|
|
|
| B, b |
i. B, İngiliz alfabesinin ikinci harfi. |
| BA |
kıs. Bachelor of Arts. |
| baa |
i. meleme. f. melemek. |
| babble |
f. 1. anlaşılmaz sözler söylemek. 2. gevezelik etmek,
saçmalamak; boşboğazlık etmek. 3. (su) çağlamak. |
| babbler |
i. geveze, boşboğaz. |
| babe |
i. 1. bebek. 2. k. dili kız, piliç. |
| baboon |
i., zool. habeşmaymunu. |
| baby |
i. 1. bebek, çocuk. 2. k. dili sevgili. s. yavru. f. (birine)
aşırı bir özenle bakmak, her ihtiyacını karşılamak. |
| baby blue |
süt mavisi. |
| baby bottle |
biberon, emzik. |
| baby carriage/buggy |
çocuk arabası. |
| baby farm |
çocuk ve bebekler için ücretli bakımevi, kreş. |
| baby grand |
kısa kuyruklu piyano. |
| baby sitter |
çocuk bakıcısı. |
| baby tooth |
sütdişi. |
| babyhood |
i. bebeklik devresi. |
| babyish |
s. bebek gibi. |
| baby-sit |
f. (ba.by-sat, --ting) ana babaları evde olmadığı zaman
çocuğa bakmak. |
| baby-sitter |
i. çocuk bakıcısı. |
| baccara |
i., isk., bak. baccarat. |
| baccarat |
i., isk. bakara. |
| bachelor |
i. bekâr erkek, bekâr. |
| Bachelor of Arts degree |
kıs. B.A. edebiyat fakültesi diploması. |
| Bachelor of Science degree |
kıs. B.S. fen fakültesi diploması. |
| bacillus |
çoğ. ba.cil.li (bısîl´ay) i. basil. |
| back |
i. 1. arka taraf, arka. 2. anat. sırt, belkemiği. 3. futbol
bek. f. 1. -i desteklemek, -e arka olmak, -e yardım etmek: Akif´s
company is backing this project with five million dollars. Akif´in
şirketi bu projeyi beş milyon dolarla destekliyor. 2. geri
yürütmek, geri sürmek, geri geri gitmek: I always back my car into
the garage. Arabamı garaja hep geri geri sürerim. He backed out of
the room. Geri geri çekilerek odadan çıktı. s. 1. arka, arkadaki,
arkasındaki; arkaya doğru olan: back door arka kapı. 2. evvelki;
eski. z. 1. geri, geriye: He gave the money back. Parayı geri
verdi. He went back to the office. Büroya geri döndü. It takes four
days to go to Van and back. Van´a gidip dönmek dört gün ister. 2.
yine, tekrar: He climbed back up the ladder. Tekrar merdivene
tırmandı. When are you going back to see your doctor? Tekrar
doktorunla görüşmeye ne zaman gideceksin? |
| back and forth |
ileri geri. |
| back and forth |
ileri geri. |
| back country |
taşra. |
| back down |
bir iddiadan vazgeçmek. |
| back number |
(dergi/gazete için) eski sayı/nüsha. |
| back number |
bir derginin eski sayılarından biri. |
| back out |
caymak, sözünden dönmek. |
| back pay |
ücret veya maaşın ödenmesi gecikmiş kısmı. |
| back scratcher |
kaşağı. |
| back seat |
1. arka yer, arka koltuk. 2. ikinci mevki/rol. |
| back street |
arka sokak. |
| back talk |
küstahça karşılık verme. |
| back to back |
arka arkaya, sırt sırta. |
| back up |
1. geri sürmek, geri gitmek. 2. (kanıtla) desteklemek. 3.
arka çıkmak, desteklemek. 4. bilg. yedeklemek. |
| backache |
i. sırt ağrısı; bel romatizması, lumbago. |
| backbit |
f., bak. backbite. |
| backbite |
f. (back.bit, back.bit.ten) arkasından
çekiştirmek/kötülemek. |
| backbitten |
f., bak. backbite. |
| backbone |
i. 1. anat. omurga, belkemiği. 2. belkemiği, en önemli destek,
temel. 3. karakter kuvveti, yürek gücü, maneviyat. |
| backbreaking |
s. çok yorucu, yıpratıcı. |
| backcomb |
f. (saçları) tersine taramak. |
| backdoor |
s., k. dili yasadışı. |
| backer |
i. destekçi, taraftar. |
| backfire |
f. 1. (motorun ateşi) geri tepmek. 2. geri tepmek, istenilenin
aksi olmak. |
| backgammon |
i. tavla. |
| background |
i. 1. arka plan, zemin; fon. 2. bir kimsenin geçmişteki görgü,
çevre ve tahsili. |
| backhand |
i. elin tersi öne gelecek şekilde yapılan vuruş. s. elin tersi
öne gelecek şekilde yapılan (vuruş v.b.). z. elinin tersiyle. |
| backhanded compliment |
kompliman gibi gözüken eleştiri; kompliman olup olmadığı
belli olmayan söz. |
| backing |
i. arka, destek. |
| backlash |
i. 1. (siyasal/toplumsal bir gelişmeye karşı) güçlü tepki. 2.
geri tepme. |
| backlog |
i. birikmiş iş, yığılmış iş: You should work on that backlog of
unanswered letters. O birikmiş mektupları cevaplamaya
bakmalısın. |
| backpack |
i. sırt çantası. f. omzunda sırt çantasıyla gezmek. |
| backpacker |
i. omzunda sırt çantasıyla gezen kimse. |
| backpedal |
f. 1. pedalı geri çevirmek. 2. k. dili caymak, tornistan
etmek. |
| backrest |
i. arkalık. |
| backside |
i. 1. arka taraf. 2. k. dili kıç, makat. |
| backslid |
f., bak. backslide. |
| backslidden |
f., bak. backslide. |
| backslide |
f. (back.slid, back.slid/back.slid.den) (iyi yoldayken) kötü
yola sapmak. |
| backspace |
f. (daktiloda/bilgisayarda) geri gitmek. |
| backstage |
i. kulis, perde arkası. |
| backstitch |
i. iğneardı dikiş. f. iğneardı dikiş yapmak. |
| backstroke |
i. sırtüstü yüzme. |
| backtrack |
f. geldiği yoldan geri dönmek. |
| backup |
i. yedek. s. 1. yedek. 2. müz. eşlik eden. |
| backup copy |
bilg. yedek kopya. |
| backward 1 |
s. 1. geriye doğru yapılan. 2. geç kavrayan. 3. geri
kalmış. |
| backward 2 |
z. geriye doğru, tersine, geri geri. |
| backwardness |
i. 1. geç kavrama, gerilik. 2. geri kalmışlık. |
| backwards |
z., bak. backward 2. |
| backwards and forwards |
ileri geri. |
| backwards and forwards |
ileri geri. |
| backyard |
i. arka bahçe, evin arkasındaki bahçe. |
| bacon |
i. beykın, tuzlanmış/tütsülenmiş domuz böğrü/sırtı. |
| bacterial |
s. bakteriye ait. |
| bactericide |
i. bakterisit. |
| bacteriological |
s. bakteriyolojik. |
| bacteriological warfare |
bakteriyolojik savaş. |
| bacteriologist |
i. bakteriyolog. |
| bacteriology |
i. bakteriyoloji. |
| bacterium |
çoğ. bac.te.ri.a (bäktîr´iyı) i. bakteri. s. bakteriye
ait. |
| bad |
s. (worse, worst) 1. kötü, ahlaksız. 2. kötü, hoş olmayan. 3.
ciddi, vahim. 4. kötü, niteliksiz; hatalı. 5. bozuk, bozulmuş
(yiyecek). 6. hasta/sakat (organ/uzuv). 7. argo çok iyi,
harika. |
| bad blood |
There is bad blood between them. Onlar birbirine
düşman. |
| bad debt |
alınamayan alacak. |
| bad debt |
şüpheli alacak. |
| bad luck |
şanssızlık. |
| bade |
f., bak. bid. |
| badge |
i. rozet; nişan. |
| badger |
i., zool. porsuk. f. hiç rahat bırakmamak, başının etini
yemek. |
| badly |
z. 1. fena halde, fena bir şekilde: The team was badly beaten.
Takım fena halde yenildi. 2. çok: That child badly needs a new pair
of shoes. O çocuğun yeni bir çift ayakkabıya çok ihtiyacı var. She
wants to see that movie badly. O filmi seyretmeye can
atıyor. |
| bad-mouth |
f., k. dili kötülemek. |
| bad-tempered |
s. aksi, huysuz, ters. |
| baffle |
f. 1. şaşırtmak. 2. engel olmak. |
| baffling |
s. şaşırtıcı, aldatıcı. |
| bag |
i. torba; çanta; heybe; çuval; kese; kesekâğıdı. f. (--ged,
--ging) 1. torbalamak, çuvala koymak. 2. (avı) yakalamak. |
| bag and baggage |
bütün eşyasıyla. |
| bag lady |
tüm eşyasını bir torbada taşıyıp sokaklarda yaşayan kadın. |
| bag of tricks |
1. bir sürü yalan dolan. 2. eldeki imkânlar. |
| baggage |
i. bagaj, yolcu eşyası. |
| baggage car |
furgon, yük vagonu. |
| baggage room |
emanet. |
| baggy |
s. torba gibi sarkan, şapşal duran (pantolon). |
| bagpipe |
i., müz. tulum, gayda. |
| bah |
ünlem Tu! |
| Bahama |
s. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. |
| Bahamas |
i. |
| Bahamian |
i. Bahamalı. s. 1. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. 2.
Bahamalı. |
| Bahrain |
i. Bahreyn. |
| Bahraini |
i. Bahreynli. s. 1. Bahreyn, Bahreyn´e özgü. 2. Bahreynli. |
| bail 1 |
i., huk. 1. (sanığın tahliye edilmesi için verilmesi gereken)
teminat akçesi, kefalet. 2. kefaletle tahliye edilme. f. |
| bail 2 |
i. (tekneye giren suyu boşaltmak için kullanılan) kova, maşrapa
v.b. f. 1. tekneye giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 2.
out (tekneye) giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak; tekneye
giren (suyu) kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 3. out (uçaktan)
paraşütle atlamak. 4. out k. dili (zor bir durumdan)
sıyrılmak/kaçmak. |
| bail s.o. out |
birine kefalet ederek tahliyesini sağlamak. |
| bail s.o./s.t. out |
k. dili birini/bir şeyi (zor bir durumdan)
kurtarmak. |
| bailiff |
i. 1. icra memuru. 2. kâhya. |
| bailiwick |
i. uzmanlık alanı; yetki alanı. |
| bait |
i. olta yemi; kapan yemi. f. 1. yemlemek. 2. sözlerle eziyet
etmek. |
| bake |
f. fırında pişirmek. |
| bake sale |
evde yapılmış kek, kurabiye, pasta gibi şeylerin
satışı. |
| baked beans |
fırında pişirilmiş kuru fasulye. |
| baked potato |
fırında patates; kumpir. |
| baker |
i. fırıncı, ekmekçi. |
| baker´s dozen |
on üç. |
| bakery |
i. 1. ekmek fırını, fırın. 2. pastane. |
| baking |
i. 1. fırında pişirme. 2. (bir) pişim. |
| baking powder |
kabartma tozu. |
| baking soda |
karbonat, sodyum bikarbonat. |
| baking soda |
kabartma tozu, sodyum bikarbonat. |
| baksheesh |
i. bahşiş. |
| balance |
i. 1. terazi. 2. denge. 3. denklem. 4. bilanço. 5. bakiye. f.
1. dengelemek. 2. dengeli olmak. |
| balance a tire |
lastiğin balans ayarını yapmak. |
| balance of a debt |
borç bakiyesi. |
| balance of payments |
ödemeler dengesi. |
| balance of power |
(uluslararası ilişkilerde) kuvvetler dengesi. |
| balance of trade |
ticaret dengesi, ithalat ve ihracat arasındaki değer
farkı. |
| balance sheet |
bilanço. |
| balanced |
s. dengeli. |
| balcony |
i. balkon. |
| bald |
s. 1. dazlak. 2. kılsız; tüysüz. 3. yalın, sade. |
| bald-faced |
s., bak. barefaced. |
| baldness |
i. dazlaklık. |
| bale 1 |
i. balya. f. balyalamak. |
| bale 2 |
i., İng., bak. bail 2. |
| baleful |
s. uğursuz, meşum. |
| balk |
f. bir engel karşısında duraklamak; yürümemekte direnmek. |
| balky |
s. yürümemekte direnen, inat eden (hayvan). |
| ball 1 |
i. 1. top; küre. 2. yumak: a ball of yarn bir yumak iplik. 3.
topak: a ball of dough bir topak hamur. f. up k. dili (bir şeyin)
içine etmek. |
| ball 2 |
i. balo. |
| ball and chain |
pranga. |
| ball bearing |
mak. bilye. |
| ball cock |
şamandıra ile işleyen kapama valfı. |
| ball of the foot |
ayak parmaklarının kökü. |
| ballad |
i. balad; türkü. |
| ballast |
i. 1. den. safra. 2. d.y. balast. |
| ballerina |
i. balerin. |
| ballet |
i. 1. bale. 2. bale trupu. |
| ballet dancer |
1. balerin. 2. dansör. |
| ballistic |
s. balistik. |
| ballistic curve |
balistik eğrisi. |
| ballistic missile |
ask. roket. |
| ballistics |
i. balistik, atış bilimi. |
| balloon |
i. balon. f. balon gibi şişmek. |
| balloon tire |
balon lastik. |
| ballot |
i. oy pusulası. |
| ballot box |
oy sandığı. |
| ballpark |
i., k. dili |
| ball-point |
i. tükenmez, tükenmez kalem. |
| ball-point pen |
tükenmez kalem. |
| ballroom |
i. dans salonu, balo salonu. |
| balls |
i., argo 1. taşaklar, husyeler. 2. cesaret, taşak, göt. 3. İng.
saçma, zırva, fasa fiso. |
| ballsy |
s., argo bayağı cesur: She´s one ballsy female! Amma taşaklı
karı yahu! |
| ballyhoo |
i., k. dili 1. heyecanlı ve şamatalı propaganda/reklam. 2.
gürültü, patırtı, şamata, velvele. |
| balm |
i. 1. ilaç olarak kullanılan birkaç çeşit yağ. 2. pelesenk. 3.
bot. melisa, oğulotu. 4. güzel koku, rayiha. 5. kokulu merhem; ağrı
veya sızıyı dindiren merhem. |
| balmy |
s. 1. yumuşak ve ılık (hava). 2. k. dili kaçık, bir tahtası
eksik. |
| baloney |
i. 1. bir cins salam. 2. k. dili saçma, zırva, fasa fiso. |
| balsam |
i. pelesenk. |
| Baltic |
s. Baltık. |
| balustrade |
i. korkuluk, tırabzan. |
| bamboo |
i. bambu. |
| bamboozle |
f., k. dili 1. aldatmak, dolandırmak. 2. şaşırtmak. |
| ban |
f. (--ned, --ning) yasaklamak, menetmek. i. yasak. |
| banal |
s. banal, sıradan, bayağı. |
| banality |
i. 1. banallik, sıradanlık. 2. banal söz; banal şey. |
| banana |
i. muz. |
| banana pepper |
çarliston, çarliston biber. |
| banana republic |
muz cumhuriyeti. |
| band 1 |
i. 1. takım, zümre. 2. bando. |
| band 2 |
i. 1. şerit, bant, kurdele; kolan; sargı. 2. kemer; kayış. 3.
uzun çizgi. f. çemberlemek. |
| band saw |
şerit testere. |
| band together |
birleşmek, bir araya toplanmak; birleştirmek, bir araya
toplamak. |
| bandage |
i. sargı. f. (yarayı) sarmak, bağlamak. |
| Band-aid |
i. yara bandı, plaster, bant. |
| band-aid |
i., bak. Band-aid. s., k. dili geçici: a band-aid solution
geçici bir çözüm. |
| bandit |
i. haydut, eşkıya. |
| banditry |
i. haydutluk. |
| bandmaster |
i., müz. bando şefi. |
| bandstand |
i. açık havada çalan müzik topluluklarına özgü ve çoğu zaman
üstü kapalı platform. |
| bandwagon |
i. |
| bandy |
f. |
| bandy about |
1. (bir sözü) çok iyi biliyormuş gibi kullanmak. 2. (bir fikri)
ortaya atmak. 3. (bir haberi) yaymak. |
| bandy words with |
ile atışmak, ile ağız kavgası yapmak. be bandied about
ağızdan ağıza dolaşmak, söylenmek. |
| bandy-legged |
s. çarpık bacaklı. |
| bane |
i. |
| baneful |
s. zararlı, kötü. |
| bang |
i. 1. Çat!/Bom! 2. gürültü, patırtı; patlama. 3. heyecan,
sevinç. 4. sansasyon, olay. f. 1. şiddetle çarpmak/kapanmak. 2.
gürültülü bir şekilde vurmak. 3. gürültü yapmak. z., k. dili tam:
bang in the middle of the war savaşın tam ortasında. bang on time
tam zamanında. |
| bang up |
mahvetmek, canına okumak: You can use my car, but don´t
you dare bang it up! Arabamı kullanabilirsin, ama canına okuyayım
deme! |
| banger |
i., İng., k. dili sosis. |
| Bangladesh |
i. Bangladeş. |
| Bangladeshi |
i. Bangladeşli. s. 1. Bangladeş, Bangladeş´e özgü. 2.
Bangladeşli. |
| bangs |
i. perçem, kâkül, kırkma. |
| banish |
f. 1. sürgüne göndermek, sürmek. 2. kovmak, uzaklaştırmak. |
| banishment |
i. sürgün. |
| banister |
i. tırabzan; tırabzan küpeştesi. |
| bank 1 |
i. 1. (nehir, göl, v.b.´ne ait) kıyı, kenar. 2. (set gibi
duran, yanları hafif meyilli/dik) toprak kümesi. 3. (bulut) kümesi.
f. yığmak; yığılmak. |
| bank 2 |
i. banka. f. bankaya (para) yatırmak. |
| bank account |
banka hesabı. |
| bank bill |
banknot; bir banka tarafından diğer bir banka üzerine
çekilen poliçe. |
| bank discount |
banka ıskontosu, bir senedin banka tarafından
kırılması. |
| bank holiday |
İng. cumartesi ve pazar günleri dışındaki resmi
tatil. |
| bank note |
banknot, kâğıt para. |
| bank on |
-e bel bağlamak, -e güvenmek: We are banking on their support.
Desteklerine bel bağladık. |
| bank rate |
banka ıskonto haddi, faiz oranı. |
| bank vault |
banka kasası. |
| bankable |
s., k. dili kâr getiren, para getiren. |
| bankbook |
i. banka cüzdanı, hesap cüzdanı. |
| bankcard |
i. (bankanın çıkardığı) kredi kartı. |
| banker |
i. bankacı. |
| banking |
i. bankacılık. |
| bankrupt |
s., i. iflas etmiş, batkın, müflis. f. iflas ettirmek,
batırmak. |
| bankruptcy |
i. iflas, batkı. |
| banner |
i. 1. bayrak, sancak, alem. 2. gazet. manşet. |
| banns |
i. (gelecek bir tarihe ait) evlenme ilanı. |
| banquet |
i. ziyafet, resmi ziyafet. |
| banter |
i. şakalaşma, takılma. f. şakalaşmak, takılmak. |
| baptise |
f., İng., bak. baptize. |
| baptism |
i. vaftiz. |
| baptize |
f. vaftiz etmek. |
| bar |
i. 1. çubuk, sırık. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk.
baro. 5. su içindeki kum seti. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (--red,
--ring) 1. sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat
-den başka, hariç. |
| bar none |
istisnasız, ayrıksız. |
| bar of soap |
sabun kalıbı. |
| barb |
i. 1. çengel; kanca. 2. iğneleyici söz. |
| Barbadian |
i. Barbadoslu. s. 1. Barbados, Barbados´a özgü. 2.
Barbadoslu. |
| Barbados |
i. Barbados. |
| barbarian |
i., s. vahşi, barbar. |
| barbaric |
s. medeniyetsiz, barbar; vahşi. |
| barbarism |
i. barbarlık. |
| barbarity |
i. vahşet. |
| barbarous |
s. barbarca, vahşi. |
| barbecue |
i. 1. (et kızartmak için dışarda kullanılan) ızgara; barbekü.
2. üstüne baharatlı bir sos dökülerek ızgarada kızartılan et.
3. etin bu şekilde kızartıldığı açıkhava toplantısı. f. üstüne
baharatlı bir sos dökerek (eti) ızgarada kızartmak. |
| barbed |
s. 1. dikenli, kancalı. 2. iğneli (söz). |
| barbed wire |
dikenli tel. |
| barbell |
i. halter. |
| barber |
i. berber. f. tıraş etmek. |
| barbershop |
i. berber dükkânı, berber. |
| bard |
i. saz şairi, ozan. |
| bare 1 |
s. 1. çıplak. 2. ancak yetecek kadar. f. soymak,
açmak. |
| bare 2 |
f., eski, bak. bear 2. |
| bare its teeth |
(hayvan) dişlerini göstermek. |
| bare living |
kıt kanaat geçinme. |
| bareback |
z. |
| barefaced |
s. apaçık, düpedüz: That´s a barefaced lie. Düpedüz yalan
bu. |
| barefoot |
s., z. yalınayak. |
| barefooted |
s., z., bak. barefoot. |
| barehanded |
z. 1. silahsız. 2. eldivensiz. 3. aletsiz. |
| bareheaded |
s. başı açık. |
| barelegged |
s. çorapsız, çıplak bacaklı. |
| barely |
z. ancak, güçbela. |
| barf |
f., argo kusmak. i. kusmuk. |
| bargain |
i. 1. iş anlaşması. 2. kelepir. f. 1. pazarlık etmek. 2. for/on
-i ummak, -i beklemek: I hadn´t bargained on that. Öyle bir
şey beklememiştim. |
| barge |
i. mavna. |
| barge in |
burnunu sokmak, işe karışmak. |
| bark 1 |
i. havlama. f. havlamak. |
| bark 2 |
i. kabuk; ağaç kabuğu. |
| bark up the wrong tree |
k. dili yanlış kapı çalmak. |
| barkeep |
i., bak. barkeeper. |
| barkeeper |
i. barmen. |
| barley |
i. arpa. |
| barmaid |
i. barın tezgâhında çalışan kadın, barmeyd. |
| barman |
çoğ. bar.men (bar´mîn) i. barmen. |
| barmy |
s., İng. kafadan kontak, kafası bir hoş, çatlak. |
| barn |
i. ahır, çiftlik ambarı. |
| barnstorm |
f., k. dili taşrada temsil vermek. |
| barnyard |
i. çiftlik ambarı yanındaki avlu. |
| barnyard fowl |
kümes hayvanı. |
| barometer |
i. barometre. |
| baron |
i. 1. baron. 2. çok zengin işadamı, kral: an oil baron petrol
kralı. |
| baroness |
i. barones. |
| baroque |
s. 1. barok. 2. şatafatlı, çok süslü. |
| barracks |
i. kışla. |
| barrage |
i., ask. yoğun yaylım ateşi, baraj ateşi. |
| barred |
s. 1. parmaklıkla kapalı. 2. yasaklanmış. |
| barrel |
i. fıçı. |
| barrel organ |
laterna. |
| barrel vault |
mim. beşiktonoz. |
| barren |
s. kısır; meyvesiz; kıraç, verimsiz. |
| barrette |
i. saç tokası. |
| barricade |
i. barikat. f. barikat yapmak: They barricaded the street.
Sokakta barikat yaptılar. |
| barrier |
i. (çit, duvar, korkuluk gibi) engel; bariyer. |
| barrister |
i., İng. en yüksek mahkemelerde dava görebilen avukat. |
| barroom |
i. bar. |
| barrow |
i., İng. 1. işportacı arabası. 2. el arabası. |
| bartender |
i. barmen. |
| barter |
f. değiş tokuş etmek, takas yapmak, trampa etmek. i. değiş
tokuş, takas, trampa. |
| base 1 |
i. 1. temel, esas. 2. ask. üs. 3. kim. baz. |
| base 2 |
s. alçak, adi, rezil. |
| base of operations |
harekât üssü. |
| base s.t. on |
bir şeyi -e dayandırmak. |
| baseball |
i. beysbol. |
| baseboard |
i. süpürgelik. |
| baseless |
s. asılsız, temelsiz. |
| basement |
i. bodrum katı, bodrum. |
| baseness |
i. alçaklık; alçakça bir davranış. |
| bash |
f. kuvvetle vurmak, hızla vurmak. i. 1. hızlı vuruş; kuvvetli
darbe. 2. k. dili şatafatlı parti. |
| bashful |
s. utangaç, sıkılgan, çekingen. |
| BASIC |
kıs. Beginner´s All-purpose Symbolic Instruction Code bilg.
BASIC (bir programlama dili). |
| basic |
s. 1. esas, temel. 2. kim. bazal. |
| basically |
z. aslında, esasında. |
| basil |
i., bot. fesleğen. |
| basin |
i. 1. leğen. 2. havuz. 3. havza. |
| basis |
çoğ. ba.ses (bey´siz) i. 1. temel. 2. kaynak. 3. ana ilke. |
| bask |
f. güneşlenmek, tatlı bir sıcaklığın karşısında uzanmak. |
| basket |
i. 1. sepet; küfe; zembil. 2. spor sayı, basket. |
| basketball |
i. 1. basketbol, sepettopu. 2. basketbol topu. |
| bass 1 |
i., zool. levrek, hani. |
| bass 2 |
i., mus. basso, bas. |
| bass clef |
fa anahtarı. |
| basswood |
i. ıhlamur ağacı. |
| bastard |
i. 1. piç, gayrimeşru çocuk. 2. alçak herif, it. |
| bastardise |
f., İng., bak. bastardize. |
| bastardize |
f. alçaltmak; değerini düşürmek. |
| baste |
f. 1. teyellemek. 2. (kurumaması için) (pişen etin üstüne) sıvı
dökmek/sürmek. |
| bastion |
i. kale burcu; tabya. |
| bat 1 |
i., spor (beysbol, kriket v.b.´nde) sopa. f. (--ted, --ting) 1.
spor sopayla topa vurmak. 2. (göz) kırpmak. |
| bat 2 |
i. yarasa. |
| batch |
i. 1. bir pişimde pişirilenler. 2. takım; grup; parti: a batch
of books bir parti kitap. |
| bated |
s. |
| bath |
i. 1. banyo. 2. hamam; kaplıca. 3. film banyosu. f., İng.
yıkamak; yıkanmak. |
| bath chair |
İng. (üstü bazen kapalı) tekerlekli sandalye. |
| bath towel |
banyo havlusu. |
| bathe |
f. 1. yıkamak, banyo etmek; yıkanmak, banyo yapmak. 2.
ıslatmak; suya batırmak. |
| bathhouse |
i. 1. (plaj, göl v.b. kenarında) kabinli bina. 2. (halka açık)
banyo/hamam. |
| bathing |
i. 1. banyo yapma, yıkanma. 2. deniz banyosu, yüzme. |
| bathing suit |
mayo. |
| bathrobe |
i. bornoz. |
| bathroom |
i. 1. banyo. 2. tuvalet. |
| bathroom fixtures |
banyoya ait sabit eşya. |
| bathtub |
i. banyo küveti. |
| baton |
i. değnek. |
| battalion |
i., ask. tabur. |
| batten |
i. ince tahta parçası, tiriz. |
| batter 1 |
f. sert darbelerle vurmak; hırpalamak; dövmek. |
| batter 2 |
i. sulu hamur. |
| batter 3 |
i., spor sopayla vuran oyuncu. |
| batter s.t. down |
(yerle bir etmek için) bir şeye vurmak. |
| batter s.t. in |
(delmek/çökertmek için) bir şeye vurmak; bir şeye vurup delmek;
bir şeye vurup çökertmek. |
| battered |
s. 1. hurdası çıkmış, ezilmiş. 2. dövülmüş (kimse). |
| battery |
i. 1. elek. pil; akümülatör, akü. 2. ask. batarya. 3. huk.
dövme, dayak. 4. dizi, seri, takım. |
| battery-operated |
s. pilli. |
| batting |
i. tabaka halinde pamuk. |
| battle |
i. 1. muharebe; meydan savaşı. 2. mücadele, büyük uğraş. f. 1.
savaşmak, dövüşmek. 2. mücadele etmek, çok uğraşmak. |
| battle cry |
1. savaş narası. 2. herhangi bir kampanyada kullanılan
slogan. |
| battle fatigue |
savaş görmüş kimselerde görülen ruhsal çöküntü. |
| battle royal |
1. (birkaç kişi arasındaki) büyük dövüş. 2. büyük kavga,
büyük münakaşa. |
| battle-ax |
i. 1. cenk baltası, teber. 2. argo huysuz kocakarı. |
| battlefield |
i. savaş alanı. |
| battleground |
i., bak. battlefield. |
| battleship |
i. savaş gemisi, zırhlı. |
| batty |
s., argo çatlak, kaçık. |
| bauble |
i. gösterişli süs, gösterişli fakat kullanışsız şey. |
| baulk |
f., bak. balk. |
| bauxite |
i. boksit. |
| bawdily |
z. açık saçık bir şekilde. |
| bawdiness |
i. açık saçık oluş. |
| bawdy |
s. açık saçık, müstehcen. |
| bawl |
f. 1. bağırmak. 2. yüksek sesle ağlamak. |
| bawl out |
argo azarlamak, haşlamak, paylamak. |
| bay 1 |
i. koy, küçük körfez. |
| bay 2 |
i. uluma. f. ulumak. |
| bay 3 |
i., bot. defne, defne ağacı. |
| bay leaf |
defne yaprağı. |
| bay tree |
bot. defne ağacı. |
| bay window |
1. cumba. 2. k. dili göbek, yağ bağlamış
karın. |
| bayberry |
i., bot. mumağacı. |
| bayonet |
i. süngü. |
| bayou |
i. bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış
noktası. |
| bazaar |
i. pazar, çarşı; kermes. |
| BB |
i. hava tüfeğinin saçması. |
| BB gun |
hava tüfeği. |
| BBC |
kıs. British Broadcasting Corporation BBC, B.B.C. (İngiliz
Radyo-Televizyon Kurumu). |
| BC |
kıs. before Christ M.Ö. (milattan önce), İ.Ö. (İsa´dan
önce). |
| be |
f. (--en, --ing) (kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I am;
he/she/it is; we/you/they are; eski thou art. geçmiş zaman
I/he/she/it was; eski thou wast; we/you/they were; eski thou wert.
miş´li geçmiş zaman I have been) olmak, vaki olmak; varlığını
göstermek, mevcut olmak. yardımcı f. -dır. edilgen fiil yapmaya
yarayan yardımcı fiil: be seen görünmek. |
| BE |
kıs. bill of exchange. |
| be vexed with s.o. |
birine kızmak. |
| be (caught) between a rock and a hard place. |
k. dili iki ateş arasında kalmak; iki arada kalmak; iki cami
arasında kalmış beynamaza dönmek; iki arada bir derede kalmak. |
| be ... shy |
(birinin) (belirli bir miktarda) eksiği olmak: We´re only
twenty dollars shy of a million. Bir milyona varabilmek için
yalnızca yirmi dolar eksiğimiz var. |
| be a bad judge of |
#AD? |
| be a basket case |
k. dili 1. berbat bir halde olmak. 2. ambale olmak, doğru
dürüst düşünemez halde olmak. |
| be a big deal |
k. dili çok önemli olmak. |
| be a byword for |
mec. ile eşanlamlı olmak. |
| be a disgrace to |
-in yüzkarası olmak. |
| be a good judge of |
-den anlamak, -in ne olduğunu bilmek. |
| be a hard worker |
çok çalışkan olmak. |
| be a match for |
(birinin) dengi olmak. |
| be a nervous wreck |
k. dili sinirleri bozulmuş olmak. |
| be a nuisance to |
-in başının belası olmak. |
| be a part and parcel of |
(bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: These words are now
part and parcel of the language. Bu sözcükler artık dilin önemli
bir parçası oldu. |
| be a past master at |
(bir konuda) çok usta olmak. |
| be a physical wreck |
sağlığı bozulmuş olmak. |
| be a picture of health |
turp gibi olmak. |
| be a poor loser |
yenilince kızıp küsmek. |
| be a shadow of one´s former self |
1. (biri) epeyce çökmüş olmak. 2. (biri) epeyce çaptan
düşmüş olmak. 3. eski halinden çok düşmüş olmak. |
| be a stranger to |
-in yabancısı olmak. |
| be a subject of/for |
... konusu olmak: She was a subject of gossip throughout
the village. Köydeki herkesin dedikodu konusu idi. |
| be a thing of the past |
(bir şey) artık geçmişe ait bir şey olmak. |
| be a whiz at |
k. dili (bir konuda) çok becerikli olmak, (bir işin)
ustası olmak. |
| be abhorrent to |
1. -e iğrenç gelmek. 2. -e son derece ters/aykırı gelmek. |
| be about |
1. (kötü bir şey) kol gezmek: Smallpox was about in the town.
Şehirde çiçek kol geziyordu. 2. ayakta olmak: That morning she was
about at the crack of dawn. O sabah şafak söktüğünde
ayaktaydı. |
| be about |
üzere olmak; meşgul olmak. |
| be about s.t. |
bir şey yapmak, bir şeyle meşgul olmak: What are you
about? Sen ne yapıyorsun? You´ve been long enough about it! Amma
uzun sürdü! He knows what he´s about. Ne yaptığını
biliyor. |
| be about to |
-mek üzere olmak: I was about to go out the door. Kapıdan
çıkmak üzereydim. I knew by heart the poems about to be read. O
sırada okunacak olan şiirleri ezbere biliyordum. |
| be above reproach |
eleştirilemez olmak. |
| be above suspicion |
-den şüphe edilemez olmak: He´s above suspicion; he couldn´t
have been there when it happened. Ondan şüphe edilemez; olay
sırasında orada olamazdı. |
| be above suspicion |
her türlü şüpheden uzak olmak. |
| be abroad |
1. yurtdışında olmak. 2. artık sır olmaktan çıkmış olmak: How´d
it get abroad that I was here? Burada bulunduğum nasıl keşfedildi?
3. ev dışına çıkmış olmak, dışarıda olmak: Why are you abroad so
early in the morning? Sabahleyin böyle erkenden niye dışarı
çıktın? |
| be absorbed in |
tüm dikkatini (bir şeye) vermiş olmak. |
| be abundant in |
#AD? |
| be accordant with |
-e uygun olmak; ile uyumlu olmak. |
| be accustomed to |
-e alışkın olmak. |
| be acquainted with |
1. ile tanışmak, -i tanımak. 2. -i bilmek, -e aşina
olmak. |
| be acquitted |
(of) (-den) beraat etmek, temize çıkmak. |
| be addicted to |
(bir şeyin) bağımlısı/tiryakisi olmak. |
| be adrift |
akıntıyla sürüklenmek. z. |
| be advisable |
Tavsiyeleri pekiştirmek için kullanılır: Great caution is
advisable. Son derece dikkat edilmeli. |
| be affiliated with |
-e bağlı olmak. |
| be afflicted with |
#AD? |
| be afloat |
1. su üstünde yüzmek. 2. (mali açıdan) ayakta kalmak, zarar
etmemek: The firm is afloat. Şirket masrafını çıkarıyor. 3.
(söylenti) dolaşmak: Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar
dolaşıyor. |
| be afraid |
(of) (-den) korkmak. |
| be afraid of one´s own shadow |
kendi gölgesinden korkmak. |
| be after |
peşinde olmak. |
| be alien to |
(birine) yabancı gelmek. |
| be alive to |
-in farkında olmak. |
| be alive with |
kaynamak, çok miktarda bulunmak. |
| be all broken up over |
#AD? |
| be all ears |
kulak kesilmek, dikkatle dinlemek. |
| be all eyes |
gözünü dört açmak. |
| be all for |
-i candan desteklemek, -e taraftar olmak. |
| be all in |
k. dili pestili çıkmak; çok yorgun olmak. |
| be all keyed up |
çok heyecanlı olmak; endişe içinde olmak. |
| be all right |
1. iyi olmak, zarara uğramamış olmak: Are you all right?
İyi misin? 2. iyi olmak, fena olmamak: His grades are all right.
Notları fena değil. 3. uygun olmak, olmak: Is it all right if she
comes too? O da gelse olur mu? |
| be all thumbs |
k. dili 1. elleriyle iş yapmaya gelince beceriksiz olmak.
2. at (belirli bir konuda) beceriksiz olmak. |
| be all wet |
k. dili çok yanılmak. |
| be all wet |
k. dili 1. tamamen yanlış olmak. 2. yanılmak, yanılgıya
düşmek. |
| be along |
gelmek. |
| be along for the ride |
k. dili (iş için değil) eğlenmek/vakit geçirmek için (hazır)
bulunmak. |
| be amiss |
gerektiği gibi olmamak. |
| be an old hand at |
(bir konuda) bayağı tecrübeli olmak. |
| be anathema to |
... tarafından nefret edilen biri olmak: She was anathema to
the left-wingers. Solcular ondan nefret ettiler. |
| be angry about |
-e sinir olmak. |
| be angry at |
-e kızgın olmak, -e kızmak. |
| be angry with s.o. |
birine gücenmiş olmak. |
| be annoyed with |
(birine) kızgın olmak. |
| be answerable for s.t. |
bir şeyden sorumlu olmak. |
| be answerable to s.o. |
birine karşı sorumlu olmak. |
| be anxious about |
-i merak etmek. |
| be anxious for s.o. to |
(birinin bir şeyi yapmasını) çok istemek. |
| be anxious to |
k. dili -i çok istemek. |
| be as good as one´s bond |
son derece güvenilir olmak. |
| be as good as one´s word |
sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. |
| be as good as one´s word/promise |
sözünü tutmak, sözünde durmak, sözünü yerine
getirmek. |
| be as thick as thieves |
k. dili sıkı fıkı olmak, canciğer kuzu sarması
olmak. |
| be ashamed |
utanmak. |
| be asleep |
uyumak. |
| be assailed with doubts |
kuşkular içinde olmak. |
| be assassinated |
suikasta uğramak, suikasta kurban gitmek. |
| be associated with |
ile ilişkisi olmak; ile ilgisi olmak. |
| be astonished at |
-e hayret etmek. |
| be at |
-de bulunmak, -de olmak. |
| be at a disadvantage |
dezavantajlı olmak. |
| be at a loss for words |
ne diyeceğini şaşırmak/bilememek. |
| be at a loss for words |
ne diyeceğini şaşırmak, söyleyecek söz
bulamamak. |
| be at a low ebb |
1. (birinin) morali bozuk olmak. 2. çok azalmış
olmak. |
| be at a standstill |
durmak, durmuş vaziyette olmak; kesilmek, kesilmiş
vaziyette olmak. |
| be at bay |
çok zor bir durumda olmak. |
| be at cross purposes |
-in amaçları birbirine ters düşmek/birbiriyle
çelişmek. |
| be at daggers drawn |
kanlı bıçaklı olmak. |
| be at fault |
kabahatli olmak. |
| be at hand |
el altında olmak; yakında olmak. |
| be at loggerheads |
(with) (ile) ihtilafa düşmüş olmak. |
| be at loose ends |
k. dili 1. meşgul olmamak, boş olmak. 2. boşta
gezmek. |
| be at loose ends |
serbest olmak, (birinin) bir işi olmamak. |
| be at odds |
1. (birilerinin) araları açık olmak. 2. with -e aykırı
olmak. |
| be at one´s back |
bir kimseye arka çıkmak. |
| be at one´s best |
en iyi durumda olmak, formunda olmak. |
| be at one´s elbow |
yanı başında olmak, yanında olmak. |
| be at one´s wit´s end |
ne yapacağını bilmemek, şaşırmak. |
| be at one´s wits´/wit´s end |
k. dili ne yapacağını şaşırmak. |
| be at rest |
hareketsiz olmak, hareket etmemek. |
| be at risk |
tehlikede olmak. |
| be at s.o.´s beck and call |
her an birinin emrinde olmak. |
| be at s.o.´s disposal |
birinin emrinde olmak: While I´m away my house is at your
disposal. Ben yokken evim emrinizde. |
| be at s.o.´s disposition |
birinin emrine amade olmak. |
| be at s.o.´s service |
birinin hizmetinde olmak. |
| be at sea |
1. denizde olmak; (açık denizde seyreden) gemide olmak.
2. k. dili şaşkına dönmüş olmak. |
| be at the end of one´s rope |
çaresiz kalmak. |
| be at the end of one´s tether |
son kozunu oynamış olmak. |
| be at the end of one´s tether |
k. dili çok zor bir durumda olmak, ne yapacağını şaşırmış
olmak. |
| be at the mercy of |
-in insafına kalmış olmak. |
| be at the point of death |
ölmek üzere olmak. |
| be at variance with |
1. ile uyuşmamak, ile araları bozuk olmak. 2. -e ters
düşmek, ile çelişmek. |
| be at war |
savaş halinde olmak. |
| be at work |
işte olmak, iş başında olmak. |
| be averse to |
1. -den hoşlanmamak: He is averse to hard work. Çok
çalışmaktan hoşlanmıyor. 2. -e karşı olmak: They were averse to our
plan. Planımıza karşıydılar. |
| be avid for |
(bir şeyi elde etmek için) çok hırslı/arzulu olmak. |
| be awake to |
#AD? |
| be aware of |
-in farkında olmak; -den haberdar olmak. |
| be awash |
1. suyla kaplı olmak, sular altında olmak. 2. (bir şey) su
içinde yüzmek. 3. with ile dolu olmak; bol miktarda bulunmak. |
| be bad for |
-e zararlı olmak. |
| be bad news |
k. dili hiç iyi biri/bir şey olmamak. |
| be badly off |
k. dili fakir/yoksul olmak. |
| be baffled |
şaşırmak. |
| be bang on |
İng., k. dili tam isabet etmek, taşı gediğine
koymak. |
| be based on |
-e dayanmak. |
| be behind the eight ball |
argo zor/müşkül bir durumda olmak. |
| be behind the times |
çağın gerisinde kalmak. |
| be beneath s.o. |
birine yakışmamak, birinin tenezzül etmeyeceği bir şey
olmak: That´s beneath you. O sana yakışmaz. |
| be bent on/upon |
-i kafasına/aklına koymuş olmak. |
| be bent out of shape |
k. dili küplere binmek, çıldırmak. |
| be beset by/with |
1. -in (olumsuz yönleri) çok olmak: This project´s beset with
problems. Bu proje problemlerle dolu. 2. -i kaplamak, -i istila
etmek: I was suddenly beset by doubts. Birdenbire içimi kuşkular
kapladı. |
| be beside the point |
konuyla ilgisi olmayan bir şey olmak. |
| be beside the point/question |
-in (konuşulan şeyle) hiç ilgisi olmamak: That´s beside
the point. Onun alakası yok. |
| be besotted with |
İng. -e kapılmak, ... sevdasına kapılmak, kendini -e
kaptırmak. |
| be better off |
daha iyi durumda olmak. |
| be beyond belief |
inanılması mümkün olmamak, inanılmaz olmak. |
| be beyond dispute |
tartışma götürmemek. |
| be beyond one´s ken |
(birinin) hiç bilmediği bir şey olmak. |
| be beyond s.o.´s grasp |
1. birinin kavrayışının dışında olmak. 2. birinin elinden
kurtulmuş olmak: They´re beyond his grasp now. O artık onlara
dokunamaz. 3. birinin elde edemeyeceği bir şey olmak. |
| be beyond the pale |
hiç kabul olunacak/onaylanacak bir şey olmamak. |
| be beyond/without a shadow of a doubt |
zerre kadar şüphe kalmamak. |
| be booked up |
1. -in programı dolu olmak. 2. -in tüm yerleri dolu/rezerve
olmak. |
| be bored stiff |
k. dili sıkıntıdan patlamak/çatlamak. |
| be born with a silver spoon in one´s mouth |
k. dili zengin bir ailenin çocuğu olmak. |
| be bound to |
-mesi kesin gibi/kesin olmak: He´s bound to win. Kazanması
kesin gibi. |
| be broken to smithereens |
paramparça olmak. |
| be burned/burnt out |
yangın yüzünden sokakta kalmak. |
| be cast adrift |
akıntıya bırakılmak. |
| be caught short |
1. parası çıkışmamak. 2. of yanında yeterli miktarda (bir
şey) olmamak. 3. İng. sıkışmak, aptesi gelmek. |
| be centrally located |
merkezi bir yerde olmak, şehrin merkezinde bulunmak. |
| be chary of |
(bir konuda) son derece ihtiyatlı davranmak/dikkatli olmak: Be
chary of investing your money in that company. Paranızı o şirkete
yatırmadan önce iyice düşünün. |
| be close to |
1. (belirli bir zaman veya yerde) -e yakın olmak. 2. -in yakını
olmak. |
| be closeted with |
görüşme amacıyla (birisi) ile odaya kapanmak. |
| be cognizant of |
-den haberdar olmak, -in farkında olmak, -i bilmek. |
| be comparable |
1. to -e benzemek. 2. with ile karşılaştırılabilir olmak. |
| be composed of |
-den oluşmak, -den ibaret olmak. |
| be concerned about |
-den kaygılanmak, -den endişe duymak, -i merak
etmek. |
| be conditioned by |
(bir şey) (başka bir şeye) bağlı olmak: Your spending
capacity is conditioned by the size of your income. Harcamaların
gelir miktarına bağlı. |
| be conducive to |
insanı -e davet etmek/sevketmek, -e müsait olmak: This is
a place that´s conducive to reflection. Burada insan derin
düşüncelere dalabilir. |
| be congenial |
1. to -e hoş gelmek. 2. with -e uygun olmak. |
| be conscious of |
-in farkında olmak, -i bilmek. |
| be consoled |
avunmak. |
| be contrary to |
-e zıt olmak, -e ters düşmek. |
| be convulsed with laughter |
gülmekten katılmak. |
| be crazy about |
-e bayılmak. |
| be cross with |
-e dargın olmak. |
| be cursed |
lanetli olmak. |
| be damaged in shipment |
(mal) yoldayken hasar görmek. |
| be delayed |
gecikmek, geç kalmak. |
| be delighted with |
-e çok sevinmek. |
| be desirous of |
-i arzu etmek, -e can atmak. |
| be destined |
for/to talih tarafından bir şeye yöneltilmek: He was
destined for greatness. Kader onu büyük bir adam olmaya yöneltti.
He was destined to become president. Talih onu cumhurbaşkanlığına
yöneltti. |
| be destined for |
(bir yere doğru) yol almak/gitmek; (bir yere doğru)
gidecek olmak: The ship was destined for China. Gemi Çin´e doğru
yol alıyordu. |
| be disdainful of s.t. |
bir şeyi hor görmek. |
| be disenchanted with |
gözünden düşmek: I´m disenchanted with him. O, gözümden
düştü. |
| be disgusted with |
-den bıkmak. |
| be disposed to |
... eğiliminde olmak. |
| be done for |
k. dili 1. mahvolmak; belaya çatmak. 2. pestili çıkmak,
canı çıkmak. |
| be doomed to |
(kötü bir şeye) mahkûm olmak. |
| be down in the dumps |
çok neşesiz olmak, canı sıkkın olmak. |
| be down on |
-e karşı olmak. |
| be down to the wire |
k. dili (bir şeyi yapmak için tanınan mühlet) bitmek
üzere olmak; (bir işin) sonuna yaklaşmış olmak: We´re down to the
wire. Bu işin sonuna yaklaştık. |
| be dressed in tatters |
(birinin) üstü başı yırtık pırtık olmak, yırtık pırtık
giysiler içinde olmak. |
| be dressed up fit to kill |
iki dirhem bir çekirdek olmak, çok süslenmiş olmak. |
| be due |
1. to -den kaynaklanmak/ileri gelmek, -e borçlu olmak. 2. -in
verilmesi/ödenmesi gerekmek/lazım olmak: When is this note due? Bu
senedin vadesi ne zaman doluyor? 3. (belirli bir zamanda/belirli
bir programa göre) (bir olayın meydana gelmesi) gerekmek/lazım
olmak/beklenmek: The bus is due at nine. Otobüsün dokuzda gelmesi
lazım. 4. (bebeğin doğumu) beklenmek: When´s her baby due? Ne zaman
doğum yapacak? |
| be enamored of |
-e âşık olmak. |
| be encased in |
ile kaplı olmak; ile örtülü olmak. |
| be enchanted by/with |
-e bayılmak, -i çok sevmek: She is enchanted with her new
house. Yeni evine bayılıyor. |
| be encrusted with |
1. (kalınca bir tabaka) ile kaplı olmak. 2. (mücevherler)
ile süslü olmak. |
| be encumbered with |
1. ile yüklü olmak. 2. ile doldurulmuş olmak. |
| be endowed with |
Allah (birine) (bir şeyi) vermek: He´s endowed with a
good memory. Allah ona iyi bir hafıza vermiş. |
| be engrossed in |
-e dalıp gitmek. |
| be enmeshed in |
(olumsuz bir duruma) düşmek: He was enmeshed in his own
intrigues. Kendi entrikaları ayağına dolanmıştı. |
| be enshrined in |
(bir şeyin) içinde çok saygın bir yeri olmak: It´s an
expression that´s enshrined in French usage. O deyimin Fransız
dilinde çok saygın bir yeri var. |
| be entitled to |
1. -e hakkı olmak. 2. -i yapmaya yetkisi olmak. |
| be equal to |
(bir işin) üstesinden gelmek. |
| be equivalent to |
-e eşit olmak. i. 1. karşılık, eşit. 2. dilb. eşanlamlı
sözcük, eşanlamlı. |
| be exempt |
(from) -den muaf olmak. f. muaf tutmak. |
| be expecting |
k. dili hamile olmak, gebe olmak. |
| be fagged out |
çok yorgun olmak, turşu gibi olmak. i., argo 1. sigara.
2. homoseksüel erkek, ibne, tekerlek. |
| be familiar to |
-e aşina olmak. |
| be familiar with |
-i iyi bilmek. |
| be famished |
çok acıkmış olmak. |
| be fascinated by/with |
-e kendini kaptırmak. |
| be fast |
(saat) ileri gitmek/olmak. |
| be few and far between |
nadir rastlanmak; çok seyrek olmak. |
| be fluent in |
(bir dili) akıcı bir şekilde konuşmak. |
| be flushed with |
(bir şeyin) verdiği heyecanla dolu olmak. |
| be fond of |
-i sevmek. |
| be for the benefit of |
-in yararına olmak: This concert´s for the benefit of
Darüşşafaka. Bu konser Darüşşafaka´nın yararına. |
| be found wanting |
kusurlu bulunmak. |
| be free of |
1. (birinden) kurtulmuş olmak. 2. (bir yerden) çıkmış
olmak. |
| be free to |
-ebilmek: She´s now free to marry. Artık evlenebilir.
You´re free to go. Gidebilirsiniz. |
| be free with one´s advice |
sorulmadan öğüt vermek. |
| be free with one´s money |
parasını cömertçe harcamak. |
| be from |
-den gelmek, -li olmak. |
| be frozen hard |
donup kaskatı olmak. |
| be fucked up |
1. kafayı yemek, kafayı yemiş olmak; kafayı üşütmüş olmak. 2.
(iş/işler) berbat olmak, mahvolmak, rezil olmak. |
| be full of beans |
k. dili çok canlı ve hevesli olmak. |
| be given to |
(bir şey yapmak) itiyadında olmak. |
| be going strong |
enerjik bir şekilde çalışmak. |
| be going to |
1. Niyet gösterir: She´s going to register for that
course. O ders için kaydını yaptıracak. 2. Zorunluluk gösterir: You
are going to get that job, period. O işe gireceksin, o kadar. 3.
-mek üzere olmak: Doğan´s going to throw up. Doğan kusmak üzere. 4.
Gelecek zaman için kullanılır: It´s going to be sunny today. Bugün
hava güneşli olacak. |
| be good at |
(belirli bir şeyi) iyi yapmak: He´s good at repairing
radios. Radyo tamirini iyi yapar. |
| be good enough to |
bir iyilik edip de (bir yardımda bulunmak): Will you be
good enough to help me? Bir iyilik edip de bana yardım eder
misiniz? |
| be good for |
1. (belirli bir süre için) dayanmak: That rug´s good for
another twenty years. O halı bir yirmi yıl daha dayanır. 2.
(belirli bir işe) yaramak: It´s good for a laugh. Bizi güldürmeye
yarar. |
| be good/bad at figures |
hesabı iyi/kötü olmak. |
| be greedy for |
gözünü (bir şey) hırsı bürümek. |
| be green with envy |
1. çok kıskanmak, kıskançlıktan çatlamak. 2. gıpta
etmek. |
| be guilty of |
-in suçlusu olmak, -den suçlu olmak. |
| be halfway through |
-in yarısını bitirmiş olmak. |
| be halfway to |
-e giden yolun yarısında olmak: We were halfway to
Alanya. Alanya´ya giden yolun yarısındaydık. |
| be hand in/and glove with |
ile yakın ilişki içinde olmak. |
| be happy with |
-den memnun olmak. |
| be hard at hand |
kapıda olmak, kapıya dayanmış olmak. |
| be hard at it |
k. dili çok çalışmak. |
| be hard by |
-in çok yakınında olmak; -e çok yakın olmak. |
| be hard hit by |
-in çok zararını görmek: We were hard hit by the cold weather
in December. Aralık´taki soğuk bize çok zarar verdi. |
| be hard of hearing |
ağır işitmek/duymak. |
| be hard on |
k. dili 1. (bir şeyi) hor kullanmak. 2. (bir şeyi) çabuk
eskitmek/mahvetmek. 3. (birine) sert davranmak. |
| be hard on the heels of |
#AD? |
| be hard put to |
(bir şeyi) zorla/çok zor yapmak: They were hard put to
finish it on time. Onu vaktinde bitirmeleri çok zor
oldu. |
| be hard put to |
(bir şeyi) zorlukla/güçlükle (yapmak): I was hard put to give
her an answer. Ona zor cevap verdim. |
| be hard up |
k. dili (birinin) pek parası olmamak, (biri) züğürt
olmak. |
| be hard up for money |
para sıkıntısı çekmek. |
| be hell on |
-i hor kullanmak, -i hoyratça kullanmak. |
| be here to stay |
kalıcı olmak, vazgeçilmez olmak: Computers are here to
stay. Bilgisayar artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası
oldu. |
| be honeycombed with |
ile dopdolu olmak. |
| be hooked on |
k. dili 1. -in tiryakisi/bağımlısı olmak. 2. -e vurgun/âşık
olmak. |
| be hungry |
1. aç olmak, karnı aç olmak. 2. for -i çok özlemek; -i çok arzu
etmek, -e susamak. |
| be ignorant of |
-den haberi olmamak; ... hakkında bilgisi olmamak. |
| be imbued with |
ile dolu olmak: He was imbued with a strong sense of
duty. Görev aşkıyla doluydu. |
| be implicit in |
-de saklı olmak, -in içinde olmak: That´s implicit in
what I said. O, dediklerimde saklı. |
| be in |
1. evde/ofiste bulunmak. 2. moda olmak. 3. (mevsimi geldiği
için) (sebze/meyve) çıkmak. |
| be in the ascendant |
1. (yıldız/gezegen) doğu ufkunda görünmek. 2. (birinin)
yıldızı parlamak; egemen olmak. |
| be in a (tight) spot |
k. dili zor bir durumda olmak. |
| be in a bad humor |
-in sinirleri/huyu/heyheyleri üstünde olmak. |
| be in a bad mood |
sinirleri tepesinde/üstünde olmak. |
| be in a bad way |
1. ağır hasta olmak. 2. çok zor bir durumda
olmak. |
| be in a brown study |
k. dili dalıp gitmek. |
| be in a fix |
zor bir duruma düşmek. |
| be in a flap |
k. dili telaş içinde olmak. |
| be in a good humor |
-in keyfi yerinde olmak. |
| be in a good mood |
keyfi yerinde olmak. |
| be in a hurry |
1. -in acelesi olmak, acele etmek: I´m in a hurry. Acelem
var. Don´t be in too big a hurry. Fazla acele etme. 2. to (bir
şeyi) çabuk/bir an evvel (yapmak) istemek. |
| be in a pickle |
k. dili zor bir durumda olmak. |
| be in a pinch |
k. dili zor bir durumda olmak. |
| be in a place on sufferance |
(aslında istenilmeyen/orada bulunması yasak olan biri)
(başkasının) müsamahası/görmezlikten gelmesi sayesinde bir yerde
bulunmak: You ought to know that you´re here only on sufferance.
Burada kalışını müsamahakârlığıma borçlu olduğunu bilmelisin. |
| be in a position to do s.t. (about) |
(bir konuda) bir şeyler yapabilecek durumda olmak. |
| be in a quandary |
ne yapacağını bilememek. |
| be in a state of flux |
değişmek, değişim içinde olmak. |
| be in a stew |
k. dili telaş/endişe içinde olmak. |
| be in a sulk/be in the sulks/have a fit of the
sulks |
k. dili somurtup durmak. |
| be in a sweat |
k. dili endişe içinde olmak. |
| be in a swelter |
k. dili telaş içinde olmak. |
| be in a swivet |
k. dili telaş içinde olmak. |
| be in a temper |
k. dili öfkesi burnunda olmak. |
| be in a twist |
İng., k. dili endişe/telaş içinde olmak. |
| be in accord |
1. (with) (ile) anlaşmak. 2. with -e uymak; ile uyumlu
olmak. |
| be in agreement |
hemfikir olmak; mutabık olmak. |
| be in alignment |
aynı hizada olmak. |
| be in arrears |
(birinin) vaktinde ödenmemiş borçları olmak. |
| be in bad odor with |
-in gözünden düşmek. |
| be in character |
(bir davranış) (birinin) karakterine uymak. |
| be in charge |
(of) -in sorumlusu olmak, -e bakmak: Who´s in charge here?
Buraya kim bakıyor? |
| be in conformity with |
-e uygun olmak, -e uymak. |
| be in dire straits |
çok güç durumda olmak. |
| be in dire/desperate straits |
çok zor bir durumda olmak. |
| be in disfavor |
gözden düşmüş olmak. |
| be in disgrace |
gözden düşmüş olmak. |
| be in evidence |
görünmek; görünürde olmak. |
| be in for |
(kötü bir şeyi) geçirmek üzere olmak. |
| be in force |
yürürlükte olmak. |
| be in full swing |
k. dili (bir şey) en hareketli zamanında olmak, hızını almak;
yoluna girmek. |
| be in good taste |
(bir şey) uygun düşmek, yakışık almak, yerinde olmak:
That remark was not in good taste. O laf yakışıksızdı. |
| be in good with |
k. dili (birinin) gözüne girmiş olmak. |
| be in good working order |
iyi işler durumda olmak. |
| be in high spirits |
keyifli olmak, keyfi yerinde olmak. |
| be in hopes of |
-i ummak. |
| be in hot water |
k. dili başı dertte olmak, güç durumda olmak. |
| be in hysterics |
1. k. dili gülmekten katılmak, gülme krizi geçirmek. 2. isteri
krizi geçirmek. |
| be in juxtaposition |
birbirine yakın bulunmak; yanyana bulunmak. |
| be in keeping with |
-e uygun olmak. |
| be in labor |
doğurmakta olmak. |
| be in league with |
-in müttefiki olmak. |
| be in limbo |
iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek. |
| be in line with |
1. -e uymak. 2. ile bir hizada olmak. |
| be in low spirits |
keyifsiz olmak. |
| be in need |
yoksul/fakir olmak. |
| be in need of |
#AD? |
| be in neutral |
(motor) boşta çalışmak, rölantide durmak/çalışmak. |
| be in no hurry to |
(bir şey yapmaya) can atmamak. |
| be in on |
1. -e dahil olmak/katılmak, -de payı olmak. 2. -i bilmek, -den
haberi olmak. |
| be in on the secret |
sırra ortak olmak. |
| be in one´s element |
k. dili kendini rahat hissettiği bir ortamda
bulunmak. |
| be in one´s glory |
kendinden çok hoşnut olmak. |
| be in one´s right mind |
aklı başında olmak. |
| be in order |
1. düzenlenmiş/sıralanmış durumda olmak. 2. (işler)
yolunda olmak. |
| be in poor health |
#AD? |
| be in possession of |
-e sahip olmak, -si olmak. |
| be in possession of o.s. |
kendine hâkim olmak, kendine sahip olmak. |
| be in power |
(parti) iktidarda olmak. |
| be in practice |
formda olmak. |
| be in print |
(kitap) yayımcısında mevcut olmak, kitapçılarda
bulunmak. |
| be in progress |
devam etmek, sürmek, yapılmak: The battle was still in
progress. Muharebe hâlâ devam ediyordu. The hearing is now in
progress. Duruşma şimdi yapılıyor. |
| be in quotes |
tırnak işaretleri/tırnaklar içinde olmak. |
| be in rags |
(birinin) giysileri yırtık pırtık olmak. |
| be in ruins |
1. harap/yıkık dökük bir halde olmak. 2. mahvedilmiş
olmak. |
| be in rut |
(hayvan) kızışmak, kösnümek. |
| be in s.o.´s debt |
bir kimseye borçlu olmak. |
| be in s.o.´s grasp |
birinin pençesine düşmüş olmak. |
| be in s.o.´s power |
birinin elinde olmak. |
| be in s.o.´s shoes |
k. dili birinin bulunduğu durumda olmak, birinin yerinde
olmak. |
| be in s.t. up to one´s eyes |
(yasadışı) bir işin içinde olmak, bir işe fena halde bulaşmış
olmak. |
| be in session |
(mahkeme/toplantı/kongre/parlamento) toplantı halinde
olmak; (okul/üniversite) öğretim yılına girmiş olmak: Court´s in
session right now. Şu anda mahkeme var. |
| be in shape |
(for) (-e) hazır olmak; formda olmak, kondisyonu iyi olmak: The
players are in shape. Oyuncular formda. |
| be in short supply |
az olmak; az bulunmak. |
| be in short supply |
az miktarda bulunmak. |
| be in sight |
1. yakın olmak, ufukta olmak: Victory is in sight. Ufukta
zafer görünüyor. 2. görülmek, gözle seçilmek. |
| be in step |
1. (with) (başkalarına) adım uydurmak. 2. with -e ayak
uydurmak: We´re in step with the times. Biz çağa ayak
uydurduk. |
| be in stitches |
k. dili gülmekten kasıkları çatlamak. |
| be in store for |
(bir şey) (birini) beklemek: A surprise is in store for
you. Seni bir sürpriz bekliyor. |
| be in straitened circumstances |
yoksulluk içinde yaşamak, darlık içinde olmak. |
| be in substantial agreement |
temelde anlaşmak, temel noktalarda hemfikir olmak. |
| be in sympathy with |
(görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. |
| be in sync |
senkronik olmak, senkronize edilmiş olmak. |
| be in tatters |
1. lime lime olmak, yırtık pırtık olmak. 2. (ad, şöhret
v.b.) mahvolmak. |
| be in tears |
ağlamak. |
| be in the black |
borcu kalmamak, borçlu olmamak. |
| be in the clear |
şüphe altında olmamak; masumluğu ispatlanmış olmak. f. 1.
(bir şeyi) (bir yerden) kaldırmak/uzaklaştırmak/yok etmek: Clear
the table! Sofrayı kaldır! We need to clear the area. Çevreden
herkesi uzaklaştırmamız lazım. He´s clearing the steps of snow.
Merdivenlerdeki karları temizliyor. They cleared a space in the
middle of the room. Odanın ortasında bir yer açtılar. Clear the
way! Yol ver! It really clears your nostrils. Burnunun deliklerini
bayağı açar. 2. (birinin) masumiyetini göstermek; of (birinin) (bir
suçun) faili olmadığını göstermek. 3. izin vermek; with (birinden)
(bir şey için) izin almak: Have you cleared this with him? Bunun
için ondan izin aldın mı? 4. (bir şeyin) üstünden geçmek: The horse
cleared the wall in a bound. At duvarın üzerinden bir atlayışta
geçti. 5. (gökyüzü/hava) açılmak; (sis) gitmek, açılmak;
(bulutları/sisi) gidermek. 6. (borcu) kapatmak. 7. (banka çekini)
takas etmek. 8. k. dili (belirli bir miktar para) kazanmak, elde
etmek. |
| be in the doldrums |
1. den. rüzgârın esmediği bir bölgede bulunmak. 2. (birinin
işleri) kesat olmak. 3. can sıkıntısı çekmek; efkârlı olmak. |
| be in the employ of |
(birisi için) çalışmak. |
| be in the know |
(bir konuda) çoğu kimsenin bilmediği şeyleri bilmek. |
| be in the lead |
önde/başta gitmek. |
| be in the limelight |
ilgi odağı olmak. |
| be in the making |
hazırlanmakta olmak; oluşmakta olmak: There´s a new age
in the making. Yeni bir devir oluşmakta. |
| be in the market for |
-i satın alma niyetinde olmak. |
| be in the mood to/for |
canı (bir şeyi) yapmak istemek: I´m not in the mood to go
there. Canım oraya gitmek istemiyor. I´m not in the mood for
company. Kimseyle görüşmek istemiyorum. I´m in no mood for that
right now. Şu an ona tahammülüm yok. |
| be in the pink |
1. sapasağlam olmak, turp gibi olmak. 2. en güzel halinde
olmak. |
| be in the pipeline |
k. dili hazırlanmakta olmak. |
| be in the process of |
sürecinde olmak, -mekte olmak. |
| be in the red |
borçlu olmak. |
| be in the right |
haklı/doğru olmak. |
| be in the running |
adaylardan biri olmak. |
| be in the same ballpark |
-e yakın olmak. s. kabataslak, yaklaşık: Give me a
ballpark figure. Bana kabataslak bir rakam söyle. |
| be in the soup |
k. dili başı dertte olmak. |
| be in the swim |
(of things) k. dili faal bir hayat sürmek; faal bir sosyal
hayatı olmak. |
| be in the throes of death |
can çekişmek. |
| be in the way |
engel olmak, ayak altında olmak. |
| be in the wind |
k. dili (bir şeyin) (gerçekleştirilmeden önce) sözü
edilmek: It´s been in the wind for some time now. Epey zamandır
sözü ediliyordu. |
| be in the wrong |
suçlu/kabahatli olmak: You were in the wrong. Kabahat
sendeydi. |
| be in town |
şehirde olmak. |
| be in transit |
(insanlar/mallar) yolda olmak; (insanlar) bir yerden
başka bir yere geçmekte olmak; (mallar) bir yerden başka bir yere
taşınmakta olmak. |
| be in trouble |
başı belada olmak. |
| be in vogue |
1. moda olmak. 2. rağbette olmak. |
| be in with |
1. ile arkadaş olmak, ile arası iyi olmak. 2. (birinin)
gözüne girmiş olmak. |
| be in with |
k. dili (biriyle) çok iyi geçinmek; (birinin) gözüne
girmiş olmak. |
| be in work |
k. dili çalışmak, işi olmak, iş sahibi olmak: He´s been
in work since May. Mayıstan beri çalışıyor. |
| be in/under one´s charge |
sorumluluğu altında olmak. |
| be incapable of |
-i yapamamak, ... yeteneğinin dışında olmak. |
| be inclined to |
-e meyli olmak. |
| be included |
(in) -e dahil olmak/edilmek. |
| be inconsistent with |
ile çelişmek. |
| be incumbent on |
-in sorumluluğu -e ait olmak, -e düşmek: It is incumbent
on you to educate your children. Çocuklarının eğitiminden sen
sorumlusun. i. makamı işgal eden kimse. |
| be indicative of |
-i göstermek, -e işaret etmek. |
| be indifferent to |
-e karşı ilgisiz olmak, -e ilgi göstermemek: He´s
indifferent to her. Ona karşı ilgisiz. |
| be ineligible for |
(şartlara uymadığı için) -e alınamamak/katılamamak. |
| be infatuated with |
-e deli gibi âşık olmak. |
| be infested with |
-in içinde/üzerinde çok olmak, ile dolu olmak: The area´s
infested with bandits. Bölge haydut dolu. |
| be informed about |
#AD? |
| be inherent in s.t. |
bir şeyin aslında var olmak. |
| be insensible |
1. to -i hissedememek. 2. to -e karşı ilgisiz olmak; -e
aldırmamak. 3. of (tehlikeden) habersiz olmak; -i
farkedememek. |
| be insensitive to |
1.-e karşı ilgisiz olmak; -e aldırmamak. 2. -e duyarlı/hassas
olmamak. |
| be intended for |
için amaçlanmak, için olmak: This book is intended for
children. Bu kitap çocuklar için yazılmış. |
| be intent on |
1. -e kararlı olmak: He is intent on solving the problem.
Sorunu çözmeye kararlı. 2. -e dalmış olmak: He was so intent on his
work that he lost all track of time. İşine öyle dalmıştı ki zamanı
tamamen unuttu. |
| be interested in |
-e ilgi duymak, -e meraklı olmak: She is interested in
literature. Edebiyata ilgi duyuyor. My uncle is interested in
reptiles. Amcam sürüngenlere meraklı. |
| be intimate with |
ile samimi olmak. |
| be into |
k. dili (bir işle) uğraşmak; merakı (bir şey) olmak.
Dividing two into twelve gives six. On iki bölü iki eşittir
altı. |
| be intrinsic to |
#AD? |
| be involved in |
1. -e karışmak: She was once involved in a scandal. Bir
zamanlar bir skandala karışmıştı. 2. ile meşgul olmak, ile
uğraşmak: He´s involved in a new project. Yeni bir projeyle
meşgul. |
| be involved with |
k. dili ile aşk ilişkisi olmak. |
| be itching to |
-e can atmak. |
| be jealous of |
-i kıskanmak. |
| be keen on |
İng., k. dili -e çok hevesli olmak, -e meraklı olmak, -e
düşkün olmak: be keen on acting aktörlüğe hevesli olmak. |
| be lacking |
1. ... olmamak; ... eksik olmak: Something´s lacking here.
Burada bir eksiklik var. 2. in -de ... olmamak: He´s lacking in
intelligence. Onda akıl yok. |
| be laid up |
1. biriktirilmek, ilerisi için saklanmak. 2. (with)
(hastalık v.b. nedeniyle) yatakta/evde kalmak zorunda olmak, yatağa
mahkûm olmak. |
| be late |
(for) (-e) geç kalmak, (-e) gecikmek. |
| be leery of |
#AD? |
| be left holding the bag |
k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu
yalamak. |
| be left holding the sack |
k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu
yalamak. |
| be left stranded |
bak. be stranded. |
| be liable |
1. for -den sorumlu olmak. 2. to (biri) ... eğiliminde
olmak. 3. to ... ihtimali olmak: He´s liable to get caught. Onun
yakalanma ihtimali yüksek. |
| be littered with |
gelişigüzel atılmış (şeyler) ile darmadağınık olmak. |
| be loath to do s.t. |
1. bir şeyi yapmayı hiç istememek. 2. bir şeyi yapmaktan
çekinmek. |
| be located in |
-de bulunmak/olmak. |
| be long on |
-in fazlası olmak. |
| be lost on |
-i etkilememek. |
| be lousy with |
k. dili 1. ile dolu olmak, ile kaynamak. 2. (birinde) bir şey
çok olmak: He´s lousy with money. Onun parası çok. |
| be low in |
-in ... miktarı az olmak: It´s low in cholesterol. Onun
kolesterolü az. |
| be low on |
k. dili (bir şeyin stoku) az olmak: We´re low on wood. Az
odunumuz kaldı. |
| be low on one´s list |
k. dili -in önemli saydığı işlerden olmamak: That´s low on my
list right now. O şimdi benim için ön planda değil. |
| be mad about |
k. dili 1. -i deli gibi sevmek, -e çılgınca âşık olmak.
2. -e bayılmak. |
| be mad on |
İng., k. dili, bak. be mad about. |
| be marooned |
(on) (-de) mahsur kalmak. |
| be master of |
-in ustası olmak. |
| be mindful of |
1. -i hatırında tutmak. 2. -e dikkat etmek. |
| be misguided |
1. (insan) yanılmak. 2. yanlış olmak. |
| be mistaken |
yanılmak. |
| be mixed up |
zihni karışmak. |
| be mixed up in |
-e karışmak, -e bulaşmak. |
| be mixed up with |
ile ilişkisi olmak. |
| be mounted on |
(binek hayvanına) binmiş olmak. |
| be much sought after |
çok aranılan/istenilen bir şey/biri olmak, çok rağbette
olmak, çok rağbet görmek. |
| be mysterious about |
k. dili -in ne olduğunu açıklamaktan kaçınmak; ... hakkında
konuşmaktan kaçınmak; ... konusunda doğru dürüst cevap
vermemek. |
| be nauseated |
midesi bulanmak. |
| be necessary |
gerekmek, lazım olmak/gelmek, icap etmek. |
| be no great shakes |
k. dili üstün biri olmamak. |
| be no slouch at/as a |
k. dili (belirli bir konuda) hiç fena olmamak, bayağı iyi
olmak: He´s no slouch as an artist. Ressam olarak bayağı iyi. |
| be noncommittal |
belirli bir cevap vermemek; rengini belli etmemek. |
| be none the worse for |
(bir şeyden) (birine) hiç zarar/halel gelmemek: They were
none the worse for it. Onlara hiç zararı olmadı. |
| be nonplussed |
şaşkına dönmüş olmak. |
| be notable for |
ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak. |
| be noted for |
ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli
sayılmak. |
| be nothing but skin and bones |
k. dili bir deri bir kemik kalmak. |
| be noth-ing to write home about |
k. dili tamah edilecek bir matah/mal olmamak. |
| be nuts |
aklını oynatmış olmak, kafadan kontak olmak. |
| be nuts about |
1. -in delisi olmak. 2. -in hayranı olmak, -e deli
olmak. |
| be o.s. |
kendisi gibi davranmak, normal bir şekilde hareket
etmek. |
| be obliged |
memnun olmak: I´d be obliged if you´d come early. Erken
gelirsen memnun olurum. |
| be obliged to do s.t. |
bir şeyi yapmaya mecbur olmak. |
| be oblivious of/to |
(etrafında olup bitenlerin) farkında olmamak. |
| be obsessed by/with |
-i aklına takmak, aklı -e takılmak. |
| be of capital importance |
çok önemli olmak, çok önem taşımak. |
| be of one mind |
hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. |
| be of prime importance |
çok önemli olmak. |
| be of service to |
-e yardımı dokunmak, -e yardım etmek. |
| be of the same mind |
hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. |
| be of use |
yardım etmek. |
| be of use for s.t. |
bir şeye yaramak. |
| be of value |
değerli olmak. |
| be of/in two minds about |
#AD? |
| be off |
1. gitmek; yola çıkmak. 2. (elektrik/su/gaz)
kesik/kesilmiş olmak; (elektrik/ışık) söndürülmüş/kapalı olmak;
(makine/aygıt) kapalı olmak: The electricity is off. Elektrik
kesildi. 3. (saat) doğru olmamak, geri/ileri olmak. 4. İng.
(yiyecek/içecek) bozulmuş olmak: The milk´s a bit off. Süt biraz
bozulmuş. 5. İng. (davranış) yakışıksız olmak. 6. (tatilde olduğu
için) çalışmamak, işe gitmemek. 7. olmamak, gerçekleşmemek, vuku
bulmamak. |
| be off guard |
tetikte olmamak. |
| be off in one´s calculations |
hesabında yanılmış olmak. |
| be off one´s nut |
k. dili aklını kaçırmış olmak, aklını oynatmış
olmak. |
| be off one´s rocker |
k. dili çıldırmış olmak. |
| be off one´s trolley |
k. dili kafadan kontak olmak. |
| be off sick |
hastalık nedeniyle işe gelmemiş olmak. |
| be off the air |
(radyodan/televizyondan) yayımlanmamak; yayımda
olmamak. |
| be off the beaten track |
k. dili her yerden uzak bir yerde olmak, dağ başında
olmak. |
| be offended |
gücenmiş/alınmış olmak. |
| be OK, OK |
iyi olmak. |
| be on |
1. (elektrik/su/gaz) açık olmak; (elektrik/ışık) açık
olmak. 2. (makine/aygıt) çalışmak, açık olmak. |
| be on a better footing than ever |
araları her zamankinden daha iyi olmak. |
| be on a diet |
perhiz yapmak, rejim yapmak. |
| be on a par with |
ile aynı/eşit derecede/değerde olmak. |
| be on an even keel |
1. başta ve kıçta çektiği su aynı olmak, (gemi) dengede
olmak. 2. k. dili her şey yolunda olmak. |
| be on display |
sergilenmek. |
| be on edge |
sinirleri gergin olmak. |
| be on familiar ground |
1. bildiği bir yerde/yörede bulunmak. 2. bildiği bir
konuyla ilgilenmek. |
| be on fire |
yanmak. |
| be on good terms |
(with) (biriyle) arası iyi olmak: Ece´s on good terms with
Ayşen. Ece´nin Ayşen´le arası iyi. |
| be on guard |
1. nöbet tutmak. 2. tetikte olmak. |
| be on its way out |
#AD? |
| be on one´s hands |
(yük sayılan bir şey/biri) -in başında olmak, -in
sorumluluğunda olmak. |
| be on one´s last legs |
ömrü/miadı dolmak üzere olmak. |
| be on one´s mettle |
elinden geleni yapmaya hazır olmak. |
| be on one´s own |
1. başkasından yardım görmeden geçinmek/rızkını kazanmak, kendi
kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak. 2. yalnız başına
kalmak. |
| be on one´s own responsibility |
(yaptığı şeyden) kendisi sorumlu olmak. |
| be on one´s toes |
k. dili uyanık/dikkatli olmak. |
| be on one´s way out |
çıkmak: We were just on our way out. Biz şimdi çıkıyorduk. |
| be on overtime |
fazla mesai yapmak, mesaiye kalmak. |
| be on pins and needles |
k. dili diken üstünde olmak, endişe içinde olmak. |
| be on probation |
şartlı tahliyeden sonra gözetim altında olmak. |
| be on s.o.´s side |
1. birinden yana olmak, birinin tarafını tutmak. 2.
birinin lehinde olmak, birine yararlı olmak: Youth is on your side.
Genç olman lehinedir. |
| be on s.o.´s trail |
birinin izini takip etmek; birini aramak. |
| be on s.t.´s trail |
1. (av köpeği) avın izini takip etmek: The dogs´re on the
trail. Köpekler iz sürüyor. 2. bir şeyi takip etmek; bir şeyi
aramak. |
| be on show |
sergilenmekte olmak. |
| be on skid row |
k. dili serseri ve sefil bir hale düşmüş
olmak. |
| be on speaking terms |
(with) (biriyle) selamlaşıp konuşmak. |
| be on strike |
grev yapmak. |
| be on tap |
1. k. dili hazır bulunmak. 2. (bira) fıçıdan alınıp
satılmak. |
| be on target |
1. (bir tahmin) doğru çıkmak. 2. (bir iş) belirlenen
süreye uygun olarak ilerlemek. |
| be on television |
televizyonda olmak; televizyona çıkmak. |
| be on tenterhooks |
endişe içinde olmak. |
| be on the air |
(radyodan/televizyondan) yayımlanmak; yayımda olmak. |
| be on the alert |
tetikte olmak. |
| be on the ball |
argo akıllı ve dikkatli olmak. |
| be on the decline |
(kuvvetli/yüksek bir durumdan) düşmekte olmak: The
birthrate is on the decline. Doğum oranı düşmekte. The Roman Empire
was on the decline. Roma İmparatorluğu artık gerilemekteydi. |
| be on the defensive |
savunma durumunda olmak. |
| be on the go |
birtakım işlerle meşgul olmak. |
| be on the high (low) side |
oldukça pahalı (ucuz) olmak. |
| be on the house |
... işyerinin ikramı olmak, ... şirketten olmak: Your
meal tonight is on the house. Bu geceki yemeğiniz lokantamızın
ikramı. |
| be on the level |
k. dili doğruyu söylemek. |
| be on the make |
k. dili 1. köşeyi dönmeye çalışmak; statüsünü yükseltmeye
çalışmak. 2. cinsel ilişki için eş aramak. |
| be on the mend |
(hasta) iyileşmek. |
| be on the point of |
-mek üzere olmak: He was on the point of going. Gitmek
üzereydi. |
| be on the right road |
doğru yolda olmak. |
| be on the road |
1. yolda olmak, seyahat etmek. 2. yola çıkmış olmak. 3.
to -e doğru ilerlemek. |
| be on the safe side |
ihtiyatlı davranmak. |
| be on the shelf |
1. kızağa çekilmiş olmak; emekliye ayrılmış olmak. 2.
(kadın) evde kalmış olmak. |
| be on the skids |
k. dili kötü bir durumda olmak, kötüye gitmek. |
| be on the spot |
olayın geçtiği yerde bulunmak. |
| be on the table |
1. teklif edilmiş olmak. 2. (tasarının/meselenin)
görüşülmesi/tartışılması ileri bir tarihe bırakılmış olmak. |
| be on the telephone |
k. dili telefonda olmak/konuşmak. |
| be on the tip of one´s tongue |
k. dili dilinin ucunda olmak: It was on the tip of my
tongue. Dilimin ucundaydı. |
| be on the tip of one´s tongue |
k. dili dilinin ucunda olmak. |
| be on the up-and-up |
k. dili yalansız konuşmak; dürüst bir şekilde davranmak:
I think he´s on the up-and-up. Bence numara yapmıyor. |
| be on the wane |
azalmakta/batmakta/sönmekte/sonuna yaklaşmakta
olmak. |
| be on the watch |
1. tetikte olmak, kulak kesilmek. 2. nöbette
olmak. |
| be on the wing |
uçmakta olmak, uçmak. |
| be on to |
k. dili (birinin) ne halt/haltlar yediğini/karıştırdığını
bilmek. |
| be on top of |
k. dili (duruma) hâkim olmak. |
| be on top of the world |
k. dili çok mutlu olmak, sevinçten uçmak. |
| be on top of the world |
k. dili sevinçten uçmak, ayakları yere değmemek, bastığı
yeri bilmemek. |
| be on top of things/the news |
k. dili olup bitenlerden haberdar olmak. |
| be on trial |
1. yargılanmak. 2. denenmek. |
| be on vacation |
tatilde olmak, tatil olmak: Schools are on vacation.
Okullar tatil. |
| be one jump ahead |
k. dili 1. (of) (-den) önce davranarak avantajlı durumda olmak.
2. of -den iki adım ileride olmak. |
| be one with |
ile aynı fikirde olmak. |
| be one´s own man |
başına buyruk olmak. |
| be one´s own man |
yerini korumak. |
| be one´s own master |
başına buyruk olmak. |
| be onto a good thing |
k. dili yağlı bir iş bulmuş olmak. |
| be open to dispute |
(bir şey) tartışılabilmek, tartışmaya açık olmak. |
| be operated on |
ameliyat olmak. |
| be opposed to s.t. |
bir şeye karşı olmak, bir şeyin aleyhinde olmak. |
| be oriented towards |
-e yönelmiş olmak. |
| be out |
1. dışarıda olmak: He´s out at the moment. Şu an burada değil.
2. (belirli bir miktar para) gitmek; (para) açığı olmak: I had to
buy them lunch, and now I´m out ten million liras. Onlara öğle
yemeği ısmarlamak zorunda kaldım; on milyon liram gitti. Your total
is fifty thousand liras out. Senin toplamda elli bin liralık bir
eksik var. 3. (kitap) kütüphaneden alınmış olmak: That book´s out.
O kitap alınmış. 4. (kitap/gazete/resmi ilan) çıkmak, yayımlanmak.
5. (ay/güneş) çıkmak. 6. (çiçek/yaprak) açmak; (ağaç/bitki)
yapraklanmak, yeşillenmek, yeşermek. 7. (ateş) sönmüş olmak. 8.
(hafta/ay) bitmiş olmak, sona ermek. 9. nakavt olmak. 10. sızmış
olmak; bayılmış olmak. 11. demode olmak. 12. düşünülmemek, uygun
sayılmamak, söz konusu olmamak: That´s definitely out. O kesinlikle
düşünülmüyor. 13. (makine) bozulmuş olmak. 14. (deniz) alçalmış
olmak. 15. spor (top) aut olmak, auta çıkmak. 16. (çocuk
oyunlarında) yanmak: You´re out! Yandın! |
| be out and about |
(nekahetten sonra) dışarı/sokağa çıkıp gezmek. |
| be out for s.o.´s blood |
k. dili birinin hakkından gelmek istemek. |
| be out in force |
k. dili ortalıkta çok olmak. |
| be out in left field |
argo çok yanılmış olmak. |
| be out in one´s reckoning |
hesabında yanılmak. |
| be out of |
1. (bir şey) tükenmiş olmak, kalmamak: We´re out of gas.
Benzinimiz bitti. By the time he reached the top of the hill he was
out of breath. Yokuşun başına vardığında nefesi kesilmişti. |
| be out of a job |
işsiz olmak. |
| be out of character |
(bir davranış) (birinin) karakterine uymamak. |
| be out of character |
(bir davranış) birinin her zamanki davranışlarına
uymamak. |
| be out of commission/kilter/whack |
k. dili bozulmuş olmak. |
| be out of control |
1. kontrolden çıkmış olmak, frenlenemez olmak. 2. (biri)
dizginlenemez olmak. |
| be out of earshot |
(uzakta olduğu için) işitememek, duyamamak. |
| be out of favor (with) |
(birinin) gözünden düşmüş olmak. |
| be out of it |
argo başka bir dünyada yaşamak, hayal dünyası içinde
olmak. |
| be out of line |
1. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 2.
sıradan çıkmış olmak. |
| be out of luck |
şansı olmamak, şansı yaver gitmemek. |
| be out of one´s mind |
1. aklı yerinde olmamak, aklını kaçırmış olmak. 2. çok öfkeli
olmak. |
| be out of one´s mind |
k. dili aklını kaçırmış olmak, delirmiş olmak, keçileri
kaçırmış olmak. |
| be out of order |
1. (makine/aygıt) bozulmuş/bozuk olmak, çalışmamak. 2.
düzensiz olmak. 3. usule aykırı olmak. 4. uygunsuz
olmak. |
| be out of place |
1. (her zamanki) yerinde olmamak. 2. yersiz/uygunsuz/yakışıksız
olmak, yakışık almamak. |
| be out of place |
1. (fiilen) yerinde olmamak. 2. uygun düşmemek. |
| be out of plumb |
şakulünde olmamak, şakulden kaçmak. |
| be out of practice |
(uzun zamandan beri bir şeyi yapmadığı için) (onu) iyi
yapamamak. |
| be out of practice |
formda olmamak; formdan düşmüş olmak. |
| be out of print |
(kitabın) baskısı tükenmiş olmak. |
| be out of print |
(kitap) yayımcısında mevcut olmamak, kitapçılarda
bulunmamak, (kitabın) baskısı tükenmiş olmak. |
| be out of reach |
1. el altında olmamak. 2. erişilemez olmak. |
| be out of season |
#AD? |
| be out of shape |
formunda olmamak. |
| be out of shape |
1. formda olmamak, formdan düşmüş olmak. 2. şeklini
kaybetmiş olmak, kalıpsız olmak. |
| be out of sorts |
k. dili sinirleri ayakta olmak. |
| be out of sorts |
k. dili canı sıkkın olmak, keyfi
kaçmak/bozulmak. |
| be out of step |
1. (with) (başkalarına) adım uydurmamak. 2. with -e ayak
uydurmamak. |
| be out of stock |
stokta bulunmamak. |
| be out of sync |
senkronik olmamak, senkronize edilmemiş olmak. |
| be out of the hole |
k. dili borçtan kurtulmuş olmak. |
| be out of the picture |
k. dili (biri) sahneden çekilmiş olmak, işin içinde
olmamak. |
| be out of the question |
k. dili söz konusu olmamak, düşünülmemek, uygun
sayılmamak. |
| be out of the running |
(yarışmadan) elenmiş olmak. |
| be out of the running |
adaylıktan elenmiş olmak. |
| be out of the woods |
(hasta) hayati tehlikeyi atlatmış olmak. |
| be out of the woods |
k. dili tehlikeyi atlatmış olmak. |
| be out of this world |
argo çok güzel/harika/süper olmak. |
| be out of this world |
k. dili süper/fevkalade güzel/fevkalade/harika/harikulade
olmak. |
| be out of touch |
1. (with) (biriyle) iletişim içinde olmamak. 2. dünyada olup
bitenlerden haberi olmamak. 3. with (bir konuya) ait yeni
gelişmeler hakkında bilgisi olmamak. |
| be out of touch with |
1. ile temasta bulunmamak. 2. -den habersiz olmak. |
| be out of work |
işsiz olmak. |
| be out of work |
işsiz olmak. |
| be out on maneuvers |
ask. manevra yapmak. |
| be out on strike |
grevde olmak. |
| be out on the end of a limb |
desteksiz kalmak. |
| be out on the town |
şehirde yiyip içip eğlenmek. |
| be out on the town |
k. dili şehirde zevk peşinde koşmak. |
| be out to |
(bir amaç) peşinde olmak; (bir şey) için fırsat kollamak: He´s
out to get him. Onun hakkından gelmek için fırsat kolluyor. They´re
out to win the championship. Onlar şampiyonluğa
oynuyorlar. |
| be out to lunch |
1. öğle yemeği yemeye çıkmış olmak. 2. argo kafası izinli
olmak. 3. argo kafası pek çalışmamak. |
| be over |
bitmiş olmak, bitmek, sona ermek: The concert´s over. Konser
bitti. It´s over between us. Aramızda her şey bitti. |
| be over and done with |
k. dili tamamıyla bitmiş olmak. |
| be over one´s head |
1. (su) boyunu geçmek/aşmak. 2. (birinin) bilgisi/yeteneği
dışında olmak. |
| be over s.o. |
birinin amiri olmak; birinden daha yüksek bir görev/makam/rütbe
sahibi olmak. |
| be over the hump |
işin en zor tarafını atlatmış olmak, düze/düzlüğe
çıkmak. |
| be overcome by/with |
#AD? |
| be overdrawn |
1. borç bakiyesi göstermek. 2. hesabından fazla para
çekmiş olmak; (hesaptan) fazla para çekilmiş olmak. |
| be overgrown with |
(yabani bitkiler v.b.) ile kaplı/örtülü olmak. |
| be overjoyed |
çok sevinmek. |
| be overwhelmed by/with |
1. (duygulara) yenik düşmek, yenilmek. 2. (sorumluluk,
ağır bir iş v.b.) altında ezilmek. |
| be overwhelmed with |
-e boğulmak, -e garkolmak. |
| be par for the course |
k. dili normal sayılmak. |
| be parallel with/to |
1. -e paralel olmak. 2. -e benzemek. |
| be peeved at |
-e sinirlenmek, -e sinir olmak. |
| be peopled by/with |
(bir yerin) halkı/personeli -den oluşmak/ibaret
olmak. |
| be perishing |
1. çok üşümek. 2. (hava) çok soğuk olmak. |
| be pertinent to |
ile ilgisi olmak, ile ilgili olmak. |
| be pissed |
1. off kızmış/sinirlenmiş olmak. 2. İng. fitil/çok sarhoş
olmak. |
| be pleased to do s.t. |
(bir şeyi) memnuniyetle yapmak: I´d be pleased to do it.
Memnuniyetle yaparım. |
| be pleased with |
-den memnun olmak. |
| be pleased with o.s. |
kendinden memnun olmak. |
| be plugged into |
k. dili (bir sisteme) bağlı olmak. |
| be plumb |
şakulünde olmak. z., k. dili gerçekten, düpedüz. f. 1.
iskandil etmek. 2. şakullemek. 3. şakulüne getirmek. |
| be pocked with |
(çukurlar) ile dolu olmak. |
| be poised for |
-e hazır olmak. |
| be poised for battle |
ask. savaşa hazır bir şekilde beklemek. |
| be poised in the sky |
(kuş) havada hareketsizmiş gibi durmak. |
| be poles apart |
birbirine zıt olmak. |
| be polluted |
kirli olmak. |
| be positive (of/about) |
(-den) emin olmak. |
| be possessed of |
-e sahip olmak. |
| be possessed with |
... tutkusuyla yanıp tutuşmak: He was possessed with a
desire to see Africa. Afrika´yı görme tutkusuyla yanıp
tutuşuyordu. |
| be predicated on |
-e dayanmak, -e dayalı olmak, -in üzerine
kurulmuş olmak. |
| be predisposed to |
#AD? |
| be prejudicial to |
-e zararlı olmak. |
| be prepared |
1. hazır/hazırlıklı olmak. 2. to -e razı olmak. |
| be prepossessed by |
1. -den olumlu bir şekilde etkilenmek. 2. -e kendini
kaptırmak. |
| be pressed |
sıkışık bir durumda olmak, sıkışık olmak. |
| be pressed for time |
zamanı dar olmak. |
| be pretty well suited to |
-e iyi uymak. |
| be priced at |
fiyatı ... olmak, -e satılmak: They´re priced at a million
liras each. Onlar birer milyona satılıyor. |
| be privy to s.o.´s secrets |
birinin sırdaşı olmak. |
| be profuse in |
(bir eylemi) defalarca yapmak: She was profuse in her praise of
him. Onu çok övdü. |
| be prone to |
-e eğilimi olmak, -e meyilli olmak. |
| be proof against |
-e karşı dayanıklı/dirençli olmak. |
| be proper to |
-e uygun/özgü/ait olmak. |
| be proud of |
-den gurur/kıvanç/övünç duymak, ile iftihar etmek, ile
övünmek. |
| be provoked at |
-e kızmış/sinirlenmiş olmak. |
| be pushed for money |
k. dili para sıkıntısı çekmek. |
| be pushed for time |
k. dili -in az vakti olmak, -in vakti çok daralmış
olmak. |
| be puzzled |
şaşırmak, afallamak. |
| Be quick about it! |
Çabuk ol/olun! |
| be quite something |
1. herkese nasip olmamak; çok iyi bir şey olmak. 2.
olağanüstü bir şey olmak: It is quite something to be made a
countess these days. Günümüzde kontes olmak olağanüstü bir
şey. |
| be quits |
k. dili hesaplaşmış olmak. |
| be related |
1. (to) (ile) akrabalık bağı olmak: He´s not related to them.
Onlarla akrabalık bağı yok. 2. (to) (ile) ilgili olmak, (ile)
ilgisi olmak. 3. to -e anlatılmak. |
| be reputed to be ... |
... olduğu sanılmak; ... olduğu söylenmek: He is reputed
to be an honest person. Onun dürüst bir insan olduğu
söyleniyor. |
| be resigned to |
bak. resign o.s. to. |
| be responsive |
1. to -e duyarlı/hassas olmak. 2. to tıb. (tedaviye)
cevap vermek. 3. cevap vermeye istekli olmak. |
| be retired |
emekli/tekaüt olmak. |
| be revolted by |
-den tiksinmek. |
| be rid of |
-den kurtulmuş olmak, -den kurtulmak: We´re rid of them
now! Onlardan kurtulduk artık! |
| be ridden with |
ile dolu olmak: This building is ridden with rats. Bu binada
fareler kaynıyor. |
| be rife |
çok yaygın olmak. |
| be round the bend |
İng., k. dili keçileri kaçırmış olmak, delirmiş
olmak. |
| be rumored |
söylenilmek, ağızdan ağıza dolaşmak. |
| be s.o.´s due |
birinin hakkı olmak. |
| be s.o.´s shadow |
birinin gölgesi olmak, birinin yanından
ayrılmamak. |
| be s.t. in disguise |
bir şey kılığına girmiş olmak: That´s a blessing in
disguise. O aslında Tanrının bir lütfudur. He´s actually a
conservative in disguise. O gizli bir tutucudur. |
| be scared |
(of) (-den) korkmak: I´m scared of spiders. Örümceklerden
korkuyorum. |
| be scheduled |
programa göre (belirli bir zamanda) olmak; tarifeye göre
(belirli bir zamanda) olmak: His flight is scheduled to arrive at
three o´clock in the morning. Tarifeye göre uçağı sabah saat üçte
varacak. |
| Be seated. |
Oturunuz. |
| be separated |
huk. ayrı yaşamak, ayrılmak. |
| be set |
1. bulunmak: The village was set deep in the mountains. Köy
dağların ortasında bulunuyordu. 2. on -i aklına koymak: He´s set on
going. Gitmeyi aklına koydu. 3. hazır olmak, hazırlanmış olmak: Are
you all set? Hazır mısın? |
| be set in one´s ways |
kendi kurduğu düzenden pek şaşmayan biri olmak. |
| be shackled by |
-in tutsağı olmak: She was shackled by her prejudices.
Kendi önyargılarının tutsağıydı. |
| be short |
(s.t.) (birinde) (bir şey) (belirli bir miktarda) eksik olmak;
(belirli bir miktarı) çıkıştıramamak: I´m short five books. Bende
beş kitap eksik. He´s one man short. Bir adamı eksik. He´s two
million liras short. İki milyon lirayı çıkıştıramıyor. |
| be short for |
(belirli bir şeyin) kısaltması/kısası olmak. |
| be short of |
1. (varolan şeyler/birileri) kâfi gelmemek, yetmemek, eksik
olmak: We´re short of cups. Fincanlarımız kâfi değil. 2. (bir
yerden) (belirli bir uzaklıkta) bulunmak: We were twenty kilometers
short of the coast. Sahilden yirmi kilometre uzaktaydık. |
| be short on |
1. (bir giysi) (birine) kısa gelmek. 2. (belirli bir
konuda) birinin eksikliği olmak: He´s short on smarts. Onda pek
kafa yok. |
| be shorthanded |
#AD? |
| be shot of |
İng. -den kurtulmak. |
| be shot through with |
(bir şeyde) (bir öğe) yer yer bulunmak: Her poetry is
shot through with humor. Şiirlerinde yer yer mizah var. |
| be shy about |
-den çekinmek. |
| be shy of |
-den bahsetmekten çekinmek. |
| be sick |
1. hasta olmak. 2. İng. kusmak. |
| be sick and tired of |
k. dili -den illallah demek: I´m sick and tired of this! Bundan
illallah! |
| be sick at one´s stomach |
midesi bulanmak. |
| be sick for |
-i çok özlemek. |
| be sick of |
-den bıkmış olmak. |
| be silent on |
... hakkında hiçbir şey dememek/söylememek/yazmamak: The
law is silent on this point. Bu konuda kanunda yazılı bir şey
yok. |
| be sitting pretty |
k. dili iyi durumda olmak. |
| be sitting pretty |
k. dili (birinin) her şeyi tıkırında olmak. |
| be situated |
(bir yerde) bulunmak: The town´s situated on a river.
Şehir bir nehrin kenarında bulunuyor. |
| be skilled in |
(bir şeyi) iyi yapmak; (bir işin) ustası olmak. |
| be slanted towards |
-den yana olmak, -in tarafını tutmak. |
| be slated |
1. programda olmak, planda olmak: Construction is slated to
start on Monday. Plana göre inşaat pazartesi günü başlayacak. 2.
büyük bir ihtimalle (bir şey) olmak/meydana gelmek: He´s slated for
success in life. Her şey onun hayatta başarılı olacağına işaret
ediyor. |
| be slumped to one side |
bir yana kaykılmış/yaslanmış olmak: He was sitting slumped to
one side. Bir yana kaykılmış oturuyordu. |
| be snookered |
İng., k. dili çok zor bir durumda kalmak/bulunmak, köşeye
sıkışmak. |
| be snowed in |
kardan mahsur kalmak. |
| be snowed under |
k. dili işten başını kaldıramamak, başını kaşıyacak vakti
olmamak. |
| be soaked in |
ile dolu olmak. |
| be soaked to the skin |
k. dili iliklerine kadar ıslanmak. |
| be soft on |
k. dili -e fazla yumuşak davranmak. |
| be solicitous |
1. about -e ilgi göstermek, -i merak etmek. 2. to (bir
şey) yapmak istemek. |
| be solidly for |
Görüşlerin tamamen birleştiğini belirtir: Alibeyköy is
solidly for our man. Alibeyköy´de herkes bizim adamı tutuyor. |
| be something of a ... |
... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ... olmak:
She´s something of a philosopher. Filozof gibi bir şey o. |
| be somewhat of a ... |
... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ...
olmak: He´s somewhat of a poet. Şair gibi bir şey o. |
| be sore about |
k. dili -e kızgın/gücenik olmak. |
| be sorry |
1. üzülmek, üzgün olmak: “Yusuf died.” “I´m sorry.”
“Yusuf öldü.” “Üzüldüm.” I was sorry to see her go. Gittiğine
üzüldüm. I´m sorry I´ve broken your heart. Kalbini kırdığıma
üzgünüm. I´m sorry to say that it didn´t work out. Maalesef olmadı.
2. pişman olmak: I´m sorry I asked. Sorduğuma pişmanım. I was sorry
I hadn´t read it. Okumadığıma pişman olmuştum. 3. özür dilemek: Say
you´re sorry! Özür dile! Okay, I´m sorry. Peki, özür
dilerim. |
| be soused |
k. dili sarhoş olmak. |
| be sparing in/with |
(bir şeyi) çok az yapmak/kullanmak, esirgemek: Don´t be
sparing with the butter! Tereyağını esirgeme! He´s sparing in his
praise. Çok az över. |
| be spoiling for |
k. dili kaşınmak: He is spoiling for a fight. Dövüşmek
için kaşınıyor. |
| be spread-eagled |
kol ve bacakları yana açılmış durumda yatmak. |
| be square |
1. with k. dili (biriyle) açık konuşmak; (birine)
dürüstçe davranmak. 2. k. dili (bir hesap) görülmüş olmak; (iki
kişi) fit olmak; (iki kişi) hesaplaşmış olmak, kozlarını paylaşmış
olmak. 3. spor (iki rakip) (puan açısından) eşitlenmiş
olmak. |
| be starved for |
(bir şeyin) eksikliğini/yokluğunu çok duymak: He´s starved for
affection. Sevgiden yoksun kalmış. |
| be sticky |
1. (yüzey) yapış yapış olmak, yapışkan olmak. 2. (hava)
yapış yapış olmak, nemli olmak. 3. about k. dili (bir konuda)
zorluk çıkarmak. |
| be stir crazy |
k. dili bir yerde uzun süre kapalı kaldıktan sonra
bunalmış olmak. |
| be stone broke |
k. dili meteliksiz olmak, beş parasız olmak. |
| be stone cold |
k. dili tamamıyla soğumuş olmak, buz gibi olmak. |
| be stone deaf |
k. dili tamamen sağır olmak, duvar gibi olmak. |
| be straight with |
(biriyle) doğru/yalansız konuşmak; (birine) doğru
söylemek. |
| be stranded |
1. mahsur kalmak: We were stranded at the airport for
fifteen hours. On beş saat boyunca havaalanında mahsur kaldık. 2.
(gemi) karaya oturmuş olmak. |
| be strange bedfellows |
birbirine zıt oldukları halde belirli bir amaç için
birlikte çalışmak. |
| be strange to |
1. (bir yer) (birine) yabancı olmak. 2. (bir şeyin)
yabancısı olmak. |
| be strong for |
-i çok desteklemek. |
| be strong in |
(belirli bir konuda) iyi/yetenekli olmak. |
| be strong on |
k. dili -i çok sevmek, -i çok beğenmek. |
| be studded with |
1. (bir şey) çok bulunmak. 2. yer yer bulunmak. |
| be subject to |
1. -e tabi/bağlı olmak: This income is subject to
taxation. Bu gelir vergiye tabidir. This is subject to confirmation
by the assembly. Bu meclisin onayına bağlı. 2. Arasıra tekrarlanan
bir durumu belirtmek için kullanılır: He´s subject to gout. Arasıra
gut oluyor. This river is subject to floods. Bu nehir arasıra
taşar. That side of the hill is subject to high winds. Tepenin o
tarafı şiddetli rüzgârlara maruz kalıyor. |
| be subordinate to |
(bir şeyden) aşağı kalmak, -den sonra gelmek, -den
daha az önemli olmak; (başkasının) emrinde olmak. |
| be subsequent to |
(belirli bir olayı) takip etmek, (belirli bir olaydan)
sonra olmak/vuku bulmak. |
| be subservient to |
-in hizmetinde olmak: Should faith be subservient to
reason? İnanç aklın hizmetinde mi olmalı? |
| be sufficient |
yeterli olmak, yetmek. |
| be suffused with |
(belirli bir renge) boyanmak; ile kaplanmak; ile dolu
olmak: Her eyes were suffused with tears. Gözleri yaşla
doluydu. |
| be suggestive of |
1. (bir şey) (başka bir şeyi) akla getirmek. 2. (belirli
bir) izlenim bırakmak, ... hissini vermek. |
| be suicidal |
intihar etmeyi düşünmek. |
| be suitable for |
-e uygun olmak. |
| be supportive |
destek vermek. |
| be supposed to |
1. beklenmek: You´re supposed to stand up when he walks
in. O girdiğinde ayağa kalkmanız bekleniyor. 2. gerekmek, lazım
olmak: You´re not supposed to be here. Burada bulunmaman gerek. 3.
zannedilmek, farzedilmek: We´re supposed to be rich. Bizi zengin
zannediyorlar./Güya zenginmişiz. 4. -e yaramak: What´s this machine
supposed to do? Bu makine neye yarar? 5. izin verilmek: You´re not
supposed to leave the campus this weekend. Bu hafta sonu kampustan
ayrılmana izin yok. |
| be surcharged with |
ile dopdolu olmak. |
| be sure of o.s. |
kendinden emin olmak. |
| be surrounded by/with |
etrafı (bir şey/birileri) ile çevrili olmak. |
| be susceptible to |
1. (bir hastalığa) karşı direnci olmamak. 2. (bir şey
için) kolay bir hedef olmak: This place is susceptible to naval
attacks. Burası denizden gelebilecek saldırılara açık. 3. -e
kapılabilmek: I think he´ll be susceptible to her charm. Bence onun
cazibesine kapılabilir. |
| be suspicious of |
-den kuşku duymak, -den şüphe etmek. |
| be swamped with |
aşırı miktarda olmak; ... içinde boğulmak: He´s swamped
with work. Çok fazla işi var. They´re swamped with guests. Onların
evi misafirlerle dolup taşıyor. |
| be sweet on |
k. dili (birine) âşık olmak. |
| be sympathetic to/towards |
(görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. |
| be tailor-made for |
1. (biri/bir şey) için özel olarak yapılmış olmak. 2.
(biri) için biçilmiş kaftan olmak. |
| be taken aback |
(at/by) (-e) şaşakalmak, çok şaşırmak. |
| be taken ill |
hastalanmak. |
| be taken up with |
ile meşgul olmak. |
| be taken with |
-den hoşlanmak, -den etkilenmek. |
| be talked out |
söyleyecek sözü kalmamak. |
| be tangent to |
-e teğet geçmek. |
| be tantamount to |
ile aynı olmak, ile eşanlamlı olmak. |
| be the death of |
-in ölümüne neden olmak. |
| be the spitting image of/be the spit and image
of |
k. dili hık demiş (birinin) burnundan düşmüş olmak. |
| be the victim of |
-in kurbanı olmak. |
| be there |
var olmak: Two hours later the pain was still there. İki saat
sonra hâlâ ağrı vardı. She´s always there when you need her. Ne
zaman ihtiyacın olsa yardıma hazırdır. |
| be thick with |
1. ile kaplı olmak: This table´s thick with dust. Bu masa
toz içinde. The courtyard was thick with smoke. Avlu duman
içindeydi. 2. çok miktarda bulunmak, kaynamak: The house was thick
with fleas. Ev pire kaynıyordu. 3. k. dili ile sıkı fıkı/çok samimi
olmak. |
| be thirsty |
susamak: I´m thirsty. Susadım. |
| be thirsty for |
-i çok istemek, -e susamak. |
| be thoughtless of/for |
-i hiç düşünmemek: Don´t be thoughtless of the
future! Geleceği düşün!/Geleceği düşünmezlik etme! |
| be through |
1. (with) (-i) bitirmiş olmak: Are you through? Bitirdin
mi? 2. (biri) işe yaramaz olmak. 3. (with) k. dili iki kişi
arasındaki ilişki bitmiş olmak: Sevda and Ferda are through.
Sevda´yla Ferda´nın ilişkisi bitti. |
| be thrown back on one´s own resources |
yalnızca kendi yetenekleriyle idare etmek zorunda kalmak. |
| be thunderstruck |
şaşırıp kalmak; donakalmak; hayretler içinde kalmak. |
| be ticketed for |
1. (bir şeyin) (belirli bir şeye/yere) verilmesi
planlanmak. 2. (birinin) (belirli bir yere) aday gösterilmesi
planlanmak; (birinin) (belirli bir yere) uygun bir aday olduğu
söylenmek. |
| be tickled |
k. dili 1. son derece memnun olmak: I´m tickled to hear
they´re coming. Geleceklerini duymak beni son derece memnun etti.
2. çok eğlenmek, çok gülmek. |
| be tied to |
-e bağlı olmak, -e tabi olmak: The value of the mark is
tied to the value of the pound. Markın değeri sterlininkine
bağlı. |
| be tied to a woman´s apron strings |
k. dili bir kadının tahakkümü altında olmak. |
| be tied up |
k. dili 1. meşgul olmak. 2. in (para) (belli bir şeye)
yatırılmış olmak. 3. (para) (hukuki yönden) ancak belirli birkaç
amaç için kullanılabilmek; (mülk) (hukuki yönden)
satılamamak/intikal edememek. |
| be tired of |
-den bıkmak, -den usanmak. |
| be to blame for |
suçlusu olmak. |
| be to s.o.´s disadvantage |
birinin zararına olmak, birinin aleyhine olmak. |
| be to s.o.´s discredit |
birinin şerefini lekelemek. |
| be tolerant |
1. (of) (-e karşı) hoşgörülü olmak. 2. of (organizma
v.b.) -e tahammül etmek, -e dayanmak. |
| be too much for |
için çok zor olmak, -in gücünü aşmak: These stairs are too much
for an old man. Yaşlı bir adamın bu merdivenleri çıkması çok
zor. |
| be true to |
-e sadık kalmak. |
| be true to one´s word |
sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. |
| be tuckered out |
k. dili pestili çıkmak, turşuya dönmek, çok yorulmuş
olmak. |
| be unable to |
-ememek, -amamak, -den âciz olmak: She was unable to
come. Gelemedi. I am unable to make the decision by myself. Kararı
yalnız başıma vermekten âcizim. |
| be unable to bear/stand the sight of |
-i hiç çekememek, -e hiç tahammül edememek. |
| be unable to get a word in edgewise |
karşısındakinin fazla konuşmasından dolayı ağzını
açamamak. |
| be unaccustomed to |
-e alışık olmamak: He is unaccustomed to getting up early
in the morning. Sabah erken kalkmaya alışık değil. |
| be unashamed |
(of) (-den) utanmamak/utanç duymamak. |
| be unaware of |
-in farkında olmamak, -den haberi olmamak, -den habersiz
olmak: He is unaware of his surroundings. Çevresindekilerin
farkında değil. They are unaware of our change in plans. Planlarda
yaptığımız değişiklikten haberleri yok. |
| be uncomfortable with |
#AD? |
| be undaunted by |
1. -den yılmamak. 2. -den dolayı cesareti kırılmamak: She
was undaunted by the difficulty of the task. İşin zorluğu
karşısında cesareti kırılmamıştı. |
| be under a ban |
yasaklanmak. |
| be under a cloud |
(of suspicion) şüphe altında olmak. |
| be under arrest |
tutuklu olmak. |
| be under attack |
saldırılara maruz kalmak; topa tutulmak. |
| be under consideration |
üzerinde düşünülmek. |
| be under construction |
inşaat halinde olmak. |
| be under custody |
tutuklu olmak. |
| be under discussion |
görüşülmekte olmak. |
| be under guard |
koruma altında olmak. |
| be under house arrest |
göz hapsi altında olmak. |
| be under oath |
yeminli olmak. |
| be under pressure |
(manevi) baskı altında olmak. |
| be under repair |
tamir edilmek, tamirde olmak. |
| be under s.o.´s thumb |
k. dili birinin kontrolü altında olmak. |
| be under stress |
1. stres içinde olmak. 2. (yapı) fazla yük altında
bulunmak. |
| be under suspicion |
zan altında bulunmak. |
| be under the assumption that |
k. dili 1. farzetmek, varsaymak. 2. sanmak, zannetmek. |
| be under the influence |
k. dili içkili olmak, alkollü olmak. |
| be under the sway of |
1. -in nüfuzu altında olmak. 2. -in egemenliği altında
olmak. |
| be under the weather |
k. dili hasta/rahatsız olmak. |
| be under way |
hareket halinde/ilerlemekte/devam etmekte
olmak. |
| be underage |
(belirli bir şey yapabilmek için) yaşı tutmamak. |
| be uneasy about |
#AD? |
| be unequal to a task |
bir işi becerememek. |
| be unfamiliar with |
-i bilmemek. |
| be uninterested in |
-e ilgi duymamak, -i merak etmemek. |
| be unlucky |
şansı olmamak. |
| be unmindful of |
-e aldırmamak, -i göz önüne almamak. |
| be unqualified for a job |
bir işe uygun niteliklere sahip olmamak. |
| be unqualified to do s.t. |
bir şeyi yapmak için gereken niteliklere sahip
olmamak. |
| be unsettled about/as to |
... hakkında kararsız olmak, ... hakkında tereddüt içinde
olmak. |
| be unskilled in/at |
-de iyi/usta olmamak. |
| be untroubled by |
1. -den şikâyetçi olmamak. 2. -i dert etmemek. |
| be unused to |
#AD? |
| be unwilling |
(to) (-e) razı olmamak; (-i) istememek: He was unwilling
to go. Gitmeye razı değildi. He´s unwilling to learn how to dance.
Dans etmeyi öğrenmek istemiyor. |
| be up |
1. yataktan kalkmış olmak; (uykuya) yatmamış olmak: He´s
never up before seven. Saat yediden önce hiç yataktan kalkmaz.
She´s never up after ten at night. Gece saat ondan önce yatar hep.
2. (güneş/ay) doğmuş olmak. 3. ayakta olmak. 4. (seviyesi/derecesi)
yükselmiş olmak: His fever is up. Ateşi yükseldi. 5.
kaldırılmış/kapalı olmak: The car´s windows were up.
Otomobilin camları kapalıydı. 6. artmış olmak: Our enrollment is up
this year. Bu sene bize kayıt yaptıranların sayısı arttı. 7. bitmiş
olmak, sona ermiş olmak: Time´s up. Vakit doldu. |
| be up a creek |
k. dili zor durumda kalmak/olmak. |
| be up a gum tree |
İng. zor bir durumda olmak. |
| be up a gum tree |
İng., k. dili zor durumda olmak, ne yapacağını şaşırmak. |
| be up against |
k. dili ile karşı karşıya olmak/kalmak, -e
çatmak. |
| be up against the wall |
k. dili 1. iflasın eşiğinde olmak, iflasla karşı karşıya
olmak. 2. köşeye sıkışmak, çok sıkışık bir durumda
olmak. |
| be up all night |
sabahlamak. |
| be up and about/around |
k. dili hastalıktan kurtulmuş olmak, ayağa kalkmış
olmak. |
| be up for |
k. dili 1. (bir şey yapmayı) istemek: Who´s up for a
movie? Sinemaya gitmek isteyen var mı? 2. -e aday olmak: He is up
for mayor. Belediye başkanlığına aday. 3. -den yargılanmak: He is
up for murder. Cinayet suçundan yargılanıyor. |
| be up for grabs |
k. dili (boş bir kadro, kontrat v.b.) adaylara açık
olmak: This contract´s up for grabs. Bu ihale kapanın elinde
kalır. |
| be up in arms |
1. ayaklanmak. 2. öfkelenmek, ateş püskürmek. |
| be up in arms |
k. dili ayaklanmış olmak, isyan halinde olmak. |
| be up on |
k. dili 1. -i iyi bilmek. 2. -den haberi
olmak. |
| be up s.o.´s alley |
k. dili biri için biçilmiş kaftan olmak, (tam) birine
göre olmak: This job is right up your alley. Bu iş tam sana
göre. |
| be up to |
1. -i yapabilmek, -in üstesinden gelebilmek: Are you up
to this? Bunu yapabilir misin? I´m not up to talking to him today.
Bugün onunla görüşecek gücüm yok. He´s still not up to seeing
people. Hâlâ insanlarla görüşebilecek durumda değil. I don´t think
he´s up to doing a job like that. Bence öyle bir işin üstesinden
gelemez o. Is he up to playing that rôle? O rolü becerebilir mi? 2.
k. dili (bir halt) karıştırmak/etmek: Just what are you up
to? Ne halt karıştırıyorsun? 3. k. dili (bir şeyi) yapmak: What are
you up to these days? Bugünlerde ne yapıyorsun? 4. (karar) (birine)
kalmış olmak/düşmek; (birinin) seçimine kalmak, (birine) bağlı
olmak; (birinin) sorumluluğunda olmak: It´s up to you to finish it.
Onu bitirme işi sana kaldı. |
| be up to date |
1. en son olaylardan/gelişmelerden haberdar olmak. 2. en son
teknolojiye sahip olmak; son modaya uymak. 3. en son değişiklikleri
kapsamak. |
| be up to one´s eyes in |
ile çok meşgul olmak. |
| be up to par |
1. tic. saymaca değerini bulmak. 2. her zamanki seviyede
olmak. |
| be up to scratch |
k. dili istenilen seviyeye varmak, öngörülen standarda
uymak. |
| be up to snuff/the mark |
k. dili istenilen düzeyde/nitelikte olmak. |
| be up to the mark |
istenilen derecede olmak. |
| be upset |
1. altüst olmak. 2. (favori rakip) yenilmek. 3. (mide)
bozuk olmak. 4. üzgün olmak; sinirli olmak. 5. alabora olmak. |
| be used up |
1. tükenmek, harcanmak. 2. bitkin düşmek, bitmek,
tükenmek. |
| be vested in |
(yetki, hak v.b.) -e verilmiş olmak. |
| be vexed at s.t. |
bir şeye canı sıkılmak. |
| be victorious |
galip gelmek. |
| be vulnerable to |
(kötü bir şeye) açık/maruz olmak. |
| be wanted by the police |
polis tarafından aranmak. |
| be wanting |
1. eksik olmak, noksan olmak: A few pages of this book
are wanting. Bu kitabın birkaç sayfası eksik. 2. in -den yoksun
olmak: That man is wanting in common sense. O adam sağduyudan
yoksun. |
| be wary of |
1. -den sakınmak. 2. -e dikkat etmek. |
| be washed up |
k. dili mahvolmuş olmak, işi bitmiş olmak. |
| be way out in left field |
fena halde yanılmak, ıskalamak. |
| be weary of |
#AD? |
| be weighed down |
1. with/by (dert/keder) yüklü olmak: He was weighed down
by his sorrow. Yüreği acı doluydu. 2. with/by (bir görev,
sorumluluk v.b.) belini bükmek: The people were weighed down by
this oppressive taxation. Bu insafsız vergiler halkın belini
bükmüştü. 3. with (belirli bir şeyle) çok yüklü olmak: She was
weighed down with packages. Eli kolu paket doluydu. The branches of
the trees were weighed down with ice. Ağaçların dalları buzların
ağırlığıyla yere doğru eğilmişti. |
| be wide of the mark |
hedeften uzak olmak. |
| be wild about |
k. dili -e hayran olmak, -e bayılmak. |
| be willing to |
-e razı olmak. |
| be winded |
nefes nefese kalmış olmak, nefesi kesilmiş olmak. |
| be wiped off the face of the earth |
yeryüzünden silinmek. |
| be wiped off the map |
haritadan silinmek. |
| be wise to |
k. dili (birinin) ne yaptığının farkında olmak; (durumun)
ne olduğunun farkında olmak. |
| be with it |
k. dili çağın hiç gerisinde kalmamak; çağı
yakalamak. |
| be with s.o. |
k. dili birinin ne demek istediğini anlamak. |
| be within arm´s reach |
elinin altında olmak. |
| be within earshot |
(yakın olduğu için) işitebilmek, duyabilmek. |
| be within reason |
akıl kârı olmak. |
| be within s.o.´s grasp |
1. birinin kavrayışı içinde olmak. 2. birinin elde
edebileceği bir şey gibi olmak. |
| be wont to |
genellikle (belirli bir şekilde davranmak/hareket etmek):
He is wont to come early. O genellikle erken gelir. |
| be worked up |
1. heyecanlı olmak. 2. kızgın/öfkeli olmak. |
| be worried sick |
çok endişeli olmak. |
| be worried sick |
k. dili çok endişeli olmak. |
| be worth |
1. -in kıymeti/değeri (belirli bir miktar) olmak;
(belirli bir miktar) değerinde olmak: This candlestick´s worth
approximately thirty million liras. Bu şamdanın değeri aşağı yukarı
otuz milyon lira. This house is worth sixty billion liras. Bu evin
değeri altmış milyar lira. 2. (birinin) mal varlığı (belirli bir
miktar) olmak: He´s worth around fifty billion liras. Onun mal
varlığı elli milyar kadar. 3. -e değmek: Is it worth this much
trouble? Bu kadar zahmete değer mi? Yes, it´s worth the effort.
Evet, zahmete değer. It´s worth seeing. Görülmeye değer. |
| be worth one´s keep |
k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek. |
| be worth one´s salt |
k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek; işinin ehli
olmak. |
| be worth one´s while |
k. dili birinin harcadığı zamana değmek. |
| be worth one´s/its weight in gold |
k. dili çok değerli olmak, ağırlığınca altın
değmek/etmek; çok işe yaramak. |
| be worth s.o.´s while |
birinin vaktini ayırmasına değmek: It´s worth your while
to learn Spanish. İspanyolca öğrenmeye değer. |
| be worthy of |
-e değmek, -e layık olmak. |
| be wracked by/with |
(ağrılar, hastalık v.b.) yüzünden çok çekmek: His body
had been wracked by malaria. Vücudu sıtmadan çok çekmişti. |
| be wrapped up in |
k. dili 1. kendini (bir işe) kaptırmış olmak. 2.
(düşüncelere) dalmış olmak. 3. (birine) sırılsıklam âşık
olmak. |
| be written all over |
k. dili ... yüzünden akmak: His innocence was written all
over his face. Suçsuzluğu yüzünden akıyordu. |
| be/feel disinclined |
canı istememek. |
| be/feel nauseous |
midesi bulanmak. |
| be/feel sorry for |
-e acımak: I feel sorry for those who work there. Orada
çalışanlara acıyorum. |
| be/feel under the weather |
k. dili (kendini) bir hoş/tuhaf hissetmek. |
| be/get chummy with |
ile ahbap olmak. |
| be/get tangled |
k. dili 1. up (karmaşık bir durumun) içinden çıkamamak:
He´s all tangled up in those intrigues of his own devising. Kendi
entrikalarının içinden çıkamaz oldu. 2. with (iyi olmayan bir
işe/kimseye) bulaşmak. |
| be/live in a world of one´s own |
kendi dünyasında yaşamak. |
| be/live on the razor´s edge |
ölümle kalım arasında olmak; iki ateş arasında kalmak. |
| be/make friends |
(with) (ile) arkadaş olmak. |
| be/play truant |
1. dersi asmak; okulu kırmak. 2. vazifeden kaçmak. |
| be/skate on thin ice |
k. dili tehlikeli/çok rizikolu bir durumda
bulunmak. |
| be/stand firm |
kararından hiç vazgeçmemek. |
| be/stand head and shoulders above |
#AD? |
| beach |
i. kumsal, plaj; kıyı, sahil. |
| beach buggy |
plaj arabası. |
| beachcomber |
i. 1. hayatını kıyılardan topladığı enkaz ile kazanan kimse. 2.
okyanustan kıyıya vuran büyük dalga. |
| beachhead |
i., ask. düşman kıyıları üzerinde ele geçirilen çıkarma
yeri. |
| beacon |
i. işaret ışığı; fener; çakar. |
| bead |
i. 1. boncuk. 2. (silahta) arpacık. |
| beads |
i. 1. ipe dizilmiş boncuk. 2. boncuklar. |
| beady |
s. boncuk gibi: beady eyes boncuk gibi gözler. |
| beak |
i. gaga. |
| beaker |
i. geniş ağızlı büyük bardak. |
| beam 1 |
i. 1. kiriş, hatıl, putrel. 2. direk, mertek. 3. araba/saban
oku. 4. ışın. 5. den. kemere. |
| beam 2 |
f. 1. yaymak, saçmak (ışık). 2. (yüzü sevinçle) parlamak. |
| beaming |
s. parlak, sevinçle parlayan (yüz). |
| bean |
i. 1. fasulye. 2. tane, tohum. |
| beanpole |
i. 1. fasulye sırığı. 2. sırık gibi kimse. |
| bear 1 |
i. ayı. |
| bear 2 |
f. (bore/eski bare, borne) 1. taşımak; kaldırmak: It won´t bear
your weight. Senin ağırlığını kaldırmaz. They have the right to
bear arms. Silah taşıma hakkı var onların. 2. taşımak, üzerinde
bulunmak: It bears Okan´s signature. Okan´ın imzasını taşıyor. He
still bears the scars of that fight. O dövüşün yaralarını hâlâ
taşıyor. 3. dayanmak, tahammül etmek, çekmek: She couldn´t bear any
more. Daha fazlasına dayanamadı. 4. doğurmak. 5. (meyve) vermek. 6.
(belirli bir yöne doğru) gitmek. 7. (belirli bir duygu) beslemek.
8. (belirli bir şekilde) davranmak. 9. (belirli bir şekilde)
durmak/yürümek. 10. -e gelmek: This doesn´t bear repeating. Bu
tekrarlamaya gelmez. It won´t bear close scrutiny. Yakından
incelemeye gelmez. |
| bear a loss |
zarara katlanmak. |
| bear down |
gayret etmek. |
| bear down on |
1. -e doğru gelmek/ilerlemek. 2. -i çok etkilemek: This
tax bears down on the poor. Bu vergi fakirleri bayağı etkiliyor. 3.
fazla bastırmak: Don´t bear down so hard on your pencil.
Kurşunkalemini o kadar bastırma. 4. (azarlayarak/ısrarla)
sıkıştırmak. |
| bear in mind |
-i unutmamak, -i akılda tutmak: You should also bear this
in mind. Bunu da unutmamalısın. |
| bear no relation to |
ile ilgisi olmamak. |
| bear no resemblance to |
#AD? |
| bear no responsibility for |
-in sorumlusu olmamak. |
| bear on/upon |
ile ilgisi olmak. |
| bear s.o./s.t. out |
birini/bir şeyi doğrulamak/gerçeklemek. |
| bear the blame for |
-in suçunu üzerine almak; -in töhmeti altında
kalmak. |
| bear the brunt of |
(saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını
çekmek: She bore the brunt of Tarık´s wrath. Tarık´ın gazabını en
çok o çekti. |
| bear the brunt of |
(saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını
çekmek. |
| bear up |
(under) (zor bir duruma) dayanmak: She´s bearing up well. İyi
dayanıyor. |
| bear watching |
-in izlenmesi gerekmek. |
| bear with |
-e sabır göstermek. |
| bear witness |
tanıklık/şahitlik etmek. |
| bear witness to |
(bir şeyin) kanıtı/delili olmak, (bir şeye) delalet
etmek. |
| bear/keep in mind |
1. aklında tutmak, unutmamak. 2. dikkate almak, hesaba
katmak. |
| bearable |
s. tahammül edilebilir, çekilebilir. |
| beard |
i. sakal. |
| bearded |
s. sakallı. |
| beardless |
s. sakalsız. |
| bearer |
i. üzerinde taşıyan kimse, elinde bulunduran kimse. |
| bearing |
i. 1. hal, tavır, davranış. 2. yatak, mil yatağı. 3. den.
kerteriz. |
| bearskin rug |
(yaygı olarak kullanılan) ayı postu. |
| beast |
i. hayvan. |
| beastly |
s. hayvanca. |
| beat 1 |
f. (beat, --en) 1. dövmek, vurmak, çarpmak. 2. çalmak (davul).
3. (yumurta) çırpmak. 4. yenmek, galip gelmek. 5. (kalp)
atmak. |
| beat 2 |
s., k. dili çok yorgun, pestili çıkmış. |
| beat 3 |
i. 1. vuruş, darbe. 2. darbe sesi. 3. müz. tempo. 4. polis
memurunun devriyesi. |
| beat a retreat |
1. geri çekilmek. 2. vazgeçmek. |
| beat a retreat |
geri çekilmek, kaçmak. |
| beat about/around the bush |
k. dili bin dereden su getirmek. |
| beat down the price |
k. dili pazarlıkla fiyat indirtmek. |
| Beat it! |
argo Defol! |
| beat off |
k. dili kovmak, defetmek. |
| beat off the attack |
saldırıyı tamamen püskürtmek. |
| beat s.o. all hollow |
k. dili 1. birini büyük bir yenilgiye uğratmak, birini
ezmek, birini pes ettirmek. 2. birinden çok daha üstün olmak,
birini cebinden çıkarmak. |
| beat s.o. black and blue |
birini dövüp çürükler içinde bırakmak. |
| beat s.o. down |
k. dili birine fiyat indirtmek. |
| beat s.o. to a pulp |
k. dili birini öldüresiye dövmek, birinin posasını/leşini
çıkarmak, birinin pöstekisini sermek. |
| beat s.o. up |
k. dili birini fena halde dövmek, birini tekme tokat dövüp
iyice hırpalamak. |
| beat s.t. all hollow |
k. dili bir şeyden çok daha üstün olmak. |
| beat the air |
k. dili boşuna uğraşmak; havanda su dövmek. |
| beat the bushes |
k. dili her yerde aramak. |
| beat the rap |
argo 1. cezadan kurtulmak. 2. temize çıkmak,
aklanmak. |
| beat time |
tempo tutmak. |
| beat to windward |
den. orsasına seyretmek. |
| beat/bang/hit one´s head against a stone wall |
k. dili boşuna uğraşmak, haybeye kürek çekmek. |
| beat/break the record |
rekoru kırmak. |
| beaten |
f., bak. beat. s. 1. dövülmüş, dövme (metal). 2. çırpılmış
(yumurta v.b.). 3. çiğnenmiş, üzerinden geçilmiş (patika, yol
v.b.). |
| beau |
çoğ. --s/--x (boz) i. (kadına) âşık erkek, âşık, sevgili. |
| beautician |
i. 1. kadın berberi, kuaför. 2. güzellik uzmanı. |
| beautiful |
s. (çok) güzel. |
| beautifully |
z. güzelce. |
| beautify |
f. güzelleştirmek. |
| beauty |
i. 1. güzellik. 2. güzel kadın. 3. güzel şey. |
| beauty contest |
güzellik yarışması. |
| beauty parlor |
bak. beauty shop. |
| beauty queen |
güzellik kraliçesi. |
| beauty salon |
bak. beauty shop. |
| beauty shop |
güzellik salonu/enstitüsü; (kadınlar için) kuaför
salonu. |
| beauty sleep |
güzellik uykusu. |
| beaver |
i. 1. zool. kunduz. 2. kastor, kunduz kürkü. |
| became |
f., bak. become. |
| because |
bağ. -diği için, nedeniyle; çünkü. |
| because of |
-den dolayı, için. |
| beck |
i. |
| beckon |
f. el/baş işaretiyle çağırmak. |
| become |
f. (be.came, be.come) 1. olmak. 2. yakışmak, yaraşmak: That tie
becomes you. O kravat sana yakışıyor. |
| become paralyzed |
1. felç olmak; kötürüm olmak. 2. felce uğramak. |
| become polarized |
kutuplaşmak. |
| become/get anxious |
endişelenmek, merak etmek, meraklanmak. |
| become/get hysterical (over) |
(bir şey) (karşısında) çılgına dönmek, sinirleri
boşanmak. |
| become/get suspicious |
kuşkulanmak, şüphelenmek. |
| becoming |
s. 1. to -e yakışan. 2. uygun, münasip. |
| bed |
i. 1. yatak; karyola. 2. (bahçedeki) tarh. 3. nehir yatağı. f.
1. (down) -e yatacak bir yer vermek, -i yatırmak. 2. down yatıp
uyumak. |
| bed and board |
tam pansiyon. |
| bed and breakfast |
yatak ve kahvaltı. |
| bedbug |
i. tahtakurusu. |
| bedclothes |
i., çoğ. yatak takımı. |
| bedding |
i. yatak takımı. |
| bedfellow |
i. |
| bedlam |
i. tımarhane gibi bir yer, çok gürültülü ve kargaşalı bir
yer. |
| Bedlam broke loose. |
Kıyamet koptu. |
| bedpan |
i. (yatakta kullanılan) sürgü. |
| bedridden |
s. yatalak. |
| bedroll |
i. dürülü yatak. |
| bedroom |
i. yatak odası. |
| bedside |
i. yatağın başucu. |
| bed-sit |
i., İng., bak. bed-sitter. |
| bed-sitter |
i., İng. banyosuz, tek odalı apartman dairesi. |
| bedsore |
i., tıb. yatak yarası. |
| bedspread |
i. yatak örtüsü. |
| bedstead |
i. karyola. |
| bedtime |
i. yatma zamanı. |
| bee |
i. arı, balarısı. |
| beech |
i., bot. kayın, kayın ağacı. |
| beef |
i. 1. sığır eti. 2. (çoğ. beeves) sığır. 3. (çoğ. --s) argo
şikâyet. f., argo şikâyet etmek, sızlanıp durmak. |
| beef up |
k. dili kuvvetlendirmek. |
| beefsteak |
i. biftek. |
| beehive |
i. arı kovanı. |
| beekeeper |
i. arı yetiştiricisi, arıcı. |
| beeline |
i. 1. kestirme yol. 2. düz çizgi, düz hat. |
| been |
f., bak. be. |
| beer |
i. bira. |
| beer on draft |
fıçı birası. |
| beeswax |
i. balmumu. |
| beet |
i. pancar. |
| beet sugar |
pancar şekeri, sakaroz. |
| beetle |
i., zool. kınkanatlı böcek. |
| beetroot |
i. (çoğ. beet.root) İng. pancar. |
| befall |
f. (be.fell, --en) başına gelmek. |
| befit |
f. (--ted, --ting) yakışmak, uygun olmak. |
| befitting |
s. yakışan. |
| before |
z. 1. önce, evvel. 2. önünde, cephesinde. edat 1. tercihen,
yerine. 2. huzurunda. bağ. -den önce. |
| before Christ |
(B.C.) milattan önce (M.Ö.), İsa´dan önce (İ.Ö.). |
| before long |
yakında, çabuk. |
| before the wind |
rüzgâr yönünde. |
| beforehand |
z. önce, önceden. |
| befriend |
f. dostça davranmak, yardım etmek. |
| beg |
f. (--ged, --ging) 1. dilenmek. 2. of -den dilemek, -den rica
etmek. 3. yalvarmak. |
| began |
f., bak. begin. |
| beget |
f. (be.got, be.got.ten/be.got, --ting) 1. babası olmak. 2. yol
açmak, sebep olmak. |
| beggar |
i. 1. dilenci. 2. çapkın. f. sefalete düşürmek,
mahvetmek. |
| beggar description |
tarifi imkânsız olmak, anlatmaya sözcükler yetmemek. |
| begin |
f. (be.gan, be.gun, --ning) 1. başlamak; başlatmak, ön ayak
olmak. 2. meydana gelmek, vücut bulmak. |
| beginner |
i. işe yeni başlayan kimse. |
| beginning |
i. 1. başlangıç. 2. kaynak, baş, esas. |
| begonia |
i., bot. begonya. |
| begot |
f., bak. beget. |
| begotten |
f., bak. beget. |
| begrudge |
f. 1. (bir şeyi) (birine) fazla görmek: You don´t begrudge me
this vacation, do you? Bu tatili bana fazla görmüyorsun, değil mi?
2. (bir şeyi) istemeyerek vermek/yapmak: To tell you the truth, I
begrudge giving those loafers a day off. O haylazlara bir gün tatil
vermek zoruma gidiyor doğrusu. She begrudges every minute she has
to spend away from Ufuk. Ufuk´tan ayrılmak, bir dakika da olsa, ona
zor geliyor. |
| beguile |
f. 1. aklını çelmek, ayartmak; saptırmak. 2. cezbetmek. |
| begun |
f., bak. begin. |
| behalf |
i. |
| behave |
f. davranmak, hareket etmek. |
| behave o.s. |
terbiyeli davranmak. |
| Behave yourself! |
Terbiyeni takın! |
| behavior |
i. davranış tarzı; davranış. |
| behaviorism |
i. davranışçılık. |
| behaviour |
i., İng., bak. behavior. |
| behaviourism |
i., İng., bak. behaviorism. |
| behead |
f. boynunu vurmak, kellesini uçurmak. |
| beheld |
f., bak. behold. |
| behest |
i. 1. emir, buyruk. 2. ısrarlı istek, ısrar: She would
sometimes sing at the behest of friends. Arkadaşlarının ısrarlı
istekleri üzerine bazen şarkı söylerdi. |
| behind |
z. 1. (somut anlamda) peşinden; geride: The children were
running behind. Çocuklar peşinden koşuyordu. We left them far
behind. Onları çok geride bıraktık. 2. (zaman açısından) geride;
geri: We´re behind in our work. İşimizde geri kaldık. edat 1.
arkasında; arkasına: He went behind the curtain. Perdenin arkasına
gitti. That clock is behind. O saat geri. Behind that wall there is
a garden. O duvarın arkasında bir bahçe var. 2. (soyut anlamda)
ardında: What´s behind that remark of his? O sözünün ardında ne
var? 3. (bir sınıflandırmada) geride: They´re one point behind us.
Bizden bir puan gerideler. 4. (destekleme anlamında) arkasında: He
is behind us. Arkamızda o var. i. kıç, makat. |
| behind bars |
k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında. |
| behind bars |
k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar
arkasında. |
| behind one´s back |
-in arkasından, -in gıyabında. |
| behind the scenes |
perde arkasında. |
| behind the scenes |
1. perde arkasında. 2. gizlice. |
| behind the times |
çağın gerisinde, demode. |
| behold |
f. (be.held) 1. bakmak, gözlemlemek. 2. görmek. |
| beholden |
s. borçlu, minnettar. |
| beholder |
i. seyirci. |
| behoove |
f. 1. yakışık almak, yakışmak. 2. -meli, gerekmek. |
| behove |
f., İng., bak. behoove. |
| beige |
s., i. bej. |
| being |
i. 1. oluş, varoluş. 2. varlık. 3. yaratık. 4.
insan. |
| belabor |
f. üzerinde fazla durmak: Don´t belabor the point. O nokta
üzerinde fazla durma. |
| belabour |
f., İng., bak. belabor. |
| Belarus |
i. Beyaz Rusya. |
| Belarussian |
i., s. 1. Beyaz Rus. 2. Beyaz Rusça. |
| belated |
s. gecikmiş, geç kalmış. |
| belatedly |
z. gecikerek, vaktinden sonra. |
| belch |
f. 1. geğirmek. 2. püskürtmek, fırlatmak. i. geğirme. |
| beleaguer |
f. kuşatmak, etrafını sarmak, etrafını çevirmek, muhasara
etmek. |
| belfry |
i. çan kulesi. |
| Belgian |
i. Belçikalı. s. 1. Belçika, Belçika´ya özgü. 2.
Belçikalı. |
| Belgium |
i. Belçika. |
| belie |
f. (--d, be.ly.ing) 1. (sahte bir şey) (gerçek bir şeyi)
örtmek. 2. yanlış/sahte olduğunu göstermek. |
| belief |
i. inanç. |
| believable |
s. inanılır. |
| believe |
f. 1. inanmak. 2. iman etmek, güçlü bir inanç duymak. 3.
sanmak. |
| believe in |
1. -e inanmak. 2. -e güvenmek. |
| believe in s.o. |
birine güvenmek. |
| Believe me! |
Sözüme inan! |
| believer |
i. inanan, mümin. |
| belittle |
f. küçültmek, alçaltmak; küçümsemek. |
| Belize |
i. Beliz. |
| Belizean |
i. Belizli. s. 1. Beliz, Beliz´e özgü. 2. Belizli. |
| bell |
i. çan, kampana; zil, çıngırak. |
| bell pepper |
dolmalık biber. |
| belladonna |
i., bot. güzelavratotu, belladonna. |
| bellboy |
i. otellerde oda hizmetçisi çocuk. |
| belle |
i. güzel kadın, dilber. |
| bellflower |
i., bot. çançiçeği. |
| bellhop |
i., bak. bellboy. |
| bellicose |
s. kavgacı, dövüşken. |
| belligerence |
i. 1. kavgacılık, dövüşkenlik. 2. savaşçılık. |
| belligerent |
s., i. 1. kavgacı, dövüşken. 2. savaşçı. |
| bellow |
f. 1. böğürmek. 2. bağırmak. |
| bellows |
i., tek., çoğ. körük. |
| belly |
i. karın. |
| belly dancer |
Oryantal dansöz, dansöz. |
| belly dancer |
1. oryantal dansöz. 2. rakkase. |
| belly dancing |
göbek atma, Oryantal dans. |
| bellyache |
i. karın ağrısı. f., k. dili şikâyet etmek, sızlanmak. |
| bellybutton |
i., k. dili göbek, göbek çukuru. |
| belly-up |
z. |
| belong |
f. 1. to (bir şey) (birinin) malı olmak, (birine) ait olmak:
That table belongs to me. O masa benim. 2. to -in üyesi olmak:
Bahri belongs to the Moda Yacht Club. Bahri, Moda Yat Kulübüne üye.
3. -in yeri (belirli bir yerde) olmak: You put that back where it
belongs right now! Onu hemen yerine geri koy! You don´t belong
there. Senin yerin orası değil. |
| belongings |
i., çoğ. (kişisel) eşya. |
| Belorussia |
i., bak. Belarus. |
| Belorussian |
i., s., bak. Belarussian. |
| beloved |
s. sevgili, aziz. i. sevgili. |
| below |
z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: from below aşağıdan. the river
flowing below aşağıda akan nehir. two floors below iki kat aşağıda.
those below aşağıdakiler. edat -den aşağı, aşağısında, altında;
ötesinde: just below the mouth of the spring pınar başının hemen
aşağısında. seven degrees below zero sıfırın altında yedi derece.
below the salt tuzluğun ötesinde. s. aşağıda yazılan, aşağıda
verilen, aşağıdaki: See the list below. Aşağıdaki listeye
bakın. |
| below average |
vasatın altında. |
| below par |
tic. saymaca değerinin altında. |
| belt |
i. kuşak, kemer, kayış; kolan. f. 1. k. dili yumruk indirmek;
şiddetle vurmak. 2. kemerle bağlamak. 3. kuşatmak, çevirmek. |
| belt buckle |
kemer tokası. |
| Belt up! |
İng., k. dili Sus!/Çeneni kapa! |
| bemoan |
f. (bir şeyden) ağlayıp sızlayarak şikâyet etmek, inleyerek
yakınmak; üzüntüsünü belirtmek. |
| bemused |
s. 1. şaşkın. 2. dalgın. |
| bench |
i. sıra, bank. |
| bench mark |
1. röper, röper noktası, seviye işareti. 2. denektaşı, ölçüt,
kıstas. |
| bend |
f. (bent/eski --ed) 1. eğmek, bükmek, kıvırmak; eğilmek,
bükülmek, kıvrılmak. 2. den. bağlamak. i. 1. kıvrım. 2. dirsek. 3.
dönemeç, viraj. 4. den. bağ, düğüm. |
| bend to/towards |
(bir şeye) aklı yatmak. |
| bendable |
s. eğilir, eğrilir, bükülür. |
| bends |
i. |
| beneath |
z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: The sea beneath was blue.
Aşağıdaki deniz maviydi. From beneath there came a voice. Aşağıdan
bir ses geldi. edat altında: beneath the tree ağacın
altında. |
| beneath contempt |
aşağılık, rezil. |
| benediction |
i. kutsama, takdis. |
| benefaction |
i. 1. hayır işine para bağışlama. 2. hayır işine bağışlanan
para, bağış. |
| benefactor |
i. hayır işine para bağışlayan, bağışçı. |
| beneficence |
i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. hayır işine bağışlanan
para, bağış. |
| beneficent |
s. 1. yardımsever, cömert. 2. iyi, hayırlı. |
| beneficial |
s. hayırlı; yararlı, faydalı. |
| beneficially |
z. yararlı bir şekilde. |
| beneficiary |
i. 1. yararlanan kimse. 2. mirasçı, vâris. |
| benefit |
i. yarar, fayda. f. -in yararına olmak, -e yararlı olmak, -e
yararı dokunmak; from -den yararlanmak, -den faydalanmak, -den
istifade etmek: This change will benefit you. Bu değişiklik sana
iyi gelecek. This would benefit by the addition of some salt. Buna
biraz tuz eklenirse iyi olur. We have greatly benefited from your
advice. Nasihatinizden çok istifade ettik. |
| benefit concert |
yardım amacıyla düzenlenen konser. |
| benevolence |
i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. bağış. |
| benevolent |
s. 1. yardımsever; cömert. 2. kâr gayesi gütmeyen (kurum v.b.).
3. iyi, hayırlı. |
| benign |
s. 1. yumuşak huylu. 2. yumuşak (hava). 3. bereketli (toprak).
4. iyi huylu, iyicil, selim (tümör). |
| Benin |
i. Benin. |
| Beninese |
i. (çoğ. Be.nin.ese) Beninli. s. 1. Benin, Benin´e özgü. 2.
Beninli. |
| bent 1 |
s. 1. eğri, kıvrık, bükülmüş. 2. İng., k. dili hilekâr,
düzenbaz, üçkâğıtçı; hiç güvenilmez; rüşvetçi; hırsız. 3. k. dili
deli, çatlak. 4. k. dili o biçim, eşcinsel. i. (belirli bir)
yetenek: She has a bent for music. Onda müzik yeteneği
var. |
| bent 2 |
f., bak. bend. |
| benzene |
i., kim. benzen. |
| benzine |
i. benzin. |
| bequeath |
f. vasiyet etmek, miras olarak bırakmak. |
| bequest |
i. vasiyet. |
| berate |
f. azarlamak, haşlamak. |
| bereaved |
s. matemli, yaslı; matemliler, yaslılar. |
| bereavement |
i. (ölüm nedeniyle) kayıp, kaybetme, yitirme; matem, yas. |
| bereft |
s. |
| bereft of |
#AD? |
| beret |
i. bere. |
| berry |
i. etli ve zarlı kabuksuz meyve. |
| berserk |
s. çılgınca hareket eden. |
| berth |
i. 1. (taşıtlarda) yatak, ranza. 2. den. manevra alanı. 3. den.
rıhtımda palamar yeri. 4. gemici ranzası. 5. iş, görev. f., den.
(gemiyi) rıhtıma yanaştırmak; (gemi) rıhtıma yanaşmak. |
| beseech |
f. (be.sought/--ed) yalvarmak, istirham etmek. |
| beseechingly |
z. yalvararak. |
| beset |
f. (be.set, --ting) 1. -e sıkıntı vermek. 2. -i kuşatmak, -in
etrafını sarmak/çevirmek. |
| besetting |
s. yakayı bırakmayan. |
| beside |
edat 1. yanına; yanında. 2. -in yanında, -e nazaran. |
| beside o.s. |
kendinden geçmiş, çılgın. |
| beside the mark |
konu dışı. |
| beside the question |
konu dışı. |
| besides |
edat 1. -den başka, -in dışında. 2. yanı sıra. z. ayrıca,
üstelik. |
| besiege |
f. 1. -i kuşatma altında tutmak. 2. etrafını almak, başına
üşüşmek. |
| besmear |
f. bulaştırmak, kirletmek. |
| besotted |
s. 1. sarhoş. 2. aptal, sersem. |
| besought |
f., bak. beseech. |
| bespoke |
s., İng. 1. ısmarlama, ısmarlama yapılmış. 2. ısmarlama iş
yapan. |
| best 1 |
f. hakkından gelmek, yenmek; baskın çıkmak, geçmek. |
| best 2 |
s. (good ve well´in enüstünlük derecesi) en iyi, en hoş, en
uygun. i. en iyisi. |
| best bet |
en iyi yol/çare. I´ll bet .../I´m willing to bet .../My
bet is .... Bahse girerim ki .... |
| best man |
sağdıç. |
| best seller |
çoksatar. |
| bestial |
s. hayvan gibi, hayvana ait; vahşi; kaba. |
| bestially |
z. hayvanca, hayvana yakışır şekilde; vahşice, kabaca. |
| bestir |
f. (--red, --ring) harekete geçirmek, yerinden oynatmak. |
| bestow |
f. (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek. |
| bestow favors on |
-e ayrıcalık tanımak, -e iltifat etmek. |
| bestride |
f. (be.strode, be.strid.den/be.strid) 1. bacaklarını ayırarak
binmek. 2. her iki tarafında/yakasında bulunmak/uzanmak: Istanbul
bestrides two continents. İstanbul iki kıta üzerinde
kurulmuştur. |
| bet |
f. (bet/--ted, --ting) 1. bahse girmek, bahis tutuşmak. 2.
kuvvetle sanmak: I bet he´s there. Bence orada olması kesin. i.
bahis; iddia. |
| Bet your boots. |
k. dili Emin olun. |
| betide |
f. 1. (birinin) başına gelmek: Woe betide them! Başlarına taş
yağsın! 2. -e alamet olmak: It betides good. O hayra alamet. |
| betray |
f. 1. ihanet etmek; ele vermek. 2. göstermek. 3. aldatmak. |
| betrayal |
i. hıyanet; ele verme. |
| betrayer |
i. hain, ihanet eden. |
| better |
s. (good ve well´in üstünlük derecesi) 1. daha iyi, daha güzel.
2. daha çok. z. daha iyi bir şekilde. i. 1. daha iyisi. 2.
üstünlük. |
| better and better |
gittikçe daha iyi. |
| better half |
k. dili eş. |
| better half |
k. dili eş (kadın/erkek): Where´s your better half? Eşin
nerede? |
| Better late than never. |
Hiç olmamaktansa varsın geç olsun. |
| between |
edat 1. arasında: between Kadıköy and Üsküdar Kadıköy ile
Üsküdar arasında. between the two of them ikisi arasında. 2.
arasında, ilâ: between ten and twenty tons on ilâ yirmi
ton. |
| between you and me |
laf/söz aramızda. |
| between you and me and the gatepost |
söz aramızda. |
| between you and me and the lamppost |
k. dili söz aramızda. |
| bevel |
i. pah, pahlanmış kenar. f. (--ed/--led, --ing/--ling)
pahlamak. |
| beveled |
s. pahlanmış, şev. |
| beverage |
i. içecek, meşrubat. |
| bevy |
i. kalabalık bir grup: That bevy of beauties made the house
ring with laughter. O güzeller evi kahkahalarıyla çınlattı. |
| bewail |
f. 1. -e hayıflanmak. 2. (bir şeye) ağlamak. |
| beware |
f. sakınmak, çok dikkat etmek, gözünü açmak. |
| bewilder |
f. şaşırtmak, sersemletmek. |
| bewilderment |
i. şaşkınlık. |
| bewitch |
f. 1. büyü yapmak. 2. büyülemek, cezbetmek. |
| bewitching |
s. büyüleyici. |
| beyond |
z. ötede; öteye. edat 1. ötesinde; ötesi, -den öte; -den sonra:
Beyond there there´s nothing but mountains. Oradan öte dağdan başka
şey yok. beyond six o´clock saat altıdan sonra. 2. dışında: It´s
beyond his capability. Onun kabiliyetinin dışında. 3. -den başka: I
can do nothing beyond that. Ondan başka bir şey yapamam. i. ötesi;
ötesindeki; ötesindekiler. |
| beyond doubt |
kuşkusuz, şüphesiz. |
| beyond measure |
son derece. |
| beyond number |
sayısız, sayılamaz. |
| beyond price |
paha biçilmez. |
| beyond question |
1. şüphe götürmez. 2. kuşkusuz, şüphesiz,
tartışmasız. |
| beyond the veil |
öbür dünyada. |
| beyond/out of reach |
erişilmez, yetişilmez. |
| beyond/past redemption |
kurtarılamaz. |
| Bhutan |
i. Butan. |
| Bhutanese |
i. (çoğ. Bhu.tan.ese) Butanlı. s. 1. Butan, Butan´a özgü. 2.
Butanlı. |
| bias |
i. 1. verev. 2. eğilim. 3. önyargı. f. 1. (birini) (belirli bir
şekilde) etkilemek: They tried to bias me against him. Beni onun
aleyhine çevirmeye çalıştılar. 2. (birinin) fikrini
yönlendirmek/etkilemek: Don´t bias the witness! Sanığı
etkileme! |
| biased |
s. önyargılı. |
| bib |
i. mama önlüğü. |
| Bible |
i. Kitabı Mukaddes, Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit. |
| Biblical |
s. Kitabı Mukaddes´e ait. |
| biblical |
s., bak. Biblical. |
| Biblically |
z. Kitabı Mukaddes´le ilgili olarak. |
| biblically |
z., bak. Biblically. |
| bibliography |
i. bibliyografya, kaynakça. |
| bicarbonate |
i. bikarbonat. |
| bicarbonate of soda |
karbonat. |
| bicentenary |
i., s., bak. bicentennial. |
| bicentennial |
i. iki yüzüncü yıldönümü. s. iki yüzüncü yıldönümüne ait. |
| biceps |
i. (çoğ. bi.ceps) anat. pazı. |
| bicker |
f. atışmak, çekişmek, münakaşa etmek. |
| bicycle |
i. bisiklet. f. bisikletle gitmek, bisiklet kullanarak
gitmek. |
| bicycle shed |
(kapalı) bisiklet park yeri. |
| bid 1 |
f. (bid, --ding) 1. açık artırmada fiyat artırmak. 2. briç
deklarasyon yapmak. 3. önermek. i. 1. öneri. 2. girişim,
teşebbüs. |
| bid 2 |
f. (bade/bid, --den/bid, --ding) 1. emretmek, kumanda
etmek. 2. demek, söylemek. |
| bid farewell |
veda etmek. |
| bid s.o. farewell |
birine veda etmek. |
| bide |
f. (--d/bode; --d) 1. dayanmak, yıkılmamak. 2. oturmak,
beklemek. |
| bide one´s time |
uygun zamanı beklemek. |
| bide one´s time |
bir şeyin zamanını beklemek; sabretmek. |
| biennial |
s. iki yılda bir olan. |
| bier |
i. ayaklı tabut altlığı; tabut taşımak için kullanılan
tekerlekli sedye. |
| bifocal |
s. bifokal, çift odaklı. |
| bifocals |
i., çoğ. bifokal gözlük. |
| big |
s. 1. büyük, iri, kocaman. 2. önemli, etkili. |
| big business |
dev şirketler. |
| big gun |
k. dili kodaman. |
| big shot |
k. dili kodaman. |
| big shot/wheel |
k. dili kodaman. |
| big wheel |
argo kodaman. |
| bigamist |
i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenen
kimse. |
| bigamy |
i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak
evlenme. |
| bighearted |
s. eli açık, cömert. |
| bigness |
i. büyüklük. |
| bigot |
i. bağnaz, mutaassıp; dar görüşlü kimse. |
| bigoted |
s. bağnaz, mutaassıp. |
| bigotry |
i. bağnazlık, taassup. |
| bigwig |
i., k. dili kodaman. |
| bike |
i., k. dili bisiklet. |
| bikini |
i. bikini. |
| bilateral |
s. iki taraflı, iki kenarlı. |
| bile |
i. 1. öd, safra. 2. huysuzluk, terslik, aksilik. 3. garaz,
kin. |
| bilge |
i. 1. den. sintine, karina. 2. saçmalık. |
| Bilge can´t help but win. |
k. dili Bilge´nin kazanması kesin. |
| bilingual |
s. iki dilli. |
| bilious |
s. 1. safraya ait, öde ait. 2. aksi, ters, huysuz. |
| bilk |
f. dolandırmak, aldatmak, kandırmak. |
| bill 1 |
i. 1. fatura, hesap. 2. kâğıt para. 3. kanun tasarısı. f.
fatura çıkarmak. |
| bill 2 |
i. gaga. |
| bill of exchange |
poliçe; kambiyo senedi. |
| bill of exchange |
poliçe; kambiyo senedi. |
| bill of fare |
yemek listesi, menü. |
| bill of fare |
yemek listesi. |
| bill of health |
sağlık belgesi. |
| bill of lading |
konşimento; manifesto. |
| bill of lading |
konşimento. |
| bill of rights |
insan hakları beyannamesi. |
| bill of sale |
fatura. |
| billboard |
i. ilan tahtası. |
| billfold |
i. cüzdan. |
| billiard |
i. –– ball bilardo topu. –– hall bilardo salonu. |
| billiards |
i. bilardo. |
| billion |
i. 1. A.B.D. milyar, bilyon. 2. İng. trilyon. |
| billow |
i. (büyük) dalga. f. 1. dalgalanmak; dalgalandırmak. 2.
(yelken) şişmek; (yelkeni) şişirmek. 3. (duman) buram buram çıkmak;
çok (duman) çıkarmak. |
| billowy |
s. dalgalı. |
| billy |
i. 1. k. dili cop. 2. teke, erkek keçi. |
| billy goat |
teke, erkek keçi. |
| bimonthly |
s. 1. iki ayda bir olan. 2. ayda iki kez olan. |
| bin |
i. (kömür, tahıl v.b.´ni saklamak için) kap; sandık; yer: coal
bin kömürlük. wood bin odunluk. |
| binary |
s. ikili, çift. |
| bind |
f. (bound) 1. bağlamak; sarmak. 2 kenarını tutturmak. 3.
ciltlemek. 4. (dar bir giysi) rahatsız etmek, fazla sıkmak. |
| binder |
i. 1. ciltçi. 2. biçerbağlar. 3. tutkal. |
| bindery |
i. ciltevi. |
| binding |
s. 1. bağlayıcı. 2. zorlayıcı. i. 1. ciltleme; cilt. 2. kenar
şeridi. |
| Bing cherry |
Napolyon kirazı, Napolyon. |
| binge |
i. 1. çok fazla içki içilen süre: He goes on a weekend binge
every now and then. Arasıra hafta sonu boyunca içki içmekten başka
bir şey yapmaz. 2. (bir şeyin) aşırı derecede yapıldığı süre:
Yesterday she went on a shopping binge. Dün kendini fena halde
alışverişe kaptırdı. |
| binoculars |
i. (iki gözle bakılabilen) dürbün. |
| biochemistry |
i. biyokimya. |
| biodegradable |
s. çevreye zarar vermeden toprakta çözünebilen. |
| biographer |
i. biyografi yazarı. |
| biographical sketch |
hayat hikâyesinin özeti. |
| biography |
i. yaşamöyküsü, biyografi. |
| biological |
s. biyolojik, yaşambilimsel, dirimbilimsel. |
| biological clock |
biyolojik saat. |
| biological warfare |
biyolojik savaş. |
| biologically |
z. biyolojik olarak, biyolojik açıdan. |
| biologist |
i. biyolog, yaşambilimci, dirimbilimci. |
| biology |
i. biyoloji, yaşambilim, dirimbilim. |
| biped |
i. iki ayaklı hayvan. |
| bipedal |
s. iki ayaklı. |
| birch |
i., bot. huş, Betula. |
| bird |
i. kuş. |
| bird cage |
kuş kafesi. |
| bird in the hand |
k. dili elde olan yararlı şey, elde olan
fırsat. |
| bird of passage |
1. göçmen kuş. 2. k. dili bir yerde ancak geçici bir süre
için kalan kimse. |
| bird of passage |
1. göçmen kuş. 2. göçebe kimse. |
| bird of prey |
yırtıcı kuş. |
| bird of prey |
yırtıcı kuş. |
| bird sanctuary |
kuş cenneti, kuşların avlanması yasak olan yer. |
| bird watcher |
kuş gözlemcisi. |
| birdcall |
i. kuş ötüşü. |
| birdhouse |
i. kuş evi. |
| birds of a feather |
k. dili huyları birbirine benzeyen kimseler. |
| birds of a feather |
kafadarlar. |
| bird's-eye |
s. |
| bird's-eye view |
kuşbakışı. |
| biro |
i., İng. tükenmez kalem, tükenmez. |
| birth |
i. 1. doğum, doğma, doğuş. 2. soy. 3. başlangıç,
kaynak. |
| birth certificate |
nüfus kâğıdı. |
| birth control |
doğum kontrolü. |
| birth defect |
doğuştan olan özür. |
| birthday |
i. doğum günü, yaş günü. |
| birthmark |
i. doğum lekesi. |
| birthplace |
i. doğum yeri. |
| birthrate |
i. (nüfusa göre) doğum oranı. |
| biscuit |
i. 1. çörek. 2. İng. bisküvi. |
| bisexual |
s. 1. biseksüel, çift cinsiyetli, ikicinslikli, ikieşeyli. 2.
biseksüel, her iki cinse karşı erotik istek duyan. |
| bishop |
i. 1. piskopos. 2. satranç fil. |
| bison |
i. (çoğ. bi.son) zool. bizon. |
| bit 1 |
i. 1. delgi, matkap. 2. gem. |
| bit 2 |
i. 1. parça, lokma, kırıntı. 2. bilg. bit. |
| bit 3 |
f., bak. bite. |
| bit by bit |
azar azar, yavaş yavaş. |
| bitch |
i. 1. dişi köpek, kancık. 2. k. dili cadaloz kadın, şirret. f.,
k. dili şikâyet etmek, sızlanıp durmak, dırdır etmek. |
| bite |
f. (bit, bit.ten) 1. ısırmak. 2. (balık) oltaya vurmak. 3.
(soğuk) yakmak. i. 1. ısırık, parça, lokma. 2. (içkide) sertlik. 3.
(soğuk veya rüzgâra özgü) sertlik. 4. (biberde) acılık. |
| bite off more than one can chew |
k. dili başından büyük işlere/işe
girişmek/kalkışmak. |
| bite one´s lip |
(öfkesini/üzüntüsünü belli etmemek için) dudağını
ısırmak. |
| bite s.o.´s nose off |
birine ters cevap vermek. |
| bite the bullet |
k. dili (zor bir) karar almak. |
| biting |
s. 1. acı, keskin; ısırıcı (rüzgâr). 2. acı (söz). |
| bitten |
f., bak. bite. |
| bitter |
s. 1. acı, keskin; sert, şiddetli. 2. şekersiz, acı, bitter
(çikolata). |
| bittersweet |
s. 1. hem acı hem tatlı. 2. iyi ve kötü. |
| bitumen |
i. bitüm; zift, katran. |
| bituminous |
s. bitümlü; ziftli, zift gibi. |
| bituminous coal |
madenkömürü. |
| bizarre |
s. garip, tuhaf, acayip, biçimsiz. |
| blab |
f. (--bed, --bing) gevezelik etmek; boşboğazlık etmek. i.
geveze; boşboğaz. |
| Black |
s., i. zenci. |
| black |
s. 1. siyah, kara. 2. zenci. 3. karanlık, kasvetli. 4. kirli.
i. 1. siyah, kara. 2. zenci. |
| black and white |
1. yazı. 2. siyah beyaz resim. |
| black belt |
judo siyah kuşak. |
| black book |
kara listedekilerin kayıtlı olduğu defter. |
| black box |
hav. kara kutu. |
| black coffee |
sütsüz kahve. |
| black cumin |
çöreotu. |
| black eye |
1. siyah göz. 2. morarmış göz. 3. kara leke. |
| black horehound |
bot. karaısırgan, köpekotu. |
| black leopard |
siyah pars. |
| black list |
kara liste. |
| black magic |
(kötü bir amaç için yapılan) büyü. |
| black market |
karaborsa. |
| black mulberry |
karadut. |
| black out |
1. karartmak. 2. gözü kararmak; kısa bir süre için
şuurunu kaybetmek. |
| black pepper |
karabiber. |
| black pepper |
karabiber. |
| black plague |
kara veba. |
| black sheep |
ailenin yüzkarası. |
| black tie |
1. siyah papyon kravat. 2. smokin. |
| black-and-blue |
s. çürük, morarmış. |
| black-and-white |
s. siyah beyaz: black-and-white television siyah beyaz
televizyon. |
| blackball |
f. karşı oy kullanmak. |
| blackberry |
i. böğürtlen. |
| blackbird |
i. karatavuk. |
| blackboard |
i. kara tahta. |
| blacken |
f. 1. karartmak, karalamak. 2. lekelemek, iftira etmek. |
| black-eyed pea, cowpea |
i. börülce. |
| blackguard |
i. alçak kimse. s. alçak, edepsiz, rezil. f. sövüp saymak,
küfretmek. |
| blackhead |
i. başı siyah olan sivilce. |
| blackjack |
i. cop. |
| blackleg |
i., İng., k. dili grev kırıcı. |
| blacklist |
i. kara liste. f. -i kara listeye almak. |
| blackmail |
i. şantaj. f. şantaj yapmak. |
| blackmailer |
i. şantajcı. |
| blackness |
i. siyahlık, karalık. |
| blackout |
i. 1. karartma. 2. göz kararması; kısa süren şuur kaybı. |
| blacksmith |
i. 1. demirci. 2. nalbant. |
| blacktop |
i. asfalt. f. (--ped, --ping) asfaltlamak. |
| bladder |
i., anat. sidik torbası, mesane. |
| blade |
i. 1. (bıçak) ağzı. 2. kılıç. 3. ince uzun yaprak. 4. (kürekte)
pala. |
| blah |
i., k. dili saçma. s. can sıkıcı, bezdirici. |
| blame |
i. bir suç veya başarısızlığın sorumluluğu, suç, kabahat,
töhmet. f. suçu (birinin) üstüne atmak. |
| blameless |
s. suçsuz, masum. |
| blameworthy |
s. 1. ayıplanacak. 2. kabahatli. |
| blanch |
f. 1. benzi atmak. 2. (kabuğunu soymak için) (bademi) biraz
haşlamak. |
| blancmange |
i. paluze, sütlü pelte. |
| bland |
s. 1. tadı bebek maması gibi ve hazmı kolay olan (yemek). 2.
kimsenin dikine gitmeyen. |
| blandishment |
i. kandırmak için söylenen veya edilen iltifat. |
| blank |
s. 1. boş, yazısız, açık, beyaz. 2. anlamsız. i. 1. yazısız
kâğıt. 2. piyangoda boş numara. 3. kurusıkı fişek. |
| blank cartridge |
kurusıkı fişek. |
| blank check |
açık çek. |
| blank endorsement |
açık ciro. |
| blank verse |
kafiyesiz on heceli nazım şekli. |
| blankbook |
i. not defteri. |
| blanket |
i. battaniye. f. sarıp sarmalamak. |
| blankly |
z. boş boş, boş gözlerle: look blankly at -e anlamamış gibi
bakmak, -e boş boş bakmak. |
| blare |
i. 1. boru sesi. 2. borununkine benzer ses; yüksek ses. f. 1.
boru gibi ses çıkarmak. 2. herkese ilan etmek, söylemek. |
| blasé |
s. usanmış, bezgin. |
| blaspheme |
f. Allah hakkında kötü konuşmak, küfretmek. |
| blasphemy |
i. Allah hakkında kötü konuşma, küfür. |
| blast |
i. 1. patlama, infilak. 2. k. dili çok eğlendirici bir şey. f.
1. tahrip etmek, yıkmak, yakmak. 2. (soğuk/sıcak) (bitkiyi)
kavurmak. |
| blast furnace |
maden eritme ocağı. |
| blast off |
(roket) uzaya fırlatılmak. |
| Blast! |
ünlem, İng. Allah kahretsin! |
| blasted |
s. 1. harap. 2. k. dili Allahın belası, kör olası. |
| blasting cap |
dinamit tapası. |
| blatant |
s. 1. apaçık, yüzünden akan. 2. gürültü yapan. |
| blaze |
i. 1. alevler: the blaze of the fire yangının alevleri. 2.
yangın; yanan şey. 3. parlaklık. 4. öfkeli parlama. 5. atın
alnındaki beyaz leke. f. 1. alev alev yanmak. 2. parlamak. 3.
öfkeyle parlamak. |
| blaze a trail |
1. (yol olmayan bir yerde) yol yapmak. 2. çığır
açmak. |
| blaze a trail |
1. çığır açmak. 2. ağaçların gövdelerinde çentikler
açarak yeni bir yolun geçiş yerini işaretlemek. |
| blaze away at |
1. -i ateşe tutmak, -e ateş etmek. 2. -i hararetle
yapmak. |
| blaze up |
birden parlamak. |
| blazer |
i. spor ceket, blazer. |
| blazon |
f. 1. (göze çarpan bir şekilde) ilan etmek. 2. sergilemek,
teşhir etmek. 3. (göze çarpan bir şeyle) donatmak/kaplamak. i.
arma, ongun. |
| bleach |
f. beyazlatmak, ağartmak. i. çamaşır suyu. |
| bleachers |
i. bir tür açık tribün. |
| bleak |
s. 1. soğuk ve kasvetli (hava). 2. rüzgârdan korunmasız,
rüzgâra açık. 3. kötü, iç açıcı olmayan. |
| blear |
s., bak. bleary. |
| bleary |
s. sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış (göz). |
| bleary-eyed |
s. gözleri sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış. |
| bleat |
f. 1. melemek. 2. mızırdanmak, sızlanmak. i. 1. meleme. 2.
mızırdanma, sızlanma. |
| bled |
f., bak. bleed. |
| bleed |
f. (bled) 1. kanamak. 2. k. dili acımak, kan ağlamak: My heart
bleeds for the victims of the drought. Kıtlık kurbanları için içim
kan ağlıyor. 3. k. dili kanını emmek, insafsızca sömürmek, iliğini
kemirmek: The bank´s high interest rates are bleeding the farmers
in this area. Bankanın yüksek faiz oranları bu yöredeki çiftçilerin
iliğini kemiriyor. 4. hacamat etmek/yapmak. |
| bleeding |
s. 1. kanayan. 2. İng., k. dili kör olası. |
| bleep |
i. çok tiz ve anlık elektronik ses, bip. f. bip sesi
çıkarmak. |
| blemish |
i. leke, kusur, hata. |
| blend |
f. karıştırmak, harmanlamak. i. harman, karışım. |
| blend in |
1. ile uyumlu olmak, uymak. 2. yavaşça katmak. |
| blender |
i. blender, karıştırıcı. |
| bless |
f. (--ed/blest) kutsamak, takdis etmek. |
| bless s.o. out |
k. dili birini haşlamak/azarlamak. |
| Bless you! |
Çok yaşa! be blessed with (Allah) (birine) belirli bir nimeti
bağışlamak: You´re blessed with these children. Allah sana bu
çocukları ihsan etmiş. |
| blessed |
s. 1. kutsanmış. 2. kutsal. 3. Allahın ...: every blessed day
her Allahın günü. |
| blessing |
i. 1. kutsama, takdis. 2. hayırdua. 3. nimet. |
| blessing out |
k. dili haşlama, azarlama. |
| blest |
f., bak. bless. |
| blether |
f., İng. saçmalamak. i. saçma. |
| blew |
f., bak. blow. |
| blight |
i. 1. küf, mantar. 2. afet. f. soldurmak, kavurmak, mahvetmek;
kurutmak. |
| blind |
s. 1. kör, âmâ. 2. çıkmaz (sokak). f. 1. kör etmek. 2. gözünü
almak, kamaştırmak. i. 1. çoğ. jaluzi. 2. İng. stor. 3. avcıların
avlarından gizlendiği yer. |
| blind alley |
1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz, açmaz. |
| blind as a bat |
k. dili kör gibi. |
| blind date |
önceden tanışılmayan biriyle eğlence yeri, lokanta
v.b.´ne gitme. |
| blind in one eye |
bir gözü kör. |
| blind spot |
1. anat. (retinada) kör nokta. 2. kendi önyargısının insanı
anlamaktan engellediği konu. |
| blinder |
i. at gözlüğü. |
| blindfold |
f. gözlerini bağlamak. i. gözbağı. |
| blindfolded |
s. gözü bağlı. |
| blindly |
z. kör gibi. |
| blindness |
i. körlük. |
| blink |
f. göz kırpmak. i. göz kırpma. |
| blinker |
i. 1. oto. sinyal lambası. 2. den. çakar. 3. (devamlı) yanıp
sönen sinyal lambası. 4. İng. at gözlüğü. |
| bliss |
i. eksiksiz bir mutluluk, büyük mutluluk. |
| blissful |
s. çok mutlu. |
| blister |
i. kabarcık, fiske. f. kabarmak, su toplamak; kabartmak. |
| blithe |
s. neşeli, şen; gamsız, tasasız. |
| blithely |
z. neşeli/şen/tasasız bir şekilde, pürneşe. |
| blitz |
i. yıldırım saldırı. |
| blitzkrieg |
i., bak. blitz. |
| blizzard |
i. tipi. |
| bloat |
f. şişirmek, kabartmak. |
| bloated |
s. şişmiş, şiş (karın,leş). |
| blob |
i. 1. kıvamı koyu iri bir damla: a blob of paint bir boya
damlası. two blobs of mustard iki sıkım hardal. 2. k. dili yağ
tulumu, şişko. |
| bloc |
i., pol. blok. |
| block |
i. 1. blok, büyük parça. 2. blok, parsel. 3. İng. büyük bina:
block of flats apartman. office block (büroların bulunduğu) iş
hanı. f. tıkamak, kesmek, kapamak; bloke etmek. |
| block and tackle |
palanga. |
| block letter |
kitap yazısıyla yazılan büyük harf. |
| block print |
(kumaşı/kitabı) kalıpla basmak. |
| block up |
1. tıkamak. 2. (deliği/boşluğu) doldurarak kapamak. |
| blockade |
i. abluka. f. abluka etmek, ablukaya almak. |
| blockage |
i. tıkama; tıkanma; blokaj. |
| blockhead |
i., k. dili mankafa, dangalak. |
| bloke |
i., İng., k. dili adam, arkadaş. |
| blond |
s. 1. sarışın (erkek). 2. sarı (saç). |
| blonde |
s., i. sarışın (kadın). |
| blood |
i. 1. kan. 2. soy. |
| blood bank |
kan bankası. |
| blood bank |
kan bankası. |
| blood bath |
katliam. |
| blood count |
kan sayımı. |
| blood feud |
kan davası. |
| blood feud |
kan davası. |
| blood group |
kan grubu. |
| blood money |
1. kiralık katillere verilen para. 2. diyet. |
| blood poisoning |
kan zehirlenmesi. |
| blood pressure |
tansiyon. |
| blood pressure |
tansiyon, kan basıncı. |
| blood sugar |
kan şekeri. |
| blood test |
kan tahlili. |
| blood transfusion |
kan nakli. |
| blood transfusion |
kan nakli. |
| blood type |
kan grubu. |
| blood vessel |
anat. kan damarı. |
| bloodcurdling |
s. tüyler ürpertici. |
| bloodshed |
i. kan dökme. |
| bloodshot |
s. kan çanağına dönmüş (göz). |
| bloodthirsty |
s. kana susamış, canavar ruhlu, hunhar. |
| bloody |
s. 1. kanlı; kan gibi. 2. kana susamış, gaddar, zalim. 3. İng.,
k. dili kör olası. 4. İng., k. dili bayağı, adamakıllı. |
| bloody-minded |
s., İng., k. dili inatçı, aksi. |
| bloom |
i. 1. tazelik, gençlik. 2. meyve üzerindeki buğu. 3. (açılmış)
çiçek. f. çiçek açmak. |
| blooming |
s. 1. çiçek açmış. 2. argo kör olası: That blooming telephone!
O kör olası telefon! |
| blossom |
i. çiçek; bahar. f. 1. çiçek vermek; bahar açmak. 2. gelişmek;
canlanmak. |
| blot |
i. 1. leke; mürekkep lekesi. 2. ayıp, kusur. f. (--ted, --ting)
1. lekelemek. 2. kurutma kâğıdı ile kurutmak. |
| blot out |
1. bozmak. 2. ortadan silmek, yok etmek. |
| blotch |
i. 1. leke. 2. kabartı, fiske. f. lekelemek; lekelenmek. |
| blotter |
i., bak. blotting paper. |
| blotting paper |
kurutma kâğıdı, papyebuvar. |
| blotting paper |
kurutma kâğıdı. |
| blouse |
i. bluz, gömlek. |
| blow 1 |
i. darbe, vuruş. |
| blow 2 |
f. (blew, --n) 1. esmek. 2. üflemek. 3. uçurmak; uçmak: The
wind has blown off the chimney cowl. Rüzgâr bacanın külahını
uçurdu. 4. solumak. 5. k. dili (parayı) savurmak; (paranın hepsini)
harcamak. 6. k. dili (fırsatı) kaçırmak. |
| blow a fuse |
1. sigortayı attırmak. 2. k. dili tepesi atmak,
öfkelenmek. |
| blow great guns |
k. dili (rüzgâr) çok sert esmek. |
| blow hot and cold |
k. dili kararsız olmak, duraksamak. |
| blow in |
k. dili ansızın gelmek, düşmek. |
| blow one´s brains out |
k. dili 1. başına kurşun sıkmak. 2. başına kurşun sıkarak
intihar etmek. |
| blow one´s cool |
k. dili tepesi atmak, kızmak. |
| blow one´s nose |
sümkürmek. |
| blow one´s own horn |
k. dili kendi reklamını yapmak. |
| blow one´s own horn |
böbürlenmek. |
| blow one´s own trumpet |
k. dili kendi borusunu çalmak, kendi reklamını yapmak,
övünmek. |
| blow one´s top |
k. dili tepesi atmak, çok kızmak. |
| blow one´s top/stack |
k. dili tepesi atmak, parlamak. |
| blow out |
1. üfleyip söndürmek. 2. (lastik) patlamak. |
| blow over |
1. (fırtına) dinmek. 2. unutulmak, geçmek. |
| blow s.o. away |
k. dili 1. birini çok şaşırtmak. 2. ateş ederek birini
öldürmek, birini vurmak. |
| blow s.o.´s cover |
k. dili birinin gerçekte kim olduğunu göstermek. |
| blow s.o.´s mind |
k. dili 1. birini çok heyecanlandırmak. 2. birini çok
şaşırtmak. 3. birine çok keyif vermek. |
| blow s.o.´s mind |
k. dili birini hayrete düşürmek/şaşkına çevirmek, birinin
aklını başından almak. |
| blow s.t./s.o. to smithereens |
bir şeyi/birini paramparça etmek. |
| blow the lid off |
k. dili açığa vurmak. |
| blow up |
1. şişirmek. 2. havaya uçurmak. 3. patlatmak; patlamak.
4. büyütmek, agrandisman yapmak. 5. k. dili patlamak, tepesi atmak,
küplere binmek. |
| blow-by-blow |
s. ayrıntılı. |
| blow-dry |
f. (blow-dried) kurutma makinesiyle kurutmak. |
| blowjob |
i., kaba penisi ağızla uyarma, supet, süpet. |
| blowout |
i. 1. lastik patlaması. 2. k. dili büyük parti; şatafatlı
davet. |
| blowtorch |
i. pürmüz lambası, pürmüz. |
| blowup |
i. 1. patlama. 2. kavga. |
| blubber 1 |
i. 1. balina yağı. 2. k. dili (insan vücudundaki) yağlar. |
| blubber 2 |
f. hüngür hüngür ağlamak, hüngürdemek. |
| bludgeon |
i. kısa ve kalın sopa; cop. f. ağır bir cisimle
vurmak. |
| bludgeon s.o. into doing s.t. |
birini bir şey yapmaya zorlamak. |
| blue |
s. 1. mavi, mavi renkli. 2. k. dili efkârlı. i. mavi, mavi
renk. f. çivitlemek. |
| blue blood |
aristokrat, soylu kimse. |
| blue blood |
aristokrat, asilzade. |
| blue cheese |
bir çeşit küflü peynir. |
| blue jeans |
blucin. |
| blue ribbon |
herhangi bir alanda en büyük ödül. |
| blue vitriol |
göztaşı. |
| bluebell |
i., bot. çançiçeği, Campanula. |
| blueberry |
i. çayüzümü. |
| bluecollar |
s. işçi sınıfına ait. |
| blueprint |
i. 1. mavi kopya. 2. proje, plan. f. 1. mavi kopya çıkarmak. 2.
tasarlamak. |
| bluff 1 |
s. tok sözlü. i. sarp ve yüksek kıyı/kaya. |
| bluff 2 |
f. blöf yapmak, kurusıkı atmak. i. blöf, kurusıkı. |
| bluing |
i. çivit. |
| bluish |
s. mavimsi, mavimtırak. |
| blunder |
i. gaf, pot. f. gaf yapmak, pot kırmak. |
| blunt 1 |
f. 1. körletmek. 2. azaltmak. |
| blunt 2 |
s. 1. kör, keskin olmayan. 2. sözünü sakınmayan. |
| blur |
f. (--red, --ring) bulanıklaştırmak; bulanıklaşmak. i. belirsiz
bir şekil. |
| blurry |
s. bulanık. |
| blurt |
f. out ağzından kaçırmak. |
| blush |
f. yüzü kızarmak. i. kızartı, kızarıklık. |
| bluster |
f. 1. fart furt etmek. 2. (rüzgâr) şiddetle esmek. i. 1. fart
furt, böbürlenme. 2. (şiddetli rüzgârın çıkardığı) uğultu. |
| boar |
i., zool. yabandomuzu. |
| board |
i. 1. kereste, tahta. 2. satranç v.b. oyun tahtası. 3. yönetim
kurulu. 4. den. borda. f. 1. (vapura/trene/otobüse/uçağa) binmek.
2. pansiyoner olmak. 3. den. borda etmek. |
| board of directors |
yönetim kurulu. |
| board of managers |
yönetim kurulu. |
| board up |
üstüne tahta çakarak kapamak. |
| boarder |
i. 1. pansiyoner. 2. yatılı öğrenci. |
| boarding house |
pansiyon. |
| boarding school |
yatılı okul. |
| boarding school |
yatılı okul. |
| boardwalk |
i. (kum, bataklık v.b. üzerindeki) tahta yaya kaldırımı. |
| boast |
f. 1. övünmek. 2. -e sahip olmaktan gurur duymak: This hotel
boasts two swimming pools and a sauna. Bu otel iki yüzme havuzu ve
bir saunasıyla iftihar ediyor. i. övünme, kurumlanma. |
| boastful |
s. övüngen. |
| boat |
i. (gemi, vapur, sandal, yat gibi) tekne: What time does the
boat leave? Vapur kaçta kalkıyor? I´ve got a new boat. Yeni bir
sandalım var. How many masts did that boat have? O teknenin kaç
direği vardı? |
| boathouse |
i. kayıkhane. |
| bob 1 |
i. 1. çekülün ucundaki ağırlık. 2. olta mantarı. 3. çabuk eğip
kaldırma veya eğilip kalkma hareketi. 4. alagarson saç. |
| bob 2 |
f. (--bed, --bing) 1. çabuk eğip kaldırmak; çabuk eğilip
kalkmak. 2. sık sık sallanmak; sık sık alçalıp yükselmek. 3. (saçı)
alagarson kestirmek/kesmek. |
| bob 3 |
i. (çoğ. bob) İng., k. dili şilin. |
| bobbin |
i. 1. makara, bobin. 2. ufak iğ. |
| bobby |
i., İng., k. dili polis. |
| bobby pin |
madeni saç tokası. |
| bobsled |
i. 1. yarışta kullanılan kızak. 2. arka arkaya bağlı çifte
kızak. |
| bode 1 |
f. -e işaret etmek, -e delalet etmek. |
| bode 2 |
f., bak. bide. |
| bode ill |
kötüye işaret/delalet etmek. |
| bode well |
iyiye işaret/delalet etmek. |
| bodice |
i. korsaj, kadın yeleği. |
| bodily |
s. bedensel. z. bütünüyle, tümüyle, tamamen. |
| body |
i. 1. beden, vücut, gövde. 2. ceset. 3. karoser. 4. miktar: a
body of information bir miktar bilgi. 5. kütle, kitle: A lake is a
body of water. Göl bir su kütlesidir. 6. topluluk, grup. |
| body bag |
ceset taşımaya özgü fermuarlı torba, ceset torbası. |
| body building |
vücut geliştirme. |
| body count |
ask. ölü sayısı. |
| bodyguard |
i. koruma görevlisi, koruma. |
| bog |
i. 1. bataklık. 2. İng., kaba kenef, hela, tuvalet, yüznumara.
f. (--ged, --ging) |
| boggle |
f. at/over -e takılıp tereddüde düşmek. |
| boggle the mind |
insanı hayrete düşürmek. |
| bogus |
s. sahte, düzme, yapma. |
| boil 1 |
f. kaynamak; haşlanmak; kaynatmak; haşlamak. |
| boil 2 |
i. çıban. |
| boil away |
kaynayarak buharlaşıp yok olmak. |
| boil down |
1. kaynayarak suyunu çekmek, özü kalana kadar kaynamak.
2. kısaltmak, kısmak. |
| boil over |
1. (kaynarken) taşmak. 2. k. dili tepesi atmak,
köpürmek. |
| boiler |
i. kazan, buhar kazanı. |
| boiler suit |
İng. tulum (giysi). |
| boiling point |
kaynama noktası. |
| boisterous |
s. 1. gürültülü. 2. şiddetli; fırtınalı. |
| bold |
s. 1. cesur, gözüpek; atılgan, cüretli. 2. matb., bilg. siyah
(harf). |
| boldface |
i., matb., bilg. siyah harfler. |
| boldfaced |
s., matb., bilg. siyah (harf). |
| boldly |
z. cesaretle. |
| boldness |
i. cesaret, yüreklilik. |
| Bolivia |
i. Bolivya. |
| Bolivian |
i. Bolivyalı. s. 1. Bolivya, Bolivya´ya özgü. 2.
Bolivyalı. |
| boloney |
i., bak. baloney. |
| bolshy |
s., İng., k. dili asi, serkeş; kurallara karşı gelen. |
| bolster |
i. uzun yastık; yastık, minder. f. (up) 1. yastıkla beslemek.
2. desteklemek, güçlendirmek. |
| bolt |
i. 1. sürgü, kol demiri. 2. kilit dili. 3. cıvata. 4. fırlama,
kaçış. f. 1. sürgülemek. 2. fırlamak; fırlayıp kaçmak: When the
pickpocket saw the policeman he bolted into the crowd. Yankesici
polisi görünce yıldırım gibi fırlayıp kalabalığa karıştı. 3.
çiğnemeden yutmak. |
| bolt of lightning |
yıldırım. |
| bolt upright |
dimdik. |
| bomb |
i. bomba. f. bombalamak. |
| bombard |
f. 1. topa tutmak, bombardıman etmek; bombalamak. 2. üzerine
varmak, sıkıştırmak. |
| bombardier |
i., ask. (bombardıman uçağında görevli) bombacı. |
| bombardment |
i. bombardıman, topa tutma. |
| bombastic |
s. tumturaklı. |
| bomber |
i. 1. bombardıman uçağı. 2. (bir yere) bomba atan/yerleştiren
kimse, bombacı. |
| bombshell |
i., k. dili bomba etkisi yapan, bomba: blonde bombshell sarışın
bomba. |
| bon voyage |
iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun. |
| bona fide |
gerçek, hakiki. |
| bonanza |
i. beklenmedik kazanç. |
| bond |
i. 1. bağ. 2. ilişki. 3. bono, senet, tahvil. 4. kefalet. f.
kefil olmak. |
| bond paper |
iyi cins yazı kâğıdı. |
| bondage |
i. kölelik. |
| bonded warehouse |
gümrük antreposu. |
| bondholder |
i. tahvil sahibi. |
| bondsman |
çoğ. bonds.men (bandz´mîn) i. 1. kefil. 2. köle. |
| bone 1 |
i. 1. kemik. 2. kılçık. 3. balina (çubuk). |
| bone 2 |
f. 1. kemiklerini/kılçıklarını ayıklamak. 2. k. dili çok
çalışmak, hafızlamak, kuşlamak. |
| bone china |
içine kemik külü katılarak yapılan porselen
tabak. |
| bone for an exam |
sınava hazırlanmak. |
| bone meal |
kemik tozu. |
| bone of contention |
anlaşmazlık sebebi. |
| bone up on a subject |
kısa zamanda bir konuyu çalışıp öğrenmek. |
| bone-dry |
s. kupkuru. |
| bonehead |
i., argo aptal, mankafa. |
| boneless |
s. 1. kemiksiz. 2. kılçıksız. |
| boner |
i., argo büyük gaf/pot. |
| bonesetter |
i. çıkıkçı, kırıkçı. |
| bonfire |
i. şenlik ateşi, açık havada yakılan ateş. |
| bonito |
i., zool. palamut. |
| bonk |
f. 1. k. dili vurmak. 2. İng., argo -i sikmek; sevişmek, aşk
yapmak. i. 1. k. dili vuruş, darbe. 2. İng., argo sikme;
sevişme. |
| bonkers |
s., İng., k. dili kafadan kontak, çatlak. |
| bonnet |
i. 1. bağcıklı bone. 2. İng., oto. kaput, kaporta. |
| bonny |
s., İng. leh. 1. göze hoş görünen, güzel, zarif, hoş. 2.
sıhhatli, gürbüz. |
| bonus |
i. ikramiye, prim. |
| bony |
s. 1. sıska; bir deri bir kemik. 2. kemikli. 3. kılçıklı. 4.
kemiksi. |
| boo |
f. yuhalamak. |
| boob |
i., argo 1. aptal, budala, salak. 2. İng. aptalca hata; falso.
f., İng., argo aptalca hata yapmak; falso yapmak. |
| boob tube |
argo televizyon. |
| boo-boo |
i., k. dili aptalca hata; falso. f., k. dili aptalca hata
yapmak; falso yapmak. |
| boobs |
i., çoğ., argo ayvalar, farlar, ikizler, ampuller,
memeler. |
| booby |
i. ahmak. |
| booby prize |
en kötü oyuncuya verilen ödül. |
| booby trap |
bubi tuzağı. |
| book |
i. kitap; cilt. f. 1. (polis) (sanığı/cezaya çarptırılan
birini) kayda geçirmek. 2. İng. (yer) ayırtmak; rezervasyon
yaptırmak. |
| book club |
kitap kulübü. |
| book in |
İng., bak. check in. |
| book of matches |
kibrit paketi. |
| book of music |
nota kitabı. |
| book review |
kitap eleştirisi. |
| book s.o. into a hotel |
biri için otelde rezervasyon yapmak. |
| book s.t. to s.o.´s account |
İng. bir şeyi birinin hesabına yazmak. |
| book value |
defter değeri, maliyet. |
| bookbinder |
i. ciltçi. |
| bookcase |
i. kitaplık, kitap konulan raflı mobilya. |
| booked |
s. 1. rezerve edilmiş, ayrılmış. 2. defterde
kayıtlı. |
| bookie |
i., k. dili ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi. |
| booking |
i., İng. 1. rezervasyon yapma. 2. rezervasyon. 3. (birinin
hesabına) yazma. |
| booking clerk |
İng. biletçi. |
| booking office |
İng. bilet gişesi. |
| bookkeeper |
i., muh. defter tutan kimse. |
| bookkeeping |
i., muh. defter tutma. |
| booklet |
i. broşür, kitapçık. |
| bookmaker |
i. ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi. |
| bookmark |
i. sayfa işareti; kitapta son okunan sayfayı bulmak için araya
konulan karton, kurdele v.b. |
| bookseller |
i. kitapçı. |
| bookshelf |
i. kitap rafı. |
| bookshop |
i., İng. kitabevi. |
| bookstall |
i., İng. gazete kulübesi. |
| bookstore |
i. kitabevi. |
| boom |
f. 1. gümbürdemek, gürlemek. 2. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.)
hızla yükselmek, patlamak (olumlu bir şekilde); (ticaret) hızla
artmak, patlama içinde olmak. i. 1. gümbürtü. 2. Bom! (gümbürtü
sesi). 3. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.´nde) (olumlu bir) patlama,
hızlı artış. |
| boon |
i. nimet, lütuf, iyilik. |
| boon companion |
yakın arkadaş. |
| boondock |
i. |
| boonies |
i. |
| boor |
i. 1. kaba ve görgüsüz kimse. 2. köylü. |
| boorish |
s. kaba. |
| boorishly |
z. kaba bir şekilde. |
| boorishness |
i. kabalık. |
| boost |
f. 1. itelemek. 2. lehinde konuşarak yardımcı olmak. 3. (fiyat)
artırmak. i. 1. destek, yardım. 2. artma, artış. |
| booster |
i. 1. propagandacı. 2. (rokette) ek motor. |
| boot 1 |
i. çizme; bot. |
| boot 2 |
f. 1. çizme giydirmek. 2. çizme şeklindeki aletle işkence
yapmak. 3. argo tekmelemek. 4. bilgisayarın belleğine komutlar
okutarak sistemi çalıştırmak. 5. futbol tekme atmak. 6. argo -i
işten çıkarmak, -i sepetlemek, -in kıçına tekmeyi atmak, -i
kovmak. |
| boot 3 |
f. |
| booth |
i. 1. (fuarda/sergide) stand. 2. çardak. |
| bootlegger |
i. içki kaçakçısı. |
| bootlick |
f. dalkavukluk etmek, çanak yalamak, yaltaklanmak. |
| bootlicker |
i. dalkavuk, çanak yalayıcı, yaltak, yaltakçı. |
| booty |
i. ganimet, yağma, çapul. |
| booze |
i., k. dili içki, alkollü içecek. f., k. dili kafa/kafayı
çekmek. |
| bop |
f. (--ped, --ping) vurmak. i. vuruş, darbe. |
| borax |
i., kim. boraks. |
| border |
i. 1. kenar; sınır, hudut. 2. kenar süsü. f.
sınırlamak. |
| border on |
1. sınır komşusu olmak. 2. eğiliminde olmak. |
| borderline |
i. sınır, hudut. s. |
| borderline case |
her iki kategoriye de girebilecek bir durum: Hasan´s a
borderline case; we could as easily fail him as we could pass him.
Hasan tam sınırda; sınıfta da bırakabiliriz, geçirebiliriz de. |
| bore 1 |
f. delmek, oymak. i. kalibre, çap. |
| bore 2 |
f. canını sıkmak, başını ağrıtmak. i. can sıkıcı
kimse. |
| bore 3 |
f., bak. bear 2. |
| bore a hole in |
1. -de delik açmak. 2. (bir fikri) azıcık çürütmek. |
| bore s.o. to death/tears |
birinin canını çok sıkmak. |
| boredom |
i. can sıkıntısı. |
| boring |
s. can sıkıcı. |
| born |
s. 1. doğmuş. 2. doğuştan: a born preacher doğuştan vaiz. |
| born to the purple |
asil bir aileden gelen. |
| borne |
,f., bak. bear 2. |
| boron |
i., kim. bor. |
| borough |
i. kasaba, kaza, ilçe. |
| borrow |
f. 1. ödünç almak, borç almak. 2. mat. (çıkarma işleminde)
ödünç almak. |
| borrow trouble |
k. dili önceden tasasını çekmek. |
| borrower |
i. ödünç alan. |
| borrowing |
i. yabancı bir dilden alınan sözcük/kelime, yabancı
sözcük/kelime. |
| borstal |
i., İng. ıslahevi, ıslahhane. |
| Bosnia |
i. Bosna. |
| Bosnia and Herzegovina |
bak. Bosnia-Herzegovina. |
| Bosnia-Herzegovina |
i. Bosna-Hersek. |
| Bosnian |
i. 1. Boşnak; Bosnalı. 2. Boşnakça. s. 1. Boşnak; Bosna,
Bosna´ya özgü. 2. Boşnak; Bosnalı. 3. Boşnakça. |
| bosom |
i. göğüs, sine, bağır, koyun. s. samimi. |
| bosom friend |
samimi dost, can yoldaşı. |
| Bosphorus |
i., bak. Bosporus. |
| Bosporus |
i. Boğaziçi, Boğaz. |
| boss |
i. patron; şef. f. yönetmek. |
| boss s.o. around |
birine karşı amirane davranmak, birine emir
yağdırmak. |
| bossy |
s. 1. başkalarına hükmetmeyi seven. 2. amirane,
patronvari. |
| botanical |
s. botanik, bitkibilimsel; bitkisel. |
| botanical garden |
botanik bahçesi. |
| botanist |
i. botanist, bitkibilimci, botanikçi. |
| botany |
i. botanik, bitkibilim. |
| botch |
f. (bir işi) berbat/rezil etmek. i. |
| both |
zam. her ikisi; ikisi de: both of them her ikisi. both of us
her ikimiz. ´´Did the packages come?´´ ´´Yes, both came.´´
´´Paketler geldi mi?´´ ´´ Evet, her ikisi de geldi.´´ Ayşe is both
beautiful and intelligent. Ayşe hem güzel, hem de zeki. both he and
I hem o, hem ben. |
| both as ... and as ... |
hem ... hem ... olarak: I respect her both as a teacher
and as a person. Hem hoca, hem insan olarak ona saygı
duyuyorum. |
| Both your lives are in the scales. |
Her ikinizin de hayatı tartışılıyor. |
| bother |
i. sıkıntı, zahmet. f. canını sıkmak, rahatsız
etmek. |
| bothersome |
s. sıkıcı, rahatsız edici. |
| Botswana |
i. Botsvana. |
| Botswanan |
i. Botsvanalı. s. 1. Botsvana, Botsvana´ya özgü. 2.
Botsvanalı. |
| bottle |
i. 1. şişe. 2. biberon. f. şişelemek. |
| bottle opener |
şişe açacağı. |
| bottleneck |
i. 1. dar geçit, dar boğaz. 2. engel. |
| bottom |
i. 1. dip, alt. 2. esas, kaynak, temel. 3. vadi. 4. karina,
tekne. |
| bottom dollar |
son kuruş. |
| bottom land |
ovalık arazi. |
| bottomless |
s. 1. dipsiz; çok derin. 2. sonsuz, sınırsız. |
| Bottoms up! |
k. dili Fondip! |
| bough |
i. (ağaçta) büyük dal. |
| bought |
f., bak. buy. |
| boulder |
i. iri kaya parçası. |
| boulevard |
i. bulvar, cadde. |
| bounce |
f. 1. sıçramak, sekmek; zıplatmak, sektirmek. 2. k. dili (çek)
karşılıksız çıkmak. i. 1. sıçrayış, zıplayış. 2. canlılık. |
| bound 1 |
i. sıçrayış, zıplama; geri tepme. f. sekmek, sıçramak,
zıplamak, fırlamak. |
| bound 2 |
f. 1. sınırlamak. 2. kuşatmak. |
| bound 3 |
s. 1. bağlı, kayıtlı. 2. ciltli, ciltlenmiş. 3. for -e
giden. |
| bound 4 |
f., bak. bind. |
| boundary |
i. sınır, hudut. |
| boundless |
s. sınırsız, sonsuz. |
| bounds |
i. sınır, sınırlar. |
| bounteous |
s. 1. eli açık, cömert. 2. bol, çok. |
| bounteously |
z. cömertçe. |
| bounteousness |
i. 1. cömertlik. 2. bolluk. |
| bountiful |
s. 1. cömert, eli açık. 2. bol, çok. |
| bounty |
i. 1. cömertlik, eli açıklık. 2. prim. 3. (zararlı bir hayvanın
yok edilmesi veya bir suçlunun yakalanması için devletçe verilen)
para. |
| bouquet |
i. 1. buket, demet. 2. bir şaraba özgü koku. |
| bourgeois |
i., s. burjuva, kentsoylu. |
| bout |
i. 1. nöbet; hastalık: He´s just recovered from a bout of
pneumonia. Zatürreeden yeni kalktı. 2. kısa süren hummalı faaliyet.
3. boks, güreş, eskrim maç. |
| boutique |
i. butik. |
| bovine |
s. sığır cinsinden. |
| bow 1 |
i., den. baş, pruva. |
| bow 2 |
i. baş eğerek selamlama, reverans yapma. f. baş eğerek
selamlamak, reverans yapmak. |
| bow 3 |
i. 1. (ok atmak için) yay. 2. (yaylı çalgı için) yay. 3.
fiyonk. |
| bow and scrape |
aşırı saygı gösterisinde bulunmak, el pençe divan
durmak. |
| bow out |
1. of -den çekilmek. 2. emekliye ayrılmak. |
| bow tie |
papyon, papyon kravat. |
| bowel |
i., anat. bağırsak. |
| bowels |
i. 1. anat. bağırsaklar. 2. iç kısımlar; derinlikler: the
bowels of the earth yeryüzünün derinlikleri. |
| bower |
i. kameriye, çardak. |
| bowl 1 |
i. kâse, tas. |
| bowl 2 |
f. 1. bowling oynamak. 2. kriket top atmak. |
| bowl along |
süratle gitmek. |
| bowl s.o. over |
1. birini şaşırtmak, birini şaşkına çevirmek. 2. birini yere
yıkmak, birini yere devirmek. |
| bowlegged |
s. çarpık bacaklı. |
| bowline |
i. 1. barço bağı. 2. den. borina. |
| bowling |
i. bowling, ağır bir topla oynanan bir oyun. |
| bowshot |
i. ok menzili. |
| bowstring |
i. kiriş. f. iple boğmak. |
| box 1 |
i. 1. kutu, sandık. 2. loca. f. kutulamak, kutuya
koymak. |
| box 2 |
f. boks yapmak. box s.o. on the ear birinin kulağına tokat
atmak. |
| box number |
posta kutusu numarası. |
| box office |
(tiyatroda/sinemada/stadyumda) bilet gişesi. |
| boxcar |
i., d.y. kapalı yük vagonu. |
| boxer |
i. boksör, yumrukoyuncusu. |
| boxing |
i. boks, yumrukoyunu. |
| Boxing Day |
İng. yirmi altı Aralık. |
| boxing glove |
boks eldiveni. |
| boxing match |
boks maçı. |
| boxwood |
i. şimşir. |
| boy |
i. 1. erkek çocuk, oğlan; delikanlı. 2. genç uşak. |
| boy friend |
erkek arkadaş. |
| boy scout |
erkek izci. |
| boy scout |
erkek izci. |
| boycott |
f. boykot yapmak; boykot etmek. i. boykot. |
| boyhood |
i. (erkek için) çocukluk, çocukluk dönemi. |
| boyish |
s. oğlan gibi. |
| bra |
i. sütyen. |
| brace |
i. 1. bağ, kuşak. 2. matkap kolu. 3. dişçi. tel. f. 1.
sağlamlaştırmak, desteklemek. 2. birbirine tutturmak,
raptetmek. |
| bracelet |
i. bilezik. |
| braces |
i., çoğ., İng. pantolon askısı. |
| bracing |
i. destek, dayanak. s. zinde yapan: bracing mountain air insanı
zindeleştiren dağ havası. |
| bracket |
i. 1. dirsek, destek, kenet. 2. köşeli parantez, köşeli ayraç.
3. İng. parantez, ayraç. |
| brackish |
s. hafif tuzlu, acı (su). |
| brag |
f. (--ged, --ging) övünmek. |
| brag about/of |
-den övünerek bahsetmek. |
| braggart |
i. övüngen kimse, yüksekten atan kimse. |
| braid |
f. örmek. i. 1. saç örgüsü. 2. ask. (üniformaya takılan)
kordon. 3. örülmüş şey, örgü. |
| braided |
s. örülmüş, örgülü. |
| brain |
i. beyin. f. kafasına ağır bir darbe indirmek. |
| brain trust |
bir grup danışman. |
| brain wave |
k. dili aniden gelen parlak fikir. |
| brainchild |
i., k. dili birinin kafasından çıkan düşünce. |
| brainless |
s. beyinsiz, kuş beyinli, kafasız, akılsız. |
| brains |
i. akıl, zekâ. |
| brainstorm |
i., k. dili aniden gelen parlak fikir. |
| brainwash |
f. beynini yıkamak. |
| brainy |
s. kafalı, akıllı. |
| brake |
i. fren. f. fren yapmak. |
| brake drum |
fren kampanası/tamburu. |
| brake fluid |
fren yağı. |
| brake lining |
fren balatası. |
| brake pedal |
fren pedalı. |
| brake shoe |
fren pabucu. |
| bramble |
i. 1. (böğürtlen gibi) dikenli bitki. 2. İng. böğürtlen
(yemişi/çalısı). |
| bran |
i. kepek, buğday kepeği. |
| branch |
i. 1. (ağaca ait) dal. 2. (nehre ait) kol. 3. şube; bölüm,
kısım; dal, kol, branş. f. 1. dal budak salmak. 2. kollara
ayrılmak. |
| branch off |
(kol olarak) ayrılmak. |
| branch out into |
(asıl faaliyetine devam ederken) (yeni bir faaliyete)
girmek. |
| brand |
i. 1. (bir ürüne ait) özel ad, marka. 2. (kızgın demirle
yapılan) dağ. f. 1. dağlamak. 2. lekelemek, damgalamak. |
| brand name |
(bir ürüne ait) özel ad, marka. |
| brand spanking new |
k. dili gıcır gıcır, yepyeni. |
| brandied |
s. konyakla konserve edilmiş (meyve). |
| brandish |
f. sallamak, savurmak. i. sallama, savurma. |
| brand-new |
s. yepyeni, gıcır gıcır. |
| brandy |
i. konyak. |
| brash |
s. 1. yüzsüz, küstah. 2. fazla atılgan. |
| brass |
i., s. pirinç, sarı. |
| brass band |
bando, mızıka. |
| brass knuckles |
pirinç muşta. |
| brassed off |
İng., k. dili biraz kızgın, biraz sinirlenmiş. |
| brassiere |
i. sütyen. |
| brassy |
s. yüzsüz, gürültücü ve kaba (kadın). |
| brat |
i. velet; şımarık çocuk; arsız çocuk; piç kurusu. |
| bravado |
i. kabadayılık, kurusıkı atma. |
| brave |
s. cesur, cesaretli. f. göğüs germek. |
| brave the elements |
kötü havada dışarıda bulunmak. |
| bravely |
z. cesaretle. |
| bravery |
i. cesaret. |
| bravo |
ünlem Aferin!/Bravo! |
| brawl |
i. arbede. |
| brawny |
s. kasları gelişmiş, adaleli. |
| bray |
i. anırtı, anırma. f. anırmak. |
| brazen |
s. 1. pirinç, sarı; pirinç gibi. 2. utanmaz, yüzsüz. |
| brazier |
i. mangal. |
| Brazil |
i. Brezilya. |
| Brazil nut |
Brezilya kestanesi. |
| Brazilian |
i. Brezilyalı. s. 1. Brezilya, Brezilya´ya özgü. 2.
Brezilyalı. |
| breach |
i. 1. kırık, yarık, gedik. 2. huk. ihlal. |
| bread |
i. ekmek. |
| bread and butter |
k. dili ekmek kapısı; insanı geçindiren
iş/para. |
| bread bin |
İng., bak. bread box. |
| bread box |
ekmek kutusu. |
| bread crumb |
ekmek kırıntısı. |
| breadbasket |
i. 1. ekmek sepeti. 2. mec. tahıl ambarı. 3. argo mide. |
| breadboard |
i. 1. ekmek tahtası. 2. hamur tahtası. |
| breadth |
i. genişlik, en. |
| breadwinner |
i. bir aileyi geçindiren kimse. |
| break |
i. 1. kırık, çatlak. 2. aralık, açıklık; ara, fasıla. 3. iş
molası: They took a break. Mola verdiler. 4. fırsat, şans. f.
(broke, bro.ken) 1. kırmak, parçalamak; kırılmak. 2. (fırtına)
kopmak. |
| break a habit |
kötü alışkanlıktan kurtulmak. |
| break a promise |
sözünde durmamak, sözünden dönmek. |
| break a record |
rekor kırmak. |
| break cover |
gizlendiği yerden çıkmak. |
| break down |
1. bozulmak. 2. ruhen yıkılmak. |
| break even |
kâr ve zararı eşit olmak, ancak masrafını
karşılamak. |
| break ground |
1. törenle temel atmak. 2. çığır açmak. |
| break in |
1. zorla girmek. 2. lafa karışmak; araya girmek. 3.
alıştırmak. |
| break into |
1. -e zorla girmek. 2. birden -e başlamak: The horse
broke into a run. At birden koşmaya başladı. |
| break loose |
1. kendini kurtarmak; kendini kurtarıp kaçmak. 2. from
-den kopmak; -den kopup sarkmak/sallanmak. 3. (kıyamet)
kopmak. |
| break off |
1. kırılıp ayrılmak. 2. birdenbire durmak. 3. ilişiğini
kesmek. |
| break one´s faith |
sözünde durmamak. |
| break one´s fast |
orucunu açmak/bozmak. |
| break one´s neck |
1. boynu kırılmak. 2. kendini paralamak, paralanmak,
dişini tırnağına takmak. |
| break one´s word |
sözünü tutmamak. |
| break open |
kırmak, zorla açmak. |
| break out |
1. patlak vermek, patlamak, kopmak: War has broken out in
Asia. Asya´da savaş patladı. 2. in ile kaplanmak, ... dökmek: She´s
broken out in a rash. Her tarafı isilik oldu. |
| break the ice |
1. resmiyeti gidermek, havayı yumuşatmak. 2. ilk defa bir
işe girişmek. |
| break the law |
suç işlemek, kanuna karşı gelmek. |
| break the news to |
(birine) (kötü) haber vermek. |
| break to pieces |
1. parça parça etmek. 2. parçalanmak. |
| break up |
1. dağılmak; dağıtmak. 2. bozuşmak. 3. (aralarında sevgi
bağı olan iki kişi) ayrılmak. |
| break wind |
gaz çıkarmak, osurmak. |
| break wind |
gaz çıkarmak, yellenmek. |
| break with |
ilgisini kesmek, -den ayrılmak. |
| breakable |
s. kırılır. |
| breakage |
i. 1. kırma, kırılma. 2. kırılan şeylerin tutarı. |
| breakdown |
i. 1. bozulma, durma. 2. sinir bozukluğu, çökme. 3. ayrıntılı
hesap. |
| breaker |
i. kıyıya vuran büyük dalga. |
| breakfast |
i. sabah kahvaltısı, kahvaltı. |
| breaking |
i. kırılma. |
| breakneck |
s. çok hızlı; büyük (bir hız): a breakneck pace çok hızlı bir
tempo. |
| breakthrough |
i. 1. ask. cepheyi yarıp geçme. 2. (bilimde) büyük buluş. |
| breakup |
i. 1. bozulma, sona erme. 2. parçalanma. |
| breakwater |
i. dalgakıran, mendirek. |
| breast |
i. 1. göğüs, meme. 2. sine, kalp, gönül. |
| breast stroke |
kurbağalama (yüzme tekniği). |
| breastbone |
i., anat. göğüs kemiği. |
| breast-feed |
f. (breast.fed) (bebeği) emzirerek beslemek. |
| breath |
i. nefes, soluk. |
| breathe |
f. soluk almak, teneffüs etmek. Don´t breathe a word of this to
anyone. Bunu sakın kimseye söyleme. |
| breathe down one´s neck |
k. dili 1. başında dikilip durmak, başında beklemek. 2.
rahat bırakmamak. 3. yakından takip etmek. |
| breathe hard |
solumak, sık ve kesik soluklar alıp vermek. |
| breathe in |
nefes almak. |
| breathe one´s last |
son nefesini vermek, ölmek. |
| breathe out |
nefes vermek. |
| breathless |
s. nefes nefese, soluğu kesilmiş. |
| breathtaking |
s. nefes kesici, çok heyecan verici. |
| bred |
f., bak. breed. |
| breeches |
i., çoğ. pantolon. |
| breed |
f. (bred) 1. üremek. 2. yetiştirmek. 3. yol açmak, sebep olmak.
i. cins, tür. |
| breeding |
i. 1. terbiye. 2. yetiştirme. |
| breeze |
i. hafif rüzgâr, esinti, meltem; imbat. |
| breezy |
s. 1. rüzgârlı. 2. teklifsiz. 3. lakayt, umursamaz. 4. canlı,
hareketli. |
| brethren |
i., çoğ. kardeşler. |
| brevity |
i. kısalık. |
| brew |
f. 1. (bira/kahve) yapmak; (çay) demlemek. 2. (çay/kahve)
içmeye hazır olmak, olmak. 3. (kötü bir şey) hazırlamak,
tertiplemek; hazırlanmak, tertiplenmek. i., k. dili bira: Want a
brew? Bir bardak bira ister misin? |
| brewer |
i. bira yapımcısı. |
| brewery |
i. bira fabrikası. |
| brewski |
i., k. dili bira: He bought me two brewskies. Bana iki bira
ısmarladı. |
| briar |
i., bot., bak. brier. |
| bribe |
i. rüşvet. f. rüşvet vermek, para yedirmek. |
| bribery |
i. rüşvetçilik. |
| brick |
i. (gen. deliksiz/boşluksuz) tuğla. |
| brick red |
kiremit rengi. |
| brick up |
tuğla örerek kapatmak. |
| bricklayer |
i. duvarcı, tuğla örücü. |
| brickyard |
i. tuğla harmanı. |
| bridal |
s. 1. geline ait. 2. nikâha ait. |
| bridal veil |
duvak. |
| bride |
i. gelin. |
| bridegroom |
i. güvey. |
| bridesmaid |
i. gelinin nedimesi, nedime. |
| bridge 1 |
i. köprü. f. köprü yapmak, köprü kurmak. |
| bridge 2 |
i. briç. |
| bridgehead |
i., ask. köprübaşı. |
| bridle |
i. (gem ve dizginlerin takıldığı) at başlığı. f. 1. (ata)
başlık takmak. 2. frenlemek, gemlemek, gem vurmak. 3. başını
hafifçe kaldırarak öfkesini veya beğenmediğini belli etmek. |
| brief |
s. kısa. i., huk. davanın özeti. f. brifing yapmak. |
| briefcase |
i. evrak çantası. |
| briefing |
i. brifing. |
| briefly |
z. kısaca. |
| briefs |
i., çoğ. slip (erkek külotu). |
| brier |
i., bot. (herhangi bir) dikenli yabani çalı. |
| brig |
i., den. 1. brik. 2. gemi hapishanesi. |
| brigade |
i., ask. tugay. |
| brigadier |
i., ask. tuğgeneral. |
| brigadier general |
tuğgeneral. |
| brigand |
i. haydut, eşkıya. |
| bright |
s. 1. parlak, parlayan. 2. akıllı, zeki. bright-eyed and
bushy-tailed k. dili tam formunda. |
| bright color |
parlak renk. |
| bright lights |
(otomobil farlarına ait) uzunlar. |
| brighten |
f. 1. parlatmak. 2. aydınlanmak, aydınlık olmak. 3.
neşelendirmek; neşe katmak. 4. (bir yere) canlılık vermek, daha hoş
ve sevimli bir hava vermek. 5. yüzünde mutlu bir ifade belirmek;
mutlu olmak. |
| brights |
i., çoğ., k. dili (otomobil farlarına ait) uzunlar. |
| brilliance |
i. 1. parlaklık, göz alıcılık. 2. deha. 3. harikuladelik,
mükemmellik. |
| brilliant |
s. 1. parlak, göz alıcı. 2. dâhice, parlak. 3. harikulade,
harika, mükemmel. i. pırlanta. |
| brilliantly |
z. parlak bir şekilde, pırıl pırıl. |
| brim |
i. 1. bardak ağzı. 2. şapka kenarı. |
| brimful |
s. ağzına kadar dolu, silme. |
| brimstone |
i. kükürt. |
| brine |
i. 1. salamura, tuzlu su. 2. deniz suyu. |
| bring |
f. (brought) getirmek. |
| bring (a child) into the world |
(anne) (çocuğu) dünyaya getirmek, doğurmak; (doktor/ebe)
(çocuğu) doğurtmak. |
| bring a lump to s.o.´s throat |
k. dili 1. birini çok duygulandırmak. 2. birinin yüreğini
burkmak. |
| bring a unit up to strength |
bir grubun mevcudunu tamamlamak. |
| bring about |
meydana getirmek, sebep olmak. |
| bring along |
yanında getirmek. |
| bring an action/suit against |
-i dava etmek. |
| bring around/round |
1. ikna etmek. 2. ayıltmak. |
| bring down the house |
k. dili bir alkış tufanı kopartmak. |
| bring down the house |
1. çok alkışlanmak, çok alkış toplamak. 2. seyircileri kırıp
geçirmek/çok güldürmek. |
| bring forth |
meydana getirmek, sebep olmak. |
| bring forth |
1. doğurmak. 2. meydana getirmek. |
| bring forward |
1. ileri sürmek, arzetmek. 2. hesap toplamını nakletmek.
3. ileri bir tarihe almak. |
| bring home the bacon |
k. dili ailesinin geçimini sağlamak, ailesini
geçindirmek. |
| bring in |
1. getirmek. 2. (para) kazandırmak; kazanmak. 3. huk.
(jüri) karara varmak. |
| bring into disrepute |
-e gölge düşürmek. |
| bring into line |
sıraya sokmak. |
| bring into relief |
açığa çıkarmak. |
| bring off |
k. dili başarmak, başarıyla yapmak. |
| bring on |
1. sebep olmak. 2. geliştirmek. |
| bring out |
1. (yeni bir şeyi) yapmak/yayımlamak. 2. belli etmek,
meydana çıkarmak. 3. (çekingen birinin) konuşup rahat davranmasına
sebep olmak, -i açmak. |
| bring pressure to bear on |
-i sıkıştırmak, -i zorlamak. |
| bring s.o. down |
k. dili birinin keyfini bozmak. |
| bring s.o. in on |
birinin (bir işe) katılmasını sağlamak, birini (bir işe)
katmak. |
| bring s.o. to |
birini ayıltmak. |
| bring s.o. to his/her knees |
birini yola getirmek, birine boyun eğdirmek, birine diz
çöktürmek. |
| bring s.o. to justice |
(yargılanmak üzere) birini mahkemenin önüne
çıkartmak. |
| bring s.o. to reason |
birinin aklını başına getirmek. |
| bring s.o. up to date |
birini en son olaylardan/gelişmelerden haberdar
etmek. |
| bring s.o. word of |
... hakkında birine haber getirmek. |
| bring s.t. home to s.o. |
k. dili bir şeyi birinin kafasına dank
ettirmek. |
| bring s.t. to bear on |
-e bir şeyi uygulatmak: He brought some pressure to bear
on the general. Generale biraz baskı yaptırdı. |
| bring s.t. to pass |
bir şeyi sonuçlandırmak. |
| bring shame on |
-i rezil etmek. |
| bring through |
birinin (bir hastalığı/zor bir durumu) atlatmasını
sağlamak. |
| bring to a head |
karar noktasına getirmek. |
| bring to light |
meydana çıkarmak, aydınlatmak, gün ışığına çıkarmak. |
| bring to mind |
hatırlatmak, akla getirmek; hatırlamak. |
| bring up |
1. yetiştirmek, büyütmek. 2. bahsetmek. |
| bring up one´s big guns |
en önemli dayanakları/kanıtları ileri sürmek; en önemli
destekçileri getirmek. |
| bring/file suit against |
-i dava etmek. |
| brink |
i. 1. (uçurum için) kenar; (felaket için) eşik. 2. kıyı. |
| brisk |
s. 1. canlı; hareketli; istenilen hızda hareket eden. 2. sertçe
esen (rüzgâr). |
| briskly |
z. canlı/hareketli bir şekilde; istenilen hızda. |
| bristle |
i. sert kıl, domuz kılı. f. 1. tüylerini kabartmak. 2.
dikleşmek, kızmak. |
| bristle with |
(hoş olmayan bir şeyle) dolu olmak. |
| bristly |
s. kıllı. |
| Britain |
i. Britanya. |
| britches |
i., çoğ., k. dili pantolon. |
| British |
s. Britanya´ya ait, İngiliz. |
| Briton |
i. Britanyalı. |
| brittle |
s. kırılgan; gevrek. |
| broach |
f. (bir konuyu) açmak. |
| broad |
s. 1. geniş; engin. 2. genel, ayrıntılara girmeyen. i., argo
eksik etek, kadın. |
| broad bean |
bakla. |
| broad jump |
spor uzun atlama. |
| broad jump |
uzun atlama. |
| broadcast |
f. (broad.cast) 1. (radyo/televizyon aracılığıyla) yayımlamak.
2. (tohum) saçmak. 3. yaymak, herkese söylemek. i. radyo/televizyon
yayını. |
| broaden |
f. genişletmek; genişlemek. |
| broadly speaking |
kabaca, yaklaşık. |
| broad-minded |
s. açık fikirli, hoşgörülü. |
| brocade |
i. brokar. |
| brochure |
i. broşür; kitapçık. |
| brogue |
i. 1. şive. 2. bir çeşit erkek ayakkabısı. |
| broil |
f. 1. ızgara yapmak, ızgarada kızartmak. 2. k. dili (hava) çok
sıcak olmak. |
| broiler |
i. 1. fırında et kızartmaya özgü ızgaralı kap. 2. ızgaralık
piliç. |
| broiling hot |
k. dili çok sıcak (hava). |
| broke 1 |
s., k. dili parasız, meteliksiz. |
| broke 2 |
f., bak. break. |
| broken |
s. 1. kırık, kırılmış. 2. bozuk, bozulmuş. 3. (kötü bir olaydan
sonra) umudunu yitirmiş. 4. dilbilgisi kurallarına uymayan (bir
yabancının konuşması): That Frenchman speaks broken English. O
Fransız, İngilizceyi iyi konuşamıyor. |
| broken-down |
s. işi bitmiş, bitik; harap. |
| broken-hearted |
s. kalbi kırık. |
| broker |
i. komisyoncu; banker. |
| bronchial tubes |
anat. bronşlar. |
| bronchitis |
i., tıb. bronşit. |
| bronco |
i. yabani at; ehlileştirilmemiş at. |
| bronze |
i. bronz, tunç. |
| brooch |
i. broş. |
| brood |
f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. derin derin düşünmek, düşünceye
dalmak. i. kuluçka. |
| brooder |
i. kuluçka makinesi. |
| broody |
s. 1. kuluçkaya yatmak isteyen. 2. düşünceye dalan. |
| brook 1 |
i. çay, ırmak. |
| brook 2 |
f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, katlanmak. |
| broom |
i. 1. saplı süpürge. 2. bot. katırtırnağı. |
| broomstick |
i. süpürge sopası. |
| broth |
i. et/balık suyu. |
| brothel |
i. genelev. |
| brother |
i. erkek kardeş, birader. |
| brotherhood |
i. 1. kardeşlik, birlik, beraberlik. 2. bir kuruluşun
üyeleri. |
| brother-in-law |
i. enişte; kayınbirader; bacanak. |
| brotherly |
z. erkek kardeşe özgü, ağabeyce. |
| brought |
f., bak. bring. |
| brow |
i. 1. alın. 2. kaş. 3. çehre, yüz. 4. yamaç. |
| browbeat |
f. (brow.beat, --en) gözünü korkutmak, yıldırmak. |
| brown |
s. kahverengi. f. karartmak; kararmak. |
| brown sugar |
esmerşeker. |
| brown sugar |
esmerşeker. |
| brownish |
s. kahverengimsi. |
| browse |
f. 1. through -i şöyle bir okumak/karıştırmak, -e göz
gezdirmek. 2. otlamak. |
| bruise |
f. çürütmek, berelemek, ezmek. i. çürük, bere, ezik. |
| brunch |
i., k. dili öğleye doğru yenen ve kahvaltı ile öğle yemeği
yerine geçen yemek; kuşluk yemeği. |
| Brunei |
i. Brunei. |
| Bruneian |
i. Bruneili. s. 1. Brunei, Brunei´ye özgü. 2. Bruneili. |
| brunette |
i. esmer kadın. |
| brunt |
i. (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli
kısmı. |
| brush 1 |
i. fırça. f. 1. fırçalamak. 2. hafifçe dokunmak,
değinmek. |
| brush 2 |
i. çalılık, fundalık. |
| brush against |
-e sürtünmek. |
| brush aside |
önemsememek, aldırmamak. |
| brush off |
1. başından atmak, savmak. 2. tozunu almak. |
| brush up |
İng. (bilgiyi) tazelemek. |
| brush up on |
(bilgiyi) tazelemek. |
| brushoff |
i. geri çevirme, ret. |
| brushwood |
i. 1. çalı çırpı. 2. sık çalılık, fundalık. |
| brusk |
s., bak. brusque. |
| brusque |
s. sert, ters, kaba. |
| Brussels |
i. Brüksel. |
| Brussels sprouts |
brüksellahanası, frenklahanası. |
| brutal |
s. 1. vahşi, yabani. 2. merhametsiz. |
| brutality |
i. vahşilik. |
| brutally |
z. vahşice. |
| brute |
i. 1. hayvan. 2. vahşi adam. |
| brute force |
kaba kuvvet. |
| bubble |
i. kabarcık. f. kaynamak, fokurdamak. |
| buccaneer |
i. korsan. |
| buck 1 |
f. 1. (at) sıçramak. 2. karşı gelmek. |
| buck 2 |
i. 1. erkek geyik. 2. erkek hayvan. 3. k. dili
dolar. |
| buck 3 |
z. |
| buck for |
(terfi, zam v.b.´ni) elde etmeye çalışmak. |
| buck naked |
k. dili çırılçıplak. |
| buck up |
k. dili neşelenmek. |
| bucket |
i. kova. |
| buckle |
i. toka. f. 1. (tokalı bir şeyi) bağlamak. 2. yer yer
kabarmak/kamburlaşmak. 3. çökmeye başlamak. |
| buckle down |
ciddiyetle/gayretle çalışmak. |
| buckle on |
(tokalı bir kayışla) (bir şeyi) takmak/giymek. |
| buckling |
i., mek. flambaj; burkulma; buruşma. |
| buckshot |
i. (tüfek için) saçma. |
| buckwheat |
i., bot. karabuğday. |
| bud |
i. tomurcuk; gonca. f. (--ded, --ding) tomurcuklanmak; gonca
vermek. |
| Buddhism |
i. Budizm. |
| Buddhist |
i., s. Budist. |
| budding |
s. yetişmekte olan: a budding physicist yetişmekte olan bir
fizikçi. |
| buddy |
i. arkadaş, ahbap. |
| budge |
f. kımıldamak, hareket etmek; kımıldatmak. |
| budgerigar |
i., İng., zool. muhabbetkuşu. |
| budget |
i. bütçe. |
| budgie |
i., İng., k. dili muhabbetkuşu. |
| buff 1 |
f. (bir şeyi) yumuşak bir şeyle parlatmak. |
| buff 2 |
i. (araba, radyo v.b.) meraklısı, kurdu. |
| buffalo |
i., zool. bizon. |
| buffer |
i. tampon. |
| buffer state |
tampon devlet. |
| buffer zone |
tampon bölge. |
| buffet 1 |
i. büfe. |
| buffet 2 |
f. (about) hırpalamak; örselemek. |
| bug |
i. 1. böcek. 2. mikrop, virüs. 3. k. dili gizli dinleme aygıtı.
4. k. dili (makinede) bozukluk. 5. bilg. hata, arıza. f. (--ged,
--ging) k. dili 1. (bir yere) gizli dinleme aygıtı yerleştirmek. 2.
rahatsız etmek; -in canını sıkmak. |
| bug off |
k. dili toz olmak, gitmek. |
| bug-eyed |
s., k. dili patlak gözlü. |
| bugger |
f., İng., kaba arkadan sikmek. i., İng., argo 1. herif. 2. çok
zor bir şey. |
| bugger about |
İng., argo oyalanarak vakit geçirmek. |
| bugger all |
İng., argo hiçbir şey. |
| bugger off |
İng., argo sıvışmak, toz olmak. |
| bugger s.o. about |
İng., argo birine zorluk çıkarmak. |
| bugger s.t. up |
İng., argo bir şeyin içine etmek. |
| Bugger you! |
İng., argo Siktir! |
| buggy 1 |
s. böcek dolu, böcekli. |
| buggy 2 |
i. fayton; brıçka. |
| bughouse |
i., argo tımarhane. |
| bugle |
i., müz. büğlü, boru (askerlere işaret vermek için kullanılan
çalgı). |
| bugle call |
boru işareti. |
| bugler |
i. borazan, borazancı. |
| build |
f. (built) 1. yapmak, kurmak, yaratmak. 2. yapı yapmak, inşa
etmek. i. (insan için) yapı, bünye, fizik. |
| builder |
i. müteahhit, inşaatçı. |
| building |
i. 1. bina, yapı. 2. yapım, inşa, inşaat. |
| building complex |
site. |
| building permit |
inşaat ruhsatı. |
| built |
f., bak. build. |
| bulb |
i. 1. çiçek soğanı. 2. elektrik ampulü. |
| Bulgaria |
i. Bulgaristan. |
| Bulgarian |
i., s. 1. Bulgar. 2. Bulgarca. |
| bulge |
f. bel vermek. |
| bulk |
i. 1. hacim, oylum. 2. çoğunluk. |
| bulky |
s. iri, cüsseli, hacimli, hantal. |
| bull |
i. 1. boğa. 2. argo saçma, zırva. |
| bull session |
yarenlik, söyleşi. |
| bulldog |
i. buldok. |
| bulldoze |
f. 1. üstünden buldozer geçirmek. 2. argo zor kullanarak bir
şeyi yapmaya mecbur etmek. |
| bulldozer |
i. buldozer, dozer, yoldüzer. |
| bullet |
i. kurşun, mermi. |
| bulletin |
i. bildiri, belleten, bülten. |
| bulletin board |
ilan tahtası. |
| bulletproof |
s. kurşun geçirmez. |
| bullfight |
i. boğa güreşi. |
| bullhorn |
i., k. dili megafon. |
| bullion |
i. külçe altın/gümüş; altın/gümüş çubuk. |
| bully |
i. kabadayı, zorba. f. zorbalık etmek, kabadayılık etmek. |
| bulwark |
i. siper, istihkâm. f. siper ile korumak, muhafaza altına
almak. |
| bulwarks |
i., den. küpeşte. |
| bum |
i., argo 1. serseri, başıboş adam. 2. otlakçı, anaforcu,
başkalarının sırtından geçinen kimse. 3. İng. kıç, makat. f.
(--med, --ming) 1. serseri bir hayat sürmek. 2. otlamak,
otlakçılıkla geçinmek; başkalarının sırtından geçinmek. 3. ödünç
alıp geri vermemek. |
| bumblebee |
i., zool. toprak yabanarısı. |
| bumf |
i., İng., k. dili 1. hiçbir işe yaramayan kâğıtlar. 2. saçma
laflar, saçma. |
| bump |
i. 1. vuruş, çarpma. 2. şiş, yumru, tümsek. f. vurmak,
toslamak, çarpmak, bindirmek. |
| bumper |
i. 1. oto. tampon. 2. ağzına kadar dolu kadeh/bardak. s.
mebzul, alışılandan çok daha bol. |
| bumper crop |
bereketli mahsul. |
| bumph |
i., İng., k. dili, bak. bumf. |
| bumpy |
s. 1. tümsekli, engebeli. 2. inişli çıkışlı. |
| bun |
i. 1. çörek. 2. topuz: She wears her hair in a bun. Saçını hep
topuz yapıyor. |
| bunch |
i. 1. salkım, demet, hevenk, deste. 2. grup, takım. |
| bundle |
i. 1. bohça. 2. yığın. f. toplamak, bohçalamak. |
| bundle s.o. off |
birini apar topar göndermek: As soon as his wife was certified
insane, Berkant bundled her off to an asylum. Karısının deliliği
resmen tasdik edilir edilmez Berkant onu apar topar tımarhaneye
kapattı. |
| bundle up |
sıkı giyinmek, sarınıp sarmalanmak: It´s cold out; you´d better
bundle up. Dışarısı soğuk; sıkı giyinsen iyi olur. |
| bung |
i. 1. tapa, tıpa. 2. fıçı deliği. f. 1. tapalamak, tıpalamak,
ağzını tapa/tıpa ile kapamak. 2. dövmek, hırpalamak. |
| bung up |
k. dili 1. -i yara bere içinde bırakmak. 2. -e epey hasar
vermek. |
| bungalow |
i. bungalov. |
| bungle |
f. aptalca hatalar yaparak (bir şeyi) becerememek. |
| bunion |
i. (ayak parmağında oluşan) şiş. |
| bunk 1 |
i. saçma, zırva. |
| bunk 2 |
i. ranza. |
| bunny |
i. tavşan, tavşancık. |
| buoy |
i. şamandıra. f. |
| buoy s.o. up |
birini neşelendirmek. |
| buoyant |
s. 1. yüzen, batmaz. 2. neşeli. |
| burden |
i. yük, ağırlık. f. 1. yüklemek. 2. yüklenmek, sıkıntı
vermek. |
| burden of proof |
huk. kanıtlama zorunluğu. |
| burdensome |
s. külfetli, sıkıcı. |
| bureau |
çoğ. --s/--x (byûr´oz) i. 1. büro, yazıhane, daire. 2. (aynalı
ve alçak) şifoniyer. |
| bureaucracy |
i. 1. bürokrasi, kırtasiyecilik. 2. devlet memurları. |
| bureaucrat |
i. bürokrat, kırtasiyeci. |
| bureaucratic |
s. bürokratik. |
| burette |
i., kim. büret. |
| burger |
i., k. dili hamburger. |
| burglar |
i. ev/bina hırsızı. |
| burglarise |
f., İng., k. dili, bak. burglarize. |
| burglarize |
f., k. dili (evi/binayı) soymak. |
| burglary |
i. ev/bina soyma, hırsızlık. |
| burgle |
f., k. dili (evi/binayı) soymak. |
| burial |
i. gömme, defin. |
| Burkina Faso |
Burkina Faso. |
| Burkinese |
i. (çoğ. Bur.ki.nese) Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso,
Burkina Faso´ya özgü. 2. Burkina Fasolu. |
| Burkinian |
i. Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina Faso´ya özgü. 2.
Burkina Fasolu. |
| burlap |
i. çuval bezi. |
| burly |
s. iriyarı, cüsseli. |
| Burma |
i., tar., bak. Myanmar. |
| Burmese |
i. (çoğ. Bur.mese) 1. Birman; Birmanyalı. 2. Birmanca. s. 1.
Birmanya, Birmanya´ya özgü; Birman. 2. Birmanyalı. 3.
Birmanca. |
| burn |
f. (--ed/--t) yanmak; yakmak. i. yanık, yanık yeri. |
| burn down |
yanıp kül olmak; yakıp kül etmek. |
| burn o.s. out |
kendini tüketmek. |
| burn out |
1. yakıp yok etmek. 2. içini yakmak. 3. tamamen yanıp (kendi
kendine) sönmek. 4. mahvolmak. 5. yanmak, bozulmak. |
| burn s.o. up |
k. dili birini çok kızdırmak/sinirlendirmek. |
| burn the candle at both ends |
fazla çalışmak. hold a –– He doesn´t hold a
candle to her. Onun eline su dökemez. |
| burn the midnight oil |
gece yarısına kadar çalışmak. |
| burn up |
1. tamamen yanmak. 2. yakmak, yakıp yok etmek. |
| burn/hang s.o. in effigy |
protesto olarak sevilmeyen birinin kuklasını
yakmak/asmak. |
| burned down |
The house burned down. Ev yanıp kül oldu. |
| burned to a crisp |
yanıp kül olmuş. |
| burner |
i. brülör. |
| burning |
s. 1. yanan, yanıcı. 2. şiddetli, hararetli, büyük: She has a
burning desire to become rich and famous. Zengin ve ünlü olmak için
yanıp tutuşuyor. |
| burnish |
f. cilalamak; parlatmak. i. cila, parlaklık. |
| burnisher |
i. 1. cilacı, perdahçı. 2. mühre, perdah kalemi. |
| burnt |
f., bak. burn. s. yanık, yanmış. |
| burp |
i. geğirme. f. geğirmek; geğirtmek. |
| burrow |
i. oyuk, in, yuva. f. 1. tünel kazmak, yuva yapmak, oyuk açmak.
2. bir oyukta/yuvada gizlenmek. |
| bursar |
i. muhasebeci, okul veznedarı. |
| burst |
f. (burst) patlamak, yarılmak. i. 1. patlama, çatlama. 2. ileri
atılma. s. patlamış, patlak. |
| burst in on/upon |
pat diye girmek: What do you mean bursting in on us like this?
Ne diye odamıza böyle pat diye giriyorsun? |
| burst into flames |
tutuşmak, alev almak. |
| burst into laughter |
kahkahayı koyuvermek. |
| burst into tears |
birden ağlamaya başlamak. |
| burst out crying |
birden ağlamaya başlamak. |
| Burundi |
i. Burundi. |
| Burundian |
i. Burundili. s. 1. Burundi, Burundi´ye özgü. 2.
Burundili. |
| bury |
f. 1. gömmek, defnetmek. 2. gizlemek, saklamak, örtmek. |
| bury the hatchet |
barışmak. |
| bus |
i. otobüs. |
| bus station |
otobüs terminali. |
| bus stop |
otobüs durağı. |
| bush |
i. çalı, çalılık. |
| bushel |
i. kile; İng. 4/5 kile. |
| bushiness |
i. çalı gibi olma. |
| bushy |
s. 1. çalıyla kaplı. 2. çalı gibi, gür (saç, kaş, kuyruk
v.b.). |
| business |
i. 1. iş, meslek, görev. 2. ticaret. 3. mesele,
problem. |
| business hours |
iş saatleri. |
| business transaction |
(ticari) iş. |
| business trip |
iş seyahati. |
| businesslike |
s. ciddi, sistemli. |
| businessman |
çoğ. busi.ness.men (bîz´nîsmen) i. işadamı. |
| businesswoman |
çoğ. busi.ness.wom.en (bîz´nîswîmîn) i. iş kadını. |
| bust 1 |
i. 1. göğüs. 2. büst. |
| bust 2 |
f. (--ed/bust) k. dili 1. kırmak; bozmak; patlatmak. 2.
tutuklamak. 3. girip aramak. 4. (askerin rütbesini) indirmek. 5. up
(bir çift) boşanmak/birbirinden ayrılmak. i., argo 1. tutuklama. 2.
arama. s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak,
patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış. |
| bust a gut |
k. dili eşek gibi çalışmak. |
| bust one´s ass |
kaba kıçını yırtmak, eşek gibi çalışmak. |
| bust out of |
k. dili (bir yerden) sıvışıp kaçmak. |
| busted |
s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak,
patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış. |
| bustle |
i. koşuşturma, aceleyle hareket etme. f. koşuşturmak, aceleyle
hareket etmek. |
| bust-up |
i., k. dili boşanma; birbirinden ayrılma. |
| busy |
s. 1. meşgul: I´ve had a busy day. Bugün çok meşguldüm. 2.
işlek, hareketli. |
| busy as a bee |
çok meşgul. |
| busy signal |
meşgul işareti. |
| busy signal |
telefon meşgul sesi. |
| but |
edat -den gayri, -den başka: The new maid will do almost
anything but wash windows. Yeni hizmetçi, pencere silmek hariç,
hemen hemen her işi yapar. bağ. fakat, ama, lakin, ancak, halbuki,
ki: I´ll do almost anything for you, but I won´t do that. Sizin
için hemen hemen her şeyi yaparım, ama onu yapmam. z. ama, sadece,
yalnızca: He´s but a child. Ama o bir çocuk. |
| but for |
... sayesinde, ... olmasaydı: But for her relationship
with the boss she would have been fired long ago. Şefle ilişkisi
olmasaydı çoktan işten çıkarılmıştı. |
| but what |
... ki, gene de, rağmen. |
| butane |
i. bütan. |
| butcher |
i. kasap. f. 1. kasaplık hayvan kesmek. 2. katletmek. 3. berbat
etmek, rezil etmek. |
| butchery |
i. 1. mezbaha, salhane. 2. katliam, kırım. |
| butler |
i. bir evin baş hizmetkârı; kâhya, baş uşak. |
| butt 1 |
i. 1. uç, sap. 2. dipçik. 3. izmarit. 4. argo popo, kıç. |
| butt 2 |
i. alay konusu kimse. |
| butt 3 |
f. 1. tos vurmak, süsmek, boynuzlamak. 2. kafa
atmak. |
| butt in |
araya girmek, karışmak, burnunu sokmak. |
| butt in on |
-e karışmak, -e burnunu sokmak. |
| butter |
i. tereyağı. f. tereyağı sürmek. |
| butter up |
k. dili -e yağ çekmek, -i yağlamak, -e dalkavukluk etmek. |
| buttercup |
i., bot. düğünçiçeği. |
| butterfat |
i. süt kaymağı. |
| butterfingers |
i., k. dili sakar kimse. |
| butterfly |
i. kelebek. |
| buttermilk |
i. yayık ayranı. |
| buttocks |
i. but, kalça, kıç, popo, kaba et. |
| button |
i. 1. düğme. 2. elektrik düğmesi, düğme, buton. f. (up)
iliklemek, düğmelemek; iliklenmek, düğmelenmek: Button your shirt!
Gömleğini ilikle! |
| button one´s lip |
k. dili 1. susmak, çenesini kapamak. 2. konuşmamak, sır
vermemek. |
| button up |
k. dili, bak. button one´s lip. |
| buttonhole |
i. ilik, düğme iliği. f. yakasına yapışmak. |
| buttress |
i. 1. payanda, ayak. 2. destek. f. desteklemek. |
| buxom |
s. 1. iri göğüslü (kadın). 2. sıhhatli, canlı; etli butlu. 3.
çekici, neşeli. |
| buy |
f. (bought) satın almak, almak. i. 1. alış, alma. 2.
kelepir. |
| buy a pig in a poke |
k. dili malı görmeden satın almak; körü körüne alışveriş
etmek. |
| buy a pig in a poke |
bir şeyi görmeden satın almak. |
| buy in |
ortak olmak; hisse almak. |
| buy off |
rüşvetle elde etmek, rüşvetle defetmek, savuşturmak; satın
almak. |
| buy on impulse |
düşünmeden satın almak. |
| buy on installment |
taksitle satın almak. |
| buy on margin |
yalnız ihtiyat akçesi yatırarak satın almak. |
| buy out |
bütün hisselerini almak. |
| buy over |
(birini) rüşvetle satın almak. |
| buy s.t. between themselves |
bir şeyi ortaklaşa satın almak: They bought the house between
them. Evi ortaklaşa satın aldılar. |
| buy s.t. on credit |
bir şeyi veresiye almak. |
| buy s.t. sight unseen |
bir şeyi hiç görmeden satın almak. |
| buy up |
tümünü satın almak, kapatmak. |
| buyer |
i. alıcı, müşteri. |
| buyer´s market |
alıcı piyasası. |
| buzz |
i. vızıltı. f. vızıldamak. |
| buzz off |
İng., k. dili toz olmak, sıvışmak. |
| buzzard |
i., zool. bir tür akbaba. |
| buzzer |
i. vızıltılı elektrik zili, vibratör. |
| By golly! |
Vallahi! |
| by (main) force |
zorla. |
| by 1 |
edat 1. yanında, yakınında, nezdinde. 2. yakınından, yanından.
3. ile, vasıtasıyla. 4. -den, tarafından. 5. -e kadar. 6. -e göre.
7. hakkında, hakkı için. |
| by 2 |
z. 1. yakın, yakında. 2. bir kenara, bir yana. |
| by a hair´s breadth |
kıl payı, az kaldı. |
| by a narrow majority |
az bir çoğunlukla. |
| by a vote of thirteen to twelve |
on ikiye karşı on üç oyla. |
| by accident |
1. kazara, yanlışlıkla. 2. rastlantı sonucu,
tesadüfen. |
| by acclamation |
bağırarak, alkışlayarak, tezahüratla: They elected her
president by acclamation. Onu tezahüratla başkan seçtiler. |
| by air |
uçakla. |
| by all accounts |
herkesin dediğine göre. |
| by all means |
elbette. |
| by and by |
çok geçmeden. |
| by and large |
genellikle. |
| by any means |
1. ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun. 2.
hiç. |
| by chance |
tesadüfen, kazara. |
| by common consent |
oybirliğiyle. |
| by courtesy of |
izniyle, sayesinde. |
| by day |
gündüzün. |
| by degrees |
derece derece, tedricen. |
| by dint of |
-in sayesinde. |
| by ear |
müz. notasız, kulaktan. |
| by fair means or foul |
her ne pahasına olursa olsun. |
| by far |
(öbürlerinden) kat kat daha ...: They´re by far the best.
Onlar kat kat daha iyi. |
| by fits and starts |
düzensiz bir tempo ile, rasgele çalışarak. |
| by fits and starts |
gayet düzensiz bir şekilde: I´ve worked on this by fits
and starts for twenty years. Bunun üzerinde gayet düzensiz bir
şekilde yirmi yıl çalıştım. |
| By gosh! |
Vallahi! |
| by half |
çok fazla. |
| by hand |
elle. |
| by heart |
ezbere. |
| by herself |
kendi başına, kendi kendine. |
| by hook or by crook |
k. dili bir yolunu bulup, ne yapıp yapıp. |
| by hook or by crook |
ne yapıp edip. |
| by inches |
ağır ağır, yavaş yavaş. |
| by itself |
1. (yardım görmeden) kendi başına: That cat can open the
window by itself. O kedi pencereyi kendi başına açabilir. 2.
kendiliğinden: The window opened by itself. Pencere kendiliğinden
açıldı. |
| by leaps and bounds |
büyük bir hızla. |
| by main force |
var gücüyle. |
| by means of |
aracılığıyla, vasıtasıyla. |
| by name |
1. adıyla, ismiyle: He called me by name. Bana ismimle
hitap etti. 2. ismen: I know him by name only. Onu ancak ismen
tanıyorum. |
| by nature |
yaradılıştan, doğuştan. |
| by night |
geceleyin. |
| by no means |
asla, katiyen. |
| by o.s. |
yalnız, kendi kendine. |
| by order of |
-in emrine göre, -in emri gereğince. |
| by popular demand |
genel istek üzerine. |
| by reason of |
nedeniyle, sebebiyle. |
| by request |
rica/istek üzerine. |
| by return mail |
, İng. |
| by return of post |
ilk posta ile (cevap). |
| by return post |
ilk posta ile, acele. |
| by rights |
aslında, doğrusu. |
| by rota |
nöbetleşe, nöbetle. |
| by rote |
mekanik olarak, düşünmeden, ezberden. |
| by stealth |
hırsızlama; gizlice; dikkati çekmeden. |
| by the gross |
tic. toptan. |
| by the job |
götürü. |
| by the piece |
parça başına. |
| by the same token |
aynı şekilde, aynen: He hasn´t been friendly to us, but
by the same token we haven´t been very friendly to him. O bize
sıcak davranmadı, fakat biz de ona pek sıcak davranmadık. |
| by the skin of one´s teeth |
k. dili kıl payı. |
| by the sweat of one´s brow |
k. dili alnının teriyle. It´s no sweat!/No sweat! k. dili
1. Hiç problem değil!/Çok kolay! 2. Hiç de zahmet değil! |
| by the way |
ha aklıma gelmişken .... |
| by the way |
sırası gelmişken, aklıma gelmişken. |
| by the week |
haftalığına, hafta hesabına göre. |
| by turns |
nöbetleşe, nöbetle, sıra ile. |
| by twos |
ikişer ikişer. |
| by virtue of |
-den dolayı, ... nedeniyle, ... yüzünden. |
| by way of |
yolu ile, -den. |
| by weight |
tartı ile. |
| by your leave |
izninizle. |
| by yourself |
kendi kendine; kendi kendinize. |
| bye |
ünlem, bak. bye-bye. |
| bye-bye |
ünlem 1. Allahaısmarladık./Hoşça kal. 2. güle güle. |
| by-election |
i., İng. ara seçim. |
| Byelorussia |
i., bak. Belarus. |
| Byelorussian |
i., s., bak. Belarussian. |
| bygone |
s. geçmiş, eski. i., çoğ. geçmiş şey. |
| bylaw |
i. (tüzükte) ek madde. |
| by-line |
i. yazar adının verildiği satır. |
| bypass |
i. 1. baypas, baypas yol, çevre yolu. 2. elek. baypas. 3. tıb.
baypas ameliyatı, baypas: heart bypass kalp baypası. f. baypas
yoluyla -den geçmek. |
| by-product |
i. yan ürün, türev ürün. |
| bystander |
i. seyirci kalan. |
| byte |
i., bilg. bayt. |
| by-way |
i. gizli/özel/karanlık yol, dolaşık yol; yan yol. |
| byword |
i. atasözü; çok kullanılan bir deyim. |
| Byzantine |
i. Bizanslı. s. 1. Bizans, Bizans´a özgü. 2. Bizanslı. |
| Byzantium |
i. Bizans. |
|