|
|
|
| C |
Romen rakamları dizisinde 100 sayısı, C. |
| C |
kıs. Celsius. |
| C of C |
kıs. Chamber of Commerce. |
| C, c |
i. C, İngiliz alfabesinin üçüncü harfi. |
| c, C |
kıs. circa, cent, centigrade, century, city, copy,
copyright. |
| c/f |
kıs. carried forward. |
| ca |
kıs. circa. |
| cab |
i. 1. taksi. 2. tek atlı binek arabası. 3. lokomotif veya
kamyon sürücüsünün oturduğu kapalı bölüm. |
| cabbage |
i. lahana. |
| cabin |
i. 1. kulübe. 2. kamara, kabin. f. 1. kabin veya kamarada
yaşamak. 2. küçük bir yere kapamak, tahdit etmek. |
| cabin boy |
kamarot. |
| cabin class |
ikinci sınıf. |
| cabinet |
i. 1. (camlı ve raflı) dolap. 2. kabine, bakanlar kurulu. 3.
küçük özel oda. |
| cabinetmaker |
i. ince iş yapan marangoz. |
| cabinetmaker´s glue |
tutkal. |
| cabinetwork |
i. ince marangozluk. |
| cable |
i. 1. kablo. 2. den. gomene, palamar. 3. telgraf. |
| cable car |
1. teleferik. 2. kablo ile çekilen araba. |
| cable television |
kablolu televizyon. |
| cablegram |
i. sualtı kablosu ile çekilen telgraf. |
| caboose |
i. marşandizin arkasına takılan ve demiryolu görevlilerini
taşıyan cumbalı vagon. |
| cabstand |
i. taksi durağı (taksilerin bekleme yeri). |
| cacao |
i. 1. bot. kakao ağacı, hintbademi. 2. kakao
çekirdeği. |
| cacao bean |
kakao çekirdeği. |
| cacao butter |
kakao yağı. |
| cackle |
f. 1. gıdaklamak. 2. kesik kesik gülmek. 3. gürültülü bir
şekilde konuşmak, gevezelik etmek. i. 1. gıdaklama. 2.
gevezelik. |
| cactus |
i., bot. kaktüs. |
| cad |
i. aşağılık herif. |
| cadaver |
i. ceset, kadavra. |
| caddie |
i., golf oyuncunun sopalarını taşıyan kimse. f., golf oyuncunun
sopalarını taşımak. |
| cadence |
i. 1. ritim, ahenk. 2. sesin yavaşlaması. 3. müz. perdenin
derece derece inmesi, nağmenin sonu, kadans. |
| cadet |
i. 1. askeri lise/okul öğrencisi. 2. küçük erkek kardeş veya
oğul. 3. en küçük erkek çocuk. |
| caesarean |
i., s., bak. cesarean. |
| café |
i. küçük lokanta. |
| cafeteria |
i. kafeterya. |
| caffeine |
i. kafein. |
| caftan |
i. kaftan. |
| cage |
i. 1. kafes. 2. hapishane. 3. asansör. 4. (inşaatlarda) iskele.
f. kafese kapamak, hapsetmek. |
| cagey |
s. 1. çok dikkatli. 2. kurnaz, uyanık. |
| cajole |
f. tatlı sözlerle kandırmak. |
| cajolement |
i. tatlı sözlerle kandırma. |
| cajolery |
i., bak. cajolement. |
| cake |
i. 1. pasta, kek, çörek. 2. kalıp. 3. küspe. |
| cake rack |
üstüne sıcak kek konulan çubuklu altlık. |
| calamitous |
s. felaketli, felaket getiren, vahim, belalı; felaket, çok
kötü. |
| calamity |
i. felaket, afet, bela. |
| calcification |
i. 1. tıb. kireçlenme. 2. jeol. kalkerleşme, kireçleşme. 3.
kim. kalsifikasyon. |
| calcify |
f. 1. tıb. kireçlenmek; kireçlendirmek. 2. jeol. kalkerleşmek,
kireçleşmek; kalkerleştirmek, kireçleştirmek. |
| calcium |
i. kalsiyum. |
| calculate |
f. 1. hesap etmek, hesaplamak. 2. saymak. 3. ayarlamak. |
| calculation |
i. 1. hesaplama, hesap. 2. tahmin. |
| calculator |
i. 1. hesap makinesi. 2. hesap eden kimse. 3. hesap
cetveli. |
| calendar |
i. takvim. |
| calendar year |
takvim yılı. |
| calendar year |
takvim yılı. |
| calf 1 |
çoğ. calves (kävz) i. dana, buzağı. |
| calf 2 |
çoğ. calves (kävz) i., anat. baldır. |
| calf love |
k. dili çocukluk aşkı. |
| calfskin |
i. vidala, vaketa. |
| caliber |
i. 1. çap, kalibre. 2. yetenek, kabiliyet, kapasite. |
| calibre |
i., İng., bak. caliber. |
| calico |
i. (çoğ. --es/--s) 1. pamuklu bez, basma. 2. İng. patiska. s.
1. basmadan yapılmış, basma. 2. İng. patiskadan yapılmış, patiska.
3. benekli. |
| calico cat |
beyaz, siyah ve turuncu renkli dişi kedi. |
| calif |
i., bak. caliph. |
| caliph |
i. halife. |
| caliphate |
i. halifelik, hilafet. |
| call 1 |
i. 1. bağırma, çağırma, bağırış, haykırma: I heard a call for
help. Birinin ´´İmdat!´´ diye bağırdığını duydum. 2. telefon
konuşması, konuşma. 3. ötüş, ötme (kuş). 4. (av hayvanlarını
çağırmak için kullanılan) düdük veya başka bir alet. 5. kısa
ziyaret: They paid me a call. Beni ziyaret ettiler. 6. ask. çağrı.
7. lüzum, ihtiyaç: There was no call for you to do that. Onu
yapmanın hiç gereği yoktu. 8. istem, talep: We don´t get any calls
for that anymore. Artık kimse onu talep etmiyor. |
| call 2 |
f. 1. (out) seslenmek, çağırmak; bağırmak: Did you just call
me? Bana demin seslendin mi? He called out for help. ´´İmdat!´´
diye bağırdı. 2. uğramak; (on) (birine) uğramak; (at) (bir yere)
uğramak: He calls once a day. Günde bir defa uğrar. Let´s call on
Demet. Demet´e uğrayalım. Does this boat call at Gökçeada? Bu gemi
Gökçeada´ya uğrar mı? 3. telefon etmek: When did you call me? Bana
ne zaman telefon ettiniz? 4. (out/off) söylemek, yüksek sesle
okumak: He called out the names of the winners. Kazananların
isimlerini yüksek sesle okudu. 5. çağırmak, davet etmek: We´ll call
him as a witness. Onu tanık olarak çağıracağız. Call the witness to
the stand. Tanığı kürsüye çağırın. 6. (toplantı, seçim, grev
v.b.´nin yapılacağını) ilan etmek. 7. uyandırmak. 8. isim koymak;
diye hitap etmek: What shall we call him? Ona hangi ismi koyalım?
Her real name´s Fatma but they call her Fatoş. Gerçek adı Fatma,
fakat kendisine Fatoş diyorlar. 9. demek, düşünmek, saymak; iddia
etmek: Do you call this dump beautiful? Bu çöplüğe güzel mi
diyorsun? He called her a dumbbell. Ona kaz kafalı dedi. How can
you call yourself a friend of mine? Benim dostum olduğunu nasıl
iddia edebilirsin? 10. (bir miktarı) yuvarlak bir sayıya çevirmek:
Your bill´s 5,150,000 TL; let´s call it 5,000,000 TL. Hesabınız
5,150,000 TL tutuyor; buna yuvarlak hesap 5,000,000 TL
diyelim. |
| call a halt to |
-i durdurmak, -i kesmek, -e son vermek. |
| call a spade a spade |
k. dili doğruya doğru, eğriye eğri demek, gerçekleri
sakınmadan söylemek, dobra dobra konuşmak. |
| call box |
İng. telefon kulübesi. |
| call for |
1. -i istemek. 2. -i gerektirmek, -i icap
ettirmek. |
| call forth |
çıkarmak, ortaya çıkarmak. |
| call girl |
telekız. |
| call in |
1. (yardımcı/danışman olarak) (birini) çağırmak. 2. (bir
şeyin) iade edilmesini istemek. 3. (borcun) ödenmesini istemek. 4.
(parayı) tedavülden kaldırmak. |
| call in question |
1. -in doğruluğundan şüphe etmek. 2. -e gölge
düşürmek. |
| call into being |
yaratmak, halketmek. |
| call it a day |
paydos etmek. |
| Call it what you want. |
Ne derseniz deyin. |
| call number |
kütüphanelerde kitapları sınıflandıran numara. |
| call off |
-i iptal etmek. |
| call on the carpet |
k. dili azarlamak. |
| call out |
(askerleri, grevcileri v.b.´ni) devreye sokmak. |
| call s.o. (a name) for short |
birine kısaca ... demek: They call him “Memo” for short. Ona
kısaca Memo diyorlar. |
| call s.o. back |
1. birini geri çağırmak. 2. birine tekrar telefon etmek;
kendisini telefonla arayıp bulamayan birine telefon
etmek. |
| call s.o. down |
k. dili birini azarlamak. |
| call s.o. long-distance |
şehirlerarası/uluslararası telefonla birini aramak. |
| call s.o. names |
birine/biri için (yalancı, korkak, köpek gibi) kötü sözler
söylemek: He´s calling her names. Ona kötü şeyler
söylüyor. |
| call s.o. to account |
birinden hesap sormak. |
| call s.o. up |
1. birine telefon etmek. 2. birini askere çağırmak. |
| call s.o.´s attention to |
birinin dikkatini (bir şeye) çekmek. |
| call s.t. into question |
bir şeyden şüphe duymak. |
| call s.t. to mind |
(birine) bir şeyi hatırlatmak. |
| call the game off |
oyunu iptal etmek. |
| call the shots |
k. dili borusu ötmek, sözü geçmek, (bir yerin) amiri
olmak: He calls the shots around here. Buranın şefi o. |
| call to mind |
hatırlamak; hatırlatmak, akla getirmek. |
| call to order |
(toplantıyı) açmak. |
| calligrapher |
i. kaligraf; hattat. |
| calligraphy |
i. kaligrafi; hat sanatı, hat, hüsnühat. |
| calling card |
kartvizit. |
| callous |
s. 1. katı, duyarsız, hissiz. 2. nasırlı, nasır tutmuş. f.
nasırlanmak. |
| callously |
z. umursamayarak, aldırış etmeden, duyarsızca. |
| callousness |
i. duyarsızlık, aldırışsızlık. |
| callow |
s. 1. toy, tecrübesiz. 2. tüyleri bitmemiş (kuş). 3. basık. i.
basık arazi. |
| callowness |
i. toyluk, tecrübesizlik. |
| calm |
s. sakin, durgun, dingin. i. sükûnet, durgunluk, dinginlik. f.
1. yatıştırmak, sakinleştirmek; yatışmak, sakinleşmek. 2. (fırtına)
dinmek; (deniz) sakinleşmek. |
| calm down |
yatışmak; yatıştırmak. |
| calmative |
s., i. yatıştırıcı (ilaç). |
| calmly |
z. sakince, heyecan göstermeden. |
| calorie |
i. kalori. |
| calory |
i., bak. calorie. |
| calumniate |
f. iftira etmek, çamur atmak, kara çalmak. |
| calumny |
i. iftira, kara çalma. |
| calve |
f. buzağı doğurmak, buzağılamak. |
| calves |
i., çoğ., bak. calf 1, calf 2. |
| cam |
i., mak. kam. |
| Cambodia |
i., bak. Kampuchea. |
| Cambodian |
i., s., bak. Kampuchean. |
| cambric |
i. 1. ince beyaz pamuklu/keten kumaş. 2. patiska. |
| cambric tea |
sıcak su ile süt ve şeker karışımı bir içecek (bazen çay
da katılır). |
| came |
f., bak. come. |
| camel |
i. deve. |
| camel hair |
deve tüyü. |
| cameleer |
i. deveci. |
| cameleon |
i., zool., bak. chameleon. |
| camellia |
i., bot. kamelya. |
| camera |
i. fotoğraf makinesi, kamera. |
| cameraman |
çoğ. cam.er.a.men (käm´ırımen) i. kameraman. |
| Cameroon |
i. Kamerun. |
| Cameroonian |
i. Kamerunlu. s. 1. Kamerun, Kamerun´a özgü. 2. Kamerunlu. |
| camomile |
i., bot., bak. chamomile. |
| camouflage |
i., ask. kamuflaj, saklama, gizleme. f., ask. kamufle etmek,
gizlemek. |
| camp 1 |
i. 1. kamp. 2. ordugâh. |
| camp 2 |
f. kamp yapmak. |
| camp chair |
portatif sandalye. |
| campaign |
i. 1. sefer, seferberlik. 2. kampanya. f. 1. kampanya yapmak.
2. kampanyaya katılmak. 3. for ... için mücadele etmek. |
| campaigner |
i. kampanyacı, kampanyaya katılan kimse. |
| camper |
i. 1. kampçı. 2. ufak kamp karavanı; karavan gibi kullanılan
minibüs/kamyonet. |
| campfire |
i. kamp ateşi. |
| campground |
i. kamp sahası. |
| camphor |
i. kâfur, kâfuru. |
| camping |
i. kamp yapma; kampçılık. |
| campsite |
i. kamp yeri. |
| campus |
i. kampus. f. okulda kalma cezası vermek. |
| camshaft |
i., mak. eksantrik mili, kam mili. |
| can 1 |
yardımcı f. (could) 1. -ebil-, yapmak imkânı olmak: Can you do
this work? Bu işi yapabilir misin? I couldn´t find my hat. Şapkamı
bulamadım. (Can fiilinin gelecek zamanı yoktur, yerine will be able
to kullanılır.). 2. k. dili izinli olmak: Can I go? Gidebilir
miyim? |
| can 2 |
i. 1. konserve kutusu, teneke kutu. 2. argo klozet; hela taşı.
3. argo tuvalet, memişhane, yüznumara. 4. argo hapishane, kodes. f.
(--ned, --ning) 1. konserve yapmak. 2. argo işten atmak,
sepetlemek. |
| Can he sit a horse? |
Ata binmeyi biliyor mu? |
| Can it! |
argo Kes artık! |
| can opener |
konserve açacağı. |
| Can you drop by tonight? |
Bu gece bize uğrar mısın? |
| can`t |
kıs. cannot. |
| can´t help |
She can´t help shouting at people; it´s just the way she
is. Onun insanlara bağırması elinde değil, huyu öyle. |
| Canada |
i. Kanada. |
| Canadian |
i. Kanadalı. s. 1. Kanada, Kanada´ya özgü. 2. Kanadalı. |
| canal |
i. kanal. |
| canapé |
i., ahçı. kanepe. |
| canary |
i., zool. kanarya. |
| cancel |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. iptal etmek. 2. üstüne çizgi
çekmek, silmek. 3. mat. kısaltmak. |
| cancelation |
i., bak. cancellation. |
| cancellation |
i. 1. iptal etme, iptal. 2. iptal olunan şey. |
| Cancer |
i., astrol. Yengeç burcu. |
| cancer |
i. kanser. |
| cancerous |
s. 1. kanserli. 2. kanser gibi. |
| candid |
s. 1. açık, asıl fikrini gizlemeyen; açık yürekli, samimi,
içten. 2. gerçek, asıl (fikir). 3. dürüst. 4. tarafsız. |
| candidacy |
i. adaylık. |
| candidate |
i. aday, namzet. |
| candidateship |
i. adaylık, namzetlik. |
| candidly |
z. açık yürekle, samimiyetle, içtenlikle. |
| candidness |
i. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik, samimiyet,
içtenlik. |
| candied |
s. 1. şekerle kaplı, şekerli: candied orange peel portakal
kabuğu şekerlemesi. 2. tatlı dilli. |
| candle |
i. mum. |
| candlelight |
i. mum ışığı. |
| candlestick |
i. şamdan. |
| candor |
i. 1. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik,
samimiyet, içtenlik. 2. dürüstlük. 3. tarafsızlık. |
| candour |
i., İng., bak. candor. |
| candy |
i. şeker, şekerleme; bonbon; çikolata. f. 1. şekerleme yapmak.
2. şerbet içinde kaynatmak. 3. şekerleme haline
getirmek. |
| candy store |
şekerci dükkânı, şekerci. |
| cane |
i. 1. baston, değnek. 2. kamış, bambu; şekerkamışı. f. 1.
baston ile dövmek. 2. kamışla kaplamak, hasırlamak. |
| cane sugar |
şekerkamışından elde edilen şeker. |
| canine |
s. 1. köpekgillere özgü. 2. anat. köpekdişine ait. i., zool.
köpekgillerden bir hayvan. |
| canine tooth |
köpekdişi. |
| canister |
i. (çay, kahve v.b. konulan) teneke kutu. |
| canker |
i. pamukçuk, aft. |
| canned |
s. konserve: canned chickpeas konserve nohut. |
| cannery |
i. konserve fabrikası, konserve yapılan yer. |
| cannibal |
i. yamyam. |
| cannibalism |
i. yamyamlık. |
| canning |
i. konserve yapma. |
| cannon |
i., ask. top. |
| cannonball |
i. top güllesi. |
| cannot |
yardımcı f. -amam, -amazsın(ız), -amaz, -amayız, -amazlar
(Anlamı vurgulamak gerektiğinde can not olarak ayrılır; konuşma
dilinde çoğu zaman can´t şeklinde kullanılır.). |
| canny |
s. 1. dikkatli, uyanık. 2. tedbirli. 3. açıkgöz. |
| canoe |
i. kano. |
| canon |
i. 1. kilise yetkililerinin çıkardığı bir kanun. 2. kural. 3.
bir katedrale bağlı olan papaz. |
| canon law |
kilise hukuku. |
| canonical |
s. 1. kilise hukukuna ait. 2. kurallara uygun; geleneklere
uygun. |
| canonisation |
i., İng., Hrist., bak. canonization. |
| canonise |
f., İng., Hrist., bak. canonize. |
| canonization |
i., Hrist. azizlik mertebesine yükseltme. |
| canonize |
f., Hrist. azizlik mertebesine yükseltmek. |
| canopy |
i. 1. sayvan; karyola sayvanı; baldaken; markiz. 2. gök
kubbe. |
| cant |
i. boş laf, laf. |
| cantankerous |
s. aksi, geçimsiz, huysuz. |
| cantankerously |
z. huysuzluk yaparak. |
| cantankerousness |
i. aksilik, huysuzluk. |
| canteen |
i. 1. matara. 2. kantin, büfe. |
| canter |
i. eşkin gidiş. f. 1. eşkin gitmek. 2. eşkin sürmek. |
| canvas |
i. 1. branda bezi, branda. 2. tuval. |
| canvass |
f. (anket yapmak/oy toplamak amacıyla) (birçok kimseye) gidip
konuşmak. |
| canyon |
i. kanyon, derin vadi. |
| cap |
i. 1. kep, takke, kasket, başlık. 2. zirve, doruk, tepe. 3.
kapak, kapsül, tapa. 4. büyük harf, majüskül. 5. tabanca mantarı.
f. (--ped, --ping) 1. başlık geçirmek. 2. kaplamak, örtmek. 3. k.
dili -den fazlasını/iyisini yapmak. |
| capability |
i. 1. yetenek, kabiliyet, istidat. 2. iktidar, güç. 3.
kapasite. 4. ehliyet. |
| capable |
s. yetenekli, kabiliyetli, ehliyetli. |
| capacious |
s. geniş, büyük, içi çok şey alan. |
| capacity |
i. 1. hacim, oylum. 2. istiap haddi. 3. yetenek. 4. güç,
iktidar. 5. görev; mevki, sıfat: He did this in his capacity as
president. Bunu başkan sıfatıyla yaptı. |
| cape 1 |
i. pelerin, kap. |
| cape 2 |
i., coğr. burun. |
| caper 1 |
f. hoplayıp zıplamak. i. 1. k. dili yaramazlık. 2. argo iş,
hırsızlık; suç. |
| caper 2 |
i. 1. bot. gebreotu, kebere, kapari. 2. gebre, kapari,
gebreotunun yemişi. |
| capillary |
i. 1. anat. kılcal damar. 2. ince boru. |
| capital |
i. 1. başkent, başşehir. 2. büyük harf, majüskül. 3. sermaye,
anamal, kapital. 4. sütun başı. s. 1. büyük (harf). 2. sermayeye
ait. 3. k. dili mükemmel, fevkalade, çok iyi. |
| capital account |
sermaye hesabı. |
| capital assets |
sabit aktifler, sabit varlıklar. |
| capital crime |
failini ölüm cezasına çarptırabilen suç. |
| capital dividend |
sermaye kârı. |
| capital expenditure |
sermaye masrafı. |
| capital letter |
büyük harf, majüskül. |
| capital letter |
büyük harf, majüskül. |
| capital levy |
sermaye vergisi. |
| capital punishment |
ölüm cezası. |
| capital stock |
esas sermaye hisse senedi. |
| capitalise |
f., İng., bak. capitalize. |
| capitalism |
i. kapitalizm, anamalcılık. |
| capitalist |
i. kapitalist, anamalcı. |
| capitalize |
f. 1. -i büyük harfle yazmak. 2. -e sermaye sağlamak. 3. -i
sermayeye çevirmek. |
| capitalize on |
-i kendi menfaatine çevirmek, -den faydalanmak. |
| capitulate |
f. 1. teslim olmak. 2. silahları bırakmak. |
| capitulation |
i. şartlı teslim. |
| capitulations |
i., çoğ. kapitülasyonlar. |
| caprice |
i. kapris. |
| capricious |
s. kaprisli. |
| Capricorn |
i., astrol. Oğlak burcu. |
| caps |
i., çoğ., k. dili büyük harfler. |
| caps |
kıs. capital letters. |
| capsize |
f. 1. alabora olmak, devrilmek. 2. alabora etmek,
devirmek. |
| capstan |
i. ırgat, bocurgat. |
| capsule |
i. kapsül. |
| captain |
i. 1. kaptan, reis. 2. deniz albayı, yüzbaşı. f. kaptanlık
etmek, kumanda etmek. |
| caption |
i. manşet, başlık. |
| captivate |
f. büyülemek, cezbetmek. |
| captive |
i. esir, tutsak. s. esir düşmüş. |
| captive audience |
zoraki dinleyiciler. |
| captivity |
i. tutsaklık. |
| captor |
i. tutsak eden kimse, ele geçiren kimse. |
| capture |
f. 1. zaptetmek, ele geçirmek. 2. tutsak etmek. i. zaptetme,
ele geçirme. |
| car |
i. 1. otomobil, araba. 2. vagon. |
| car park |
İng. otopark. |
| car wash |
oto yıkama yeri. |
| caramel |
i. 1. yanmış şeker. 2. karamela. |
| carat |
i. kırat, ayar (1 kırat = 200 mg.). |
| caravan |
i. 1. kervan. 2. üstü kapalı yolcu veya yük arabası. 3. İng.
karavan. |
| caravansary |
i. kervansaray. |
| caraway |
i. Karaman kimyonu, frenkkimyonu. |
| carbide |
i., kim. karpit. |
| carbine |
i. karabina, kısa tüfek. |
| carbohydrate |
i. karbonhidrat. |
| carbon |
i. 1. karbon. 2. karbon kâğıdı, kopya kâğıdı. 3.
kopya. |
| carbon black |
is, lamba isi. |
| carbon copy |
karbon kopyası. |
| carbon dioxide |
karbondioksit. |
| carbon monoxide |
karbonmonoksit. |
| carbon paper |
karbon kâğıdı, kopya kâğıdı. |
| carbonate |
i. karbonat. f. karbonatlaştırmak. |
| carbonated drink |
gazlı içecek. |
| carbonated water |
soda, maden sodası. |
| carbuncle |
i. çıban, şirpençe. |
| carburetor |
i. karbüratör. |
| carburettor |
i., İng., bak. carburetor. |
| carcass |
i. 1. leş, ceset. 2. enkaz (gemi v.b.). 3. bina iskeleti. |
| card |
i. 1. kart. 2. iskambil kâğıdı. |
| card catalog |
kart kataloğu. |
| card index |
kart fihristi. |
| card index |
kartotek. |
| card table |
kumar masası. |
| cardamom |
i. kakule. |
| cardboard |
i. mukavva, karton. |
| cardiac |
s. 1. kalbe ait, kalple ilgili, kardiyak. 2. kalbi uyaran. 3.
mide ağzına ait. i. 1. kalp hastası. 2. kalp ilacı. |
| cardiac arrest |
kalp krizi. |
| cardiac disease |
kalp hastalığı. |
| cardiac failure |
kalp krizi. |
| cardiac muscle |
anat. kalp kası. |
| cardigan |
i. hırka, ceket. |
| cardinal |
s. 1. belli başlı, ana, önemli. 2. parlak kırmızı. i.
kardinal. |
| cardinal numbers |
asal sayılar. |
| cardiogram |
i. kardiyogram. |
| cardiologist |
i. kardiyolog. |
| cardiology |
i. kardiyoloji. |
| cardsharp |
i., isk. hileci, üçkâğıtçı. |
| care |
i. 1. dert, kaygı, tasa. 2. bakım: He´s in intensive care. O
yoğun bakımda. He left him in his sister´s care. Onu kız kardeşine
emanet etti. 3. dikkat; özen, itina. f. 1. umurunda olmak,
umursamak: I don´t care whether she comes or not. Onun gelip
gelmemesi umurumda değil. I could care less! Bana ne! 2. istemek:
Would you care to take a stroll? Yürüyüşe çıkmak ister
misiniz? |
| care for |
1. -e bakmak: Who will care for us in our old age?
Yaşlılığımızda bize kim bakacak? 2. istemek: Would you care for
some tea? Çay içmek ister misiniz? 3. -i sevmek, -den hoşlanmak: I
don´t care for that sort of music. O tür müzikten hoşlanmam.
(in) |
| care of |
eliyle: Write me care of Cengiz Göksel. Bana mektup
postaladığında zarftaki ismimin altına Cengiz Göksel eliyle diye
yaz. |
| careen |
f. 1. (motorlu araç) bir yandan bir yana hafifçe sallanarak
gitmek/ilerlemek. 2. (hızla giderken) bir yana yatmak. 3. den.
karina etmek, karinaya basmak. 4. den. kalafat etmek, kalafatlamak.
5. (gemi) yan yatmak. |
| careen around the corner |
(motorlu araç) yan yatarak köşeyi dönmek. |
| careen down the road |
(motorlu araç) bir yandan bir yana hafifçe sallanarak
ilerlemek. |
| career |
i. kariyer. |
| carefree |
s. tasasız, kaygısız, dertsiz. |
| careful |
s. 1. dikkatli. 2. özenli, itinalı. 3. tedbirli. 4.
ölçülü. |
| carefully |
z. 1. dikkatle. 2. özenle, itinayla. |
| carefulness |
i. 1. dikkat, dikkatli olma. 2. özen, itina. |
| careless |
s. 1. dikkatsiz. 2. bilgisiz, kayıtsız. |
| carelessly |
z. dikkatsizce. |
| carelessness |
i. dikkatsizlik, ihmal. |
| caress |
i. okşama, kucaklama. f. okşamak, sevmek, kucaklamak. |
| caretaker |
i. 1. (sahibi yokken malikâne, ev v.b.´ne bakan) bekçi. 2. İng.
kapıcı. |
| caretaker government |
geçici hükümet. |
| careworn |
s. endişeden bitkin. |
| carfare |
i. (otobüste) bilet parası. |
| cargo |
i. kargo, yük. |
| Caribbean |
s. Karayip. |
| caricature |
i. karikatür. f. karikatürünü çizmek. |
| caricaturist |
i. karikatürcü, karikatürist. |
| caries |
i. (dişte/kemikte) çürüme, yenirce. |
| carload |
i. 1. araba dolusu. 2. vagon dolusu. |
| carmine |
s., i. lal, kızıl. |
| carnage |
i. katliam, kırım, kan dökme. |
| carnal |
s. 1. şehevi. 2. cinsel. 3. bedensel. |
| carnation |
i., bot. karanfil çiçeği, karanfil. |
| carnival |
i. karnaval. |
| carnivore |
i. etobur. |
| carnivorous |
s. etobur, etçil. |
| carob |
i., bot. keçiboynuzu, harnup. |
| carol |
i. Noel ilahisi. f. Noel ilahisi söylemek. |
| carouse |
f. içki âlemi yapmak, içki içip şamata yapmak. |
| carp |
i., zool. sazan. |
| carpenter |
i. marangoz; dülger; doğramacı. |
| carpentry |
i. marangozluk. |
| carpet |
i. halı. |
| carpet sweeper |
gırgır (süpürge). |
| carport |
i. yanları açık garaj. |
| carriage |
i. 1. at arabası. 2. İng. yolcu vagonu. 3. İng. nakliye ücreti.
4. nakliye, taşıma. 5. duruş, duruş biçimi. |
| carriageway |
i., İng. 1. (karayolunda) şerit, taşıt şeridi. 2. yol. |
| carrier |
i. 1. taşıyan, taşıyıcı. 2. nakliye şirketi,
nakliyeci. |
| carrier bag |
İng. büyük torba/poşet. |
| carrier pigeon |
posta güvercini. |
| carrion |
i. leş, çürümüş et. |
| carrot |
i. havuç. |
| carry |
f. 1. taşımak: Carry her on your back! Onu sırtında taşı! This
truck can carry a load of twenty tons. Bu kamyon yirmi tonluk bir
yük taşıyabilir. 2. götürmek: Will you carry me to the station?
Beni gara götürür müsün? He screamed and shouted as they carried
him out of the courtroom. Onu mahkemeden çıkarırlarken bağırıp
çağırıyordu. The wind can carry these seeds for miles. Rüzgâr bu
tohumları kilometrelerce öteye götürebilir. 3. üzerinde (bir şey)
taşımak: He´s started to carry a gun. Silah taşımaya başladı. 4.
stokunda (bir şeyi) bulundurmak: We don´t carry pineapples. Bizde
ananas bulunmaz. 5. mat. (toplama ve çarpma işlemlerinde) (sayıyı)
(sonraki basamağa) geçirmek: Carry one. Elde var bir. 6. gazet.,
TV, radyo (bir olayı) yayımlamak. 7. (ses) uzaklardan
duyulabilmek. |
| carry an amount forward |
(to) hesaptaki bir miktarı (başka sütuna/sayfaya/deftere)
nakletmek. |
| carry away |
alıp götürmek, sürüklemek. |
| carry coals to Newcastle |
k. dili tereciye tere satmak. |
| carry on |
1. (işi) sürdürmek; işi sürdürmek, devam etmek. 2.
sızlanıp durmak; (kızgınlıktan) bağırıp çağırmak. 3. aşırı bir
şekilde davranmak. 4. şamata etmek. 5. with (biriyle) gayrimeşru
bir ilişki içinde olmak, aşna fişne olmak. |
| carry one through |
(bir şey) birini başarılı bir sonuca ulaştırmak; (bir
şey) birini ayakta tutmak: Her patience will carry her through.
Sabrı sayesinde bu işi başarır. |
| carry one´s point |
amacına ulaşmak, istediğini elde etmek. |
| carry out |
1. yerine getirmek, gerçekten yapmak; uygulamak, tatbik
etmek. 2. (birini/bir şeyi) dışarıya taşımak. |
| carry out/take reprisals |
misilleme yapmak. |
| carry s.t. through |
bir şeyi yerine getirmek, gerçekten yapmak. |
| carry s.t. too far |
k. dili bir şeyin dozunu kaçırmak, aşırı
gitmek. |
| carry the day |
k. dili kazanmak, galip gelmek. get carried away kendini
kaptırmak, kapılıp gitmek; heyecanlanıp aşırıya kaçmak. |
| carry the day |
üstün gelmek, kazanmak. |
| carry through |
k. dili 1. (on) -i yerine getirmek; -i bitirmek: She
carried through on her promise. Sözünü yerine getirdi. 2. (bir
şeyin) sayesinde (bir işi) yapmak/başarmak: Their optimism will
carry them through. İyimserlikleri sayesinde bu zor dönemi
atlatacaklar. Two tons of wood are enough to carry us through the
winter. Kışı geçirmek için iki ton odun yeter bize. |
| carry weight |
etkili/önemli olmak: It´ll carry no weight with them.
Onları etkilemez o. |
| carry/bear/have a grudge against |
birine karşı kin beslemek. |
| carrycot |
i., İng. (saplı) portbebe. |
| carsickness |
i. (kara taşıtının sallanmasından ileri gelen) mide
bulantısı. |
| cart |
i. 1. atlı yük arabası. 2. el arabası. f. 1. at arabası ile
taşımak. 2. taşımak; götürmek. |
| cartilage |
i., zool. kıkırdak. |
| cartographer |
i. haritacı, kartograf. |
| cartography |
i. haritacılık, kartografi. |
| carton |
i. karton kutu, mukavva kutu. |
| cartoon |
i. 1. çizgi film. 2. karikatür. 3. büyük resim taslağı. |
| cartoonist |
i. 1. karikatürist, karikatürcü. 2. çizgi film çizen
sanatçı. |
| cartridge |
i. 1. fişek. 2. foto. film kutusu, kaset. 3. kartuş. |
| cartridge belt |
fişeklik; palaska. |
| cartridge case |
(mermi için) kovan. |
| cartridge pen |
kartuşlu dolmakalem. |
| cartwheel |
i. el yardımı ile yanlamasına atılan takla, yana dayanmalı
aşma, çemberleme. |
| carve |
f. 1. (ağaç, taş v.b.´ni) oymak. 2. (kızarmış eti) dilim dilim
kesmek, dilimlemek. |
| carver |
i. oymacı. |
| carving |
i. 1. oyma, oyularak yapılmış eser. 2. oymacılık. 3.
oyma. |
| carving knife |
(sofrada kullanılan) et bıçağı. |
| casaba |
i. kavun. |
| casaba melon |
kavun. |
| cascade |
i. şelale, çağlayan. |
| case 1 |
i. 1. durum, vaziyet, hal. 2. hasta: I had five cases of
syphilis this morning. Bu sabah beş frengili hastaya baktım. 3.
vaka: a murder case cinayet vakası. 4. huk. dava. 5. dilb. ad
durumu, isim hali. |
| case 2 |
i. 1. kutu, sandık. 2. kutu, mahfaza: violin case keman kutusu.
camera case fotoğraf makinesi mahfazası. 3. kın. 4. kasa. 5.
çerçeve. 6. matb. kasa. f. kutu/mahfaza içine koymak, sokmak. |
| case ending |
dilb. takı. |
| casement |
i. 1. kanatlı pencere. 2. pencere kanadı. |
| cash 1 |
i. 1. nakit para, peşin para. 2. para. |
| cash 2 |
f. 1. (çek) bozdurmak. 2. paraya çevirmek. 3. tahsil
etmek. |
| cash dispenser |
bankamatik. |
| cash in on |
k. dili -den yararlanmak/faydalanmak; -den kazanç
sağlamak. |
| cash on delivery |
tesliminde ödenecek, ödemeli; kıs. C.O.D. |
| cash on the barrelhead |
k. dili nakit para. |
| cash point |
İng. (büyük bir satış yerinde) kasa yeri, kasa. |
| cash register |
yazarkasa, kasa. |
| cashew |
i. 1. bot. amerikaelması, biladerağacı. 2. mahuncevizi. |
| cashier |
i. 1. kasiyer, kasadar. 2. İng. (bankada) vezneci,
veznedar. |
| cashmere |
i. 1. kaşmir, kaşmir yün. 2. kaşmir kumaş. s. kaşmir: cashmere
sweater kaşmir kazak. |
| casing |
i. kaplama, çerçeve. |
| casino |
i. kumarhane. |
| cask |
i. 1. fıçı; varil. 2. bir fıçı dolusu; bir varil dolusu. |
| casket |
i. 1. tabut. 2. küçük kutu, mücevher kutusu. f. kutuya
koymak. |
| Caspian |
s. |
| cassava |
i. 1. bot. manyok. 2. tapyoka, manyok kökünden çıkarılan
nişasta. |
| casserole |
i. 1. fırında kullanılan toprak/cam kap; güveç. 2. toprak/cam
kapta pişirilen yemek. |
| cassette |
i. kaset. |
| cassette player/deck |
kasetçalar. |
| cassock |
i. papaz cüppesi. |
| cast 1 |
i. 1. atma. 2. (kırık kemiğe) alçı. 3. (bir tiyatro
oyununda/filmde) rol alan kimseler, oynayanlar. 4. kalıp, maket. 5.
dış görünüş. |
| cast 2 |
f. (cast) 1. atmak, fırlatmak, savurmak. 2. (bakış v.b.´ni)
çevirmek, yöneltmek, atfetmek. 3. (oy) vermek. 4. rol taksimi
yapmak. |
| cast a horoscope |
zayiçesine bakmak. |
| cast a shadow |
gölge yapmak. |
| cast a slur on |
-e leke sürmek, -i lekelemek. |
| cast a spell on |
-i büyülemek, -e büyü yapmak. |
| cast a spell upon |
büyü yapmak. |
| cast a vote |
oy vermek. |
| cast about |
-i düşünmek, -i tasarlamak. |
| cast anchor |
demir atmak. |
| cast away |
1. çöpe atmak. 2. ıssız adada bırakmak. |
| cast down |
1. devirmek. 2. canını sıkmak. |
| cast in one´s lot with |
k. dili -in kaderine bağlanmak. |
| cast iron |
dökme demir, pik, font. |
| cast iron |
pik. |
| cast loose |
çözmek, ayırmak. |
| cast lots |
kura çekmek. |
| cast of mind |
düşünüş şekli. |
| cast off |
1. reddetmek. 2. den. alarga etmek. |
| cast one´s bread upon the waters |
k. dili karşılığını beklemeden iyilik etmek. |
| cast one´s lot in with s.o./cast in one´s lot with
s.o./cast one´s lot with s.o. |
biriyle işbirliği yapmak/bir olmak. |
| cast s.t. adrift |
bir şeyi akıntıya bırakmak. |
| cast/drop anchor |
demir atmak, demirlemek. |
| castanet |
i. kastanyet, İspanyol çalparası. |
| castaway |
i. deniz kazasına uğrayıp ıssız bir kıyıda mahsur kalan
kimse. |
| caste |
i. kast. |
| caster |
i. 1. dökümcü. 2. (mobilyaya takılan) küçük
tekerlek. |
| caster sugar |
İng. ince tozşeker. |
| caster/castor sugar |
İng. pudraşeker, pudraşekeri. |
| castigate |
f. 1. paylamak, azarlamak. 2. kınamak. |
| castigation |
i. paylama, azarlama. |
| cast-iron |
s. 1. pikten yapılmış. 2. çok sağlam, çok dayanıklı. |
| castle |
i. 1. kale, şato. 2. satranç kale. |
| castle in the air/castle in Spain |
hulya, hayal. |
| castor 1 |
i., bak. caster. |
| castor 2 |
i. |
| castor oil |
hintyağı. |
| castrate |
f. hadım etmek; iğdiş etmek. |
| castration |
i. hadım etme; iğdiş etme. |
| casual |
s. 1. tesadüfen olan. 2. kasıtlı olmayan, rasgele. 3. ilgisiz,
kayıtsız, lakayt. 4. pek dikkatli olmayan: He gave it a casual
glance. Ona şöyle bir göz attı. 5. resmi olmayan, rahat (giysi). 6.
gündelikçi, gündelikle çalışan. |
| casual clothes |
günlük elbiseler. |
| casualness |
i. ilgisizlik, kayıtsızlık. |
| casualty |
i. 1. (kazada/savaşta) ölen, ölü; yaralanan, yaralı. 2. İng.
acil servis. 3. kaza. He was a casualty of the spending cutback.
Tasarrufun ucu ona dokundu. |
| casualty ward/department |
İng. acil servis. |
| cat |
i. kedi. cat-and-dog fight kedi köpek kavgası. |
| cat |
kıs. catalog/catalogue, catechism. |
| cat nap |
şekerleme. |
| catafalque |
i. katafalk. |
| Catalan |
i., s. 1. Katalan. 2. Katalanca. |
| catalog |
i. katalog. f. katalog yapmak, kataloğunu hazırlamak. |
| catalogue |
i., f., İng., bak. catalog. |
| Catalonia |
i. Katalonya. |
| catapult |
i. 1. İng. sapan. 2. mancınık, katapult. |
| cataract |
i. 1. şelale, büyük çağlayan, çavlan. 2. tıb. katarakt, perde,
aksu, akbasma. |
| catarrh |
i. boğaz veya burunda balgam/sümük toplanma. |
| catastrophe |
i. afet, felaket. |
| catastrophic |
s. feci, felaket; felaketli. |
| catch 1 |
f. (caught) 1. yakalamak; tutmak. 2. (trene/vapura/uçağa)
yetişmek. 3. takılmak; sıkışmak: I caught my sleeve on the door
handle. Gömleğimin kolu kapının koluna takıldı. She caught her
finger in the door. Parmağı kapıya sıkıştı. 4. duymak; anlamak;
farketmek: I didn´t catch that. Onu duymadım. 5. (bir hastalığa)
yakalanmak: You´ve caught a cold. Nezle olmuşsun. |
| catch 2 |
i. 1. yakalama, tutma. 2. kilit dili. 3. av, bir partide
yakalanan av/balık. 4. k. dili müstakbel eş olarak düşünülen uygun
kişi. 5. parça, bölüm. 6. k. dili bityeniği. |
| catch at |
-i yakalamaya/tutmaya çalışmak. |
| catch cold |
nezle olmak. |
| catch fire |
tutuşmak, ateş almak. |
| catch fire |
tutuşmak. |
| catch forty winks |
k. dili kestirmek, kısa bir süre uyumak. |
| catch it |
k. dili papara/zılgıt yemek. |
| catch on |
k. dili 1. anlamak, çakmak. 2. moda olmak,
tutmak. |
| catch one´s breath |
soluk almak, dinlenmek. |
| catch one´s breath |
nefes almak, soluk almak, soluklanmak,
dinlenmek. |
| catch one´s eye |
dikkatini çekmek, gözüne çarpmak. |
| catch s.o. in the act |
birini suçüstü yakalamak. |
| catch s.o. napping |
birini gafil avlamak, birini hazırlıksız yakalamak. |
| catch s.o. off guard |
birini gafil avlamak. |
| catch s.o. off guard |
birini gafil avlamak. |
| catch s.o. red-handed |
birini suçüstü yakalamak. |
| catch s.o.´s attention/eye |
birinin dikkatini çekmek. |
| catch sight of |
-in gözüne ilişmek, birdenbire farketmek: I caught sight
of Seda. Seda gözüme ilişti. |
| catch sight of |
gözüne ilişmek: At that moment I caught sight of her. O
anda gözüme ilişti. |
| catch the fancy of |
-in hoşuna gitmek. |
| catch up |
1. with -e yetişmek: He´s so far ahead of me I can´t
possibly catch up with him. Benden o kadar ileride ki ona
yetişmemin imkânı yok. 2. on (arada olup biteni) öğrenmek. 3. on
(biriken işleri, ertelenmiş/ihmal edilmiş bir işi) yapmak. |
| catch/get hell |
k. dili fena halde haşlanmak, adamakıllı bir zılgıt
yemek. |
| catch/take s.o. unawares |
birini gafil avlamak. |
| catcher |
i. 1. yakalayan şey/kimse. 2. beysbol vurucunun arkasında durup
topu tutan oyuncu. |
| catching |
s. sâri, bulaşıcı. |
| catchy |
s. hoş ve kolaylıkla akılda kalan. |
| catechise |
f., İng., Hrist., bak. catechize. |
| catechism |
i., Hrist. ilmihal. |
| catechize |
f., Hrist. ilmihale dayanarak din dersi vermek. |
| categorical |
s. kategorik, kesin, kati. |
| categorically |
z. kategorik olarak. |
| categorise |
f., İng., bak. categorize. |
| categorize |
f. 1. sınıflandırmak. 2. vasıflandırmak. |
| category |
i. kategori, bölüm, sınıf, tabaka, zümre. |
| cater |
f. yiyecek tedarik etmek, yemeklerin hazırlanmasını ve
servisini üstüne almak. |
| caterpillar |
i. tırtıl, kurt. |
| caterpillar tread |
tırtıllı palet, tırtıl. |
| catfish |
i., zool. yayınbalığı. |
| catgut |
i., müz. kiriş. |
| catharsis |
i. katarsis, rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan
kurtulma. |
| cathartic |
s. 1. katarsisle ilgili; katarsise yol açan. 2. müshil. i.
müshil. |
| cathedral |
i. katedral. |
| Catholic |
i., s. Katolik. |
| catholic |
s. 1. liberal, açık fikirli. 2. evrensel, genel, umumi. |
| Catholicism |
i. Katoliklik, Katolik kilisesi. |
| catsup |
i., bak. ketchup. |
| cattle |
i., çoğ. sığırlar. |
| catty |
s. 1. kedi gibi. 2. k. dili iğneli (söz). 3. k. dili iğneli söz
söyleyen. |
| Caucasia |
i. Kafkasya. |
| Caucasian |
s. Kafkas. i. Kafkasyalı. |
| Caucasus |
i. |
| caught |
f., bak. catch. |
| caught in the act |
suçüstü yakalanmış, cürmü meşhut halinde
yakalanmış. |
| cauldron |
i., İng. kazan. |
| cauliflower |
i. karnabahar. |
| causal |
s. neden oluşturan, nedeni olan, nedensel. |
| causality |
i. nedensellik. |
| cause 1 |
i. 1. neden, sebep, illet. 2. amaç, gaye, hedef. 3. dava, ülkü:
That´s a cause worthy of one´s devotion. Kendini adamaya değer bir
dava. 4. huk. dava konusu. |
| cause 2 |
f. neden olmak, sebep olmak, yol açmak: What´s caused this?
Buna yol açan ne? Will it really cause my camellias to bloom
earlier? Gerçekten kamelyalarıma daha erken çiçek açtırır mı? What
causes you to act like that? Niye böyle davranıyorsun? It caused
them to shout. Onların bağırmasına neden oldu. |
| cause s.o. to sin |
birini günaha sokmak. |
| cause/create a stir |
1. heyecan yaratmak; sansasyon yaratmak. 2. herkesin
ilgisini çekmek. |
| causeway |
i. 1. (göl/bataklık üzerinden geçen) uzun köprü/kazıklı yol. 2.
iki kara parçasını birbirine bağlayan ve deniz kabardığında suyla
kaplanan taş/beton yol. |
| caustic |
i. kostik madde. s. 1. kostik, yakıcı. 2. acı (söz). |
| cauterise |
f., İng., tıb., bak. cauterize. |
| cauterize |
f., tıb. yakmak, dağlamak. |
| caution |
i. 1. tedbir, ihtiyat. 2. uyarma, ikaz. f. uyarmak, ikaz
etmek. |
| cautionary |
s. uyarıcı. |
| cautious |
s. ihtiyatlı, tedbirli, sakıngan, dikkatli. |
| cautiously |
z. ihtiyatla. |
| cautiousness |
i. ihtiyatlılık. |
| cavalier |
i. atlı şövalye. s. 1. kendini beğenmiş, kibirli. 2. serbest,
laubali. |
| cavalry |
i. 1. süvari sınıfı. 2. süvariler. |
| cavalryman |
çoğ. cav.al.ry.men (käv´ılrimîn) i. süvari. |
| cave |
i. mağara. f. |
| cave in |
çökmek. |
| caveat |
i. ihtar, uyarı, ikaz. |
| caveman |
çoğ. cave.men (keyv´men) i. mağara adamı. |
| cavern |
i. büyük mağara. |
| cavernous |
s. kocaman, ambar gibi (yer). |
| caviar |
i. havyar. |
| caviare |
i., bak. caviar. |
| cavil |
f. (önemsiz şeyler üzerinde) tartışmak; at -e itiraz etmek: I
won´t cavil about it with you. Seninle onu tartışmam. |
| cavity |
i. 1. oyuk. 2. anat. kavite, boşluk. 3. dişçi. çürük,
oyuk. |
| cavort |
f. sıçramak, oynamak. |
| caw |
i. karga sesi, gak. f. karga gibi ötmek, gaklamak. |
| cayenne |
i. arnavutbiberi. |
| cayenne pepper |
arnavutbiberi. |
| cc |
kıs. cubic centimeters, carbon copy. |
| CD |
kıs. compact disk. |
| CD player |
kompakt disk çalar. |
| CE |
kıs. Chemical Engineer, Church of England, Civil Engineer,
Corps of Engineers. |
| cease |
f. 1. durmak, kesilmek. 2. bitmek, sona ermek. 3. bırakmak,
devam etmemek, son vermek. |
| cease fire |
ateş kesmek. |
| cease-fire |
i., ask. ateşkes. |
| ceaseless |
s. aralıksız, sürekli. |
| ceaselessly |
z. durmadan, ara vermeden. |
| cedar |
i., bot. sedir, dağservisi. |
| cede |
f. 1. bırakmak. 2. terketmek. 3. devretmek, göçermek. |
| ceiling |
i. tavan. |
| ceiling price |
tavan fiyatı, azami fiyat. |
| celebrate |
f. 1. kutlamak. 2. bayram yapmak. |
| celebrated |
s. ünlü, meşhur, şöhretli. |
| celebration |
i. kutlama. |
| celebrity |
i. 1. ünlü, meşhur. 2. ün, şöhret. |
| celerity |
i. hız, sürat. |
| celery |
i. sapkerevizi. |
| celery root |
kereviz, kökkerevizi. |
| celestial |
s. 1. göğe ait, göksel, semavi. 2. kutsal, ilahi. |
| celestial pole |
gökkutbu. |
| celibacy |
i. (gen. dini nedenlerden dolayı) evlenmeme ve cinsel ilişkide
bulunmama. |
| celibate |
s., i. (gen. dini nedenlerden dolayı) evlenmeyen ve cinsel
ilişkide bulunmayan (kimse). |
| cell |
i. 1. hücre, göze. 2. küçük oda. 3. ünite. 4. elek.
pil. |
| cellar |
i. 1. bodrum, bodrum kat. 2. mahzen. 3. kiler. 4. şarap
mahzeni. 5. şarap stoku. |
| cellist |
i. viyolonselist. |
| cello |
i. viyolonsel. |
| cellophane |
i. selofan. |
| cellular |
s. 1. hücresel, gözesel. 2. hücreli, gözeli. i., k. dili cep
telefonu. |
| cellular phone/telephone |
cep telefonu. |
| celluloid |
i. selüloit. |
| cellulose |
i. selüloz. |
| Celsius thermometer |
santigrat termometresi. |
| Celt |
i. Kelt. |
| Celtic |
i. Keltçe. s. 1. Kelt, Keltlere özgü. 2. Keltçe. |
| cement |
i. çimento. f. 1. çimentolamak, çimento ile sıvamak. 2. beton
ile kaplamak. 3. yapıştırmak. 4. sağlamlaştırmak. |
| cement good relations with |
ile dostluk kurmak. |
| cement mixer |
betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı. |
| cemetery |
i. mezarlık, kabristan. |
| censor |
i. sansürcü, sansür memuru. f. sansürlemek, sansürden
geçirmek. |
| censorship |
i. sansür, sansür işleri. |
| censure |
f. kınamak, eleştirmek. i. kınama, eleştirme. |
| census |
i. sayım, nüfus sayımı. |
| cent |
i. sent (Amerikan dolarının yüzde biri). |
| cent |
kıs. centigrade, central, century. |
| centenary |
s., i., bak. centennial. |
| centennial |
s. 1. yüz yıllık. 2. yüz yılda bir olan. i. 1. yüzüncü
yıldönümü. 2. yüzyıl, asır. |
| center |
i. 1. merkez, orta. 2. spor santr. f. 1. ortaya almak, bir
merkezde toplamak. 2. ortasını almak, ortalamak. 3. ortada olmak,
ortaya gelmek. |
| center of attraction |
1. çekim merkezi. 2. dikkat merkezi. |
| center of gravity |
ağırlık merkezi. |
| center of gravity |
ağırlık merkezi. |
| centigrade |
s., i. santigrat. |
| centigrade thermometer |
santigrat termometresi. |
| centigram |
i. santigram. |
| centigramme |
i., İng., bak. centigram. |
| centiliter |
i. santilitre. |
| centilitre |
i., İng., bak. centiliter. |
| centimeter |
i. santimetre. |
| centimetre |
i., İng., bak. centimeter. |
| centipede |
i., zool. kırkayak, çıyan. |
| Central |
s. |
| central |
s. 1. merkezi, orta. 2. ana, belli başlı. i. 1. telefon
santralı. 2. santral memuru. |
| Central America |
Orta Amerika. |
| central bank |
merkez bankası. |
| central heating |
kalorifer, merkezi ısıtma. |
| centralisation |
i., İng., bak. centralization. |
| centralise |
f., İng., bak. centralize. |
| centralization |
i. merkezileştirme; merkezileştirilme. |
| centralize |
f. merkezileştirmek, merkezde toplamak;
merkezileştirilmek. |
| centrally |
z. |
| centre |
i., f., İng., bak. center. |
| centrifugal |
s. merkezkaç, santrifüj. |
| centrifugal force |
merkezkaç kuvveti. |
| centripetal |
s. merkezcil, merkeze doğru yaklaşan. |
| century |
i. yüzyıl, asır. |
| ceramic |
s. seramik. |
| ceramic tile |
fayans, karo fayans. |
| ceramics |
i. 1. tek. seramik sanatı ve tekniği. 2. çini, çini işleri. 3.
çinicilik. 4. çoğ. seramik eşya, çini, çanak çömlek. |
| ceramist |
i. çinici, seramikçi. |
| cereal |
i. (mısır gevreği gibi) tahıldan yapılmış kahvaltılık yiyecek.
2. tahıl bitkisi. 3. tahıl, hububat, zahire. s. tahıla ait; tahıl
türünden. |
| cerebellum |
i., anat. beyincik. |
| cerebral |
s. 1. anat. beyinsel. 2. ussal. 3. k. dili entelektüel,
entel. |
| cerebrum |
i., anat. beyin. |
| ceremonial |
s. törensel, merasimle ilgili, resmi. i. 1. tören, merasim. 2.
ayin. |
| ceremonially |
z. törensel olarak. |
| ceremonious |
s. 1. resmi, teklifli. 2. törensel. |
| ceremoniously |
z. çok resmi bir şekilde. |
| ceremony |
i. 1. tören, merasim. 2. ayin. 3. resmiyet,
protokol. |
| cert |
kıs. certificate, certified, certify. |
| certain |
s. 1. kesin, kati. 2. emin. 3. kaçınılmaz. 4. muhakkak,
şüphesiz. 5. belirli, muayyen. 6. bazı. |
| certainly |
z. elbette, tabii, baş üstüne. |
| certainty |
i. kesinlik, katiyet. |
| certificate |
i. 1. belge, vesika. 2. sertifika, tasdikname, şahadetname. 3.
ruhsat. 4. diploma. |
| certify |
f. 1. tasdik etmek, doğrulamak, teyit etmek; (-in
doğruluğunu/gerekliliğini) belgelemek. 2. k. dili -in akıl hastası
olduğunu resmen tasdik etmek. certified public accountant
diplomalı/yeminli hesap uzmanı. |
| certitude |
i. kesinlik, katiyet. |
| cervix |
i., anat. 1. boyun. 2. rahim boynu. |
| cesarean |
i., s. sezaryen. |
| cesarean section |
sezaryen. |
| cesium |
i., kim. sezyum. |
| cessation |
i. durma, kesilme, inkıta. |
| cesspool |
i. lağım çukuru. |
| Ceylon |
i., bak. Sri Lanka. |
| Ceylonese |
i., s., bak. Sri Lankan. |
| cf |
kıs. compare. |
| CF |
kıs. cost and freight. |
| CFI |
kıs. cost, freight, and insurance. |
| cg, cgm |
kıs. centigram(s). |
| ch |
kıs. chain, chancery, chapter, chief, child, church. |
| Chad |
i. Çad, Çat. |
| Chadian |
i. Çadlı. s. 1. Çad, Çad´a özgü. 2. Çadlı. |
| chafe |
f. 1. ovarak ısıtmak. 2. ovarak aşındırmak. 3. (ayakkabı)
vurmak. 4. sinirlendirmek. |
| chafe at the bit |
k. dili işlerin gecikmesinden dolayı huzursuz olmak.
chafing dish (sofrada kullanılan) yemek ısıtıcısı. |
| chaff |
i. tahıl kabuğu; saman, çöp. |
| chagrin |
i. utanç; hayal kırıklığı; iç sıkıntısı. f. utandırmak, rezil
etmek; hayal kırıklığına uğratmak. |
| chain |
i. 1. zincir. 2. silsile (dağ). f. zincirlemek, zincirle
bağlamak. |
| chain letter |
zincirleme mektup. |
| chain of command |
komuta zinciri. |
| chain reaction |
zincirleme reaksiyon. |
| chain smoker |
sigara tiryakisi. |
| chain store |
aynı mağazalar zincirine bağlı mağaza. |
| chain-smoke |
f. peş peşe sigara içmek; peş peşe (sigara) içmek. |
| chair |
i. 1. iskemle, sandalye. 2. kurul başkanı, başkan. 3. makam. 4.
kürsü. |
| chair lift |
telesiyej. |
| chairman |
çoğ. chair.men (çer´mîn) i. (erkek) kurul başkanı, başkan. |
| chairmanship |
i. başkanlık. |
| chairperson |
i. kurul başkanı, başkan. |
| chairwoman |
çoğ. chair.wom.en (çer´wîmîn) i. (kadın) kurul başkanı,
başkan. |
| chaise longue |
şezlong. |
| chalcedony |
i. kalseduan, kadıköytaşı. |
| chalice |
i., Hrist. (ayinde kullanılan) kadeh. |
| chalk |
i. tebeşir. f. up (sayı/puan) kazanmak/kaydetmek. |
| challenge |
i. meydan okuma. f. meydan okumak. |
| challenge match |
spor çelenç. |
| challenger |
i. meydan okuyan kimse. |
| chamber |
i. 1. oda, yatak odası, özel oda. 2. daire. 3. mahkeme,
komisyon. 4. kamara, İngiliz yasama meclisi. 5. fişek
yatağı. |
| chamber music |
oda müziği. |
| chamber music |
oda müziği. |
| chamber of commerce |
ticaret odası. |
| chamber of commerce |
ticaret odası. |
| chamber orchestra |
oda orkestrası. |
| chamber pot |
lazımlık. |
| chambermaid |
i. oda hizmetçisi. |
| chambers |
i., çoğ. hâkimin oturum dışı konularda çalıştığı yer. |
| chameleon |
i., zool. bukalemun. |
| chamois |
i. 1. zool. dağkeçisi. 2. (madeni yüzeyleri parlatmak için
kullanılan) güderi parçası. |
| chamomile |
i., bot. papatya. |
| champ |
f. katır kutur/kıtır kıtır/hart hurt/çıtır çıtır
yemek. |
| champ at the bit |
çok sabırsızlanmak. |
| champagne |
i. 1. şampanya. 2. şampanya rengi. s. şampanya rengi. |
| champion |
i. 1. şampiyon. 2. savunucu, müdafi. s. şampiyon. f. 1.
savunmak, müdafaa etmek. 2. tarafını tutmak, destek olmak. |
| championship |
i. şampiyona; şampiyonluk. |
| chance 1 |
i. 1. talih, şans. 2. kader. 3. ihtimal. 4. fırsat. 5. risk,
riziko. s. şans eseri olan. |
| chance 2 |
f. 1. k. dili (bir riski) göze almak. 2. tesadüfen olmak: She
chanced to be there. Tesadüf eseri oradaydı. |
| chance on/upon |
-e rastlamak, -e tesadüf etmek. |
| chancellor |
i. 1. rektör. 2. (Almanya´da) şansölye, başbakan. |
| chancy |
s., k. dili kesin olmayan, rizikolu. |
| chandelier |
i. avize. |
| change 1 |
i. 1. değişim, değişme, değişiklik. 2. dönüşüm, dönüşme,
tahavvül. 3. yenilik. 4. bozuk para, bozuk, bozukluk, ufaklık. 5.
paranın üstü. 6. aktarma, (taşıt) değiştirme. |
| change 2 |
f. 1. değiştirmek, tahvil etmek; değişmek, değişikliğe uğramak.
2. (taşıtta) aktarma yapmak: You´ll have to change trains in
Ankara. Ankara´da aktarma yapmanız lazım. 3. (para) bozdurmak. 4.
(döviz/altın) bozdurmak. 5. (çamaşır) değiştirmek, (üstünü)
değişmek. 6. (yatak takımlarını) değiştirmek. |
| change clothes |
üstünü değiştirmek, üstünü başını değiştirmek. |
| change color |
1. yüzü kızarmak. 2. yüzü solmak. |
| change color |
yüzü kızarmak. |
| change hands |
sahip değiştirmek, el değiştirmek. |
| change hands |
el değiştirmek, başkasının eline geçmek. |
| change of address |
adres değişikliği. |
| change of air |
hava değişimi. |
| change one´s mind |
caymak, fikrini/kararını değiştirmek. |
| change one´s tune |
k. dili ağız değiştirmek. |
| change over |
(from/to) (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçmek. |
| change purse |
bozuk para çantası. |
| change the guard |
ask. nöbet değiştirmek. |
| changeability |
i. değişkenlik. |
| changeable |
s. 1. değişken, kararsız, istikrarsız. 2. şanjanlı,
yanardöner. |
| changeableness |
i., bak. changeability. |
| changeless |
s. hiç değişmeyen. |
| changeover |
i. (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçiş. |
| channel |
i. 1. radyo, TV kanal. 2. yol; su yolu; boğaz. 3. nehir yatağı,
akak, mecra. f. kanal açmak, oymak. |
| channel s.t. into |
bir şeyi (bir yere) vermek/dökmek/akıtmak/kanalize
etmek. |
| chant 1 |
f. 1. monoton bir melodiyle söylemek. 2. şarkı söylemek. 3.
şarkı söyleyerek kutlamak. |
| chant 2 |
i. 1. monoton bir melodi. 2. monoton bir melodi eşliğinde
söylenen sözler. 3. tilavet. 4. monoton ses tonu. |
| chaos |
i. 1. kaos. 2. karışıklık, kargaşa. |
| chaotic |
s. karmakarışık, düzensiz. |
| chap 1 |
i. (ciltte) çatlak, yarık. f. (--ped, --ping) 1. (soğuk)
(cildi) çatlatmak, kızartmak, sertleştirmek. 2. (toprak, tahta
v.b.´ni) yarmak, çatlatmak. 3. çatlamak, yarılmak, kızarmak. |
| chap 2 |
i., İng., k. dili adam, çocuk, delikanlı. |
| chapel |
i. şapel, küçük kilise. |
| chaperon |
i. şaperon. |
| chaplain |
i. (okul, ordu veya hastanede) papaz. |
| chapter |
i. (kitapta) bölüm, kısım. |
| char 1 |
f. (--red, --ring) 1. yakarak kömürleştirmek; -in dışını
yakarak kömürleştirmek; yanarak kömürleşmek. 2. kavurmak;
kavrulmak. 3. ateşe tutmak. |
| char 2 |
i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi; (kadın) hademe. |
| character |
i. 1. karakter, özyapı. 2. (roman, hikâye, oyun v.b.´nde) kişi,
şahıs, karakter. 3. karakter, harf. 4. tip bir kimse, nevi şahsına
münhasır bir kimse; eksantrik/komik kimse. |
| characterisation |
i., İng., bak. characterization. |
| characterise |
f., İng., bak. characterize. |
| characteristic |
s. karakteristik, tipik. i. özellik, hususiyet, vasıf. |
| characterization |
i. karakterize etme, nitelendirme. |
| characterize |
f. karakterize etmek, nitelemek, nitelendirmek. |
| characterless |
s. karaktersiz. |
| charcoal |
i. 1. mangal kömürü. 2. karakalem. |
| chard |
i., bot. pazı. |
| charge 1 |
i. 1. (hizmet karşılığında ödenen) ücret. 2. barut hakkı. 3.
suçlama, itham. 4. hücum, hamle. 5. elek. şarj. |
| charge 2 |
f. 1. (bir masrafı birinin hesabına) geçirmek. 2.
görevlendirmek. 3. suçlamak, itham etmek. 4. hücum etmek. 5. elek.
şarj etmek. |
| charge account |
tic. açık hesap. |
| chargé d`affaires |
çoğ. char.gés d´af.faires (şarjeyz dıfer´) maslahatgüzar,
işgüder, şarjedafer. |
| chariot |
i., tar. iki tekerlekli savaş/yarış arabası. |
| charisma |
i. karizma. |
| charitable |
s. hayırsever, yardımsever. |
| charity |
i. 1. hayırseverlik, yardımseverlik. 2. merhamet. 3. sadaka. 4.
hayır işi. 5. hayır cemiyeti, yardım derneği. |
| charlady |
i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi; (kadın) hademe. |
| charlatan |
i. şarlatan. |
| charm |
i. 1. cazibe, çekicilik. 2. tılsım, muska. 3. büyü. f.
büyülemek, cezbetmek. |
| charming |
s. çekici, hoş, sevimli, cana yakın. |
| chart |
i. 1. portolon, deniz haritası. 2. grafik, çizge. 3. çizelge;
tablo. f. 1. göstermek, kaydetmek. 2. -in haritasını yapmak. 3.
plan yapmak, plan çıkarmak. |
| charter |
i. 1. patent, imtiyaz, berat. 2. gemi kira kontratı. f. 1.
(uçak, gemi v.b.´ni) kiralamak, tutmak. 2. berat/imtiyaz/patent
vermek. |
| charter flight |
çarter seferi. |
| charter member |
kurucu üye. |
| charter plane |
kiralanmış ucuz tarifeli uçak. |
| charwoman |
çoğ. char.wom.en (çar´wîmîn) i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi;
(kadın) hademe. |
| chary |
s. 1. dikkatli, tedbirli, ihtiyatlı. 2. of -i
esirgeyen. |
| chase |
f. kovalamak, peşine düşmek, izlemek, takip etmek. i. kovalama,
peşine düşme, izleme, takip. |
| chasm |
i. 1. kanyon, dar boğaz. 2. derin yarık. |
| chassis |
çoğ. chas.sis (şäs´iz) i. 1. oto. şasi. 2. top kızağı. |
| chaste |
s. 1. iffetli, namuslu, sili; yasaklanmış cinsel ilişkilerde
bulunmayan. 2. saf, bozulmamış. 3. lekesiz. 4. basit, sade. |
| chasten |
f. ıslah etmek için cezalandırmak, uslandırmak, yola
getirmek. |
| chastise |
f. cezalandırmak; döverek cezalandırmak. |
| chastity |
i. iffet, saflık, temizlik; yasaklanmış cinsel ilişkilerde
bulunmama. |
| chat |
f. (--ted, --ting) sohbet etmek, hoşbeş etmek, çene çalmak. i.
sohbet, hoşbeş. |
| château |
i. şato. |
| chattel |
i. taşınır mal, menkul. |
| chatter |
f. gevezelik etmek, çene çalmak. i. gevezelik. |
| chatterbox |
i. geveze, çenebaz, dillidüdük. |
| chattiness |
i. konuşkanlık. |
| chatty |
s. konuşkan. |
| chauffeur |
i. özel şoför. |
| chauvinism |
i. şovenizm. |
| chauvinist |
i. şoven. |
| chauvinistic |
s. şovence. |
| cheap |
s. 1. ucuz. 2. bayağı, adi. |
| cheapen |
f. ucuzlatmak; ucuzlamak. |
| cheapskate |
i., argo pinti, cimri. |
| cheat |
f. 1. dolandırmak, aldatmak. 2. kopya çekmek. i. dolandırıcı,
hilekâr, üçkâğıtçı. |
| cheater |
i. kopyacı, kopya çeken. |
| check 1 |
i. 1. kontrol, gözden geçirme, muayene. 2. durdurma; engelleme;
yavaşlatma; gem vurma; ket vurma. 3. engel, ket, fren görevi yapan
kimse/şey. 4. çek: bank check banka çeki. traveler´s check seyahat
çeki. 5. fiş; numaralı kâğıt, numara: baggage check bagaj fişi;
emanetçinin verdiği fiş/numaralı kâğıt. coat check vestiyercinin
verdiği fiş/numara. 6. (lokanta, bar veya gece kulübünde yenilip
içilen şeyler için) hesap: Will you bring the check please? Lütfen
hesabı getirir misiniz? 7. (listedeki bir maddenin yanına konulan)
işaret. 8. (damalı kumaştaki) kare veya kareli desen. |
| check 2 |
f. 1. durdurmak; engellemek; yavaşlatmak; gem vurmak; ket
vurmak: That defeat checked their advance. O yenilgi ilerlemelerini
durdurdu. This will check the spread of the disease. Hastalığın
yayılmasını yavaşlatacak bu. 2. kontrol etmek; (birini/bir şeyi)
kontrolden geçirmek; muayene etmek; gözden geçirmek. 3. (bavulu)
bagaja/emanete vermek; (paltoyu/şapkayı) vestiyere vermek. 4.
satranç şah demek. 5. (bir şeyin) doğru olup olmadığını kontrol
etmek. 6. (off) (listedeki bir maddenin) yanına işaret
koymak. |
| check for |
(belirli bir şeyi) arayarak (bir şeyi) kontrol etmek: I´m
checking for leaks in the roof. Damın akıp akmadığını kontrol
ediyorum. |
| check in |
1. (otel v.b.´ne girince) kaydını yaptırmak: First you
have to check in at the hotel´s reception desk. İlk önce otelin
resepsiyonunda kaydını yaptırman lazım. 2. (havaalanındaki uçak
bürosunda) biletini kontrol ettirmek/kontrol etmek. |
| check into |
(otel, pansiyon v.b.´nde) kaydını yaptırıp bir oda
tutmak. |
| check on |
1. (kontrol etmek amacıyla) bakmak, göz atmak. 2. (bir
şeyin) doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışmak. |
| check out |
1. hesabını ödeyip (otel, pansiyon v.b.´nden) ayrılmak.
2. (bir şeyin) doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışmak. 3. with
(bir şey) (başka bir şeye) uymak, iki şey birbirini tutmak: Does
Reha´s story check out with hers? Reha´nın anlattığı onunkini
tutuyor mu? 4. (of/from) (kütüphaneden) almak için (kitabın) çıkış
kaydını yaptırmak; kitabın çıkış kaydını yapmak. 5.
(süpermarketteki gibi) (kasiyer) (alınan malların) hesabını yapıp
parasını almak. 6. k. dili -e iyice bakmak; -e alıcı gözüyle
bakmak. |
| check up on |
1. (kontrol etmek amacıyla) -e bakmak, -e göz atmak. 2.
(bir şeyin) doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışmak. |
| check valve |
çek valfı. |
| check with |
1. (birine) danışmak. 2. (birinden) izin
almak. |
| checkbook |
i. çek defteri. |
| checkered |
s. 1. kareli, ekose. 2. değişik olaylarla dolu. |
| checkers |
i. dama oyunu. |
| check-in |
i. |
| check-in counter/desk |
hava terminalinde bilet ve bagajın kontrol edildiği
tezgâh. |
| checking account |
çek hesabı. |
| checklist |
i. kontrol listesi. |
| checkmate |
i. 1. satranç mat. 2. tam yenilgi. f. 1. satranç mat etmek. 2.
yenmek. |
| check-out |
i. |
| check-out counter |
(süpermarketteki gibi) alınan malların hesabının yapılıp
ödendiği tezgâh, çıkış tezgâhı. |
| checkpoint |
i. kontrol noktası. |
| checkroom |
i. vestiyer; emanet. |
| checkup |
i. çekap, genel sağlık kontrolü. |
| cheddar |
i. çedar (bir çeşit peynir). |
| cheek |
i. 1. yanak, avurt. 2. İng., k. dili cüret, yüzsüzlük,
arsızlık. |
| cheek by jowl |
yan yana. |
| cheek by jowl |
sıkı fıkı; yan yana. |
| cheekbone |
i., anat. elmacıkkemiği. |
| cheekily |
z., İng., k. dili yüzsüzce, küstahlıkla. |
| cheekiness |
i., İng., k. dili yüzsüzlük, küstahlık. |
| cheeky |
s., İng., k. dili yüzsüz, arsız, küstah. |
| cheep |
f. cıvıldamak, cik cik ötmek. i. cıvıltı. |
| cheer |
i. 1. (sözle yapılan) tezahürat. 2. neşe, keyif. f. 1. (sözle)
tezahürat yapmak. 2. neşelendirmek. |
| cheer s.o. up |
birini neşelendirmek. |
| cheer s.o./an animal on |
birini/bir hayvanı (sözlü) tezahüratla teşvik
etmek. |
| cheer up |
neşelenmek. |
| Cheer up! |
Keyfine bak!/Geçmiş olsun! |
| cheerful |
s. şen, neşeli, keyifli. |
| cheerfully |
z. neşeyle. |
| cheerfulness |
i. neşelilik. |
| cheerio |
ünlem, İng. Hoşça kal! |
| cheerleader |
i. amigo. |
| cheerless |
s. neşesiz, keyifsiz. |
| Cheers! |
ünlem, İng. 1. Şerefe! 2. Hoşça kal! 3. (teşekkür olarak)
Sağ ol! |
| cheery |
s. şen, neşeli, keyifli. |
| cheese |
i. peynir. |
| cheeseburger |
i. çizburger, peynirli hamburger. |
| cheesecake |
i. peynirli kek. |
| cheesecloth |
i. tülbent. |
| cheesy |
s. peynire benzeyen; peynir kıvamında. |
| cheetah |
i., zool. çita, Acinonyx jubatus. |
| chef |
i. şef, ahçıbaşı, ahçı. |
| chem |
kıs. chemical, chemist, chemistry. |
| chemical |
s. kimyasal, kimyevi. i. kimyasal madde. |
| chemical compound |
kimyasal bileşim. |
| chemical compound |
kimyasal bileşim. |
| chemical engineer |
kimya mühendisi. |
| chemical engineering |
kimya mühendisliği. |
| chemical reaction |
kimyasal reaksiyon. |
| chemical warfare |
kimyasal savaş. |
| chemise |
i. kombinezon, kadın iç gömleği. |
| chemist |
i. 1. kimyager. 2. İng. eczacı. |
| chemistry |
i. kimya. |
| chemistry major |
asıl branşı kimya olan öğrenci. |
| chemotherapy |
i., tıb. kemoterapi. |
| cheque |
i., İng. çek. |
| chequered |
s., İng., bak. checkered. |
| cherish |
f. 1. aziz tutmak. 2. üzerine titremek, bağrına basmak. 3.
beslemek, gütmek. |
| cherry |
i. kiraz; vişne. |
| chess |
i. satranç. |
| chessboard |
i. satranç tahtası. |
| chessman |
çoğ. chess.men (çes´mîn) i. satranç taşı. |
| chest |
i. 1. göğüs. 2. sandık. 3. kutu. |
| chest of drawers |
şifoniyer. |
| chestnut |
i. 1. kestane. 2. kestane rengi. s. kestane rengi,
kestane. |
| chew |
f. çiğnemek. |
| chew s.o. out |
k. dili birini azarlamak. |
| chew the cud |
1. geviş getirmek. 2. k. dili derin derin düşünmek. |
| chew the fat |
argo çene çalmak. |
| chewing gum |
çiklet. |
| chic |
s. şık, modaya uygun. i. şıklık. |
| chicanery |
i. hile, şike. |
| chick |
i. 1. civciv. 2. argo genç kız, piliç. |
| chicken |
i. piliç, tavuk eti. f. out argo korkudan çekinmek. |
| chicken feed |
argo bozuk para, az para. |
| chicken pox |
suçiçeği. |
| chicken-hearted |
s. korkak, ödlek. |
| chickpea |
i. nohut. |
| chicory |
i., bot. hindiba, güneğik. |
| chide |
f. (chid/--d, chid.den/--d) azarlamak, kusur bulmak. |
| chief |
i. şef, amir, reis, baş. s. 1. en yüksek rütbede olan, baş. 2.
belli başlı, ana. |
| chief justice |
huk. danıştay başkanı. |
| chief rabbi |
hahambaşı. |
| chiefly |
z. başlıca, en çok. |
| chieftain |
i. 1. kabile reisi. 2. başkan, şef. |
| chilblain |
i. (soğuktan dolayı) el/ayak parmağındaki şişkinlik. |
| child |
çoğ. chil.dren (çîl´drın) i. 1. çocuk; bebek. 2. çocuksu kimse.
3. çocuk, evlat. |
| child´s play |
kolay iş, çocuk oyuncağı. |
| child´s play |
çocuk oyuncağı, çok kolay iş. |
| childbirth |
i. doğum. |
| childhood |
i. çocukluk dönemi, çocukluk. |
| childish |
s. 1. çocuksu, çocuğumsu. 2. çocukça. |
| childishly |
z. çocukça. |
| childless |
s. çocuksuz, çocuğu olmayan. |
| childlike |
s. çocuk gibi, çocuk ruhlu, çocuksu. |
| childminder |
i., İng. çocuk bakıcısı. |
| children |
i., çoğ., bak. child. |
| Chile |
i. Şili. |
| Chilean |
i. Şilili. s. 1. Şili, Şili´ye özgü. 2. Şilili. |
| chili |
i. |
| chili pepper |
kırmızıbiber. |
| chill |
i. 1. soğuk. 2. titreme, üşüme, ürperme. s. 1. üşütücü. 2.
soğuk. f. 1. üşümek, ürpermek; üşütmek. 2. (yiyecek/içecek)
soğutmak. |
| chilled to the marrow |
soğuk iliğine geçmiş, iliğine kadar üşümüş. |
| chilli |
i., İng., bak. chili. |
| chilliness |
i. 1. soğuk. 2. soğuk davranış. |
| chilly |
s. serin, soğuk, üşütücü. z. soğuk bir şekilde. |
| chime |
i. 1. madeni çubuklardan oluşan zil. 2. çan sesi; zil sesi. 3.
melodi. 4. ahenk, uyum. f. (saat/zil/çan) ahenkli bir sesle
çalmak. |
| chime in |
k. dili lafa karışmak. |
| chimerical |
s. hayali, gerçek olmayan. |
| chimney |
i. 1. baca. 2. lamba şişesi. 3. krater, yanardağ
ağzı. |
| chimney sweep |
baca temizleyicisi. |
| chimpanzee |
i., zool. şempanze, Anthropopithecus troglodytes. |
| chin |
i., anat. çene. |
| China |
i. Çin. |
| china |
i. porselen, seramik, çini. |
| china closet |
tabak dolabı. |
| Chinese |
i. 1. (çoğ. Chi.nese) Çinli. 2. Çince. s. 1. Çin, Çin´e özgü.
2. Çince. 3. Çinli. |
| chink |
i. ufak açıklık/yarık, çatlak. |
| chip |
i. 1. yonga, çentik. 2. çoğ., İng. kızarmış patates, patates
kızartması, cips. 3. bilg. çip, yonga. f. (--ped, --ping) 1.
yontmak, çentmek, budamak, şekil vermek. 2. kenarını/bir yerini
kırmak; kenarından/bir yerinden parça koparmak. |
| chip in |
1. para vermek, bağışta bulunmak. 2. İng. lafa
karışmak. |
| chipmunk |
i., zool. amerikasincabı, Tamias. |
| chirp |
f. 1. cıvıldamak. 2. cırıldamak, cırlamak. i. 1. cıvıltı. 2.
cırıltı. |
| chisel |
i. keski, kalem. f. kalemle oymak. |
| chitchat |
i., k. dili (sohbette geçen) sözler; yarenlik, muhabbet, çene
çalma: Enough of this chitchat; we´d better get to work. Bu kadar
muhabbet yeter. Artık çalışsak iyi olur. f. (--ted, --ting)
yarenlik etmek, muhabbet etmek, çene çalmak. |
| chivalric |
s., bak. chivalrous. |
| chivalrous |
s. 1. şövalye gibi. 2. yürekli, cesur; cömert. 3. centilmen,
nazik. |
| chivalry |
i. 1. şövalyelik. 2. yüreklilik, cesaret; cömertlik. 3.
centilmenlik, nezaket. |
| chive |
i. frenksoğanı. |
| chlorinate |
f. klorlamak. |
| chlorine |
i., kim. klor. |
| chloroform |
i., kim. kloroform. f. kloroformla uyutmak. |
| chock |
i. takoz. |
| chock full |
ağzına kadar dolu. |
| chockablock |
s., İng. dopdolu. |
| chockfull |
s. dopdolu. |
| chocolate |
i. çikolata: a piece of chocolate candy bir çikolata. s.
çikolatalı. |
| chocolate cake |
çikolatalı kek. |
| choice |
i. 1. seçme, seçiş. 2. seçilen kimse/şey: He was our choice.
Bizim seçtiğimiz oydu. 3. seçenek, şık, alternatif; çare: You´ve no
other choice. Başka çaren yok. Won´t you give me another choice?
Bana başka bir alternatif tanımaz mısınız? s. 1. çok kaliteli,
ekstra, lüks (sebze, meyve, et v.b.). 2. iyi seçilmiş. 3. iğneli,
kırıcı (söz). |
| choir |
i. kilise korosu, koro. |
| choke |
f. boğmak, nefesini kesmek; tıkamak, boğulmak; tıkanmak. i. 1.
boğulma; tıkanma. 2. oto. jikle. |
| choke back one´s tears |
gözyaşlarını tutmak. |
| choke down one´s rage |
öfkesini bastırmak. |
| choke up |
1. tıkanmak. 2. heyecandan konuşamamak, nutku
tutulmak. |
| cholera |
i. kolera. |
| cholesterol |
i. kolesterol. |
| chomp |
f., bak. champ. |
| choose |
f. (chose, cho.sen) 1. seçmek. 2. tercih etmek. 3.
istemek. |
| choosey |
s., k. dili, bak. choosy. |
| choosy |
s., k. dili titiz, zor beğenen, müşkülpesent. |
| chop |
f. (--ped, --ping) 1. (balta ile) kırmak. 2. (up) ince ince
kıymak/doğramak. i. pirzola: lamb chop kuzu pirzolası. |
| chop down |
(ağacı) kesmek. |
| chopper |
i. 1. kısa saplı balta, satır. 2. argo helikopter. |
| choppy |
s. 1. değişken, yön değiştiren (rüzgâr). 2. çırpıntılı
(deniz/göl). |
| chopstick |
i. (Uzakdoğuda kullanılan) yemek çubuğu. |
| choral |
s. 1. koro ile ilgili. 2. koro tarafından söylenen. 3. koro
için yazılmış. |
| chorale |
i., müz. koral. |
| chord |
i. 1. çalgı teli, kiriş. 2. müz. akort. |
| chore |
i. 1. küçük bir iş. 2. çoğ. bir evin/çiftliğin günlük işleri.
3. güç ve tatsız iş. |
| choreographer |
i. koreograf, koregraf. |
| choreography |
i. koreografi, koregrafi. |
| chorus |
i. 1. koro, koro topluluğu. 2. (müzik eseri) koro. 3. koro,
şarkının koro bölümü. |
| chose |
f., bak. choose. |
| chosen |
f., bak. choose. s. seçilmiş. |
| chow |
i., k. dili yemek. |
| Christ |
i. Mesih, İsa. |
| christen |
f. vaftiz etmek. |
| Christendom |
i. Hristiyanlık, Hristiyan âlemi. |
| christening |
i. vaftiz etme; vaftiz töreni. |
| Christian |
s., i. Hristiyan. |
| Christian name |
İng. ilk ad. |
| Christian name |
ad, isim: Her Christian name is Fanny, and her family
name is Burney. Adı Fanny, soyadı Burney. |
| Christianity |
i. Hristiyanlık. |
| Christmas |
i. Noel. |
| Christmas Day |
Noel günü. |
| Christmas Eve |
Noel arifesi. |
| Christmas tree |
Noel ağacı. |
| chromatic |
s. 1. renklerle ilgili, kromatik. 2. müz. kromatik. |
| chrome |
i. krom. |
| chromium |
i., kim. krom. |
| chromosome |
i. kromozom. |
| chronic |
s. kronik, müzmin, süreğen. |
| chronicle |
i. kronik, tarih. |
| chronological |
s. kronolojik. |
| chronologically |
z. tarih sırasına göre. |
| chronology |
i. kronoloji. |
| chronometer |
i. kronometre, süreölçer. |
| chrysanthemum |
i., bot. kasımpatı, krizantem. |
| chubby |
s. tombul. |
| chuck |
f., k. dili 1. atmak, fırlatmak. 2. (out) çöpe
atmak. |
| chuck it up |
k. dili bir işi bırakmak, bir işten
ayrılmak/vazgeçmek. |
| Chuck it! |
k. dili 1. Onu çöpe at!/At onu!/At gitsin! 2. Onu bırak!/Ondan
vazgeç! |
| chuck s.o. out |
k. dili 1. birini dışarı atmak/kapı dışarı etmek/sepetlemek. 2.
birini işten atmak. |
| chuckhole |
i. (yolda oluşan) çukur. |
| chuckle |
f. kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak. i. kıkır kıkır gülme,
kıkırdama. |
| chuffed |
s., İng., k. dili mutlu; çok memnun. |
| chum |
i. yakın arkadaş, ahbap, dost. f. (--med, --ming) 1. dost
olmak. 2. aynı odayı paylaşmak. |
| chummy |
s. |
| chump 1 |
i. 1. kütük. 2. k. dili aptal, budala. |
| chump 2 |
f. çiğnemek. |
| chunk |
i. 1. kalın bir parça. 2. külçe, yığın, topak. 3. k. dili büyük
bir miktar. 4. k. dili tıknaz adam. |
| church |
i. 1. kilise. 2. kilise ayini. 3. Hrist. mezhep. 4.
cemaat. |
| church service |
ayin; ibadet. |
| churchwarden |
i. kilise idame amiri. |
| churchyard |
i. kilise avlusu/bahçesi. |
| churl |
i. 1. kaba adam. 2. köylü. |
| churlish |
s. kaba, terbiyesiz. |
| churn |
i. 1. yayık. 2. süt kabı. f. (sütü) yayıkta çalkalamak. |
| chute |
i. (üst kattan alt kata inen, çamaşır/çöp atılan) baca. |
| CIA |
kıs. Central Intelligence Agency. |
| CIF |
kıs. cost, insurance, and freight sif. |
| cicada |
i., zool. ağustosböceği. |
| cider |
i. elma suyu; elma şarabı. |
| cigar |
i. puro. |
| cigarette |
i. sigara. |
| cigarette lighter |
çakmak. |
| cinch |
i. 1. at kolanı. 2. k. dili sıkıca tutma, kavrama. 3. k. dili
elde bir; çantada keklik. |
| cinder |
i. 1. cüruf, yanmış kömür artığı. 2. çoğ. kül. |
| cinder block |
cüruf briketi. |
| Cinderella |
i. 1. Külkedisi. 2. güzelliği ve değeri anlaşılmamış kız. |
| cinecamera |
i., İng. kamera. |
| cinema |
i., İng. sinema, sinema salonu. |
| cinnamon |
i. tarçın. |
| cipher |
i. 1. sıfır. 2. solda sıfır, hiç. 3. (nüfuz açısından) önemsiz
biri. 4. şifre. |
| circa |
edat dolaylarında, takriben, aşağı yukarı: It was built circa
1650. 1650 dolaylarında yapılmış. |
| Circassian |
i., s. 1. Çerkez. 2. Çerkezce. |
| circle |
i. 1. daire, çember, halka. 2. çevre, muhit, grup. f. 1. -in
etrafına daire çizmek, -in etrafını çizmek. 2. -in etrafını dönmek.
3. (bir yerin üstünde daire/daireler çizerek) dönmek/dönüp durmak.
4. etrafını çevirmek, kuşatmak. 5. halka olmak. 6. devretmek,
dönmek. |
| circuit |
i. 1. daire. 2. tur; ring seferi; devir. 3. elek.
devre. |
| circuit breaker |
devre kesici anahtar. |
| circuitous |
s. dolaylı, dolambaçlı. |
| circuitously |
z. dolaylı olarak. |
| circuitousness |
i. dolaylılık. |
| circular |
s. 1. dairesel, yuvarlak. 2. dolaylı, dolambaçlı. i. genelge,
tamim; sirküler. |
| circular note |
1. genelge, sirküler. 2. bir tür kredi
mektubu. |
| circular saw |
yuvarlak testere. |
| circulate |
f. 1. (havanın/sıvının) akımı/dolaşımı olmak; (kan/hava)
dolaşmak; (motordaki sıvı) devridaim yapmak; (havanın/sıvının)
akımını/dolaşımını sağlamak; (kanı/havayı) dolaştırmak: The air in
this room doesn´t circulate very well. Bu odadaki hava akımı pek
iyi değil. 2. (haber) yayılmak; (haberi) yaymak. 3. (para)
tedavülde/sürümde olmak; (parayı) tedavüle çıkarmak. circulating
library dışarıya ödünç kitap veren kütüphane. |
| circulation |
i. 1. (hava/sıvı için) akım; (kan/hava için) dolaşım;
(motordaki sıvı için) devridaim. 2. (para için) tedavül, sürüm. 3.
tiraj. |
| circumcise |
f. sünnet etmek. |
| circumcision |
i. sünnet. |
| circumference |
i. daire çevresi; çember. |
| circumflex |
i. inceltme işareti; uzatma işareti. |
| circumnavigate |
f. denizden etrafını dolaşmak. |
| circumscribe |
f. 1. kısıtlamak. 2. -in etrafına daire çizmek. |
| circumspect |
s. dikkatli, sakıngan, ihtiyatlı, tedbirli. |
| circumspection |
i. dikkat, ihtiyat. |
| circumstance |
i. 1. durum, hal, keyfiyet, koşul, şart, vaziyet. 2. olay,
vaka. 3. kader. |
| circumstantial |
s. 1. durumla ilgili. 2. ikinci derecede önemi olan. 3.
ayrıntılı. |
| circumstantial evidence |
huk. ikinci derecede kanıt. |
| circumvent |
f. 1. atlatmak, kaçınmak. 2. tekerine çomak sokmak,
kösteklemek. |
| circus |
i. 1. sirk. 2. İng. daire çizen yol; meydan. 3. gösteri,
numara. |
| cistern |
i. sarnıç, mahzen, su deposu. |
| cit |
kıs. citation, cited, citizen. |
| citadel |
i. hisar, kale. |
| citation |
i. 1. huk. celp, çağrı. 2. huk. celp kâğıdı. 3. takdirname. 4.
-i kaynak/örnek olarak gösterme. |
| citizen |
i. 1. vatandaş, yurttaş. 2. uyruk, tebaa. 3. hemşeri. |
| citizenship |
i. 1. vatandaşlık, yurttaşlık. 2. uyrukluk, tabiiyet. |
| citric acid |
sitrik asit. |
| citron |
i. ağaçkavunu. |
| citrus |
s. turunçgillere ait. i. (çoğ. cit.rus) turunçgillere ait
ağaç/meyve. |
| citrus fruit |
turunçgillerden bir meyve. |
| city |
i. şehir, kent. |
| city block |
kesişen sokaklarla ayrılan blok. |
| city centre |
İng. kent merkezi. |
| city council |
belediye meclisi. |
| city councilor/father |
belediye meclisi üyesi. |
| city hall |
1. belediye. 2. belediye binası/konağı. |
| city manager |
belediye başkanı. |
| city planner |
şehir mimarı. |
| city-state |
i. şehir devleti, site. |
| civic |
s. 1. şehre ait, belediye ile ilgili. 2. yurttaşlık ile
ilgili. |
| civic center |
hükümet binaları, mahkeme, kütüphane v.b.´nin bulunduğu
şehir merkezi. |
| civics |
i. yurttaşlık bilgisi, yurt bilgisi. |
| civil |
s. 1. vatandaşlarla ilgili. 2. hükümete ait, milli. 3. sivil.
4. bireysel, ferdi. 5. uygar, medeni. 6. terbiyeli, edepli, nazik,
kibar. |
| civil defense |
sivil savunma. |
| civil engineer |
inşaat mühendisi. |
| civil engineering |
inşaat mühendisliği. |
| civil law |
1. medeni hukuk. 2. Roma hukuku. |
| civil law |
medeni hukuk. |
| civil liberty |
insan hakları. |
| civil marriage |
medeni nikâh. |
| civil marriage |
medeni nikâh. |
| civil rights |
vatandaşlık hakları. |
| civil servant |
İng. devlet memuru. |
| civil service |
sivil devlet memurları. |
| civil service |
devlet memurluğu. |
| civil war |
iç savaş. |
| civilian |
i. sivil. |
| civilisation |
i., İng., bak. civilization. |
| civilise |
f., İng., bak. civilize. |
| civilised |
s., İng., bak. civilized. |
| civility |
i. terbiye, edep; nezaket, kibarlık. |
| civilization |
i. uygarlık, medeniyet. |
| civilize |
f. 1. uygarlaştırmak, medenileştirmek. 2. aydınlatmak. |
| civilized |
s. 1. uygar, medeni. 2. terbiyeli; nazik, kibar; hoş. |
| clad |
f., bak. clothe. |
| claim |
i. 1. talep, iddia. 2. hak. 3. sigorta poliçesi üstünden
ödenecek para. f. 1. hak talep etmek, istemek. 2. iddia etmek. 3.
sahip çıkmak. |
| claim for damages |
1. tazminat davası. 2. tazminat talebi. |
| claimant |
i. davacı; hak iddia eden; talep sahibi. |
| clairvoyance |
i. 1. kehanet. 2. gaipten haber verme. |
| clairvoyant |
i. kâhin. |
| clam |
i., zool. tarak, deniz tarağı. |
| clamber |
f. tırmanmak, güçlükle tırmanmak. |
| clammy |
s. 1. yapış yapış. 2. soğuk ve nemli. |
| clamor |
i. 1. haykırma, feryat, yaygara. 2. gürültü. f. haykırmak,
feryat etmek, yaygara koparmak. |
| clamorous |
s. gürültülü. |
| clamour |
i., f., İng., bak. clamor. |
| clamp |
i. mengene, kenet, sıkıştırıcı, kıskaç. f. mengene ile
sıkıştırmak. |
| clan |
i. klan, boy, kabile. |
| clandestine |
s. gizli, el altından yapılan. |
| clandestinely |
z. gizlice, el altından. |
| clang |
i. madeni ses; çınlama. f. 1. madeni ses çıkarmak; çınlamak. 2.
çınlatmak. |
| clank |
i. şıngırtı; tangırtı. f. şıngırdamak; tangırdamak. |
| clap 1 |
i. 1. el çırpma. 2. elle vuruş, şaplak. f. (--ped, --ping) 1.
el çırpmak, alkışlamak. 2. elle vurmak, şaplak indirmek. |
| clap 2 |
i. |
| clap eyes on |
İng., k. dili -i görmek. |
| clap of thunder |
gök gürlemesi/gürültüsü. |
| clapped-out |
s., İng., k. dili 1. çok yorgun, bitkin, pestili çıkmış. 2.
külüstür, hurdası çıkmış. |
| claret |
i. kırmızı Bordo şarabı. |
| clarification |
i. 1. açıklama; açıklık getirme, açıklığa kavuşturma,
aydınlatma. 2. açıklanma; açıklık kazanma, açıklığa kavuşma,
aydınlanma. |
| clarify |
f. 1. açık bir şekilde anlatmak, açıklamak; açıklık getirmek,
açıklığa kavuşturmak, aydınlatmak. 2. açıklanmak; açıklık kazanmak,
açıklığa kavuşmak, aydınlanmak. |
| clarinet |
i., müz. klarnet. |
| clarinetist |
i. klarnetçi. |
| clarity |
i. açıklık, berraklık, vuzuh. |
| clash |
f. 1. (madeni şeyler) birbirine çarpmak; (madeni şeyleri)
birbirine çarpmak. 2. çarpışmak, çatışmak, çarpışıp savaşmak;
dövüşmek. 3. mücadeleye girişmek; birbiriyle mücadele etmek. 4.
birbiriyle iyi gitmemek, yakışmamak; with ile iyi gitmemek, -e
yakışmamak. 5. aynı zamana rastlamak; çatışmak; with ile çatışmak.
i. 1. çarpışma, çatışma. 2. birbirine çarpan madeni şeylerin
çıkardığı ses. |
| clasp |
i. 1. toka, kopça. 2. kucaklama, sarılma. f. 1. toka ile
tutturmak, kopçalamak. 2. kucaklamak, sarılmak. |
| clasp knife |
büyük çakı, sustalı bıçak. |
| class |
i. 1. sınıf, tabaka, zümre. 2. kast. 3. çeşit, tür. 4. takım,
grup. 5. sınıf; ders. f. 1. -i (belirli bir grubun içinde) saymak.
2. -i sınıflamak, -i (kategorilere) ayırmak. |
| class |
kıs. classic, classification, classify. |
| classic |
s. klasik. i. klasik eser, klasik. |
| classical |
s. klasik. |
| classification |
i. 1. sınıflama, sınıflandırma, tasnif, bölümleme. 2. kategori,
sınıf. |
| classified |
s. 1. kategorilere ayrılmış, sınıflanmış, sınıflandırılmış,
tasnif edilmiş, bölümlenmiş. 2. gizli (bilgi). |
| classified ads |
k. dili, bak. classified advertisements. |
| classified advertisements |
(gazetede) küçük ilanlar. |
| classifieds |
i., k. dili (gazetede) küçük ilanlar. |
| classify |
f. -i (kategorilere) ayırmak, -i sınıflamak, -i sınıflandırmak,
-i tasnif etmek, -i bölümlemek. |
| classmate |
i. sınıf arkadaşı. |
| classroom |
i. sınıf, dershane, derslik. |
| clatter |
f. takırdatmak, çatırdatmak; takırdamak. i. patırtı, takırtı,
gürültü. |
| clause |
i. 1. madde, bent, hüküm, fıkra, şart. 2. dilb. cümle veya
yancümle ya da bazı geçmiş zaman sıfat-fiilleri gibi bir özne ve
ona ait bir fiilden oluşan kelime grubu. |
| clavicle |
i., anat. köprücükkemiği, köprücük. |
| claw |
i. pençe, tırnak. f. yırtmak, tırmalamak, pençe
atmak. |
| claw hammer |
domuz tırnağı çekiç. |
| clay |
i. kil, balçık. |
| clean |
s. 1. temiz, pak. 2. halis, saf, arı. 3. kusursuz. 4. engelsiz,
açık. 5. masum, temiz ahlaklı. 6. yenebilir (av eti v.b.). 7.
düzgün, biçimli. f. temizlemek, paklamak, arıtmak; temizlenmek,
paklanmak, arınmak. z. tamamen, bütünüyle. |
| clean out |
temizlemek. |
| clean up |
temizlemek. |
| cleaner |
i. 1. temizlikçi. 2. temizleyici madde. 3. kuru
temizleyici. |
| cleaning |
i. 1. temizleme, temizlik. 2. kuru temizleyiciye gönderilen
giysi v.b. |
| cleaning fluid |
leke giderici (sıvı) ilaç. |
| cleaning woman |
temizlikçi kadın. |
| cleanliness |
i. temizlik. |
| cleanly |
z. temiz bir şekilde, temizce. |
| cleanse |
f. temizlemek. |
| cleanser |
i. 1. temizleyici madde. 2. sabun. |
| clear |
s. 1. şeffaf, saydam; duru. 2. bulutsuz, açık (gök). 3.
pürüzsüz (cilt). 4. kolaylıkla anlaşılan/duyulan, net, açık: His
instructions were quite clear. Verdiği talimat çok açıktı. She´s
got a clear voice. Net bir sesi var. 5. belli, aşikâr, açık,
belirgin, bariz: That´s a clear instance of what I was talking
about. Bahsettiğim konunun açık bir örneğidir o. It´s clear you´ve
made a mistake. Hata yaptığın belli. 6. açık, boş: The top of his
desk is never clear. Yazı masasının üstü hiç boş kalmıyor. 7. açık,
engelsiz: With all this snow the roads won´t be clear for days. Kar
bu kadar çok olduğu için yollar günlerce açılmaz. 8. (zaman
açısından) boş, dolu olmayan: This Tuesday´s a clear day for me. Bu
salı benim için boş. z. to ta -e kadar: He could see clear to
Vaniköy. Ta Vaniköy´e kadar görebiliyordu. i. |
| clear conscience |
vicdan rahatlığı. |
| clear off |
k. dili sıvışmak, tüymek. |
| clear out |
1. k. dili sıvışmak, tüymek. 2. toplayıp
atmak. |
| clear the air |
şüpheleri gidermek. |
| clear the table |
sofrayı kaldırmak. |
| clear thinker |
mantıklı düşünen kimse. |
| clear up |
1. çözmek, halletmek, açıklığa kavuşturmak; çözülmek. 2.
temizlemek. 3. (hastalığı) gidermek; (hastalık) geçmek. |
| clearance |
i. 1. temizleme. 2. açıklık yer. 3. gümrük muayene belgesi. 4.
geminin limanı terketme izni. |
| clear-cut |
s. 1. açık, net. 2. kesin. f. (ağaçlık bir alandaki) tüm ağaç
ve çalıları kesmek, (ağaçlık bir alanı) tıraşlama kesmek. |
| clearing |
i. 1. temizleme işi. 2. açığa çıkarma. 3. aydınlatma. 4.
açıklık, meydan. 5. takas, kliring. |
| cleat |
i. 1. den. koçboynuzu. 2. kıskı, kama, takoz. |
| cleavage |
i. 1. yarık. 2. yarılma, çatlama. 3. (kadının) göğüs
arası. |
| cleave 1 |
f. (--d/clove/cleft, --d/clo.ven/cleft) yarmak, bölmek;
yarılmak, bölünmek. |
| cleave 2 |
f. (--d/clove/clave) to 1. -e yapışmak. 2. -e sadık kalmak;
-den ayrılmamak/çıkmamak. |
| cleaver |
i. satır, balta. |
| clef |
i., müz. anahtar. |
| cleft |
f., bak. cleave. i., s. çatlak, yarık, ayrık. |
| clemency |
i. 1. merhamet, şefkat. 2. havanın güneşli ve ılık olması. |
| clement |
s. 1. merhametli, şefkatli. 2. güneşli ve ılık (hava). |
| clench |
f. 1. (yumruğunu/dişlerini) sıkmak. 2. sıkıca yakalamak,
kavramak. |
| clergy |
i. papazlar. |
| clergyman |
çoğ. cler.gy.men (klır´cimîn) i. papaz. |
| cleric |
i. papaz. |
| clerical |
s. 1. sekretere ait, sekreterlik. 2. papaza ait. |
| clerk |
i. 1. tezgâhtar. 2. sekreter. |
| clever |
s. 1. akıllı. 2. zeki. 3. becerikli. |
| cleverly |
z. akıllıca, zekice. |
| cleverness |
i. 1. akıllılık. 2. beceriklilik. |
| clew |
i., bak. clue. |
| cliché |
i. 1. klişe, basmakalıp söz. 2. matb. klişe. |
| click |
i. 1. tık sesi, tık; tıkırtı. 2. çıt sesi, çıt; çıtırtı. f. 1.
tık sesi çıkarmak; tıklatmak; tıkırdatmak; tıklamak; tıkırdamak. 2.
çıt sesi çıkarmak; çıtlatmak; çıtırdatmak; çıtlamak;
çıtırdamak. |
| client |
i. 1. müvekkil. 2. müşteri. |
| clientele |
i. 1. müvekkiller. 2. müşteriler. |
| cliff |
i. uçurum, sarp kayalık. |
| climate |
i. iklim, hava. |
| climax |
i. 1. doruk, zirve. 2. doruk noktası. 3. orgazm. f. doruğa
ulaşmak; doruğa ulaştırmak. |
| climb |
f. 1. tırmanmak. 2. çıkmak. i. 1. tırmanacak yer. 2. tırmanış,
tırmanma. |
| climb down |
inmek. |
| climber |
i. 1. bot. tırmanıcı sarmaşık. 2. k. dili toplumda yükselmek
isteyen kimse. |
| clinch |
f. 1. perçinlemek. 2. sağlama bağlamak. 3. güreş, boks
birbirine sarılmak. i. 1. perçinleme. 2. güreş, boks birbirine
sarılma. 3. perçinlenmiş çivi. |
| cling |
f. (clung) 1. yapışmak, sıkıca sarılmak, tutunmak. 2. yakınında
olmak. 3. (hatıra v.b.´ne) bağlı olmak. |
| cling film |
İng. streç film. |
| clinic |
i. klinik. |
| clinical |
s. klinikle ilgili, klinik. |
| clink 1 |
f. 1. şıngırdamak; şıngırdatmak. 2. (bardak/kadeh) tokuşturmak.
i. 1. şıngırtı. 2. tokuşturma. |
| clink 2 |
i. |
| clinker |
i. cüruf parçası. |
| clip 1 |
f. (--ped, --ping) 1. kırkmak. 2. kırpmak. 3. uçlarını kesmek.
4. k. dili hızla gitmek. 5. (gazete, dergi v.b.´nden) kupür kesmek.
6. vurmak; çarpmak. i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. k. dili
hız, sürat. 5. sin., TV klip. 6. vuruş; çarpma. 7. defa,
kere. |
| clip 2 |
i. 1. ataş; klips; mandal, maşa. 2. (tüfekte) şarjör.
f. |
| clip s.o.´s wings |
(ceza olarak) birinin hareket alanını
sınırlamak. |
| clip s.t. onto |
bir şeyi -e ataşla/klipsle tutturmak. |
| clipboard |
i. klipsli kâğıt altlığı. |
| clipper |
i. 1. çoğ. (saç/tırnak/çim kesmek için) makas. 2. tek. hızlı
bir yelkenli gemi. |
| clipping |
i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. kupür, kesik. |
| clique |
i. klik, hizip. |
| clitoris |
i., anat. klitoris, bızır. |
| cloak |
i. pelerin. f. |
| cloak s.t. in a guise of |
bir şeyi (başka bir şeyin) kisvesine
büründürmek. |
| cloakroom |
i. 1. vestiyer. 2. İng. tuvalet, lavabo. |
| clock |
i. saat. f. saat tutmak. |
| clock in |
puantöre kaydettirerek işbaşı yapmak. |
| clock out |
puantöre kaydettirerek paydos etmek. |
| clockmaker |
i. saatçi. |
| clockwise |
s., z. saat yelkovanı yönünde. |
| clockwork |
i. saatin makinesi. |
| clod |
i. 1. toprak/çamur parçası, kesek. 2. k. dili budala,
sersem. |
| clog 1 |
i. 1. takunya, nalın; tahta ayakkabı; sabo. 2. engel,
köstek. |
| clog 2 |
f. (--ged, --ging) 1. tıkamak; tıkanmak. 2. engel olmak, köstek
vurmak; engellemek. |
| cloister |
i. 1. revaklı avlu. 2. revak, kemeraltı. 3. manastır. f. 1.
manastıra kapatmak. 2. tecrit etmek, ayırmak. |
| close 1 |
s. 1. yakın, birbirine yakın. 2. samimi, yakın (arkadaş). 3.
sıkı. 4. kapalı, kapatılmış. 5. dar. 6. havasız. 7. sıkı
ağızlı. |
| close 2 |
i. |
| close by |
yakında. |
| close call |
dar kurtulma. |
| close call |
k. dili paçayı zor kurtarma. |
| close combat |
göğüs göğüse çarpışma. |
| close contest/game |
beraberliğe yakın oyun/yarış. |
| close down |
1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini)
kapamak/kapatmak; (işyeri) kapanmak. |
| close haircut |
kısa saç tıraşı. |
| close in on |
-in etrafını çevirmek. |
| close on |
hemen hemen. |
| close out |
hepsini satmak, indirimli satmak. |
| close resemblance |
yakın benzerlik. |
| close shave |
1. sinekkaydı tıraş. 2. k. dili paçayı zor
kurtarma. |
| close shave |
sinekkaydı tıraş. |
| close the deal |
anlaşmaya varmak. |
| close to |
1. hemen hemen. 2. yakından. |
| close up |
1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini)
kapamak/kapatmak; (işyeri) kapanmak. 3. birbirine yaklaşmak. |
| close up shop |
1. (iş gününün bitiminde) işyerini kapatmak. 2. k. dili
paydos etmek. |
| closed |
s. kapalı. |
| closed circuit |
kapalı devre. |
| closed circuit |
kapalı devre. |
| closed season |
avlanmanın yasak olduğu mevsim. |
| closed shop |
yalnız sendika üyelerini çalıştıran fabrika. |
| close-fisted |
s. cimri, eli sıkı. |
| close-fitting |
s. dar, üste oturan (giysi). |
| close-mouthed |
s. sıkı ağızlı, ağzı sıkı. |
| closet |
i. 1. (gardırop işlevi gören sandık odası gibi) gömme dolap,
yüklük. 2. İng. klozet, helataşı. s., k. dili gizli, gizli tutulan;
aleni olmayan. f. |
| closet communist |
gizli komünist. |
| closet homosexual |
gizli homoseksüel. |
| close-up |
i. yakından çekilen fotoğraf. |
| clot |
i. pıhtı. f. (--ted, --ting) 1. pıhtılaşmak; top top olmak;
(süt) kesilmek. 2. pıhtılaştırmak. |
| cloth |
i. kumaş, bez, örtü. |
| clothbound |
s. bez ciltli. |
| clothe |
f. (--d/clad) 1. giydirmek. 2. üstünü örtmek, kaplamak. |
| clothes |
i., çoğ. giysiler, elbiseler. |
| clothes basket |
çamaşır sepeti. |
| clothes moth |
güve. |
| clothes moth |
güve. |
| clotheshorse |
i. çamaşır askısı. |
| clothesline |
i. çamaşır ipi. |
| clothes-peg |
i., İng. mandal. |
| clothespin |
i. mandal. |
| clothing |
i. giyim eşyası, giysiler, elbiseler. |
| cloud |
i. 1. bulut. 2. duman veya toz bulutu. 3. leke. f. 1.
bulutlanmak, kararmak; bulutla kaplamak, karartmak, örtmek. 2.
bulandırmak; bulanmak. 3. gölge düşürmek, bozmak. 4. lekelemek. 5.
şüphe altında bırakmak. |
| cloudburst |
i. sağanak. |
| cloud-capped |
s. bulutlu, bulutlarla kaplı (dağ tepesi). |
| cloudless |
s. bulutsuz. |
| cloudy |
s. 1. bulutlu. 2. dalgalı (mermer). 3. dumanlı. 4. bulanık. 5.
karanlık, açık olmayan. 6. şüphe altında; töhmet altında. |
| clout |
i., k. dili 1. yumruk, tokat. 2. nüfuz. f. 1. k. dili yumruk
indirmek, tokat atmak. 2. beysbol (topa) hızla vurmak. |
| clove 1 |
i. (sarımsakta) diş. |
| clove 2 |
i. karanfil (baharat). |
| clove 3 |
f., bak. cleave. |
| clover |
i. yonca. |
| clown |
i. palyaço, soytarı. f. soytarılık etmek. |
| clownish |
s. soytarı gibi. |
| clownishness |
i. soytarılık. |
| club |
i. 1. sopa, çomak; cop. 2. kulüp, dernek. 3. isk. sinek,
ispati. f. (--bed, --bing) coplamak; sopalamak. |
| clubfoot |
i. yumru ayak. |
| clubfooted |
s. yumru ayaklı. |
| cluck |
f. gıdaklamak. i. gıdaklama. |
| clue |
i. ipucu, iz, anahtar. |
| clump |
i. 1. yığın, küme. 2. ağır ağır atılan adımların sesi. f. 1.
yığmak, kümelemek. 2. ağır adımlarla yürümek. |
| clumsily |
z. hantalca, beceriksizce, sakarca. |
| clumsiness |
i. hantallık, beceriksizlik, sakarlık. |
| clumsy |
s. hantal, beceriksiz, sakar. |
| clung |
f., bak. cling. |
| cluster |
i. 1. salkım; hevenk. 2. tutam, demet. 3. küme, grup. f. 1.
salkım haline getirmek. 2. demet yapmak. 3. kümelenmek, bir araya
toplanmak. |
| clutch |
i. 1. sıkıca tutma, kavrama. 2. mak. kenet, ambreyaj. 3. oto.
debriyaj, kavrama; debriyaj pedalı. f. 1. sıkıca tutmak, kavramak.
2. at -i yakalamaya çalışmak. |
| clutch at straws |
k. dili olmayacak duaya âmin demek. |
| clutch at straws |
k. dili ümitsizlik içinde her çareye
başvurmak. |
| clutch pedal |
oto. debriyaj pedalı. |
| clutter |
i. 1. düzensizce yayılmış eşya. 2. dağınıklık, karışıklık. f.
1. düzensiz bir şekilde doldurmak; yığmak, düzensizce atmak. 2.
darmadağınık etmek. |
| cm |
kıs. centimeter(s). |
| CO |
kıs. Commanding Officer. |
| Co |
kıs. company, county. |
| co, c/o |
kıs. 1. care of eliyle, vasıtasıyla. 2. carried over muh.
sonraki sayfaya/sütuna nakledilen (toplam). |
| coach |
i. 1. spor antrenör, çalıştırıcı. 2. özel öğretmen. 3. İng.
otobüs, yolcu otobüsü. 4. İng., d.y. yolcu vagonu. f. 1. -i
yetiştirmek; -i çalıştırmak. 2. antrenörlük yapmak. 3. -e özel ders
vermek. |
| coagulate |
f. pıhtılaşmak; pıhtılaştırmak. |
| coal |
i. 1. kömür. 2. kor. |
| coal mine |
kömür ocağı. |
| coalesce |
f. birleşmek, bir olmak, yekvücut olmak. |
| coalescence |
i. birleşme, birleşim. |
| coalescent |
s. birleşmek üzere olan. |
| coalition |
i. koalisyon, birleşme. |
| coarse |
s. 1. kaba, iri taneli. 2. kaba (dokunmuş kumaş). 3. kaba saba,
görgüsüz. 4. kaba, ince olmayan; adi, bayağı. |
| coarsely |
z. kabaca. |
| coarsen |
f. kabalaşmak; kabalaştırmak. |
| coarseness |
i. 1. kabalık. 2. terbiyesizlik. |
| coast |
i. sahil, deniz kıyısı. f. 1. (kayakla/bisikletle) yokuş aşağı
kaymak/inmek. 2. pedal çevirmeden bisiklet sürmek. 3. den. kıyı
boyunca gitmek. |
| coast guard |
sahil koruma. |
| coastal |
s. kıyı, sahil, kıyısal. |
| coaster |
i. 1. den. koster. 2. bardak altlığı, altlık. |
| coastline |
i. kıyı boyu. |
| coat |
i. 1. palto, ceket. 2. kat, tabaka. 3. (hayvanın derisindeki)
tüyler. f. kaplamak; bir tabaka (boya v.b.) sürmek. |
| coat hanger |
elbise askısı, askı. |
| coat of paint |
bir kat boya. |
| coat rack |
portmanto, askılık. |
| coating |
i. 1. tabaka, kat. 2. paltoluk kumaş. |
| coax |
f. 1. tatlı sözlerle kandırmak, gönlünü yapmak. 2. dil
dökmek. |
| coax s.t. out of s.o. |
birini tatlı sözlerle kandırarak bir şey elde etmek. |
| cob |
i. mısır koçanı. |
| cobalt |
i. kobalt. |
| cobble |
i. kaldırım taşı. f. 1. kaldırım taşı döşemek. 2. ayakkabı
tamir etmek. |
| cobbler |
i. ayakkabı tamircisi. |
| cobblestone |
i. parke taşı, kaldırım taşı. |
| cobra |
i., zool. kobra yılanı. |
| cobweb |
i. örümcek ağı. |
| cocaine |
i. kokain. |
| cock |
i. 1. horoz. 2. erkek kuş. 3. vana; valf; musluk. 4. tüfek
horozu, tabanca horozu. 5. argo penis, kamış. f. tüfek horozunu
çekmek. s. erkek (kuş). cock-and-bull story palavra,
martaval. |
| cock one´s hat |
şapkayı yana yatırmak. |
| cock-a-doodle-doo |
i. horoz ötüşü, kukuriku. |
| cockchafer |
i. mayısböceği. |
| cockerel |
i. yavru horoz. |
| cockeyed |
i. 1. şaşı gözlü. 2. çarpık, eğri. 3. argo saçma. 4. argo
küfelik. |
| cockfight |
i. horoz dövüşü. |
| cockpit |
i. 1. pilot kabini, kokpit. 2. den. alçak güverte, kokpit. 3.
horoz dövüşlerinin yapıldığı yer. |
| cockroach |
i. hamamböceği. |
| cockscomb |
i. 1. horoz ibiği. 2. bot. horozibiği. 3. züppe. |
| cocksure |
s. kendinden fazla emin, kendine fazla güvenen. |
| cocktail |
i. kokteyl. |
| cocky |
s., k. dili kendini beğenmiş. |
| coco |
i. hindistancevizi. |
| cocoa |
i. 1. kakao. 2. kakao rengi. 3. sütlü kakao. |
| cocoa bean |
kakao tohumu. |
| cocoa butter |
kakao yağı. |
| coconut |
i. büyük hindistancevizi, hindistancevizi. |
| coconut palm |
hindistancevizi ağacı. |
| cocoon |
i. koza. |
| cod |
i. morina. cod-liver oil balıkyağı. |
| COD, cod |
kıs. cash on delivery; collect on delivery. |
| coddle |
f. 1. üstüne titremek, ihtimam göstermek. 2. hafif ateşte
kaynatmak. |
| code |
i. 1. kanun, kanunname. 2. şifre; kod. f. 1. kanun haline
getirmek. 2. şifre ile yazmak; kodlamak. |
| code of honor |
ahlak kuralları. |
| codeine |
i. kodein. |
| codger |
i., k. dili moruk, pinpon adam. |
| codification |
i. kanun halinde toplama. |
| codify |
f. 1. kanun halinde toplamak. 2. bir sisteme bağlamak. |
| coed |
i., k. dili karma bir üniversitede okuyan kız öğrenci. s., k.
dili, bak. coeducational. |
| coeducation |
i. karma eğitim. |
| coeducational |
s. karma eğitime ait; karma eğitimin uygulandığı bir okulda
okuyan; karma eğitim uygulayan. |
| coefficient |
i. katsayı. |
| coequal |
i. eş. s. 1. eşit, müsavi. 2. akran, denk. |
| coerce |
f. zorlamak, mecbur etmek. |
| coercion |
i. zorlama, baskı. |
| coercive |
s. zorlayıcı. |
| coexist |
f. bir arada var olmak. |
| coexistence |
i. bir arada var oluş. |
| coffee |
i. kahve. |
| coffee bean |
kahve çekirdeği. |
| coffee cup |
(alafranga) kahve fincanı. |
| coffee grounds |
kahve telvesi. |
| coffee mill |
kahve değirmeni. |
| coffee of a kind |
kahveye benzer bir şey. |
| coffee shop |
kahve, çay, tatlı, sandviç ve hafif yemekler sunan
lokanta. |
| coffee spoon |
tatlı kaşığı. |
| coffee store |
kurukahveci dükkânı, kurukahveci. |
| coffee table |
sehpa. |
| coffeepot |
i. kahve demliği. |
| coffer |
i. sandık, kasa, kutu. |
| coffin |
i. tabut. |
| cog |
i. çark dişi, diş. |
| cogency |
i. inandırıcılık, ikna kuvveti. |
| cogent |
s. inandırıcı, ikna edici. |
| cogitate |
f. düşünmek, düşünüp taşınmak, tasarlamak. |
| cognac |
i. kanyak, konyak. |
| cognisance |
i., İng., bak. cognizance. |
| cognisant |
s., İng., bak. cognizant. |
| cognition |
i., ruhb. biliş. |
| cognizance |
i. 1. farkına varma. 2. kavrama. |
| cognizant |
s. |
| cogwheel |
i. dişli çark. |
| cohere |
f. 1. yapışmak, kaynaşmak. 2. uyum içinde olmak, uyuşmak. 3.
birbirini tutmak, tutarlı olmak. |
| coherence |
i. tutarlılık, tutarlık, mantıklılık. |
| coherent |
s. 1. yapışkan. 2. tutarlı, mantıklı. 3. kolay anlaşılır. 4.
fiz. koherent, eşevreli. |
| coherently |
z. tutarlı olarak. |
| cohesion |
i. 1. yapışıklık, yapışma. 2. uyum içinde olma, uyuşma. 3. fiz.
kohezyon. |
| cohesive |
s. 1. yapışmış; birleşmiş. 2. uyum sağlayan. 3. fiz.
kohezif. |
| cohort |
i. 1. hempa, suç ortağı. 2. yandaş, taraftar, destekçi. 3.
(insanlardan oluşan) grup. |
| coiffeur |
i. kuaför, kadın berberi olan erkek. |
| coiffure |
i. saç biçimi, saç tuvaleti. |
| coil |
i. 1. kangal. 2. den. roda. 3. halka, kangal şeklinde boru. 4.
halka şeklinde kıvrılmış saç. 5. elek. bobin. f. 1. sarmak,
kangallamak; sarılmak, kangallanmak. 2. den. roda etmek. |
| coin |
i. madeni para. f. 1. madeni para basmak. 2. (sözcük/söz)
türetmek. |
| coincide |
f. 1. with ile rastlaşmak, aynı zamana rastlamak, çatışmak. 2.
uymak, bir olmak. 3. mat. çakışmak. |
| coincidence |
i. rastlantı, tesadüf. |
| coincidental |
s. rastlantı eseri olan, tesadüfi. |
| coincidentally |
z. tesadüfen, şans eseri. |
| coition |
i., bak. coitus. |
| coitus |
i. cinsel ilişki. |
| coke 1 |
i. kok kömürü, kok. |
| coke 2 |
i. 1. k. dili kolalı içecek. 2. argo kokain. |
| colander |
i. kevgir, süzgeç. |
| cold |
s. soğuk. i. 1. soğuk, soğukluk. 2. nezle. |
| cold cream |
yüz kremi, cilt kremi. |
| cold cream |
yağlı krem. |
| cold cuts |
söğüş et. |
| cold fish |
soğuk kimse, frigo. |
| cold snap |
havanın aniden soğuması, ani soğuk. |
| cold snap |
aniden gelen soğuk hava. |
| cold sore |
uçuk. |
| cold war |
soğuk savaş. |
| cold wave |
soğuk dalgası. |
| cold-blooded |
s. 1. duygusuz, acımasız, merhametsiz. 2. biyol.
soğukkanlı. |
| coldhearted |
s. katı yürekli, merhametsiz. |
| coleslaw |
i. lahana salatası. |
| colic |
i., tıb. kolik, kalınbağırsakta ve karın boşluğunda duyulan
sancı. |
| colitis |
i., tıb. kolit, kalınbağırsak iltihabı. |
| collaborate |
f. birlikte çalışmak, işbirliği yapmak. |
| collaboration |
i. birlikte çalışma, işbirliği. |
| collaborationist |
i. işbirlikçi, kolaboratör. |
| collaborator |
i. 1. birlikte çalışan kimse, işbirliği yapan kimse,
kolaboratör. 2. işbirlikçi, kolaboratör. |
| collage |
i. kolaj. |
| collapse |
f. 1. çökmek, yıkılmak; çökertmek, yıkmak. 2. (iskemle/masa)
açılır kapanır olmak. 3. (proje/plan) suya düşmek; bir sonuca
bağlanmadan dağılmak. 4. cesaretini kaybetmek. 5. (balon) sönmek.
6. tıb. çökmek. i. göçme, çökme, yıkılma. |
| collapsible |
s. açılır kapanır, katlanabilir. |
| collar |
i. 1. yaka. 2. gerdanlık. 3. tasma. f. 1. yaka takmak, tasma
takmak. 2. yakalamak, yakasına yapışmak. |
| collar stud |
yakalık düğmesi. |
| collarbone |
i., anat. köprücükkemiği, köprücük. |
| collate |
f. 1. (sayfaları) sıraya koymak; (formaları) harman etmek,
harmanlamak. 2. karşılaştırarak okumak. |
| collateral |
s. 1. yan yana olan. 2. ikincil, tali, yardımcı, tamamlayıcı.
3. aynı soydan gelen. i. 1. (borca karşı gösterilen ve bir mülk,
tahvil, senet v.b.´ne dayalı) teminat, karşı teminat. 2.
soydaş. |
| collateral security |
(borca karşı gösterilen ve bir mülk, tahvil, senet
v.b.´ne dayalı) teminat, karşı teminat. |
| colleague |
i. meslektaş, iş arkadaşı. |
| collect |
f. 1. toplamak; biriktirmek; derlemek; toparlamak; devşirmek;
toplanmak; birikmek: He collects stamps. Pul biriktiriyor. They
don´t collect trash on Saturdays. Cumartesi günleri çöp
toplamıyorlar. Let me collect my papers. Kâğıtlarımı toparlayayım.
They went out to the orchard and collected some pears. Bahçeye
çıkıp armut devşirdiler. We´re collecting proverbs. Atasözü
derliyoruz. A lot of dust has collected on this couch. Bu kanepenin
üstünde epey toz birikti. 2. (gidip/gelip) almak: He has to collect
his salary. Gidip maaşını alması lazım. He´ll collect you at six.
Seni altıda alacak. 3. (para) toplamak, (borç/vergi) tahsil etmek.
s., z. ödemeli. Send it collect. Ödemeli gönderin. |
| collect call |
ödemeli telefon konuşması. |
| collect call |
ödemeli telefon konuşması. |
| collect o.s. |
kendini toparlamak. |
| collect one´s thoughts |
kafasını toplamak. |
| collected |
s. 1. toplu, hep bir arada, toplanmış: the collected works of
Shakespeare Shakespeare´in toplu eserleri. 2. aklı başında. |
| collection |
i. 1. toplama. 2. koleksiyon. 3. (kilisede toplanan) para,
iane. |
| collective |
s. kolektif; ortaklaşa; ortak. |
| collective agreement |
toplu sözleşme. |
| collective bargaining |
(işverenle işçi temsilcileri arasında) toplu
görüşme. |
| collective farm |
kolektif çiftlik. |
| collective memory |
ruhb. ortak bellek. |
| collective noun |
dilb. topluluk adı. |
| collective noun |
topluluk ismi. |
| collective ownership |
ortaklaşa iyelik, ortak mülkiyet. |
| collector |
i. 1. koleksiyoncu. 2. alımcı, tahsildar. 3. kolektör,
toplaç. |
| college |
i. 1. üniversite. 2. yüksekokul. 3. fakülte. |
| collide |
f. çarpışmak; with -e çarpmak. |
| collie |
i. İskoç çoban köpeği. |
| collier |
i., İng. 1. kömür gemisi. 2. kömür madeni işçisi. |
| collision |
i. çarpışma. |
| colloq |
kıs. colloquial, colloquialism. |
| colloquial |
s. konuşma diline özgü. |
| colloquialism |
i. konuşma dilinde kullanılan sözcük/söz. |
| colloquially |
z. konuşma diliyle. |
| colloquy |
i. karşılıklı konuşma, mükâleme. |
| Colombia |
i. Kolombiya. |
| Colombian |
i. Kolombiyalı. s. 1. Kolombiya, Kolombiya´ya özgü. 2.
Kolombiyalı. |
| colon 1 |
i., anat. kolon. |
| colon 2 |
i. iki nokta üst üste (:). |
| colonel |
i. albay. |
| colonial |
s. 1. kolonyal (sanat, mimari v.b.). 2. sömürgeci. 3.
(anayurdundan ayrı) bir kolonide yaşayana özgü. |
| colonialism |
i. sömürgecilik. |
| colonialist |
s. sömürgeci. i. sömürgecilik yanlısı. |
| colonise |
f., İng., bak. colonize. |
| colonist |
i. koloni kuran; kolonide yaşayan. |
| colonization |
i. 1. -de koloni/koloniler kurma. 2. koloni haline getirme;
koloni haline gelme. 3. sömürgeleştirme; sömürgeleşme. |
| colonize |
f. 1. -de koloni/koloniler kurmak. 2. koloni haline getirmek.
3. sömürgeleştirmek. |
| colony |
i. 1. koloni. 2. sömürge, koloni. |
| color |
i. 1. renk; boya. 2. renk, canlılık. 3. çoğ. bayrak, sancak. f.
1. boyamak. 2. renklendirmek; renklenmek. 3. renk değiştirmek. 4.
yüzü kızarmak. |
| color filter |
renk filtresi. |
| color photograph |
renkli fotoğraf. |
| color photograph |
renkli fotoğraf. |
| color photography |
renkli fotoğraf çekme. |
| color printing |
foto., matb. renkli baskı. |
| color television/TV |
renkli televizyon. |
| color-blind |
s. renkkörü. |
| color-blindness |
i. renkkörlüğü, akromatopsi, daltonizm. |
| colored |
s. 1. renkli. 2. kaba zenci, siyah. |
| colorfast |
s. solmaz. |
| colorful |
s. 1. renkli. 2. renkli, canlı. |
| coloring |
i. renk, boya. |
| coloring book |
boyama kitabı. |
| colorless |
s. 1. renksiz. 2. soluk, solgun, renksiz. 3. sıkıcı, monoton,
tekdüze. 4. silik, donuk; anlamsız. 5. tarafsız, yansız,
renksiz. |
| colossal |
s. muazzam, kocaman, çok büyük, devasa. |
| colour |
i., f., İng., bak. color. |
| colt |
i. tay; sıpa. |
| column |
i. 1. mim. sütun; kolon. 2. direk. 3. gazet. köşe yazısı,
fıkra. 4. ask. kol. |
| columnist |
i., gazet. köşe yazarı, fıkra yazarı. |
| coma |
i. koma. |
| comatose |
s. 1. komada. 2. yarı baygın. |
| comb |
i. 1. tarak. 2. (horoz v.b.´nde) ibik. 3. petek, bal peteği. f.
taramak. |
| comb out |
taramak, ayırmak. |
| combat 1 |
i. 1. muharebe, savaşma, savaş, çarpışma. 2. vuruşma, dövüşme.
3. ateşli bir tartışma. |
| combat 2 |
f. (--ted, --ting) 1. savaşmak. 2. dövüşmek. 3. mücadele
etmek. |
| combat troops |
muharip birlikler. |
| combat zone |
ask. muharebe alanı. |
| combat zone |
savaş alanı. |
| combatant |
i. 1. savaşçı, muharip. 2. dövüşçü. 3. ateşli bir tartışmaya
katılan kimse. |
| combative |
s. kavgacı, dövüşken. |
| combination |
i. 1. birleşme, birleşim; birleştirme. 2. birlik. 3. (kilitte)
şifre. 4. kim. bileşim. 5. kombinezon. |
| combination lock |
şifreli kilit. |
| combine 1 |
i. 1. tic. kartel. 2. biçerdöver. |
| combine 2 |
f. birleşmek; birleştirmek. |
| combustible |
s. kolay tutuşan, yanıcı. i. kolay tutuşan madde. |
| combustion |
i. yanma, tutuşma. |
| come |
f. (came, come) 1. gelmek. Come July and we´ll be swimming.
Temmuz geldiğinde denize girmiş olacağız. 2. k. dili beli gelmek,
boşalmak; orgazm olmak. |
| come about |
olmak, meydana gelmek. |
| come across |
-e rastlamak, -e rast gelmek, ile karşılaşmak. |
| come along |
1. ilerlemek. 2. iyileşmek, sağlığı gittikçe düzelmek. 3.
(fırsat) çıkmak. 4. beraber gelmek. |
| Come along. |
Hadi canım. |
| come around |
1. kendine gelmek. 2. uğramak. 3. dediğine
gelmek. |
| come at |
1. -e erişmek, -e ulaşmak. 2. -e varmak, -i keşfetmek. 3.
üstüne yürümek, saldırmak. |
| come back |
1. geri dönmek, geri gelmek. 2. akla gelmek. |
| come between |
aralarına girmek. |
| come by |
1. elde etmek. 2. uğramak. |
| come close to |
He came close to losing his temper. Az kaldı tepesi
atacaktı. |
| come down |
1. to (bir kişiden/bir zamandan) (başka birine/başka bir
zamana) kalmak. 2. (fiyat) düşmek. 3. çökmek, yıkılmak;
düşmek. |
| come down in one´s opinion |
(birini) eskisi kadar saymamak. |
| come down in one´s price |
(kendi malının) fiyatını düşürmek. |
| come down in price |
(bir şeyin) fiyatı düşmek. |
| come down in the world |
(biri) (eskiden sahip olduğu) para ve prestijini
kaybetmek. |
| come down to earth |
hayal kurmaktan vazgeçmek, gerçekçi olmak. |
| come down with a cold |
nezle olmak. |
| come forward |
(belirli bir amaçla) ortaya çıkmak: Nobody came forward
to claim that cat. Kimse çıkıp da o kedi benim demedi. |
| come from afar |
çok uzaklardan gelmek. |
| come hell or high water |
ne olursa olsun, bütün zorluklara rağmen. |
| come home to |
kafasına dank etmek. |
| come in |
1. girmek: Come in! İçeri gir!/Buyrun! 2. (yarışma
sonunda) (belirli bir sırada) olmak: He came in first. Birinci
oldu. 3. varmak, gelmek: Has the plane come in yet? Uçak geldi mi?
4. (met halindeki deniz) kabarmak, yükselmek. 5. moda
olmak. |
| come in handy |
işe yaramak. |
| come into |
1. (mirasa) konmak. 2. girmek, katılmak. |
| come into collision with |
ile çarpışmak. |
| come into force |
yürürlüğe girmek. |
| come into play |
meydana çıkmak, kullanılmaya başlamak, etkili
olmak. |
| come into possession of |
-in sahibi olmak. |
| come into power |
1. iş başına geçmek. 2. iktidara geçmek. |
| come into prominence |
herkesin dikkatini çekmeye başlamak; ön plana
çıkmak. |
| come into sight |
görünmeye başlamak. |
| come into the picture |
ortaya çıkmak. |
| come into the world |
dünyaya gelmek, doğmak. |
| come into use |
kullanılmaya başlamak. |
| come into view |
ortaya çıkmak, görünmek. |
| come of |
-den çıkmak. |
| come off |
1. kopmak, çıkmak, düşmek. 2. olmak, meydana
gelmek. |
| Come off it! |
k. dili Yalanı bırak!/Bırak! |
| come off worst/get the worst of it |
k. dili 1. yenilmek, altta kalmak. 2. en çok zarara
uğramak. |
| come on |
sahneye çıkmak. |
| Come on! |
1. Haydi! 2. Yok canım! |
| come one´s way |
k. dili (fırsat) eline geçmek. |
| come out |
1. çıkmak, görünmek, gözükmek. 2. (haber) yayılmak;
(yayın) yayımlanmak. 3. (leke) çıkmak. |
| come out of one´s shell |
açılmak, suskunluğu bırakmak. |
| come out on top |
k. dili 1. muzaffer çıkmak. 2. birinci olmak. 3. başarılı
bir sonuç almak; başarılı olmak; dört ayak üstüne
düşmek. |
| come through |
gerekeni/beklenileni yapmak/becermek. |
| come through |
k. dili 1. kendini göstermek, belli olmak. 2. kendinden
bekleneni yapmak, başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak. 3. (zor
bir durumdan) sağ olarak çıkmak. 4. (bir haber) gelmek. |
| come through with |
k. dili (beklenileni) yapmak. |
| come to |
ayılmak, kendine gelmek. |
| come to a dead stop |
tamamen durmak. |
| come to a decision |
karara varmak. |
| come to a head |
dönüm noktasına varmak. |
| come to a head |
son noktaya varmak. |
| come to a point |
(av köpeği) ferma yapmak, fermaya oturmak. |
| come to a point/ make a point of |
1. (bir şeyi) bilhassa yapmak. 2. -e özen göstermek, -e
özenmek. |
| come to a stop |
durmak; stop/istop etmek. |
| come to an agreement |
bir karara varmak, uyuşmak. |
| come to blows |
yumruk yumruğa gelmek. |
| come to blows |
yumruk yumruğa gelmek. |
| come to close quarters |
göğüs göğüse dövüşmek, cenkleşmek. |
| come to fruition |
gerçekleşmek. |
| come to grief |
1. başı darda olmak. 2. başarısızlığa uğramak. |
| come to grief |
felakete uğramak, belasını bulmak. |
| come to grips |
(with) (ile) kapışmak, dövüşmeye başlamak. |
| come to grips with |
-in esaslarını ele almak. |
| come to grips with |
ile ciddi bir şekilde ilgilenmek. |
| come to hand |
1. çıkmak, bulunmak. 2. gelmek, varmak. |
| come to life |
canlanmak. |
| come to life |
ayılmak. |
| come to light |
keşfedilmek. |
| come to mind |
aklına gelmek, hatırlamak. |
| come to naught |
boşa çıkmak. |
| come to nothing |
suya düşmek. |
| come to nothing/naught |
başarısız kalmak. |
| come to one´s senses |
aklı başına gelmek, aklını başına toplamak. |
| come to pass |
olmak, meydana gelmek. |
| come to rest |
durmak. |
| come to s.o.´s rescue |
birinin imdadına yetişmek. |
| come to stay |
(bir yere) devamlı yaşamak amacıyla gelmek: He´s come to
stay. Artık burada kalacak. |
| come to terms |
1. (with) anlaşmaya varmak, mutabık kalmak. 2. with
(sevmediği bir şeyi) güçlükle kabul etmek. |
| come to terms |
mutabık kalmak, anlaşmak. |
| come to terms with |
(kabul edilmesi zor olan bir şeyi) kabul
etmek/kabullenmek. |
| come to the fore |
öne geçmek, sivrilmek. |
| come to the point |
sadede gelmek. |
| come true |
gerçekleşmek. |
| come true |
doğru çıkmak, gerçekleşmek. |
| come under |
(-in yetki alanına) girmek. |
| come undone |
açılmak, çözülmek. |
| come unglued |
k. dili telaşa kapılmak, etekleri tutuşmak, itidalini
kaybetmek. |
| come untied |
çözülmek, açılmak. |
| come up against |
-e çatmak, ile karşılaşmak. |
| come up in the world |
(birinin) para ve prestiji artmak. |
| come up to |
1. (belirli bir hizaya) kadar gelmek. 2. (belirli bir
seviyeyi) tutturmak. |
| come up with |
k. dili (bir plan, çare, cevap v.b.´ni)
bulmak. |
| come upon |
-e rastlamak. |
| come what may |
ne olursa olsun. |
| come what may |
ne olursa olsun. |
| come/draw to a close |
sona ermek, bitmek. |
| come/run across |
-e rastlamak, -e tesadüf etmek. |
| come/run up against a blank wall |
k. dili çıkmaza girmek, açmaza düşmek. |
| comeback |
i. 1. eski formunu bulma. 2. argo zekice ve yerinde cevap. |
| comedian |
i. 1. komedyen. 2. komedi yazarı. |
| comedienne |
i. kadın komedyen. |
| comedown |
i. 1. düşüş. 2. hayal kırıklığı. |
| comedy |
i. komedi. |
| comely |
s. alımlı. |
| come-on |
i. |
| comet |
i. kuyrukluyıldız. |
| comfort |
i. 1. rahatlık, ferahlık, konfor. 2. teselli. f. 1. rahat
ettirmek. 2. teselli etmek. |
| comfort station |
umumi hela. |
| comfortable |
s. rahat, konforlu. |
| comfortably |
z. rahatça. |
| comforter |
i. 1. rahatlatıcı şey. 2. teselli edici kimse/şey. 3. yorgan.
4. İng. emzik, kauçuk meme. 5. İng. kaşkol, atkı. |
| comic |
s. 1. güldürücü, gülünç, komik. 2. komedi ile ilgili. i. komedi
oyuncusu. |
| comic book |
çizgi roman. |
| comic opera |
operakomik. |
| comic strip |
bant-karikatür. |
| comical |
s. komik. |
| comics |
i. bant-karikatür. |
| coming |
i. geliş, yaklaşma. s. gelen, önümüzdeki, gelecek,
yaklaşan. |
| comma |
i. virgül. |
| command |
i. 1. emir, komut. 2. egemenlik, buyruk, hükümranlık. 3. bilg.
komut: search command arama komutu. 4. komutanlık, kumandanlık: Air
Defense Command Hava Savunma Komutanlığı. f. 1. emretmek; komuta
etmek. 2. (bir yer) -e hâkim olmak, -e bakmak. |
| commandeer |
f. 1. (askeri hizmette kullanmak üzere) el koymak. 2. askeri
bir hizmete mecbur etmek. |
| commander |
i. 1. kumandan, komutan. 2. deniz binbaşısı. |
| commander in chief |
başkomutan. |
| commanding |
s. 1. emreden. 2. etkili. 3. hâkim. |
| commandment |
i. emir. |
| commando |
i. 1. komando birliği. 2. komando. |
| commemorate |
f. anmak. |
| commemoration |
i. 1. anma, hatırasını yad etme. 2. anma töreni. |
| commemorative |
s. (birinin/bir şeyin) anısına yapılan. |
| commemorative stamp |
hatıra pulu. |
| commence |
f. başlamak. |
| commencement |
i. 1. başlama, başlangıç. 2. diploma töreni. |
| commend |
f. 1. tavsiye etmek, salık vermek. 2. övmek. 3. emanet
etmek. |
| commendable |
s. övgüye değer. |
| commensurate |
s. orantılı, eşit. |
| comment |
i. 1. yorum, tefsir. 2. açımlama. 3. eleştiri, tenkit. f. söz
söylemek; on hakkında fikrini söylemek, hakkında yorumda
bulunmak. |
| commentary |
i. yorum, tefsir. |
| commentator |
i. 1. yorumcu. 2. eleştirmen. |
| commerce |
i. ticaret, alım satım. |
| commercial |
s. ticari. i., radyo, TV reklam. |
| commercial law |
ticaret hukuku. |
| commercial law |
ticaret hukuku. |
| commercial traveller |
İng. (gezici) satış temsilcisi. |
| commercialise |
f., İng., bak. commercialize. |
| commercialize |
f. -i ticaret aracı yaparak bayağılaştırmak. |
| commingle |
f. karışmak; katmak, karıştırmak. |
| commiserate |
f. -in derdini paylaşmak. |
| commiseration |
i. teselli, acıma. |
| commission |
i. 1. görev, vazife, iş. 2. işleme. 3. eylem. 4. komisyon
ücreti, yüzdelik. 5. kurul, komisyon. 6. yetki. f. 1. atamak, tayin
etmek. 2. görevlendirmek. 3. den. donanmaya katmak. |
| commissioned |
s. |
| commissioned officer |
subay. |
| commissioner |
i. 1. komisyon üyesi. 2. şube müdürü. |
| commit |
f. (--ted, --ting) 1. işlemek, yapmak. 2. emanet etmek, teslim
etmek. 3. söz vererek bağlamak. |
| commit an impiety |
Allaha karşı saygısızlık etmek. |
| commit an offense |
suç işlemek. |
| commit o.s. |
1. (bir konuda) ne düşündüğünü söylemek, fikrini
söylemek. 2. to söz vermek: You´ve committed yourself to doing
this. Bunu yapmaya söz verdin. |
| commit suicide |
intihar etmek. |
| commit to memory |
ezberlemek. |
| commit to prison |
hapsetmek. |
| commit to writing |
yazmak. |
| commitment |
i. 1. söz, vaat; taahhüt, üstenme. 2. kesin karar. 3. teslim
etme; teslim olma. 4. bağlılık, sadakat. |
| committee |
i. kurul, komite, heyet, komisyon, encümen. |
| commode |
i. 1. lazımlık iskemlesi. 2. klozet. |
| commodious |
s. ferah, geniş. |
| commodity |
i. mal, eşya. staple commodities başlıca satış ürünleri. |
| common |
s. 1. müşterek, ortak; beraber yapılan: common defense ortak
savunma. common enemy ortak düşman. common grave ortak bir mezar.
common prayer herkesin beraber okuduğu dua. 2. yaygın, sıkça
rastlanan: a common sentiment yaygın bir his. 3. adi, bayağı,
basit: There was something common about her. Onda bir adilik
vardı. |
| common fraction |
mat. adi kesir, bayağı kesir. |
| common ground |
ortak bir zevk, görüş, tutku v.b.: There´s no common
ground between them. Onların hiçbir ortak yanı yok. |
| common knowledge |
bilinen gerçek. |
| common law |
örf ve âdete dayanan hukuk. common-law marriage resmi
nikâhsız beraber yaşama. |
| common law |
örf ve âdet hukuku. |
| common man |
sıradan insan, sokaktaki adam. |
| Common Market |
Ortak Pazar. |
| common noun |
dilb. cins adı, cins ismi. |
| common noun |
cins isim. |
| common property |
ortak mal. |
| common sense |
sağduyu. |
| common sense |
sağduyu, aklıselim. |
| common stock |
adi hisse senetleri. |
| common touch |
sempatiklik. |
| commonly |
z. çoğunlukla; genellikle. |
| commonplace |
s. 1. sıradan, bayağı. 2. olağan. i. 1. beylik laf, klişe,
basmakalıp söz. 2. sıradan bir şey. |
| commonwealth |
i. 1. ulus. 2. cumhuriyet. 3. eyalet. |
| commotion |
i. 1. şamata, gürültü patırtı. 2. karışıklık. |
| communal |
s. 1. toplumla ilgili, toplumsal, halka ait. 2. umumun malı
olan. |
| commune 1 |
i. komün. |
| commune 2 |
f. sohbet etmek, söyleşmek. |
| communicable |
s. bulaşıcı. |
| communicate |
f. 1. iletmek, nakletmek, bildirmek. 2. (hastalığı)
bulaştırmak, sirayet ettirmek. 3. (with) (ile) haberleşmek,
iletişmek; (ile) iletişim kurmak. 4. (odalar) birbirine açılmak;
with (bir oda) (başka bir odaya) açılmak. 5. Hrist. komünyon almak;
(birine) komünyon vermek. |
| communication |
i. 1. iletme, iletim; iletilme, iletiliş. 2. (mektup, not,
telgraf gibi iletilen) haber. 3. iletişim, haberleşme,
komünikasyon. 4. çoğ. haberleşme; ulaşım. |
| communicative |
s. konuşkan. |
| communion |
i. 1. paylaşma. 2. katılma. 3. Hrist. komünyon. 4. Hrist.
mezhep. |
| communiqué |
i. (kısa ve resmi) bildiri. |
| communism |
i. komünizm. |
| communist |
i., s. komünist. |
| community |
i. 1. toplum, cemiyet. 2. topluluk. 3. halk, kamu, amme. 4.
müşterek tasarruf, ortak mal sahipliği. |
| commute |
f. 1. (cezayı) hafifletmek, çevirmek. 2. banliyödeki ev ile
şehirdeki işyeri arasında her gün gidip gelmek. |
| commuter |
i. banliyödeki evi ile şehirdeki işyeri arasında her gün gidip
gelen kimse. |
| comp |
kıs. companion, compare, compiled, complete. |
| compact 1 |
s. 1. yoğun, kesif, sıkı, sık. 2. kısa, özlü. |
| compact 2 |
i. 1. pudriyer, pudralık. 2. oto. küçük araba. |
| compact 3 |
i. sözleşme, sözlü anlaşma. f. sözleşmek. |
| compact disk |
kompakt disk. |
| compact disk player |
kompakt disk çalar. |
| companion |
i. 1. arkadaş, yoldaş. 2. eş. 3. refakatçi. 4. elkitabı,
rehber. |
| companionable |
s. sokulgan, cana yakın, yalpak. |
| companionship |
i. arkadaşlık, eşlik. |
| company |
i. 1. şirket, kumpanya, ortaklık. 2. topluluk, kumpanya. 3.
eşlik, refakat, arkadaşlık. 4. misafirler; misafir. 5.
beraberindekiler, arkadaşlar. 6. ask. bölük. |
| comparable |
s. karşılaştırılabilir; benzer. |
| comparative |
s. 1. karşılaştırmalı, mukayeseli. 2. orantılı, nispi. 3. dilb.
(sıfat veya zarfların) üstünlük derecesini gösteren. i. |
| comparative anatomy |
karşılaştırmalı anatomi. |
| comparative degree |
dilb. üstünlük derecesi. |
| comparative linguistics |
karşılaştırmalı dilbilim. |
| comparative linguistics |
karşılaştırmalı dilbilim. |
| compare |
f. 1. (with) (ile) karşılaştırmak. 2. to -e benzetmek; -e
benzemek. |
| compare notes |
görüş alışverişinde bulunmak. |
| compare notes |
fikir alışverişinde bulunmak, görüş alışverişinde
bulunmak. |
| comparison |
i. karşılaştırma, mukayese. |
| compartment |
i. 1. bölme, bölüm. 2. d.y. kompartıman. |
| compartmentalize |
f. bölmelere ayırmak. |
| compass |
i. 1. pusula. 2. pergel. 3. çevre. 4. sınır. 5. alan,
saha. |
| compass needle |
pusula ibresi, pusula iğnesi. |
| compassion |
i. şefkat, merhamet, acıma, sevecenlik. |
| compassionate |
s. şefkatli, merhametli, başkalarına acıyan, sevecen. |
| compatibility |
i. uyumluluk, uyum, uyma, bağdaşma. |
| compatible |
s. 1. (with) (ile) uyumlu, (ile) bağdaşan. 2. geçimli. |
| compatriot |
i. vatandaş, yurttaş. |
| compel |
f. (--led, --ling) zorlamak, mecbur etmek. |
| compensate |
f. 1. tazmin etmek, bedelini ödemek. 2. telafi
etmek. |
| compensate for one thing by/with another |
bir şeyi başka bir şeyle telafi etmek: She compensates
for her occasional rudenesses by frequently making us laugh. Bizi
sık sık güldürerek arasıra yaptığı kabalıkları telafi
ediyor. |
| compensate s.o. for |
-in bedelini birine ödemek. |
| compensation |
i. 1. tazminat parası, tazminat. 2. telafi. 3. fayda, faydalı
taraf, olumlu taraf. |
| compere |
i. sunucu, takdimci. |
| compete |
f. 1. with ile yarışmak. 2. for için yarışmak. 3. with tic. ile
rekabet etmek. |
| competence |
i. 1. yeterlik, kifayet. 2. yetenek, kabiliyet. 3. ehliyet,
yetki. |
| competent |
s. 1. yeterli, ehil; yetenekli; işin üstesinden gelebilen. 2.
yetkili. |
| competition |
i. 1. yarışma. 2. tic. rekabet. |
| competitive |
s. 1. rekabete dayanan. 2. başkalarıyla rekabet edebilir. |
| competitor |
i. 1. tic. rakip. 2. yarışmacı. |
| compile |
f. derlemek. |
| complacency |
i. kendinden hoşnut olma. |
| complacent |
s. kendinden hoşnut. |
| complain |
f. şikâyet etmek, yakınmak. |
| complainant |
i. şikâyetçi, davacı. |
| complaint |
i. 1. şikâyet, yakınma. 2. hastalık. |
| complaisance |
i. yumuşaklık, yumuşak başlılık. |
| complaisant |
s. yumuşak, yumuşak başlı. |
| complement 1 |
i.1. tamamlayıcı. 2. dilb. tümleç. |
| complement 2 |
f. tamamlamak. |
| complementary |
s. tamamlayan, tamamlayıcı, tümleyici. |
| complete |
s. 1. tam, katıksız: I´m in complete sympathy with what you´re
saying. Senin dediklerine tamamıyla katılıyorum. It came as a
complete surprise. Tam bir sürprizdi. He´s a complete idiot! Tam
bir dangalak! 2. tamam, tamamlanmış. 3. tamam, eksiksiz: This
book´s not complete. Bu kitap tamam değil. Dinner wouldn´t be
complete without soup. Çorba olmadan akşam yemeği eksik olurdu. f.
tamamlamak. |
| complete with |
ile beraber: You can buy the books complete with a book
case for five billion liras. Kitapları, bir kitaplıkla beraber beş
milyar liraya alabilirsiniz. |
| complete works |
bütün eserler: the complete works of Hüseyin Rahmi
Hüseyin Rahmi´nin bütün eserleri. |
| completely |
z. tamamen, bütünüyle. |
| completion |
i. 1. bitirme, tamamlama; bitme, tamamlanma, sona erme. 2.
yerine getirme. |
| complex 1 |
i. 1. bileşik/karışık şey. 2. karmaşa. 3. ruhb. kompleks,
karmaşa. 4. ekon. kompleks. |
| complex 2 |
s. 1. karmaşık, kompleks. 2. mat. kompleks, karmaşık. |
| complex sentence |
dilb. girişik cümle. |
| complexion |
i. 1. cilt, ten, tenin rengi. 2. görünüş, görünüm. |
| complexity |
i. karmaşıklık. |
| compliance |
i. 1. uyma, riayet. 2. uyma, boyun eğme, itaat. 3.
uysallık. |
| compliant |
s. uysal, yumuşak başlı, itaatkâr. |
| complicate 1 |
f. karmaştırmak; çetrefilleştirmek, zorlaştırmak,
güçleştirmek. |
| complicate 2 |
s. karmaşık; çetrefil. |
| complicated |
s. karmaşık; çetrefil, çapraşık, anlaşılması güç, çözülmesi
güç. |
| complication |
i. 1. karmaşık hale getirme. 2. (bir işe giriştikten sonra
ortaya çıkan) engel, pürüz, güçlük, zorluk. 3. karmaşıklık,
karışıklık. 4. tıb. komplikasyon, ihtilat. |
| complicity |
i. 1. suç ortaklığı. 2. karmaşa. |
| compliment 1 |
f. (on) tebrik etmek, kutlamak; iltifat etmek, kompliman
yapmak. |
| compliment 2 |
i. iltifat, kompliman. |
| complimentary |
s. 1. hediye olarak verilen, ücretsiz, parasız. 2. iltifat
eden; övgü dolu, övücü. |
| compliments |
i. 1. selamlar. 2. saygılar. 3. tebrikler. |
| compliments of the season |
İng. tebrikler. |
| comply |
f. with -e uymak, -e riayet etmek. |
| component |
i. öğe, unsur, parça, eleman, cüz. s. bileşimde bulunan. |
| comport |
f. with -e uymak, -e uygun olmak: The results comport with our
expectations. Sonuçlar beklediğimiz gibi oldu. |
| comport o.s. |
davranmak, hareket etmek: She always comports herself with
dignity. O her zaman ağırbaşlı bir şekilde davranır. |
| compose |
f. 1. (müzik/şiir) yazmak; beste yapmak; şiir yazmak. 2.
(aralarındaki anlaşmazlıkları) gidermek. |
| compose o.s. |
kendine hâkim olmak, kendine gelmek. |
| composer |
i. besteci, bestekâr, kompozitör. |
| composite |
s. 1. bileşik. 2. karma, karışık. |
| composition |
i. 1. (yazılı ödev olarak) kompozisyon. 2. beste. 3. güz. san.
kompozisyon. 4. kim. bileşim. 5. beste yapma; şiir yazma. 6.
oluşum. |
| compositor |
i. dizgici, mürettip. |
| compost |
i. çürümüş yaprakla karışık gübre, komposto. |
| composure |
i. itidal, ılımlılık; sakinlik, soğukkanlılık. |
| compote |
i. komposto, hoşaf. |
| compound 1 |
i. içinde binalar bulunan etrafı duvarla çevrili yer. |
| compound 2 |
s. bileşik. i. bileşim, terkip. |
| compound interest |
bileşik faiz. |
| compound sentence |
dilb. birleşik cümle. |
| compound word |
dilb. birleşik sözcük. |
| comprehend |
f. 1. kavramak, anlamak. 2. kapsamak, içine almak. |
| comprehensible |
s. kavranabilir, anlaşılabilir. |
| comprehension |
i. 1. kavrayış, anlayış. 2. kapsam. |
| comprehensive |
s. kapsamlı, etraflı, geniş. |
| compress 1 |
f. sıkıştırmak. |
| compress 2 |
i. kompres. |
| compressed air |
sıkıştırılmış hava. |
| compression |
i. sıkıştırma, basınç, tazyik, kompresyon. |
| compressor |
i. kompresör. |
| comprise |
f. kapsamak, içermek, -den oluşmak; oluşturmak. |
| compromise |
i. (tarafların karşılıklı ödün vererek yaptığı) anlaşma,
uzlaşma, uyuşma. f. 1. karşılıklı ödün vererek anlaşmaya varmak,
uzlaşmak. 2. uzlaştırmak. 3. şerefini tehlikeye atmak. 4. tehlikeye
atmak. |
| compromise on |
(bir konuda) uzlaşmak. |
| compromise with |
ile uzlaşmak, ile uyuşmak. |
| compulsion |
i. 1. zorlama. 2. ruhb. dayanılmaz bir istek, içtepi,
zorgu. |
| compulsive |
s. 1. zorlayıcı. 2. ruhb. zorgulu. |
| compulsory |
s. zorunlu, mecburi. |
| compunction |
i. vicdan rahatsızlığı/azabı. |
| compute |
f. hesap etmek, hesaplamak. |
| computer |
i. bilgisayar, kompüter. |
| computer chip |
bilgisayar çipi. |
| computer engineer |
bilgisayar mühendisi. |
| computer engineering |
bilgisayar mühendisliği. |
| computer hardware |
bilgisayar donanımı. |
| computer operator |
bilgisayar operatörü, sistem operatörü. |
| computer program |
bilgisayar programı. |
| computer programmer |
bilgisayar programcısı. |
| computer programming |
bilgisayar programlaması. |
| computer software |
bilgisayar yazılımı. |
| computerise |
f., İng., bak. computerize. |
| computerize |
f. 1. bilgisayara geçirmek. 2. bilgisayarla donatmak. |
| comrade |
i. yoldaş, arkadaş. |
| con 1 |
z. karşı, aleyhte. |
| con 2 |
f. (--ned, --ning) aldatmak, kandırmak. |
| concave 1 |
s. içbükey, obruk, konkav. |
| concave 2 |
i. içbükey yüzey. |
| conceal |
f. gizlemek, gizli tutmak, saklamak, örtmek. |
| concede |
f. 1. kabul etmek, itiraf etmek, teslim etmek. 2. vermek,
bırakmak. |
| conceit |
i. kendini beğenme, kibir, gurur. |
| conceited |
s. kendini beğenmiş, kibirli. |
| conceivable |
s. akla gelebilir; düşünülebilir; hayal edilebilir. |
| conceive |
f. 1. gebe kalmak. 2. anlamak, kavramak, idrak etmek. 3.
düşünmek, tasavvur etmek. 4. tasarlamak, aklına gelmek. |
| conceive of |
düşünmek.––d a dislike I have conceived a dislike
for him. Ona karşı içimde bir nefret uyandı. |
| concentrate |
f. 1. toplamak, bir araya getirmek, yığmak; toplanmak. 2.
yoğunlaştırmak; yoğunlaşmak. 3. deriştirmek, koyulaştırmak. 4.
düşünceyi/dikkati/gücü bir noktada toplamak, konsantre olmak. i.
konsantre, derişik madde. |
| concentrated |
s. 1. konsantre, derişik. 2. yoğun. |
| concentration |
i. 1. dikkati bir noktada toplama, konsantrasyon. 2. toplama,
bir araya getirme, yığma; toplanma, toplaşım. 3. konsantrasyon,
derişim. |
| concentration camp |
toplama kampı. |
| concentric |
s. merkezleri bir, ortak merkezli. |
| concept |
i. 1. kavram, mefhum. 2. görüş, fikir. |
| conception |
i. 1. gebe kalma. 2. başlangıç. 3. kavram. 4. düşünce, fikir,
görüş. |
| concern |
i. 1. (birini) ilgilendiren şey: It´s one of our major
concerns. Bizi en çok ilgilendiren şeylerden biri. 2. ilgi: I
understand the reason for your concern. Duyduğunuz ilginin sebebini
anlıyorum. 3. endişe, kaygı: That is not a cause for concern.
Kaygılanılması gereken bir şey değil o. 4. firma. f. 1. ilgili
olmak; ilgilendirmek; etkilemek: The article concerns the future.
Makale gelecekle ilgili. This doesn´t concern you. Bu seni
ilgilendirmez. 2. kaygılandırmak. |
| concern o.s. with |
ile meşgul olmak, ile ilgilenmek. |
| concerned |
s. 1. ilgili, alakalı. 2. endişeli, düşünceli. |
| concerning |
edat ile ilgili olarak, -e dair, hakkında. |
| concert |
i. 1. konser, dinleti. 2. uyum, ahenk, birlik. |
| concerted |
s. 1. birlikte yapılmış. 2. birlikte planlanmış. |
| concerto |
i. konçerto. |
| concession |
i. 1. kabul, itiraf, teslim. 2. taviz, ödün. 3. imtiyaz,
izin. |
| conch |
i. büyük deniz kabuğu. |
| conciliate |
f. 1. gönlünü almak, yatıştırmak. 2. uzlaştırmak. |
| conciliation |
i. 1. gönlünü alma, yatıştırma. 2. uzlaştırma. |
| conciliatory |
s. gönül alıcı, yatıştırıcı. |
| concise |
s. kısa, veciz; özlü, az ve öz. |
| concisely |
z. kısaca, az ve öz. |
| conclude |
f. 1. bitirmek, sona erdirmek; bitmek, sona ermek. 2. sonuca
varmak, sonuç çıkarmak. 3. (bir işin) sonunu getirmek. 4. bir
karara varmak, karar vermek. |
| concluding |
s. son, bitiş. |
| conclusion |
i. 1. son, nihayet. 2. sonuç, netice. 3. karar. |
| conclusive |
s. 1. kesin, kati. 2. son, nihai. |
| concoct |
f. 1. birbirine karıştırarak hazırlamak, tertip etmek, yapmak.
2. (hikâye/yalan) uydurmak, düzmek. |
| concoction |
i. 1. karışım. 2. karıştırma. |
| concord |
i. 1. uyum, ahenk; barış. 2. anlaşma, antlaşma. |
| concourse |
i. 1. toplanma, bir araya gelme. 2. kalabalık, izdiham. 3.
(havaalanında/garda) büyük yolcu salonu; meydan. |
| concrete |
s. 1. somut. 2. beton. i. beton. |
| concrete mixer |
betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı, malaksör. |
| concur |
f. (--red, --ring) 1. aynı fikirde olmak, uyuşmak. 2. aynı
zamana rastlamak, çatışmak. |
| concurrence |
i. 1. (fikir) aynı olma, birlik, uyuşma. 2. aynı zamana
rastlama. |
| concurrent |
s. 1. aynı zamana rastlayan. 2. aynı olan, uyuşan. |
| concurrently |
z. aynı zamanda. |
| concussion |
i. 1. beyin sarsıntısı. 2. şiddetli sarsıntı. |
| condemn |
f. 1. kınamak, ayıplamak. 2. suçlu çıkarmak. 3. mahkûm etmek.
4. huk. -in kullanılmasını resmen yasaklamak. 5. huk.
kamulaştırmak, istimlak etmek. 6. suçluluğunu açığa
vurmak. |
| condemn to death |
idama mahkûm etmek. |
| condemnation |
i. 1. kınama, ayıplama. 2. kabahatli bulma. 3. suçlu çıkarma.
4. mahkûm etme; mahkûmiyet. 5. kamulaştırma, istimlak. |
| condensation |
i. 1. buğu. 2. buğulaşma. 3. kim., fiz. yoğunlaştırma;
yoğunlaşma, kondansasyon. 4. sıvılaştırma; sıvılaşma. 5. kısaltma,
özet. |
| condense |
f. 1. kim., fiz. yoğunlaştırmak, koyulaştırmak; yoğunlaşmak,
koyulaşmak. 2. (buharı/gazı) sıvılaştırmak; (buhar/gaz) sıvılaşmak.
3. (yazıyı/sözü) kısaltmak, özetlemek. |
| condensed milk |
şekerli konsantre süt. |
| condenser |
i. 1. fiz. kondansatör, yoğunlaç. 2. kim. yoğuşturucu. |
| condescend |
f. tenezzül etmek, sözde alçakgönüllülük göstermek,
lütfetmek. |
| condescending |
s. tenezzül eden. |
| condescension |
i. tenezzül. |
| condiment |
i. yemeğe çeşni veren şey. |
| condition |
i. 1. şart, koşul: It´s one of the conditions of the agreement.
Anlaşmanın şartlarından biri. What are living conditions like
there? Oradaki hayat şartları nasıl? 2. hal, durum: This house is
not in very good condition. Bu evin hali pek iyi değil. 3. sağlık
durumu: He´s in good condition. Sağlığı yerinde. This player´s in
great condition. Bu oyuncunun kondisyonu çok iyi. Does she have a
heart condition? Kalbinden mi rahatsız?/Kalbi mi var? What do you
think of his mental condition? Onun akli durumu hakkında ne
düşünüyorsun? f. 1. şartlandırmak, koşullandırmak. 2. etkilemek:
Such teachings will condition his attitude to life. O gibi
öğretiler onun hayata bakışını etkileyecek. 3. (oyuncuyu) iyi bir
kondisyona getirmek. 4. (birini) (belirli bir duruma) getirmek: You
can´t condition him to accept that. Kendisini onu kabul edecek
duruma getiremezsiniz. |
| conditional |
s. koşullu, şartlı, şarta bağlı, kayıtlı. i., dilb. şart
kipi. |
| conditional mood |
dilb. şart kipi. |
| conditional sale |
şarta bağlı satış. |
| conditionally |
z. şartlı olarak. |
| condole |
f. with başsağlığı dilemek, taziyede bulunmak. |
| condolence |
i. başsağlığı, taziye. |
| condom |
i. prezervatif, kaput. |
| condone |
f. göz yummak, görmezlikten gelmek. |
| conduce |
f. to/toward -e neden olmak, -e vesile olmak. |
| conducive |
s. |
| conduct 1 |
i. 1. davranış, tavır, hareket. 2. yönetim, idare. |
| conduct 2 |
f. 1. yürütmek; yönetmek, idare etmek: You´ve conducted this
siege well. Bu kuşatmayı çok iyi yürüttünüz. You can´t conduct such
experiments here. Burada böyle denemeler yapamazsınız. They conduct
a college. Bir koleji yönetiyorlar. Who´s going to conduct the
orchestra? Orkestrayı kim yönetecek? 2. rehberlik etmek. 3.
(sesi/elektriği) iletmek. |
| conduct o.s. |
(belirli bir şekilde) davranmak: He conducted himself
well at the party. Partide iyi davrandı. |
| conduction |
i., fiz. iletme, geçirme, nakletme. |
| conductive |
s., fiz. iletici, geçirici, iletken, geçirgen. |
| conductivity |
i., fiz. iletkenlik, geçirgenlik. |
| conductor |
i. 1. kılavuz, önder, lider, şef. 2. d.y. biletçi, kondüktör.
3. (orkestra/koro için) şef. 4. iletken madde, iletken. |
| cone |
i. 1. geom. koni. 2. mak. koni biçiminde makara. 3. bot.
kozalak, kozak. 4. (dondurma için) külah. |
| confection |
i. şekerleme, şeker. |
| confectionary |
i., bak. confectionery. |
| confectioner |
i. şekerci. |
| confectioner´s sugar |
pudra şekeri. |
| confectioners´ sugar |
pudraşeker, pudraşekeri. |
| confectionery |
i. 1. şekerleme imalathanesi. 2. şekerleme. |
| confederacy |
i. konfederasyon, ittifak, birlik. |
| confederate 1 |
s. birleşik, bağlaşık, konfedere. i. suç ortağı. |
| confederate 2 |
f. birleşmek, bağlaşmak; birleştirmek. |
| confederated |
s. birleşik, bağlaşık, konfedere. |
| confederation |
i. konfederasyon, birleşik devletler. |
| confer |
f. (--red, --ring) 1. (with) (ile) görüşmek, müzakere etmek;
müzakere yapmak: I conferred with him on the matter. Meseleyi
onunla görüştüm. 2. (on/upon) (-e) (unvan, akademik derece)
vermek. |
| conference |
i. 1. görüşme. 2. toplantı; konferans, kongre. |
| confess |
f. 1. itiraf etmek. 2. günah çıkartmak. |
| confession |
i. 1. itiraf. 2. günah çıkartma. |
| confessional |
i. günah çıkartma hücresi. |
| confessor |
i. günah çıkartan papaz. |
| confidant |
i. sırdaş, dert ortağı. |
| confide |
f. to (sırrını) -e söylemek. |
| confide in s.o. |
birine sırrını söylemek. |
| confidence |
i. güven, itimat. |
| confidence game |
dolandırıcılık, üçkâğıtçılık. |
| confidence in |
I have confidence in him. Ona güvenirim./Ona itimadım
var. |
| confidence man |
dolandırıcı, üçkâğıtçı. |
| confident |
s. emin, inanan. |
| confidential |
s. gizli kalması gereken, gizli: This is confidential. Bu
aramızda kalsın. |
| confidentially |
z. sır olarak. |
| confidently |
z. güvenle. |
| configuration |
i. 1. düzenleniş, düzen. 2. görünüm, biçim. 3. geom., bilg.
konfigürasyon. |
| confine |
f. 1. to -e hapsetmek, -e kapatmak. 2. to (bir hastalık)
(birini eve/yatağa) bağlamak. 3. sınırlamak, sınırlandırmak. 4. to
-e hasretmek. |
| confinement |
i. 1. hapis, hapsedilme. 2. (eve/yatağa) bağlı kalma. 3.
sınırlama, sınırlandırma. 4. doğum sonrası yatakta kalma
süresi. |
| confirm |
f. 1. doğrulamak, tasdik etmek, teyit etmek. 2. (rezervasyonu)
konfirme etmek; kesinleştirmek; sağlama bağlamak. 3. (birini)
kutsayarak kiliseye üye olarak kabul etmek. 4. onaylamak, tasdik
etmek. |
| confirmation |
i. 1. doğrulama, tasdik, teyit. 2. konfirmasyon; kesinleştirme;
sağlama bağlama. 3. papazın verdiği ilmihal derslerine devam etme
ve kiliseye üye olarak kabul edilme; kiliseye üye olarak kabul
töreni. |
| confirmed bachelor |
müzmin bekâr. |
| confiscate |
f. 1. (mala) el koymak, -i müsadere etmek; (yasaklanmış şeyi)
toplamak. 2. -e haciz koymak, -i haczetmek. 3. kamulaştırmak,
istimlak etmek. |
| confiscation |
i. 1. mala el koyma, müsadere; (yasaklanmış şeyi) toplama. 2.
haciz. 3. kamulaştırma, istimlak. |
| conflagration |
i. büyük yangın. |
| conflict 1 |
i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilaf. 2. savaş, harp;
(silahlı) çatışma. 3. ruhb. çatışma. |
| conflict 2 |
f. with ile uyuşmamak, ile çatışmak, ile çelişmek. |
| conflict of interest |
çıkar çatışması. |
| conflict of laws |
kanuni ihtilaf. |
| conflicting |
s. çelişkili. |
| conform |
f. (to) (-e) uymak, (-e) riayet etmek. |
| conformism |
i. konformizm, uymacılık. |
| conformist |
i. konformist, uymacı. |
| conformity |
i. uygunluk, uyma. |
| confound |
f. şaşırtmak, şaşkına çevirmek. |
| Confound it! |
Allah kahretsin! |
| confounded |
s., k. dili kör olası, kahrolası. |
| confront |
f. 1. with -e gidip söylemek/anlatmak: He confronted me with
the problem. Bana gelip meseleyi anlattı. 2. karşısına çıkmak;
önünü kesmek. 3. -in üstüne gitmek; ile uğraşmak: Are you ready to
confront this problem? Bu sorunla uğraşmaya hazır mısın? |
| confrontation |
i. 1. meydan okuma; karşılıklı meydan okuma. 2. huk. (sanığı,
kendisini suçlayanla) yüzleştirme. |
| confuse |
f. 1. kafasını karıştırmak, şaşırtmak. 2. with (bir
şeyi/birini) (başka şeyle/biriyle) karıştırmak. |
| confused |
s. 1. kafası karışmış, şaşkına dönmüş. 2. karışık, düzensiz;
karman çorman. 3. ayırt edilemez, seçilemez. |
| confusion |
i. 1. kafa karışıklığı, şaşkınlık. 2. karışıklık, düzensizlik.
3. bir şeyi/birini başka şey/biri sanma. |
| congeal |
f. 1. dondurmak; donmak. 2. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak. |
| congenial |
s. sempatik, sevimli; hoş. |
| congeniality |
i. 1. sempatiklik, sevimlilik. 2. uygunluk. |
| congenital |
s. doğuştan, yaradılıştan. |
| congested |
s. 1. tıkanık. 2. kalabalık, tıklım tıklım. 3. tıb. kan
toplamış. |
| congestion |
i. 1. tıkanıklık. 2. kalabalık, izdiham. 3. tıb. kan
toplanması, kan hücumu. |
| conglomerate |
i. 1. küme. 2. tic. şirketler grubu. 3. jeol. yığışım,
konglomera. |
| conglomeration |
i. birikinti, yığın, küme. |
| Congo |
i. |
| Congolese |
i. (çoğ. Con.go.lese) Kongolu. s. 1. Kongo, Kongo´ya özgü. 2.
Kongolu. |
| congratulate |
f. tebrik etmek, kutlamak. |
| congratulation |
i. tebrik, kutlama. |
| Congratulations! |
Tebrikler!/Tebrik ederim. |
| congregate |
f. 1. toplamak, bir araya getirmek. 2. toplanmak, bir araya
gelmek, birikmek. |
| congregation |
i. 1. toplama, toplantı. 2. cemaat. |
| congress |
i. kongre. |
| congressional |
s. kongreye ait. |
| congressman |
, çoğ. con.gress.men (kang´grısmîn) i., pol., A.B.D.
Temsilciler Meclisi üyesi (erkek). |
| congresswoman |
çoğ. con.gress.wom.en (kang´grıswîmîn) i., pol., A.B.D.
Temsilciler Meclisi üyesi (kadın). |
| congruent |
s. 1. uygun, münasip, yerinde. 2. mat. benzer. |
| congruous |
s., bak. congruent. |
| conic |
s., mat. konik. |
| conifer |
i., bot. kozalaklı ağaç. |
| conjectural |
s. tahmini, varsayımsal, farazi. |
| conjecture |
i. zan, sanı; tahmin, varsayım, farz. f. zannetmek, sanmak;
tahmin etmek, farzetmek. |
| conjugal |
s. evlilik ile ilgili, karıkocalığa ait. |
| conjugate |
f., dilb. çekmek. |
| conjugation |
i., dilb. fiil çekimi. |
| conjunction |
i. 1. dilb. bağlaç. 2. birlik; birleşme. 3. gökb.
kavuşum. |
| conjunctive |
s., dilb. bağlayıcı. |
| conjunctivitis |
i., tıb. konjonktivit, konjonktiv iltihabı. |
| conjure |
f. 1. hokkabazlık yaparak -i yapmak: She conjured a dove out of
the box. Hokkabazlık yaparak kutudan güvercin çıkardı. 2. büyü
yoluyla (ruh) çağırmak. |
| conjure up |
1. hayal etmek; icat etmek. 2. -i anımsatmak, -i akla
getirmek, -i uyandırmak. 3. hokkabaz gibi -i yapıvermek. |
| conjurer |
i. 1. hokkabaz, sihirbaz. 2. büyücü. |
| connect |
f. 1. bağlamak, birleştirmek; bağlanmak, birleşmek, bağlı
olmak. 2. (with) (iki şey arasında) bağ kurmak. 3. (with) (belirli
bir seferle) bağlantılı olmak. |
| connected |
s. 1. bağlı, birleştirilmiş. 2. with -e bağlı, ile ilgili, -e
ait. |
| connecting link |
1. halka. 2. (iki şey arasındaki) bağlantı, ilgi. |
| connecting rod |
oto. biyel, biyel/piston kolu. |
| connection |
i. 1. bağlantı, bağ, ilişki. 2. bağlama, birleştirme. 3.
tanıdık, arkadaş. 4. akraba, hısım. 5. bağlantılı sefer. |
| connexion |
i., İng., bak. connection. |
| connivance |
i. 1. göz yumma. 2. suç ortaklığı. |
| connive |
f. 1. at -i görmezlikten gelmek, -e göz yummak. 2. with ile
dolap/entrika çevirmek. We connived together in the plot. Komployu
birlikte hazırladık. |
| connoisseur |
i. eksper, erbap, uzman. |
| connotation |
i. yananlam, bir sözcüğün çağrıştırdığı şey. |
| connote |
f. akla getirmek, anlamına gelmek, demeye gelmek, göstermek,
ifade etmek. |
| conquer |
f. 1. fethetmek, zaptetmek. 2. yenmek. |
| conqueror |
i. fatih. |
| conquest |
i. 1. fetih, zapt. 2. zafer. |
| conscience |
i. 1. vicdan. 2. vicdanlılık. |
| conscientious |
s. 1. vicdanlı. 2. özenli, itinalı. 3. işine bağlı,
vazifeşinas. |
| conscientious objector |
savaşa karşı olduğu için askerlik yapmayı reddeden kimse. |
| conscientiously |
z. 1. vicdanına dayanarak; vicdanen. 2. özenle, itina ile. |
| conscious |
s. 1. bilinci yerinde, şuuru yerinde. 2. farkında olan. 3.
bilinçli. |
| consciously |
z. bile bile, bilinçli olarak. |
| consciousness |
i. 1. of -in farkında olma, -i bilme. 2. bilinç, şuur. |
| conscript 1 |
s., i. askere alınmış (kimse). |
| conscript 2 |
f. askere almak. |
| conscription |
i. 1. askere alma. 2. mecburi askerlik. |
| consecrate |
f. 1. kutsamak, takdis etmek. 2. (birine) dini bir törenle
(belirli bir unvan) vermek. 3. to -e adamak. |
| consecration |
i. 1. kutsama. 2. kutsama töreni. |
| consecutive |
s. 1. arka arkaya gelen, ardıl. 2. mat. ardışık. |
| consecutively |
z. arka arkaya, art arda, ardışık olarak. |
| consensus |
i. fikir birliği, oybirliği. |
| consent |
i. rıza: They´ve finally given their consent. Nihayet rıza
gösterdiler. How can we gain her consent? Onun rızasını nasıl
alabiliriz? She can´t do it without my consent. Rızam olmadan onu
yapamaz. f. (to) (-e) razı olmak, (-e) rıza göstermek. |
| consequence |
i. 1. sonuç, netice. 2. semere. 3. önem. |
| consequently |
z. bu/o yüzden, bu/o nedenle, dolayısıyla, binaenaleyh. |
| conservation |
i. 1. koruma, himaye. 2. doğal kaynakları koruma. |
| conservationist |
i. doğal kaynakları koruma yanlısı. |
| conservatism |
i. tutuculuk, muhafazakârlık. |
| conservative |
s. 1. tutucu, muhafazakâr. 2. hiç aşırıya kaçmayan, ılımlı. i.
tutucu kimse. |
| conservatory |
i. 1. limonluk, sera. 2. konservatuvar. |
| conserve 1 |
f. korumak, muhafaza etmek. |
| conserve 2 |
i. reçel. |
| consider |
f. 1. üzerinde düşünmek; düşünmek. 2. göz önünde tutmak,
dikkate almak, hesaba katmak. 3. saymak, addetmek. |
| considerable |
s. 1. önemli, hatırı sayılır. 2. büyük, hayli, fazla, oldukça
çok. |
| considerably |
z. epeyce, oldukça. |
| considerate |
s. 1. düşünceli, saygılı, hürmetkâr. 2. nazik. |
| consideration |
i. 1. nezaket, saygı, düşünce. 2. üzerinde düşünme. 3.
karşılık, bedel; ücret. 4. önem. 5. itibar, saygınlık. 6. etken,
faktör. |
| considering |
edat, bağ. göz önünde tutulursa. z., k. dili her şey göz önünde
tutulursa. |
| consign |
f. 1. göndermek; vermek. 2. teslim etmek, emanet etmek. |
| consignee |
i. malın gönderildiği kimse. |
| consigner |
i., bak. consignor. |
| consignment |
i. 1. mal gönderme, sevkıyat. 2. gönderilen mal. |
| consignor |
i. mal gönderen kimse. |
| consist |
f. 1. of -den meydana gelmek, -den oluşmak, -den ibaret olmak.
2. in -e dayanmak, -e bağlı olmak. |
| consistency |
i. 1. tutarlık, tutarlılık, insicam. 2. kıvam; koyuluk;
yoğunluk. |
| consistent |
s. tutarlı. |
| consistently |
z. 1. tutarlı bir şekilde. 2. sürekli olarak, devamlı olarak,
mütemadiyen. |
| consolation |
i. teselli, avunç. |
| consolation prize |
teselli mükâfatı. |
| console |
f. avutmak, avundurmak, teselli etmek. |
| consolidate |
f. 1. pekiştirmek, takviye etmek, sağlamlaştırmak; pekişmek,
sağlamlaşmak. 2. birleştirmek; birleşmek. 3. tic. konsolide
etmek. |
| consonant |
i. ünsüz, sessiz, konson, konsonant. s. 1. to/with -e uygun,
ile uyumlu. 2. ahenkli, uyumlu. |
| consort |
f. with ile arkadaşlık etmek. |
| consortium |
i. konsorsiyum. |
| conspicuous |
s. göze çarpan, dikkati çeken. |
| conspiracy |
i. komplo. |
| conspirator |
i. komplocu. |
| conspire |
f. komplo kurmak. |
| constable |
i., İng. polis, polis memuru. |
| constabulary |
i., İng. polis teşkilatı. |
| constancy |
i. 1. vefa. 2. sebat. 3. değişmezlik. |
| constant |
s. 1. değişmez, sabit. 2. sürekli, devamlı. 3. sadık. i. 1.
sabit şey. 2. mat. değişmez nicelik, sabit sayı, sabite. |
| constantly |
z. sürekli, daima. |
| constellation |
i., gõkb. takımyıldız. |
| consternation |
i. şaşkınlık, hayret, korku, dehşet. |
| constipation |
i. kabızlık, peklik. |
| constituency |
i. 1. bir seçim bölgesindeki seçmenler. 2. seçim bölgesi. |
| constituent |
s. bütünü oluşturan. i. 1. seçmen. 2. öğe, unsur. |
| constitute |
f. 1. oluşturmak, teşkil etmek. 2. meydana getirmek, kurmak,
tesis etmek. 3. atamak, tayin etmek. |
| constitution |
i. 1. anayasa. 2. tüzük, nizamname. 3. yapı, bünye. 4. bileşim,
terkip. |
| constitutional |
s. 1. anayasal. 2. bünyesel, yapısal. i. sağlık için yapılan
yürüyüş. |
| constrain |
f. 1. zorlamak, mecbur etmek. 2. engellemek, menetmek. |
| constrained |
s. zoraki. |
| constraint |
i. 1. sınırlama, tahdit. 2. kendini tutma. |
| constrict |
f. sıkmak, sıkıştırmak, büzmek, daraltmak. |
| constriction |
i. 1. sıkma, büzme. 2. boğaz, dar geçit. |
| construct |
f. 1. yapmak, inşa etmek, bina etmek, kurmak, tertip etmek. 2.
geom. çizmek. |
| construction |
i. 1. yapım, inşa, inşaat. 2. yapı, inşaat. 3. yorum, tefsir.
4. dilb. yapı, inşa, tertip. 5. geom. çizim. |
| construction site |
inşaat alanı/sahası. |
| constructive |
s. 1. yapıcı, olumlu, müspet. 2. yapısal. |
| construe |
f. 1. yorumlamak, tefsir etmek, mana vermek, anlamak. 2.
(cümleyi) tahlil etmek. |
| consul |
i. 1. konsolos. 2. (eski Roma´da) konsül. |
| consul general |
başkonsolos. |
| consular |
s. 1. konsolosa ait. 2. konsüle ait. |
| consular agent |
fahri konsolos. |
| consulate |
i. konsolosluk, konsoloshane. |
| consult |
f. 1. danışmak, başvurmak, müracaat etmek, sormak. 2. göz
önünde tutmak, hesaba katmak. 3. with ile görüşmek. |
| consultant |
i. danışman, müşavir. |
| consultation |
i. 1. danışma, müzakere, istişare. 2. tıb. konsültasyon. |
| consultative |
s. danışmanlıkla ilgili, istişari. |
| consultative committee |
danışma kurulu. |
| consume |
f. 1. tüketmek, yoğaltmak, istihlak etmek. 2. yakıp yok
etmek. |
| consumed with jealousy |
kıskançlıktan deliye dönmüş. |
| consumer |
i. tüketici, yoğaltıcı. |
| consumer durables |
dayanıklı tüketim malları. |
| consumer goods |
tüketim maddeleri. |
| consumer nondurables |
dayanıksız tüketim malları. |
| consummate 1 |
s. tam, mükemmel, dört dörtlük. |
| consummate 1 |
s. tam, mükemmel, dört dörtlük. |
| consummate 2 |
f. tamamlamak, ikmal etmek. |
| consumption |
i. tüketim, yoğaltma, istihlak. |
| cont |
kıs. contents, continent, continue. |
| contact |
i. 1. temas, değme, dokunma: It mustn´t have any contact with
the air. Havayla hiç teması olmamalı. 2. temas, ilişki; irtibat,
bağlantı: Have you ever had any sort of contact with them? Onlarla
herhangi bir temasınız oldu mu? We´ve been in contact for some
time. Epey zamandan beri temastayız. We´ve finally established
radio contact with them. Onlarla nihayet radyoyla irtibat kurduk.
3. (faydalı olabilecek) tanıdık; kaynak, haber veren kimse; aracı,
aracılık yapan kimse. 4. k. dili kontakt lens, lens. f. 1. ile
temasa geçmek, ile temas etmek. 2. temas etmek, değmek,
dokunmak. |
| contact lens |
kontakt lens, lens. |
| contact lens |
kontakt lens, lens. |
| contagious |
s. 1. tıb. bulaşıcı, bulaşkan, sâri. 2. çabuk yayılan. |
| contain |
f. 1. kapsamak, içermek, içine almak. 2. kontrol altına almak,
tutmak. |
| contain/have overtones |
... izleri taşımak, -de ... izleri/havası olmak: This story has
political overtones. Bu hikâyede siyasi bir hava var. |
| container |
i. 1. (kutu, şişe v.b.) kap. 2. konteyner. |
| contaminate |
f. (mikrop, zehir v.b. ile) kirletmek; bulaştırmak. |
| contamination |
i. (mikrop, zehir v.b. ile) kirletme/kirletilme/kirlenme;
bulaştırma. |
| contemplate |
f. 1. düşünmek; düşünüp taşınmak. 2. niyetinde olmak,
tasarlamak. 3. dikkatle seyretmek/izlemek. |
| contemplation |
i. 1. düşünme, tefekkür; düşünüp taşınma. 2. tasarlama. 3.
dikkatle seyretme/izleme. |
| contemplative |
s. 1. uzun uzun düşünmeyi seven. 2. dalgın, düşünceye
dalmış. |
| contemporaneous |
s. çağdaş, aynı zamanda olan. |
| contemporary |
s. çağdaş, muasır. i. 1. yaşıt, akran. 2. çağdaş. |
| contemporary with |
ile çağdaş. |
| contempt |
i. küçük görme, hor görme. |
| contempt of court |
huk. mahkemeye itaatsizlik. |
| contemptible |
s. aşağılık, alçak, rezil. |
| contemptuous |
s. hakir gören, hor gören. |
| contend |
f. 1. for için yarışmak, çekişmek. 2. with ile uğraşmak,
mücadele etmek. 3. iddia etmek, ileri sürmek. |
| content 1 |
i. 1. içerik. 2. miktar: This coal has a high sulfur content.
Bu kömürün kükürt miktarı yüksek. |
| content 2 |
s. hoşnut, memnun. i. hoşnutluk, memnuniyet. f. hoşnut etmek,
memnun etmek, tatmin etmek. |
| contented |
s. hoşnut, memnun; rahat, mutlu. |
| contention |
i. 1. sav, iddia, tez. 2. yarışma, müsabaka. 3. kavga,
münakaşa. |
| contentment |
i. memnuniyet; rahatlık. |
| contents |
i., çoğ. içindekiler, içerik, muhteviyat. |
| contest 1 |
f. 1. (bir şeye) itiraz edip yanlış olduğunu ispatlamaya
çalışmak. 2. yarışmak. |
| contest 2 |
i. 1. yarışma. 2. mücadele, çekişme. |
| contestant |
i. yarışmacı. |
| context |
i. bağlam, kontekst. |
| Continent |
i. |
| continent 1 |
i. kıta, anakara. |
| continent 2 |
s. idrarını tutabilen; bağırsaklarına hâkim olabilen. |
| Continental |
s. Avrupa kıtasındaki ülkelere özgü. |
| continental |
s. kıtasal. |
| contingency |
i. 1. olasılık, ihtimal. 2. beklenmedik olay. |
| contingency fund |
ihtiyat fonu. |
| contingent |
s. on/upon -e bağlı. |
| continual |
s. sürekli, devamlı. |
| continually |
z. sürekli, devamlı, sık sık, boyuna, habire. |
| continuation |
i. devam, devam etme, sürme. |
| continue |
f. devam etmek, sürmek. |
| continuity |
i. süreklilik, devamlılık. |
| continuous |
s. sürekli, devamlı, aralıksız. |
| continuously |
z. sürekli, devamlı, durmadan, aralıksız. |
| contort |
f. burmak, bükmek, eğmek, çarpıtmak; -i çarpıtarak
tuhaf/anormal bir şekle sokmak. |
| contorted |
s. buruşuk, bükük. |
| contortion |
i. burulma, bükülme, eğilme; -i çarpıtarak tuhaf/anormal bir
şekle sokma. |
| contour |
i. dış hatlar, çevre, şekil. |
| contra- |
önek karşı, zıt, aksi. |
| contraband |
s. kaçak, ithal veya ihracı yasaklanmış. i. 1. kaçak mal. 2.
kaçakçılık. |
| contraception |
i. gebelikten korunma. |
| contraceptive |
s., i. gebeliği önleyici (hap/alet). |
| contract 1 |
i. 1. sözleşme, mukavele, kontrat, akit. 2. sözleşme metni,
mukavelename. |
| contract 2 |
f. 1. kasmak, daraltmak, kısaltmak, büzmek; kasılmak, daralmak,
kısalmak, çekmek, büzülmek. 2. (hastalık) kapmak. 3. sözleşme
yapmak. |
| contraction |
i. 1. kasılma, daralma, kısalma, çekilme, büzülme. 2. doğum
sırasında rahim kaslarının kasılması. 3. dilb. (bir veya birkaç
harf atılarak yapılan) kısaltma. |
| contractor |
i. müteahhit, üstenci, üstlenici, yüklenici. |
| contradict |
f. 1. yalanlamak, tekzip etmek, aksini iddia etmek. 2. ters
düşmek, çelişmek. |
| contradiction |
i. 1. aykırılık, çelişki, çelişme, tutarsızlık. 2.
yalanlama. |
| contradictory |
s. çelişkili, çelişik, tutarsız. |
| contrary |
s. 1. kıntrer´i) aksi (kimse). 2. (kan´treri) karşıt, aksi,
zıt, aykırı. 3. (kan´treri) ters yönden esen (rüzgâr). i.
(kan´treri) zıt, karşıt, aksi, ters. z. (kan´treri) aksine,
tersine. |
| contrary to |
-in tersine/aksine. |
| contrast 1 |
i. 1. karşıtlık, zıtlık. 2. foto. kontrast. |
| contrast 2 |
f. 1. (aradaki farkı göstermek üzere) karşılaştırmak, mukayese
etmek, kıyas etmek. 2. (with) (ile) çelişmek, (-e) ters
düşmek. |
| contribute |
f. (to) 1. (bağış olarak) vermek, bağışlamak. 2. katkıda
bulunmak, -in payı olmak. 3. (gazete, dergi v.b.´ne) yazı
vermek. |
| contribution |
i. 1. bağış. 2. yardım, katkı, pay. 3. makale, yazı. |
| contributor |
i. 1. bağışçı. 2. (gazete, dergi v.b.´ne) yazı yazan kimse. 3.
katkıda bulunan kimse. |
| contrite |
s. pişman, nadim, tövbekâr. |
| contrive |
f. 1. (a way of/a means of) -in yolunu bulmak, için bir yol
bulmak: She contrived a way to get herself invited to the party.
Kendisini partiye davet ettirmenin yolunu buldu. 2. from (bir şeyi)
(başka bir şeyden) uydurup yapmak. |
| contrived |
s. uydurma, uyduruk. |
| control 1 |
i. 1. kontrol, denetim. 2. yönetim, idare, egemenlik,
hâkimiyet. |
| control 2 |
f. (--led, --ling) 1. kontrol etmek, denetlemek. 2. idare
etmek, hâkim olmak. |
| control tower |
kontrol kulesi. |
| controversial |
s. tartışmalı, çekişmeli. |
| controversy |
i. tartışma, çekişme, anlaşmazlık. |
| convalesce |
f. nekahet döneminde olmak, iyileşmek. |
| convalescence |
i. nekahet. |
| convalescent |
s. nekahet döneminde olan. i. nekahet dönemindeki hasta. |
| convection |
i., fiz., kim. konveksiyon, ısı yayımı, iletim. |
| convene |
f. 1. (toplantı) yapılmak; toplanmak. 2. (toplantıya çağırarak)
toplamak. |
| convenience |
i. 1. uygunluk, rahatlık, kolaylık, elverişlilik. 2. çoğ.
konfor. 3. İng. tuvalet, WC, lavabo. |
| convenient |
s. uygun, elverişli, müsait; rahat; kullanışlı. |
| convent |
i. kadınlar manastırı. |
| convention |
i. 1. kongre; konvansiyon. 2. anlaşma, konvansiyon. 3. gelenek,
âdet. |
| conventional |
s. 1. geleneksel. 2. beylik, basmakalıp, sıradan. |
| conventional weapons |
konvansiyonel silahlar. |
| converge |
f. 1. bir noktaya yönelmek. 2. geom. yakınsamak. |
| conversant |
s. with -e aşina, -i iyi bilen. |
| conversation |
i. konuşma, sohbet. |
| conversational |
s. 1. konuşmaya özgü. 2. konuşma dilinde. 3. konuşmaya hazır,
konuşkan. |
| conversationalist |
i. hoşsohbet biri. |
| converse 1 |
f. (with) (ile) konuşmak, sohbet etmek. |
| converse 2 |
s. karşıt, zıt, aksi, ters. i. karşıt anlamlı söz/sözcük. |
| conversion |
i. 1. çevirme, bir durumdan başka duruma getirme; değiştirme,
dönüştürme; çevrilme; değişme, dönüşme. 2. din değiştirme. 3.
ihtida. |
| convert 1 |
i. 1. din değiştiren kimse. 2. dönme, mühtedi. |
| convert 2 |
f. (from) (to/into) (-den) (-e) çevirmek, (bir durumdan) (başka
duruma) getirmek; (-e) değiştirmek, (-e) dönüştürmek. |
| converter |
i., elek. çevirgeç. |
| convertible |
s. 1. çevrilebilir, başka duruma getirilebilir;
değiştirilebilir. 2. konvertibl (para). i. 1. üstü açılabilen
araba. 2. çekyat. |
| convex |
s. dışbükey, konveks. |
| convey |
f. 1. taşımak, götürmek, iletmek, nakletmek. 2. iletmek,
bildirmek. 3. huk. devretmek. |
| conveyance |
i. 1. taşıma, nakil, nakletme. 2. taşıt. 3. devretme, devir. 4.
huk. temlikname; feragatname. |
| conveyer |
i., bak. conveyor. |
| conveyor |
i. 1. taşıyıcı. 2. konveyör. |
| conveyor belt |
taşıyıcı kayış/bant, taşıma kayışı; bantlı konveyör. |
| convict 1 |
i. mahkûm, hükümlü. |
| convict 2 |
f. 1. mahkûm etmek, hüküm giydirmek. 2. suçlu bulmak. |
| conviction |
i. 1. mahkûm etme, hüküm giydirme. 2. mahkûmiyet. 3. inanç;
kanaat. |
| convince |
f. ikna etmek, inandırmak. |
| convincing |
s. inandırıcı. |
| convivial |
s. neşeli, şen, keyifli. |
| conviviality |
i. şenlik ve ziyafet, eğlenti, eğlence. |
| convoke |
f. toplantıya davet etmek. |
| convolution |
i. kıvrım. |
| convoy |
i. konvoy. |
| convulse |
f. şiddetle sarsmak. |
| convulsion |
i. çırpınma, ihtilaç, ıspazmoz. |
| convulsive |
s. çırpınmalı. |
| coo |
f. (kumru/güvercin) ötmek, kuğurmak, üveymek. i. kumru
ötüşü. |
| cook 1 |
i. aşçı, ahçı. |
| cook 2 |
f. 1. pişirmek; pişmek. 2. k. dili (hesaplar) üzerinde
oynamak. |
| cook one´s goose |
k. dili işini bozmak. |
| cook s.o.´s goose |
k. dili -i mahvetmek, -in canına okumak. |
| cook up |
k. dili uydurmak. |
| cookbook |
i. yemek kitabı. |
| cooked rice |
pilav. |
| cooker |
i., İng. fırın (üstü ocak, altı fırın olan mutfak aleti). |
| cookery |
i. yemek pişirme sanatı; aşçılık. |
| cookie |
i. kurabiye, (tatlı) çörek, (tatlı) kuru pasta; (tatlı)
bisküvi. |
| cooking |
i. 1. yemek pişirme/pişme. 2. yemek pişirme sanatı. s.
yemeklik, yemek pişirmede kullanılan. |
| cookstove |
i. fırın (üstü ocak, altı fırın olan mutfak aleti). |
| cooky |
i., bak. cookie. |
| cool |
s. 1. serin: a cool wind serin bir rüzgâr. cool water serin su.
2. insanı serin tutan (giysi). 3. serinkanlı, soğukkanlı, sakin. 4.
soğuk, ilgisiz: He gave me a cool reception. Beni soğuk karşıladı.
5. k. dili harika, çok güzel, çok iyi. i. serinlik: the cool of the
evening akşam serinliği. f. 1. serinletmek; soğutmak; serinlemek,
serinleşmek; soğumak: Cool the liquid in the refrigerator. Sıvıyı
buzdolabında soğut. It´s cooled off. Hava serinledi. 2. (öfke, arzu
v.b.´ni) söndürmek; (birini) sakinleştirmek, yatıştırmak; (öfke,
arzu v.b.) sönmek; (biri) sakinleşmek: That will cool her growing
desire. Onun büyüyen arzusunu o söndürür. You need to cool off.
Sakinleşmen lazım. |
| cool as a cucumber |
k. dili serinkanlı, soğukkanlı. |
| Cool it! |
k. dili Sakin ol!/Ağır ol! |
| cool one´s heels |
k. dili beklemek: He made me cool my heels for at least
forty-five minutes. Beni en az kırk beş dakika bekletti. |
| coop |
i. kümes. f. kümese sokmak. |
| co-op |
i., k. dili kooperatif. |
| coop up in |
k. dili -e kapatmak, -e hapsetmek, -e tıkmak. |
| cooperate |
f. birlikte çalışmak, işbirliği yapmak. |
| cooperation |
i. birlikte çalışma, işbirliği. |
| cooperative |
s. 1. işbirliği yapan. 2. ortak, müşterek. i. kooperatif. |
| coordinate 1 |
s. aynı derecede, eşit. i., mat., den., gökb., kim.
koordinat. |
| coordinate 2 |
f. koordine etmek, eşgüdümlemek, birbirine göre ayarlamak. |
| coordination |
i. koordinasyon, eşgüdüm, birbirine göre ayarlama. |
| cop |
i., k. dili polis, aynasız. |
| cope |
f. (with) (ile) baş etmek, (ile) başa çıkmak, (-in) üstesinden
gelmek. |
| copier |
i. fotokopi makinesi. |
| copious |
s. bol, çok, bereketli. |
| copiously |
z. bolca, bol miktarda. |
| copper |
i. 1. bakır. 2. ufak para. s. 1. bakır. 2. bakır renginde. |
| coppersmith |
i. bakırcı. |
| coppice |
i., bak. copse. |
| copse |
i. koru, ağaçlık, baltalık. |
| copter |
i., k. dili helikopter. |
| copulate |
f. çiftleşmek. |
| copy 1 |
i. 1. kopya. 2. adet, tane; (yazılı eserler için) nüsha. |
| copy 2 |
f. 1. kopya etmek. 2. taklit etmek. 3. (sınavda) kopya çekmek.
4. bilg. kopyalamak. |
| copyright |
i. telif hakkı. f. telif hakkı almak. |
| coquette |
i. fettan kadın. |
| coquettish |
s. fettan, cilveli. |
| cor |
kıs. corner, coroner, corpus, correct, correspondence. |
| coral |
i., s. mercan. |
| coral reef |
mercan kayalığı. |
| cord |
i. 1. ip, sicim, kaytan; kordon. 2. (çalgı için) tel. f. iple
bağlamak. |
| cordial |
s. samimi, içten, yürekten, candan. i. likör. |
| cordiality |
i. samimiyet, içtenlik. |
| cordially |
z. candan, samimiyetle. |
| cordon |
i. kordon (görevli veya araçlardan oluşan dizi). |
| cordon off |
kordon altına almak. |
| corduroy |
i. (fitilli) kadife. s. fitilli kadifeden yapılmış. |
| corduroys |
i., çoğ. kadife pantolon. |
| core |
i. 1. (etli meyvelerde) göbek, iç. 2. nüve, öz, esas;
merkez. |
| coriander |
i. kişniş. |
| cork |
i. 1. (mantarmeşesinin kabuğu olan) mantar. 2. mantar tapa,
mantar. f. mantarla tapalamak. |
| corkscrew |
i. tirbuşon, tapa burgusu. |
| cormorant |
i., zool. karabatak, Phalacrocorax. |
| corn 1 |
i. 1. mısır. 2. İng. buğday; hububat, tahıl. |
| corn 2 |
i. nasır. |
| corn bread |
mısır ekmeği. |
| corn muffin |
mısır unundan yapılan ufak, yuvarlak ve tuzlu bir ekmek
türü. |
| corn silk |
mısır püskülü. |
| corn syrup |
mısır pekmezi. |
| corncob |
i. mısır koçanı. |
| cornea |
i., anat. saydam tabaka, kornea. |
| cornelian cherry |
kızılcık. |
| corner |
i. 1. köşe, köşe başı. 2. futbol korner, korner vuruşu, köşe
atışı. 3. futbol korner, oyun alanının dört köşesinden biri. f. 1.
köşeye sıkıştırmak, kıstırmak. 2. (konuşmak/konuşturmak için)
yakalamak. 3. ... piyasasını ele geçirmek. 4. viraj
almak. |
| corner kick |
futbol korner vuruşu, köşe atışı. |
| cornet |
i. 1. müz. kornet. 2. İng. (dondurma için) külah. |
| cornetist |
i. kornetçi. |
| cornflakes |
i. mısır gevreği. |
| cornflour |
i., İng. mısır nişastası. |
| cornhusk |
i. mısır kabuğu. |
| cornice |
i. 1. korniş. 2. mim. saçak silmesi, korniş. |
| cornmeal |
i. iri taneli mısır unu. |
| cornstarch |
i. mısır nişastası. |
| corny |
s. aptal. |
| coronary |
s., tıb. 1. kalple ilgili. 2. koroner. i. 1. koroner damar,
taçdamar. 2. koroner tromboz; koroner oklüzyon. |
| coronation |
i. taç giyme töreni. |
| coroner |
i. şüpheli ölüm olaylarını araştıran memur. |
| coronet |
i. küçük taç. |
| corporal 1 |
i., ask. onbaşı. |
| corporal 2 |
s. bedensel, bedeni, cismani. |
| corporal punishment |
bedensel ceza, dayak. |
| corporate |
s. 1. ortak, kolektif. 2. anonim şirkete ait. 3.
şirketleştirilmiş. 4. birleşik, birleşmiş. |
| corporation |
i. 1. anonim şirket. 2. tüzelkişi. 3. İng. belediye. |
| corps |
i., ask. 1. kolordu. 2. sınıf, teşkilat. |
| Corps of Engineers |
İstihkâm Sınıfı. |
| corpse |
i. ceset, ölü. |
| corpuscle |
i., anat. yuvar. |
| correct 1 |
f. düzeltmek, doğrultmak, tashih etmek, ıslah etmek. |
| correct 2 |
s. 1. doğru, yanlışsız. 2. doğru, yerinde. |
| correct usage |
doğru kullanış, yerinde kullanma. |
| correction |
i. düzeltme, tashih, ıslah. |
| corrective |
s. düzeltici, ıslah edici. |
| correctly |
z. doğru olarak. |
| correctness |
i. doğruluk. |
| correlate |
f. 1. karşılıklı ilişkisi olmak. 2. aralarında uygunluk
sağlamak, (iki şey/sonuç/rakam) arasında ilişki kurmak. i.
birbiriyle ilgisi olan şeylerin her biri. |
| correlation |
i. 1. karşılıklı ilişki. 2. mat. bağlılaşım, korelasyon. |
| correspond |
f. 1. (to/with) (-e) uymak, tekabül etmek: It corresponds with
what she said. Onun dediklerine uyuyor. 2. to (biri/bir şey) (başka
birinin/başka bir şeyin) benzeri olmak: The Turkish il corresponds
to the English county. Türkiye´deki ilin İngiltere´deki benzeri
kontluktur. 3. (with) (ile) mektuplaşmak. |
| correspondence |
i. 1. benzerlik; benzer taraf. 2. mektuplaşma. 3.
mektuplar. |
| correspondent |
i. muhabir: Does your paper have a correspondent in Paris?
Gazetenizin Paris´te muhabiri var mı? s. with -e uygun: It was
correspondent with her wishes. İsteklerine uygundu. |
| corresponding |
s. 1. (bir şeye) karşılık olan: That century saw a lessening of
Spain´s influence and a corresponding rise in that of Holland. O
yüzyılda İspanya´nın etkisinin azalıp buna karşılık Hollanda´nın
etkisinin arttığına tanık olundu. 2. aynı: Our sales in the first
quarter of this year were better than they were in the
corresponding period of last year. Bu yılın ilk üç ayına ait
satışlarımız, geçen yılın aynı dönemindeki satışlardan iyiydi. 3.
mektuplaşmadan sorumlu olan. 4. toplantılara gelmeyip mektup
yoluyla cemiyetin faaliyetlerine katılan (üye). |
| corridor |
i. koridor, geçit, dehliz. |
| corroborate |
f. (bir düşünce, ifade v.b.´ni) pekiştirmek, güçlendirmek,
desteklemek, doğrulamak, teyit etmek. |
| corrode |
f. (pas, kimyasal madde) çürütmek, yemek, korozyona uğratmak;
çürümek, korozyona uğramak. |
| corrosion |
i. 1. (pas veya kimyasal maddeden ileri gelen) çürüme,
korozyon. 2. jeol. aşınma/aşındırma, korozyon. |
| corrosive |
s., i. çürütücü, korozif. |
| corrugate |
f. kırıştırmak, buruşturmak; buruşmak. |
| corrugated |
s. oluklu (saç, karton v.b.). |
| corrugated iron |
oluklu saç. |
| corrupt |
s. 1. ahlaksız, ahlak kurallarına uymayan, soysuz. 2. rüşvet
yiyen, rüşvetçi. 3. bozuk, yozlaşmış (dil). 4. yanlış dolu (metin).
f. 1. (birini) doğru yoldan saptırmak, ayartmak. 2. -e rüşvet
yedirmek. 3. (dili) bozmak, yozlaştırmak. |
| corruptible |
s. 1. ayartılabilir. 2. rüşvet almaya hazır. |
| corruption |
i. 1. (birini) doğru yoldan saptırma, ayartma. 2. rüşvetçilik.
3. ahlaksızlık, ahlaksız olma. 4. (dili) yozlaştırma. |
| corsage |
i. 1. korsaj. 2. (kadınların süs olarak göğüs veya bele
taktığı) çiçek/çiçek demeti. |
| corset |
i. korse. |
| cortege |
i. kortej, cenaze alayı. |
| cortex |
i., anat. beyinzarı, korteks. |
| cortisone |
i. kortizon. |
| cos |
i. |
| cos lettuce |
marul. |
| cos/romaine lettuce |
marul. |
| cosine |
i., mat. kosinüs. |
| cosmetic |
i., s. kozmetik. |
| cosmic |
s. evrensel, kozmik. |
| cosmonaut |
i. kozmonot. |
| cosmopolitan |
s., i. kozmopolit. |
| cosmos |
i. evren, kâinat, kozmos. |
| cost 1 |
i. 1. masraf, harcanan para; fiyat. 2. maliyet. |
| cost 2 |
f. (cost) 1. -e mal olmak; (bir şeyin) fiyatı (belirli bir
miktar) olmak: How much does this cost? Bunun fiyatı ne? It costs
ten million liras. Fiyatı on milyon lira. It´ll cost you a lot.
Sana pahalıya mal olacak. It cost them their lives. Hayatlarına mal
oldu. 2. (bir şeyin) (kaça) mal olacağını hesap etmek: Have you
costed it? Onun kaça mal olacağını hesap ettiniz mi? |
| cost a bomb |
İng., k. dili pahalıya patlamak. |
| cost a pretty penny |
epey pahalıya mal olmak. |
| cost an arm and a leg |
k. dili çok pahalı olmak. |
| cost of living |
hayat pahalılığı. |
| cost of living |
yaşam maliyeti. |
| cost price |
maliyet fiyatı. |
| cost price |
maliyet fiyatı. |
| cost sheet |
maliyet cetveli. |
| cost, insurance and freight |
tic. sif, bir malın bedeli, sigortası ve navlunu ile
birlikte maliyeti. |
| Costa Rica |
i. Kosta Rika. |
| Costa Rican |
i. Kosta Rikalı. s. 1. Kosta Rika, Kosta Rika´ya özgü. 2. Kosta
Rikalı. |
| costly |
s. çok pahalı; masraflı. |
| cost-of-living index |
geçim indeksi. |
| costume |
i. 1. kıyafet, elbise. 2. kostüm. |
| costume ball |
kıyafet balosu. |
| cosy |
s., i., İng., bak. cozy. |
| cot |
i. 1. (üzerine bez gerili) portatif karyola. 2. İng. bebek
karyolası. |
| coterie |
i. zümre, grup. |
| cottage |
i. 1. küçük ev, kulübe. 2. yazlık ev, sayfiye evi. |
| cotton |
i. 1. pamuk; (hidrofil) pamuk. 2. İng. pamuk ipliği. 3. pamuklu
kumaş, pamuklu. s. pamuklu. f. 1. (on) (to) -i kavramak/anlamak,
-in farkına varmak. 2. to -i sevmek, -den hoşlanmak. |
| cotton candy |
ketenhelva, ketenhelvası. |
| cotton gin |
çırçır. |
| cotton wool |
İng. (hidrofil) pamuk. |
| cottonseed |
i. çiğit. |
| couch 1 |
i. kanepe, sedir, divan. |
| couch 2 |
f. ifade etmek, beyan etmek. |
| cougar |
i., zool. puma, Felis concolor. |
| cough |
i. öksürük. f. öksürmek. |
| cough drop |
öksürük pastili. |
| cough up |
argo vermek, sökülmek, uçlanmak. |
| could |
yardımcı f., bak. can. |
| could do with |
... ise iyi olur, ... ise fena olmaz: He could do
with a bath. Banyo yapsa iyi olur. |
| couldn`t |
kıs. could not. |
| council |
i. 1. kurul, komisyon; konsey, danışma kurulu. 2. İng. belediye
meclisi; ihtiyar heyeti. |
| Council of Ministers |
Bakanlar Kurulu, Kabine. |
| Council of State |
Danıştay, Devlet Şûrası. |
| councillor |
i., İng., bak. councilor. |
| councilman |
çoğ. coun.cil.men (kaun´sılmîn) i. belediye meclisi üyesi
(erkek). |
| councilor |
i. 1. kurul üyesi, komisyon üyesi; konsey üyesi. 2. İng.
belediye meclisi üyesi; ihtiyar heyeti üyesi. |
| councilwoman |
çoğ. coun.cil.wom.en (kaun´sılwîmîn) i. belediye meclisi üyesi
(kadın). |
| counsel |
i. 1. tavsiye, fikir, görüş; nasihat, öğüt. 2. avukat. f.
nasihat vermek, öğüt vermek. |
| counselor |
i. 1. rehber, danışman. 2. avukat. 3. k. dili kurul üyesi,
komisyon üyesi; konsey üyesi. |
| counselor-at-law |
çoğ. coun.sel.ors-at-law (kaun´sılırz.ätlô´) i. avukat. |
| count 1 |
i. kont. |
| count 2 |
f. 1. sayı saymak: Do you know how to count? Saymayı biliyor
musun? She can only count from one to ten. Ancak birden ona kadar
sayabiliyor. 2. saymak, sayısını bulmak: I counted twenty people.
Yirmi kişiyi saydım. Count the money now! Parayı şimdi say! 3.
saymak, addetmek: They count themselves lucky. Kendilerini şanslı
sayıyorlar. I count her among the greatest. Onu en büyüklerden biri
sayıyorum. 4. önemli olmak: My opinion doesn´t count for much
around here. Sözüm burada pek kale alınmıyor. That´s what really
counts! Esas önemli olan o! |
| count 3 |
i. 1. sayma, sayım. 2. huk. (dava dilekçesi veya iddianamede
sayılan) suçlama. |
| count down |
geriye doğru saymak. |
| count noses |
k. dili bir yerde hazır bulunanları saymak. |
| count on |
1. -e güvenmek. 2. -i beklemek, -i hesaba
katmak. |
| count one´s chickens before they´re hatched |
k. dili ayıyı vurmadan postunu satmak. |
| count out money |
paraları birer birer saymak. |
| count s.o. in |
k. dili birini (bir işe) katmak: If that´s what you´re up
to, don´t count me in! Yapmayı planladığınız oysa beni o işe
katmayın! |
| count s.o. out |
1. k. dili birini (bir işe) katmamak: You can count me
out of that! Beni o işe katma! 2. on saniye içinde birden ona kadar
sayarak boksörün nakavt olduğunu ilan etmek. |
| countdown |
i. geriye doğru sayma. |
| countenance |
i. 1. çehre, yüz, sima, görünüş; yüz ifadesi. 2. destek, onama,
tasvip. f. uygun bulmak, desteklemek, onamak, tasvip etmek;
müsamaha etmek; göz yummak. |
| counter 1 |
i. 1. tezgâh. 2. fiş, marka. 3. sayaç, sayıcı. |
| counter 2 |
i. 1. karşıt şey. 2. karşılık. s. 1. ters, zıt, aksi. 2. karşı,
mukabil. z. 1. (to) -e karşı, -in tersine. 2. aksi yönde. 3.
tersine, aksine. f. 1. karşı koymak. 2. karşılık vermek, karşılıkta
bulunmak. |
| counteract |
f. karşı koymak, önlemek, etkisiz hale getirmek. |
| counterattack |
i. karşı saldırı. |
| counterbalance |
f. (kauntırbäl´ıns) 1. (karşılıklı olarak) dengelemek,
denkleştirmek. 2. -e denk olmak. i. (kaun´tırbälıns) eş ağırlık,
denk. |
| countercharge |
i. karşı suçlama. |
| counterclockwise |
s. saat yelkovanının ters yönünde. z. sola (dönmek). |
| countercurrent |
i. ters akıntı. |
| counterdemonstration |
i. karşı gösteri. |
| counterespionage |
i. karşı casusluk. |
| counterfeit |
s. sahte, kalp. i. taklit. f. 1. kalp para basmak. 2. taklit
etmek, sahtesini yapmak. |
| counterfeiter |
i. kalpazan. |
| countermand |
f. (kauntırmänd´) (yeni bir emir ile) (önceki emri) iptal
etmek. i. (kaun´tırmänd) iptal emri. |
| countermeasure |
i. karşı tedbir. |
| counteroffensive |
i., ask. karşı saldırı. |
| counterpane |
i. yatak örtüsü. |
| counterpart |
i. 1. taydaş. 2. karşılık, mukabil. 3. kopya, ikinci nüsha,
suret. |
| counterpoint |
i., müz. kontrpuan. |
| counterproposal |
i. karşı öneri. |
| countersign |
f. (tasdik için) (bir belgeye) imza atmak. |
| counterspy |
i. karşı casus. |
| countess |
i. kontes. |
| counting ... |
... dahil: That makes ten, counting me. Ben dahil on kişi
eder. That´s sixteen people, not counting the children. Çocuklar
hariç, on altı kişi oluyor. |
| countless |
s. sayısız, hesapsız, pek çok. |
| country |
i. 1. ülke, memleket; yurt, vatan. 2. arazi. 3. huk. jüri,
yargıcılar kurulu. s. taşraya özgü; kırsal; kırsal bölgede
bulunan. |
| countryman |
çoğ. coun.try.men (k^n´trimîn) i. 1. taşralı. 2. vatandaş,
hemşeri. |
| countryside |
i. kırsal yerler/bölgeler. |
| county |
i. 1. A.B.D. ilçe. 2. İng. kontluk. |
| county seat |
ilçe merkezi. |
| county town |
İng. ilçe merkezi. |
| coup |
i. darbe; askeri darbe; hükümet darbesi. |
| coup d´état |
(ku deyta´) hükümet darbesi. |
| couple |
i. 1. çift. 2. çift, karı koca. f. 1. bağlamak, bitiştirmek,
birleştirmek. 2. bağlantı kurmak. 3. çiftleştirmek. |
| coupling |
i. bağlama, kavrama. |
| coupon |
i. kupon. |
| courage |
i. cesaret, yüreklilik, yürek, yiğitlik, mertlik. |
| courageous |
s. cesur, cesaretli, yürekli, yiğit, mert. |
| courageously |
z. cesaretle, mertçe. |
| courgette |
i., İng., bak. zucchini. |
| courier |
i. kurye, ulak. |
| course |
i. 1. izlenen yol; rota; seyir; gidiş; yön. 2. yol, plan. 3.
kurs (dersler dizisi). 4. ahçı. yemek, kap, servis. f. 1. köpekle
(av) kovalamak. 2. hızla akmak. |
| court |
i. 1. avlu, iç bahçe. 2. kort. 3. saray, hükümdar ve maiyeti.
4. huk. mahkeme. f. 1. kur yapmak, ile flört etmek. 2. (tehlike,
hastalık v.b.´ni) davet etmek. |
| court fool |
saray soytarısı. |
| court of appeals |
huk. istinaf mahkemesi. |
| court of common pleas |
huk. medeni hukuk mahkemesi. |
| court of first instance |
huk. asliye mahkemesi. |
| court of first instance |
huk. asliye mahkemesi. |
| courteous |
s. nazik, kibar, ince, saygılı. |
| courtesan |
i. zenginlerle düşüp kalkan fahişe. |
| courtesy |
i. nezaket, kibarlık, incelik. |
| courthouse |
i. 1. adliye sarayı, mahkeme binası. 2. ilçe hükümet
binası. |
| courtier |
i. hükümdarın maiyetinde bulunan kimse. |
| courtly |
s. 1. sarayla ilgili. 2. zarif, nazik. |
| court-martial |
çoğ. courts-martial (kôrts´marşıl) i. askeri mahkeme. f. askeri
mahkemede yargılamak. |
| courtroom |
i. mahkeme salonu. |
| courtship |
i. kur yapma. |
| courtyard |
i. avlu, iç bahçe. |
| cousin |
i. dayı oğlu/kızı; teyze oğlu/kızı; amca oğlu/kızı; hala
oğlu/kızı; kuzen; kuzin. |
| cove |
i. dik yamaçlarla çevrili koy/körfez/vadi. |
| covenant |
i. akit, sözleşme, mukavele. f. 1. akdetmek. 2. sözleşmek. |
| cover 1 |
f. 1. with ile örtmek; ile kapatmak/kapamak: Cover the bread
with a cloth. Ekmeği bir bezle ört. Cover that pan with a lid. O
tencereyi bir kapakla kapat. You should cover your mouth with your
hand when you cough. Öksürürken ağzını elinle örtmelisin. 2.
kaplamak; bütünüyle kaplayacak bir şekilde sürmek: Trees covered
the sides of the mountain. Dağın yamaçları ağaçlarla kaplıydı.
Cover the wound with salve. Yaraya merhem sür. 3. kapsamak,
kaplamak: The farm covers one hundred hectares. Çiftlik yüz
hektarlık bir alanı kaplıyor. Does that book cover the nineteenth
century? O kitap on dokuzuncu yüzyılı kapsıyor mu? 4. (belirli bir
miktarı) tamamlamak, bitirmek; (yolu) katetmek: We´ve only covered
a small part of the book. Kitabın ancak az bir kısmını bitirdik.
How many kilometers do you want to cover today? Bugün kaç kilometre
katetmek istiyorsun? 5. (bir olayı) izleyerek onun hakkında bilgi
vermek: Sırma´s covering the election for a news agency. Sırma bir
haber ajansı için seçimi izliyor. 6. (bir miktar) (bir masrafı)
ödemeye yetmek: Will ten million liras cover the cost of the
tickets? On milyon lira biletler için kâfi mi? 7. against (bir
şeye) karşı sigortalı olmak. 8. ateşli bir silahla birine nişan
alarak (başka birini) korumak; başkasını korumak için ateşli bir
silahla (birine) nişan almak; başka birine ateş ederek (birini)
korumak, ateşle korumak. 9. (bir yeri) gözetim altında tutmak. 10.
for (geçici olarak) (başkasının) işine bakmak: Can you cover for me
while I´m out this afternoon? Bu öğleden sonra ben yokken işime
bakabilir misin? |
| cover 2 |
i. 1. kapak; örtü. 2. cilt, kapak. 3. sığınak, barınak. 4.
maske, paravana, perde. 5. tic. karşılık. |
| cover charge |
(lokantaya/gece kulübüne) giriş ücreti. |
| cover girl |
kapak kızı. |
| cover ground |
1. yol katetmek. 2. hızlı gitmek. 3. (belirli bir) konu
hakkında bilgi vermek. |
| cover letter |
açıklayıcı mektup. |
| cover one´s tracks |
k. dili 1. kendini ele verebilecek şeyleri gizlemek. 2.
ne yaptığını/ne yapacağını gizlemek. |
| cover to cover |
He read the book from cover to cover. Kitabı başından
sonuna kadar okudu. |
| cover up |
gizlemek; örtbas etmek. |
| cover up for |
(birinin) hatasını/suçunu gizlemek. Don´t move; I´ve got
you covered! Kıpırdama; elimdesin! |
| coverage |
i. 1. sigorta miktarı ve kapsamı. 2. gazet., TV bir
konuya/olaya ayrılan yer ve zaman. |
| coveralls |
i. (giysi olarak) tulum. |
| covering |
i. örtü. |
| covering letter |
İng., bak. cover letter. |
| coverlet |
i. yatak örtüsü, örtü. |
| covert |
s. gizli, örtülü. |
| covertly |
z. gizlice. |
| covet |
f. imrenmek, gıpta etmek, göz dikmek. |
| covetous |
s. açgözlü, hırslı, haris. |
| covetousness |
i. açgözlülük. |
| cow 1 |
i. inek. |
| cow 2 |
f. yıldırmak, gözünü korkutmak, sindirmek. |
| coward |
i. korkak, ödlek. |
| cowardice |
i. korkaklık, ödleklik. |
| cowardliness |
i., bak. cowardice. |
| cowardly |
s. korkak, ödlek, yüreksiz. |
| cowboy |
i. kovboy, sığırtmaç. |
| cower |
f. sinmek, korkup çekilmek. |
| cowslip |
i., bot. çuhaçiçeği, Primula veris. |
| coxcomb |
i. züppe. |
| coxswain |
i., den. filika veya kik serdümeni, dümenci. |
| coy |
s. 1. cilveli, nazlı. 2. çekingen, utangaç, mahcup. |
| cozy |
s. rahat, sıcak, samimi, hoş. i. çaydanlık örtüsü. |
| cp |
kıs. compare. |
| CPA |
kıs. Certified Public Accountant. |
| Crab |
i. the astrol. Yengeç burcu. |
| crab |
i. yengeç, pavurya. f. (--bed, --bing) mızırdanmak,
homurdanmak, sızlanmak, sızıldanmak. |
| crab louse |
kasıkbiti, kılbiti. |
| crabby |
s. huysuz. |
| crack |
i. 1. çatlak, yarık. 2. çatırtı, şaklama. 3. hızlı darbe;
çarpma. 4. bir çeşit eroin. f. 1. çatlamak, yarılmak, kırılmak;
çatlatmak, yarmak, kırmak. 2. (kasayı) açmak. 3. (şifreyi) çözmek.
4. (ses) çatallaşmak. |
| crack a joke |
şaka yapmak, takılmak. |
| crack a joke |
şaka etmek, şaka yapmak. |
| crack down |
(on) k. dili 1. (son vermek için) -in üstüne gitmek. 2.
müsamaha etmekten vazgeçip sert davranmaya başlamak. |
| crack up |
1. k. dili delirmek, oynatmak. 2. gülmekten katılmak. 3.
(arabayı) kazada paramparça etmek. 4. kaza geçirmek. |
| crackdown |
i., k. dili (son vermek için) -in üstüne gitme. |
| cracked |
s. 1. çatlak. 2. k. dili kaçık, çatlak, deli. |
| cracked wheat |
yarma buğday. |
| cracker |
i. kraker, bisküvi. |
| crackle |
f. çatırdamak. i. çatırtı, çıtırtı. |
| cradle |
i. beşik. f. beşiğe yatırmak. |
| craft |
i. 1. zanaat, el sanatı. 2. tekne, gemi; gemiler. |
| craftily |
z. şeytanca, kurnazca. |
| craftiness |
i. kurnazlık. |
| craftsman |
çoğ. crafts.men (kräfts´mîn) i. zanaatçı, zanaatkâr. |
| craftsmanship |
i. 1. zanaatçılık. 2. hüner. |
| crafty |
s. aldatmakta usta olan, kurnaz, hilekâr, şeytan. |
| crag |
i. sarp kayalık. |
| cram |
f. (--med, --ming) 1. tıkmak, tıkıştırmak, sıkıştırmak. 2.
tıkınmak, tıka basa yemek. 3. sınav öncesi ineklemek. |
| cramp 1 |
i. 1. kasınç, kramp. 2. şiddetli karın ağrısı. f. kasmak;
kasılmak. |
| cramp 2 |
i. kenet, mengene. f. (hareketi/gelişimi) kısıtlamak,
sınırlandırmak. |
| cranberry |
i. yabanmersini, keçiyemişi. |
| crane |
i. 1. turna. 2. vinç, maçuna. f. 1. vinçle kaldırmak. 2.
(boynunu) uzatmak. |
| crank |
i. 1. krank, kol, manivela. 2. k. dili garip fikirleri olan
kimse. f. krankla hareket ettirmek. |
| crank up |
k. dili (motoru/makineyi) fayrap etmek, hareket
ettirmek. |
| crankshaft |
i., mak. krank mili. |
| cranky |
s. 1. garip, tuhaf, acayip, eksantrik. 2. huysuz, ters. |
| cranny |
i. yarık, çatlak. |
| crap |
i., argo bok. f. (--ped, --ping) argo sıçmak. |
| crape |
i. krepon. |
| craps |
i. çift zarla oynanan bir oyun. |
| crash 1 |
i. 1. şangırtı; gürleme, büyük bir gürültü. 2. İng. araba
kazası. 3. hızla gelen büyük iflas. 4. bilg. arıza. f. 1. (kaza
sonucu olarak) çarpmak/düşmek: The plane crashed into the
mountainside and burst into flame. Uçak dağın yamacına çarpıp alev
alarak yandı. 2. çarpa çarpa şiddetli ve gürültülü bir şekilde
gitmek/koşmak: A bull was crashing around in the china shop.
Zücaciye dükkânında bir boğa etrafı kıra döke koşuyordu. 3. büyük
bir gürültüyle çalmak/çarpmak/vurmak: She crashed the dishes down
on the table. Tabakları büyük bir şangırtıyla masanın üstüne çaldı.
4. atarak paramparça etmek: He crashed his glass against the wall.
Bardağını duvara atarak paramparça etti. 5. gürlemek, büyük bir
gürültü yapmak: The thunder crashed. Gök gürledi. 6. (işyeri) hızla
iflas etmek/top atmak. 7. k. dili (bir yere)
davetsiz/izinsiz/biletsiz girmek/dalıvermek/katılmak. 8. at k. dili
(bir yerde) gece kalmak: Can I crash at your place tonight? Bu gece
sende kalabilir miyim? 9. bilg. arızalanmak. |
| crash 2 |
i. havlu ve perde yapımında kullanılan kaba bez. |
| crash course |
yoğun kurs. |
| crash diet |
sıkı rejim. |
| crash helmet |
kask. |
| crash of thunder |
gök gürültüsü. |
| crash repairs |
İng. karoser tamiratı. |
| crash the gate |
ücret vermeden girmek; izinsiz/davetsiz
girmek/katılmak. |
| crash-land |
f. (uçak) zorunlu iniş yapmak. |
| crass |
s. kaba, incelikten yoksun, görgüsüz. |
| crate |
i. sandık, kasa. f. sandıklamak, kasalamak. |
| crater |
i. 1. krater. 2. bombanın açtığı çukur. |
| crave |
f. 1. çok istemek, -e içi gitmek, -e can atmak. 2. rica etmek,
istirham etmek. |
| craving |
i. şiddetli arzu, özlem. |
| crawfish |
i., zool., bak. crayfish. |
| crawl |
f. 1. sürünmek; emeklemek. 2. dalkavukluk etmek. i. sürünme;
emekleme. |
| crawl stroke |
kulaçlama yüzüş, kravl. ––ed with The rock crawled with
insects. Taşın üstünde böcekler kaynıyordu. |
| crayfish |
i., zool. kerevit, kerevides, karavide, tatlısuıstakozu,
Astacus fluviatilis. |
| crayon |
i. 1. mum boya, pastel. 2. mum boya ile yapılan resim, pastel.
f. mum boya ile resim yapmak. |
| craze |
f. çıldırtmak. i. geçici moda. |
| crazily |
z. çılgınca, delice. |
| craziness |
i. delilik, çılgınlık. |
| crazy |
s. deli, kaçık, çılgın. |
| creak |
i. gıcırtı. f. gıcırdamak. |
| cream |
i. 1. kaymak, krema. 2. kremalı tatlı. 3. (merhem olarak) krem.
4. öz, en iyisi. 5. krem rengi, açık bej. |
| cream cheese |
bir tür yumuşak beyaz peynir. |
| cream of tartar |
krem tartar. |
| cream of tartar |
krem tartar, beyaz tartar. |
| cream of the crop |
bir şeyin en âlâsı. |
| cream of the crop |
en iyisi. |
| cream pitcher |
(ufak sürahi biçiminde) sütlük. |
| cream sauce |
beyaz sos. |
| creamer |
i. sütlük. |
| creamery |
i. süthane, sütçü dükkânı. |
| creamy |
s. 1. kaymaklı. 2. kaymak gibi, kaymak kıvamında olan. |
| crease |
i. 1. kırma, pli, pasta, kat. 2. çizgi, buruşuk. 3. ütü
çizgisi, kat yeri. f. 1. kırma yapmak. 2. buruşturmak. 3.
katlanmak, buruşmak. |
| create |
f. 1. yaratmak. 2. meydana getirmek, oluşturmak. 3.
yapmak. |
| creation |
i. 1. yaratma; yaratılış. 2. yaratı, kreasyon. 3. evren,
kâinat. |
| creative |
s. yaratıcı. |
| creatively |
z. yaratıcı bir şekilde. |
| creativity |
i. yaratıcılık. |
| Creator |
i. the Yaradan, Allah, Tanrı. |
| creator |
i. yaratıcı, yaratan, kreatör, mucit. |
| creature |
i. yaratık, mahluk. |
| crèche |
i. kreş, çocuk yuvası, yuva. |
| credence |
i. güven, itimat. |
| credentials |
i., çoğ. kimliği gösteren belgeler. |
| credibility |
i. güvenirlik, güvenilirlik. |
| credible |
s. inanılır, güvenilir. |
| credit 1 |
i. 1. tic. kredi. 2. saygınlık, itibar. 3. güven, itimat,
emniyet. 4. (üniversitede ders geçme sonucunda verilen) kredi,
puan. 5. çoğ., sin. jenerik, tanıtma yazısı. |
| credit 2 |
f. |
| credit an amount to s.o.´s account |
bir miktar parayı birinin hesabına geçirmek. |
| credit and debit |
tic. alacak ve verecek. |
| credit balance |
tic. matlup bakiyesi. |
| credit card |
tic. kredi kartı. |
| credit line |
tic. kredi limiti. |
| credit rating |
tic. kredi değerlendirmesi. |
| credit s.o. with |
sevilmeyen birinde (olumlu bir niteliğin olduğunu) kabul
etmek. |
| credit to |
You´re a credit to your parents. Annen baban seninle
iftihar edebilir. |
| creditor |
i. alacaklı; kredi açan kimse/kuruluş. |
| credulity |
i. saflık, her şeye inanma. |
| credulous |
s. saf, her şeye inanan. |
| creed |
i. 1. bir dinin temel ilkelerini içeren ifade, amentü. 2.
birinin veya bir grubun felsefesini yansıtan ilkeler. |
| creek |
i. 1. çay, dere. 2. İng. koy, küçük körfez. |
| creel |
i. balık sepeti. |
| creep |
f. (crept) 1. sürünmek, emeklemek. 2. sessizce gitmek/hareket
etmek. 3. ürpermek. i., argo kıl/gıcık/pis herif; uyuz
karı. |
| creep up on |
-e hissettirmeden yaklaşmak. |
| creeper |
i. sürüngen bitki. |
| cremate |
f. (ölüyü) yakmak. |
| cremation |
i. ölüyü yakma. |
| crematorium |
çoğ. cre.ma.to.ri.a (krimıtor´iyı)/--s (krimıtor´iyımz) i.
krematoryum. |
| crepe |
i. krep. |
| crepe paper |
krepon kâğıdı. |
| crept |
f., bak. creep. |
| Crescent |
i. the İslam âlemi. |
| crescent |
i. hilal, ayça. s. hilal şeklinde. |
| cress |
i., bot. tere, Crucifer. |
| crest |
i. 1. tepe, tepelik, hotoz, sorguç. 2. ibik. 3. (miğfere
takılan) sorguç. 4. (yokuş/dalga için) tepe; (dağ için) sırt. |
| crestfallen |
s. yılgın, süngüsü düşük. |
| crevasse |
i. büyük yarık; buz yarığı. |
| crevice |
i. yarık, çatlak. |
| crew 1 |
i. 1. tayfa, mürettebat. 2. ekip, takım. |
| crew 2 |
f., İng., bak. crow. |
| crew cut |
alabros tıraş, asker tıraşı. |
| crib 1 |
i. 1. (yanları yüksek) bebek karyolası. 2. yemlik. 3. tahıl
ambarı. 4. sınavda kopya çekmek için hazırlanan kopya
kâğıdı. |
| crib 2 |
f. (--bed, --bing) 1. (sınavda) kopya çekmek; kopya etmek. 2.
çalmak, aşırmak. |
| crib sheet |
sınavda kopya çekmek için hazırlanan kopya kâğıdı. |
| crick |
i. kasılma, tutulma. |
| cricket 1 |
i., spor kriket. |
| cricket 2 |
i., zool. cırcırböceği, Gryllus. |
| crime |
i. 1. suç, cürüm. 2. günah, acımaya yol açacak kötü
davranış. |
| Crimea |
i. |
| Crimean |
s. Kırım, Kırım´a özgü. |
| criminal |
s. suça ait. i. suçlu. |
| criminal code |
ceza kanunu. |
| criminal court |
ağır ceza mahkemesi. |
| criminal law |
ceza hukuku. |
| criminologist |
i. kriminolog, suçbilimci. |
| criminology |
i. kriminoloji, suçbilim. |
| crimp |
i. kıvrım, dalga. f. 1. kıvırmak. 2. dalgalandırmak. |
| crimson |
s., i. koyu kırmızı, kızıl, fesrengi. |
| cringe |
f. 1. korkuyla çekilmek, sinmek. 2. yaltaklanmak. |
| crinkle |
f. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. i. buruşukluk,
kırışık, kırışıklık. |
| cripple |
i. topal; sakat. f. 1. sakat etmek, sakatlamak. 2.
kösteklemek. |
| crippled |
s. topal, kötürüm; sakat, arızalı. |
| crisis |
çoğ. cri.ses (kray´siz) i. 1. kriz, bunalım, buhran. 2. tıb.
kriz, nöbet. |
| crisp |
s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze). 3. kuru ve
soğuk (hava). 4. çabuk ve kendinden emin. i., İng. (bir parça)
cips. f. gevrekleşmek, gevremek; gevretmek. |
| crisper |
i. (buzdolabında) sebzelik. |
| crispy |
s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze). |
| crisscross |
s. çaprazlama kesişen. i. çaprazlama kesişen doğrular. f. 1.
çaprazlama kesişen doğrular çizmek. 2. çaprazlama gidip
gelmek. |
| criterion |
çoğ. cri.te.ri.a (kraytîr´iyı) i. ölçüt, kriter, kıstas. |
| critic |
i. 1. tenkitçi, olumsuz noktalar üzerinde duran kimse. 2.
eleştirmen. |
| critical |
s. 1. tenkitçi; kusur bulmaya meyilli; kusur bulmak amacıyla
söylenen/yapılan. 2. eleştirel, değerlendirme amacıyla yapılan. 3.
kritik, tehlikeli. |
| critical point |
nazik nokta, kritik nokta. |
| criticise |
f., İng., bak. criticize. |
| criticism |
i. 1. tenkit, kusur bulma. 2. eleştiri. |
| criticize |
f. 1. -i tenkit etmek, -de kusur bulmak, -in olumsuz noktaları
üzerinde durmak. 2. eleştirmek, tenkit etmek, değerini belirtmek
için -i incelemek. |
| critique |
i. eleştiri, tenkit, kritik. |
| croak |
i. 1. kurbağa sesi, vırak. 2. gaklama sesi, gak. f. 1.
vıraklamak. 2. gaklamak. 3. argo cartayı çekmek, cavlamak,
ölmek. |
| Croat |
i., bak. Croatian. |
| Croatia |
i. Hırvatistan. |
| Croatian |
i., s. 1. Hırvat. 2. Hırvatça. |
| crochet |
i. kroşe, tığ işi; tığla işlenen dantel. f. kroşe yapmak, tığ
ile işlemek. |
| crochet hook |
tığ. |
| crochet needle |
tığ. |
| crockery |
i. çanak çömlek. |
| crocodile |
i. timsah. |
| crocodile tears |
sahte gözyaşları, timsah gözyaşları. |
| crocus |
i., bot. çiğdem, Crocus. |
| croissant |
i. ayçöreği. |
| crone |
i. kocakarı. |
| crony |
i. kafadar, yakın arkadaş. |
| crook |
i. 1. çoban değneği; asa, sapı kıvrık baston. 2. kıvrım. 3. k.
dili dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz, madrabaz, hilekâr,
dalavereci. f. kıvırmak, bükmek, eğmek. |
| crooked |
s. 1. eğri, çarpık. 2. virajlı. 3. k. dili içinde bir dalavere
olan, hileli (iş). 4. k. dili dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz,
hilekâr. |
| croon |
f. mırıldanmak, alçak sesle şarkı söylemek. |
| crop 1 |
i. 1. ürün, mahsul, ekin, rekolte. 2. zool. kursak. 3. binici
kırbacı. |
| crop 2 |
f. (--ped, --ping) kırkmak, kırpmak, kesmek, kesip
kısaltmak. |
| crop up |
birdenbire oluşmak/ortaya çıkmak. |
| Cross |
i. the 1. Hz. İsa´nın çarmıhta ölümü. 2. Haç (Hristiyanlığın
simgesi). |
| cross 1 |
i. 1. çapraz işareti. 2. haç, put, çarmıh, ıstavroz. 3. çile,
cefa. 4. melez. |
| cross 2 |
f. 1. çaprazlamak. 2. karşıdan karşıya geçmek; -i geçmek: Look
both ways before crossing the street. Karşıdan karşıya geçmeden
önce iki yöne de bak. He crossed the bridge on a bicycle. Köprüyü
bisikletle geçti. Georgians are crossing the border to sell their
goods in Turkey. Gürcüler mallarını Türkiye´de satmak için sınırı
geçiyorlar. 3. into -e geçmek/girmek: We´ve just crossed into
Russia. Şu anda Rusya´ya girmiş bulunuyoruz. 4. over
üstünden/üzerinden geçmek/geçirmek. 5. under altından
geçmek/geçirmek. 6. bot., zool. melezlemek, çaprazlamak. 7. üstüne
çizgi çizmek, -i çizmek. 8. -e karşı gelmek. |
| cross 3 |
s. 1. huysuzlanmış; kızgın, öfkeli; aksi, ters. 2.
geminin/uçağın rotasına aykırı esen (rüzgâr). |
| cross my heart |
vallahi. |
| cross o.s. |
ıstavroz çıkarmak, haç çıkarmak. |
| cross one´s arms |
kollarını kavuşturmak. |
| cross one´s fingers |
şans dilemek. |
| cross one´s legs |
ayak ayak üstüne atmak, bacak bacak üstüne
atmak. |
| cross one´s mind |
hatırına gelmek, aklından geçmek. |
| cross out |
karalamak, silmek, üstünü çizerek iptal etmek. |
| cross section |
kesit. |
| cross swords |
(with) (biriyle) atışmak, ağız kavgası etmek. |
| cross swords with |
ile çekişmek, ile kavga etmek. |
| cross the Rubicon |
dönülmeyecek bir karar vermek. |
| crossbar |
i. sürgü, kol demiri. |
| crossbred |
s. melez. |
| crossbreed |
f. (cross.bred) melezlemek, çaprazlamak. i. melez. |
| crosscheck |
f. 1. (kontrolden geçirilmiş bir şeyi) kontrol etmek. 2. mat.
sağlamasını yapmak. |
| cross-country |
i. 1. kros, kır koşusu. 2. kros kayağı, kayak krosu. s. ülkeyi
baştan başa kateden. z. bir uçtan öbür uca. |
| cross-country skiing |
kros kayağı, kayak krosu. |
| cross-examine |
f. sorguya çekmek. |
| cross-eyed |
s. şaşı. |
| crossing |
i. 1. geçiş. 2. geçiş yeri, geçit. 3. yaya geçidi. |
| cross-legged |
z. bak. sit cross-legged. |
| cross-purpose |
i.bak. at cross-purpose. |
| cross-reference |
i. (kitapta) gönderme. |
| crossroad |
i. ara yol, yan yol. |
| crossroads |
i. 1. dörtyol; kavşak. 2. dönüm noktası. |
| crosswalk |
i. yaya geçidi. |
| crosswise |
s. çapraz. z. çaprazlama. |
| crossword puzzle |
bulmaca. |
| crossword puzzle |
bulmaca. |
| crotch |
i. 1. çatal, dal ile gövdenin birleştiği yer. 2. anat. kasık.
3. terz. pantolon ağı. |
| crotchet |
i. 1. garip düşünce; tuhaflık. 2. İng. dörtlük, dörtlük
nota. |
| crotchety |
s. 1. huysuz, dırdırcı. 2. tuhaf, acayip. |
| crouch |
f. çömelmek. i. çömelme. |
| croup |
i. krup hastalığı, boğak. |
| croupier |
i. krupiye. |
| crouton |
i. (çorbaya konulan) küp biçiminde doğranmış kızarmış
ekmek. |
| crow 1 |
i., zool. karga, Corvus. |
| crow 2 |
f. (--ed/İng. crew) 1. (horoz) ötmek. 2. (over) (-den dolayı)
çok sevinmek. |
| crowbar |
i. levye, kaldıraç, manivela. |
| crowd |
i. kalabalık. f. 1. doluşmak, toplanmak, birikmek. 2.
sıkıştırmak, doldurmak. |
| crowd into |
-e doluşmak. |
| crowd out |
1. sıkıştırarak çıkarmak, dışarıya itelemek. 2. (birine)
yer bırakmamak. |
| crowded |
s. kalabalık. |
| crown |
i. 1. taç. 2. hükümdarlık. 3. hükümdar. 4. tepe, baş. 5. kron
(para birimi). 6. diştacı. 7. dişçi. kuron. f. 1. taç giydirmek. 2.
tamamlamak. 3. tepesini süslemek, taçlandırmak. 4. (dama oyununda)
dama yapmak. 5. (dişe) kuron takmak. 6. k. dili kafasına
vurmak. |
| crucial |
s. çok önemli, can alıcı, kritik. |
| crucifix |
i. çarmıha gerilmiş İsa heykeli, krüsifi. |
| crucifixion |
i. 1. çarmıha germe. 2. Hz. İsa´nın çarmıhta ölümünü gösteren
resim. |
| crucify |
f. çarmıha germek. |
| crude |
s. 1. ham, arıtılmamış. 2. kaba. 3. derme çatma, üstünkörü
yapılmış. i. ham petrol. |
| crude oil |
ham petrol. |
| crudely |
z. kabaca. |
| crudeness |
i. kabalık. |
| cruel |
s. 1. zalim, acımasız. 2. dayanılmaz, acı. |
| cruelly |
z. zalimce, acımasızca, insafsızca. |
| cruelty |
i. zulüm, acımasızlık. |
| cruise |
f. 1. aynı hızla uzunca bir süre gitmek. 2. (gemiyle) dolaşmak.
3. dolaşmak, dolanmak, gezinmek. 4. (polis, polis arabası) (etrafı
kolaçan ederek) dolaşmak; (taksi şoförü, taksi) (müşteri arayarak)
dolaşmak: The squad car cruises the streets of the neighborhood all
night. Polis arabası gece boyunca mahalle sokaklarında dolaşıyor.
5. (fahişe) sokaklarda dolaşarak müşteri aramak. i. 1. (tatil
amacıyla yapılan) deniz yolculuğu. 2. dolaşma, dolanma, gezinme. 3.
(polis, polis arabası) (etrafı kolaçan ederek) dolaşma; (taksi
şoförü, taksi) (müşteri arayarak) dolaşma. |
| cruiser |
i. kruvazör. |
| crumb |
i. 1. kırıntı, ekmek kırıntısı. 2. parça, zerre. 3. ekmek içi.
f. ufalamak. |
| crumble |
f. 1. ufalamak; ufalanmak, un ufak olmak. 2. harap olmak,
çökmek. 3. parçalanmak. |
| crumple |
f. 1. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. 2.
çökmek. |
| crunch |
f. 1. çıtır çıtır yemek, kıtır kıtır yemek, katır kutur yemek,
hart hurt yemek. 2. çatırtı ile ezmek. 3. çatırdamak. i. 1.
çatırtı. 2. k. dili güç durum. |
| crusade |
i. 1. haçlı seferi. 2. din uğruna yapılan savaş, cihat. 3.
kampanya, savaşım. f. against -e karşı savaşım vermek. |
| crusader |
i. 1. Haçlı. 2. bir davanın hararetli taraftarı. |
| crush 1 |
f. ezmek. |
| crush 2 |
i. 1. ezme. 2. kalabalık, izdiham. |
| crust |
i. 1. ekmek kabuğu. 2. kabuk. f. 1. kabuklanmak, kabuk
bağlamak. 2. kabukla kaplamak. |
| crust of the earth |
yerkabuğu. |
| crustacean |
s., i. kabuklu (hayvan). |
| crusty |
s. 1. kabuklu. 2. aksi, huysuz. |
| crutch |
i. 1. destek. 2. koltuk değneği. |
| crux |
i. 1. dönüm noktası, kritik an. 2. çözülmesi zor sorun/durum.
3. püf noktası. |
| cry |
f. 1. ağlamak. 2. (hayvan) bağırmak. i. 1. haykırış, haykırı;
feryat. 2. (hayvana ait) ses. |
| cry for |
-i çok gerektirmek, -e çok ihtiyacı olmak: This country
is crying for a leader. Bu ülkenin bir lidere büyük bir ihtiyacı
var. |
| cry on s.o.´s shoulder |
birine dert yanmak. |
| cry one´s heart out |
hüngür hüngür ağlamak. |
| cry out |
bağırmak. |
| cry out against |
#AD? |
| cry out for |
bak. cry for. |
| cry quits |
yeter artık demek. |
| cry wolf |
yalandan imdat diye bağırmak, yalandan imdat
istemek. |
| crypt |
i., mim. kriptos, kripta. |
| cryptic |
s. 1. örtülü, gizli, kapalı. 2. gizemli. 3. şifreli. |
| crystal |
i. 1. kristal, billur. 2. saat camı. |
| crystalline |
s. 1. billur gibi, berrak. 2. kristal, billurdan yapılmış. |
| crystallise |
f., İng., bak. crystallize. |
| crystallize |
f. billurlaştırmak; billurlaşmak. |
| cu |
kıs. cubic. |
| cub |
i. yavru (tilki/ayı/aslan). f. (--bed, --bing)
yavrulamak. |
| cub scout |
yavrukurt. |
| Cuba |
i. Küba. |
| Cuban |
i. Kübalı. s. 1. Küba, Küba´ya özgü. 2. Kübalı. |
| cubbyhole |
i. 1. odacık; hücre. 2. (yazıhanede/dolapta) önü açık ufak
göz. |
| cube |
i. 1. geom., mat. küp. 2. küp, küp biçiminde nesne. f. 1. küp
biçiminde kesmek. 2. mat. (bir sayının) kübünü almak. |
| cube sugar |
kesmeşeker, küp şeker. |
| cube sugar |
küpşeker; kesmeşeker. |
| cubic |
s. kübik. |
| cubic centimeter |
santimetre küp. |
| cubic foot |
ayak küp (,028 m3). |
| cubic inch |
inç küp (16,4 cm3). |
| cubic meter |
metre küp. |
| cubical |
s. kübik, küp biçiminde. |
| cubicle |
i. kabin, kabine, odacık. |
| cuckold |
i. boynuzlanmış koca, boynuzlu koca. f. (kocasını)
boynuzlamak. |
| cuckoo |
i., zool. guguk, gugukkuşu, Cuculus canorus. s., argo kaçık,
deli. |
| cuckoo clock |
guguklu saat. |
| cucumber |
i. salatalık, hıyar. |
| cud |
i. geviş. |
| cuddle |
f. 1. kucağına alıp okşamak. 2. (birbirine)
sokulmak. |
| cuddle up |
(birbirine/birine) sokulmak. |
| cuddle up to |
-e sokulup yaslanmak; -e sokulup sarılmak. |
| cudgel |
i. sopa, çomak. f. sopa atmak, sopa çekmek, sopalamak. |
| cue 1 |
i. 1. bilardo isteka. 2. sıra, kuyruk. |
| cue 2 |
i., tiy. 1. oyuncunun sözü arkadaşına bırakmadan önceki son söz
veya hareketi. 2. sufle. f. sufle etmek. |
| cue ball |
bilardo topu. |
| cuff |
i. 1. kol ağzı, kolluk, manşet. 2. sille, tokat. f. tokatlamak,
tokat atmak. |
| cuff link |
kol düğmesi. |
| cuisine |
i. yemek pişirme sanatı, mutfak. |
| cul-de-sac |
i., İng. çıkmaz sokak. |
| culinary |
s. yemek pişirme ile ilgili, mutfakla ilgili; yemekte/mutfakta
kullanılan. |
| culminate |
f. 1. in ile sonuçlanmak, ile sona ermek, ile son bulmak. 2. en
yüksek noktaya varmak, doruğuna yükselmek. |
| culmination |
i. 1. sonuç, son, bitiş. 2. doruk, zirve, en yüksek nokta. |
| culottes |
i. pantolon-etek. |
| culpability |
i. kusur, kabahat, suçluluk. |
| culpable |
s. kusurlu, kabahatli. |
| culprit |
i. suçlu, mücrim. |
| cult |
i. kült. |
| cultivable |
s. ekilebilir, yetiştirilebilir. |
| cultivatable |
s., bak. cultivable. |
| cultivate |
f. 1. (tarlayı) sürmek, (toprağı) işlemek. 2. yetiştirmek. 3.
geliştirmek. 4. (biriyle) dostluk kurmaya çalışmak. |
| cultivate a friendship |
dostluk kurmaya çalışmak. |
| cultivated |
s. 1. işlenmiş (toprak). 2. kültürlü, görgülü. |
| cultivation |
i. 1. (toprağı) işleme; tarım. 2. yetiştirme. 3. geliştirme. 4.
kültür, görgü. |
| cultivator |
i. ekici, yetiştirici. |
| cultural |
s. kültürel. |
| culture |
i. 1. kültür. 2. yetiştirme. 3. geliştirme. 4. biyol. kültür.
f. kültür yapmak, laboratuvarda mikrop üretmek. |
| culture gap |
kültür farkı. |
| culture shock |
kültür şoku. |
| cultured |
s. kültürlü. |
| cultured pearl |
kültive inci. |
| cumbersome |
s. 1. havaleli, lenduha gibi. 2. hantal. 3. kullanışsız,
elverişsiz. 4. ağır; sıkıcı. |
| cumin |
i. kimyon. |
| cumulative |
s. birikerek artan, birikmiş, kümülatif. |
| cumulus |
i. kümebulut. |
| cuneiform |
i. çiviyazısı. |
| cunning |
s. 1. kurnaz, şeytan, hin. 2. şirin, sevimli. i. kurnazlık,
şeytanlık. |
| cunt |
i., kaba 1. *am. 2. *sikişme. |
| cup 1 |
i. 1. fincan, bardak, kupa, kadeh. 2. spor kupa. 3. litrenin
dörtte biri, 236 cm3. |
| cup 2 |
f. (--ped, --ping) şişe çekmek, hacamat yapmak, vantuz
çekmek. |
| cup final |
kupa finali. |
| cup one´s hands |
avuçlarını bitiştirerek çanak gibi açmak. |
| cup winner |
kupa galibi. |
| cupboard |
i. dolap, yüklük. |
| cupidity |
i. hırs, tamah, açgözlülük. |
| cupola |
i. 1. ufak kubbe. 2. döküm ocağı. |
| cur |
i. 1. sokak köpeği, it. 2. it herif, it. |
| curable |
s. tedavi edilebilir, iyileşebilir. |
| curate |
i. stajyer papaz. |
| curator |
i. müze/kütüphane müdürü. |
| curb |
i. 1. kaldırımın kenar taşı. 2. engel, fren. 3. suluk, gem
zinciri. f. tutmak, zaptetmek, frenlemek, hâkim olmak, yenmek,
durdurmak. |
| curd |
i. kesmik. |
| curd cheese |
lor peyniri, lor. |
| curdle |
f. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak, kesilmek. |
| curdle one´s blood |
k. dili dehşete düşürmek, kanını dondurmak. |
| cure 1 |
i. 1. tedavi, sağaltım. 2. çare, derman, ilaç. 3. şifa. 4.
kür. |
| cure 2 |
f. 1. iyileştirmek, tedavi etmek, sağaltmak, şifa vermek.
2. -e çözüm getirmek, -e çare bulmak. 3. tütsülemek;
tuzlamak; kurutmak. |
| curfew |
i. sokağa çıkma yasağı. |
| curiosity |
i. 1. merak. 2. nadir şey, tuhaf şey. |
| curiosity shop |
hediyelik eşya dükkânı. |
| curious |
s. 1. meraklı. 2. acayip, tuhaf, garip. |
| curl |
i. 1. kıvrım, büklüm. 2. bukle, lüle. f. kıvırmak, bukle
yapmak, bükmek; kıvrılmak, bükülmek. |
| curl one´s hair |
1. saçını kıvırmak. 2. k. dili yüreğini oynatmak,
korkutmak. |
| curl up |
kıvrılmak. |
| curler |
i. bigudi. |
| curling iron |
saç maşası. |
| curly |
s. kıvırcık, kıvır kıvır. |
| currant |
i. 1. kuşüzümü. 2. frenküzümü. |
| currency |
i. 1. para, nakit, nakit para. 2. sürüm, geçerlik, tedavül,
revaç. |
| current 1 |
i. cereyan, akım, akıntı. |
| current 2 |
s. 1. şimdiki, bugünkü, güncel, aktüel. 2. geçer, yürürlükte
olan, cari. |
| current account |
tic. cari hesap. |
| current account |
cari hesap. |
| current events |
güncel olaylar. |
| current expenses |
günlük masraflar, günlük giderler. |
| current market rate |
rayiç, sürüm değeri. |
| current price |
cari fiyat, piyasa fiyatı. |
| currently |
z. halen, şu anda, bugünlerde. |
| curriculum |
i. müfredat programı. |
| curriculum vitae |
özgeçmiş. |
| curry 1 |
i. |
| curry 2 |
f. kaşağılamak, tımar etmek. |
| curry favor with |
k. dili -e yaranmak, yaltaklanarak (birinin) gözüne
girmeye çalışmak. |
| curry favor with |
yaltaklanarak (birinin) gözüne girmeye çalışmak. |
| curry powder |
toz haline getirilmiş kimyon, kişniş, zerdeçal v.b.
baharat karışımı. |
| currycomb |
i. kaşağı. |
| curse |
f. 1. sövmek, sövüp saymak, küfretmek. 2. ilenmek, lanet etmek,
beddua etmek. i. 1. ilenme, ilenç, lanet, beddua. 2. sövgü, sövme,
küfür. 3. bela. |
| cursed 1 |
s. 1. körolası, melun. 2. lanetli, lanetlenmiş. |
| cursed 2 |
s. |
| cursor |
i., bilg. kürsör, ışıklı gösterge, imleç. |
| cursory |
s. gelişigüzel, üstünkörü. |
| curt |
s. ters ve kısa (söz). |
| curtail |
f. kesmek, kısaltmak, azaltmak. |
| curtain |
i. perde. f. perdelemek. |
| curtain ring |
perde halkası. |
| curtain rod |
perde rayı, korniş. |
| curtsy |
i. reverans. f. reverans yapmak. |
| curvature |
i. 1. eğrilik. 2. eğrilme. |
| curve 1 |
i. 1. eğri, kavis, kıvrım. 2. viraj. |
| curve 2 |
f. 1. eğmek, bükmek; eğilmek, bükülmek. 2. kıvırmak;
kıvrılmak. |
| cushion |
i. 1. yastık, minder. 2. bir darbenin hızını kesen tampon. 3.
bilardo masasının lastikli iç kenarı. f. 1. hafifletmek, azaltmak.
2. altına/arkasına yastık koymak; yastıkla beslemek. 3. yastıkla
kaplamak. |
| cuspid |
i. köpekdişi. |
| cuss |
f., k. dili sövmek, küfretmek. i., k. dili 1. sövgü, küfür. 2.
herif. |
| custard |
i. 1. süt, şeker ve yumurta ile hazırlanan bir sos. 2. krem
karamele benzeyen bir tatlı. |
| custodian |
i. 1. koruyucu, muhafız. 2. sorumlu kimse. 3.
kapıcı. |
| custody |
i. 1. vesayet. 2. gözetim; koruma. |
| custom |
i. 1. gelenek, âdet. 2. alışkanlık, itiyat. 3. (bir müşterinin
yaptığı) alışveriş. |
| customary |
s. alışılmış, âdet olan, mutat. |
| customary usage |
âdet. |
| customer |
i. müşteri. |
| custom-made |
s. ısmarlama. |
| customs |
i. gümrük, gümrük resmi. |
| customshouse |
i. gümrük. |
| cut 1 |
i. 1. kesme, kesim. 2. kesik. 3. kesim, fason, biçim. 4. dilim,
parça. 5. k. dili hisse, pay. 6. indirim. 7. kesinti. 8. yarma, yol
geçirmek için açılan yar. 9. acı söz. 10. kırıcı davranış. |
| cut 2 |
f. (cut, --ting) 1. kesmek. 2. biçmek. 3. kesmek, azaltmak. 4.
kesilmek: This stone cuts easily. Bu taş kolayca kesiliyor. 5.
(ders, konferans v.b.´ni) asmak, -e gitmemek. 6. (fiyatını)
indirmek. 7. k. dili (motoru) stop ettirmek, durdurmak. 8. (birini)
görmezlikten gelmek. 9. isk. kesmek. |
| cut 3 |
s. kesilmiş, kesik. |
| cut a big/wide swath |
k. dili 1. çok nüfuzlu olmak. 2. çok dikkat çekmek. |
| cut a tooth |
(çocuk) diş çıkarmak. |
| cut a tooth |
diş çıkarmak. It set my teeth on edge. Dişlerimi
kamaştırdı. |
| cut across |
kestirmeden gitmek. |
| cut across all boundaries |
sınır tanımamak. |
| cut an alcoholic drink with water |
içkiyi sulandırmak. |
| cut and run |
bırakıp kaçmak. |
| cut back |
1. azaltmak. 2. kesip kısaltmak. 3. geri
dönmek. |
| cut both ways |
hem lehine, hem aleyhine olmak. |
| cut corners |
(bir işte) kestirme yollara başvurmak. |
| cut corners |
k. dili en kolay ve en ucuz yollara başvurarak
yapmak. |
| cut down a piece of clothing into |
eski bir giysiden (yeni bir şey) yapmak. |
| cut down a tree |
ağaç kesmek. |
| cut down on |
-i azaltmak. |
| cut glass |
kristal, kesme cam. |
| cut in |
(birinin) sözünü kesmek; araya girmek. |
| cut in half/cut into halves |
yarıya bölmek. do a thing by halves bir işi yarımyamalak
yapmak. go halves yarı yarıya bölüşmek. go off half-cocked k. dili
yeterince düşünmeden hemen harekete geçmek. |
| cut in on |
-i azaltmak. |
| cut into |
-i azaltmak. |
| Cut it out! |
k. dili Yapma!/Bırak! |
| cut loose |
1. from (bir yerden/gruptan) ayrılmak; (denetim, baskı
v.b.´nden) yakasını kurtarmak/sıyırmak. 2. k. dili gayrete gelmek,
aşka gelmek. 3. k. dili kurtlarını dökmek. |
| cut loose |
ilişkiyi kesmek. |
| cut no ice |
k. dili önemli olmamak. |
| cut no ice |
k. dili önemi/etkisi olmamak. |
| cut of meat |
(kasaplık hayvanın gövdesinden belirli bir şekilde
kesilen) et parçası. |
| cut off |
-i kesmek. |
| cut off one´s nose to spite one´s face |
k. dili gâvura kızıp oruç bozmak. |
| cut off one´s nose to spite one´s face |
k. dili gâvura kızıp oruç bozmak. |
| cut one´s nails to the quick |
tırnaklarını dibine kadar kesmek. |
| cut one´s own throat |
k. dili kendi kendine zarar vermek, bindiği dalı
kesmek. |
| cut out |
1. -i kesmek; -i kesip çıkarmak. 2. (giysi) biçmek. 3. k.
dili -i kesmek, -i bırakmak. |
| cut s.o. down |
birini öldürmek. |
| cut s.o. off |
1. birine miras olarak on para/hiç para bırakmamak. 2. birinin
yolunu kesmek. |
| cut s.o. short |
birinin lafını kesmek. |
| cut s.o. to the quick |
birini (acı sözlerle) derinden yaralamak. |
| cut s.t. into slices |
bir şeyi dilimlemek, bir şeyi dilim dilim kesmek. |
| cut short |
kısa kesmek. |
| cut the ground (out) from under one´s feet |
(birinin) dayanak noktalarını çürütmek. |
| cut the ground from under s.o.´s feet |
birinin savunduğu noktaları çürütmek. |
| cut the melon |
argo kârı paylaşmak. |
| cut the wheels |
(of an automobile) sol yapmak; sağ yapmak. |
| cut to the quick |
k. dili içine işlemek, içini yakmak, acı
vermek. |
| cut up |
1. parça parça kesmek, doğramak. 2. k. dili şaklabanlık
yapmak, komik şeyler yapmak. |
| cutback |
i. 1. kesinti, azaltma, eksiltme. 2. sin. geriye dönüş. |
| cute |
s., k. dili şirin, sevimli. |
| cuticle |
i., anat. 1. tırnakların etrafını çevreleyen deri. 2.
üstderi. |
| cutlery |
i. çatal bıçak takımı. |
| cutlet |
i., kasap. kotlet. |
| cutoff |
i. 1. kestirme yol. 2. sona erme tarihi. |
| cutoff point |
sona erme noktası. |
| cut-price |
s. 1. indirimli, tenzilatlı. 2. indirimli mal satan. |
| cut-rate |
s. 1. indirimli, tenzilatlı. 2. indirimli mal satan. 3.
niteliksiz, kalitesiz. |
| cutter |
i. 1. den. kotra. 2. (belirli bir şeyi) kesen kimse. 3. kesici
alet, kesici: wire cutters tel makası. |
| cutthroat |
s. kıyasıya, amansız. i. katil, cani. |
| cutting |
i. 1. kesme, kesiş. 2. sin. kesim. 3. bahç. aşı kalemi. s. 1.
acı, incitici, kırıcı (söz). 2. acı, keskin, sert (rüzgâr). |
| cuttlefish |
i., zool. mürekkepbalığı, Sepia. |
| cutup |
i. şaklaban, şakacı. |
| cwt |
kıs. hundredweight 1. İng. 112 libre, yaklaşık 50 kg. 2. A.B.D.
100 libre, 45,5 kg. |
| #AD? |
isim belirten sonek: fluency akıcılık. |
| cyanide |
i. siyanür. |
| cybernetics |
i. sibernetik, kibernetik. |
| cyclamen |
i., bot. siklamen, tavşankulağı, buhurumeryem, Cyclamen. |
| cycle |
i. 1. elek. devre. 2. dönme, dönüş, devir. 3. bisiklet;
motosiklet. f. bisiklete binmek. |
| cyclist |
i. bisikletçi; motosikletçi. |
| cyclone |
i. siklon, kiklon. |
| cylinder |
i. silindir. |
| cylindrical |
s. silindirsel, silindirik. |
| cymbal |
i., müz. büyük zil. |
| cynic |
i. kinik, sinik. |
| cynical |
s. kinik, sinik. |
| cynicism |
i. kinizm, sinizm. |
| cypress |
i., bot. servi, selvi, Cupressus. |
| Cyprian |
i., s., bak. Cypriot. |
| Cypriot |
i. Kıbrıslı. s. 1. Kıbrıs, Kıbrıs´a özgü. 2. Kıbrıslı. |
| Cyprus |
i. Kıbrıs. |
| Cyrillic |
s. |
| Cyrillic alphabet |
Kiril alfabesi. |
| cyst |
i., tıb. kist. |
| cystitis |
i., tıb. sistit. |
| czar |
i. çar. |
| Czech |
i., s. 1. Çek. 2. Çekçe. |
| Czechoslovak |
i., s., tar., bak. Czechoslovakian. |
| Czechoslovakia |
i., tar. Çekoslovakya. |
| Czechoslovakian |
i., tar. Çekoslovakyalı, Çekoslovak. s., tar. 1. Çekoslovak. 2.
Çekoslovakyalı. |
|