Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
B, b i. B, İngiliz alfabesinin ikinci harfi.
BA kıs. Bachelor of Arts.
baa i. meleme. f. melemek.
babble f. 1. anlaşılmaz sözler söylemek. 2. gevezelik etmek, saçmalamak; boşboğazlık etmek. 3. (su) çağlamak.
babbler i. geveze, boşboğaz.
babe i. 1. bebek. 2. k. dili kız, piliç.
baboon i., zool. habeşmaymunu.
baby i. 1. bebek, çocuk. 2. k. dili sevgili. s. yavru. f. (birine) aşırı bir özenle bakmak, her ihtiyacını karşılamak. 
baby blue  süt mavisi. 
baby bottle  biberon, emzik.
baby carriage/buggy  çocuk arabası. 
baby farm  çocuk ve bebekler için ücretli bakımevi, kreş.
baby grand  kısa kuyruklu piyano. 
baby sitter çocuk bakıcısı.
baby tooth  sütdişi. 
babyhood i. bebeklik devresi. 
babyish s. bebek gibi.
baby-sit f. (ba.by-sat,  --ting) ana babaları evde olmadığı zaman çocuğa bakmak.
baby-sitter i. çocuk bakıcısı.
baccara i., isk., bak. baccarat.
baccarat i., isk. bakara.
bachelor i. bekâr erkek, bekâr. 
Bachelor of Arts degree  kıs. B.A. edebiyat fakültesi diploması.
Bachelor of Science degree  kıs. B.S. fen fakültesi diploması. 
bacillus çoğ. ba.cil.li (bısîl´ay) i. basil.
back i. 1. arka taraf, arka. 2. anat. sırt, belkemiği. 3. futbol bek. f. 1. -i desteklemek, -e arka olmak, -e yardım etmek: Akif´s company is backing this project with five million dollars. Akif´in şirketi bu projeyi beş milyon dolarla destekliyor. 2. geri yürütmek, geri sürmek, geri geri gitmek: I always back my car into the garage. Arabamı garaja hep geri geri sürerim. He backed out of the room. Geri geri çekilerek odadan çıktı. s. 1. arka, arkadaki, arkasındaki; arkaya doğru olan: back door arka kapı. 2. evvelki; eski. z. 1. geri, geriye: He gave the money back. Parayı geri verdi. He went back to the office. Büroya geri döndü. It takes four days to go to Van and back. Van´a gidip dönmek dört gün ister. 2. yine, tekrar: He climbed back up the ladder. Tekrar merdivene tırmandı. When are you going back to see your doctor? Tekrar doktorunla görüşmeye ne zaman gideceksin? 
back and forth  ileri geri. 
back and forth  ileri geri. 
back country  taşra.
back down bir iddiadan vazgeçmek. 
back number (dergi/gazete için) eski sayı/nüsha. 
back number  bir derginin eski sayılarından biri. 
back out  caymak, sözünden dönmek. 
back pay ücret veya maaşın ödenmesi gecikmiş kısmı.
back scratcher  kaşağı. 
back seat  1. arka yer, arka koltuk. 2. ikinci mevki/rol.
back street arka sokak. 
back talk  küstahça karşılık verme.
back to back  arka arkaya, sırt sırta. 
back up  1. geri sürmek, geri gitmek. 2. (kanıtla) desteklemek. 3. arka çıkmak, desteklemek. 4. bilg. yedeklemek.
backache i. sırt ağrısı; bel romatizması, lumbago.
backbit f., bak. backbite.
backbite f. (back.bit, back.bit.ten) arkasından çekiştirmek/kötülemek.
backbitten f., bak. backbite.
backbone i. 1. anat. omurga, belkemiği. 2. belkemiği, en önemli destek, temel. 3. karakter kuvveti, yürek gücü, maneviyat. 
backbreaking s. çok yorucu, yıpratıcı.
backcomb f. (saçları) tersine taramak. 
backdoor s., k. dili yasadışı. 
backer i. destekçi, taraftar.
backfire f. 1. (motorun ateşi) geri tepmek. 2. geri tepmek, istenilenin aksi olmak.
backgammon i. tavla.
background i. 1. arka plan, zemin; fon. 2. bir kimsenin geçmişteki görgü, çevre ve tahsili. 
backhand i. elin tersi öne gelecek şekilde yapılan vuruş. s. elin tersi öne gelecek şekilde yapılan (vuruş v.b.). z. elinin tersiyle.
backhanded compliment  kompliman gibi gözüken eleştiri; kompliman olup olmadığı belli olmayan söz.
backing i. arka, destek.
backlash i. 1. (siyasal/toplumsal bir gelişmeye karşı) güçlü tepki. 2. geri tepme.
backlog i. birikmiş iş, yığılmış iş: You should work on that backlog of unanswered letters. O birikmiş mektupları cevaplamaya bakmalısın.
backpack i. sırt çantası. f. omzunda sırt çantasıyla gezmek.
backpacker i. omzunda sırt çantasıyla gezen kimse.
backpedal f. 1. pedalı geri çevirmek. 2. k. dili caymak, tornistan etmek.
backrest i. arkalık.
backside i. 1. arka taraf. 2. k. dili kıç, makat.
backslid f., bak. backslide.
backslidden f., bak. backslide.
backslide f. (back.slid, back.slid/back.slid.den) (iyi yoldayken) kötü yola sapmak.
backspace f. (daktiloda/bilgisayarda) geri gitmek.
backstage i. kulis, perde arkası. 
backstitch i. iğneardı dikiş. f. iğneardı dikiş yapmak.
backstroke i. sırtüstü yüzme.
backtrack f. geldiği yoldan geri dönmek.
backup i. yedek. s. 1. yedek. 2. müz. eşlik eden.
backup copy bilg. yedek kopya.
backward 1 s. 1. geriye doğru yapılan. 2. geç kavrayan. 3. geri kalmış.
backward 2 z. geriye doğru, tersine, geri geri.
backwardness i. 1. geç kavrama, gerilik. 2. geri kalmışlık.
backwards z., bak. backward 2.
backwards and forwards  ileri geri.
backwards and forwards  ileri geri. 
backyard i. arka bahçe, evin arkasındaki bahçe. 
bacon i. beykın, tuzlanmış/tütsülenmiş domuz böğrü/sırtı. 
bacterial s. bakteriye ait.
bactericide i. bakterisit.
bacteriological s. bakteriyolojik.
bacteriological warfare  bakteriyolojik savaş.
bacteriologist i. bakteriyolog.
bacteriology i. bakteriyoloji.
bacterium çoğ. bac.te.ri.a (bäktîr´iyı) i. bakteri. s. bakteriye ait.
bad s. (worse, worst) 1. kötü, ahlaksız. 2. kötü, hoş olmayan. 3. ciddi, vahim. 4. kötü, niteliksiz; hatalı. 5. bozuk, bozulmuş (yiyecek). 6. hasta/sakat (organ/uzuv). 7. argo çok iyi, harika. 
bad blood   There is bad blood between them. Onlar birbirine düşman.
bad debt  alınamayan alacak. 
bad debt  şüpheli alacak. 
bad luck  şanssızlık.
bade f., bak. bid.
badge i. rozet; nişan.
badger i., zool. porsuk. f. hiç rahat bırakmamak, başının etini yemek. 
badly z. 1. fena halde, fena bir şekilde: The team was badly beaten. Takım fena halde yenildi. 2. çok: That child badly needs a new pair of shoes. O çocuğun yeni bir çift ayakkabıya çok ihtiyacı var. She wants to see that movie badly. O filmi seyretmeye can atıyor. 
bad-mouth f., k. dili kötülemek.
bad-tempered s. aksi, huysuz, ters. 
baffle f. 1. şaşırtmak. 2. engel olmak. 
baffling s. şaşırtıcı, aldatıcı.­
bag i. torba; çanta; heybe; çuval; kese; kesekâğıdı. f. (--ged, --ging) 1. torbalamak, çuvala koymak. 2. (avı) yakalamak.
bag and baggage  bütün eşyasıyla. 
bag lady tüm eşyasını bir torbada taşıyıp sokaklarda yaşayan kadın.
bag of   tricks 1. bir sürü yalan dolan. 2. eldeki imkânlar. 
baggage i. bagaj, yolcu eşyası. 
baggage car furgon, yük vagonu. 
baggage room emanet.
baggy s. torba gibi sarkan, şapşal duran (pantolon).
bagpipe i., müz. tulum, gayda.
bah ünlem Tu!
Bahama s. Bahama, Bahama Adaları´na özgü.
Bahamas i.
Bahamian i. Bahamalı. s. 1. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. 2. Bahamalı.
Bahrain i. Bahreyn.
Bahraini i. Bahreynli. s. 1. Bahreyn, Bahreyn´e özgü. 2. Bahreynli.
bail 1 i., huk. 1. (sanığın tahliye edilmesi için verilmesi gereken) teminat akçesi, kefalet. 2. kefaletle tahliye edilme. f. 
bail 2 i. (tekneye giren suyu boşaltmak için kullanılan) kova, maşrapa v.b. f. 1. tekneye giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 2. out (tekneye) giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak; tekneye giren (suyu) kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 3. out (uçaktan) paraşütle atlamak. 4. out k. dili (zor bir durumdan) sıyrılmak/kaçmak.
bail s.o. out birine kefalet ederek tahliyesini sağlamak. 
bail s.o./s.t. out  k. dili birini/bir şeyi (zor bir durumdan) kurtarmak.
bailiff i. 1. icra memuru. 2. kâhya.
bailiwick i. uzmanlık alanı; yetki alanı.
bait i. olta yemi; kapan yemi. f. 1. yemlemek. 2. sözlerle eziyet etmek.
bake f. fırında pişirmek. 
bake sale evde yapılmış kek, kurabiye, pasta gibi şeylerin satışı. 
baked beans fırında pişirilmiş kuru fasulye. 
baked potato fırında patates; kumpir. 
baker i. fırıncı, ekmekçi. 
baker´s dozen on üç.
bakery i. 1. ekmek fırını, fırın. 2. pastane.
baking i. 1. fırında pişirme. 2. (bir) pişim. 
baking powder kabartma tozu. 
baking soda  karbonat, sodyum bikarbonat.
baking soda  kabartma tozu, sodyum bikarbonat. 
baksheesh i. bahşiş.
balance i. 1. terazi. 2. denge. 3. denklem. 4. bilanço. 5. bakiye. f. 1. dengelemek. 2. dengeli olmak. 
balance a tire lastiğin balans ayarını yapmak. 
balance of a debt  borç bakiyesi. 
balance of payments ödemeler dengesi.
balance of power  (uluslararası ilişkilerde) kuvvetler dengesi. 
balance of trade  ticaret dengesi, ithalat ve ihracat arasındaki değer farkı. 
balance sheet  bilanço. 
balanced s. dengeli. 
balcony i. balkon.
bald s. 1. dazlak. 2. kılsız; tüysüz. 3. yalın, sade.
bald-faced s., bak. barefaced.
baldness i. dazlaklık.
bale 1 i. balya. f. balyalamak.
bale 2 i., İng., bak. bail 2.
baleful s. uğursuz, meşum. 
balk f. bir engel karşısında duraklamak; yürümemekte direnmek.
balky s. yürümemekte direnen, inat eden (hayvan).
ball 1 i. 1. top; küre. 2. yumak: a ball of yarn bir yumak iplik. 3. topak: a ball of dough bir topak hamur. f. up k. dili (bir şeyin) içine etmek. 
ball 2 i. balo. 
ball and chain  pranga. 
ball bearing  mak. bilye. 
ball cock  şamandıra ile işleyen kapama valfı. 
ball of the foot  ayak parmaklarının kökü.
ballad i. balad; türkü.
ballast i. 1. den. safra. 2. d.y. balast.
ballerina i. balerin.
ballet i. 1. bale. 2. bale trupu.
ballet dancer  1. balerin. 2. dansör. 
ballistic s. balistik.
ballistic curve  balistik eğrisi.
ballistic missile  ask. roket.
ballistics i. balistik, atış bilimi.
balloon i. balon. f. balon gibi şişmek. 
balloon tire balon lastik.
ballot i. oy pusulası. 
ballot box  oy sandığı.
ballpark i., k. dili 
ball-point i. tükenmez, tükenmez kalem. 
ball-point pen  tükenmez kalem.
ballroom i. dans salonu, balo salonu.
balls i., argo 1. taşaklar, husyeler. 2. cesaret, taşak, göt. 3. İng. saçma, zırva, fasa fiso.
ballsy s., argo bayağı cesur: She´s one ballsy female! Amma taşaklı karı yahu!
ballyhoo i., k. dili 1. heyecanlı ve şamatalı propaganda/reklam. 2. gürültü, patırtı, şamata, velvele.
balm i. 1. ilaç olarak kullanılan birkaç çeşit yağ. 2. pelesenk. 3. bot. melisa, oğulotu. 4. güzel koku, rayiha. 5. kokulu merhem; ağrı veya sızıyı dindiren merhem.
balmy s. 1. yumuşak ve ılık (hava). 2. k. dili kaçık, bir tahtası eksik.
baloney i. 1. bir cins salam. 2. k. dili saçma, zırva, fasa fiso.
balsam i. pelesenk.
Baltic s. Baltık.
balustrade i. korkuluk, tırabzan.
bamboo i. bambu. 
bamboozle f., k. dili 1. aldatmak, dolandırmak. 2. şaşırtmak.
ban f. (--ned, --ning) yasaklamak, menetmek. i. yasak. 
banal s. banal, sıradan, bayağı.
banality i. 1. banallik, sıradanlık. 2. banal söz; banal şey.
banana i. muz. 
banana pepper  çarliston, çarliston biber. 
banana republic muz cumhuriyeti. 
band 1 i. 1. takım, zümre. 2. bando. 
band 2 i. 1. şerit, bant, kurdele; kolan; sargı. 2. kemer; kayış. 3. uzun çizgi. f. çemberlemek. 
band saw  şerit testere.
band together  birleşmek, bir araya toplanmak; birleştirmek, bir araya toplamak.
bandage i. sargı. f. (yarayı) sarmak, bağlamak.
Band-aid i. yara bandı, plaster, bant.
band-aid i., bak. Band-aid. s., k. dili geçici: a band-aid solution geçici bir çözüm.
bandit i. haydut, eşkıya.
banditry i. haydutluk.
bandmaster i., müz. bando şefi.
bandstand i. açık havada çalan müzik topluluklarına özgü ve çoğu zaman üstü kapalı platform.
bandwagon i. 
bandy f. 
bandy about 1. (bir sözü) çok iyi biliyormuş gibi kullanmak. 2. (bir fikri) ortaya atmak. 3. (bir haberi) yaymak. 
bandy words with  ile atışmak, ile ağız kavgası yapmak. be bandied about ağızdan ağıza dolaşmak, söylenmek.
bandy-legged s. çarpık bacaklı. 
bane i. 
baneful s. zararlı, kötü.
bang i. 1. Çat!/Bom! 2. gürültü, patırtı; patlama. 3. heyecan, sevinç. 4. sansasyon, olay. f. 1. şiddetle çarpmak/kapanmak. 2. gürültülü bir şekilde vurmak. 3. gürültü yapmak. z., k. dili tam: bang in the middle of the war savaşın tam ortasında. bang on time tam zamanında. 
bang up  mahvetmek, canına okumak: You can use my car, but don´t you dare bang it up! Arabamı kullanabilirsin, ama canına okuyayım deme!
banger i., İng., k. dili sosis.
Bangladesh i. Bangladeş.
Bangladeshi i. Bangladeşli. s. 1. Bangladeş, Bangladeş´e özgü. 2. Bangladeşli.
bangs i. perçem, kâkül, kırkma. 
banish f. 1. sürgüne göndermek, sürmek. 2. kovmak, uzaklaştırmak.
banishment i. sürgün.
banister i. tırabzan; tırabzan küpeştesi.
bank 1 i. 1. (nehir, göl, v.b.´ne ait) kıyı, kenar. 2. (set gibi duran, yanları hafif meyilli/dik) toprak kümesi. 3. (bulut) kümesi. f. yığmak; yığılmak.
bank 2 i. banka. f. bankaya (para) yatırmak. 
bank account  banka hesabı.
bank bill  banknot; bir banka tarafından diğer bir banka üzerine çekilen poliçe. 
bank discount  banka ıskontosu, bir senedin banka tarafından kırılması.
bank holiday İng. cumartesi ve pazar günleri dışındaki resmi tatil. 
bank note  banknot, kâğıt para.
bank on -e bel bağlamak, -e güvenmek: We are banking on their support. Desteklerine bel bağladık.
bank rate  banka ıskonto haddi, faiz oranı.
bank vault  banka kasası. 
bankable s., k. dili kâr getiren, para getiren.
bankbook i. banka cüzdanı, hesap cüzdanı.
bankcard i. (bankanın çıkardığı) kredi kartı.
banker i. bankacı. 
banking i. bankacılık. 
bankrupt s., i. iflas etmiş, batkın, müflis. f. iflas ettirmek, batırmak. 
bankruptcy i. iflas, batkı. 
banner i. 1. bayrak, sancak, alem. 2. gazet. manşet.
banns i. (gelecek bir tarihe ait) evlenme ilanı. 
banquet i. ziyafet, resmi ziyafet.
banter i. şakalaşma, takılma. f. şakalaşmak, takılmak.
baptise f., İng., bak. baptize. 
baptism i. vaftiz.
baptize f. vaftiz etmek. 
bar i. 1. çubuk, sırık. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk. baro. 5. su içindeki kum seti. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (--red, --ring) 1. sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat -den başka, hariç.
bar none  istisnasız, ayrıksız. 
bar of soap  sabun kalıbı. 
barb i. 1. çengel; kanca. 2. iğneleyici söz.
Barbadian i. Barbadoslu. s. 1. Barbados, Barbados´a özgü. 2. Barbadoslu.
Barbados i. Barbados.
barbarian i., s. vahşi, barbar.
barbaric s. medeniyetsiz, barbar; vahşi.
barbarism i. barbarlık.
barbarity i. vahşet. 
barbarous s. barbarca, vahşi.
barbecue i. 1. (et kızartmak için dışarda kullanılan) ızgara; barbekü. 2. üstüne baharatlı bir sos dökülerek ızgarada kızartılan  et. 3. etin bu şekilde kızartıldığı açıkhava toplantısı. f. üstüne baharatlı bir sos dökerek (eti) ızgarada kızartmak.
barbed s. 1. dikenli, kancalı. 2. iğneli (söz).
barbed wire  dikenli tel.
barbell i. halter.
barber i. berber. f. tıraş etmek.
barbershop i. berber dükkânı, berber.
bard i. saz şairi, ozan.
bare 1 s. 1. çıplak. 2. ancak yetecek kadar. f. soymak, açmak. 
bare 2 f., eski, bak. bear 2.
bare its teeth  (hayvan) dişlerini göstermek. 
bare living  kıt kanaat geçinme. 
bareback z. 
barefaced s. apaçık, düpedüz: That´s a barefaced lie. Düpedüz yalan bu.
barefoot s., z. yalınayak.
barefooted s., z., bak. barefoot.
barehanded z. 1. silahsız. 2. eldivensiz. 3. aletsiz. 
bareheaded s. başı açık. 
barelegged s. çorapsız, çıplak bacaklı.
barely z. ancak, güçbela.
barf f., argo kusmak. i. kusmuk.
bargain i. 1. iş anlaşması. 2. kelepir. f. 1. pazarlık etmek. 2. for/on -i ummak, -i beklemek: I hadn´t bargained on that. Öyle  bir şey beklememiştim. 
barge i. mavna. 
barge in  burnunu sokmak, işe karışmak.
bark 1 i. havlama. f. havlamak. 
bark 2 i. kabuk; ağaç kabuğu.
bark up the wrong tree  k. dili yanlış kapı çalmak. 
barkeep i., bak. barkeeper.  
barkeeper i. barmen.
barley i. arpa.
barmaid i. barın tezgâhında çalışan kadın, barmeyd.
barman çoğ. bar.men (bar´mîn) i. barmen.
barmy s., İng. kafadan kontak, kafası bir hoş, çatlak.
barn i. ahır, çiftlik ambarı. 
barnstorm f., k. dili taşrada temsil vermek.
barnyard i. çiftlik ambarı yanındaki avlu. 
barnyard fowl  kümes hayvanı. 
barometer i. barometre.
baron i. 1. baron. 2. çok zengin işadamı, kral: an oil baron petrol kralı.
baroness i. barones.
baroque s. 1. barok. 2. şatafatlı, çok  süslü.
barracks i. kışla.
barrage i., ask. yoğun yaylım ateşi, baraj ateşi.
barred s. 1. parmaklıkla kapalı. 2. yasaklanmış.
barrel i. fıçı. 
barrel organ  laterna. 
barrel vault  mim. beşiktonoz. 
barren s. kısır; meyvesiz; kıraç, verimsiz.
barrette i. saç tokası.
barricade i. barikat. f. barikat yapmak: They barricaded the street. Sokakta barikat yaptılar.
barrier i. (çit, duvar, korkuluk gibi) engel; bariyer.
barrister i., İng. en yüksek mahkemelerde dava görebilen avukat.
barroom i. bar. 
barrow i., İng. 1. işportacı arabası. 2. el arabası.
bartender i. barmen. 
barter f. değiş tokuş etmek, takas yapmak, trampa etmek. i. değiş tokuş, takas, trampa.
base 1 i. 1. temel, esas. 2. ask. üs. 3. kim. baz. 
base 2 s. alçak, adi, rezil.
base of operations  harekât üssü. 
base s.t. on  bir şeyi -e dayandırmak. 
baseball i. beysbol.
baseboard i. süpürgelik.
baseless s. asılsız, temelsiz.
basement i. bodrum katı, bodrum.
baseness i. alçaklık; alçakça bir davranış.
bash f. kuvvetle vurmak, hızla vurmak. i. 1. hızlı vuruş; kuvvetli darbe. 2. k. dili şatafatlı parti.
bashful s. utangaç, sıkılgan, çekingen.
BASIC kıs. Beginner´s All-purpose Symbolic Instruction Code bilg. BASIC (bir programlama dili).
basic s. 1. esas, temel. 2. kim. bazal.
basically z. aslında, esasında.
basil i., bot. fesleğen.
basin i. 1. leğen. 2. havuz. 3. havza.
basis çoğ. ba.ses (bey´siz) i. 1. temel. 2. kaynak. 3. ana ilke.
bask f. güneşlenmek, tatlı bir sıcaklığın karşısında uzanmak.
basket i. 1. sepet; küfe; zembil. 2. spor sayı, basket. 
basketball i. 1. basketbol, sepettopu. 2. basketbol topu.
bass 1 i., zool. levrek, hani. 
bass 2 i., mus. basso, bas. 
bass clef  fa anahtarı. 
basswood i. ıhlamur ağacı.
bastard i. 1. piç, gayrimeşru çocuk. 2. alçak herif, it.
bastardise f., İng., bak. bastardize. 
bastardize f. alçaltmak; değerini düşürmek. 
baste f. 1. teyellemek. 2. (kurumaması için) (pişen etin üstüne) sıvı dökmek/sürmek.
bastion i. kale burcu; tabya.
bat 1 i., spor (beysbol, kriket v.b.´nde) sopa. f. (--ted, --ting) 1. spor sopayla topa vurmak. 2. (göz) kırpmak.
bat 2 i. yarasa. 
batch i. 1. bir pişimde pişirilenler. 2. takım; grup; parti: a batch of books bir parti kitap.
bated s. 
bath i. 1. banyo. 2. hamam; kaplıca. 3. film banyosu. f., İng. yıkamak; yıkanmak. 
bath chair İng. (üstü bazen kapalı) tekerlekli sandalye.
bath towel banyo havlusu. 
bathe f. 1. yıkamak, banyo etmek; yıkanmak, banyo yapmak. 2. ıslatmak; suya batırmak.
bathhouse i. 1. (plaj, göl v.b. kenarında) kabinli bina. 2. (halka açık) banyo/hamam.
bathing i. 1. banyo yapma, yıkanma. 2. deniz banyosu, yüzme. 
bathing suit  mayo.
bathrobe i. bornoz.
bathroom i. 1. banyo. 2. tuvalet.
bathroom fixtures  banyoya ait sabit eşya. 
bathtub i. banyo küveti.
baton i. değnek.
battalion i., ask. tabur.
batten i. ince tahta parçası, tiriz.
batter 1 f. sert darbelerle vurmak; hırpalamak; dövmek. 
batter 2 i. sulu hamur.
batter 3 i., spor sopayla vuran oyuncu.
batter s.t. down (yerle bir etmek için) bir şeye vurmak. 
batter s.t. in (delmek/çökertmek için) bir şeye vurmak; bir şeye vurup delmek; bir şeye vurup çökertmek.
battered s. 1. hurdası çıkmış, ezilmiş. 2. dövülmüş (kimse).
battery i. 1. elek. pil; akümülatör, akü. 2. ask. batarya. 3. huk. dövme, dayak. 4. dizi, seri, takım.
battery-operated s. pilli.
batting i. tabaka halinde pamuk.
battle i. 1. muharebe; meydan savaşı. 2. mücadele, büyük uğraş. f. 1. savaşmak, dövüşmek. 2. mücadele etmek, çok uğraşmak. 
battle cry 1. savaş narası. 2. herhangi bir kampanyada kullanılan slogan.
battle fatigue savaş görmüş kimselerde görülen ruhsal çöküntü. 
battle royal  1. (birkaç kişi arasındaki) büyük dövüş. 2. büyük kavga, büyük münakaşa.
battle-ax i. 1. cenk baltası, teber. 2. argo huysuz kocakarı.
battlefield i. savaş alanı.
battleground i., bak. battlefield.
battleship i. savaş gemisi, zırhlı.
batty s., argo çatlak, kaçık.
bauble i. gösterişli süs, gösterişli fakat kullanışsız şey.
baulk f., bak. balk.
bauxite i. boksit.
bawdily z. açık saçık bir şekilde.
bawdiness i. açık saçık oluş. 
bawdy s. açık saçık, müstehcen.
bawl f. 1. bağırmak. 2. yüksek sesle ağlamak. 
bawl out  argo azarlamak, haşlamak, paylamak.
bay 1 i. koy, küçük körfez. 
bay 2 i. uluma. f. ulumak. 
bay 3 i., bot.  defne, defne ağacı.
bay leaf  defne yaprağı. 
bay tree  bot. defne ağacı.
bay window  1. cumba. 2. k. dili göbek, yağ bağlamış karın. 
bayberry i., bot. mumağacı.
bayonet i. süngü.
bayou i. bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış noktası.
bazaar i. pazar, çarşı; kermes.
BB i. hava tüfeğinin saçması.
BB gun hava tüfeği.
BBC kıs. British Broadcasting Corporation BBC, B.B.C. (İngiliz Radyo-Televizyon Kurumu).
BC kıs. before Christ M.Ö. (milattan önce), İ.Ö. (İsa´dan önce).
be f. (--en, --ing) (kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I am; he/she/it is; we/you/they are; eski thou art. geçmiş zaman I/he/she/it was; eski thou wast; we/you/they were; eski thou wert. miş´li geçmiş zaman I have been) olmak, vaki olmak; varlığını göstermek, mevcut olmak. yardımcı f. -dır. edilgen fiil yapmaya yarayan yardımcı fiil: be seen görünmek. 
BE kıs. bill of exchange.
be     vexed with s.o.  birine kızmak.
be (caught) between a rock and a hard place. k. dili iki ateş arasında kalmak; iki arada kalmak; iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek; iki arada bir derede kalmak.
be ... shy  (birinin) (belirli bir miktarda) eksiği olmak: We´re only twenty dollars shy of a million. Bir milyona varabilmek için yalnızca yirmi dolar eksiğimiz var.
be a bad judge of #AD?
be a basket case k. dili 1. berbat bir halde olmak. 2. ambale olmak, doğru dürüst düşünemez halde olmak.
be a big deal k. dili çok önemli olmak. 
be a byword for mec. ile eşanlamlı olmak.
be a disgrace to  -in yüzkarası olmak. 
be a good judge of  -den anlamak, -in ne olduğunu bilmek.
be a hard worker çok çalışkan olmak.
be a match for  (birinin) dengi olmak. 
be a nervous wreck  k. dili sinirleri bozulmuş olmak. 
be a nuisance to -in başının belası olmak. 
be a part and parcel of  (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: These words are now part and parcel of the language. Bu sözcükler artık dilin önemli bir parçası oldu. 
be a past master at (bir konuda) çok usta olmak. 
be a physical wreck  sağlığı bozulmuş olmak. 
be a picture of health  turp gibi olmak. 
be a poor loser yenilince kızıp küsmek. 
be a shadow of one´s former self  1. (biri) epeyce çökmüş olmak. 2. (biri) epeyce çaptan düşmüş olmak. 3. eski halinden çok düşmüş olmak. 
be a stranger to  -in yabancısı olmak.
be a subject of/for  ... konusu olmak: She was a subject of gossip throughout the village. Köydeki herkesin dedikodu konusu idi. 
be a thing of the past  (bir şey) artık geçmişe ait bir şey olmak.
be a whiz at  k. dili (bir konuda) çok becerikli olmak, (bir işin) ustası olmak.
be abhorrent to 1. -e iğrenç gelmek. 2. -e son derece ters/aykırı gelmek.
be about 1. (kötü bir şey) kol gezmek: Smallpox was about in the town. Şehirde çiçek kol geziyordu. 2. ayakta olmak: That morning she was about at the crack of dawn. O sabah şafak söktüğünde ayaktaydı.
be about  üzere olmak; meşgul olmak. 
be about s.t.  bir şey yapmak, bir şeyle meşgul olmak: What are you about? Sen ne yapıyorsun? You´ve been long enough about it! Amma uzun sürdü! He knows what he´s about. Ne yaptığını biliyor. 
be about to  -mek üzere olmak: I was about to go out the door. Kapıdan çıkmak üzereydim. I knew by heart the poems about to be read. O sırada okunacak olan şiirleri ezbere biliyordum. 
be above reproach eleştirilemez olmak. 
be above suspicion -den şüphe edilemez olmak: He´s above suspicion; he couldn´t have been there when it happened. Ondan şüphe edilemez; olay sırasında orada olamazdı. 
be above suspicion  her türlü şüpheden uzak olmak. 
be abroad 1. yurtdışında olmak. 2. artık sır olmaktan çıkmış olmak: How´d it get abroad that I was here? Burada bulunduğum nasıl keşfedildi? 3. ev dışına çıkmış olmak, dışarıda olmak: Why are you abroad so early in the morning? Sabahleyin böyle erkenden niye dışarı çıktın?
be absorbed in  tüm dikkatini (bir şeye) vermiş olmak.
be abundant in #AD?
be accordant with  -e uygun olmak; ile uyumlu olmak.
be accustomed to  -e alışkın olmak.
be acquainted with  1. ile tanışmak, -i tanımak. 2. -i bilmek, -e aşina olmak.
be acquitted  (of) (-den) beraat etmek, temize çıkmak.
be addicted to (bir şeyin) bağımlısı/tiryakisi olmak.
be adrift akıntıyla sürüklenmek. z.
be advisable Tavsiyeleri pekiştirmek için kullanılır: Great caution is advisable. Son derece dikkat edilmeli. 
be affiliated with  -e bağlı olmak.
be afflicted with #AD?
be afloat 1. su üstünde yüzmek. 2. (mali açıdan) ayakta kalmak, zarar etmemek: The firm is afloat. Şirket masrafını çıkarıyor. 3. (söylenti) dolaşmak: Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar dolaşıyor. 
be afraid (of) (-den) korkmak.
be afraid of one´s own shadow  kendi gölgesinden korkmak. 
be after  peşinde olmak. 
be alien to  (birine) yabancı gelmek.
be alive to  -in farkında olmak. 
be alive with  kaynamak, çok miktarda bulunmak.
be all broken up over #AD?
be all ears  kulak kesilmek, dikkatle dinlemek. 
be all eyes  gözünü dört açmak. 
be all for  -i candan desteklemek, -e taraftar olmak. 
be all in k. dili pestili çıkmak; çok yorgun olmak. 
be all keyed up  çok heyecanlı olmak; endişe içinde olmak.
be all right  1. iyi olmak, zarara uğramamış olmak: Are you all right? İyi misin? 2. iyi olmak, fena olmamak: His grades are all right. Notları fena değil. 3. uygun olmak, olmak: Is it all right if she comes too? O da gelse olur mu?
be all thumbs  k. dili 1. elleriyle iş yapmaya gelince beceriksiz olmak. 2. at (belirli bir konuda) beceriksiz olmak. 
be all wet  k. dili çok yanılmak. 
be all wet  k. dili 1. tamamen yanlış olmak. 2. yanılmak, yanılgıya düşmek. 
be along gelmek. 
be along for the ride k. dili (iş için değil) eğlenmek/vakit geçirmek için (hazır) bulunmak. 
be amiss gerektiği gibi olmamak. 
be an old hand at  (bir konuda) bayağı tecrübeli olmak. 
be anathema to ... tarafından nefret edilen biri olmak: She was anathema to the left-wingers. Solcular ondan nefret ettiler.
be angry about  -e sinir olmak. 
be angry at  -e kızgın olmak, -e kızmak. 
be angry with s.o. birine gücenmiş olmak.
be annoyed with  (birine) kızgın olmak.
be answerable for s.t. bir şeyden sorumlu olmak.
be answerable to s.o. birine karşı sorumlu olmak. 
be anxious about  -i merak etmek. 
be anxious for s.o. to  (birinin bir şeyi yapmasını) çok istemek.
be anxious to k. dili -i çok istemek. 
be as good as one´s bond son derece güvenilir olmak.
be as good as one´s word  sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. 
be as good as one´s word/promise sözünü tutmak, sözünde durmak, sözünü yerine getirmek. 
be as thick as thieves  k. dili sıkı fıkı olmak, canciğer kuzu sarması olmak. 
be ashamed  utanmak.
be asleep  uyumak. 
be assailed with doubts  kuşkular içinde olmak.
be assassinated suikasta uğramak, suikasta kurban gitmek.
be associated with  ile ilişkisi olmak; ile ilgisi olmak.
be astonished at  -e hayret etmek.
be at  -de bulunmak, -de olmak. 
be at a disadvantage  dezavantajlı olmak. 
be at a loss for words  ne diyeceğini şaşırmak/bilememek.
be at a loss for words  ne diyeceğini şaşırmak, söyleyecek söz bulamamak. 
be at a low ebb  1. (birinin) morali bozuk olmak. 2. çok azalmış olmak.
be at a standstill  durmak, durmuş vaziyette olmak; kesilmek, kesilmiş vaziyette olmak.
be at bay çok zor bir durumda olmak. 
be at cross purposes  -in amaçları birbirine ters düşmek/birbiriyle çelişmek. 
be at daggers drawn  kanlı bıçaklı olmak. 
be at fault  kabahatli olmak. 
be at hand el altında olmak; yakında olmak.
be at loggerheads (with) (ile) ihtilafa düşmüş olmak.
be at loose ends  k. dili 1. meşgul olmamak, boş olmak. 2. boşta gezmek. 
be at loose ends  serbest olmak, (birinin) bir işi olmamak.
be at odds  1. (birilerinin) araları açık olmak. 2. with -e aykırı olmak.
be at one´s back  bir kimseye arka çıkmak. 
be at one´s best  en iyi durumda olmak, formunda olmak. 
be at one´s elbow yanı başında olmak, yanında olmak. 
be at one´s wit´s end  ne yapacağını bilmemek, şaşırmak. 
be at one´s wits´/wit´s end  k. dili ne yapacağını şaşırmak. 
be at rest  hareketsiz olmak, hareket etmemek. 
be at risk tehlikede olmak. 
be at s.o.´s beck and call  her an birinin emrinde olmak.
be at s.o.´s disposal  birinin emrinde olmak: While I´m away my house is at your disposal. Ben yokken evim emrinizde.
be at s.o.´s disposition  birinin emrine amade olmak.
be at s.o.´s service  birinin hizmetinde olmak. 
be at sea  1. denizde olmak; (açık denizde seyreden) gemide olmak. 2. k. dili şaşkına dönmüş olmak. 
be at the end of one´s rope  çaresiz kalmak.
be at the end of one´s tether  son kozunu oynamış olmak. 
be at the end of one´s tether  k. dili çok zor bir durumda olmak, ne yapacağını şaşırmış olmak.
be at the mercy of -in insafına kalmış olmak. 
be at the point of death  ölmek üzere olmak. 
be at variance with  1. ile uyuşmamak, ile araları bozuk olmak. 2. -e ters düşmek, ile çelişmek.
be at war  savaş halinde olmak. 
be at work  işte olmak, iş başında olmak. 
be averse to  1. -den hoşlanmamak: He is averse to hard work. Çok çalışmaktan hoşlanmıyor. 2. -e karşı olmak: They were averse to our plan. Planımıza karşıydılar.
be avid for  (bir şeyi elde etmek için) çok hırslı/arzulu olmak.
be awake to #AD?
be aware of  -in farkında olmak; -den haberdar olmak.
be awash 1. suyla kaplı olmak, sular altında olmak. 2. (bir şey) su içinde yüzmek. 3. with ile dolu olmak; bol miktarda bulunmak.
be bad for  -e zararlı olmak. 
be bad news k. dili hiç iyi biri/bir şey olmamak.
be badly off k. dili fakir/yoksul olmak.
be baffled  şaşırmak.
be bang on  İng., k. dili tam isabet etmek, taşı gediğine koymak.
be based on  -e dayanmak. 
be behind the eight ball  argo zor/müşkül bir durumda olmak.
be behind the times çağın gerisinde kalmak. 
be beneath s.o.  birine yakışmamak, birinin tenezzül etmeyeceği bir şey olmak: That´s beneath you. O sana yakışmaz.
be bent on/upon -i kafasına/aklına koymuş olmak. 
be bent out of shape k. dili küplere binmek, çıldırmak.
be beset by/with 1. -in (olumsuz yönleri) çok olmak: This project´s beset with problems. Bu proje problemlerle dolu. 2. -i kaplamak, -i istila etmek: I was suddenly beset by doubts. Birdenbire içimi kuşkular kapladı.
be beside the point  konuyla ilgisi olmayan bir şey olmak. 
be beside the point/question  -in (konuşulan şeyle) hiç ilgisi olmamak: That´s beside the point. Onun alakası yok.
be besotted with  İng. -e kapılmak, ... sevdasına kapılmak, kendini -e kaptırmak.
be better off  daha iyi durumda olmak.
be beyond belief inanılması mümkün olmamak, inanılmaz olmak.
be beyond dispute  tartışma götürmemek. 
be beyond one´s ken  (birinin) hiç bilmediği bir şey olmak. 
be beyond s.o.´s grasp  1. birinin kavrayışının dışında olmak. 2. birinin elinden kurtulmuş olmak: They´re beyond his grasp now. O artık onlara dokunamaz. 3. birinin elde edemeyeceği bir şey olmak.
be beyond the pale  hiç kabul olunacak/onaylanacak bir şey olmamak.
be beyond/without a shadow of a doubt  zerre kadar şüphe kalmamak. 
be booked up 1. -in programı dolu olmak. 2. -in tüm yerleri dolu/rezerve olmak. 
be bored stiff  k. dili sıkıntıdan patlamak/çatlamak. 
be born with a silver spoon in one´s mouth  k. dili zengin bir ailenin çocuğu olmak.
be bound to -mesi kesin gibi/kesin olmak: He´s bound to win. Kazanması kesin gibi. 
be broken to smithereens  paramparça olmak. 
be burned/burnt out  yangın yüzünden sokakta kalmak.
be cast adrift akıntıya bırakılmak.
be caught short  1. parası çıkışmamak. 2. of yanında yeterli miktarda (bir şey) olmamak. 3. İng. sıkışmak, aptesi gelmek. 
be centrally located  merkezi bir yerde olmak, şehrin merkezinde bulunmak.
be chary of (bir konuda) son derece ihtiyatlı davranmak/dikkatli olmak: Be chary of investing your money in that company. Paranızı o şirkete yatırmadan önce iyice düşünün.
be close to 1. (belirli bir zaman veya yerde) -e yakın olmak. 2. -in yakını olmak. 
be closeted with  görüşme amacıyla (birisi) ile odaya kapanmak. 
be cognizant of -den haberdar olmak, -in farkında olmak, -i bilmek. 
be comparable 1. to -e benzemek. 2. with ile karşılaştırılabilir olmak.
be composed of  -den oluşmak, -den ibaret olmak.
be concerned about  -den kaygılanmak, -den endişe duymak, -i merak etmek.
be conditioned by  (bir şey) (başka bir şeye) bağlı olmak: Your spending capacity is conditioned by the size of your income. Harcamaların gelir miktarına bağlı. 
be conducive to  insanı -e davet etmek/sevketmek, -e müsait olmak: This is a place that´s conducive to reflection. Burada insan derin düşüncelere dalabilir.
be congenial 1. to -e hoş gelmek. 2. with -e uygun olmak.
be conscious of -in farkında olmak, -i bilmek.
be consoled  avunmak.
be contrary to -e zıt olmak, -e ters düşmek. 
be convulsed with laughter  gülmekten katılmak.
be crazy about  -e bayılmak.
be cross with  -e dargın olmak. 
be cursed  lanetli olmak.
be damaged in shipment  (mal) yoldayken hasar görmek.
be delayed  gecikmek, geç kalmak.
be delighted with  -e çok sevinmek.
be desirous of  -i arzu etmek, -e can atmak.
be destined  for/to talih tarafından bir şeye yöneltilmek: He was destined for greatness. Kader onu büyük bir adam olmaya yöneltti. He was destined to become president. Talih onu cumhurbaşkanlığına yöneltti.
be destined for  (bir yere doğru) yol almak/gitmek; (bir yere doğru) gidecek olmak: The ship was destined for China. Gemi Çin´e doğru yol alıyordu.
be disdainful of s.t. bir şeyi hor görmek.
be disenchanted with gözünden düşmek: I´m disenchanted with him. O, gözümden düştü.
be disgusted with  -den bıkmak.
be disposed to  ... eğiliminde olmak.
be done for  k. dili 1. mahvolmak; belaya çatmak. 2. pestili çıkmak, canı çıkmak. 
be doomed to  (kötü bir şeye) mahkûm olmak.
be down in the dumps  çok neşesiz olmak, canı sıkkın olmak.
be down on  -e karşı olmak. 
be down to the wire  k. dili (bir şeyi yapmak için tanınan mühlet) bitmek üzere olmak; (bir işin) sonuna yaklaşmış olmak: We´re down to the wire. Bu işin sonuna yaklaştık. 
be dressed in tatters  (birinin) üstü başı yırtık pırtık olmak, yırtık pırtık giysiler içinde olmak. 
be dressed up fit to kill  iki dirhem bir çekirdek olmak, çok süslenmiş olmak.
be due 1. to -den kaynaklanmak/ileri gelmek, -e borçlu olmak. 2. -in verilmesi/ödenmesi gerekmek/lazım olmak: When is this note due? Bu senedin vadesi ne zaman doluyor? 3. (belirli bir zamanda/belirli bir programa göre) (bir olayın meydana gelmesi) gerekmek/lazım olmak/beklenmek: The bus is due at nine. Otobüsün dokuzda gelmesi lazım. 4. (bebeğin doğumu) beklenmek: When´s her baby due? Ne zaman doğum yapacak?
be enamored of  -e âşık olmak.
be encased in  ile kaplı olmak; ile örtülü olmak.
be enchanted by/with -e bayılmak, -i çok sevmek: She is enchanted with her new house. Yeni evine bayılıyor.
be encrusted with  1. (kalınca bir tabaka) ile kaplı olmak. 2. (mücevherler) ile süslü olmak.
be encumbered with  1. ile yüklü olmak. 2. ile doldurulmuş olmak.
be endowed with  Allah (birine) (bir şeyi) vermek: He´s endowed with a good memory. Allah ona iyi bir hafıza vermiş.
be engrossed in  -e dalıp gitmek. 
be enmeshed in (olumsuz bir duruma) düşmek: He was enmeshed in his own intrigues. Kendi entrikaları ayağına dolanmıştı.
be enshrined in (bir şeyin) içinde çok saygın bir yeri olmak: It´s an expression that´s enshrined in French usage. O deyimin Fransız dilinde çok saygın bir yeri var.
be entitled to  1. -e hakkı olmak. 2. -i yapmaya yetkisi olmak.
be equal to (bir işin) üstesinden gelmek. 
be equivalent to  -e eşit olmak. i. 1. karşılık, eşit. 2. dilb. eşanlamlı sözcük, eşanlamlı.
be exempt (from)  -den muaf olmak. f. muaf tutmak.
be expecting  k. dili hamile olmak, gebe olmak.
be fagged out  çok yorgun olmak, turşu gibi olmak. i., argo 1. sigara. 2. homoseksüel erkek, ibne, tekerlek. 
be familiar to  -e aşina olmak. 
be familiar with  -i iyi bilmek.
be famished  çok acıkmış olmak.
be fascinated by/with  -e kendini kaptırmak.
be fast  (saat) ileri gitmek/olmak. 
be few and far between  nadir rastlanmak; çok seyrek olmak. 
be fluent in  (bir dili) akıcı bir şekilde konuşmak.
be flushed with  (bir şeyin) verdiği heyecanla dolu olmak.
be fond of  -i sevmek.
be for the benefit of -in yararına olmak: This concert´s for the benefit of Darüşşafaka. Bu konser Darüşşafaka´nın yararına.
be found wanting  kusurlu bulunmak. 
be free of  1. (birinden) kurtulmuş olmak. 2. (bir yerden) çıkmış olmak. 
be free to  -ebilmek: She´s now free to marry. Artık evlenebilir. You´re free to go. Gidebilirsiniz. 
be free with one´s advice  sorulmadan öğüt vermek. 
be free with one´s money  parasını cömertçe harcamak. 
be from  -den gelmek, -li olmak. 
be frozen hard donup kaskatı olmak.
be fucked up 1. kafayı yemek, kafayı yemiş olmak; kafayı üşütmüş olmak. 2. (iş/işler) berbat olmak, mahvolmak, rezil olmak.
be full of beans  k. dili çok canlı ve hevesli olmak.
be given to  (bir şey yapmak) itiyadında olmak.
be going strong  enerjik bir şekilde çalışmak. 
be going to  1. Niyet gösterir: She´s going to register for that course. O ders için kaydını yaptıracak. 2. Zorunluluk gösterir: You are going to get that job, period. O işe gireceksin, o kadar. 3. -mek üzere olmak: Doğan´s going to throw up. Doğan kusmak üzere. 4. Gelecek zaman için kullanılır: It´s going to be sunny today. Bugün hava güneşli olacak. 
be good at  (belirli bir şeyi) iyi yapmak: He´s good at repairing radios. Radyo tamirini iyi yapar. 
be good enough to  bir iyilik edip de (bir yardımda bulunmak): Will you be good enough to help me? Bir iyilik edip de bana yardım eder misiniz? 
be good for  1. (belirli bir süre için) dayanmak: That rug´s good for another twenty years. O halı bir yirmi yıl daha dayanır. 2. (belirli bir işe) yaramak: It´s good for a laugh. Bizi güldürmeye yarar. 
be good/bad at figures  hesabı iyi/kötü olmak. 
be greedy for  gözünü (bir şey) hırsı bürümek.
be green with envy  1. çok kıskanmak, kıskançlıktan çatlamak. 2. gıpta etmek.
be guilty of  -in suçlusu olmak, -den suçlu olmak.
be halfway through  -in yarısını bitirmiş olmak. 
be halfway to  -e giden yolun yarısında olmak: We were halfway to Alanya. Alanya´ya giden yolun yarısındaydık.
be hand in/and glove with  ile yakın ilişki içinde olmak.
be happy with  -den memnun olmak.
be hard at hand kapıda olmak, kapıya dayanmış olmak.
be hard at it k. dili çok çalışmak.
be hard by -in çok yakınında olmak; -e çok yakın olmak.
be hard hit by -in çok zararını görmek: We were hard hit by the cold weather in December. Aralık´taki soğuk bize çok zarar verdi. 
be hard of hearing ağır işitmek/duymak.
be hard on k. dili 1. (bir şeyi) hor kullanmak. 2. (bir şeyi) çabuk eskitmek/mahvetmek. 3. (birine) sert davranmak.
be hard on the heels of #AD?
be hard put to  (bir şeyi) zorla/çok zor yapmak: They were hard put to finish it on time. Onu vaktinde bitirmeleri çok zor oldu. 
be hard put to (bir şeyi) zorlukla/güçlükle (yapmak): I was hard put to give her an answer. Ona zor cevap verdim. 
be hard up k. dili (birinin) pek parası olmamak, (biri) züğürt olmak. 
be hard up for money  para sıkıntısı çekmek. 
be hell on  -i hor kullanmak, -i hoyratça kullanmak. 
be here to stay  kalıcı olmak, vazgeçilmez olmak: Computers are here to stay. Bilgisayar artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. 
be honeycombed with ile dopdolu olmak. 
be hooked on k. dili 1. -in tiryakisi/bağımlısı olmak. 2. -e vurgun/âşık olmak. 
be hungry 1. aç olmak, karnı aç olmak. 2. for -i çok özlemek; -i çok arzu etmek, -e susamak.
be ignorant of -den haberi olmamak; ... hakkında bilgisi olmamak.
be imbued with  ile dolu olmak: He was imbued with a strong sense of duty. Görev aşkıyla doluydu.
be implicit in  -de saklı olmak, -in içinde olmak: That´s implicit in what I said. O, dediklerimde saklı.
be in 1. evde/ofiste bulunmak. 2. moda olmak. 3. (mevsimi geldiği için) (sebze/meyve) çıkmak. 
be in  the ascendant  1. (yıldız/gezegen) doğu ufkunda görünmek. 2. (birinin) yıldızı parlamak; egemen olmak.
be in a (tight) spot k. dili zor bir durumda olmak. 
be in a bad humor -in sinirleri/huyu/heyheyleri üstünde olmak. 
be in a bad mood sinirleri tepesinde/üstünde olmak.
be in a bad way  1. ağır hasta olmak. 2. çok zor bir durumda olmak. 
be in a brown study  k. dili dalıp gitmek.
be in a fix zor bir duruma düşmek. 
be in a flap  k. dili telaş içinde olmak.
be in a good humor  -in keyfi yerinde olmak. 
be in a good mood keyfi yerinde olmak.
be in a hurry  1. -in acelesi olmak, acele etmek: I´m in a hurry. Acelem var. Don´t be in too big a hurry. Fazla acele etme. 2. to (bir şeyi) çabuk/bir an evvel (yapmak) istemek. 
be in a pickle k. dili zor bir durumda olmak.
be in a pinch k. dili zor bir durumda olmak.
be in a place on sufferance  (aslında istenilmeyen/orada bulunması yasak olan biri) (başkasının) müsamahası/görmezlikten gelmesi sayesinde bir yerde bulunmak: You ought to know that you´re here only on sufferance. Burada kalışını müsamahakârlığıma borçlu olduğunu bilmelisin.
be in a position to do s.t. (about) (bir konuda) bir şeyler yapabilecek durumda olmak. 
be in a quandary  ne yapacağını bilememek.
be in a state of flux  değişmek, değişim içinde olmak.
be in a stew  k. dili telaş/endişe içinde olmak. 
be in a sulk/be in the sulks/have a fit of the sulks  k. dili somurtup durmak.
be in a sweat  k. dili endişe içinde olmak. 
be in a swelter  k. dili telaş içinde olmak.
be in a swivet  k. dili telaş içinde olmak.
be in a temper k. dili öfkesi burnunda olmak. 
be in a twist İng., k. dili endişe/telaş içinde olmak. 
be in accord 1. (with) (ile) anlaşmak. 2. with -e uymak; ile uyumlu olmak. 
be in agreement  hemfikir olmak; mutabık olmak. 
be in alignment aynı hizada olmak.
be in arrears  (birinin) vaktinde ödenmemiş borçları olmak.
be in bad odor with  -in gözünden düşmek.
be in character  (bir davranış) (birinin) karakterine uymak. 
be in charge (of) -in sorumlusu olmak, -e bakmak: Who´s in charge here? Buraya kim bakıyor? 
be in conformity with  -e uygun olmak, -e uymak.
be in dire straits  çok güç durumda olmak.
be in dire/desperate straits  çok zor bir durumda olmak. 
be in disfavor  gözden düşmüş olmak. 
be in disgrace  gözden düşmüş olmak.
be in evidence  görünmek; görünürde olmak.
be in for (kötü bir şeyi) geçirmek üzere olmak. 
be in force  yürürlükte olmak. 
be in full swing k. dili (bir şey) en hareketli zamanında olmak, hızını almak; yoluna girmek. 
be in good taste  (bir şey) uygun düşmek, yakışık almak, yerinde olmak: That remark was not in good taste. O laf yakışıksızdı.
be in good with  k. dili (birinin) gözüne girmiş olmak. 
be in good working order  iyi işler durumda olmak. 
be in high spirits  keyifli olmak, keyfi yerinde olmak. 
be in hopes of  -i ummak.
be in hot water  k. dili başı dertte olmak, güç durumda olmak. 
be in hysterics 1. k. dili gülmekten katılmak, gülme krizi geçirmek. 2. isteri krizi geçirmek. 
be in juxtaposition birbirine yakın bulunmak; yanyana bulunmak.
be in keeping with  -e uygun olmak.
be in labor  doğurmakta olmak. 
be in league with  -in müttefiki olmak. 
be in limbo  iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek.
be in line with  1. -e uymak. 2. ile bir hizada olmak.
be in low spirits  keyifsiz olmak.
be in need yoksul/fakir olmak. 
be in need of #AD?
be in neutral (motor) boşta çalışmak, rölantide durmak/çalışmak. 
be in no hurry to (bir şey yapmaya) can atmamak.
be in on 1. -e dahil olmak/katılmak, -de payı olmak. 2. -i bilmek, -den haberi olmak.
be in on the secret  sırra ortak olmak. 
be in one´s element  k. dili kendini rahat hissettiği bir ortamda bulunmak.
be in one´s glory  kendinden çok hoşnut olmak. 
be in one´s right mind aklı başında olmak. 
be in order  1. düzenlenmiş/sıralanmış durumda olmak. 2. (işler) yolunda olmak. 
be in poor health #AD?
be in possession of  -e sahip olmak, -si olmak. 
be in possession of o.s.  kendine hâkim olmak, kendine sahip olmak. 
be in power (parti) iktidarda olmak. 
be in practice formda olmak. 
be in print  (kitap) yayımcısında mevcut olmak, kitapçılarda bulunmak. 
be in progress devam etmek, sürmek, yapılmak: The battle was still in progress. Muharebe hâlâ devam ediyordu. The hearing is now in progress. Duruşma şimdi yapılıyor. 
be in quotes  tırnak işaretleri/tırnaklar içinde olmak.
be in rags  (birinin) giysileri yırtık pırtık olmak. 
be in ruins  1. harap/yıkık dökük bir halde olmak. 2. mahvedilmiş olmak.
be in rut  (hayvan) kızışmak, kösnümek.
be in s.o.´s debt  bir kimseye borçlu olmak. 
be in s.o.´s grasp birinin pençesine düşmüş olmak. 
be in s.o.´s power birinin elinde olmak. 
be in s.o.´s shoes  k. dili birinin bulunduğu durumda olmak, birinin yerinde olmak. 
be in s.t. up to one´s eyes (yasadışı) bir işin içinde olmak, bir işe fena halde bulaşmış olmak.
be in session  (mahkeme/toplantı/kongre/parlamento) toplantı halinde olmak; (okul/üniversite) öğretim yılına girmiş olmak: Court´s in session right now. Şu anda mahkeme var. 
be in shape (for) (-e) hazır olmak; formda olmak, kondisyonu iyi olmak: The players are in shape. Oyuncular formda. 
be in short supply  az olmak; az bulunmak. 
be in short supply  az miktarda bulunmak.
be in sight  1. yakın olmak, ufukta olmak: Victory is in sight. Ufukta zafer görünüyor. 2. görülmek, gözle seçilmek. 
be in step 1. (with) (başkalarına) adım uydurmak. 2. with -e ayak uydurmak: We´re in step with the times. Biz çağa ayak uydurduk. 
be in stitches  k. dili gülmekten kasıkları çatlamak. 
be in store for  (bir şey) (birini) beklemek: A surprise is in store for you. Seni bir sürpriz bekliyor. 
be in straitened circumstances  yoksulluk içinde yaşamak, darlık içinde olmak.
be in substantial agreement  temelde anlaşmak, temel noktalarda hemfikir olmak.
be in sympathy with  (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek.
be in sync  senkronik olmak, senkronize edilmiş olmak.
be in tatters  1. lime lime olmak, yırtık pırtık olmak. 2. (ad, şöhret v.b.) mahvolmak.
be in tears ağlamak.
be in the black borcu kalmamak, borçlu olmamak. 
be in the clear  şüphe altında olmamak; masumluğu ispatlanmış olmak. f. 1. (bir şeyi) (bir yerden) kaldırmak/uzaklaştırmak/yok etmek: Clear the table! Sofrayı kaldır! We need to clear the area. Çevreden herkesi uzaklaştırmamız lazım. He´s clearing the steps of snow. Merdivenlerdeki karları temizliyor. They cleared a space in the middle of the room. Odanın ortasında bir yer açtılar. Clear the way! Yol ver! It really clears your nostrils. Burnunun deliklerini bayağı açar. 2. (birinin) masumiyetini göstermek; of (birinin) (bir suçun) faili olmadığını göstermek. 3. izin vermek; with (birinden) (bir şey için) izin almak: Have you cleared this with him? Bunun için ondan izin aldın mı? 4. (bir şeyin) üstünden geçmek: The horse cleared the wall in a bound. At duvarın üzerinden bir atlayışta geçti. 5. (gökyüzü/hava) açılmak; (sis) gitmek, açılmak; (bulutları/sisi) gidermek. 6. (borcu) kapatmak. 7. (banka çekini) takas etmek. 8. k. dili (belirli bir miktar para) kazanmak, elde etmek. 
be in the doldrums 1. den. rüzgârın esmediği bir bölgede bulunmak. 2. (birinin işleri) kesat olmak. 3. can sıkıntısı çekmek; efkârlı olmak.
be in the employ of  (birisi için) çalışmak.
be in the know  (bir konuda) çoğu kimsenin bilmediği şeyleri bilmek.
be in the lead önde/başta gitmek. 
be in the limelight  ilgi odağı olmak.
be in the making  hazırlanmakta olmak; oluşmakta olmak: There´s a new age in the making. Yeni bir devir oluşmakta. 
be in the market for  -i satın alma niyetinde olmak. 
be in the mood to/for  canı (bir şeyi) yapmak istemek: I´m not in the mood to go there. Canım oraya gitmek istemiyor. I´m not in the mood for company. Kimseyle görüşmek istemiyorum. I´m in no mood for that right now. Şu an ona tahammülüm yok.
be in the pink  1. sapasağlam olmak, turp gibi olmak. 2. en güzel halinde olmak.
be in the pipeline k. dili hazırlanmakta olmak.
be in the process of sürecinde olmak, -mekte olmak. 
be in the red  borçlu olmak. 
be in the right haklı/doğru olmak. 
be in the running  adaylardan biri olmak. 
be in the same ballpark   -e yakın olmak. s. kabataslak, yaklaşık: Give me a ballpark figure. Bana kabataslak bir rakam söyle.
be in the soup  k. dili başı dertte olmak.
be in the swim (of things) k. dili faal bir hayat sürmek; faal bir sosyal hayatı olmak.
be in the throes of death can çekişmek.
be in the way  engel olmak, ayak altında olmak. 
be in the wind  k. dili (bir şeyin) (gerçekleştirilmeden önce) sözü edilmek: It´s been in the wind for some time now. Epey zamandır sözü ediliyordu. 
be in the wrong  suçlu/kabahatli olmak: You were in the wrong. Kabahat sendeydi. 
be in town  şehirde olmak. 
be in transit  (insanlar/mallar) yolda olmak; (insanlar) bir yerden başka bir yere geçmekte olmak; (mallar) bir yerden başka bir yere taşınmakta olmak.
be in trouble  başı belada olmak. 
be in vogue  1. moda olmak. 2. rağbette olmak.
be in with  1. ile arkadaş olmak, ile arası iyi olmak. 2. (birinin) gözüne girmiş olmak. 
be in with  k. dili (biriyle) çok iyi geçinmek; (birinin) gözüne girmiş olmak. 
be in work  k. dili çalışmak, işi olmak, iş sahibi olmak: He´s been in work since May. Mayıstan beri çalışıyor. 
be in/under one´s charge  sorumluluğu altında olmak. 
be incapable of -i yapamamak, ... yeteneğinin dışında olmak.
be inclined to -e meyli olmak. 
be included (in) -e dahil olmak/edilmek.
be inconsistent with ile çelişmek.
be incumbent on  -in sorumluluğu -e ait olmak, -e düşmek: It is incumbent on you to educate your children. Çocuklarının eğitiminden sen sorumlusun. i. makamı işgal eden kimse.
be indicative of  -i göstermek, -e işaret etmek. 
be indifferent to  -e karşı ilgisiz olmak, -e ilgi göstermemek: He´s indifferent to her. Ona karşı ilgisiz.
be ineligible for (şartlara uymadığı için) -e alınamamak/katılamamak.
be infatuated with  -e deli gibi âşık olmak.
be infested with  -in içinde/üzerinde çok olmak, ile dolu olmak: The area´s infested with bandits. Bölge haydut dolu.
be informed about #AD?
be inherent in s.t.  bir şeyin aslında var olmak.
be insensible 1. to -i hissedememek. 2. to -e karşı ilgisiz olmak; -e aldırmamak. 3. of (tehlikeden) habersiz olmak; -i farkedememek.
be insensitive to 1.-e karşı ilgisiz olmak; -e aldırmamak. 2. -e duyarlı/hassas olmamak.
be intended for  için amaçlanmak, için olmak: This book is intended for children. Bu kitap çocuklar için yazılmış.
be intent on  1. -e kararlı olmak: He is intent on solving the problem. Sorunu çözmeye kararlı. 2. -e dalmış olmak: He was so intent on his work that he lost all track of time. İşine öyle dalmıştı ki zamanı tamamen unuttu. 
be interested in  -e ilgi duymak, -e meraklı olmak: She is interested in literature. Edebiyata ilgi duyuyor. My uncle is interested in reptiles. Amcam sürüngenlere meraklı.
be intimate with  ile samimi olmak.
be into  k. dili (bir işle) uğraşmak; merakı (bir şey) olmak. Dividing two into twelve gives six. On iki bölü iki eşittir altı. 
be intrinsic to #AD?
be involved in  1. -e karışmak: She was once involved in a scandal. Bir zamanlar bir skandala karışmıştı. 2. ile meşgul olmak, ile uğraşmak: He´s involved in a new project. Yeni bir projeyle meşgul. 
be involved with  k. dili ile aşk ilişkisi olmak.
be itching to -e can atmak. 
be jealous of  -i kıskanmak.
be keen on  İng., k. dili -e çok hevesli olmak, -e meraklı olmak, -e düşkün olmak: be keen on acting aktörlüğe hevesli olmak.
be lacking 1. ... olmamak; ... eksik olmak: Something´s lacking here. Burada bir eksiklik var. 2. in -de ... olmamak: He´s lacking in intelligence. Onda akıl yok.
be laid up  1. biriktirilmek, ilerisi için saklanmak. 2. (with) (hastalık v.b. nedeniyle) yatakta/evde kalmak zorunda olmak, yatağa mahkûm olmak.
be late (for) (-e) geç kalmak, (-e) gecikmek. 
be leery of #AD?
be left holding the bag  k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak. 
be left holding the sack  k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak. 
be left stranded bak. be stranded.
be liable  1. for -den sorumlu olmak. 2. to (biri) ... eğiliminde olmak. 3. to ... ihtimali olmak: He´s liable to get caught. Onun yakalanma ihtimali yüksek.
be littered with gelişigüzel atılmış (şeyler) ile darmadağınık olmak.
be loath to do s.t.  1. bir şeyi yapmayı hiç istememek. 2. bir şeyi yapmaktan çekinmek.
be located in  -de bulunmak/olmak.
be long on  -in fazlası olmak.
be lost on  -i etkilememek. 
be lousy with k. dili 1. ile dolu olmak, ile kaynamak. 2. (birinde) bir şey çok olmak: He´s lousy with money. Onun parası çok.
be low in -in ... miktarı az olmak: It´s low in cholesterol. Onun kolesterolü az.
be low on k. dili (bir şeyin stoku) az olmak: We´re low on wood. Az odunumuz kaldı. 
be low on one´s list k. dili -in önemli saydığı işlerden olmamak: That´s low on my list right now. O şimdi benim için ön planda değil.
be mad about  k. dili 1. -i deli gibi sevmek, -e çılgınca âşık olmak. 2. -e bayılmak. 
be mad on  İng., k. dili, bak. be mad about. 
be marooned (on) (-de) mahsur kalmak.
be master of  -in ustası olmak. 
be mindful  of  1. -i hatırında tutmak. 2. -e dikkat etmek.
be misguided 1. (insan) yanılmak. 2. yanlış olmak.
be mistaken  yanılmak.
be mixed up  zihni karışmak. 
be mixed up in  -e karışmak, -e bulaşmak. 
be mixed up with  ile ilişkisi olmak.
be mounted on (binek hayvanına) binmiş olmak.
be much sought after  çok aranılan/istenilen bir şey/biri olmak, çok rağbette olmak, çok rağbet görmek.
be mysterious about k. dili -in ne olduğunu açıklamaktan kaçınmak; ... hakkında konuşmaktan kaçınmak; ... konusunda doğru dürüst cevap vermemek.
be nauseated  midesi bulanmak.
be necessary gerekmek, lazım olmak/gelmek, icap etmek.
be no great shakes k. dili üstün biri olmamak. 
be no slouch at/as a k. dili (belirli bir konuda) hiç fena olmamak, bayağı iyi olmak: He´s no slouch as an artist. Ressam olarak bayağı iyi.
be noncommittal belirli bir cevap vermemek; rengini belli etmemek. 
be none the worse for  (bir şeyden) (birine) hiç zarar/halel gelmemek: They were none the worse for it. Onlara hiç zararı olmadı. 
be nonplussed şaşkına dönmüş olmak.
be notable for ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak.
be noted for  ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak.
be nothing but skin and bones  k. dili bir deri bir kemik kalmak. 
be noth-ing to write home about  k. dili tamah edilecek bir matah/mal olmamak.
be nuts  aklını oynatmış olmak, kafadan kontak olmak. 
be nuts about  1. -in delisi olmak. 2. -in hayranı olmak, -e deli olmak.
be o.s.  kendisi gibi davranmak, normal bir şekilde hareket etmek. 
be obliged memnun olmak: I´d be obliged if you´d come early. Erken gelirsen memnun olurum. 
be obliged to do s.t.  bir şeyi yapmaya mecbur olmak. 
be oblivious of/to (etrafında olup bitenlerin) farkında olmamak.
be obsessed by/with  -i aklına takmak, aklı -e takılmak.
be of capital importance  çok önemli olmak, çok önem taşımak. 
be of one mind hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. 
be of prime importance  çok önemli olmak. 
be of service to  -e yardımı dokunmak, -e yardım etmek. 
be of the same mind hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. 
be of use  yardım etmek. 
be of use for s.t.  bir şeye yaramak. 
be of value  değerli olmak. 
be of/in two minds about #AD?
be off  1. gitmek; yola çıkmak. 2. (elektrik/su/gaz) kesik/kesilmiş olmak; (elektrik/ışık) söndürülmüş/kapalı olmak; (makine/aygıt) kapalı olmak: The electricity is off. Elektrik kesildi. 3. (saat) doğru olmamak, geri/ileri olmak. 4. İng. (yiyecek/içecek) bozulmuş olmak: The milk´s a bit off. Süt biraz bozulmuş. 5. İng. (davranış) yakışıksız olmak. 6. (tatilde olduğu için) çalışmamak, işe gitmemek. 7. olmamak, gerçekleşmemek, vuku bulmamak. 
be off guard  tetikte olmamak. 
be off in one´s calculations  hesabında yanılmış olmak. 
be off one´s nut  k. dili aklını kaçırmış olmak, aklını oynatmış olmak.
be off one´s rocker  k. dili çıldırmış olmak.
be off one´s trolley  k. dili kafadan kontak olmak.
be off sick  hastalık nedeniyle işe gelmemiş olmak. 
be off the air (radyodan/televizyondan) yayımlanmamak; yayımda olmamak. 
be off the beaten track k. dili her yerden uzak bir yerde olmak, dağ başında olmak.
be offended  gücenmiş/alınmış olmak.
be OK, OK iyi olmak.
be on  1. (elektrik/su/gaz) açık olmak; (elektrik/ışık) açık olmak. 2. (makine/aygıt) çalışmak, açık olmak. 
be on a better footing than ever  araları her zamankinden daha iyi olmak. 
be on a diet  perhiz yapmak, rejim yapmak. 
be on a par with  ile aynı/eşit derecede/değerde olmak. 
be on an even keel  1. başta ve kıçta çektiği su aynı olmak, (gemi) dengede olmak. 2. k. dili her şey yolunda olmak.
be on display  sergilenmek. 
be on edge  sinirleri gergin olmak. 
be on familiar ground  1. bildiği bir yerde/yörede bulunmak. 2. bildiği bir konuyla ilgilenmek. 
be on fire  yanmak.
be on good terms (with) (biriyle) arası iyi olmak: Ece´s on good terms with Ayşen. Ece´nin Ayşen´le arası iyi.
be on guard  1. nöbet tutmak. 2. tetikte olmak. 
be on its way out #AD?
be on one´s hands (yük sayılan bir şey/biri) -in başında olmak, -in sorumluluğunda olmak.
be on one´s last legs  ömrü/miadı dolmak üzere olmak. 
be on one´s mettle  elinden geleni yapmaya hazır olmak. 
be on one´s own 1. başkasından yardım görmeden geçinmek/rızkını kazanmak, kendi kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak. 2. yalnız başına kalmak. 
be on one´s own responsibility  (yaptığı şeyden) kendisi sorumlu olmak.
be on one´s toes  k. dili uyanık/dikkatli olmak. 
be on one´s way out çıkmak: We were just on our way out. Biz şimdi çıkıyorduk.
be on overtime  fazla mesai yapmak, mesaiye kalmak. 
be on pins and needles  k. dili diken üstünde olmak, endişe içinde olmak.
be on probation  şartlı tahliyeden sonra gözetim altında olmak.
be on s.o.´s side  1. birinden yana olmak, birinin tarafını tutmak. 2. birinin lehinde olmak, birine yararlı olmak: Youth is on your side. Genç olman lehinedir. 
be on s.o.´s trail  birinin izini takip etmek; birini aramak.
be on s.t.´s trail  1. (av köpeği) avın izini takip etmek: The dogs´re on the trail. Köpekler iz sürüyor. 2. bir şeyi takip etmek; bir şeyi aramak. 
be on show  sergilenmekte olmak. 
be on skid row  k. dili serseri ve sefil bir hale düşmüş olmak. 
be on speaking terms (with) (biriyle) selamlaşıp konuşmak.
be on strike  grev yapmak. 
be on tap  1. k. dili hazır bulunmak. 2. (bira) fıçıdan alınıp satılmak.
be on target  1. (bir tahmin) doğru çıkmak. 2. (bir iş) belirlenen süreye uygun olarak ilerlemek.
be on television  televizyonda olmak; televizyona çıkmak.
be on tenterhooks  endişe içinde olmak.
be on the air (radyodan/televizyondan) yayımlanmak; yayımda olmak. 
be on the alert  tetikte olmak.
be on the ball  argo akıllı ve dikkatli olmak.
be on the decline  (kuvvetli/yüksek bir durumdan) düşmekte olmak: The birthrate is on the decline. Doğum oranı düşmekte. The Roman Empire was on the decline. Roma İmparatorluğu artık gerilemekteydi.
be on the defensive savunma durumunda olmak. 
be on the go  birtakım işlerle meşgul olmak. 
be on the high (low) side oldukça pahalı (ucuz) olmak. 
be on the house  ... işyerinin ikramı olmak, ... şirketten olmak: Your meal tonight is on the house. Bu geceki yemeğiniz lokantamızın ikramı. 
be on the level  k. dili doğruyu söylemek.
be on the make  k. dili 1. köşeyi dönmeye çalışmak; statüsünü yükseltmeye çalışmak. 2. cinsel ilişki için eş aramak.
be on the mend  (hasta) iyileşmek.
be on the point of  -mek üzere olmak: He was on the point of going. Gitmek üzereydi. 
be on the right road  doğru yolda olmak. 
be on the road  1. yolda olmak, seyahat etmek. 2. yola çıkmış olmak. 3. to -e doğru ilerlemek.
be on the safe side  ihtiyatlı davranmak.
be on the shelf  1. kızağa çekilmiş olmak; emekliye ayrılmış olmak. 2. (kadın) evde kalmış olmak. 
be on the skids  k. dili kötü bir durumda olmak, kötüye gitmek. 
be on the spot olayın geçtiği yerde bulunmak. 
be on the table  1. teklif edilmiş olmak. 2. (tasarının/meselenin) görüşülmesi/tartışılması ileri bir tarihe bırakılmış olmak.
be on the telephone  k. dili telefonda olmak/konuşmak.
be on the tip of one´s tongue  k. dili dilinin ucunda olmak: It was on the tip of my tongue. Dilimin ucundaydı. 
be on the tip of one´s tongue  k. dili dilinin ucunda olmak.
be on the up-and-up  k. dili yalansız konuşmak; dürüst bir şekilde davranmak: I think he´s on the up-and-up. Bence numara yapmıyor.
be on the wane  azalmakta/batmakta/sönmekte/sonuna yaklaşmakta olmak.
be on the watch  1. tetikte olmak, kulak kesilmek. 2. nöbette olmak. 
be on the wing  uçmakta olmak, uçmak. 
be on to  k. dili (birinin) ne halt/haltlar yediğini/karıştırdığını bilmek. 
be on top of  k. dili (duruma) hâkim olmak. 
be on top of the world  k. dili çok mutlu olmak, sevinçten uçmak. 
be on top of the world  k. dili sevinçten uçmak, ayakları yere değmemek, bastığı yeri bilmemek. 
be on top of things/the news  k. dili olup bitenlerden haberdar olmak. 
be on trial 1. yargılanmak. 2. denenmek. 
be on vacation  tatilde olmak, tatil olmak: Schools are on vacation. Okullar tatil. 
be one jump ahead k. dili 1. (of) (-den) önce davranarak avantajlı durumda olmak. 2. of -den iki adım ileride olmak. 
be one with ile aynı fikirde olmak.
be one´s own man  başına buyruk olmak. 
be one´s own man  yerini korumak. 
be one´s own master  başına buyruk olmak.
be onto a good thing k. dili yağlı bir iş bulmuş olmak.
be open to dispute  (bir şey) tartışılabilmek, tartışmaya açık olmak.
be operated on  ameliyat olmak.
be opposed to s.t. bir şeye karşı olmak, bir şeyin aleyhinde olmak.
be oriented towards -e yönelmiş olmak. 
be out 1. dışarıda olmak: He´s out at the moment. Şu an burada değil. 2. (belirli bir miktar para) gitmek; (para) açığı olmak: I had to buy them lunch, and now I´m out ten million liras. Onlara öğle yemeği ısmarlamak zorunda kaldım; on milyon liram gitti. Your total is fifty thousand liras out. Senin toplamda elli bin liralık bir eksik var. 3. (kitap) kütüphaneden alınmış olmak: That book´s out. O kitap alınmış. 4. (kitap/gazete/resmi ilan) çıkmak, yayımlanmak. 5. (ay/güneş) çıkmak. 6. (çiçek/yaprak) açmak; (ağaç/bitki) yapraklanmak, yeşillenmek, yeşermek. 7. (ateş) sönmüş olmak. 8. (hafta/ay) bitmiş olmak, sona ermek. 9. nakavt olmak. 10. sızmış olmak; bayılmış olmak. 11. demode olmak. 12. düşünülmemek, uygun sayılmamak, söz konusu olmamak: That´s definitely out. O kesinlikle düşünülmüyor. 13. (makine) bozulmuş olmak. 14. (deniz) alçalmış olmak. 15. spor (top) aut olmak, auta çıkmak. 16. (çocuk oyunlarında) yanmak: You´re out! Yandın!
be out and about  (nekahetten sonra) dışarı/sokağa çıkıp gezmek. 
be out for s.o.´s blood  k. dili birinin hakkından gelmek istemek. 
be out in force k. dili ortalıkta çok olmak. 
be out in left field  argo çok yanılmış olmak.
be out in one´s reckoning  hesabında yanılmak. 
be out of 1. (bir şey) tükenmiş olmak, kalmamak: We´re out of gas. Benzinimiz bitti. By the time he reached the top of the hill he was out of breath. Yokuşun başına vardığında nefesi kesilmişti.
be out of a job  işsiz olmak. 
be out of character  (bir davranış) (birinin) karakterine uymamak.
be out of character (bir davranış) birinin her zamanki davranışlarına uymamak. 
be out of commission/kilter/whack k. dili bozulmuş olmak.
be out of control 1. kontrolden çıkmış olmak, frenlenemez olmak. 2. (biri) dizginlenemez olmak.
be out of earshot  (uzakta olduğu için) işitememek, duyamamak. 
be out of favor (with) (birinin) gözünden düşmüş olmak.
be out of it argo başka bir dünyada yaşamak, hayal dünyası içinde olmak.
be out of line 1. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 2. sıradan çıkmış olmak.
be out of luck şansı olmamak, şansı yaver gitmemek.
be out of one´s mind 1. aklı yerinde olmamak, aklını kaçırmış olmak. 2. çok öfkeli olmak.
be out of one´s mind  k. dili aklını kaçırmış olmak, delirmiş olmak, keçileri kaçırmış olmak.
be out of order  1. (makine/aygıt) bozulmuş/bozuk olmak, çalışmamak. 2. düzensiz olmak. 3. usule aykırı olmak. 4. uygunsuz olmak. 
be out of place 1. (her zamanki) yerinde olmamak. 2. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 
be out of place 1. (fiilen) yerinde olmamak. 2. uygun düşmemek. 
be out of plumb  şakulünde olmamak, şakulden kaçmak.
be out of practice (uzun zamandan beri bir şeyi yapmadığı için) (onu) iyi yapamamak. 
be out of practice formda olmamak; formdan düşmüş olmak. 
be out of print (kitabın) baskısı tükenmiş olmak.
be out of print  (kitap) yayımcısında mevcut olmamak, kitapçılarda bulunmamak, (kitabın) baskısı tükenmiş olmak.
be out of reach 1. el altında olmamak. 2. erişilemez olmak.
be out of season #AD?
be out of shape  formunda olmamak.
be out of shape  1. formda olmamak, formdan düşmüş olmak. 2. şeklini kaybetmiş olmak, kalıpsız olmak. 
be out of sorts k. dili sinirleri ayakta olmak. 
be out of sorts  k. dili canı sıkkın olmak, keyfi kaçmak/bozulmak. 
be out of step  1. (with) (başkalarına) adım uydurmamak. 2. with -e ayak uydurmamak. 
be out of stock stokta bulunmamak.
be out of sync  senkronik olmamak, senkronize edilmemiş olmak.
be out of the hole k. dili borçtan kurtulmuş olmak.
be out of the picture k. dili (biri) sahneden çekilmiş olmak, işin içinde olmamak. 
be out of the question k. dili söz konusu olmamak, düşünülmemek, uygun sayılmamak.
be out of the running (yarışmadan) elenmiş olmak.
be out of the running  adaylıktan elenmiş olmak. 
be out of the woods (hasta) hayati tehlikeyi atlatmış olmak. 
be out of the woods  k. dili tehlikeyi atlatmış olmak. 
be out of this world  argo çok güzel/harika/süper olmak. 
be out of this world  k. dili süper/fevkalade güzel/fevkalade/harika/harikulade olmak. 
be out of touch 1. (with) (biriyle) iletişim içinde olmamak. 2. dünyada olup bitenlerden haberi olmamak. 3. with (bir konuya) ait yeni gelişmeler hakkında bilgisi olmamak. 
be out of touch with  1. ile temasta bulunmamak. 2. -den habersiz olmak.
be out of work işsiz olmak.
be out of work  işsiz olmak. 
be out on maneuvers ask. manevra yapmak.
be out on strike grevde olmak. 
be out on the end of a limb  desteksiz kalmak.
be out on the town şehirde yiyip içip eğlenmek. 
be out on the town  k. dili şehirde zevk peşinde koşmak. 
be out to (bir amaç) peşinde olmak; (bir şey) için fırsat kollamak: He´s out to get him. Onun hakkından gelmek için fırsat kolluyor. They´re out to win the championship. Onlar şampiyonluğa oynuyorlar. 
be out to lunch  1. öğle yemeği yemeye çıkmış olmak. 2. argo kafası izinli olmak. 3. argo kafası pek çalışmamak. 
be over bitmiş olmak, bitmek, sona ermek: The concert´s over. Konser bitti. It´s over between us. Aramızda her şey bitti.
be over and done with k. dili tamamıyla bitmiş olmak. 
be over one´s head 1. (su) boyunu geçmek/aşmak. 2. (birinin) bilgisi/yeteneği dışında olmak.
be over s.o. birinin amiri olmak; birinden daha yüksek bir görev/makam/rütbe sahibi olmak. 
be over the hump  işin en zor tarafını atlatmış olmak, düze/düzlüğe çıkmak.
be overcome by/with #AD?
be overdrawn  1. borç bakiyesi göstermek. 2. hesabından fazla para çekmiş olmak; (hesaptan) fazla para çekilmiş olmak.
be overgrown with  (yabani bitkiler v.b.) ile kaplı/örtülü olmak.
be overjoyed  çok sevinmek.
be overwhelmed by/with  1. (duygulara) yenik düşmek, yenilmek. 2. (sorumluluk, ağır bir iş v.b.) altında ezilmek. 
be overwhelmed with  -e boğulmak, -e garkolmak.
be par for the course  k. dili normal sayılmak. 
be parallel with/to  1. -e paralel olmak. 2. -e benzemek. 
be peeved at  -e sinirlenmek, -e sinir olmak.
be peopled by/with (bir yerin) halkı/personeli -den oluşmak/ibaret olmak. 
be perishing  1. çok üşümek. 2. (hava) çok soğuk olmak.
be pertinent to  ile ilgisi olmak, ile ilgili olmak. 
be pissed 1. off kızmış/sinirlenmiş olmak. 2. İng. fitil/çok sarhoş olmak.
be pleased to do s.t.  (bir şeyi) memnuniyetle yapmak: I´d be pleased to do it. Memnuniyetle yaparım. 
be pleased with  -den memnun olmak. 
be pleased with o.s.  kendinden memnun olmak. 
be plugged into k. dili (bir sisteme) bağlı olmak.
be plumb  şakulünde olmak. z., k. dili gerçekten, düpedüz. f. 1. iskandil etmek. 2. şakullemek. 3. şakulüne getirmek. 
be pocked with (çukurlar) ile dolu olmak.
be poised for -e hazır olmak. 
be poised for battle ask. savaşa hazır bir şekilde beklemek. 
be poised in the sky (kuş) havada hareketsizmiş gibi durmak.
be poles apart  birbirine zıt olmak.
be polluted  kirli olmak. 
be positive (of/about) (-den) emin olmak.
be possessed of  -e sahip olmak. 
be possessed with  ... tutkusuyla yanıp tutuşmak: He was possessed with a desire to see Africa. Afrika´yı görme tutkusuyla yanıp tutuşuyordu.
be predicated on  -e dayanmak, -e dayalı olmak,   -in üzerine kurulmuş olmak.
be predisposed to #AD?
be prejudicial to  -e zararlı olmak.
be prepared 1. hazır/hazırlıklı olmak. 2. to -e razı olmak.
be prepossessed by  1. -den olumlu bir şekilde etkilenmek. 2. -e kendini kaptırmak.
be pressed sıkışık bir durumda olmak, sıkışık olmak.
be pressed for time  zamanı dar olmak.
be pretty well suited to  -e iyi uymak. 
be priced at fiyatı ... olmak, -e satılmak: They´re priced at a million liras each. Onlar birer milyona satılıyor.
be privy to s.o.´s secrets  birinin sırdaşı olmak. 
be profuse in (bir eylemi) defalarca yapmak: She was profuse in her praise of him. Onu çok övdü. 
be prone to  -e eğilimi olmak, -e meyilli olmak.
be proof against  -e karşı dayanıklı/dirençli olmak. 
be proper to -e uygun/özgü/ait olmak. 
be proud of  -den gurur/kıvanç/övünç duymak, ile iftihar etmek, ile övünmek. 
be provoked at  -e kızmış/sinirlenmiş olmak.
be pushed for money  k. dili para sıkıntısı çekmek. 
be pushed for time  k. dili -in az vakti olmak,  -in vakti çok daralmış olmak. 
be puzzled  şaşırmak, afallamak. 
Be quick about it! Çabuk ol/olun! 
be quite something  1. herkese nasip olmamak; çok iyi bir şey olmak. 2. olağanüstü bir şey olmak: It is quite something to be made a countess these days. Günümüzde kontes olmak olağanüstü bir şey.
be quits  k. dili hesaplaşmış olmak. 
be related 1. (to) (ile) akrabalık bağı olmak: He´s not related to them. Onlarla akrabalık bağı yok. 2. (to) (ile) ilgili olmak, (ile) ilgisi olmak. 3. to -e anlatılmak.
be reputed to be ...  ... olduğu sanılmak; ... olduğu söylenmek: He is reputed to be an honest person. Onun dürüst bir insan olduğu söyleniyor.
be resigned to  bak. resign o.s. to.
be responsive  1. to -e duyarlı/hassas olmak. 2. to tıb. (tedaviye) cevap vermek. 3. cevap vermeye istekli olmak.
be retired  emekli/tekaüt olmak.
be revolted by  -den tiksinmek.
be rid of  -den kurtulmuş olmak, -den kurtulmak: We´re rid of them now! Onlardan kurtulduk artık!
be ridden with ile dolu olmak: This building is ridden with rats. Bu binada fareler kaynıyor.
be rife  çok yaygın olmak. 
be round the bend İng., k. dili keçileri kaçırmış olmak, delirmiş olmak. 
be rumored  söylenilmek, ağızdan ağıza dolaşmak. 
be s.o.´s due birinin hakkı olmak.
be s.o.´s shadow  birinin gölgesi olmak, birinin yanından ayrılmamak. 
be s.t. in disguise  bir şey kılığına girmiş olmak: That´s a blessing in disguise. O aslında Tanrının bir lütfudur. He´s actually a conservative in disguise. O gizli bir tutucudur.
be scared (of) (-den) korkmak: I´m scared of spiders. Örümceklerden korkuyorum. 
be scheduled  programa göre (belirli bir zamanda) olmak; tarifeye göre (belirli bir zamanda) olmak: His flight is scheduled to arrive at three o´clock in the morning. Tarifeye göre uçağı sabah saat üçte varacak. 
Be seated.  Oturunuz. 
be separated  huk. ayrı yaşamak, ayrılmak.
be set 1. bulunmak: The village was set deep in the mountains. Köy dağların ortasında bulunuyordu. 2. on -i aklına koymak: He´s set on going. Gitmeyi aklına koydu. 3. hazır olmak, hazırlanmış olmak: Are you all set? Hazır mısın? 
be set in one´s ways  kendi kurduğu düzenden pek şaşmayan biri olmak.
be shackled by  -in tutsağı olmak: She was shackled by her prejudices. Kendi önyargılarının tutsağıydı.
be short (s.t.) (birinde) (bir şey) (belirli bir miktarda) eksik olmak; (belirli bir miktarı) çıkıştıramamak: I´m short five books. Bende beş kitap eksik. He´s one man short. Bir adamı eksik. He´s two million liras short. İki milyon lirayı çıkıştıramıyor.
be short for  (belirli bir şeyin) kısaltması/kısası olmak. 
be short of 1. (varolan şeyler/birileri) kâfi gelmemek, yetmemek, eksik olmak: We´re short of cups. Fincanlarımız kâfi değil. 2. (bir yerden) (belirli bir uzaklıkta) bulunmak: We were twenty kilometers short of the coast. Sahilden yirmi kilometre uzaktaydık. 
be short on  1. (bir giysi) (birine) kısa gelmek. 2. (belirli bir konuda) birinin eksikliği olmak: He´s short on smarts. Onda pek kafa yok. 
be shorthanded #AD?
be shot of  İng. -den kurtulmak. 
be shot through with  (bir şeyde) (bir öğe) yer yer bulunmak: Her poetry is shot through with humor. Şiirlerinde yer yer mizah var. 
be shy about  -den çekinmek. 
be shy of  -den bahsetmekten çekinmek. 
be sick 1. hasta olmak. 2. İng. kusmak. 
be sick and tired of k. dili -den illallah demek: I´m sick and tired of this! Bundan illallah! 
be sick at one´s stomach  midesi bulanmak. 
be sick for  -i çok özlemek. 
be sick of  -den bıkmış olmak. 
be silent on  ... hakkında hiçbir şey dememek/söylememek/yazmamak: The law is silent on this point. Bu konuda kanunda yazılı bir şey yok. 
be sitting pretty  k. dili iyi durumda olmak. 
be sitting pretty  k. dili (birinin) her şeyi tıkırında olmak.
be situated  (bir yerde) bulunmak: The town´s situated on a river. Şehir bir nehrin kenarında bulunuyor.
be skilled in  (bir şeyi) iyi yapmak; (bir işin) ustası olmak.
be slanted towards  -den yana olmak, -in tarafını tutmak.
be slated 1. programda olmak, planda olmak: Construction is slated to start on Monday. Plana göre inşaat pazartesi günü başlayacak. 2. büyük bir ihtimalle (bir şey) olmak/meydana gelmek: He´s slated for success in life. Her şey onun hayatta başarılı olacağına işaret ediyor.
be slumped to one side bir yana kaykılmış/yaslanmış olmak: He was sitting slumped to one side. Bir yana kaykılmış oturuyordu. 
be snookered İng., k. dili çok zor bir durumda kalmak/bulunmak, köşeye sıkışmak.
be snowed in  kardan mahsur kalmak. 
be snowed under  k. dili işten başını kaldıramamak, başını kaşıyacak vakti olmamak.
be soaked in  ile dolu olmak.
be soaked to the skin  k. dili iliklerine kadar ıslanmak. 
be soft on  k. dili -e fazla yumuşak davranmak. 
be solicitous  1. about -e ilgi göstermek, -i merak etmek. 2. to (bir şey) yapmak istemek.
be solidly for  Görüşlerin tamamen birleştiğini belirtir: Alibeyköy is solidly for our man. Alibeyköy´de herkes bizim adamı tutuyor.
be something of a ... ... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ... olmak: She´s something of a philosopher. Filozof gibi bir şey o.
be somewhat of a ...  ... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ... olmak: He´s somewhat of a poet. Şair gibi bir şey o.
be sore about  k. dili -e kızgın/gücenik olmak. 
be sorry  1. üzülmek, üzgün olmak: “Yusuf died.” “I´m sorry.” “Yusuf öldü.” “Üzüldüm.” I was sorry to see her go. Gittiğine üzüldüm. I´m sorry I´ve broken your heart. Kalbini kırdığıma üzgünüm. I´m sorry to say that it didn´t work out. Maalesef olmadı. 2. pişman olmak: I´m sorry I asked. Sorduğuma pişmanım. I was sorry I hadn´t read it. Okumadığıma pişman olmuştum. 3. özür dilemek: Say you´re sorry! Özür dile! Okay, I´m sorry. Peki, özür dilerim. 
be soused  k. dili sarhoş olmak.
be sparing in/with  (bir şeyi) çok az yapmak/kullanmak, esirgemek: Don´t be sparing with the butter! Tereyağını esirgeme! He´s sparing in his praise. Çok az över.
be spoiling for  k. dili kaşınmak: He is spoiling for a fight. Dövüşmek için kaşınıyor.
be spread-eagled kol ve bacakları yana açılmış durumda yatmak.
be square  1. with k. dili (biriyle) açık konuşmak; (birine) dürüstçe davranmak. 2. k. dili (bir hesap) görülmüş olmak; (iki kişi) fit olmak; (iki kişi) hesaplaşmış olmak, kozlarını paylaşmış olmak. 3. spor (iki rakip) (puan açısından) eşitlenmiş olmak. 
be starved for (bir şeyin) eksikliğini/yokluğunu çok duymak: He´s starved for affection. Sevgiden yoksun kalmış.
be sticky  1. (yüzey) yapış yapış olmak, yapışkan olmak. 2. (hava) yapış yapış olmak, nemli olmak. 3. about k. dili (bir konuda) zorluk çıkarmak.
be stir crazy  k. dili bir yerde uzun süre kapalı kaldıktan sonra bunalmış olmak.
be stone broke k. dili meteliksiz olmak, beş parasız olmak.
be stone cold k. dili tamamıyla soğumuş olmak, buz gibi olmak.
be stone deaf k. dili tamamen sağır olmak, duvar gibi olmak. 
be straight with  (biriyle) doğru/yalansız konuşmak; (birine) doğru söylemek. 
be stranded  1. mahsur kalmak: We were stranded at the airport for fifteen hours. On beş saat boyunca havaalanında mahsur kaldık. 2. (gemi) karaya oturmuş olmak.
be strange bedfellows  birbirine zıt oldukları halde belirli bir amaç için birlikte çalışmak.
be strange to  1. (bir yer) (birine) yabancı olmak. 2. (bir şeyin) yabancısı olmak. 
be strong for  -i çok desteklemek. 
be strong in  (belirli bir konuda) iyi/yetenekli olmak. 
be strong on  k. dili -i çok sevmek, -i çok beğenmek. 
be studded with  1. (bir şey) çok bulunmak. 2. yer yer bulunmak.
be subject to  1. -e tabi/bağlı olmak: This income is subject to taxation. Bu gelir vergiye tabidir. This is subject to confirmation by the assembly. Bu meclisin onayına bağlı. 2. Arasıra tekrarlanan bir durumu belirtmek için kullanılır: He´s subject to gout. Arasıra gut oluyor. This river is subject to floods. Bu nehir arasıra taşar. That side of the hill is subject to high winds. Tepenin o tarafı şiddetli rüzgârlara maruz kalıyor.
be subordinate to  (bir şeyden) aşağı kalmak, -den sonra gelmek,  -den daha az önemli olmak; (başkasının) emrinde olmak. 
be subsequent to  (belirli bir olayı) takip etmek, (belirli bir olaydan) sonra olmak/vuku bulmak.
be subservient to  -in hizmetinde olmak: Should faith be subservient to reason? İnanç aklın hizmetinde mi olmalı?
be sufficient  yeterli olmak, yetmek.
be suffused with  (belirli bir renge) boyanmak; ile kaplanmak; ile dolu olmak: Her eyes were suffused with tears. Gözleri yaşla doluydu.
be suggestive of  1. (bir şey) (başka bir şeyi) akla getirmek. 2. (belirli bir) izlenim bırakmak, ... hissini vermek.
be suicidal intihar etmeyi düşünmek. 
be suitable for  -e uygun olmak. 
be supportive  destek vermek.
be supposed to  1. beklenmek: You´re supposed to stand up when he walks in. O girdiğinde ayağa kalkmanız bekleniyor. 2. gerekmek, lazım olmak: You´re not supposed to be here. Burada bulunmaman gerek. 3. zannedilmek, farzedilmek: We´re supposed to be rich. Bizi zengin zannediyorlar./Güya zenginmişiz. 4. -e yaramak: What´s this machine supposed to do? Bu makine neye yarar? 5. izin verilmek: You´re not supposed to leave the campus this weekend. Bu hafta sonu kampustan ayrılmana izin yok.
be surcharged with  ile dopdolu olmak.
be sure of o.s.  kendinden emin olmak. 
be surrounded by/with  etrafı (bir şey/birileri) ile çevrili olmak.
be susceptible to  1. (bir hastalığa) karşı direnci olmamak. 2. (bir şey için) kolay bir hedef olmak: This place is susceptible to naval attacks. Burası denizden gelebilecek saldırılara açık. 3. -e kapılabilmek: I think he´ll be susceptible to her charm. Bence onun cazibesine kapılabilir.
be suspicious of  -den kuşku duymak, -den şüphe etmek. 
be swamped with  aşırı miktarda olmak; ... içinde boğulmak: He´s swamped with work. Çok fazla işi var. They´re swamped with guests. Onların evi misafirlerle dolup taşıyor.
be sweet on  k. dili (birine) âşık olmak.
be sympathetic to/towards  (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek.
be tailor-made for  1. (biri/bir şey) için özel olarak yapılmış olmak. 2. (biri) için biçilmiş kaftan olmak.
be taken aback  (at/by) (-e) şaşakalmak, çok şaşırmak. 
be taken ill hastalanmak.
be taken up with ile meşgul olmak.
be taken with -den hoşlanmak, -den etkilenmek.
be talked out  söyleyecek sözü kalmamak. 
be tangent to  -e teğet geçmek. 
be tantamount to  ile aynı olmak, ile eşanlamlı olmak.
be the death of  -in ölümüne neden olmak. 
be the spitting image of/be the spit and image of  k. dili hık demiş (birinin) burnundan düşmüş olmak.
be the victim of  -in kurbanı olmak. 
be there var olmak: Two hours later the pain was still there. İki saat sonra hâlâ ağrı vardı. She´s always there when you need her. Ne zaman ihtiyacın olsa yardıma hazırdır. 
be thick with  1. ile kaplı olmak: This table´s thick with dust. Bu masa toz içinde. The courtyard was thick with smoke. Avlu duman içindeydi. 2. çok miktarda bulunmak, kaynamak: The house was thick with fleas. Ev pire kaynıyordu. 3. k. dili ile sıkı fıkı/çok samimi olmak. 
be thirsty  susamak: I´m thirsty. Susadım. 
be thirsty for  -i çok istemek, -e susamak. 
be thoughtless of/for  -i hiç düşünmemek: Don´t be thoughtless of the  future! Geleceği düşün!/Geleceği düşünmezlik etme!
be through  1. (with) (-i) bitirmiş olmak: Are you through? Bitirdin mi? 2. (biri) işe yaramaz olmak. 3. (with) k. dili iki kişi arasındaki ilişki bitmiş olmak: Sevda and Ferda are through. Sevda´yla Ferda´nın ilişkisi bitti. 
be thrown back on one´s own resources yalnızca kendi yetenekleriyle idare etmek zorunda kalmak.
be thunderstruck  şaşırıp kalmak; donakalmak; hayretler içinde kalmak.
be ticketed for  1. (bir şeyin) (belirli bir şeye/yere) verilmesi planlanmak. 2. (birinin) (belirli bir yere) aday gösterilmesi planlanmak; (birinin) (belirli bir yere) uygun bir aday olduğu söylenmek. 
be tickled  k. dili 1. son derece memnun olmak: I´m tickled to hear they´re coming. Geleceklerini duymak beni son derece memnun etti. 2. çok eğlenmek, çok gülmek. 
be tied to  -e bağlı olmak, -e tabi olmak: The value of the mark is tied to the value of the pound. Markın değeri sterlininkine bağlı. 
be tied to a woman´s apron strings k. dili bir kadının tahakkümü altında olmak.
be tied up  k. dili 1. meşgul olmak. 2. in (para) (belli bir şeye) yatırılmış olmak. 3. (para) (hukuki yönden) ancak belirli birkaç amaç için kullanılabilmek; (mülk) (hukuki yönden) satılamamak/intikal edememek.
be tired of  -den bıkmak, -den usanmak.
be to blame for  suçlusu olmak.
be to s.o.´s disadvantage  birinin zararına olmak, birinin aleyhine olmak.
be to s.o.´s discredit  birinin şerefini lekelemek.
be tolerant  1. (of) (-e karşı) hoşgörülü olmak. 2. of (organizma v.b.) -e tahammül etmek, -e dayanmak.
be too much for için çok zor olmak, -in gücünü aşmak: These stairs are too much for an old man. Yaşlı bir adamın bu merdivenleri çıkması çok zor.
be true to  -e sadık kalmak. 
be true to one´s word  sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. 
be tuckered out  k. dili pestili çıkmak, turşuya dönmek, çok yorulmuş olmak.
be unable to  -ememek, -amamak, -den âciz olmak: She was unable to come. Gelemedi. I am unable to make the decision by myself. Kararı yalnız başıma vermekten âcizim.
be unable to bear/stand the sight of   -i hiç çekememek, -e hiç tahammül edememek. 
be unable to get a word in edgewise karşısındakinin fazla konuşmasından dolayı ağzını açamamak.
be unaccustomed to  -e alışık olmamak: He is unaccustomed to getting up early in the morning. Sabah erken kalkmaya alışık değil.
be ­unashamed (of) (-den) utanmamak/utanç duymamak.
be unaware of  -in farkında olmamak, -den haberi olmamak, -den habersiz olmak: He is unaware of his surroundings. Çevresindekilerin farkında değil. They are unaware of our change in plans. Planlarda yaptığımız değişiklikten haberleri yok.
be uncomfortable with #AD?
be undaunted by  1. -den yılmamak. 2. -den dolayı cesareti kırılmamak: She was undaunted by the difficulty of the task. İşin zorluğu karşısında cesareti kırılmamıştı.
be under a ban yasaklanmak. 
be under a cloud (of suspicion) şüphe altında olmak. 
be under arrest tutuklu olmak. 
be under attack  saldırılara maruz kalmak; topa tutulmak. 
be under consideration  üzerinde düşünülmek. 
be under construction  inşaat halinde olmak. 
be under custody  tutuklu olmak. 
be under discussion görüşülmekte olmak.
be under guard  koruma altında olmak. 
be under house arrest  göz hapsi altında olmak. 
be under oath  yeminli olmak. 
be under pressure (manevi) baskı altında olmak. 
be under repair  tamir edilmek, tamirde olmak. 
be under s.o.´s thumb  k. dili birinin kontrolü altında olmak.
be under stress  1. stres içinde olmak. 2. (yapı) fazla yük altında bulunmak. 
be under suspicion  zan altında bulunmak.
be under the assumption that k. dili 1. farzetmek, varsaymak. 2. sanmak, zannetmek.
be under the influence  k. dili içkili olmak, alkollü olmak.
be under the sway of  1. -in nüfuzu altında olmak. 2. -in egemenliği altında olmak.
be under the weather  k. dili hasta/rahatsız olmak.
be under way  hareket halinde/ilerlemekte/devam etmekte olmak. 
be underage  (belirli bir şey yapabilmek için) yaşı tutmamak.
be uneasy about #AD?
be unequal to a task  bir işi becerememek.
be unfamiliar with  -i bilmemek.
be uninterested in -e ilgi duymamak, -i merak etmemek.
be unlucky  şansı olmamak.
be unmindful of  -e aldırmamak, -i göz önüne almamak.
be unqualified for a job  bir işe uygun niteliklere sahip olmamak. 
be unqualified to do s.t.  bir şeyi yapmak için gereken niteliklere sahip olmamak.
be unsettled about/as to  ... hakkında kararsız olmak, ... hakkında tereddüt içinde olmak.
be unskilled in/at  -de iyi/usta olmamak.
be untroubled by 1. -den şikâyetçi olmamak. 2. -i dert etmemek.
be unused to #AD?
be unwilling  (to) (-e) razı olmamak; (-i) istememek: He was unwilling to go. Gitmeye razı değildi. He´s unwilling to learn how to dance. Dans etmeyi öğrenmek istemiyor.
be up  1. yataktan kalkmış olmak; (uykuya) yatmamış olmak: He´s never up before seven. Saat yediden önce hiç yataktan kalkmaz. She´s never up after ten at night. Gece saat ondan önce yatar hep. 2. (güneş/ay) doğmuş olmak. 3. ayakta olmak. 4. (seviyesi/derecesi) yükselmiş olmak: His fever is up. Ateşi yükseldi. 5. kaldırılmış/kapalı olmak: The car´s windows were up.  Otomobilin camları kapalıydı. 6. artmış olmak: Our enrollment is up this year. Bu sene bize kayıt yaptıranların sayısı arttı. 7. bitmiş olmak, sona ermiş olmak: Time´s up. Vakit doldu. 
be up a creek  k. dili zor durumda kalmak/olmak.
be up a gum tree İng. zor bir durumda olmak.
be up a gum tree İng., k. dili zor durumda olmak, ne yapacağını şaşırmak.
be up against  k. dili ile karşı karşıya olmak/kalmak, -e çatmak. 
be up against the wall  k. dili 1. iflasın eşiğinde olmak, iflasla karşı karşıya olmak. 2. köşeye sıkışmak, çok sıkışık bir durumda olmak. 
be up all night  sabahlamak. 
be up and about/around  k. dili hastalıktan kurtulmuş olmak, ayağa kalkmış olmak. 
be up for  k. dili 1. (bir şey yapmayı) istemek: Who´s up for a movie? Sinemaya gitmek isteyen var mı? 2. -e aday olmak: He is up for mayor. Belediye başkanlığına aday. 3. -den yargılanmak: He is up for murder. Cinayet suçundan yargılanıyor. 
be up for grabs  k. dili (boş bir kadro, kontrat v.b.) adaylara açık olmak: This contract´s up for grabs. Bu ihale kapanın elinde kalır. 
be up in arms  1. ayaklanmak. 2. öfkelenmek, ateş püskürmek. 
be up in arms  k. dili ayaklanmış olmak, isyan halinde olmak. 
be up on  k. dili 1. -i iyi bilmek. 2. -den haberi olmak. 
be up s.o.´s alley  k. dili biri için biçilmiş kaftan olmak, (tam) birine göre olmak: This job is right up your alley. Bu iş tam sana göre.
be up to  1. -i yapabilmek, -in üstesinden gelebilmek: Are you up to this? Bunu yapabilir misin? I´m not up to talking to him today. Bugün onunla görüşecek gücüm yok. He´s still not up to seeing people. Hâlâ insanlarla görüşebilecek durumda değil. I don´t think he´s up to doing a job like that. Bence öyle bir işin üstesinden gelemez o. Is he up to playing that rôle? O rolü becerebilir mi? 2. k. dili (bir halt)  karıştırmak/etmek: Just what are you up to? Ne halt karıştırıyorsun? 3. k. dili (bir şeyi) yapmak: What are you up to these days? Bugünlerde ne yapıyorsun? 4. (karar) (birine) kalmış olmak/düşmek; (birinin) seçimine kalmak, (birine) bağlı olmak; (birinin) sorumluluğunda olmak: It´s up to you to finish it. Onu bitirme işi sana kaldı. 
be up to date 1. en son olaylardan/gelişmelerden haberdar olmak. 2. en son teknolojiye sahip olmak; son modaya uymak. 3. en son değişiklikleri kapsamak. 
be up to one´s eyes in ile çok meşgul olmak. 
be up to par  1. tic. saymaca değerini bulmak. 2. her zamanki seviyede olmak.
be up to scratch  k. dili istenilen seviyeye varmak, öngörülen standarda uymak. 
be up to snuff/the mark  k. dili istenilen düzeyde/nitelikte olmak. 
be up to the mark  istenilen derecede olmak. 
be upset  1. altüst olmak. 2. (favori rakip) yenilmek. 3. (mide) bozuk olmak. 4. üzgün olmak; sinirli olmak. 5. alabora olmak.
be used up  1. tükenmek, harcanmak. 2. bitkin düşmek, bitmek, tükenmek.
be vested in (yetki, hak v.b.) -e verilmiş olmak.
be vexed at s.t.  bir şeye canı sıkılmak. 
be victorious galip gelmek.
be vulnerable to  (kötü bir şeye) açık/maruz olmak.
be wanted by the police polis tarafından aranmak. 
be wanting  1. eksik olmak, noksan olmak: A few pages of this book are wanting. Bu kitabın birkaç sayfası eksik. 2. in -den yoksun olmak: That man is wanting in common sense. O adam sağduyudan yoksun. 
be wary of  1. -den sakınmak. 2. -e dikkat etmek.
be washed up  k. dili mahvolmuş olmak, işi bitmiş olmak. 
be way out in left field  fena halde yanılmak, ıskalamak.
be weary of #AD?
be weighed down  1. with/by (dert/keder) yüklü olmak: He was weighed down by his sorrow. Yüreği acı doluydu. 2. with/by (bir görev, sorumluluk v.b.) belini bükmek: The people were weighed down by this oppressive taxation. Bu insafsız vergiler halkın belini bükmüştü. 3. with (belirli bir şeyle) çok yüklü olmak: She was weighed down with packages. Eli kolu paket doluydu. The branches of the trees were weighed down with ice. Ağaçların dalları buzların ağırlığıyla yere doğru eğilmişti. 
be wide of the mark  hedeften uzak olmak. 
be wild about  k. dili -e hayran olmak, -e bayılmak. 
be willing to  -e razı olmak.
be winded  nefes nefese kalmış olmak, nefesi kesilmiş olmak.
be wiped off the face of the earth  yeryüzünden silinmek. 
be wiped off the map  haritadan silinmek.
be wise to  k. dili (birinin) ne yaptığının farkında olmak; (durumun) ne olduğunun farkında olmak. 
be with it  k. dili çağın hiç gerisinde kalmamak; çağı yakalamak. 
be with s.o.  k. dili birinin ne demek istediğini anlamak. 
be within arm´s reach  elinin altında olmak. 
be within earshot  (yakın olduğu için) işitebilmek, duyabilmek.
be within reason  akıl kârı olmak. 
be within s.o.´s grasp  1. birinin kavrayışı içinde olmak. 2. birinin elde edebileceği bir şey gibi olmak. 
be wont to  genellikle (belirli bir şekilde davranmak/hareket etmek): He is wont to come early. O genellikle erken gelir.
be worked up  1. heyecanlı olmak. 2. kızgın/öfkeli olmak.
be worried sick  çok endişeli olmak. 
be worried sick  k. dili çok endişeli olmak.
be worth  1. -in kıymeti/değeri (belirli bir miktar) olmak; (belirli bir miktar) değerinde olmak: This candlestick´s worth approximately thirty million liras. Bu şamdanın değeri aşağı yukarı otuz milyon lira. This house is worth sixty billion liras. Bu evin değeri altmış milyar lira. 2. (birinin) mal varlığı (belirli bir miktar) olmak: He´s worth around fifty billion liras. Onun mal varlığı elli milyar kadar. 3. -e değmek: Is it worth this much trouble? Bu kadar zahmete değer mi? Yes, it´s worth the effort. Evet, zahmete değer. It´s worth seeing. Görülmeye değer. 
be worth one´s keep  k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek. 
be worth one´s salt  k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek; işinin ehli olmak.
be worth one´s while  k. dili birinin harcadığı zamana değmek. 
be worth one´s/its weight in gold  k. dili çok değerli olmak, ağırlığınca altın değmek/etmek; çok işe yaramak. 
be worth s.o.´s while  birinin vaktini ayırmasına değmek: It´s worth your while to learn Spanish. İspanyolca öğrenmeye değer. 
be worthy of -e değmek, -e layık olmak.
be wracked by/with  (ağrılar, hastalık v.b.) yüzünden çok çekmek: His body had been wracked by malaria. Vücudu sıtmadan çok çekmişti.
be wrapped up in  k. dili 1. kendini (bir işe) kaptırmış olmak. 2. (düşüncelere) dalmış olmak. 3. (birine) sırılsıklam âşık olmak.
be written all over  k. dili ... yüzünden akmak: His innocence was written all over his face. Suçsuzluğu yüzünden akıyordu.
be/feel disinclined  canı istememek.
be/feel nauseous  midesi bulanmak.
be/feel sorry for  -e acımak: I feel sorry for those who work there. Orada çalışanlara acıyorum.
be/feel under the weather k. dili (kendini) bir hoş/tuhaf hissetmek. 
be/get chummy with ile ahbap olmak.
be/get tangled  k. dili 1. up (karmaşık bir durumun) içinden çıkamamak: He´s all tangled up in those intrigues of his own devising. Kendi entrikalarının içinden çıkamaz oldu. 2. with (iyi olmayan bir işe/kimseye) bulaşmak.
be/live in a world of one´s own  kendi dünyasında yaşamak. 
be/live on the razor´s edge ölümle kalım arasında olmak; iki ateş arasında kalmak.
be/make friends (with) (ile) arkadaş olmak.
be/play truant  1. dersi asmak; okulu kırmak. 2. vazifeden kaçmak.
be/skate on thin ice  k. dili tehlikeli/çok rizikolu bir durumda bulunmak. 
be/stand firm  kararından hiç vazgeçmemek.
be/stand head and shoulders above #AD?
beach i. kumsal, plaj; kıyı, sahil. 
beach buggy plaj arabası.
beachcomber i. 1. hayatını kıyılardan topladığı enkaz ile kazanan kimse. 2. okyanustan kıyıya vuran büyük dalga.
beachhead i., ask. düşman kıyıları üzerinde ele geçirilen çıkarma yeri.
beacon i. işaret ışığı; fener; çakar.
bead i. 1. boncuk. 2. (silahta) arpacık.
beads i. 1. ipe dizilmiş boncuk. 2. boncuklar.
beady s. boncuk gibi: beady eyes boncuk gibi gözler.
beak i. gaga.
beaker i. geniş ağızlı büyük bardak.
beam 1 i. 1. kiriş, hatıl, putrel. 2. direk, mertek. 3. araba/saban oku. 4. ışın. 5. den. kemere. 
beam 2 f. 1. yaymak, saçmak (ışık). 2. (yüzü sevinçle) parlamak.
beaming s. parlak, sevinçle parlayan (yüz).
bean i. 1. fasulye. 2. tane, tohum. 
beanpole i. 1. fasulye sırığı. 2. sırık gibi kimse.
bear 1 i. ayı.
bear 2 f. (bore/eski bare, borne) 1. taşımak; kaldırmak: It won´t bear your weight. Senin ağırlığını kaldırmaz. They have the right to bear arms. Silah taşıma hakkı var onların. 2. taşımak, üzerinde bulunmak: It bears Okan´s signature. Okan´ın imzasını taşıyor. He still bears the scars of that fight. O dövüşün yaralarını hâlâ taşıyor. 3. dayanmak, tahammül etmek, çekmek: She couldn´t bear any more. Daha fazlasına dayanamadı. 4. doğurmak. 5. (meyve) vermek. 6. (belirli bir yöne doğru) gitmek. 7. (belirli bir duygu) beslemek. 8. (belirli bir şekilde) davranmak. 9. (belirli bir şekilde) durmak/yürümek. 10. -e gelmek: This doesn´t bear repeating. Bu tekrarlamaya gelmez. It won´t bear close scrutiny. Yakından incelemeye gelmez. 
bear a loss  zarara katlanmak. 
bear down  gayret etmek. 
bear down on  1. -e doğru gelmek/ilerlemek. 2. -i çok etkilemek: This tax bears down on the poor. Bu vergi fakirleri bayağı etkiliyor. 3. fazla bastırmak: Don´t bear down so hard on your pencil. Kurşunkalemini o kadar bastırma. 4. (azarlayarak/ısrarla) sıkıştırmak. 
bear in mind  -i unutmamak, -i akılda tutmak: You should also bear this in mind. Bunu da unutmamalısın. 
bear no relation to ile ilgisi olmamak.
bear no resemblance to #AD?
bear no responsibility for -in sorumlusu olmamak. 
bear on/upon ile ilgisi olmak. 
bear s.o./s.t. out  birini/bir şeyi doğrulamak/gerçeklemek. 
bear the blame for  -in suçunu üzerine almak; -in töhmeti altında kalmak. 
bear the brunt of (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını çekmek: She bore the brunt of Tarık´s wrath. Tarık´ın gazabını en çok o çekti. 
bear the brunt of (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını çekmek.
bear up (under) (zor bir duruma) dayanmak: She´s bearing up well. İyi dayanıyor. 
bear watching  -in izlenmesi gerekmek. 
bear with  -e sabır göstermek. 
bear witness  tanıklık/şahitlik etmek. 
bear witness to  (bir şeyin) kanıtı/delili olmak, (bir şeye) delalet etmek. 
bear/keep in mind  1. aklında tutmak, unutmamak. 2. dikkate almak, hesaba katmak. 
bearable s. tahammül edilebilir, çekilebilir. 
beard i. sakal.
bearded s. sakallı.
beardless s. sakalsız.
bearer i. üzerinde taşıyan kimse, elinde bulunduran kimse. 
bearing i. 1. hal, tavır, davranış. 2. yatak, mil yatağı. 3. den. kerteriz. 
bearskin rug  (yaygı olarak kullanılan) ayı postu.
beast i. hayvan.
beastly s. hayvanca.
beat 1 f. (beat, --en) 1. dövmek, vurmak, çarpmak. 2. çalmak (davul). 3. (yumurta) çırpmak. 4. yenmek, galip gelmek. 5. (kalp) atmak. 
beat 2 s., k. dili çok yorgun, pestili çıkmış.
beat 3 i. 1. vuruş, darbe. 2. darbe sesi. 3. müz. tempo. 4. polis memurunun devriyesi. 
beat a retreat  1. geri çekilmek. 2. vazgeçmek. 
beat a retreat  geri çekilmek, kaçmak.
beat about/around the bush  k. dili bin dereden su getirmek. 
beat down the price  k. dili pazarlıkla fiyat indirtmek. 
Beat it!  argo Defol! 
beat off  k. dili kovmak, defetmek. 
beat off the attack  saldırıyı tamamen püskürtmek. 
beat s.o. all hollow  k. dili 1. birini büyük bir yenilgiye uğratmak, birini ezmek, birini pes ettirmek. 2. birinden çok daha üstün olmak, birini cebinden çıkarmak. 
beat s.o. black and blue birini dövüp çürükler içinde bırakmak. 
beat s.o. down  k. dili birine fiyat indirtmek. 
beat s.o. to a pulp k. dili birini öldüresiye dövmek, birinin posasını/leşini çıkarmak, birinin pöstekisini sermek.
beat s.o. up k. dili birini fena halde dövmek, birini tekme tokat dövüp iyice hırpalamak.
beat s.t. all hollow k. dili bir şeyden çok daha üstün olmak.
beat the air  k. dili boşuna uğraşmak; havanda su dövmek. 
beat the bushes  k. dili her yerde aramak. 
beat the rap  argo 1. cezadan kurtulmak. 2. temize çıkmak, aklanmak. 
beat time  tempo tutmak. 
beat to windward  den. orsasına seyretmek.
beat/bang/hit one´s head against a stone wall  k. dili boşuna uğraşmak, haybeye kürek çekmek. 
beat/break the record rekoru kırmak.
beaten f., bak. beat. s. 1. dövülmüş, dövme (metal). 2. çırpılmış (yumurta v.b.). 3. çiğnenmiş, üzerinden geçilmiş (patika, yol v.b.). 
beau çoğ. --s/--x (boz) i. (kadına) âşık erkek, âşık, sevgili.
beautician i. 1. kadın berberi, kuaför. 2. güzellik uzmanı.
beautiful s. (çok) güzel.
beautifully z. güzelce.
beautify f. güzelleştirmek.
beauty i. 1. güzellik. 2. güzel kadın. 3. güzel şey. 
beauty contest güzellik yarışması. 
beauty parlor bak. beauty shop. 
beauty queen güzellik kraliçesi. 
beauty salon bak. beauty shop. 
beauty shop  güzellik salonu/enstitüsü; (kadınlar için) kuaför salonu. 
beauty sleep güzellik uykusu.
beaver i. 1. zool. kunduz. 2. kastor, kunduz kürkü.
became f., bak. become.
because bağ. -diği için, nedeniyle; çünkü. 
because of  -den dolayı, için. 
beck i. 
beckon f. el/baş işaretiyle çağırmak.
become f. (be.came, be.come) 1. olmak. 2. yakışmak, yaraşmak: That tie becomes you. O kravat sana yakışıyor.
become paralyzed  1. felç olmak; kötürüm olmak. 2. felce uğramak.
become polarized  kutuplaşmak.
become/get anxious endişelenmek, merak etmek, meraklanmak.
become/get hysterical (over)  (bir şey) (karşısında) çılgına dönmek, sinirleri boşanmak.
become/get suspicious  kuşkulanmak, şüphelenmek.
becoming s. 1. to -e yakışan. 2. uygun, münasip.
bed i. 1. yatak; karyola. 2. (bahçedeki) tarh. 3. nehir yatağı. f. 1. (down) -e yatacak bir yer vermek, -i yatırmak. 2. down yatıp uyumak. 
bed and board  tam pansiyon. 
bed and breakfast  yatak ve kahvaltı. 
bedbug i. tahtakurusu.
bedclothes i., çoğ. yatak takımı.
bedding i. yatak takımı.
bedfellow i. 
bedlam i. tımarhane gibi bir yer, çok gürültülü ve kargaşalı bir yer. 
Bedlam broke loose.  Kıyamet koptu.
bedpan i. (yatakta kullanılan) sürgü.
bedridden s. yatalak.
bedroll i. dürülü yatak.
bedroom i. yatak odası.
bedside i. yatağın başucu.
bed-sit i., İng., bak. bed-sitter.
bed-sitter i., İng. banyosuz, tek odalı apartman dairesi.
bedsore i., tıb. yatak yarası.
bedspread i. yatak örtüsü.
bedstead i. karyola.
bedtime i. yatma zamanı.
bee i. arı, balarısı. 
beech i., bot. kayın, kayın ağacı.
beef i. 1. sığır eti. 2. (çoğ. beeves) sığır. 3. (çoğ. --s) argo şikâyet. f., argo şikâyet etmek, sızlanıp durmak. 
beef up  k. dili kuvvetlendirmek.
beefsteak i. biftek.
beehive i. arı kovanı.
beekeeper i. arı yetiştiricisi, arıcı.
beeline i. 1. kestirme yol. 2. düz çizgi, düz hat. 
been f., bak. be.
beer i. bira.
beer on draft  fıçı birası.
beeswax i. balmumu.
beet i. pancar.
beet sugar  pancar şekeri, sakaroz.
beetle i., zool. kınkanatlı böcek.
beetroot i. (çoğ. beet.root) İng. pancar.
befall f. (be.fell, --en) başına gelmek.
befit f. (--ted, --ting) yakışmak, uygun olmak.
befitting s. yakışan.
before z. 1. önce, evvel. 2. önünde, cephesinde. edat 1. tercihen, yerine. 2. huzurunda. bağ. -den önce.
before Christ (B.C.) milattan önce (M.Ö.), İsa´dan önce (İ.Ö.). 
before long  yakında, çabuk.
before the wind  rüzgâr yönünde.
beforehand z. önce, önceden.
befriend f. dostça davranmak, yardım etmek.
beg f. (--ged, --ging) 1. dilenmek. 2. of -den dilemek, -den rica etmek. 3. yalvarmak.
began f., bak. begin.
beget f. (be.got, be.got.ten/be.got, --ting) 1. babası olmak. 2. yol açmak, sebep olmak.
beggar i. 1. dilenci. 2. çapkın. f. sefalete düşürmek, mahvetmek. 
beggar description tarifi imkânsız olmak, anlatmaya sözcükler yetmemek.
begin f. (be.gan, be.gun, --ning) 1. başlamak; başlatmak, ön ayak olmak. 2. meydana gelmek, vücut bulmak.
beginner i. işe yeni başlayan kimse.
beginning i. 1. başlangıç. 2. kaynak, baş, esas.
begonia i., bot. begonya.
begot f., bak. beget. 
begotten f., bak. beget.
begrudge f. 1. (bir şeyi) (birine) fazla görmek: You don´t begrudge me this vacation, do you? Bu tatili bana fazla görmüyorsun, değil mi? 2. (bir şeyi) istemeyerek vermek/yapmak: To tell you the truth, I begrudge giving those loafers a day off. O haylazlara bir gün tatil vermek zoruma gidiyor doğrusu. She begrudges every minute she has to spend away from Ufuk. Ufuk´tan ayrılmak, bir dakika da olsa, ona zor geliyor.
beguile f. 1. aklını çelmek, ayartmak; saptırmak. 2. cezbetmek.
begun f., bak. begin.
behalf i. 
behave f. davranmak, hareket etmek. 
behave o.s.  terbiyeli davranmak. 
Behave yourself!  Terbiyeni takın!
behavior i. davranış tarzı; davranış.
behaviorism i. davranışçılık.
behaviour i., İng., bak. behavior.
behaviourism i., İng., bak. behaviorism.
behead f. boynunu vurmak, kellesini uçurmak.
beheld f., bak. behold.
behest i. 1. emir, buyruk. 2. ısrarlı istek, ısrar: She would sometimes sing at the behest of friends. Arkadaşlarının ısrarlı istekleri üzerine bazen şarkı söylerdi.
behind z. 1. (somut anlamda) peşinden; geride: The children were running behind. Çocuklar peşinden koşuyordu. We left them far behind. Onları çok geride bıraktık. 2. (zaman açısından) geride; geri: We´re behind in our work. İşimizde geri kaldık. edat 1. arkasında; arkasına: He went behind the curtain. Perdenin arkasına gitti. That clock is behind. O saat geri. Behind that wall there is a garden. O duvarın arkasında bir bahçe var. 2. (soyut anlamda) ardında: What´s behind that remark of his? O sözünün ardında ne var? 3. (bir sınıflandırmada) geride: They´re one point behind us. Bizden bir puan gerideler. 4. (destekleme anlamında) arkasında: He is behind us. Arkamızda o var. i. kıç, makat. 
behind bars  k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında.
behind bars  k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında. 
behind one´s back  -in arkasından, -in gıyabında.
behind the scenes  perde arkasında. 
behind the scenes  1. perde arkasında. 2. gizlice. 
behind the times  çağın gerisinde, demode. 
behold f. (be.held) 1. bakmak, gözlemlemek. 2. görmek.
beholden s. borçlu, minnettar.
beholder i. seyirci.
behoove f. 1. yakışık almak, yakışmak. 2. -meli, gerekmek.
behove f., İng., bak. behoove.
beige s., i. bej.
being i. 1. oluş, varoluş. 2. varlık. 3. yaratık. 4. insan. 
belabor f. üzerinde fazla durmak: Don´t belabor the point. O nokta üzerinde fazla durma.
belabour f., İng., bak. belabor.
Belarus i. Beyaz Rusya.
Belarussian i., s. 1. Beyaz Rus. 2. Beyaz Rusça.
belated s. gecikmiş, geç kalmış.
belatedly z. gecikerek, vaktinden sonra.
belch f. 1. geğirmek. 2. püskürtmek, fırlatmak. i. geğirme.
beleaguer f. kuşatmak, etrafını sarmak, etrafını çevirmek, muhasara etmek.
belfry i. çan kulesi.
Belgian i. Belçikalı. s. 1. Belçika, Belçika´ya özgü. 2. Belçikalı.
Belgium i. Belçika.
belie f. (--d, be.ly.ing) 1. (sahte bir şey) (gerçek bir şeyi) örtmek. 2. yanlış/sahte olduğunu göstermek.
belief i. inanç. 
believable s. inanılır.
believe f. 1. inanmak. 2. iman etmek, güçlü bir inanç duymak. 3. sanmak. 
believe in  1. -e inanmak. 2. -e güvenmek. 
believe in s.o.  birine güvenmek. 
Believe me!  Sözüme inan!
believer i. inanan, mümin.
belittle f. küçültmek, alçaltmak; küçümsemek.
Belize i. Beliz.
Belizean i. Belizli. s. 1. Beliz, Beliz´e özgü. 2. Belizli.
bell i. çan, kampana; zil, çıngırak.
bell pepper  dolmalık biber. 
belladonna i., bot. güzelavratotu, belladonna.
bellboy i. otellerde oda hizmetçisi çocuk.
belle i. güzel kadın, dilber.
bellflower i., bot. çançiçeği.
bellhop i., bak. bellboy.
bellicose s. kavgacı, dövüşken.
belligerence i. 1. kavgacılık, dövüşkenlik. 2. savaşçılık.
belligerent s., i. 1. kavgacı, dövüşken. 2. savaşçı.
bellow f. 1. böğürmek. 2. bağırmak.
bellows i., tek., çoğ. körük.
belly i. karın. 
belly dancer  Oryantal dansöz, dansöz. 
belly dancer  1. oryantal dansöz. 2. rakkase.
belly dancing göbek atma, Oryantal dans.
bellyache i. karın ağrısı. f., k. dili şikâyet etmek, sızlanmak.
bellybutton i., k. dili göbek, göbek çukuru.
belly-up z.
belong f. 1. to (bir şey) (birinin) malı olmak, (birine) ait olmak: That table belongs to me. O masa benim. 2. to -in üyesi olmak: Bahri belongs to the Moda Yacht Club. Bahri, Moda Yat Kulübüne üye. 3. -in yeri (belirli bir yerde) olmak: You put that back where it belongs right now! Onu hemen yerine geri koy! You don´t belong there. Senin yerin orası değil.
belongings i., çoğ. (kişisel) eşya.
Belorussia i., bak. Belarus.
Belorussian i., s., bak. Belarussian.
beloved s. sevgili, aziz. i. sevgili.
below z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: from below aşağıdan. the river flowing below aşağıda akan nehir. two floors below iki kat aşağıda. those below aşağıdakiler. edat -den aşağı, aşağısında, altında; ötesinde: just below the mouth of the spring pınar başının hemen aşağısında. seven degrees below zero sıfırın altında yedi derece. below the salt tuzluğun ötesinde. s. aşağıda yazılan, aşağıda verilen, aşağıdaki: See the list below. Aşağıdaki listeye bakın.
below average  vasatın altında.
below par tic. saymaca değerinin altında. 
belt i. kuşak, kemer, kayış; kolan. f. 1. k. dili yumruk indirmek; şiddetle vurmak. 2. kemerle bağlamak. 3. kuşatmak, çevirmek.
belt buckle  kemer tokası.
Belt up! İng., k. dili Sus!/Çeneni kapa!
bemoan f. (bir şeyden) ağlayıp sızlayarak şikâyet etmek, inleyerek yakınmak; üzüntüsünü belirtmek.
bemused s. 1. şaşkın. 2. dalgın.
bench i. sıra, bank. 
bench mark 1. röper, röper noktası, seviye işareti. 2. denektaşı, ölçüt, kıstas.
bend f. (bent/eski --ed) 1. eğmek, bükmek, kıvırmak; eğilmek, bükülmek, kıvrılmak. 2. den. bağlamak. i. 1. kıvrım. 2. dirsek. 3. dönemeç, viraj. 4. den. bağ, düğüm. 
bend to/towards  (bir şeye) aklı yatmak. 
bendable s. eğilir, eğrilir, bükülür.
bends i. 
beneath z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: The sea beneath was blue. Aşağıdaki deniz maviydi. From beneath there came a voice. Aşağıdan bir ses geldi. edat altında: beneath the tree ağacın altında. 
beneath contempt  aşağılık, rezil. 
benediction i. kutsama, takdis.
benefaction i. 1. hayır işine para bağışlama. 2. hayır işine bağışlanan para, bağış.
benefactor i. hayır işine para bağışlayan, bağışçı.
beneficence i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. hayır işine bağışlanan para, bağış.
beneficent s. 1. yardımsever, cömert. 2. iyi, hayırlı.
beneficial s. hayırlı; yararlı, faydalı.
beneficially z. yararlı bir şekilde.
beneficiary i. 1. yararlanan kimse. 2. mirasçı, vâris.
benefit i. yarar, fayda. f. -in yararına olmak, -e yararlı olmak, -e yararı dokunmak; from -den yararlanmak, -den faydalanmak, -den istifade etmek: This change will benefit you. Bu değişiklik sana iyi gelecek. This would benefit by the addition of some salt. Buna biraz tuz eklenirse iyi olur. We have greatly benefited from your advice. Nasihatinizden çok istifade ettik. 
benefit concert  yardım amacıyla düzenlenen konser. 
benevolence i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. bağış.
benevolent s. 1. yardımsever; cömert. 2. kâr gayesi gütmeyen (kurum v.b.). 3. iyi, hayırlı.
benign s. 1. yumuşak huylu. 2. yumuşak (hava). 3. bereketli (toprak). 4. iyi huylu, iyicil, selim (tümör).
Benin i. Benin.
Beninese i. (çoğ. Be.nin.ese) Beninli. s. 1. Benin, Benin´e özgü. 2. Beninli.
bent 1 s. 1. eğri, kıvrık, bükülmüş. 2. İng., k. dili hilekâr, düzenbaz, üçkâğıtçı; hiç güvenilmez; rüşvetçi; hırsız. 3. k. dili deli, çatlak. 4. k. dili o biçim, eşcinsel. i. (belirli bir) yetenek: She has a bent for music. Onda müzik yeteneği var. 
bent 2 f., bak. bend.
benzene i., kim. benzen.
benzine i. benzin.
bequeath f. vasiyet etmek, miras olarak bırakmak.
bequest i. vasiyet.
berate f. azarlamak, haşlamak.
bereaved s. matemli, yaslı; matemliler, yaslılar.
bereavement i. (ölüm nedeniyle) kayıp, kaybetme, yitirme; matem, yas.
bereft s. 
bereft of #AD?
beret i. bere.
berry i. etli ve zarlı kabuksuz meyve.
berserk s. çılgınca hareket eden. 
berth i. 1. (taşıtlarda) yatak, ranza. 2. den. manevra alanı. 3. den. rıhtımda palamar yeri. 4. gemici ranzası. 5. iş, görev. f., den. (gemiyi) rıhtıma yanaştırmak; (gemi) rıhtıma yanaşmak.
beseech f. (be.sought/--ed) yalvarmak, istirham etmek.
beseechingly z. yalvararak.
beset f. (be.set, --ting) 1. -e sıkıntı vermek. 2. -i kuşatmak, -in etrafını sarmak/çevirmek. 
besetting s. yakayı bırakmayan. 
beside edat 1. yanına; yanında. 2. -in yanında, -e nazaran. 
beside o.s.  kendinden geçmiş, çılgın. 
beside the mark  konu dışı. 
beside the question konu dışı. 
besides edat 1. -den başka, -in dışında. 2. yanı sıra. z. ayrıca, üstelik.
besiege f. 1. -i kuşatma altında tutmak. 2. etrafını almak, başına üşüşmek.
besmear f. bulaştırmak, kirletmek.
besotted s. 1. sarhoş. 2. aptal, sersem. 
besought f., bak. beseech.
bespoke s., İng. 1. ısmarlama, ısmarlama yapılmış. 2. ısmarlama iş yapan.
best 1 f. hakkından gelmek, yenmek; baskın çıkmak, geçmek.
best 2 s. (good ve well´in enüstünlük derecesi) en iyi, en hoş, en uygun. i. en iyisi. 
best bet  en iyi yol/çare. I´ll bet .../I´m willing to bet .../My bet is .... Bahse girerim ki .... 
best man sağdıç.
best seller  çoksatar.
bestial s. hayvan gibi, hayvana ait; vahşi; kaba.
bestially z. hayvanca, hayvana yakışır şekilde; vahşice, kabaca.
bestir f. (--red, --ring) harekete geçirmek, yerinden oynatmak.
bestow f. (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek.
bestow favors on  -e ayrıcalık tanımak, -e iltifat etmek. 
bestride f. (be.strode, be.strid.den/be.strid) 1. bacaklarını ayırarak binmek. 2. her iki tarafında/yakasında bulunmak/uzanmak: Istanbul bestrides two continents. İstanbul iki kıta üzerinde kurulmuştur.
bet f. (bet/--ted, --ting) 1. bahse girmek, bahis tutuşmak. 2. kuvvetle sanmak: I bet he´s there. Bence orada olması kesin. i. bahis; iddia. 
Bet your boots.  k. dili Emin olun. 
betide f. 1. (birinin) başına gelmek: Woe betide them! Başlarına taş yağsın! 2. -e alamet olmak: It betides good. O hayra alamet.
betray f. 1. ihanet etmek; ele vermek. 2. göstermek. 3. aldatmak.
betrayal i. hıyanet; ele verme.
betrayer i. hain, ihanet eden.
better s. (good ve well´in üstünlük derecesi) 1. daha iyi, daha güzel. 2. daha çok. z. daha iyi bir şekilde. i. 1. daha iyisi. 2. üstünlük. 
better and better  gittikçe daha iyi.
better half  k. dili eş.
better half  k. dili eş (kadın/erkek): Where´s your better half? Eşin nerede?
Better late than never.  Hiç olmamaktansa varsın geç olsun. 
between edat 1. arasında: between Kadıköy and Üsküdar Kadıköy ile Üsküdar arasında. between the two of them ikisi arasında. 2. arasında, ilâ: between ten and twenty tons on ilâ yirmi ton. 
between you and me  laf/söz aramızda. 
between you and me and the gatepost  söz aramızda.
between you and me and the lamppost  k. dili söz aramızda.
bevel i. pah, pahlanmış kenar. f. (--ed/--led, --ing/--ling) pahlamak.
beveled s. pahlanmış, şev.
beverage i. içecek, meşrubat.
bevy i. kalabalık bir grup: That bevy of beauties made the house ring with laughter. O güzeller evi kahkahalarıyla çınlattı.
bewail f. 1. -e hayıflanmak. 2. (bir şeye) ağlamak.
beware f. sakınmak, çok dikkat etmek, gözünü açmak.
bewilder f. şaşırtmak, sersemletmek.
bewilderment i. şaşkınlık.
bewitch f. 1. büyü yapmak. 2. büyülemek, cezbetmek.
bewitching s. büyüleyici.
beyond z. ötede; öteye. edat 1. ötesinde; ötesi, -den öte; -den sonra: Beyond there there´s nothing but mountains. Oradan öte dağdan başka şey yok. beyond six o´clock saat altıdan sonra. 2. dışında: It´s beyond his capability. Onun kabiliyetinin dışında. 3. -den başka: I can do nothing beyond that. Ondan başka bir şey yapamam. i. ötesi; ötesindeki; ötesindekiler.
beyond doubt  kuşkusuz, şüphesiz. 
beyond measure  son derece. 
beyond number  sayısız, sayılamaz. 
beyond price  paha biçilmez. 
beyond question  1. şüphe götürmez. 2. kuşkusuz, şüphesiz, tartışmasız. 
beyond the veil  öbür dünyada. 
beyond/out of reach  erişilmez, yetişilmez.
beyond/past redemption  kurtarılamaz.
Bhutan i. Butan.
Bhutanese i. (çoğ. Bhu.tan.ese) Butanlı. s. 1. Butan, Butan´a özgü. 2. Butanlı.
bias i. 1. verev. 2. eğilim. 3. önyargı. f. 1. (birini) (belirli bir şekilde) etkilemek: They tried to bias me against him. Beni onun aleyhine çevirmeye çalıştılar. 2. (birinin) fikrini yönlendirmek/etkilemek: Don´t bias the witness! Sanığı etkileme! 
biased s. önyargılı.
bib i. mama önlüğü.
Bible i. Kitabı Mukaddes, Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit.
Biblical s. Kitabı Mukaddes´e ait.
biblical s., bak. Biblical.
Biblically z. Kitabı Mukaddes´le ilgili olarak.
biblically z., bak. Biblically.
bibliography i. bibliyografya, kaynakça.
bicarbonate i. bikarbonat. 
bicarbonate of soda  karbonat.
bicentenary i., s., bak. bicentennial.
bicentennial i. iki yüzüncü yıldönümü. s. iki yüzüncü yıldönümüne ait.
biceps i. (çoğ. bi.ceps) anat. pazı.
bicker f. atışmak, çekişmek, münakaşa etmek.
bicycle i. bisiklet. f. bisikletle gitmek, bisiklet kullanarak gitmek.
bicycle shed  (kapalı) bisiklet park yeri.
bid 1 f. (bid, --ding) 1. açık artırmada fiyat artırmak. 2. briç deklarasyon yapmak. 3. önermek. i. 1. öneri. 2. girişim, teşebbüs. 
bid 2 f. (bade/bid, --den/bid,  --ding) 1. emretmek, kumanda etmek. 2. demek, söylemek. 
bid farewell  veda etmek. 
bid s.o. farewell  birine veda etmek.
bide f. (--d/bode; --d) 1. dayanmak, yıkılmamak. 2. oturmak, beklemek. 
bide one´s time  uygun zamanı beklemek.
bide one´s time  bir şeyin zamanını beklemek; sabretmek.
biennial s. iki yılda bir olan.
bier i. ayaklı tabut altlığı; tabut taşımak için kullanılan tekerlekli sedye.
bifocal s. bifokal, çift odaklı.
bifocals i., çoğ. bifokal gözlük.
big s. 1. büyük, iri, kocaman. 2. önemli, etkili. 
big business  dev şirketler. 
big gun  k. dili kodaman. 
big shot  k. dili kodaman. 
big shot/wheel  k. dili kodaman. 
big wheel  argo kodaman.
bigamist i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenen kimse.
bigamy i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenme.
bighearted s. eli açık, cömert.
bigness i. büyüklük.
bigot i. bağnaz, mutaassıp; dar görüşlü kimse.
bigoted s. bağnaz, mutaassıp.
bigotry i. bağnazlık, taassup.
bigwig i., k. dili kodaman.
bike i., k. dili bisiklet.
bikini i. bikini.
bilateral s. iki taraflı, iki kenarlı.
bile i. 1. öd, safra. 2. huysuzluk, terslik, aksilik. 3. garaz, kin.
bilge i. 1. den. sintine, karina. 2. saçmalık.
Bilge can´t help but win.  k. dili Bilge´nin kazanması kesin.
bilingual s. iki dilli.
bilious s. 1. safraya ait, öde ait. 2. aksi, ters, huysuz.
bilk f. dolandırmak, aldatmak, kandırmak.
bill 1 i. 1. fatura, hesap. 2. kâğıt para. 3. kanun tasarısı. f. fatura çıkarmak. 
bill 2 i. gaga.
bill of exchange  poliçe; kambiyo senedi. 
bill of exchange  poliçe; kambiyo senedi. 
bill of fare  yemek listesi, menü. 
bill of fare  yemek listesi. 
bill of health  sağlık belgesi. 
bill of lading  konşimento; manifesto. 
bill of lading  konşimento.
bill of rights  insan hakları beyannamesi. 
bill of sale  fatura. 
billboard i. ilan tahtası.
billfold i. cüzdan.
billiard i. –– ball bilardo topu. –– hall bilardo salonu.
billiards i. bilardo.
billion i. 1. A.B.D. milyar, bilyon. 2. İng. trilyon.
billow i. (büyük) dalga. f. 1. dalgalanmak; dalgalandırmak. 2. (yelken) şişmek; (yelkeni) şişirmek. 3. (duman) buram buram çıkmak; çok (duman) çıkarmak.
billowy s. dalgalı.
billy i. 1. k. dili cop. 2. teke, erkek keçi. 
billy goat  teke, erkek keçi.
bimonthly s. 1. iki ayda bir olan. 2. ayda iki kez olan.
bin i. (kömür, tahıl v.b.´ni saklamak için) kap; sandık; yer: coal bin kömürlük. wood bin odunluk.
binary s. ikili, çift.
bind f. (bound) 1. bağlamak; sarmak. 2 kenarını tutturmak. 3. ciltlemek. 4. (dar bir giysi) rahatsız etmek, fazla sıkmak.
binder i. 1. ciltçi. 2. biçerbağlar. 3. tutkal.
bindery i. ciltevi.
binding s. 1. bağlayıcı. 2. zorlayıcı. i. 1. ciltleme; cilt. 2. kenar şeridi.
Bing cherry Napolyon kirazı, Napolyon.
binge i. 1. çok fazla içki içilen süre: He goes on a weekend binge every now and then. Arasıra hafta sonu boyunca içki içmekten başka bir şey yapmaz. 2. (bir şeyin) aşırı derecede yapıldığı süre: Yesterday she went on a shopping binge. Dün kendini fena halde alışverişe kaptırdı.
binoculars i. (iki gözle bakılabilen) dürbün.
biochemistry i. biyokimya.
biodegradable s. çevreye zarar vermeden toprakta çözünebilen.
biographer i. biyografi yazarı.
biographical sketch hayat hikâyesinin özeti. 
biography i. yaşamöyküsü, biyografi.
biological s. biyolojik, yaşambilimsel, dirimbilimsel. 
biological clock biyolojik saat. 
biological warfare biyolojik savaş.
biologically z. biyolojik olarak, biyolojik açıdan.
biologist i. biyolog, yaşambilimci, dirimbilimci. 
biology i. biyoloji, yaşambilim, dirimbilim.
biped i. iki ayaklı hayvan.
bipedal s. iki ayaklı.
birch i., bot. huş, Betula.
bird i. kuş. 
bird cage  kuş kafesi. 
bird in the hand  k. dili elde olan yararlı şey, elde olan fırsat. 
bird of passage  1. göçmen kuş. 2. k. dili bir yerde ancak geçici bir süre için kalan kimse. 
bird of passage  1. göçmen kuş. 2. göçebe kimse.
bird of prey yırtıcı kuş. 
bird of prey  yırtıcı kuş. 
bird sanctuary kuş cenneti, kuşların avlanması yasak olan yer.
bird watcher  kuş gözlemcisi. 
birdcall i. kuş ötüşü.
birdhouse i. kuş evi.
birds of a feather  k. dili huyları birbirine benzeyen kimseler. 
birds of a feather  kafadarlar.
bird's-eye s. 
bird's-eye view  kuşbakışı.
biro i., İng. tükenmez kalem, tükenmez.
birth i. 1. doğum, doğma, doğuş. 2. soy. 3. başlangıç, kaynak. 
birth certificate  nüfus kâğıdı. 
birth control  doğum kontrolü. 
birth defect doğuştan olan özür.
birthday i. doğum günü, yaş günü.
birthmark i. doğum lekesi.
birthplace i. doğum yeri.
birthrate i. (nüfusa göre) doğum oranı.
biscuit i. 1. çörek. 2. İng. bisküvi.
bisexual s. 1. biseksüel, çift cinsiyetli, ikicinslikli, ikieşeyli. 2. biseksüel, her iki cinse karşı erotik istek duyan.
bishop i. 1. piskopos. 2. satranç fil.
bison i. (çoğ. bi.son) zool. bizon.
bit 1 i. 1. delgi, matkap. 2. gem.
bit 2 i. 1. parça, lokma, kırıntı. 2. bilg. bit.
bit 3 f., bak. bite.
bit by bit  azar azar, yavaş yavaş. 
bitch i. 1. dişi köpek, kancık. 2. k. dili cadaloz kadın, şirret. f., k. dili şikâyet etmek, sızlanıp durmak, dırdır etmek.
bite f. (bit, bit.ten) 1. ısırmak. 2. (balık) oltaya vurmak. 3. (soğuk) yakmak. i. 1. ısırık, parça, lokma. 2. (içkide) sertlik. 3. (soğuk veya rüzgâra özgü) sertlik. 4. (biberde) acılık. 
bite off more than one can chew  k. dili başından büyük işlere/işe girişmek/kalkışmak. 
bite one´s lip  (öfkesini/üzüntüsünü belli etmemek için) dudağını ısırmak.
bite s.o.´s nose off  birine ters cevap vermek.
bite the bullet k. dili (zor bir) karar almak. 
biting s. 1. acı, keskin; ısırıcı (rüzgâr). 2. acı (söz).
bitten f., bak. bite.
bitter s. 1. acı, keskin; sert, şiddetli. 2. şekersiz, acı, bitter (çikolata).
bittersweet s. 1. hem acı hem tatlı. 2. iyi ve kötü.
bitumen i. bitüm; zift, katran.
bituminous s. bitümlü; ziftli, zift gibi. 
bituminous coal  madenkömürü.
bizarre s. garip, tuhaf, acayip, biçimsiz.
blab f. (--bed, --bing) gevezelik etmek; boşboğazlık etmek. i. geveze; boşboğaz.
Black s., i. zenci.
black s. 1. siyah, kara. 2. zenci. 3. karanlık, kasvetli. 4. kirli. i. 1. siyah, kara. 2. zenci. 
black and white  1. yazı. 2. siyah beyaz resim. 
black belt  judo siyah kuşak. 
black book kara listedekilerin kayıtlı olduğu defter. 
black box hav. kara kutu. 
black coffee  sütsüz kahve. 
black cumin çöreotu.
black eye  1. siyah göz. 2. morarmış göz. 3. kara leke. 
black horehound bot. karaısırgan, köpekotu.
black leopard  siyah pars. 
black list  kara liste.
black magic  (kötü bir amaç için yapılan) büyü. 
black market  karaborsa. 
black mulberry  karadut. 
black out  1. karartmak. 2. gözü kararmak; kısa bir süre için şuurunu kaybetmek. 
black pepper karabiber. 
black pepper  karabiber. 
black plague  kara veba. 
black sheep  ailenin yüzkarası. 
black tie  1. siyah papyon kravat. 2. smokin. 
black-and-blue s. çürük, morarmış.
black-and-white s. siyah beyaz: black-and-white television siyah beyaz televizyon. 
blackball f. karşı oy kullanmak.
blackberry i. böğürtlen.
blackbird i. karatavuk.
blackboard i. kara tahta.
blacken f. 1. karartmak, karalamak. 2. lekelemek, iftira etmek.
black-eyed pea, cowpea i. börülce. 
blackguard i. alçak kimse. s. alçak, edepsiz, rezil. f. sövüp saymak, küfretmek.
blackhead i. başı siyah olan sivilce.
blackjack i. cop.
blackleg i., İng., k. dili grev kırıcı.
blacklist i. kara liste. f. -i kara listeye almak.
blackmail i. şantaj. f. şantaj yapmak.
blackmailer i. şantajcı.
blackness i. siyahlık, karalık.
blackout i. 1. karartma. 2. göz kararması; kısa süren şuur kaybı.
blacksmith i. 1. demirci. 2. nalbant.
blacktop i. asfalt. f. (--ped, --ping) asfaltlamak.
bladder i., anat. sidik torbası, mesane.
blade i. 1. (bıçak) ağzı. 2. kılıç. 3. ince uzun yaprak. 4. (kürekte) pala.
blah i., k. dili saçma. s. can sıkıcı, bezdirici.
blame i. bir suç veya başarısızlığın sorumluluğu, suç, kabahat, töhmet. f. suçu (birinin) üstüne atmak. 
blameless s. suçsuz, masum.
blameworthy s. 1. ayıplanacak. 2. kabahatli.
blanch f. 1. benzi atmak. 2. (kabuğunu soymak için) (bademi) biraz haşlamak.
blancmange i. paluze, sütlü pelte.
bland s. 1. tadı bebek maması gibi ve hazmı kolay olan (yemek). 2. kimsenin dikine gitmeyen.
blandishment i. kandırmak için söylenen veya edilen iltifat.
blank s. 1. boş, yazısız, açık, beyaz. 2. anlamsız. i. 1. yazısız kâğıt. 2. piyangoda boş numara. 3. kurusıkı fişek. 
blank cartridge  kurusıkı fişek. 
blank check  açık çek. 
blank endorsement  açık ciro. 
blank verse  kafiyesiz on heceli nazım şekli. 
blankbook i. not defteri.
blanket i. battaniye. f. sarıp sarmalamak.
blankly z. boş boş, boş gözlerle: look blankly at -e anlamamış gibi bakmak, -e boş boş bakmak.
blare i. 1. boru sesi. 2. borununkine benzer ses; yüksek ses. f. 1. boru gibi ses çıkarmak. 2. herkese ilan etmek, söylemek.
blasé s. usanmış, bezgin.
blaspheme f. Allah hakkında kötü konuşmak, küfretmek.
blasphemy i. Allah hakkında kötü konuşma, küfür.
blast i. 1. patlama, infilak. 2. k. dili çok eğlendirici bir şey. f. 1. tahrip etmek, yıkmak, yakmak. 2. (soğuk/sıcak) (bitkiyi) kavurmak. 
blast furnace  maden eritme ocağı. 
blast off (roket) uzaya fırlatılmak.
Blast! ünlem, İng. Allah kahretsin!
blasted s. 1. harap. 2. k. dili Allahın belası, kör olası.
blasting cap  dinamit tapası.
blatant s. 1. apaçık, yüzünden akan. 2. gürültü yapan.
blaze i. 1. alevler: the blaze of the fire yangının alevleri. 2. yangın; yanan şey. 3. parlaklık. 4. öfkeli parlama. 5. atın alnındaki beyaz leke. f. 1. alev alev yanmak. 2. parlamak. 3. öfkeyle parlamak. 
blaze a trail  1. (yol olmayan bir yerde) yol yapmak. 2. çığır açmak. 
blaze a trail  1. çığır açmak. 2. ağaçların gövdelerinde çentikler açarak yeni bir yolun geçiş yerini işaretlemek. 
blaze away at  1. -i ateşe tutmak, -e ateş etmek. 2. -i hararetle yapmak. 
blaze up  birden parlamak. 
blazer i. spor ceket, blazer.
blazon f. 1. (göze çarpan bir şekilde) ilan etmek. 2. sergilemek, teşhir etmek. 3. (göze çarpan bir şeyle) donatmak/kaplamak. i. arma, ongun.
bleach f. beyazlatmak, ağartmak. i. çamaşır suyu.
bleachers i. bir tür açık tribün.
bleak s. 1. soğuk ve kasvetli (hava). 2. rüzgârdan korunmasız, rüzgâra açık. 3. kötü, iç açıcı olmayan.
blear s., bak. bleary.
bleary s. sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış (göz).
bleary-eyed s. gözleri sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış.
bleat f. 1. melemek. 2. mızırdanmak, sızlanmak. i. 1. meleme. 2. mızırdanma, sızlanma.
bled f., bak. bleed.
bleed f. (bled) 1. kanamak. 2. k. dili acımak, kan ağlamak: My heart bleeds for the victims of the drought. Kıtlık kurbanları için içim kan ağlıyor. 3. k. dili kanını emmek, insafsızca sömürmek, iliğini kemirmek: The bank´s high interest rates are bleeding the farmers in this area. Bankanın yüksek faiz oranları bu yöredeki çiftçilerin iliğini kemiriyor. 4. hacamat etmek/yapmak.
bleeding s. 1. kanayan. 2. İng., k. dili kör olası.
bleep i. çok tiz ve anlık elektronik ses, bip. f. bip sesi çıkarmak.
blemish i. leke, kusur, hata.
blend f. karıştırmak, harmanlamak. i. harman, karışım.
blend in  1. ile uyumlu olmak, uymak. 2. yavaşça katmak.
blender i. blender, karıştırıcı.
bless f. (--ed/blest) kutsamak, takdis etmek.
bless s.o. out k. dili birini haşlamak/azarlamak.
Bless you! Çok yaşa! be blessed with (Allah) (birine) belirli bir nimeti bağışlamak: You´re blessed with these children. Allah sana bu çocukları ihsan etmiş. 
blessed s. 1. kutsanmış. 2. kutsal. 3. Allahın ...: every blessed day her Allahın günü.
blessing i. 1. kutsama, takdis. 2. hayırdua. 3. nimet. 
blessing out k. dili haşlama, azarlama. 
blest f., bak. bless.
blether f., İng. saçmalamak. i. saçma.
blew f., bak. blow.
blight i. 1. küf, mantar. 2. afet. f. soldurmak, kavurmak, mahvetmek; kurutmak.
blind s. 1. kör, âmâ. 2. çıkmaz (sokak). f. 1. kör etmek. 2. gözünü almak, kamaştırmak. i. 1. çoğ. jaluzi. 2. İng. stor. 3. avcıların avlarından gizlendiği yer. 
blind alley  1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz, açmaz. 
blind as a bat  k. dili kör gibi. 
blind date  önceden tanışılmayan biriyle eğlence yeri, lokanta v.b.´ne gitme. 
blind in one eye  bir gözü kör.
blind spot 1. anat. (retinada) kör nokta. 2. kendi önyargısının insanı anlamaktan engellediği konu.  
blinder i. at gözlüğü.
blindfold f. gözlerini bağlamak. i. gözbağı. 
blindfolded s. gözü bağlı.
blindly z. kör gibi.
blindness i. körlük.
blink f. göz kırpmak. i. göz kırpma.
blinker i. 1. oto. sinyal lambası. 2. den. çakar. 3. (devamlı) yanıp sönen sinyal lambası. 4. İng. at gözlüğü.
bliss i. eksiksiz bir mutluluk, büyük mutluluk.
blissful s. çok mutlu.
blister i. kabarcık, fiske. f. kabarmak, su toplamak; kabartmak.
blithe s. neşeli, şen; gamsız, tasasız.
blithely z. neşeli/şen/tasasız bir şekilde, pürneşe.
blitz i. yıldırım saldırı.
blitzkrieg i., bak. blitz.
blizzard i. tipi.
bloat f. şişirmek, kabartmak.
bloated s. şişmiş, şiş (karın,leş).
blob i. 1. kıvamı koyu iri bir damla: a blob of paint bir boya damlası. two blobs of mustard iki sıkım hardal. 2. k. dili yağ tulumu, şişko.
bloc i., pol. blok.
block i. 1. blok, büyük parça. 2. blok, parsel. 3. İng. büyük bina: block of flats apartman. office block (büroların bulunduğu) iş hanı. f. tıkamak, kesmek, kapamak; bloke etmek. 
block and tackle  palanga. 
block letter kitap yazısıyla yazılan büyük harf. 
block print  (kumaşı/kitabı) kalıpla basmak. 
block up 1. tıkamak. 2. (deliği/boşluğu) doldurarak kapamak.
blockade i. abluka. f. abluka etmek, ablukaya almak. 
blockage i. tıkama; tıkanma; blokaj.
blockhead i., k. dili mankafa, dangalak.
bloke i., İng., k. dili adam, arkadaş.
blond s. 1. sarışın (erkek). 2. sarı (saç).
blonde s., i. sarışın (kadın).
blood i. 1. kan. 2. soy. 
blood bank  kan bankası. 
blood bank  kan bankası. 
blood bath  katliam. 
blood count  kan sayımı. 
blood feud  kan davası. 
blood feud  kan davası.
blood group  kan grubu. 
blood money  1. kiralık katillere verilen para. 2. diyet. 
blood poisoning  kan zehirlenmesi. 
blood pressure  tansiyon. 
blood pressure  tansiyon, kan basıncı. 
blood sugar kan şekeri. 
blood test  kan tahlili. 
blood transfusion  kan nakli. 
blood transfusion  kan nakli.
blood type kan grubu. 
blood vessel  anat. kan damarı. 
bloodcurdling s. tüyler ürpertici.
bloodshed i. kan dökme.
bloodshot s. kan çanağına dönmüş (göz).
bloodthirsty s. kana susamış, canavar ruhlu, hunhar.
bloody s. 1. kanlı; kan gibi. 2. kana susamış, gaddar, zalim. 3. İng., k. dili kör olası. 4. İng., k. dili bayağı, adamakıllı.
bloody-minded s., İng., k. dili inatçı, aksi.
bloom i. 1. tazelik, gençlik. 2. meyve üzerindeki buğu. 3. (açılmış) çiçek. f. çiçek açmak. 
blooming s. 1. çiçek açmış. 2. argo kör olası: That blooming telephone! O kör olası telefon!
blossom i. çiçek; bahar. f. 1. çiçek vermek; bahar açmak. 2. gelişmek; canlanmak.
blot i. 1. leke; mürekkep lekesi. 2. ayıp, kusur. f. (--ted, --ting) 1. lekelemek. 2. kurutma kâğıdı ile kurutmak. 
blot out  1. bozmak. 2. ortadan silmek, yok etmek. 
blotch i. 1. leke. 2. kabartı, fiske. f. lekelemek; lekelenmek.
blotter i., bak. blotting paper.
blotting paper  kurutma kâğıdı, papyebuvar.
blotting paper  kurutma kâğıdı. 
blouse i. bluz, gömlek.
blow 1 i. darbe, vuruş. 
blow 2 f. (blew, --n) 1. esmek. 2. üflemek. 3. uçurmak; uçmak: The wind has blown off the chimney cowl. Rüzgâr bacanın külahını uçurdu. 4. solumak. 5. k. dili (parayı) savurmak; (paranın hepsini) harcamak. 6. k. dili (fırsatı) kaçırmak.
blow a fuse  1. sigortayı attırmak. 2. k. dili tepesi atmak, öfkelenmek. 
blow great guns  k. dili (rüzgâr) çok sert esmek. 
blow hot and cold k. dili kararsız olmak, duraksamak. 
blow in  k. dili ansızın gelmek, düşmek. 
blow one´s brains out k. dili 1. başına kurşun sıkmak. 2. başına kurşun sıkarak intihar etmek. 
blow one´s cool k. dili tepesi atmak, kızmak. 
blow one´s nose sümkürmek.
blow one´s own horn  k. dili kendi reklamını yapmak. 
blow one´s own horn  böbürlenmek. 
blow one´s own trumpet  k. dili kendi borusunu çalmak, kendi reklamını yapmak, övünmek.
blow one´s top  k. dili tepesi atmak, çok kızmak. 
blow one´s top/stack  k. dili tepesi atmak, parlamak. 
blow out  1. üfleyip söndürmek. 2. (lastik) patlamak. 
blow over  1. (fırtına) dinmek. 2. unutulmak, geçmek. 
blow s.o. away k. dili 1. birini çok şaşırtmak. 2. ateş ederek birini öldürmek, birini vurmak. 
blow s.o.´s cover k. dili birinin gerçekte kim olduğunu göstermek.
blow s.o.´s mind k. dili 1. birini çok heyecanlandırmak. 2. birini çok şaşırtmak. 3. birine çok keyif vermek.
blow s.o.´s mind  k. dili birini hayrete düşürmek/şaşkına çevirmek, birinin aklını başından almak. 
blow s.t./s.o. to smithereens  bir şeyi/birini paramparça etmek.
blow the lid off  k. dili açığa vurmak.
blow up  1. şişirmek. 2. havaya uçurmak. 3. patlatmak; patlamak. 4. büyütmek, agrandisman yapmak. 5. k. dili patlamak, tepesi atmak, küplere binmek.
blow-by-blow s. ayrıntılı. 
blow-dry f. (blow-dried) kurutma makinesiyle kurutmak.
blowjob i., kaba penisi ağızla uyarma, supet, süpet.
blowout i. 1. lastik patlaması. 2. k. dili büyük parti; şatafatlı davet.
blowtorch i. pürmüz lambası, pürmüz.
blowup i. 1. patlama. 2. kavga.
blubber 1 i. 1. balina yağı. 2. k. dili (insan vücudundaki) yağlar.
blubber 2 f. hüngür hüngür ağlamak, hüngürdemek.
bludgeon i. kısa ve kalın sopa; cop. f. ağır bir cisimle vurmak. 
bludgeon s.o. into doing s.t. birini bir şey yapmaya zorlamak.
blue s. 1. mavi, mavi renkli. 2. k. dili efkârlı. i. mavi, mavi renk. f. çivitlemek. 
blue blood  aristokrat, soylu kimse. 
blue blood  aristokrat, asilzade. 
blue cheese bir çeşit küflü peynir. 
blue jeans  blucin. 
blue ribbon herhangi bir alanda en büyük ödül. 
blue vitriol  göztaşı. 
bluebell i., bot. çançiçeği,  Campanula.
blueberry i. çayüzümü.
bluecollar s. işçi sınıfına ait.
blueprint i. 1. mavi kopya. 2. proje, plan. f. 1. mavi kopya çıkarmak. 2. tasarlamak.
bluff 1 s. tok sözlü. i. sarp ve yüksek kıyı/kaya.
bluff 2 f. blöf yapmak, kurusıkı atmak. i. blöf, kurusıkı.
bluing i. çivit.
bluish s. mavimsi, mavimtırak.
blunder i. gaf, pot. f. gaf yapmak, pot kırmak.
blunt 1 f. 1. körletmek. 2. azaltmak.
blunt 2 s. 1. kör, keskin olmayan. 2. sözünü sakınmayan.
blur f. (--red, --ring) bulanıklaştırmak; bulanıklaşmak. i. belirsiz bir şekil.
blurry s. bulanık.
blurt f. out ağzından kaçırmak.
blush f. yüzü kızarmak. i. kızartı, kızarıklık.
bluster f. 1. fart furt etmek. 2. (rüzgâr) şiddetle esmek. i. 1. fart furt, böbürlenme. 2. (şiddetli rüzgârın çıkardığı) uğultu.
boar i., zool. yabandomuzu.
board i. 1. kereste, tahta. 2. satranç v.b. oyun tahtası. 3. yönetim kurulu. 4. den. borda. f. 1. (vapura/trene/otobüse/uçağa) binmek. 2. pansiyoner olmak. 3. den. borda etmek. 
board of directors  yönetim kurulu.
board of managers  yönetim kurulu. 
board up  üstüne tahta çakarak kapamak. 
boarder i. 1. pansiyoner. 2. yatılı öğrenci.
boarding house pansiyon. 
boarding school  yatılı okul. 
boarding school  yatılı okul. 
boardwalk i. (kum, bataklık v.b. üzerindeki) tahta yaya kaldırımı.
boast f. 1. övünmek. 2. -e sahip olmaktan gurur duymak: This hotel boasts two swimming pools and a sauna. Bu otel iki yüzme havuzu ve bir saunasıyla iftihar ediyor. i. övünme, kurumlanma.
boastful s. övüngen.
boat i. (gemi, vapur, sandal, yat gibi) tekne: What time does the boat leave? Vapur kaçta kalkıyor? I´ve got a new boat. Yeni bir sandalım var. How many masts did that boat have? O teknenin kaç direği vardı?
boathouse i. kayıkhane.
bob 1 i. 1. çekülün ucundaki ağırlık. 2. olta mantarı. 3. çabuk eğip kaldırma veya eğilip kalkma hareketi. 4. alagarson saç.
bob 2 f. (--bed, --bing) 1. çabuk eğip kaldırmak; çabuk eğilip kalkmak. 2. sık sık sallanmak; sık sık alçalıp yükselmek. 3. (saçı) alagarson kestirmek/kesmek.
bob 3 i. (çoğ. bob) İng., k. dili şilin.
bobbin i. 1. makara, bobin. 2. ufak iğ.
bobby i., İng., k. dili polis. 
bobby pin madeni saç tokası.
bobsled i. 1. yarışta kullanılan kızak. 2. arka arkaya bağlı çifte kızak.
bode 1 f. -e işaret etmek, -e delalet etmek. 
bode 2 f., bak. bide.
bode ill  kötüye işaret/delalet etmek. 
bode well  iyiye işaret/delalet etmek.
bodice i. korsaj, kadın yeleği.
bodily s. bedensel. z. bütünüyle, tümüyle, tamamen.
body i. 1. beden, vücut, gövde. 2. ceset. 3. karoser. 4. miktar: a body of information bir miktar bilgi. 5. kütle, kitle: A lake is a body of water. Göl bir su kütlesidir. 6. topluluk, grup. 
body bag ceset taşımaya özgü fermuarlı torba, ceset torbası. 
body building vücut geliştirme.
body count ask. ölü sayısı.
bodyguard i. koruma görevlisi, koruma.
bog i. 1. bataklık. 2. İng., kaba kenef, hela, tuvalet, yüznumara. f. (--ged, --ging)
boggle f. at/over -e takılıp tereddüde düşmek. 
boggle the mind insanı hayrete düşürmek.
bogus s. sahte, düzme, yapma.
boil 1 f. kaynamak; haşlanmak; kaynatmak; haşlamak. 
boil 2 i. çıban.
boil away  kaynayarak buharlaşıp yok olmak. 
boil down  1. kaynayarak suyunu çekmek, özü kalana kadar kaynamak. 2. kısaltmak, kısmak. 
boil over  1. (kaynarken) taşmak. 2. k. dili tepesi atmak, köpürmek. 
boiler i. kazan, buhar kazanı. 
boiler suit İng. tulum (giysi). 
boiling point  kaynama noktası.
boisterous s. 1. gürültülü. 2. şiddetli; fırtınalı.
bold s. 1. cesur, gözüpek; atılgan, cüretli. 2. matb., bilg. siyah (harf). 
boldface i., matb., bilg. siyah harfler.
boldfaced s., matb., bilg. siyah (harf).
boldly z. cesaretle.
boldness i. cesaret, yüreklilik.
Bolivia i. Bolivya.
Bolivian i. Bolivyalı. s. 1. Bolivya, Bolivya´ya özgü. 2. Bolivyalı.
boloney i., bak. baloney.
bolshy s., İng., k. dili asi, serkeş; kurallara karşı gelen.
bolster i. uzun yastık; yastık, minder. f. (up) 1. yastıkla beslemek. 2. desteklemek, güçlendirmek.
bolt i. 1. sürgü, kol demiri. 2. kilit dili. 3. cıvata. 4. fırlama, kaçış. f. 1. sürgülemek. 2. fırlamak; fırlayıp kaçmak: When the pickpocket saw the policeman he bolted into the crowd. Yankesici polisi görünce yıldırım gibi fırlayıp kalabalığa karıştı. 3. çiğnemeden yutmak. 
bolt of lightning yıldırım.
bolt upright  dimdik. 
bomb i. bomba. f. bombalamak. 
bombard f. 1. topa tutmak, bombardıman etmek; bombalamak. 2. üzerine varmak, sıkıştırmak.
bombardier i., ask. (bombardıman uçağında görevli) bombacı.
bombardment i. bombardıman, topa tutma.
bombastic s. tumturaklı.
bomber i. 1. bombardıman uçağı. 2. (bir yere) bomba atan/yerleştiren kimse, bombacı.
bombshell i., k. dili bomba etkisi yapan, bomba: blonde bombshell sarışın bomba.
bon voyage iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun.
bona fide gerçek, hakiki.
bonanza i. beklenmedik kazanç.
bond i. 1. bağ. 2. ilişki. 3. bono, senet, tahvil. 4. kefalet. f. kefil olmak. 
bond paper  iyi cins yazı kâğıdı. 
bondage i. kölelik.
bonded warehouse  gümrük antreposu. 
bondholder i. tahvil sahibi.
bondsman çoğ. bonds.men (bandz´mîn) i. 1. kefil. 2. köle.
bone 1 i. 1. kemik. 2. kılçık. 3. balina (çubuk). 
bone 2 f. 1. kemiklerini/kılçıklarını ayıklamak. 2. k. dili çok çalışmak, hafızlamak, kuşlamak. 
bone china  içine kemik külü katılarak yapılan porselen tabak. 
bone for an exam  sınava hazırlanmak. 
bone meal  kemik tozu. 
bone of contention  anlaşmazlık sebebi. 
bone up on a subject kısa zamanda bir konuyu çalışıp öğrenmek.
bone-dry s. kupkuru.
bonehead i., argo aptal, mankafa.
boneless s. 1. kemiksiz. 2. kılçıksız.
boner i., argo büyük gaf/pot. 
bonesetter i. çıkıkçı, kırıkçı.
bonfire i. şenlik ateşi, açık havada yakılan ateş.
bonito i., zool. palamut.
bonk f. 1. k. dili vurmak. 2. İng., argo -i sikmek; sevişmek, aşk yapmak. i. 1. k. dili vuruş, darbe. 2. İng., argo sikme; sevişme.
bonkers s., İng., k. dili kafadan kontak, çatlak.
bonnet i. 1. bağcıklı bone. 2. İng., oto. kaput, kaporta.
bonny s., İng. leh. 1. göze hoş görünen, güzel, zarif, hoş. 2. sıhhatli, gürbüz.
bonus i. ikramiye, prim.
bony s. 1. sıska; bir deri bir kemik. 2. kemikli. 3. kılçıklı. 4. kemiksi.
boo f. yuhalamak.
boob i., argo 1. aptal, budala, salak. 2. İng. aptalca hata; falso. f., İng., argo aptalca hata yapmak; falso yapmak. 
boob tube  argo televizyon.
boo-boo i., k. dili aptalca hata; falso. f., k. dili aptalca hata yapmak; falso yapmak.
boobs i., çoğ., argo ayvalar, farlar, ikizler, ampuller, memeler.
booby i. ahmak. 
booby prize en kötü oyuncuya verilen ödül. 
booby trap  bubi tuzağı.
book i. kitap; cilt. f. 1. (polis) (sanığı/cezaya çarptırılan birini) kayda geçirmek. 2. İng. (yer) ayırtmak; rezervasyon yaptırmak. 
book club  kitap kulübü. 
book in İng., bak. check in. 
book of matches  kibrit paketi. 
book of music  nota kitabı. 
book review kitap eleştirisi. 
book s.o. into a hotel biri için otelde rezervasyon yapmak. 
book s.t. to s.o.´s account İng. bir şeyi birinin hesabına yazmak.
book value  defter değeri, maliyet.
bookbinder i. ciltçi.
bookcase i. kitaplık, kitap konulan raflı mobilya.
booked s. 1. rezerve edilmiş, ayrılmış. 2. defterde kayıtlı. 
bookie i., k. dili ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi.
booking i., İng. 1. rezervasyon yapma. 2. rezervasyon. 3. (birinin hesabına) yazma. 
booking clerk  İng. biletçi. 
booking office  İng. bilet gişesi.
bookkeeper i., muh. defter tutan kimse.
bookkeeping i., muh. defter tutma.
booklet i. broşür, kitapçık.
bookmaker i. ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi.
bookmark i. sayfa işareti; kitapta son okunan sayfayı bulmak için araya konulan karton, kurdele v.b.
bookseller i. kitapçı.
bookshelf i. kitap rafı.
bookshop i., İng. kitabevi.
bookstall i., İng. gazete kulübesi.
bookstore i. kitabevi.
boom f. 1. gümbürdemek, gürlemek. 2. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.) hızla yükselmek, patlamak (olumlu bir şekilde); (ticaret) hızla artmak, patlama içinde olmak. i. 1. gümbürtü. 2. Bom! (gümbürtü sesi). 3. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.´nde) (olumlu bir) patlama, hızlı artış.
boon i. nimet, lütuf, iyilik. 
boon companion yakın arkadaş.
boondock i.
boonies i.
boor i. 1. kaba ve görgüsüz kimse. 2. köylü.
boorish s. kaba.
boorishly z. kaba bir şekilde.
boorishness i. kabalık.
boost f. 1. itelemek. 2. lehinde konuşarak yardımcı olmak. 3. (fiyat) artırmak. i. 1. destek, yardım. 2. artma, artış.
booster i. 1. propagandacı. 2. (rokette) ek motor.
boot 1 i. çizme; bot. 
boot 2 f. 1. çizme giydirmek. 2. çizme şeklindeki aletle işkence yapmak. 3. argo tekmelemek. 4. bilgisayarın belleğine komutlar okutarak sistemi çalıştırmak. 5. futbol tekme atmak. 6. argo -i işten çıkarmak, -i sepetlemek, -in kıçına tekmeyi atmak, -i kovmak.
boot 3 f. 
booth i. 1. (fuarda/sergide) stand. 2. çardak. 
bootlegger i. içki kaçakçısı.
bootlick f. dalkavukluk etmek, çanak yalamak, yaltaklanmak.
bootlicker i. dalkavuk, çanak yalayıcı, yaltak, yaltakçı.
booty i. ganimet, yağma, çapul.
booze i., k. dili içki, alkollü içecek. f., k. dili kafa/kafayı çekmek.
bop f. (--ped, --ping) vurmak. i. vuruş, darbe.
borax i., kim. boraks.
border i. 1. kenar; sınır, hudut. 2. kenar süsü. f. sınırlamak. 
border on  1. sınır komşusu olmak. 2. eğiliminde olmak.
borderline i. sınır, hudut. s. 
borderline case  her iki kategoriye de girebilecek bir durum: Hasan´s a borderline case; we could as easily fail him as we could pass him. Hasan tam sınırda; sınıfta da bırakabiliriz, geçirebiliriz de.
bore 1 f. delmek, oymak. i. kalibre, çap. 
bore 2 f. canını sıkmak, başını ağrıtmak. i. can sıkıcı kimse. 
bore 3 f., bak. bear 2.
bore a hole in 1. -de delik açmak. 2. (bir fikri) azıcık çürütmek.
bore s.o. to death/tears birinin canını çok sıkmak.
boredom i. can sıkıntısı.
boring s. can sıkıcı.
born s. 1. doğmuş. 2. doğuştan: a born preacher doğuştan vaiz.
born to the purple  asil bir aileden gelen. 
borne ,f., bak. bear 2.
boron i., kim. bor.
borough i. kasaba, kaza, ilçe.
borrow f. 1. ödünç almak, borç almak. 2. mat. (çıkarma işleminde) ödünç almak. 
borrow trouble  k. dili önceden tasasını çekmek.
borrower i. ödünç alan.
borrowing i. yabancı bir dilden alınan sözcük/kelime, yabancı sözcük/kelime.
borstal i., İng. ıslahevi, ıslahhane.
Bosnia i. Bosna. 
Bosnia and Herzegovina bak. Bosnia-Herzegovina.
Bosnia-Herzegovina i. Bosna-Hersek. 
Bosnian i. 1. Boşnak; Bosnalı. 2. Boşnakça. s. 1. Boşnak; Bosna, Bosna´ya özgü. 2. Boşnak; Bosnalı. 3. Boşnakça. 
bosom i. göğüs, sine, bağır, koyun. s. samimi. 
bosom friend  samimi dost, can yoldaşı.
Bosphorus i., bak. Bosporus.
Bosporus i. Boğaziçi, Boğaz.
boss i. patron; şef. f. yönetmek. 
boss s.o. around  birine karşı amirane davranmak, birine emir yağdırmak.
bossy s. 1. başkalarına hükmetmeyi seven. 2. amirane, patronvari.
botanical s. botanik, bitkibilimsel; bitkisel. 
botanical garden botanik bahçesi.
botanist i. botanist, bitkibilimci, botanikçi.
botany i. botanik, bitkibilim.
botch f. (bir işi) berbat/rezil etmek. i. 
both zam. her ikisi; ikisi de: both of them her ikisi. both of us her ikimiz. ´´Did the packages come?´´ ´´Yes, both came.´´ ´´Paketler geldi mi?´´ ´´ Evet, her ikisi de geldi.´´ Ayşe is both beautiful and intelligent. Ayşe hem güzel, hem de zeki. both he and I hem o, hem ben.
both as ... and as ...  hem ... hem ... olarak: I respect her both as a teacher and as a person. Hem hoca, hem insan olarak ona saygı duyuyorum. 
Both your lives are in the scales.  Her ikinizin de hayatı tartışılıyor. 
bother i. sıkıntı, zahmet. f. canını sıkmak, rahatsız etmek. 
bothersome s. sıkıcı, rahatsız edici.
Botswana i. Botsvana.
Botswanan i. Botsvanalı. s. 1. Botsvana, Botsvana´ya özgü. 2. Botsvanalı.
bottle i. 1. şişe. 2. biberon. f. şişelemek. 
bottle opener  şişe açacağı.
bottleneck i. 1. dar geçit, dar boğaz. 2. engel.
bottom i. 1. dip, alt. 2. esas, kaynak, temel. 3. vadi. 4. karina, tekne. 
bottom dollar  son kuruş. 
bottom land  ovalık arazi. 
bottomless s. 1. dipsiz; çok derin. 2. sonsuz, sınırsız.
Bottoms up!  k. dili Fondip! 
bough i. (ağaçta) büyük dal.
bought f., bak. buy.
boulder i. iri kaya parçası.
boulevard i. bulvar, cadde.
bounce f. 1. sıçramak, sekmek; zıplatmak, sektirmek. 2. k. dili (çek) karşılıksız çıkmak. i. 1. sıçrayış, zıplayış. 2. canlılık.
bound 1 i. sıçrayış, zıplama; geri tepme. f. sekmek, sıçramak, zıplamak, fırlamak. 
bound 2 f. 1. sınırlamak. 2. kuşatmak.
bound 3 s. 1. bağlı, kayıtlı. 2. ciltli, ciltlenmiş. 3. for -e giden. 
bound 4 f., bak. bind.
boundary i. sınır, hudut.
boundless s. sınırsız, sonsuz.
bounds i. sınır, sınırlar.
bounteous s. 1. eli açık, cömert. 2. bol, çok.
bounteously z. cömertçe.
bounteousness i. 1. cömertlik. 2. bolluk.
bountiful s. 1. cömert, eli açık. 2. bol, çok.
bounty i. 1. cömertlik, eli açıklık. 2. prim. 3. (zararlı bir hayvanın yok edilmesi veya bir suçlunun yakalanması için devletçe verilen) para.
bouquet i. 1. buket, demet. 2. bir şaraba özgü koku.
bourgeois i., s. burjuva, kentsoylu.
bout i. 1. nöbet; hastalık: He´s just recovered from a bout of pneumonia. Zatürreeden yeni kalktı. 2. kısa süren hummalı faaliyet. 3. boks, güreş, eskrim maç.
boutique i. butik.
bovine s. sığır cinsinden.
bow 1 i., den. baş, pruva.
bow 2 i. baş eğerek selamlama, reverans yapma. f. baş eğerek selamlamak, reverans yapmak. 
bow 3 i. 1. (ok atmak için) yay. 2. (yaylı çalgı için) yay. 3. fiyonk. 
bow and scrape  aşırı saygı gösterisinde bulunmak, el pençe divan durmak. 
bow out 1. of -den çekilmek. 2. emekliye ayrılmak.
bow tie  papyon, papyon kravat.
bowel i., anat. bağırsak. 
bowels i. 1. anat. bağırsaklar. 2. iç kısımlar; derinlikler: the bowels of the earth yeryüzünün derinlikleri.
bower i. kameriye, çardak.
bowl 1 i. kâse, tas.
bowl 2 f. 1. bowling oynamak. 2. kriket top atmak.
bowl along süratle gitmek.
bowl s.o. over 1. birini şaşırtmak, birini şaşkına çevirmek. 2. birini yere yıkmak, birini yere devirmek.
bowlegged s. çarpık bacaklı.
bowline i. 1. barço bağı. 2. den. borina.
bowling i. bowling, ağır bir topla oynanan bir oyun.
bowshot i. ok menzili.
bowstring i. kiriş. f. iple boğmak.
box 1 i. 1. kutu, sandık. 2. loca. f. kutulamak, kutuya koymak. 
box 2 f. boks yapmak. box s.o. on the ear birinin kulağına tokat atmak.
box number  posta kutusu numarası. 
box office  (tiyatroda/sinemada/stadyumda) bilet gişesi.
boxcar i., d.y. kapalı yük vagonu.
boxer i. boksör, yumrukoyuncusu.
boxing i. boks, yumrukoyunu. 
Boxing Day İng. yirmi altı Aralık.
boxing glove  boks eldiveni. 
boxing match  boks maçı.
boxwood i. şimşir.
boy i. 1. erkek çocuk, oğlan; delikanlı. 2. genç uşak. 
boy friend  erkek arkadaş. 
boy scout  erkek izci.
boy scout  erkek izci. 
boycott f. boykot yapmak; boykot etmek. i. boykot.
boyhood i. (erkek için) çocukluk, çocukluk dönemi.
boyish s. oğlan gibi.
bra i. sütyen.
brace i. 1. bağ, kuşak. 2. matkap kolu. 3. dişçi. tel. f. 1. sağlamlaştırmak, desteklemek. 2. birbirine tutturmak, raptetmek.
bracelet i. bilezik.
braces i., çoğ., İng. pantolon askısı.
bracing i. destek, dayanak. s. zinde yapan: bracing mountain air insanı zindeleştiren dağ havası.
bracket i. 1. dirsek, destek, kenet. 2. köşeli parantez, köşeli ayraç. 3. İng. parantez, ayraç.
brackish s. hafif tuzlu, acı (su).
brag f. (--ged, --ging) övünmek. 
brag about/of  -den övünerek bahsetmek.
braggart i. övüngen kimse, yüksekten atan kimse.
braid f. örmek. i. 1. saç örgüsü. 2. ask. (üniformaya takılan) kordon. 3. örülmüş şey, örgü.
braided s. örülmüş, örgülü.
brain i. beyin. f. kafasına ağır bir darbe indirmek. 
brain trust  bir grup danışman. 
brain wave k. dili aniden gelen parlak fikir. 
brainchild i., k. dili birinin kafasından çıkan düşünce.
brainless s. beyinsiz, kuş beyinli, kafasız, akılsız.
brains i. akıl, zekâ.
brainstorm i., k. dili aniden gelen parlak fikir.
brainwash f. beynini yıkamak.
brainy s. kafalı, akıllı.
brake i. fren. f. fren yapmak. 
brake drum  fren kampanası/tamburu. 
brake fluid  fren yağı. 
brake lining  fren balatası. 
brake pedal  fren pedalı.
brake shoe fren pabucu. 
bramble i. 1. (böğürtlen gibi) dikenli bitki. 2. İng. böğürtlen (yemişi/çalısı).
bran i. kepek, buğday kepeği.
branch i. 1. (ağaca ait) dal. 2. (nehre ait) kol. 3. şube; bölüm, kısım; dal, kol, branş. f. 1. dal budak salmak. 2. kollara ayrılmak. 
branch off  (kol olarak) ayrılmak. 
branch out into  (asıl faaliyetine devam ederken) (yeni bir faaliyete) girmek.
brand i. 1. (bir ürüne ait) özel ad, marka. 2. (kızgın demirle yapılan) dağ. f. 1. dağlamak. 2. lekelemek, damgalamak. 
brand name  (bir ürüne ait) özel ad, marka.
brand spanking new  k. dili gıcır gıcır, yepyeni. 
brandied s. konyakla konserve edilmiş (meyve).
brandish f. sallamak, savurmak. i. sallama, savurma.
brand-new s. yepyeni, gıcır gıcır.
brandy i. konyak.
brash s. 1. yüzsüz, küstah. 2. fazla atılgan.
brass i., s. pirinç, sarı. 
brass band  bando, mızıka. 
brass knuckles  pirinç muşta. 
brassed off İng., k. dili biraz kızgın, biraz sinirlenmiş.
brassiere i. sütyen.
brassy s. yüzsüz, gürültücü ve kaba (kadın).
brat i. velet; şımarık çocuk; arsız çocuk; piç kurusu.
bravado i. kabadayılık, kurusıkı atma.
brave s. cesur, cesaretli. f. göğüs germek.
brave the elements  kötü havada dışarıda bulunmak.
bravely z. cesaretle.
bravery i. cesaret.
bravo ünlem Aferin!/Bravo!
brawl i. arbede.
brawny s. kasları gelişmiş, adaleli.
bray i. anırtı, anırma. f. anırmak.
brazen s. 1. pirinç, sarı; pirinç gibi. 2. utanmaz, yüzsüz.
brazier i. mangal.
Brazil i. Brezilya. 
Brazil nut  Brezilya kestanesi.
Brazilian i. Brezilyalı. s. 1. Brezilya, Brezilya´ya özgü. 2. Brezilyalı.
breach i. 1. kırık, yarık, gedik. 2. huk. ihlal.
bread i. ekmek. 
bread and butter  k. dili ekmek kapısı; insanı geçindiren iş/para. 
bread bin İng., bak. bread box. 
bread box ekmek kutusu. 
bread crumb  ekmek kırıntısı.
breadbasket i. 1. ekmek sepeti. 2. mec. tahıl ambarı. 3. argo mide.
breadboard i. 1. ekmek tahtası. 2. hamur tahtası. 
breadth i. genişlik, en.
breadwinner i. bir aileyi geçindiren kimse.
break i. 1. kırık, çatlak. 2. aralık, açıklık; ara, fasıla. 3. iş molası: They took a break. Mola verdiler. 4. fırsat, şans. f. (broke, bro.ken) 1. kırmak, parçalamak; kırılmak. 2. (fırtına) kopmak. 
break a habit  kötü alışkanlıktan kurtulmak. 
break a promise  sözünde durmamak, sözünden dönmek. 
break a record rekor kırmak. 
break cover  gizlendiği yerden çıkmak. 
break down  1. bozulmak. 2. ruhen yıkılmak. 
break even  kâr ve zararı eşit olmak, ancak masrafını karşılamak. 
break ground  1. törenle temel atmak. 2. çığır açmak. 
break in  1. zorla girmek. 2. lafa karışmak; araya girmek. 3. alıştırmak. 
break into  1. -e zorla girmek. 2. birden -e başlamak: The horse broke into a run. At birden koşmaya başladı. 
break loose  1. kendini kurtarmak; kendini kurtarıp kaçmak. 2. from -den kopmak; -den kopup sarkmak/sallanmak. 3. (kıyamet) kopmak.
break off  1. kırılıp ayrılmak. 2. birdenbire durmak. 3. ilişiğini kesmek. 
break one´s faith  sözünde durmamak.
break one´s fast  orucunu açmak/bozmak.
break one´s neck  1. boynu kırılmak. 2. kendini paralamak, paralanmak, dişini tırnağına takmak.
break one´s word  sözünü tutmamak. 
break open  kırmak, zorla açmak. 
break out  1. patlak vermek, patlamak, kopmak: War has broken out in Asia. Asya´da savaş patladı. 2. in ile kaplanmak, ... dökmek: She´s broken out in a rash. Her tarafı isilik oldu. 
break the ice  1. resmiyeti gidermek, havayı yumuşatmak. 2. ilk defa bir işe girişmek. 
break the law  suç işlemek, kanuna karşı gelmek. 
break the news to  (birine) (kötü) haber vermek.
break to pieces  1. parça parça etmek. 2. parçalanmak. 
break up  1. dağılmak; dağıtmak. 2. bozuşmak. 3. (aralarında sevgi bağı olan iki kişi) ayrılmak. 
break wind gaz çıkarmak, osurmak.
break wind  gaz çıkarmak, yellenmek. 
break with  ilgisini kesmek, -den ayrılmak. 
breakable s. kırılır.
breakage i. 1. kırma, kırılma. 2. kırılan şeylerin tutarı.
breakdown i. 1. bozulma, durma. 2. sinir bozukluğu, çökme. 3. ayrıntılı hesap.
breaker i. kıyıya vuran büyük dalga.
breakfast i. sabah kahvaltısı, kahvaltı.
breaking i. kırılma.
breakneck s. çok hızlı; büyük (bir hız): a breakneck pace çok hızlı bir tempo.
breakthrough i. 1. ask. cepheyi yarıp geçme. 2. (bilimde) büyük buluş.
breakup i. 1. bozulma, sona erme. 2. parçalanma.
breakwater i. dalgakıran, mendirek.
breast i. 1. göğüs, meme. 2. sine, kalp, gönül. 
breast stroke  kurbağalama (yüzme tekniği).
breastbone i., anat. göğüs kemiği.
breast-feed f. (breast.fed) (bebeği) emzirerek beslemek.
breath i. nefes, soluk. 
breathe f. soluk almak, teneffüs etmek. Don´t breathe a word of this to anyone. Bunu sakın kimseye söyleme. 
breathe down one´s neck  k. dili 1. başında dikilip durmak, başında beklemek. 2. rahat bırakmamak. 3. yakından takip etmek. 
breathe hard  solumak, sık ve kesik soluklar alıp vermek. 
breathe in  nefes almak. 
breathe one´s last son nefesini vermek, ölmek. 
breathe out  nefes vermek. 
breathless s. nefes nefese, soluğu kesilmiş.
breathtaking s. nefes kesici, çok heyecan verici.
bred f., bak. breed.
breeches i., çoğ. pantolon. 
breed f. (bred) 1. üremek. 2. yetiştirmek. 3. yol açmak, sebep olmak. i. cins, tür.
breeding i. 1. terbiye. 2. yetiştirme.
breeze i. hafif rüzgâr, esinti, meltem; imbat. 
breezy s. 1. rüzgârlı. 2. teklifsiz. 3. lakayt, umursamaz. 4. canlı, hareketli.
brethren i., çoğ. kardeşler. 
brevity i. kısalık.
brew f. 1. (bira/kahve) yapmak; (çay) demlemek. 2. (çay/kahve) içmeye hazır olmak, olmak. 3. (kötü bir şey) hazırlamak, tertiplemek; hazırlanmak, tertiplenmek. i., k. dili bira: Want a brew? Bir bardak bira ister misin?
brewer i. bira yapımcısı.
brewery i. bira fabrikası.
brewski i., k. dili bira: He bought me two brewskies. Bana iki bira ısmarladı.
briar i., bot., bak. brier.
bribe i. rüşvet. f. rüşvet vermek, para yedirmek.
bribery i. rüşvetçilik.
brick i. (gen. deliksiz/boşluksuz) tuğla. 
brick red  kiremit rengi. 
brick up  tuğla örerek kapatmak. 
bricklayer i. duvarcı, tuğla örücü.
brickyard i. tuğla harmanı.
bridal s. 1. geline ait. 2. nikâha ait.
bridal veil  duvak.
bride i. gelin.
bridegroom i. güvey.
bridesmaid i. gelinin nedimesi, nedime.
bridge 1 i. köprü. f. köprü yapmak, köprü kurmak.
bridge 2 i. briç.
bridgehead i., ask. köprübaşı.
bridle i. (gem ve dizginlerin takıldığı) at başlığı. f. 1. (ata) başlık takmak. 2. frenlemek, gemlemek, gem vurmak. 3. başını hafifçe kaldırarak öfkesini veya beğenmediğini belli etmek.
brief s. kısa. i., huk. davanın özeti. f. brifing yapmak. 
briefcase i. evrak çantası.
briefing i. brifing.
briefly z. kısaca.
briefs i., çoğ. slip (erkek külotu).
brier i., bot. (herhangi bir) dikenli yabani çalı.
brig i., den. 1. brik. 2. gemi hapishanesi.
brigade i., ask. tugay.
brigadier i., ask. tuğgeneral. 
brigadier general  tuğgeneral.
brigand i. haydut, eşkıya.
bright s. 1. parlak, parlayan. 2. akıllı, zeki. bright-eyed and bushy-tailed k. dili tam formunda.
bright color  parlak renk. 
bright lights (otomobil farlarına ait) uzunlar.
brighten f. 1. parlatmak. 2. aydınlanmak, aydınlık olmak. 3. neşelendirmek; neşe katmak. 4. (bir yere) canlılık vermek, daha hoş ve sevimli bir hava vermek. 5. yüzünde mutlu bir ifade belirmek; mutlu olmak.
brights i., çoğ., k. dili (otomobil farlarına ait) uzunlar.
brilliance i. 1. parlaklık, göz alıcılık. 2. deha. 3. harikuladelik, mükemmellik.
brilliant s. 1. parlak, göz alıcı. 2. dâhice, parlak. 3. harikulade, harika, mükemmel. i. pırlanta.
brilliantly z. parlak bir şekilde, pırıl pırıl.
brim i. 1. bardak ağzı. 2. şapka kenarı.
brimful s. ağzına kadar dolu, silme.
brimstone i. kükürt.
brine i. 1. salamura, tuzlu su. 2. deniz suyu.
bring f. (brought) getirmek. 
bring (a child) into the world (anne) (çocuğu) dünyaya getirmek, doğurmak; (doktor/ebe) (çocuğu) doğurtmak. 
bring a lump to s.o.´s throat k. dili 1. birini çok duygulandırmak. 2. birinin yüreğini burkmak. 
bring a unit up to strength  bir grubun mevcudunu tamamlamak. 
bring about  meydana getirmek, sebep olmak. 
bring along  yanında getirmek. 
bring an action/suit against  -i dava etmek. 
bring around/round  1. ikna etmek. 2. ayıltmak. 
bring down the house  k. dili bir alkış tufanı kopartmak. 
bring down the house 1. çok alkışlanmak, çok alkış toplamak. 2. seyircileri kırıp geçirmek/çok güldürmek. 
bring forth  meydana getirmek, sebep olmak. 
bring forth  1. doğurmak. 2. meydana getirmek.
bring forward  1. ileri sürmek, arzetmek. 2. hesap toplamını nakletmek. 3. ileri bir tarihe almak. 
bring home the bacon  k. dili ailesinin geçimini sağlamak, ailesini geçindirmek.
bring in  1. getirmek. 2. (para) kazandırmak; kazanmak. 3. huk. (jüri) karara varmak. 
bring into disrepute  -e gölge düşürmek. 
bring into line  sıraya sokmak.
bring into relief  açığa çıkarmak.
bring off  k. dili başarmak, başarıyla yapmak. 
bring on  1. sebep olmak. 2. geliştirmek. 
bring out  1. (yeni bir şeyi) yapmak/yayımlamak. 2. belli etmek, meydana çıkarmak. 3. (çekingen birinin) konuşup rahat davranmasına sebep olmak, -i açmak. 
bring pressure to bear on  -i sıkıştırmak, -i zorlamak. 
bring s.o. down  k. dili birinin keyfini bozmak. 
bring s.o. in on  birinin (bir işe) katılmasını sağlamak, birini (bir işe) katmak. 
bring s.o. to  birini ayıltmak. 
bring s.o. to his/her knees  birini yola getirmek, birine boyun eğdirmek, birine diz çöktürmek.
bring s.o. to justice  (yargılanmak üzere) birini mahkemenin önüne çıkartmak. 
bring s.o. to reason  birinin aklını başına getirmek.
bring s.o. up to date  birini en son olaylardan/gelişmelerden haberdar etmek. 
bring s.o. word of  ... hakkında birine haber getirmek.
bring s.t. home to s.o.  k. dili bir şeyi birinin kafasına dank ettirmek. 
bring s.t. to bear on  -e bir şeyi uygulatmak: He brought some pressure to bear on the general. Generale biraz baskı yaptırdı.
bring s.t. to pass  bir şeyi sonuçlandırmak. 
bring shame on  -i rezil etmek. 
bring through  birinin (bir hastalığı/zor bir durumu) atlatmasını sağlamak. 
bring to a head  karar noktasına getirmek. 
bring to light  meydana çıkarmak, aydınlatmak, gün ışığına çıkarmak.
bring to mind hatırlatmak, akla getirmek; hatırlamak.
bring up  1. yetiştirmek, büyütmek. 2. bahsetmek.
bring up one´s big guns  en önemli dayanakları/kanıtları ileri sürmek; en önemli destekçileri getirmek. 
bring/file suit against -i dava etmek. 
brink i. 1. (uçurum için) kenar; (felaket için) eşik. 2. kıyı.
brisk s. 1. canlı; hareketli; istenilen hızda hareket eden. 2. sertçe esen (rüzgâr).
briskly z. canlı/hareketli bir şekilde; istenilen hızda.
bristle i. sert kıl, domuz kılı. f. 1. tüylerini kabartmak. 2. dikleşmek, kızmak. 
bristle with  (hoş olmayan bir şeyle) dolu olmak.
bristly s. kıllı.
Britain i. Britanya.
britches i., çoğ., k. dili pantolon.
British s. Britanya´ya ait, İngiliz. 
Briton i. Britanyalı.
brittle s. kırılgan; gevrek.
broach f. (bir konuyu) açmak.
broad s. 1. geniş; engin. 2. genel, ayrıntılara girmeyen. i., argo eksik etek, kadın. 
broad bean  bakla. 
broad jump spor uzun atlama.
broad jump  uzun atlama. 
broadcast f. (broad.cast) 1. (radyo/televizyon aracılığıyla) yayımlamak. 2. (tohum) saçmak. 3. yaymak, herkese söylemek. i. radyo/televizyon yayını.
broaden f. genişletmek; genişlemek.
broadly speaking  kabaca, yaklaşık.
broad-minded s. açık fikirli, hoşgörülü.
brocade i. brokar.
brochure i. broşür; kitapçık.
brogue i. 1. şive. 2. bir çeşit erkek ayakkabısı.
broil f. 1. ızgara yapmak, ızgarada kızartmak. 2. k. dili (hava) çok sıcak olmak.
broiler i. 1. fırında et kızartmaya özgü ızgaralı kap. 2. ızgaralık piliç.
broiling hot  k. dili çok sıcak (hava).
broke 1 s., k. dili parasız, meteliksiz.
broke 2 f., bak. break.
broken s. 1. kırık, kırılmış. 2. bozuk, bozulmuş. 3. (kötü bir olaydan sonra) umudunu yitirmiş. 4. dilbilgisi kurallarına uymayan (bir yabancının konuşması): That Frenchman speaks broken English. O Fransız, İngilizceyi iyi konuşamıyor. 
broken-down s. işi bitmiş, bitik; harap.
broken-hearted s. kalbi kırık.
broker i. komisyoncu; banker.
bronchial tubes  anat. bronşlar. 
bronchitis i., tıb. bronşit.
bronco i. yabani at; ehlileştirilmemiş at. 
bronze i. bronz, tunç.
brooch i. broş.
brood f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. derin derin düşünmek, düşünceye dalmak. i. kuluçka.
brooder i. kuluçka makinesi.
broody s. 1. kuluçkaya yatmak isteyen. 2. düşünceye dalan.
brook 1 i. çay, ırmak.
brook 2 f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, katlanmak.
broom i. 1. saplı süpürge. 2. bot. katırtırnağı.
broomstick i. süpürge sopası.
broth i. et/balık suyu.
brothel i. genelev.
brother i. erkek kardeş, birader.
brotherhood i. 1. kardeşlik, birlik, beraberlik. 2. bir kuruluşun üyeleri.
brother-in-law i. enişte; kayınbirader; bacanak.
brotherly z. erkek kardeşe özgü, ağabeyce.
brought f., bak. bring.
brow i. 1. alın. 2. kaş. 3. çehre, yüz. 4. yamaç.
browbeat f. (brow.beat, --en) gözünü korkutmak, yıldırmak.
brown s. kahverengi. f. karartmak; kararmak. 
brown sugar esmerşeker.
brown sugar  esmerşeker. 
brownish s. kahverengimsi.
browse f. 1. through -i şöyle bir okumak/karıştırmak, -e göz gezdirmek. 2. otlamak.
bruise f. çürütmek, berelemek, ezmek. i. çürük, bere, ezik.
brunch i., k. dili öğleye doğru yenen ve kahvaltı ile öğle yemeği yerine geçen yemek; kuşluk yemeği.
Brunei i. Brunei.
Bruneian i. Bruneili. s. 1. Brunei, Brunei´ye özgü. 2. Bruneili.
brunette i. esmer kadın.
brunt i. (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmı. 
brush 1 i. fırça. f. 1. fırçalamak. 2. hafifçe dokunmak, değinmek. 
brush 2 i. çalılık, fundalık.
brush against  -e sürtünmek. 
brush aside  önemsememek, aldırmamak. 
brush off  1. başından atmak, savmak. 2. tozunu almak. 
brush up  İng. (bilgiyi) tazelemek. 
brush up on (bilgiyi) tazelemek.
brushoff i. geri çevirme, ret.
brushwood i. 1. çalı çırpı. 2. sık çalılık, fundalık.
brusk s., bak. brusque.
brusque s. sert, ters, kaba.
Brussels i. Brüksel. 
Brussels sprouts  brüksellahanası, frenklahanası.
brutal s. 1. vahşi, yabani. 2. merhametsiz.
brutality i. vahşilik.
brutally z. vahşice.
brute i. 1. hayvan. 2. vahşi adam. 
brute force  kaba kuvvet.
bubble i. kabarcık. f. kaynamak, fokurdamak.
buccaneer i. korsan.
buck 1 f. 1. (at) sıçramak. 2. karşı gelmek. 
buck 2 i. 1. erkek geyik. 2. erkek hayvan. 3. k. dili dolar. 
buck 3 z.
buck for (terfi, zam v.b.´ni) elde etmeye çalışmak.
buck naked k. dili çırılçıplak.
buck up k. dili neşelenmek.
bucket i. kova.
buckle i. toka. f. 1. (tokalı bir şeyi) bağlamak. 2. yer yer kabarmak/kamburlaşmak. 3. çökmeye başlamak. 
buckle down ciddiyetle/gayretle çalışmak.
buckle on (tokalı bir kayışla) (bir şeyi) takmak/giymek.
buckling i., mek. flambaj; burkulma; buruşma.
buckshot i. (tüfek için) saçma.
buckwheat i., bot. karabuğday.
bud i. tomurcuk; gonca. f. (--ded, --ding) tomurcuklanmak; gonca vermek.
Buddhism i. Budizm.
Buddhist i., s. Budist.
budding s. yetişmekte olan: a budding physicist yetişmekte olan bir fizikçi.
buddy i. arkadaş, ahbap.
budge f. kımıldamak, hareket etmek; kımıldatmak.
budgerigar i., İng., zool. muhabbetkuşu.
budget i. bütçe.
budgie i., İng., k. dili muhabbetkuşu.
buff 1 f. (bir şeyi) yumuşak bir şeyle parlatmak.
buff 2 i. (araba, radyo v.b.) meraklısı, kurdu.
buffalo i., zool. bizon.
buffer i. tampon. 
buffer state tampon devlet.
buffer zone tampon bölge.
buffet 1 i. büfe.
buffet 2 f. (about) hırpalamak; örselemek.
bug i. 1. böcek. 2. mikrop, virüs. 3. k. dili gizli dinleme aygıtı. 4. k. dili (makinede) bozukluk. 5. bilg. hata, arıza. f. (--ged, --ging) k. dili 1. (bir yere) gizli dinleme aygıtı yerleştirmek. 2. rahatsız etmek; -in canını sıkmak. 
bug off k. dili toz olmak, gitmek.
bug-eyed s., k. dili patlak gözlü. 
bugger f., İng., kaba arkadan sikmek. i., İng., argo 1. herif. 2. çok zor bir şey. 
bugger about  İng., argo oyalanarak vakit geçirmek. 
bugger all  İng., argo hiçbir şey. 
bugger off  İng., argo sıvışmak, toz olmak. 
bugger s.o. about  İng., argo birine zorluk çıkarmak. 
bugger s.t. up  İng., argo bir şeyin içine etmek. 
Bugger you!  İng., argo Siktir! 
buggy 1 s. böcek dolu, böcekli.
buggy 2 i. fayton; brıçka.
bughouse i., argo tımarhane.
bugle i., müz. büğlü, boru (askerlere işaret vermek için kullanılan çalgı).
bugle call  boru işareti. 
bugler i. borazan, borazancı.
build f. (built) 1. yapmak, kurmak, yaratmak. 2. yapı yapmak, inşa etmek. i. (insan için) yapı, bünye, fizik.
builder i. müteahhit, inşaatçı.
building i. 1. bina, yapı. 2. yapım, inşa, inşaat.
building complex  site. 
building permit  inşaat ruhsatı. 
built f., bak. build.
bulb i. 1. çiçek soğanı. 2. elektrik ampulü.
Bulgaria i. Bulgaristan.
Bulgarian i., s. 1. Bulgar. 2. Bulgarca.
bulge f. bel vermek.
bulk i. 1. hacim, oylum. 2. çoğunluk. 
bulky s. iri, cüsseli, hacimli, hantal.
bull i. 1. boğa. 2. argo saçma, zırva.
bull session  yarenlik, söyleşi. 
bulldog i. buldok.
bulldoze f. 1. üstünden buldozer geçirmek. 2. argo zor kullanarak bir şeyi yapmaya mecbur etmek.
bulldozer i. buldozer, dozer, yoldüzer.
bullet i. kurşun, mermi.
bulletin i. bildiri, belleten, bülten. 
bulletin board  ilan tahtası.
bulletproof s. kurşun geçirmez.
bullfight i. boğa güreşi.
bullhorn i., k. dili megafon.
bullion i. külçe altın/gümüş; altın/gümüş çubuk.
bully i. kabadayı, zorba. f. zorbalık etmek, kabadayılık etmek.
bulwark i. siper, istihkâm. f. siper ile korumak, muhafaza altına almak.
bulwarks i., den. küpeşte.
bum i., argo 1. serseri, başıboş adam. 2. otlakçı, anaforcu, başkalarının sırtından geçinen kimse. 3. İng. kıç, makat. f. (--med, --ming) 1. serseri bir hayat sürmek. 2. otlamak, otlakçılıkla geçinmek; başkalarının sırtından geçinmek. 3. ödünç alıp geri vermemek. 
bumblebee i., zool. toprak yabanarısı.
bumf i., İng., k. dili 1. hiçbir işe yaramayan kâğıtlar. 2. saçma laflar, saçma.
bump i. 1. vuruş, çarpma. 2. şiş, yumru, tümsek. f. vurmak, toslamak, çarpmak, bindirmek.
bumper i. 1. oto. tampon. 2. ağzına kadar dolu kadeh/bardak. s. mebzul, alışılandan çok daha bol. 
bumper crop  bereketli mahsul.
bumph i., İng., k. dili, bak. bumf. 
bumpy s. 1. tümsekli, engebeli. 2. inişli çıkışlı.
bun i. 1. çörek. 2. topuz: She wears her hair in a bun. Saçını hep topuz yapıyor.
bunch i. 1. salkım, demet, hevenk, deste. 2. grup, takım.
bundle i. 1. bohça. 2. yığın. f. toplamak, bohçalamak. 
bundle s.o. off birini apar topar göndermek: As soon as his wife was certified insane, Berkant bundled her off to an asylum. Karısının deliliği resmen tasdik edilir edilmez Berkant onu apar topar tımarhaneye kapattı. 
bundle up sıkı giyinmek, sarınıp sarmalanmak: It´s cold out; you´d better bundle up. Dışarısı soğuk; sıkı giyinsen iyi olur.
bung i. 1. tapa, tıpa. 2. fıçı deliği. f. 1. tapalamak, tıpalamak, ağzını tapa/tıpa ile kapamak. 2. dövmek, hırpalamak. 
bung up  k. dili 1. -i yara bere içinde bırakmak. 2. -e epey hasar vermek.
bungalow i. bungalov.
bungle f. aptalca hatalar yaparak (bir şeyi) becerememek.
bunion i. (ayak parmağında oluşan) şiş.
bunk 1 i. saçma, zırva.
bunk 2 i. ranza.
bunny i. tavşan, tavşancık.
buoy i. şamandıra. f. 
buoy s.o. up birini neşelendirmek.
buoyant s. 1. yüzen, batmaz. 2. neşeli.
burden i. yük, ağırlık. f. 1. yüklemek. 2. yüklenmek, sıkıntı vermek.
burden of proof  huk. kanıtlama zorunluğu.
burdensome s. külfetli, sıkıcı.
bureau çoğ. --s/--x (byûr´oz) i. 1. büro, yazıhane, daire. 2. (aynalı ve alçak) şifoniyer.
bureaucracy i. 1. bürokrasi, kırtasiyecilik. 2. devlet memurları.
bureaucrat i. bürokrat, kırtasiyeci.
bureaucratic s. bürokratik.
burette i., kim. büret.
burger i., k. dili hamburger.
burglar i. ev/bina hırsızı.
burglarise f., İng., k. dili, bak. burglarize.  
burglarize f., k. dili (evi/binayı) soymak.
burglary i. ev/bina soyma, hırsızlık.
burgle f., k. dili (evi/binayı) soymak.
burial i. gömme, defin.
Burkina Faso Burkina Faso.
Burkinese i. (çoğ. Bur.ki.nese) Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina Faso´ya özgü. 2. Burkina Fasolu.
Burkinian i. Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina Faso´ya özgü. 2. Burkina Fasolu.
burlap i. çuval bezi.
burly s. iriyarı, cüsseli.
Burma i., tar., bak. Myanmar.
Burmese i. (çoğ. Bur.mese) 1. Birman; Birmanyalı. 2. Birmanca. s. 1. Birmanya, Birmanya´ya özgü; Birman. 2. Birmanyalı. 3. Birmanca.
burn f. (--ed/--t) yanmak; yakmak. i. yanık, yanık yeri. 
burn down yanıp kül olmak; yakıp kül etmek.
burn o.s. out kendini tüketmek.
burn out 1. yakıp yok etmek. 2. içini yakmak. 3. tamamen yanıp (kendi kendine) sönmek. 4. mahvolmak. 5. yanmak, bozulmak.
burn s.o. up k. dili birini çok kızdırmak/sinirlendirmek.
burn the candle at both ends  fazla çalışmak. hold a  ––  He doesn´t hold a candle to her. Onun eline su dökemez. 
burn the midnight oil  gece yarısına kadar çalışmak.
burn up 1. tamamen yanmak. 2. yakmak, yakıp yok etmek. 
burn/hang s.o. in effigy  protesto olarak sevilmeyen birinin kuklasını yakmak/asmak.
burned down  The house burned down. Ev yanıp kül oldu. 
burned to a crisp  yanıp kül olmuş.
burner i. brülör. 
burning s. 1. yanan, yanıcı. 2. şiddetli, hararetli, büyük: She has a burning desire to become rich and famous. Zengin ve ünlü olmak için yanıp tutuşuyor.
burnish f. cilalamak; parlatmak. i. cila, parlaklık.
burnisher i. 1. cilacı, perdahçı. 2. mühre, perdah kalemi.
burnt f., bak. burn. s. yanık, yanmış.
burp i. geğirme. f. geğirmek; geğirtmek.
burrow i. oyuk, in, yuva. f. 1. tünel kazmak, yuva yapmak, oyuk açmak. 2. bir oyukta/yuvada gizlenmek.
bursar i. muhasebeci, okul veznedarı.
burst f. (burst) patlamak, yarılmak. i. 1. patlama, çatlama. 2. ileri atılma. s. patlamış, patlak. 
burst in on/upon pat diye girmek: What do you mean bursting in on us like this? Ne diye odamıza böyle pat diye giriyorsun?
burst into flames  tutuşmak, alev almak. 
burst into laughter kahkahayı koyuvermek.
burst into tears birden ağlamaya başlamak.
burst out crying birden ağlamaya başlamak.
Burundi i. Burundi.
Burundian i. Burundili. s. 1. Burundi, Burundi´ye özgü. 2. Burundili.
bury f. 1. gömmek, defnetmek. 2. gizlemek, saklamak, örtmek.
bury the hatchet  barışmak.
bus i. otobüs. 
bus station otobüs terminali.
bus stop otobüs durağı.
bush i. çalı, çalılık.
bushel i. kile; İng. 4/5 kile.
bushiness i. çalı gibi olma.
bushy s. 1. çalıyla kaplı. 2. çalı gibi, gür (saç, kaş, kuyruk v.b.).
business i. 1. iş, meslek, görev. 2. ticaret. 3. mesele, problem. 
business hours iş saatleri.
business transaction  (ticari) iş.
business trip iş seyahati.
businesslike s. ciddi, sistemli.
businessman çoğ. busi.ness.men (bîz´nîsmen) i. işadamı.
businesswoman çoğ. busi.ness.wom.en (bîz´nîswîmîn) i. iş kadını.
bust 1 i. 1. göğüs. 2. büst.
bust 2 f. (--ed/bust) k. dili 1. kırmak; bozmak; patlatmak. 2. tutuklamak. 3. girip aramak. 4. (askerin rütbesini) indirmek. 5. up (bir çift) boşanmak/birbirinden ayrılmak. i., argo 1. tutuklama. 2. arama. s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak, patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış. 
bust a gut  k. dili eşek gibi çalışmak. 
bust one´s ass  kaba kıçını yırtmak, eşek gibi çalışmak. 
bust out of  k. dili (bir yerden) sıvışıp kaçmak. 
busted s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak, patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış.
bustle i. koşuşturma, aceleyle hareket etme. f. koşuşturmak, aceleyle hareket etmek.
bust-up i., k. dili boşanma; birbirinden ayrılma.
busy s. 1. meşgul: I´ve had a busy day. Bugün çok meşguldüm. 2. işlek, hareketli. 
busy as a bee  çok meşgul. 
busy signal  meşgul işareti.
busy signal  telefon meşgul sesi. 
but edat -den gayri, -den başka: The new maid will do almost anything but wash windows. Yeni hizmetçi, pencere silmek hariç, hemen hemen her işi yapar. bağ. fakat, ama, lakin, ancak, halbuki, ki: I´ll do almost anything for you, but I won´t do that. Sizin için hemen hemen her şeyi yaparım, ama onu yapmam. z. ama, sadece, yalnızca: He´s but a child. Ama o bir çocuk. 
but for  ... sayesinde, ... olmasaydı: But for her relationship with the boss she would have been fired long ago. Şefle ilişkisi olmasaydı çoktan işten çıkarılmıştı. 
but what  ... ki, gene de, rağmen.
butane i. bütan.
butcher i. kasap. f. 1. kasaplık hayvan kesmek. 2. katletmek. 3. berbat etmek, rezil etmek.
butchery i. 1. mezbaha, salhane. 2. katliam, kırım.
butler i. bir evin baş hizmetkârı; kâhya, baş uşak.
butt 1 i. 1. uç, sap. 2. dipçik. 3. izmarit. 4. argo popo, kıç.
butt 2 i. alay konusu kimse.
butt 3 f. 1. tos vurmak, süsmek, boynuzlamak. 2. kafa atmak. 
butt in  araya girmek, karışmak, burnunu sokmak. 
butt in on  -e karışmak, -e burnunu sokmak.
butter i. tereyağı. f. tereyağı sürmek. 
butter up k. dili -e yağ çekmek, -i yağlamak, -e dalkavukluk etmek.
buttercup i., bot. düğünçiçeği.
butterfat i. süt kaymağı.
butterfingers i., k. dili sakar kimse.
butterfly i. kelebek.
buttermilk i. yayık ayranı.
buttocks i. but, kalça, kıç, popo, kaba et.
button i. 1. düğme. 2. elektrik düğmesi, düğme, buton. f. (up) iliklemek, düğmelemek; iliklenmek, düğmelenmek: Button your shirt! Gömleğini ilikle! 
button one´s lip k. dili 1. susmak, çenesini kapamak. 2. konuşmamak, sır vermemek. 
button up k. dili, bak. button one´s lip.
buttonhole i. ilik, düğme iliği. f. yakasına yapışmak.
buttress i. 1. payanda, ayak. 2. destek. f. desteklemek.
buxom s. 1. iri göğüslü (kadın). 2. sıhhatli, canlı; etli butlu. 3. çekici, neşeli.
buy f. (bought) satın almak, almak. i. 1. alış, alma. 2. kelepir. 
buy a pig in a poke  k. dili malı görmeden satın almak; körü körüne alışveriş etmek.
buy a pig in a poke  bir şeyi görmeden satın almak.
buy in  ortak olmak; hisse almak. 
buy off rüşvetle elde etmek, rüşvetle defetmek, savuşturmak; satın almak. 
buy on impulse  düşünmeden satın almak.
buy on installment  taksitle satın almak.
buy on margin  yalnız ihtiyat akçesi yatırarak satın almak.
buy out  bütün hisselerini almak. 
buy over  (birini) rüşvetle satın almak. 
buy s.t. between themselves bir şeyi ortaklaşa satın almak: They bought the house between them. Evi ortaklaşa satın aldılar.
buy s.t. on credit bir şeyi veresiye almak. 
buy s.t. sight unseen  bir şeyi hiç görmeden satın almak. 
buy up  tümünü satın almak, kapatmak.
buyer i. alıcı, müşteri. 
buyer´s market  alıcı piyasası.
buzz i. vızıltı. f. vızıldamak. 
buzz off  İng., k. dili toz olmak, sıvışmak.
buzzard i., zool. bir tür akbaba.
buzzer i. vızıltılı elektrik zili, vibratör.
By   golly!  Vallahi!
by (main) force  zorla. 
by 1 edat 1. yanında, yakınında, nezdinde. 2. yakınından, yanından. 3. ile, vasıtasıyla. 4. -den, tarafından. 5. -e kadar. 6. -e göre. 7. hakkında, hakkı için. 
by 2 z. 1. yakın, yakında. 2. bir kenara, bir yana. 
by a hair´s breadth  kıl payı, az kaldı. 
by a narrow majority  az bir çoğunlukla.
by a vote of thirteen to twelve  on ikiye karşı on üç oyla. 
by accident  1. kazara, yanlışlıkla. 2. rastlantı sonucu, tesadüfen. 
by acclamation  bağırarak, alkışlayarak, tezahüratla: They elected her president by acclamation. Onu tezahüratla başkan seçtiler.
by air uçakla. 
by all accounts  herkesin dediğine göre. 
by all means  elbette.
by and by çok geçmeden. 
by and large  genellikle. 
by any means  1. ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun. 2. hiç. 
by chance  tesadüfen, kazara. 
by common consent  oybirliğiyle.
by courtesy of  izniyle, sayesinde.
by day  gündüzün. 
by degrees  derece derece, tedricen. 
by dint of  -in sayesinde.
by ear müz. notasız, kulaktan. 
by fair means or foul  her ne pahasına olursa olsun. 
by far  (öbürlerinden) kat kat daha ...: They´re by far the best. Onlar kat kat daha iyi.
by fits and starts  düzensiz bir tempo ile, rasgele çalışarak. 
by fits and starts  gayet düzensiz bir şekilde: I´ve worked on this by fits and starts for twenty years. Bunun üzerinde gayet düzensiz bir şekilde yirmi yıl çalıştım. 
By gosh!  Vallahi!
by half  çok fazla. 
by hand  elle. 
by heart  ezbere. 
by herself  kendi başına, kendi kendine. 
by hook or by crook  k. dili bir yolunu bulup, ne yapıp yapıp.
by hook or by crook  ne yapıp edip. 
by inches  ağır ağır, yavaş yavaş. 
by itself  1. (yardım görmeden) kendi başına: That cat can open the window by itself. O kedi pencereyi kendi başına açabilir. 2. kendiliğinden: The window opened by itself. Pencere kendiliğinden açıldı. 
by leaps and bounds  büyük bir hızla.
by main force  var gücüyle. 
by means of  aracılığıyla, vasıtasıyla. 
by name  1. adıyla, ismiyle: He called me by name. Bana ismimle hitap etti. 2. ismen: I know him by name only. Onu ancak ismen tanıyorum. 
by nature  yaradılıştan, doğuştan. 
by night  geceleyin.
by no means  asla, katiyen.
by o.s.  yalnız, kendi kendine. 
by order of  -in emrine göre, -in emri gereğince. 
by popular demand genel istek üzerine. 
by reason of  nedeniyle, sebebiyle. 
by request  rica/istek üzerine.
by return mail , İng.
by return of post  ilk posta ile (cevap).
by return post  ilk posta ile, acele.
by rights aslında, doğrusu. 
by rota nöbetleşe, nöbetle.
by rote  mekanik olarak, düşünmeden, ezberden.
by stealth  hırsızlama; gizlice; dikkati çekmeden.
by the gross  tic. toptan.
by the job  götürü.
by the piece  parça başına. 
by the same token  aynı şekilde, aynen: He hasn´t been friendly to us, but by the same token we haven´t been very friendly to him. O bize sıcak davranmadı, fakat biz de ona pek sıcak davranmadık.
by the skin of one´s teeth  k. dili kıl payı. 
by the sweat of one´s brow  k. dili alnının teriyle. It´s no sweat!/No sweat! k. dili 1. Hiç problem değil!/Çok kolay! 2. Hiç de zahmet değil!
by the way  ha aklıma gelmişken .... 
by the way  sırası gelmişken, aklıma gelmişken. 
by the week  haftalığına, hafta hesabına göre. 
by turns  nöbetleşe, nöbetle, sıra ile. 
by twos  ikişer ikişer. 
by virtue of  -den dolayı, ... nedeniyle, ... yüzünden.
by way of  yolu ile, -den. 
by weight  tartı ile. 
by your leave  izninizle. 
by yourself  kendi kendine; kendi kendinize.
bye ünlem, bak. bye-bye.
bye-bye ünlem 1. Allahaısmarladık./Hoşça kal. 2. güle güle.
by-election i., İng. ara seçim.
Byelorussia i., bak. Belarus.
Byelorussian i., s., bak. Belarussian.
bygone s. geçmiş, eski. i., çoğ. geçmiş şey. 
bylaw i. (tüzükte) ek madde.
by-line i. yazar adının verildiği satır.
bypass i. 1. baypas, baypas yol, çevre yolu. 2. elek. baypas. 3. tıb. baypas ameliyatı, baypas: heart bypass kalp baypası. f. baypas yoluyla -den geçmek.
by-product i. yan ürün, türev ürün.
bystander i. seyirci kalan.
byte i., bilg. bayt.
by-way i. gizli/özel/karanlık yol, dolaşık yol; yan yol.
byword i. atasözü; çok kullanılan bir deyim. 
Byzantine i. Bizanslı. s. 1. Bizans, Bizans´a özgü. 2. Bizanslı.
Byzantium i. Bizans.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)