|
|
|
| D |
kıs. December, Department, Doctor, Dutch. |
| d |
kıs. date, daughter, day, days, dead, diameter, died. |
| D, d |
i. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi. |
| D, d |
i. 1. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi. 2. müz. re
notası. |
| DA |
kıs. District Attorney. |
| da |
kıs. daughter, day(s). |
| dab |
i. dokunma, hafif vuruş. f. (--bed, --bing) hafifçe vurmak,
dokunmak. |
| dabble |
f. 1. su serpmek, hafifçe ıslatmak. 2. in ile amatörce
uğraşmak. |
| dabbler |
i. bir işe heves duyup girişme eğiliminde olan kimse, amatör,
hevesli. |
| dachshund |
i. mastı. |
| dad |
i., k. dili baba, babacığım. |
| daddy |
i., k. dili baba, babacığım. |
| daddy-longlegs |
i., zool. tipula sineği. |
| daffodil |
i. zerrin, fulya, nergis. |
| daft |
s. 1. kaçık, deli, kafadan kontak. 2. saçma. |
| dagger |
i. kama, hançer. |
| dahlia |
i., bot. yıldızçiçeği, Dahlia. |
| Dahoman |
i., s., bak. Beninese. |
| Dahomean |
i., s., bak. Beninese. |
| Dahomey |
i., bak. Benin. |
| Dahomeyan |
i., s., bak. Beninese. |
| daily |
s. gündelik, günlük. z. her gün. i. 1. gündelik gazete. 2. İng.
gündelikçi (hizmetçi). |
| daintily |
z. zarafetle. |
| daintiness |
i. 1. zarafet, nezaket. 2. titizlik. |
| dainty |
s. 1. narin, zarif, nazik. 2. titiz. |
| dairy |
i. 1. mandıra. 2. süthane, sütçü dükkânı. |
| dairy cattle |
sağmal inekler. |
| dairy farm |
mandıra. |
| dairy products |
süt ürünleri. |
| dairyman |
çoğ. dair.y.men (der´imîn) i. sütçü. |
| daisy |
i. papatya. |
| dale |
i. küçük vadi. |
| dally |
f. 1. vakit öldürmek, oyalanmak. 2. haylazlık etmek. |
| dally away |
vakit öldürmek. |
| dally with |
oynaşmak, cilveleşmek. |
| dam |
i. baraj, set, su bendi. f. (--med, --ming) -e set
çekmek. |
| dam up |
-i frenlemek, -i bastırmak. |
| damage |
i. 1. zarar, ziyan, hasar. 2. k. dili masraf, fiyat. f. zarar
vermek, hasar yapmak, bozmak. |
| damages |
i., huk. tazminat. |
| Damascus |
i. Şam. |
| damask |
i. damasko (kumaş). |
| dame |
i. 1. argo kadın. 2. kadınlara verilen şövalyelik ayarında bir
asalet unvanı. 3. eski hanım, hatun, yaşlı kadın. |
| damn |
f. 1. lanetlemek. 2. lanet okumak, beddua etmek. i.
lanet. |
| Damn!/Damn it!/Damn him!/Damn her! |
Allah belasını versin!/Allah kahretsin! |
| damnation |
i. 1. lanet. 2. bela. 3. cehennem cezası. |
| Damnation! |
Lanet olsun! |
| damned |
s. 1. lanetli, melun. 2. Allahın belası, kahrolası, kör olası,
lanet. z. çok, pek. |
| Damned if I know. |
Biliyorsam kahrolayım. |
| damnedest |
s. en acayip, en tuhaf. i. en iyisi. |
| damp |
s. nemli, rutubetli, yaş. i. 1. nem, rutubet. 2. grizu. f. 1.
boğmak, söndürmek. 2. yavaşlatmak, durdurmak. 3. nemlendirmek,
ıslatmak. |
| dampen |
f. 1. nemlendirmek, ıslatmak; nemlenmek, ıslanmak. 2.
(titreşimi) azaltmak. 3. kırmak, kaçırmak: dampen s.o.´s enthusiasm
k. dili birinin hevesini kırmak. |
| dampness |
i. nem, rutubet. |
| dance |
i. 1. dans, raks, oyun. 2. balo. f. dans etmek, oynamak; dans
ettirmek, oynatmak. |
| dancer |
i. dansçı, dansör, dansöz. |
| dancing |
i. dans etme, dans. |
| dandelion |
i., bot. karahindiba, Taraxacum officinale. |
| dandle |
f. hoplatmak, zıplatmak. |
| dandruff |
i. kepek, konak. |
| dandy |
s. 1. züppe. 2. harika, mükemmel, çok iyi. |
| Dane |
i. Danimarkalı. |
| danger |
i. tehlike. |
| dangerous |
s. tehlikeli. |
| dangerously |
z. tehlikeli bir şekilde. |
| dangle |
f. sarkmak, asılı durup sallanmak; sarkıtmak, asıp
sallamak. |
| Danish |
i. Danca. s. 1. Danimarka, Danimarka´ya özgü. 2. Danimarkalı.
3. Danca. |
| dank |
s. yaş, nemli, rutubetli, küf kokulu. |
| Danube |
i. Tuna nehri, Tuna. |
| daphne |
i. defne. |
| dapper |
s. şık, zarif. |
| dapple |
s. benekli. f. beneklemek. i. 1. benek. 2. benekli hayvan. |
| dapple-gray |
s. bakla kırı, alaca kır (at). |
| Dardanelles |
i. |
| dare |
f. cesaret etmek, cüret etmek, kalkışmak. |
| daredevil |
i. gözü pek. |
| daring |
i. cüret, cesaret, yiğitlik. s. cüretkâr, yiğit. |
| dark 1 |
s. 1. karanlık. 2. koyu. 3. esmer. 4. muğlak, çapraşık. 5.
cehalet içinde. 6. gizli, esrarlı. |
| dark 2 |
i. 1. karanlık. 2. akşam. 3. koyu renk, gölge. |
| dark blue |
lacivert. |
| darken |
f. 1. karartmak; kararmak. 2. anlaşılması zor hale getirmek. 3.
koyulaşmak, esmerleşmek. |
| darkness |
i. karanlık. |
| darkroom |
i., foto. karanlık oda. |
| darling |
i. sevgili, sevgilim. s. 1. sevgili. 2. sevimli, cici,
hoş. |
| darn 1 |
f. iğneyle örerek onarmak. i. örülerek onarılmış delik. |
| darn 2 |
f. lanet etmek. |
| Darn it! |
Lanet olsun! |
| dart |
i. 1. küçük ok. 2. ileri atılma, fırlama, hamle. 3. böceğin
iğnesi. 4. terz. pens. f. 1. ok gibi fırlamak, atılmak. 2. atmak,
fırlatmak. |
| dartboard |
i. ok atma oyununda kullanılan nişan tahtası. |
| darts |
i. ok atma oyunu. |
| dash |
f. 1. hızla koşmak: She dashed to the child´s rescue. Çocuğun
imdadına koştu. 2. hızla ilerlemek, atılmak, fırlamak: I dashed to
the window but saw nothing. Pencereye fırladım ama hiçbir şey
görmedim. 3. vurmak, çarpmak, kırmak, parçalamak: He dashed down
his broken weapon. Kırık silahını yere vurdu. He dashed the chair
to pieces against the wall. Sandalyeyi duvara vurup parçaladı. 4.
atmak, fırlatmak. 5. sıçratmak. 6. (umudunu) kırmak, suya düşürmek.
7. karıştırmak, katmak. i. 1. ileri atılma, fırlama, hamle. 2. az
bir miktar, bir tutam. 3. kısa mesafe koşusu. 4. canlılık, enerji.
5. tire, çizgi. |
| dash off |
acele gitmek, fırlamak. |
| dash off a letter |
bir mektup karalamak. |
| dash s.o.´s hopes |
bir kimsenin ümitlerini kırmak, birini hayal kırıklığına
uğratmak. |
| dash to pieces |
çarpıp paramparça etmek. |
| dash water on one´s face |
yüzüne su çarpmak. |
| dashboard |
i., oto. kontrol paneli, pano. |
| dashing |
s. 1. atak, atılgan, cesur. 2. gösterişli, şık. |
| data |
i. 1. çoğ. veya tek. bilgi. 2. veriler, data. |
| data bank |
bilg. veri bankası, bilgi bankası. |
| data base |
bilg. veri tabanı, bilgi tabanı. |
| data file |
bilg. veri dosyası. |
| data processing |
bilg. bilgiişlem. |
| date 1 |
i. hurma, arabistanhurması. |
| date 2 |
i. 1. tarih, zaman. 2. randevu. 3. flört, flört edilen
kişi. |
| date 3 |
f. 1. tarih koymak, tarih atmak. 2. tarihlendirmek. 3. ile
çıkmak, ile flört etmek. |
| date line |
coğr. gündeğişme çizgisi. |
| date palm |
hurma ağacı. |
| dated |
s. 1. tarihli. 2. modası geçmiş, demode. |
| dative |
s., dilb. -e halindeki. i. -e halindeki sözcük. |
| datum |
çoğ. da.ta (dey´tı, dä´tı) i. veri. |
| daub |
f. 1. sürmek, sıvamak. 2. bulaştırmak. 3. lekelemek, kirletmek.
i. 1. harç, çamur. 2. leke. |
| daughter |
i. kız evlat, kız. |
| daughter-in-law |
i. gelin. |
| daunt |
f. yıldırmak, gözünü korkutmak. |
| dauntless |
s. gözü pek, yılmaz, korkusuz. |
| davenport |
i. kanepe, sedir, divan; çekyat. |
| dawdle |
f. işini ağırdan alarak vakit kaybetmek, ağır davranmak,
oyalanmak. |
| dawn |
i. 1. seher, tan vakti. 2. şafak, tan. f. görünmeye başlamak,
aydınlanmak. |
| dawn on |
anlaşılmak, sezilmek. |
| day |
i. 1. gündüz: We´ve been working night and day on this project.
Bu proje üzerinde gece gündüz çalışıyoruz. 2. gün: the second day
of the month ayın ikinci günü. 3. zaman, devir. |
| day after day |
her gün, günlerce. |
| day by day |
günden güne. |
| day by day |
günbegün, günden güne. |
| day in day out |
her gün. |
| day laborer |
gündelikçi. |
| day of reckoning |
hesap günü, kıyamet günü. |
| day school |
gündüzlü okul. |
| daybreak |
i. seher, tan vakti. |
| daydream |
i. hayal. f. hayal kurmak, dalmak. |
| daylight |
i. gün ışığı.daylight-saving time yaz saati. |
| daytime |
i. gündüz. |
| daze |
f. sersemletmek, sersem etmek, serseme çevirmek. i. sersem bir
hal, sersemlik. |
| dazed |
s. sersemlemiş, serseme çevrilmiş. |
| dazzle |
f. göz kamaştırmak. |
| deacon |
i. diyakoz. |
| deaconess |
i. kilisenin hayır işleriyle görevlendirdiği kadın. |
| dead |
s. 1. ölmüş, ölü. 2. cansız, hareketsiz; sönük. 3. ölü
(renk). |
| dead ahead |
dosdoğru. |
| dead beat |
çok yorgun, bitkin. |
| dead center |
tam merkez, tam orta. |
| dead end |
1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz. |
| dead heat |
spor berabere biten yarış. |
| dead language |
ölü dil. |
| dead letter |
1. geçersiz yasa. 2. sahibine ulaştırılamayan
mektup. |
| dead loss |
bir işe yaramayan nesne/kimse. |
| dead set |
k. dili kararlı. |
| dead set against |
-e tamamen karşı, -e muhalif. |
| dead tired |
bitkin, yorgun. |
| deaden |
f. 1. hafifletmek, azaltmak, zayıflatmak; (ses, ağrı v.b.´ni)
kesmek. 2. parlaklığını gidermek, donuklaştırmak. |
| deadline |
i. son teslim tarihi. |
| deadlock |
i. çıkmaz. f. çıkmaza sokmak; çıkmaza girmek. |
| deadly |
s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. ölü gibi. |
| deaf |
s. 1. sağır. 2. kulak asmayan. |
| deaf mute |
sağır ve dilsiz kimse. |
| deafen |
f. sağır etmek. |
| deaf-mute |
i. sağır ve dilsiz kimse. |
| deal |
i. 1. anlaşma, mukavele. 2. iş. 3. miktar. 4. iskambil
kâğıtlarını dağıtma. f. (--t) (iskambil kâğıtlarını)
dağıtmak. |
| deal in |
... ticareti yapmak. |
| deal with |
1. ile ilgilenmek. 2. -i idare etmek. 3. -in üstesinden
gelmek, -in hakkından gelmek. 4. -e değinmek, -den bahsetmek. 5.
-in müşterisi olmak, ile alışveriş etmek. |
| dealer |
i. 1. (belirli bir şeyin) ticaretini yapan kimse, tüccar,
satıcı: a dealer in old stamps eski pul satıcısı. 2. iskambil
kâğıtlarını dağıtan kimse. |
| dealings |
i. 1. iş, alışveriş. 2. iş ilişkisi; ilişki. |
| dealt |
f., bak. deal. |
| dean |
i. 1. katedralin başrahibi. 2. dekan. |
| dear |
i. sevgili. s. 1. sevgili, aziz. 2. değerli, kıymetli. 3.
pahalı. |
| Dear me! |
Olur şey değil! |
| dearly |
z. |
| dearly love to |
(bir şeyi) çok arzu etmek. |
| dearth |
i. yokluk, kıtlık. |
| death |
i. ölüm. |
| death rate |
ölüm oranı. |
| death sentence |
idam hükmü. |
| death squad |
ölüm mangası. |
| death toll |
ölü sayısı. |
| death warrant |
huk. idam hükmü. |
| deathbed |
i. ölüm döşeği. |
| deathless |
s. baki, ölümsüz. |
| deathlike |
s. ölüm gibi. |
| deathly |
s. ölümsü. |
| deathly cold |
çok soğuk: It´s deathly cold outside. Dışarısı çok
soğuk. |
| deathly pale |
beti benzi atmış. |
| deathly silence |
ölümsü bir sessizlik. |
| debacle |
i. çöküş, yenilgi, yıkım. |
| debar |
f. (--red, --ring) (from) engellemek; menetmek. |
| debase |
f. 1. değerini düşürmek, ayarını bozmak. 2. alçaltmak, şerefini
lekelemek. 3. yozlaştırmak. |
| debatable |
s. tartışılabilir. |
| debate |
f. 1. tartışmak. 2. çok düşünmek, düşünüp taşınmak: He debated
with himself before reaching the decision. Kararını vermeden önce
çok düşündü. i. tartışma; münazara. |
| debilitate |
f. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak, takatini kesmek. |
| debility |
i. halsizlik, bitkinlik, güçsüzlük, zayıflık. |
| debit |
i. borç. f. 1. borç kaydetmek. 2. birinin borcuna
kaydetmek. |
| debit an account |
bir hesabı borcuna kaydetmek. |
| debit and credit |
borç ve kredi. |
| debit balance |
borç bakiyesi. |
| debris |
i. yıkıntı, enkaz; döküntü. |
| debt |
i. borç. |
| debt of gratitude |
teşekkür borcu, gönül borcu. |
| debt of honor |
namus borcu. |
| debtor |
i. borçlu. |
| debug |
f. (--ged, --ging) 1. (bir yerden) gizli dinleme aygıtını
sökmek. 2. (bir aygıt veya sistemin) kusurlarını gidermek. 3. bilg.
hatasızlaştırmak, ayıklamak. |
| debunk |
f., k. dili (bir şeyin) yanlış taraflarını açığa vurmak. |
| debut |
i. 1. başlangıç. 2. (sahneye) ilk çıkış. 3. bir genç kızın
sosyeteye ilk defa takdimi. |
| Dec |
kıs. December. |
| dec |
kıs. deceased, decrescendo. |
| decade |
i. on yıl. |
| decadence |
i. çökme, çöküş, yıkılış. |
| decadent |
s. çökmüş. |
| decaffeinate |
f. kafeinini çıkarmak. |
| decaffeinated coffee |
kafeinsiz kahve. |
| decal |
i. çıkartma. |
| decamp |
f. 1. kampı bozup ayrılmak. 2. k. dili sıvışmak, savuşmak,
tüymek, kaçmak. |
| decanter |
i. sürahi. |
| decapitate |
f. başını kesmek, boynunu vurmak. |
| decathlon |
i., spor dekatlon. |
| decay |
f. 1. çürümek, bozulmak; çürütmek. 2. azalmak. i. 1. çürüme,
bozulma. 2. azalma. |
| decease |
i. ölüm, ölme, vefat. f. ölmek. |
| deceit |
i. 1. aldatma; hile, yalan. 2. hilekârlık, düzenbazlık,
dolandırıcılık. |
| deceitful |
s. 1. hilekâr, hileci. 2. aldatıcı. |
| deceitfully |
s. hilekârlıkla, yalancılıkla. |
| deceitfulness |
i. hilekârlık, yalancılık. |
| deceive |
f. aldatmak. |
| deceiver |
i. aldatıcı, hilekâr. |
| December |
i. aralık. |
| decency |
i. 1. terbiye, edep, nezaket. 2. ılımlılık. 3. iffet,
namus. |
| decent |
s. terbiyeli, nazik; temiz, iyi. |
| decently |
z. 1. terbiye ölçüsünde. 2. yeterince. |
| deception |
i. 1. aldatma; aldanma. 2. yalancılık. 3. hile, düzen,
dolap. |
| deceptive |
s. aldatan, aldatıcı. |
| deceptively |
z. aldatarak, aldatıcı bir biçimde. |
| deceptiveness |
i. aldatıcılık, düzenbazlık, hilekârlık. |
| decide |
f. karar vermek, kararlaştırmak, hüküm vermek. |
| decide against s.t. |
bir şeyin aleyhinde karar vermek. |
| decide for s.t./decide in favor of s.t. |
bir şeyin lehinde karar vermek. |
| decide to take the plunge |
(bir şeyi) yapmaya karar vermek. |
| decided |
s. 1. kesin. 2. kararlı, azimli. 3. kararlı, ölçülü. |
| decidedly |
z. kesinlikle, katiyetle. |
| deciduous |
s. kışın yapraklarını döken (bitki). |
| decigram |
i. desigram. |
| decigramme |
i., İng., bak. decigram. |
| deciliter |
i. desilitre. |
| decilitre |
i., İng., bak. deciliter. |
| decimal |
s., mat. ondalık. i. 1. ondalık sayı. 2. ondalık
kesir. |
| decimal fraction |
ondalık kesir. |
| decimal fraction |
mat. ondalık kesir. |
| decimal point |
ondalık virgülü: 1.07 (Türk sistemine göre
1,07). |
| decimal scale |
ondalık hesap cetveli. |
| decimal system |
ondalık sistem. |
| decimate |
f. büyük bir kısmını yok etmek. |
| decimation |
i. büyük bir kısmını yok etme; büyük bir kısmı yok olma. |
| decimeter |
i. desimetre. |
| decimetre |
i., İng., bak. decimeter. |
| decipher |
f. (şifreyi) çözmek. |
| decision |
i. karar; hüküm. |
| decisive |
s. 1. kesin, kati. 2. kesin sonuca ulaştıran: the decisive
victory in that war o savaşı kesin sonuca ulaştıran zafer. 3.
kararlı. |
| decisively |
z. 1. kesin olarak. 2. kararlı bir biçimde. |
| decisiveness |
i. 1. kesinlik. 2. kararlılık. |
| deck 1 |
i., den. güverte. |
| deck 2 |
f. donatmak, süslemek. |
| deck chair |
şezlong. |
| deck of cards |
isk. deste. |
| deck out |
donatmak, süslemek. |
| declaim |
f. 1. hararetle söylemek/konuşmak. 2. (hitabet kurallarına
göre) söylemek; resmi bir şekilde söylemek. |
| declaration |
i. 1. ilan. 2. demeç. 3. bildiri, deklarasyon. |
| declaration of residence |
ikamet beyannamesi. |
| declare |
f. 1. ilan etmek. 2. bildirmek, deklare etmek. |
| declare bankruptcy |
iflas ilan etmek. |
| declare war on |
-e savaş açmak/ilan etmek. |
| declension |
i. 1. dilb. ad çekimi. 2. çöküş, çökme. |
| decline |
f. 1. aşağıya meyletmek. 2. azalmak, düşmek. 3. çökmek. 4.
reddetmek, geri çevirmek. 5. dilb. çekmek. i. 1. meyil, iniş. 2.
azalma, düşüş; gerileme, yozlaşma. 3. çökme, çöküş. |
| declivity |
i. iniş, meyil. |
| declutch |
f. debriyaj yapmak. |
| decode |
f. (şifreyi) çözmek. |
| decompose |
f. 1. ayrıştırmak. 2. çürütmek; çürümek. |
| decomposition |
i. 1. ayrışma. 2. bozulma. |
| decorate |
f. 1. süslemek, dekore etmek. 2. nişan vermek. |
| decoration |
i. 1. süsleme, dekorasyon. 2. süs. 3. nişan, madalya. |
| decorative |
s. süsleyici, süslü. |
| decorator |
i. dekoratör. |
| decorous |
s. görgü kurallarına uygun. |
| decorously |
z. görgü kurallarına uygun bir biçimde. |
| decorum |
i. adaba uygun olma, terbiyeli olma. |
| decoy |
i. tuzak yemi. f. 1. away from -den hile ile uzaklaştırmak;
into -e hile ile çekmek. 2. tuzağa düşürmek. |
| decrease |
f. azalmak, düşmek, küçülmek; azaltmak, düşürmek. i. azalma,
düşüş. |
| decree |
i. 1. resmi emir. 2. karar. 3. kararname. f. 1. emretmek,
buyurmak. 2. karar vermek. |
| decrepit |
s. eskimiş, yıpranmış. |
| dedicate |
f. 1. adamak, vakfetmek. 2. to -in adına sunmak, -e ithaf
etmek. |
| dedicated |
s. 1. ithaf olunmuş. 2. adanmış. 3. kendini işine adamış. |
| dedication |
i. adama, ithaf. |
| deduce |
f. sonuç çıkarmak. |
| deduct |
f. çıkarmak, hesaptan düşmek. |
| deduction |
i. 1. sonuç çıkarma. 2. man. tümdengelim. 3. sonuç. 4. hesaptan
düşme. 5. kesinti: |
| deductive reasoning |
tümdengelimli usavurma. |
| deed |
i. 1. eylem, iş, fiil. 2. huk. senet, tapu senedi. f. to -e
senetle devretmek. |
| deem |
f. saymak, addetmek. |
| de-emphasise |
f., İng., bak. de-emphasize. |
| de-emphasize |
f. önemini azaltmak. |
| deep |
s. 1. derin. 2. anlaşılmaz. 3. şiddetli, ağır. 4. koyu (renk).
5. kalın, boğuk, pes (ses). z. into 1. derinlerine kadar;
derinliklerine kadar: It sank deep into the water. Suyun dibine
battı. 2. (gecenin) büyük bir bölümünde: They talked deep into the
night. Gecenin büyük bir bölümünü konuşarak geçirdiler. |
| deep in debt |
borca batmış. |
| deep in thought |
derin düşünceye dalmış. |
| deep sea |
derin deniz. |
| deep trouble |
vahim bir durum. |
| deepen |
f. 1. derinleşmek; derinleştirmek. 2. artırmak. 3. (rengi)
koyulaştırmak. |
| deepfreeze |
i. 1. dipfriz. 2. dondurup saklama. f. (deep.froze,
deep.fro.zen) dondurup saklamak. |
| deep-fry |
f. bol yağda kızartmak. |
| deep-rooted |
s. 1. kökleri derinlere inen (ağaç/çalı). 2. köklü,
kökleşmiş (âdet/inanç). |
| deep-seated |
s. 1. derin, derinden gelen; derinde olan. 2. köklü,
kökleşmiş. |
| deer |
i. (çoğ. deer) geyik; karaca. |
| def |
kıs. defective, defendant, defense, deferred, defined,
definite, definition. |
| deface |
f. (bir şeyin yüzeyine) zarar vermek. |
| defamation |
i. karalama, kara çalma, lekeleme. |
| defame |
f. karalamak, kara çalmak, lekelemek. |
| default |
i. 1. (bir yükümlülüğü) yerine getirmeme. 2. bilg. varsayım. f.
(bir yükümlülüğü) yerine getirmemek: They defaulted on their loan.
Borçlarını zamanında ödemediler. |
| defeat |
f. yenmek, bozguna uğratmak. i. bozgun, yenilgi. |
| defecate |
f. büyük aptesini yapmak, dışkılamak. |
| defect |
i. kusur, noksan, eksiklik. |
| defective |
s. 1. kusurlu, sakat, eksik, noksan. 2. dilb. bazı çekim
şekilleri olmayan. |
| defector |
i. karşı tarafa kaçan kimse. |
| defence |
i., İng., bak. defense. |
| defend |
f. 1. savunmak. 2. from -den korumak. |
| defendant |
i., huk. davalı. |
| defender |
i. savunucu, savunan; koruyucu. |
| defense |
i. 1. savunma, korunma. 2. spor savunma, defans. |
| defenseless |
s. savunmasız, korunmasız. |
| defensive |
s. 1. savunmayla ilgili. 2. (hedef alındığını zannederek)
savunmaya geçen. 3. koruyucu. 4. spor defansif. |
| defensive alliance |
savunma anlaşması. |
| defer |
f. (--red, --ring) 1. sonraya bırakmak, ertelemek. 2. to -e
boyun eğmek. |
| deference |
i. riayet, (saygıdan kaynaklanan) itaat. |
| deferential |
s. riayetkâr; saygı ve itaat gösteren. |
| deferment |
i. erteleme. |
| deferred |
s. ertelenmiş. |
| defiance |
i. 1. meydan okuma. 2. karşı koyma. |
| defiant |
s. 1. meydan okuyan. 2. karşı koyan. |
| deficiency |
i. eksiklik, noksanlık; yetersizlik. |
| deficient |
s. eksik, noksan; yetersiz. |
| deficit |
i. (bütçe, hesap v.b.´nde) açık; zarar. |
| defile |
f. kirletmek, pisletmek, lekelemek, bozmak. |
| define |
f. 1. tanımlamak, tarif etmek. 2. belirlemek, sınırlamak, tayin
etmek. |
| definite |
s. 1. kesin. 2. belirli, belli. |
| definite article |
dilb. belirli tanımlık: the. |
| definitely |
z. kesinlikle. |
| definition |
i. 1. tanım, tarif. 2. tanımlama. |
| definitive |
s. kesin, son, tam. |
| deflate |
f. 1. havasını/gazını boşaltmak, söndürmek; sönmek. 2. gururunu
kırmak. 3. ekon. para arzını azaltmak. |
| deflation |
i. 1. havasını/gazını boşaltma, söndürme; sönme. 2. gururunu
kırma. 3. ekon. deflasyon. |
| deflect |
f. yönünü değiştirmek; başka yöne çevirmek; yönü
değişmek. |
| deflect s.o. from his/her purpose |
birini amacından çevirmek. |
| deflect s.t. into |
yönünü değiştirip -e çevirmek. |
| deform |
f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek. |
| deformity |
i. 1. biçimsizlik. 2. tıb. biçim bozukluğu, bozunum. |
| defraud |
f. dolandırmak, elinden almak. |
| defray |
f. ödemek; (giderleri) karşılamak. |
| defrost |
f. buzlarını çözmek/eritmek; buzları çözülmek/erimek. |
| deft |
s. becerikli, usta, marifetli. |
| defunct |
s. 1. ölü. 2. feshedilmiş. |
| defy |
f. meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak. |
| degenerate 1 |
s. yoz, yozlaşmış, soysuz, dejenere. |
| degenerate 2 |
f. yozlaşmak, soysuzlaşmak, bozulmak, dejenere olmak. |
| degradation |
i. 1. aşağılık bir durum; itibarsızlık. 2. aşağılaşma. 3.
rütbeyi indirme. |
| degrade |
f. 1. alçak bir duruma düşürmek. 2. rütbesini indirmek. |
| degrading |
s. alçaltıcı, onur kırıcı. |
| degree |
i. 1. fiz., geom. derece. 2. derece, basamak, aşama, rütbe,
mertebe. 3. diploma. |
| dehumidifier |
i. nem gideren alet. |
| dehumidify |
f. nemini gidermek. |
| dehydrate |
f. 1. suyunu almak, kurutmak. 2. su kaybetmek. |
| dehydrated |
s. susuz, kurumuş. |
| deify |
f. tanrılaştırmak. |
| deign |
f. tenezzül etmek. |
| deity |
i. 1. tanrı, ilah. 2. tanrısal varlık. |
| dejected |
s. keyifsiz, morali bozuk; hüzünlü. |
| dejection |
i. keyifsizlik, moral bozukluğu; hüzün. |
| delay |
f. 1. ertelemek, sonraya bırakmak. 2. geciktirmek. 3.
oyalanmak. i. gecikme, geç kalma. |
| delegate |
i. (del´ıgît, del´ıgeyt) delege, temsilci; elçi; vekil. f.
(del´ıgeyt) 1. havale etmek, devretmek. 2. görevlendirmek. |
| delegation |
i. 1. delegasyon. 2. yetki verme. |
| delete |
f. silmek, çıkarmak. |
| deletion |
i. 1. silme, çıkarma. 2. yazıdan çıkarılan parça. |
| deliberate 1 |
s. 1. kasıtlı, maksatlı, önceden tasarlanmış. 2. temkinli,
ölçülü, dikkatli. |
| deliberate 2 |
f. 1. düşünüp taşınmak, ölçünmek, tartmak. 2. görüşmek,
müzakere etmek. |
| deliberately |
z. kasten, mahsus, bile bile. |
| deliberation |
i. 1. üzerinde düşünme, düşünüp taşınma. 2. görüşme,
müzakere. |
| delicacy |
i. 1. incelik, kibarlık. 2. lezzetli şey. |
| delicate |
s. 1. kolaylıkla kırılabilen, kırılgan, nazik. 2. hassas
(alet). 3. hassas (konu); nazik (durum). 4. ince (yapı), narin. 5.
hafif (koku/tat). 6. hafif, yumuşak (dokunuş). 7. hastalıklara pek
dayanıklı olmayan. |
| delicately |
z. 1. incelikle. 2. dikkatle, ihtiyatla, büyük bir özenle. |
| delicatessen |
i. şarküteri, mezeci. |
| delicious |
s. lezzetli, leziz, nefis. |
| delight |
f. 1. sevindirmek; sevinmek. 2. in -den zevk almak. i. 1.
sevinç, zevk, keyif, haz. 2. sevinç veren şey. |
| delightful |
s. hoş, güzel; zevkli. |
| delimit |
f. sınırlandırmak, tahdit etmek. |
| delineate |
f. 1. şeklini çizmek. 2. betimlemek. |
| delinquency |
i. 1. (çocuklarda) suç işleme. 2. borçların ödenmemesi. |
| delinquent |
s. 1. suçlu, suç işleyen (çocuk). 2. ödenmemiş (hesap, vergi,
borç v.b.). 3. borçlarını ödememiş. i. çocuk suçlu. |
| delirious |
s. 1. sayıklayan. 2. çılgına dönmüş. |
| delirium |
i. 1. sayıklama. 2. çılgınlık. |
| deliver |
f. 1. teslim etmek, bırakmak, vermek: They will deliver the
furniture tomorrow morning. Mobilyayı yarın sabah teslim edecekler.
2. (gazete, mektup v.b.´ni) dağıtmak. 3. (yumruk/darbe) indirmek.
4. (from) -den kurtarmak. 5. (çocuğu) almak, doğurtmak. 6. (söylev)
vermek, (konuşma) yapmak. 7. (hüküm) vermek. |
| deliver the goods |
k. dili istenilen şeyi yapmak. |
| deliverance |
i. 1. kurtarma; kurtuluş. 2. hüküm. |
| deliverer |
i. 1. kurtarıcı. 2. teslim eden kimse. 3. dağıtıcı. |
| delivery |
i. 1. teslim; dağıtım. 2. doğurma; doğum. 3. konuşma tarzı. 4.
beysbol topa vuruş, servis. |
| delivery note |
tic. teslim beyanı. |
| delivery order |
tic. teslim emri. |
| delivery receipt |
tic. teslim makbuzu. |
| delivery time |
tic. siparişlerin teslim süresi. |
| deliveryman |
çoğ. de.liv.er.y.men (dîlîv´ırimen) i. satılan malı eve teslim
eden kimse. |
| dell |
i. küçük vadi, korulu vadi. |
| delta |
i. delta, çatalağız. |
| delude |
f. aldatmak, yanıltmak. |
| deluge |
i. 1. sel, tufan. 2. şiddetli yağmur. |
| delusion |
i. 1. aldanma, yanılma. 2. ruhb. sabuklama. |
| delusive |
s. aldatıcı, yanıltıcı. |
| deluxe |
s. lüks, ihtişamlı. |
| delve |
f. into -i araştırmak. |
| demagogue |
i. demagog, halkavcısı. |
| demagogy |
i. demagoji, halkavcılığı. |
| demand |
i. 1. istem, istek; talep. 2. tic., ekon. talep, rağbet. 3.
huk. talep, hak iddia etme. f. 1. talep etmek, istemek. 2.
gerektirmek. 3. huk. mahkemeye celbetmek. |
| demand deposit |
vadesiz mevduat. |
| demean |
f. alçaltmak, küçültmek. |
| demeanor |
i. davranış, tavır. |
| demeanour |
i., İng., bak. demeanor. |
| demented |
s. deli, kaçık, çılgın. |
| demerit |
i. (okulda) ihtar, tembih. |
| demi- |
önek yarım, yarı. |
| demijohn |
i. damacana. |
| demilitarise |
f., İng., bak. demilitarize. |
| demilitarize |
f. askerden arındırmak. |
| demilitarized zone |
askerden arındırılmış bölge. |
| demise |
i. ölüm, vefat. |
| demobilisation |
i., İng., bak. demobilization. |
| demobilise |
f., İng., bak. demobilize. |
| demobilization |
i. seferberliğin bitmesi; terhis. |
| demobilize |
f. terhis etmek. |
| democracy |
i. demokrasi, elerki. |
| democrat |
i. demokrat. |
| democratic |
s. demokratik, halkçı. |
| democratically |
z. demokratik olarak. |
| demolish |
f. yıkmak. |
| demolition |
i. yıkma; yıkılma. |
| demon |
i. 1. cin, kötü ruh, şeytan, iblis. 2. kötü kimse, iblis. 3.
enerjik kimse. |
| demonstrate |
f. 1. kanıtlamak, ispat etmek: He has demonstrated his loyalty
to the firm. Şirkete olan bağlılığını kanıtladı. 2. göstererek
tanıtmak: demonstrate a machine bir makineyi tanıtmak. 3. gösteri
yapmak. |
| demonstration |
i. 1. kanıtlama, ispat. 2. gösteri. 3. tanıtım gösterisi. |
| demonstrative |
s. 1. kanıtlayan, gösteren. 2. duygularını açığa vuran. |
| demonstrative adjective |
dilb. işaret sıfatı. |
| demonstrative pronoun |
dilb. işaret zamiri. |
| demonstrative pronoun |
işaret zamiri. |
| demonstrator |
i. 1. göstererek tanıtan kimse. 2. uygulama öğretmeni. 3.
gösterici. |
| demoralise |
f., İng., bak. demoralize. |
| demoralize |
f. cesaretini kırmak, moralini bozmak, yıldırmak. |
| demote |
f. aşağı dereceye indirmek, rütbesini indirmek. |
| demotion |
i. indirme. |
| demur |
f. (--red, --ring) kabul etmemek, itiraz etmek. i. |
| demure |
s. 1. çekingen. 2. ağırbaşlı, ciddi. |
| den |
i. 1. in, mağara. 2. k. dili tekke, yatak. 3. k. dili dinlenme
odası, sığınak. |
| denatured alcohol |
mavi ispirto, karışık ispirto. |
| denial |
i. 1. inkâr, yadsıma. 2. yalanlama. 3. ret. |
| denigrate |
f. iftira etmek, leke sürmek, karalamak, kara çalmak, çamur
atmak. |
| denim |
i. kot (kumaş). |
| denims |
i., çoğ. kot pantolon, cin; blucin. |
| Denmark |
i. Danimarka. |
| denomination |
i. 1. ad, isim. 2. mezhep. 3. adlandırma. 4. değer/ölçü
birimi. |
| denominator |
i. payda. |
| denote |
f. göstermek, belirtmek. |
| denounce |
f. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı
taraflarını açığa vurmak. 2. ihbar etmek. 3. (anlaşmanın)
kaldırılacağını duyurmak. |
| dense |
s. 1. yoğun, kesif. 2. sık (orman, saç v.b.). 3. anlaşılması
güç, ağır (yazı). 4. kalın kafalı, mankafa. 5. foto. koyu
(negatif). |
| density |
i. 1. yoğunluk, kesafet. 2. (orman, saç v.b. için) sıklık. 3.
(yazıda) ağırlık. 4. foto. koyuluk. |
| dent |
i. ufak çukur; çentik, çöküntü, girinti. f. çentmek;
çökertmek. |
| dental |
s. 1. dişlerle ilgili. 2. dişçilikle ilgili. 3. dilb. dişsel.
i. dişsel ünsüz. |
| dental floss |
diş ipliği. |
| dental surgery |
diş cerrahisi. |
| dentist |
i. diş hekimi, diş tabibi, dişçi. |
| dentistry |
i. diş hekimliği, dişçilik. |
| dentures |
i. takma diş. |
| denude |
f. soymak; çıplaklaştırmak, çıplak bırakmak. |
| denunciation |
i. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı
taraflarını açığa vurma. 2. ihbar. 3. (anlaşmanın) kaldırılacağını
duyurma. |
| deny |
f. 1. inkâr etmek, yadsımak. 2. yalanlamak. 3. reddetmek. 4.
-den yoksun bırakmak, esirgemek, vermemek. |
| deodorant |
s., i. deodoran, koku giderici. |
| deodorise |
f., İng., bak. deodorize. |
| deodorize |
f. kokusunu gidermek. |
| depart |
f. 1. ayrılmak, gitmek. 2. hareket etmek, kalkmak: At what time
does the bus depart? Otobüs saat kaçta kalkıyor? 3. ölmek, vefat
etmek. 4. from -den sapmak, -den ayrılmak. |
| department |
i. 1. departman, bölüm, kısım, şube, daire, kol. 2. bakanlık,
vekâlet. |
| department store |
büyük mağaza, bonmarşe. |
| departure |
i. 1. gidiş, ayrılış, terk. 2. hareket etme, kalkış. 3.
değişiklik, yenilik. 4. sapma, ayrılma. 5. vazgeçme. |
| departure gate |
çıkış kapısı. |
| departure lounge |
çıkış salonu. |
| departure terminal |
çıkış terminali. |
| depend |
f. on/upon 1. -e güvenmek. 2. -e bağlı olmak: The number of
people who will come depends on how many tickets we can sell.
Geleceklerin sayısı satabileceğimiz biletlerin sayısına bağlı. 3.
-e bağımlı olmak: That child depends on her mother. O çocuk
annesine bağımlı. |
| depend from |
-den sarkmak. |
| Depend upon it. |
Emin olunuz. |
| dependable |
s. güvenilir. |
| dependence |
i. 1. güven, güvenme. 2. bağlılık. 3. bağımlılık. |
| dependency |
i. 1. bağımlılık. 2. sömürge. 3. ek bina. |
| depict |
f. 1. resmetmek, resmini çizmek. 2. betimlemek, anlatmak. |
| depilate |
f. tüyleri gidermek/dökmek. |
| depilation |
i. depilasyon, depilaj, tüyleri giderme/dökme; epilasyon. |
| depilatory |
i. depilatuar, depilatif, tüy dökücü krem. s. depilatif, tüy
giderici/dökücü. |
| deplete |
f. tüketmek, bitirmek. |
| deplorable |
s. acınacak durumda, içler acısı. |
| deplorably |
z. acınacak biçimde. |
| deplore |
f. 1. -e çok üzülmek, -den acı duymak. 2. -e yerinmek, -e
yazıklanmak. |
| deploy |
f. 1. plana göre yerleştirmek. 2. ask. yayılmak. |
| deployment |
i. 1. plana göre yerleştirme. 2. ask. yayılma |
| deport |
f. sınırdışı etmek. |
| deport o.s. |
davranmak, hareket etmek. |
| deportation |
i. sınırdışı etme. |
| deportment |
i. davranış, tavır. |
| depose |
f. 1. tahttan indirmek. 2. görevden almak, azletmek. 3. yeminli
ifade vermek. |
| deposit |
i. 1. emanet. 2. depozit, depozito; kaparo, pey akçesi: The
salesman asked for a thirty million lira deposit. Satıcı otuz
milyon lira depozit istedi. The landlord asked for a deposit as an
indication of my good faith. Ev sahibi iyi niyetimin işareti olarak
kaparo istedi. 3. mevduat. 4. teminat akçesi. 5. çökelti, tortu. 6.
birikinti. 7. mad. birikinti, maden yatağı. f. 1. koymak: You
should deposit your jewels in the safe. Mücevherlerini kasaya
koymalısın. 2. emanet etmek: He deposited the keys to his apartment
with the doorkeeper. Dairesinin anahtarlarını kapıcıya emanet etti.
3. depozit olarak vermek: deposit money in a bank account banka
hesabına para yatırmak. 4. bankaya yatırmak. 5. çökeltmek, (tortu)
bırakmak: This water is depositing a brown sediment at the bottom
of my glass. Bu su, bardağımın dibinde kahverengi bir tortu
bırakıyor. |
| deposit account |
mevduat hesabı. |
| deposition |
i. 1. tahttan indirme. 2. görevden alma. 3. yeminle yazılı
ifade. 4. depozit olarak verme. 5. (tortu) bırakma. |
| depositor |
i. mudi, para yatıran kimse. |
| depository |
i. depo, ardiye. |
| depot |
i. 1. depo, ardiye. 2. istasyon; durak. 3. ask. depo. |
| deprave |
f. baştan çıkarmak, ahlakını bozmak. |
| depraved |
s. ahlakı bozuk, baştan çıkmış. |
| depravity |
i. 1. ahlak bozukluğu. 2. doğru yoldan ayrılma. |
| deprecate |
f. onaylamamak, protesto etmek. |
| depreciate |
f. 1. fiyatını kırmak, değerini düşürmek. 2. ucuzlatmak;
amortize etmek. |
| depreciation |
i. 1. değerini düşürme; değeri düşme. 2. aşınma payı,
amortisman. |
| depress |
f. 1. -i bastırmak, -e basmak. 2. üzmek, canını sıkmak,
moralini bozmak. 3. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak. 4.
değerini/miktarını azaltmak. |
| depressed |
s. 1. morali bozuk, keyifsiz. 2. değeri düşürülmüş. 3. durgun
(piyasa/ekonomi). |
| depression |
i. 1. moral bozukluğu, keyifsizlik. 2. piyasada durgunluk,
ekonomik kriz. 3. ruhb. depresyon, çöküntü. 4. alçak basınç
alanı. |
| deprive |
f. of -den yoksun bırakmak, -den mahrum etmek, -den etmek: This
work will deprive us of our health. Bu iş bizi sağlığımızdan
edecek. |
| dept |
kıs. department. |
| depth |
i. 1. derinlik. 2. derin yer. |
| depth of winter |
kış ortası, karakış. |
| deputation |
i. 1. temsilciler heyeti, delegasyon. 2. temsilci atama. |
| deputise |
f., İng., bak. deputize. |
| deputize |
f. 1. vekil olarak atamak. 2. for (bir kimsenin) yerini
doldurmak. |
| deputy |
i. 1. vekil; yardımcı, muavin. 2. polis. 3. milletvekili. |
| derail |
f. (treni) raydan çıkarmak; (tren) raydan çıkmak. |
| derailment |
i. (treni) raydan çıkarma; (tren) raydan çıkma. |
| derange |
f. 1. düzenini bozmak, altüst etmek, karıştırmak. 2.
delirtmek. |
| deranged |
s. deli. |
| derangement |
i. 1. düzensizlik, karışıklık. 2. delilik. |
| derelict |
s. 1. terkedilmiş, sahipsiz. 2. kayıtsız, ilgisiz,
ihmalkâr. |
| deride |
f. alay etmek, alaya almak. |
| derision |
i. alay, istihza. |
| derisive |
s. alaylı, alaycı. |
| derisory |
s. 1. alaylı, alaycı. 2. gülünç, kepaze, devede kulak
gibi. |
| derivation |
i. 1. türetme. 2. köken, kaynak. |
| derivative |
i. türev. |
| derive |
f. from 1. -den sağlamak, -den elde etmek, -den almak: He
derives his income from his investments. Gelirini yatırımlarından
sağlıyor. He derives pleasure from music. Müzikten zevk alıyor. 2.
-den türemek; -den türetmek: Many English words derive from Latin.
Çoğu İngilizce sözcük Latinceden türemiştir. Gasoline is derived
from petroleum. Benzin petrolden türetilir. |
| dermatitis |
i., tıb. deri yangısı. |
| dermatologist |
i. dermatolog, deri hastalıkları uzmanı, cildiyeci. |
| dermatology |
i. dermatoloji, cildiye. |
| derogatory |
s. küçültücü, küçük düşürücü, aşağılayıcı. |
| dervish |
i. derviş. |
| descend |
f. 1. inmek; (kuş, uçak v.b.) alçalmak; (karanlık, sis v.b.)
çökmek. 2. from -in soyundan gelmek. 3. on/upon inip -e saldırmak;
-e sökün etmek, bastırmak: Those relatives descended upon us again
this Christmas. O akrabalar bu Noel´de yine bastırdılar. |
| descendant |
i. torun; of (birinin) soyundan gelen kimse. |
| descendent |
i., bak. descendant. |
| descent |
i. 1. iniş; alçalma; çökme. 2. on/upon inip -e saldırma; -e
sökün etme; baskın. 3. soy. |
| describe |
f. 1. tanımlamak, betimlemek, tarif etmek. 2. anlatmak. |
| description |
i. 1. tanımlama, betimleme, tarif. 2. cins, çeşit, tür. 3.
eşkâl: The police were unable to obtain a description of the thief.
Polis hırsızın eşkâlini saptayamamıştı. |
| descriptive |
s. tanımlayıcı, betimsel. |
| desecrate |
f. (kutsal bir şeye) saygısızlık etmek. |
| desecration |
i. (kutsal bir şeye karşı) saygısızlık. |
| desegregate |
f. ırk ayrımını kaldırmak. |
| desegregation |
i. ırk ayrımının kaldırılması. |
| desensitise |
f., İng., bak. desensitize. |
| desensitize |
f. uyuşturmak. |
| desert 1 |
i. hak edilen şey, layık olunan şey. He got his deserts. Hak
ettiğini buldu. |
| desert 2 |
i. çöl, sahra. s. 1. çorak, çöllük. 2. boş, ıssız. |
| desert 3 |
f. 1. terketmek, bırakmak. 2. ask. askerlikten kaçmak. 3.
kaçmak, firar etmek. |
| deserter |
i. asker kaçağı. |
| desertion |
i. 1. terketme, terk. 2. askerlikten kaçma, firar. |
| deserve |
f. hak etmek, layık olmak. |
| deservedly |
z. haklı olarak; hak ettiği gibi. |
| deserving |
s. of -i hak eden, -e layık. |
| deserving of praise |
övülmeye layık. |
| design |
i. 1. tasarım, dizayn, tasar çizim. 2. tasarlama. 3. plan,
proje. 4. desen. 5. amaç, maksat, hedef. 6. entrika, komplo. f. 1.
tasarımını yapmak: Selda designs all of her own clothes. Selda, tüm
giysilerinin tasarımını kendi yapıyor. 2. plan yapmak, proje
yapmak; planlamak, niyet etmek: The city is designing new parks
along the shores of the Golden Horn. Belediye Haliç kıyılarında
yeni parklar yapmayı planlıyor. The architect designed this room as
a library, but we use it as a bedroom. Mimar bu odayı kütüphane
olarak planladı ama biz onu yatak odası olarak kullanıyoruz. 3.
düzenlemek, hazırlamak: We designed that book for students. O
kitabı öğrenciler için hazırladık. |
| designate |
f. 1. göstermek, işaret etmek, belirtmek. 2. adlandırmak,
isimlendirmek. 3. (to/for) -e atamak, -e tayin etmek. 4. for için
ayırmak, -e ayırmak, -e tahsis etmek. |
| designation |
i. 1. atama, tayin; atanma, tayin edilme. 2. ad, isim, unvan,
sıfat. |
| designer |
i. 1. tasarımcı. 2. desinatör. 3. modelist, stilist. |
| desirable |
s. arzu edilen, istek uyandıran, çekici, cazip. |
| desire |
i. 1. arzu, istek. 2. rica, dilek. 3. şehvet. f. 1. arzu etmek,
arzulamak, istemek. 2. rica etmek. |
| desirous |
s. istekli, arzu eden. |
| desist |
f. from -den vazgeçmek, -i bırakmak. |
| desk |
i. 1. yazı masası. 2. sıra. 3. kürsü. 4. daire, şube, masa.
From her desk the teacher could see the desks of all her students.
Öğretmen kürsüsünden tüm öğrencilerinin sıralarını
görebiliyordu. |
| desktop |
i. masaüstü. |
| desktop computer |
masaüstü bilgisayar. |
| desktop publishing |
masaüstü yayımcılık. |
| desolate 1 |
s. 1. terkedilmiş, metruk; ıssız, tenha, boş. 2. harap,
perişan. 3. kimsesiz, yalnız. |
| desolate 2 |
f. harap etmek, perişan etmek. |
| desolation |
i. 1. haraplık, perişanlık. 2. kimsesizlik, yalnızlık. 3.
keder. |
| despair |
i. umutsuzluk, ümitsizlik. f. of -den umutsuz olmak, -den
ümitsiz olmak. |
| despairingly |
z. umutsuzca, ümitsizce. |
| desperate |
s. 1. umutsuz, ümitsiz. 2. her şeyi göze alabilen; gözü
dönmüş. |
| desperately |
z. umutsuzca, ümitsizce. |
| desperation |
i. umutsuzluk, ümitsizlik. |
| despicable |
s. alçak, aşağılık, rezil. |
| despicably |
z. alçakça. |
| despise |
f. küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak. |
| despite |
i. nefret, kin, garaz. edat -e karşın, -e rağmen: He was
generous despite his poverty. Yoksulluğuna karşın eli
açıktı. |
| despondent |
s. umutsuz, ümitsiz, meyus. |
| despot |
i. despot, tiran. |
| despotic |
s. despotik, despotça. |
| despotical |
s., bak. despotic. |
| despotism |
i. despotluk, despotizm. |
| dessert |
i. (yemeğin sonunda yenen) tatlı, yemiş, soğukluk. |
| dessert spoon |
tatlı kaşığı. |
| destination |
i. 1. gidilecek yer. 2. varış yeri. 3. hedef. |
| destined |
s. |
| destiny |
i. talih, kısmet, kader, alınyazısı, yazgı. |
| destitute |
s. 1. yoksul, muhtaç, fakir. 2. of -den yoksun. |
| destitution |
i. yoksulluk, fakirlik. |
| destroy |
f. yıkmak, harap etmek, yok etmek, ortadan kaldırmak;
öldürmek. |
| destroyer |
i. 1. yok edici şey/kimse. 2. destroyer, muhrip. |
| destruction |
i. 1. yıkma, yok etme; yıkılma, yok olma. 2. yıkım. |
| destructive |
s. yıkıcı, zararlı. |
| desultory |
s. 1. gelişigüzel, rasgele. 2. rabıtasız, bağlantısız. 3.
amaçsız, gayesiz. |
| detach |
f. ayırmak, çıkarmak, sökmek. |
| detachable |
s. ayrılabilir, çıkarılabilir, yerinden sökülebilir. |
| detached |
s. 1. tarafsız, yansız, objektif. 2. müstakil (ev). |
| detachment |
i. 1. ayırma, çıkarma, sökme. 2. ask. müfreze, müfrez birlik.
3. tarafsızlık, yansızlık, objektiflik. |
| detail |
i. 1. ayrıntı, detay. 2. ayrıntılar, detaylar, tafsilat,
teferruat. 3. ask. özel bir iş için seçilmiş grup,
müfreze. |
| detailed |
s. ayrıntılı, detaylı. |
| detain |
f. 1. alıkoymak. 2. geciktirmek. 3. gözaltına almak. |
| detect |
f. 1. sezmek, farketmek. 2. bulmak, keşfetmek. |
| detection |
i. bulma, keşif. |
| detective |
i. dedektif, hafiye. |
| detective story |
polisiye roman. |
| detector |
i. dedektör, detektör, bulucu: mine detector mayın
dedektörü/detektörü. |
| detention |
i. 1. alıkoyma. 2. gecikme. 3. gözaltına alma. |
| deter |
f. (--red, --ring) from -den vazgeçirmek, -den caydırmak. |
| detergent |
i. deterjan. |
| deteriorate |
f. kötüleşmek, kötüye gitmek, fenalaşmak, bozulmak. |
| deterioration |
i. kötüleşme, kötüye gitme, fenalaşma, bozulma. |
| determinant |
s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici etken. |
| determination |
i. 1. azim, kararlılık. 2. belirleme, tayin; tespit,
saptama. |
| determinative |
s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici şey. |
| determine |
f. 1. belirlemek, tayin etmek; tespit etmek, saptamak: We have
not yet determined the price of that book. O kitabın fiyatını henüz
saptamadık. The experts are trying to determine the cause of the
accident. Bilirkişiler kazanın nedenini saptamaya çalışıyor. 2.
azmetmek, karar vermek, amaçlamak: I have determined to sell my
house in Ankara and move to Kaş. Ankara´daki evimi satıp Kaş´a
taşınmaya karar verdim. |
| determined |
s. azimli, kararlı. |
| deterrence |
i. 1. caydırma. 2. caydırıcılık. |
| deterrent |
s. caydırıcı. i. caydırıcı şey. |
| detest |
f. nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek. |
| detestable |
s. nefret uyandıran, iğrenç, tiksindirici. |
| dethrone |
f. tahttan indirmek. |
| detonate |
f. patlamak, infilak etmek; patlatmak, infilak ettirmek. |
| detour |
i. varyant (yol). f. varyanttan gitmek. |
| detract |
f. from -i azaltmak, -e gölge düşürmek. |
| detriment |
i. zarar, ziyan. |
| detrimental |
s. zarar veren, zararlı, muzır. |
| deuce |
i. 1. isk. ikili. 2. (zarda) dü. 3. tenis beraberlik, berabere
kalma. |
| devaluation |
i., ekon. devalüasyon, değer düşürümü. |
| devalue |
f., ekon. devalüe etmek, değerini düşürmek. |
| devastate |
f. 1. harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek. 2. perişan
etmek. |
| devastation |
i. 1. harap etme, mahvetme; harap olma, mahvolma. 2. perişan
olma. 3. yıkım, zarar. |
| develop |
f. 1. geliştirmek; gelişmek: He is working hard to develop his
Italian. İtalyancasını geliştirmek için çok çalışıyor. develop an
idea bir fikri geliştirmek. 2. genişletmek; genişlemek: develop a
business bir firmayı genişletmek. 3. (âdet) edinmek. 4. (fırtına,
basınç alanı v.b.) oluşmak. 5. (ülke/bölge) kalkınmak, gelişmek. 6.
foto. develope etmek, banyo etmek. |
| developing |
s. gelişmekte olan. |
| developing country |
gelişmekte olan ülke. |
| development |
i. 1. geliştirme; gelişme, gelişim. 2. genişletme; genişleme.
3. (âdet) edinme. 4. (fırtına, basınç alanı v.b.) oluşma, oluşum.
5. kalkınma, gelişme. 6. foto. banyo etme. 7. site. |
| developments |
i. olaylar. |
| deviate |
f. sapmak, ayrılmak. |
| deviation |
i. sapma, ayrılma. |
| device |
i. 1. alet; aygıt. 2. plan, yol, yöntem. 3. hile, oyun. 4.
arma, ongun. |
| devil |
i. şeytan, iblis. |
| devil´s advocate |
tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimse. |
| devilish |
s. şeytanca, şeytan gibi. |
| devil-may-care |
s. kimseye aldırmayan, pervasız. |
| devilment |
i. muzırlık, yaramazlık. |
| devious |
s. 1. dolaşık, dolambaçlı. 2. sinsi, hilekâr. 3.
hileli. |
| devise |
f. tasarlamak, planlamak, düzenlemek, tertiplemek. |
| devoid |
s. of -den yoksun, -den mahrum. |
| devolve |
f. on -e geçmek, -e kalmak, -e devrolmak. |
| devote |
f. to -e adamak, -e vakfetmek; -e ayırmak, -e hasretmek: He has
devoted himself to serving the poor. Kendini yoksulların hizmetine
adadı. He devotes an hour each day to walking in the park. Her gün
parkta yürümeye bir saat ayırıyor. |
| devoted |
s. (to) 1. -e sadık, -e içten bağlı. 2. -e düşkün; -i
seven. |
| devotee |
i. 1. düşkün, meraklı, tutkun. 2. dinine çok bağlı olan kimse,
zahit. |
| devotion |
i. 1. sadakat, içten bağlılık. 2. adama, vakfetme;
hasretme. |
| devotional |
s. ibadete özgü, ibadetle ilgili. i. kısa bir ibadet. |
| devotions |
i. ibadet. |
| devour |
f. 1. (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda yiyip bitirmek;
(avı) parçalayıp yutmak. 2. bir solukta okumak. 3. (bir duygu)
(birini) yiyip bitirmek. 4. mahvetmek, yok etmek. |
| devout |
s. 1. dindar, dini bütün, mütedeyyin. 2. samimi, içten,
yürekten. |
| dew |
i. çiy, şebnem. |
| dewdrop |
i. çiy damlası. |
| dewy |
s. üzerine çiy düşmüş, çiyle kaplı. |
| dexterity |
i. el çabukluğu, beceri, ustalık. |
| dexterous |
s. eli çabuk, eli uz, usta. |
| dextrous |
s., bak. dexterous. |
| diabetes |
i., tıb. şeker hastalığı, diyabet. |
| diabetic |
s., tıb. diyabetik. i., tıb. şeker hastası. |
| diabolic |
s. şeytani, şeytanca. |
| diabolical |
s., bak. diabolic. |
| diagnose |
f. teşhis etmek, tanılamak. |
| diagnosis |
i. teşhis, tanı. |
| diagonal |
s. köşegenel. i. köşegen, diyagonal. |
| diagram |
i. 1. diyagram, grafik. 2. plan, şema. f. diyagram ile
göstermek; diyagramını çizmek. |
| dial |
i. 1. kadran. 2. (saatte) mine, kadran. f. (--ed/--led,
--ing/--ling) (telefon numarasını) çevirmek. |
| dial direct to |
-i direkt aramak. |
| dial tone |
(telefonda) çevir sesi. |
| dialect |
i. diyalekt, lehçe, ağız. |
| dialectics |
i. eytişim, diyalektik. |
| dialing tone |
İng. (telefonda) çevir sesi. |
| dialog |
i. diyalog. |
| dialogue |
i., İng., bak. dialog. |
| dialysis |
çoğ. di.al.y.ses (dayäl´ısiz) i., tıb. diyaliz. |
| diameter |
i. çap, kutur. |
| diametrically |
z. 1. çap boyunca. 2. tamamen. |
| diametrically opposite |
taban tabana zıt. |
| diamond |
i. 1. elmas. 2. baklava biçimi. 3. isk. karo. 4. beysbol iç
alan; oyun alanı. |
| diamond cutter |
elmastıraş. |
| diamond jubilee |
altmışıncı veya yetmiş beşinci yıldönümü. |
| diaper |
i. çocuk bezi. f. çocuk bezini sarmak/değiştirmek. |
| diaphragm |
i. 1. anat. diyafram kası, diyafram. 2. zar, böleç. 3.
diyafram. |
| diarrhea |
i. ishal, sürgün. |
| diary |
i. 1. günce, günlük. 2. hatıra defteri. |
| dice |
i., çoğ. oyun zarları. f. 1. küp şeklinde doğramak. 2. zar
atmak. |
| dicebox |
i. zar atma kabı. |
| dicker |
f. (with) (ile) pazarlık etmek. |
| dictate |
f. 1. dikte etmek, yazdırmak. 2. emretmek. 3. zorla kabul
ettirmek. 4. gerektirmek. 5. belirlemek. |
| dictation |
i. 1. dikte. 2. emir. |
| dictator |
i. diktatör. |
| dictatorial |
s. diktatörce, amirane. |
| dictatorship |
i. diktatörlük. |
| diction |
i. 1. diksiyon, söyleyim. 2. sözcük seçimi, sözcükleri kullanma
şekli. |
| dictionary |
i. sözlük, lügat. |
| dictum |
çoğ. dic.ta (dîk´tı)/--s (dîk´tımz) i. 1. otoriter hüküm/söz.
2. özdeyiş, atasözü. 3. huk. mütalaa. |
| did |
f., bak. do. |
| Did she hurt herself? |
Bir yerini mi incitti? |
| Did you ever? |
k. dili Allah Allah! |
| Did your ears burn? |
Kulaklarınız çınladı mı? |
| didactic |
s. didaktik. |
| didn`t |
kıs. did not. |
| die 1 |
f. (--d, dy.ing) 1. ölmek, vefat etmek. 2. (makine) birdenbire
durmak, stop etmek. 3. (ateş) sönmek. 4. can atmak, çok istemek:
Altan is dying to meet Şebnem. Altan, Şebnem´le tanışmaya can
atıyor. 5. yok olmak. |
| die 2 |
i. 1. kalıp, matris. 2. (çoğ. dice) oyun zarı. |
| die away |
(gürültü) yavaş yavaş kesilmek, (ses) azalmak. |
| die down |
(rüzgâr/fırtına/yağmur) hafiflemek; (ateş/yangın) sönmeye
yüz tutmak; (alev) azalmak. |
| die of boredom |
sıkıntıdan patlamak. |
| die off |
birer birer ölmek. |
| die out |
yok olmak, ortadan kalkmak. |
| diehard |
i. inatla tutuculuğunu sürdüren kimse. |
| diet |
i. 1. diyet, rejim, perhiz. 2. beslenme biçimi. 3. yiyecek. f.
perhiz yapmak, rejim yapmak. |
| dietician |
i., bak. dietitian. |
| dietitian |
i. diyet uzmanı, diyetisyen. |
| differ |
f. 1. from -den başka olmak, -e benzememek, -den farklı olmak,
-den ayrılmak. 2. with ile aynı fikirde olmamak. |
| difference |
i. 1. ayrılık, fark. 2. anlaşmazlık. |
| difference of opinion |
fikir ayrılığı. |
| different |
s. 1. (from) farklı, başka, ayrı. 2. çeşitli, değişik. |
| differential |
i. diferansiyel. |
| differentiate |
f. 1. ayırmak, ayırt etmek. 2. farklılaşmak, farklı olmak. |
| differently |
z. başka şekilde, başka türlü. |
| difficult |
s. 1. güç, zor. 2. geçimsiz. |
| difficulty |
i. 1. güçlük, zorluk. 2. sıkıntı, problem. make difficulties
zorluk çıkarmak. |
| diffidence |
i. çekinme, utangaçlık, çekingenlik. |
| diffident |
s. çekingen, utangaç, sıkılgan. |
| diffraction |
i., fiz. kırınım, difraksiyon. |
| diffuse 1 |
s. 1. fiz. dağınık, yayınık, difüzyona uğramış. 2. zaman zaman
konu dışına çıkarak meseleyi uzun uzadıya anlatan. |
| diffuse 2 |
f. yaymak, dağıtmak; yayılmak, dağılmak. |
| diffusion |
i., fiz. yayınma, yayınım, difüzyon. |
| dig |
f. (dug, --ging) 1. kazmak, bellemek. 2. kazı yapmak. 3.
dürtmek. 4. argo beğenmek, hoşlanmak. 5. argo -den anlamak. i. 1.
(arkeolojik) kazı. 2. iğneli söz, taş. |
| dig down |
k. dili elini cebine atmak, sökülmek, kendi parasını
ödemek. |
| dig in |
1. ask. siper kazmak, avcı çukuru kazmak. 2. (bir şeyi)
kürekle toprağa karıştırmak. 3. k. dili yemek yemeye başlamak,
yumulmak: Dig in! Haydi ye! 4. k. dili kararlı bir şekilde işe
koyulmak. |
| dig one´s heels in |
k. dili inat edip hiç yapmamaya karar vermek. |
| dig out |
1. arayıp çıkarmak. 2. (gömülmüş birini/bir şeyi)
kürekleyerek çıkarmak. |
| dig up |
kazıp çıkarmak. |
| digest 1 |
i. 1. özet. 2. derleme. |
| digest 2 |
f. 1. sindirmek, hazmetmek; sindirilmek. 2. özümlemek,
özümsemek: I´ve read the poem, but I haven´t yet digested it. Şiiri
okudum fakat henüz özümsemedim. |
| digestion |
i. sindirim, hazım. |
| digestive |
s. 1. sindirime ait, sindirim. 2. sindirimi kolaylaştıran. i.
sindirimi kolaylaştıran ilaç. |
| digestive troubles |
sindirim bozukluğu, hazımsızlık. |
| digit |
i. 1. parmak. 2. sıfırdan dokuza kadar tamsayıların her biri,
rakam. |
| digital |
s. dijital, sayısal. |
| digital computer |
dijital bilgisayar. |
| digital computer |
dijital bilgisayar. |
| dignified |
s. ağırbaşlı. |
| dignify |
f. 1. onurlandırmak, şeref vermek. 2. büyütmek, yüceltmek. |
| dignitary |
i. rütbe/mevki sahibi, kodaman. |
| dignity |
i. 1. itibar, saygınlık. 2. vakar, asalet. |
| digress |
f. konu dışına çıkmak, konudan ayrılmak. |
| digression |
i. 1. konudan ayrılma. 2. konu dışı söz, arasöz. |
| dike |
i. 1. hendek, suyolu, ark, kanal. 2. set, bent. 3. argo
lezbiyen, sevici. |
| dilapidate |
f. harap etmek, tahrip etmek; harap olmak. |
| dilapidated |
s. harap, köhne, yıkık dökük, yıkkın, viran. |
| dilapidation |
i. harap olma. |
| dilate |
f. genişletmek, büyütmek; genişlemek, büyümek. |
| dilatory |
s. 1. işi ağırdan alan, geciktiren. 2. ağır, yavaş. |
| dilemma |
i. 1. man. ikilem, dilemma. 2. güç durum, çıkmaz,
açmaz. |
| dilettante |
i. hevesli, heveskâr, amatör. |
| diligence |
i. özenle ve sebat ederek çalışma. |
| diligent |
s. özenle ve sebat ederek çalışan (kimse); özenle ve sebat
edilerek yapılan (iş). |
| diligently |
z. özenle ve sebat ederek. |
| dill |
i., bot. dereotu, yabantırak, Anethum graveolens. |
| dillydally |
f., k. dili oyalanmak; kararsızlık yüzünden vakit kaybetmek;
ıvır zıvırla vakit kaybetmek. |
| dilute |
f. sulandırmak, su katmak; hafifletmek. |
| diluted |
s. sulandırılmış, su katılmış. |
| dim |
s. (--mer, --mest) 1. loş, donuk, sönük. 2. belirsiz. 3.
bulanık. f. (--med, --ming) 1. (ışığı) azaltmak; (ışık) azalmak. 2.
söndürmek, azaltmak; sönmek, azalmak. |
| dime |
i. on sent. |
| dimension |
i. 1. boyut. 2. çoğ. ebat, boyutlar. |
| diminish |
f. azaltmak, eksiltmek, küçültmek; azalmak,
eksilmek. |
| diminishing returns |
ekon. azalan verim. |
| diminutive |
s. küçücük, ufacık, minicik. i., dilb. 1. küçültme. 2. küçültme
eki. |
| dimmer |
i., elek. dimmer, azaltıcı. |
| dimple |
i. gamze. |
| dimwit |
i., k. dili aptal, budala, alık. |
| din |
i. gürültü, patırtı. |
| dine |
f. 1. günün esas yemeğini yemek. 2. akşam yemeği yemek. 3.
ziyafet vermek. 4. yemeğe davet etmek, yemek vermek. |
| dine out |
dışarıda yemek yemek. dining car vagon restoran. dining
hall yemek salonu. dining room yemek odası. |
| diner |
i. 1. yemek yiyen kimse. 2. vagon restoran. 3. vagon restorana
benzer lokanta. |
| dingy |
s. 1. rengi atmış, kirli. 2. karanlık, sönük. |
| dinner |
i. 1. günün esas yemeği. 2. akşam yemeği. 3. ziyafet. |
| dinner jacket |
smokin. |
| dinner party |
yemekli davet. |
| dinner service/set |
sofra takımı, yemek takımı. |
| dinner table |
sofra. |
| dinnertime |
i. yemek vakti. |
| dinnerware |
i. yemek takımı. |
| dinosaur |
i. dinozor. |
| dint |
i. |
| dip |
f. (--ped, --ping) 1. batırmak, daldırmak, banmak; batmak,
dalmak. 2. aşağıya doğru meyletmek. i. 1. dalma, batma. 2. ani
iniş, çukur. |
| dip into a book |
bir kitabı gözden geçirmek. |
| diphtheria |
i., tıb. difteri, kuşpalazı. |
| diphthong |
i. ikili ünlü, diftong. |
| diploma |
i. diploma. |
| diplomacy |
i. 1. diplomasi. 2. başkalarıyla ilişkide ustalık. |
| diplomat |
i. 1. diplomat. 2. ilişkilerinde ustalık gösteren kimse,
diplomat. |
| diplomatic |
s. 1. diplomatik. 2. başkalarıyla ilişkide usta. |
| diplomatic corps |
kordiplomatik. |
| diplomatic immunity |
diplomatik dokunulmazlık. |
| diplomatic relations |
diplomatik ilişkiler. |
| diplomatic service |
dışişleri memurluğu, hariciyecilik. |
| diplomatically |
z. diplomatça, diplomatik bir şekilde. |
| dipper |
i. kepçe. |
| dipstick |
i., oto. yağ çubuğu. |
| dire |
s. 1. korkunç, dehşetli, müthiş. 2. acil. |
| direct 1 |
s. 1. direkt, doğrudan, dolaysız. 2. açık, kesin. 3. toksözlü.
z. doğrudan doğruya, doğruca, direkt. |
| direct 2 |
f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. yöneltmek, çevirmek,
doğrultmak: The astronomer directed his telescope toward the Milky
Way. Astronom teleskopunu Samanyolu´na doğru çevirdi. 3. -e yolu
tarif etmek: Can you direct me to the post office? Bana postanenin
yolunu tarif edebilir misin? 4. emretmek: She directed the maid to
serve tea to her guests. Hizmetçiye, misafirlerine çay ikram
etmesini emretti. |
| direct call |
otomatik/direkt konuşma. |
| direct current |
elek. doğru akım. |
| direct current |
doğru akım. |
| direct dialing |
direkt arama. |
| direct object |
dilb. nesne, dolaysız tümleç, düz tümleç. |
| direct object |
dilb. nesne. |
| direct tax |
dolaysız vergi. |
| direction |
i. 1. yön, istikamet, taraf. 2. yönetim, idare. |
| directions |
i. 1. talimat. 2. kullanma talimatı. |
| directive |
i. direktif, yönerge, talimat. |
| directly |
z. 1. doğrudan, doğrudan doğruya. 2. hemen. |
| director |
i. 1. yönetici, müdür, direktör. 2. yönetmen,
rejisör. |
| directory |
i. 1. rehber. 2. bilg. rehber, dizin. |
| dirge |
i. ağıt, mersiye. |
| dirt |
i. kir, pislik; çamur; toz. |
| dirt cheap |
k. dili çok ucuz, sudan ucuz. |
| dirt cheap |
k. dili sudan ucuz, bedava. |
| dirt poor |
k. dili çok yoksul, çok fakir. |
| dirt road |
toprak yol. |
| dirty |
s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, çirkin. f. kirletmek,
pisletmek. |
| dirty look |
k. dili kötü bir bakış: He gave her a dirty look. Ona
kötü kötü baktı. |
| dirty work |
k. dili 1. pis iş, insanı pisleten iş. 2. tatsız işler.
3. hile, sahtekârlık. |
| disability |
i. 1. sakatlık, maluliyet. 2. yetersizlik. |
| disable |
f. sakatlamak. |
| disabled |
s. sakat. |
| disabuse |
f. (birini) (yanlış düşüncesinden) vazgeçirmek. |
| disadvantage |
i. sakınca, mahzur, dezavantaj, zarar. |
| disadvantageous |
s. sakıncalı, mahzurlu, dezavantajlı; elverişsiz. |
| disagree |
f. 1. uyuşmamak, uymamak, çelişmek: The reports disagree on the
cause of the accident. Raporlar kazanın nedeni konusunda çelişiyor.
2. with -e katılmamak, ile aynı görüşte olmamak: I disagree with
his thesis. Onun savına katılmıyorum. I disagree with her about
that. O konuda onunla aynı görüşte değilim. 3. anlaşamamak. 4.
bozuşmak, tartışmak, atışmak. 5. with (yiyecek, iklim v.b.) -e
dokunmak, -e yaramamak. |
| disagreeable |
s. 1. nahoş, hoşa gitmeyen, tatsız. 2. huysuz, aksi, ters,
sert. |
| disagreement |
i. 1. anlaşmazlık, uyuşmazlık. 2. çekişme. |
| disappear |
f. 1. gözden kaybolmak, kaybolmak. 2. yok olmak: Too many
forests have disappeared. Pek çok orman yok oldu. 3. ortadan
kaybolmak: My pen has disappeared; I can´t find it anywhere.
Kalemim kayboldu; hiçbir yerde bulamıyorum. |
| disappearance |
i. 1. gözden kaybolma. 2. yok olma. 3. ortadan kaybolma. |
| disappoint |
f. hayal kırıklığına uğratmak. |
| disappointed |
s. hayal kırıklığına uğramış, ümidi kırılmış. |
| disappointment |
i. hayal kırıklığı. |
| disapproval |
i. doğru bulmama, onaylamama; kınama. |
| disapprove |
f. of -i doğru bulmamak, -i onaylamamak; -i kınamak. |
| disarm |
f. 1. silahsızlandırmak; silahsızlanmak. 2. zararsız duruma
getirmek. 3. güvenini kazanmak. |
| disarmament |
i. silahsızlanma. |
| disarrange |
f. karıştırmak, dağıtmak, düzenini bozmak. |
| disarray |
i. karışıklık, düzensizlik. |
| disaster |
i. felaket, afet, yıkım, bela. |
| disaster area |
afet bölgesi. |
| disastrous |
s. felaket getiren, feci. |
| disastrously |
z. feci halde. |
| disavow |
f. reddetmek, tanımamak. |
| disavowal |
i. ret. |
| disband |
f. dağıtmak; dağılmak. |
| disbar |
f. (--red, --ring) huk. barodan ihraç etmek. |
| disbelief |
i. inanmama, inanmayış. |
| disbelieve |
f. (in) -e inanmamak. |
| disburse |
f. (para) harcamak; (para) dağıtmak. |
| disbursement |
i. 1. ödeme. 2. ödenen para. |
| disc |
i. 1. (tarım makinelerinde) disk. 2. bak. disk. |
| disc harrow |
diskaro, diskli tırmık makinesi. |
| disc jockey |
diskcokey. |
| discard |
f. atmak, ıskartaya çıkarmak. |
| discern |
f. 1. ayırt etmek. 2. sezmek, görmek, anlamak, farkına
varmak. |
| discernible |
s. farkedilebilir, görülebilir. |
| discerning |
s. anlayışlı; zeki. |
| discernment |
i. 1. ayırt etme. 2. anlayış, seziş. |
| discharge 1 |
f. 1. boşaltmak, akıtmak; boşalmak, akmak, dökülmek: discharge
cargo yükü boşaltmak. That pipe is discharging sewage into the
river. O boru ırmağa lağım suyu boşaltıyor. 2. çıkarmak, dışarı
vermek. 3. elek. deşarj olmak, boşalmak; elektrik akımını
boşaltmak. 4. (top, tüfek v.b.´yle) ateş etmek. 5. işten çıkarmak.
6. (borç) ödemek. 7. (görevi) yerine getirmek. 8. terhis etmek: The
army will discharge those soldiers next week. Ordu o askerleri
gelecek hafta terhis edecek. 9. (tutukluyu) tahliye etmek, serbest
bırakmak; (hastayı) taburcu etmek. 10. (yükü) boşaltmak;
(yolcuları) indirmek. 11. (upon) (öfkeyi) -den çıkarmak. |
| discharge 2 |
i. 1. boşaltma, akıtma; boşalma, akma, dökülme. 2. çıkarma,
dışarı verme. 3. elek. deşarj olma, boşalma; elektrik akımını
boşaltma. 4. ateş etme. 5. işten çıkarma. 6. (borç) ödeme. 7.
(görevi) yerine getirme. 8. terhis. 9. tahliye etme, serbest
bırakma; taburcu etme. 10. (yükü) boşaltma; (yolcuları) indirme.
11. tıb. akıntı. |
| discharge/pay a debt |
borç ödemek, tediye etmek. |
| disciple |
i. 1. çömez, mürit. 2. havari. |
| disciplinarian |
i. sert amir, disiplin yanlısı. |
| disciplinary |
s. disiplinle ilgili. |
| discipline |
i. 1. disiplin, düzence, sıkıdüzen: military discipline askeri
disiplin. 2. talim. 3. itaat, boyun eğme. 4. cezalandırma. 5. bilim
dalı, disiplin. f. 1. disiplin altına almak, terbiye etmek. 2.
disipline sokmak, yola getirmek. 3. cezalandırmak: The principal
was obliged to discipline two students for their disobedience.
Müdür iki öğrenciyi itaatsizlikleri yüzünden cezalandırmak zorunda
kaldı. well-disciplined s. disiplinli. |
| disclaim |
f. 1. yadsımak, inkâr etmek. 2. reddetmek, kabul etmemek. 3.
yalanlamak, tekzip etmek. |
| disclaimer |
i. yalanlama, tekzip. |
| disclose |
f. 1. açığa vurmak, ifşa etmek: disclose a secret bir sırrı
ifşa etmek. 2. açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak: Our investigations
have disclosed the existence of life on Mars. Araştırmalarımız
Merih´te yaşam olduğunu ortaya çıkardı. |
| disclosure |
i. 1. açığa çıkarma, ifşa. 2. ortaya çıkarılan şey. |
| disco |
i., s., k. dili disko. |
| disco music |
disko müziği. |
| discolor |
f. rengini bozmak, soldurmak, lekelemek. |
| discolour |
f., İng., bak. discolor. |
| discomfort |
i. rahatsızlık, sıkıntı, huzursuzluk. f. rahatsız etmek,
sıkıntı vermek. |
| disconcert |
f. 1. şaşırtmak. 2. düzenini bozmak, altüst etmek. |
| disconnect |
f. 1. from elek., mak. ile bağlantısını kesmek. 2. (telefon,
cereyan, gaz v.b.´ni) kesmek. 3. from -den ayırmak. |
| disconsolate |
s. çok kederli, avutulamaz. |
| discontent |
i. hoşnutsuzluk. |
| discontented |
s. hoşnutsuz. |
| discontinue |
f. kesmek, durdurmak, devam etmemek, yarıda bırakmak,
vazgeçmek. |
| discord |
i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık. 2. müz. akortsuzluk. |
| discordant |
s. 1. uyumsuz, ahenksiz. 2. müz. akortsuz. |
| discothèque |
i. diskotek. |
| discount 1 |
i. indirim, ıskonto, tenzilat. |
| discount 2 |
f. 1. indirim yapmak, ıskonto etmek, hesaptan düşmek. 2.
(bono/senet) kırmak. |
| discourage |
f. 1. cesaretini kırmak, hevesini kırmak, gözünü korkutmak. 2.
(from) -den vazgeçirmek. |
| discouragement |
i. cesaretsizlik, hevesin kırılması. |
| discourse 1 |
i. 1. ciddi ve ayrıntılı bir konuşma/yazı. 2. söylev,
nutuk. |
| discourse 2 |
f. ciddi ve ayrıntılı bir şekilde konuşmak/yazmak. |
| discourteous |
s. nezaketsiz, kaba, saygısız. |
| discourteously |
z. kabaca, saygısızca. |
| discourtesy |
i. nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık. |
| discover |
f. keşfetmek, bulmak; ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak. |
| discovery |
i. keşif, buluş, bulgu; meydana çıkarma. |
| discredit |
i. 1. itibarsızlık. 2. güvensizlik, itimatsızlık, şüphe. f. 1.
itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. şüpheye düşürmek, güvenini
sarsmak. 3. inanmamak. |
| discreet |
s. denli, tedbirli; ağzı sıkı, ağzından çıkana dikkat
eden. |
| discrepancy |
i. 1. farklılık, ayrılık; fark, ayrım. 2. çelişme, tutarsızlık.
3. muh. fark, uyuşmazlık. |
| discrete |
s. ayrı, farklı. |
| discretion |
i. 1. sağduyu. 2. ağız sıkılığı. 3. takdir yetkisi. |
| discretionary |
s. isteğe bağlı, ihtiyari. |
| discriminate |
f. 1. ayırt etmek, ayırmak: He can´t discriminate good books
from bad. İyi kitapları kötülerinden ayırt edemez. 2. fark
gözetmek, ayrı tutmak, ayırım yapmak: That company discriminates on
the basis of sex. O şirket cinsiyet ayırımı yapıyor. |
| discriminate against |
-e karşı ayırım yapmak. |
| discriminating |
s. 1. ayırt eden, ayıran. 2. zevk sahibi. 3. titiz, zor
beğenen. |
| discrimination |
i. 1. ayırt etme, ayırım. 2. fark gözetme, ayırım yapma. 3.
zevk, beğeni, güzeli çirkinden ayırabilme yetisi. |
| discus |
çoğ. --es (dîs´kısız)/dis.ci (dîs´ay) i., spor 1. disk. 2. disk
atma. |
| discus thrower |
spor diskçi. |
| discuss |
f. 1. görüşmek, tartışmak. 2. -den söz etmek, -i ele
almak. |
| discussion |
i. görüşme, tartışma. |
| disdain |
i. küçük görme, tepeden bakma, hor görme. f. küçük görmek,
tepeden bakmak, hor görmek. |
| disdain to do s.t. |
bir şey yapmaya tenezzül etmemek. |
| disdainful |
s. |
| disease |
i. hastalık, sayrılık, illet. |
| diseased |
s. hasta, sayrı; hastalıklı. |
| disembark |
f. karaya çıkarmak/çıkmak. |
| disenchant |
f. gözünü açmak. |
| disenchantment |
i. gözünü açma. |
| disengage |
f. 1. ilgisini kesmek, bağlantısını kesmek. 2. salıvermek,
serbest bırakmak. 3. (askerleri) savaş alanından çekmek. |
| disengaged |
s. serbest, bağlantısız. |
| disentangle |
f. 1. çözmek, açmak; çözülmek, açılmak. 2. from -den
kurtarmak. |
| disfavor |
i. gözden düşme. |
| disfavour |
i., İng., bak. disfavor. |
| disfigure |
f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek, çirkinleştirmek. |
| disgrace |
i. 1. gözden düşme, itibardan düşme. 2. rezalet, yüzkarası. f.
1. itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. rezil etmek. |
| disgraceful |
s. utanç verici, yüz kızartıcı, rezil. |
| disgruntled |
s. hoşnutsuz, canı sıkkın. |
| disguise |
f. 1. as ... olarak kılık değiştirmek: The king disguised
himself as a beggar. Kral tanınmamak için dilenci kılığına girdi.
2. gizlemek, saklamak: He is disguising his true intentions. Asıl
amaçlarını gizliyor. i. tanınmamak için giyilen kıyafet. |
| disgust |
i. 1. iğrenme, tiksinti. 2. bezginlik, bıkkınlık. f. 1.
iğrendirmek, tiksindirmek. 2. bezdirmek, bıktırmak. |
| disgusting |
s. tiksindirici, iğrenç. |
| dish |
i. 1. tabak, çanak. 2. yemek. f. 1. out dağıtmak, vermek. 2. up
tabağa koymak. |
| dish drainer/rack |
(seyyar) damlalık, bulaşık damlalığı. |
| dish rack |
bulaşıklık. |
| disharmony |
i. uyumsuzluk, ahenksizlik. |
| dishcloth |
i. bulaşık bezi. |
| dishearten |
f. 1. cesaretini kırmak, umudunu kırmak. 2. hevesini
kırmak. |
| dishevel |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) (saç, giyim v.b.´ni)
darmadağınık etmek, karmakarışık etmek. |
| disheveled |
s. darmadağınık, karmakarışık. |
| dishful |
i. tabak dolusu. |
| dishonest |
s. dürüst olmayan, sahtekâr, yalancı. |
| dishonesty |
i. sahtekârlık, yalancılık. |
| dishonor |
i. 1. yüzkarası, utanç kaynağı. 2. alçaklık. f. şerefini
lekelemek. |
| dishonorable |
s. dürüst olmayan, güvenilmez; alçak. |
| dishonour |
i., f., İng., bak. dishonor. |
| dishpan |
i. bulaşık tası. |
| dishwasher |
i. 1. bulaşıkçı. 2. bulaşık makinesi. |
| dishwater |
i. bulaşık suyu. |
| disillusion |
f. hayal kırıklığına uğratmak, gözünü açmak. |
| disillusionment |
i. hayal kırıklığı, gözü açılma. |
| disincline |
f. (bir şeyden/birinden) soğutmak, caydırmak. |
| disinfect |
f. dezenfekte etmek, mikroplardan arındırmak,
mikropsuzlandırmak. |
| disinfectant |
i., s. dezenfektan. |
| disinherit |
f. mirastan yoksun bırakmak. |
| disinheritance |
i. mirastan yoksunluk. |
| disintegrate |
f. 1. parçalamak, bölmek; parçalanmak, bölünmek. 2. fiz.
bozunmak. |
| disintegration |
i. 1. parçalama; parçalanma. 2. fiz. bozunum, bozunma. |
| disinterested |
s. bir konuyla hiçbir ilgisi olmayan, bir konuda hiçbir çıkarı
olmayan (kimse); tarafsız, yansız. |
| disk |
i. 1. spor, anat., müz., bilg. disk. 2. teker, kurs,
ağırşak. |
| disk brake |
disk freni. |
| disk crash |
bilg. disk kazası. |
| disk drive |
bilg. disk sürücü. |
| disk jockey |
diskcokey. |
| diskette |
i., bilg. disket. |
| dislike |
f. -i sevmemek, -den hoşlanmamak. i. of/for -i sevmeme, -den
hoşlanmama. |
| dislocate |
f. 1. yerinden çıkarmak. 2. tıb. mafsaldan çıkarmak. 3. bozmak,
altüst etmek. |
| dislocation |
i., tıb. çıkık. |
| dislodge |
f. yerinden çıkarmak; yerinden atmak. |
| disloyal |
s. 1. vefasız, sadakatsiz. 2. hain. |
| disloyalty |
i. 1. vefasızlık, sadakatsizlik. 2. ihanet, hıyanet. |
| dismal |
s. 1. kederli, neşesiz, kasvetli. 2. sönük. |
| dismantle |
f. 1. sökmek, parçalara ayırmak. 2. eşyasını boşaltmak. |
| dismay |
f. 1. dehşete düşürmek. 2. perişan etmek. i. dehşet. |
| dismember |
f. parçalamak, uzuvları bedenden ayırmak, uzuvlarını
kesmek. |
| dismiss |
f. 1. işten çıkarmak, kovmak; görevden almak, görevden
uzaklaştırmak: The Prime Minister has dismissed two members of her
cabinet. Başbakan kabine üyelerinden ikisini görevden aldı. 2.
gitmesine izin vermek: The teacher dismissed her students. Öğretmen
öğrencilerinin gitmesine izin verdi. 3. huk. (davayı)
reddetmek. |
| dismiss from one´s mind |
aklından çıkarmak, düşünmemek. |
| dismissal |
i. 1. işten çıkarma; işten çıkarılma. 2. gitmesine izin verme.
3. ciddiye almayı reddetme. 4. aklından çıkarma. 5. (davayı)
reddetme. |
| dismount |
f. 1. (hayvan, bisiklet v.b.´nden) inmek/indirmek. 2. mak.
sökmek. |
| disobedience |
i. itaatsizlik, başkaldırma. |
| disobedient |
s. itaatsiz, asi. |
| disobediently |
z. itaatsizce. |
| disobey |
f. -e itaat etmemek, -i dinlememek, -e uymamak; itaatsizlik
etmek. |
| disorder |
i. 1. düzensizlik. 2. karışıklık, kargaşa. 3. hastalık,
bozukluk. |
| disorderly |
s. 1. düzensiz, intizamsız. 2. (bağırıp çağırarak, kavga
çıkararak) başkalarının huzurunu kaçıran. |
| disorderly conduct |
huk. başkalarının huzurunu kaçıran davranış. |
| disorderly house |
huk. genelev. |
| disorganisation |
i., İng., bak. disorganization. |
| disorganise |
f., İng., bak. disorganize. |
| disorganization |
i. düzensizlik, karışıklık. |
| disorganize |
f. düzenini bozmak, karmakarışık etmek, altüst etmek,
karıştırmak. |
| disorient |
f. 1. (birinin) yolunu şaşırtmak. 2. zihnini karıştırmak. |
| disown |
f. 1. tanımamak, yadsımak. 2. evlatlıktan reddetmek. |
| disparage |
f. kötülemek, küçük düşürmek. |
| disparagement |
i. kötüleme, küçük düşürme. |
| disparate |
s. farklı, apayrı. |
| disparity |
i. eşitsizlik, fark. |
| dispassionate |
s. 1. tarafsız, yansız. 2. soğukkanlı, serinkanlı, sakin. |
| dispassionately |
z. tarafsızlıkla. |
| dispatch |
i. 1. gönderme, sevketme. 2. (telgraf/faks) çekme. 3. mesaj;
rapor: We have received a dispatch from headquarters. Karargâhtan
bir mesaj aldık. 4. öldürme; idam etme. 5. acele, hız: He always
acts with dispatch. Daima hızlı hareket eder. f. 1. (kurye/mektup)
göndermek. 2. (telgraf/faks) çekmek. 3. sevketmek, göndermek: The
government has dispatched new troops to the front. Hükümet cepheye
yeni askerler gönderdi. 4. öldürmek, idam etmek. 5. hızla
bitirmek. |
| dispel |
f. (--led, --ling) dağıtmak, defetmek, gidermek. |
| dispensable |
s. zorunlu olmayan, vazgeçilebilir. |
| dispensary |
i. dispanser. |
| dispensation |
i. 1. dağıtma, verme. 2. (kuraldışı bir şeyin yapılması için
verilen) özel izin. 3. (bir dinin etkili olduğu) dönem. |
| dispense |
f. 1. dağıtmak, vermek. 2. (ilaç) hazırlamak. |
| dispense with |
-den vazgeçmek; -i ekarte etmek. |
| dispense with the need for |
-i gereksiz kılmak. |
| dispenser |
i. 1. dağıtan kimse, dağıtıcı. 2. dağıtma aracı/makinesi. |
| dispersal |
i. dağıtma; dağılma. |
| disperse |
f. 1. dağıtmak, yaymak; dağılmak. 2. fiz. (ışınları)
ayırmak. |
| dispirited |
s. 1. morali bozuk. 2. cesareti kırık. |
| displace |
f. 1. yerinden çıkarmak, yerini değiştirmek. 2. yerini
almak. |
| display |
i. 1. gösterme, sergileme. 2. gösteriş. 3. bilg. görüntüleme.
f. 1. göstermek, sergilemek. 2. bilg. görüntülemek. |
| displease |
f. canını sıkmak, sinirlendirmek. |
| displeased |
s. hoşnutsuz. |
| displeasure |
i. hoşnutsuzluk, öfke. |
| disposable |
s. kullanıldıktan sonra atılabilen. |
| disposal |
i. 1. yok etme, imha etme. 2. yerleştirme, yerleştirme düzeni.
3. satma; elden çıkarma. 4. huk. tasarruf, kullanım. |
| disposal unit |
çöp öğütücü. |
| dispose |
f. 1. yerleştirmek. 2. hazırlamak. |
| dispose of |
1. (belirli bir düzene göre) yerleştirmek. 2. (zaman,
para v.b.´ni) (belirli bir biçimde) harcamak. 3. yok etmek, imha
etmek. 4. satmak; elden çıkarmak; vermek; dağıtmak. 5. halletmek,
tamamlamak. |
| disposition |
i. 1. yaradılış, mizaç, tabiat. 2. yerleştirme. 3. satış; elden
çıkarma; verme; dağıtma. |
| dispossess |
f. 1. mal ve mülküne el koymak; evinden çıkarmak, huk. tahliye
etmek. 2. yoksun bırakmak. |
| disproportionate |
s. oransız; to ile orantılı olmayan. |
| disprove |
f. aksini kanıtlamak, çürütmek. |
| dispute |
i. tartışma, münakaşa. f. 1. tartışmak, münakaşa etmek. 2.
doğruluğundan şüphe etmek. |
| disqualification |
i. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden alma. 2. spor diskalifiye
etme; diskalifiye olma. |
| disqualify |
f. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden almak. 2. spor
diskalifiye etmek, yarışdışı bırakmak. |
| disquiet |
f. rahatsız etmek, endişe vermek, huzurunu kaçırmak. i. endişe,
huzursuzluk. |
| disregard |
f. önemsememek, aldırmamak, hiçe saymak, boş vermek. i.
önemsememe, aldırmazlık, hiçe sayma, boş verme. |
| disrepair |
i. bakımsızlık. |
| disreputable |
s. adı kötüye çıkmış. |
| disrepute |
i. |
| disrespect |
i. saygısızlık, hürmetsizlik, kabalık. |
| disrespectful |
s. saygısız. |
| disrobe |
f. 1. (resmi giysisini) çıkarmak; resmi giysisini çıkarmak. 2.
soyunmak. |
| disrupt |
f. 1. bozulmasına yol açmak; altüst etmek; aksatmak. 2.
(toplantının) kesilmesine yol açmak. |
| disruption |
i. aksama; kesilme. |
| disruptive |
s. 1. işleri aksatan. 2. aksatan. 3. karışıklığa/kargaşaya yol
açan. 4. birliği bozan, bölücü. |
| dissatisfaction |
i. memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, tatminsizlik. |
| dissatisfy |
f. memnun etmemek, hoşnut etmemek, tatmin edememek. be
dissatisfied with s.t. bir şeyden memnun olmamak. |
| dissect |
f. 1. parçalara ayırmak. 2. inceden inceye incelemek. |
| dissemble |
f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek. |
| disseminate |
f. saçmak, yaymak, neşretmek. |
| dissension |
i. anlaşmazlık, ihtilaf. |
| dissent |
f. from 1. -i kabul etmemek. 2. -den ayrı görüşte olmak, -den
ayrılmak. i. 1. kabul etmeyiş. 2. ayrılık. |
| dissenter |
i. ayrı görüşte olan kimse. |
| dissertation |
i. tez, travay. |
| disservice |
i. zarar, ziyan. |
| dissident |
s. ayrı görüşte olan, karşıt görüşlü, muhalif. i. ayrı görüşte
olan kimse, muhalif. |
| dissimilar |
s. farklı, ayrımlı, değişik; to -den farklı. |
| dissimilarity |
i. farklılık. |
| dissimulate |
f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek. |
| dissimulation |
i. gerçeği gizleme. |
| dissipate |
f. 1. dağıtmak; dağılmak. 2. israf etmek. |
| dissipated |
s. 1. dağıtılmış. 2. israf edilmiş. 3. sefih. |
| dissipation |
i. 1. dağıtma; dağılma. 2. israf. 3. sefahat. |
| dissociate |
f. ayırmak. |
| dissociate o.s. from |
-den ayrılmak. |
| dissolute |
s. ahlaksız, çapkın, sefih. |
| dissolve |
f. 1. eritmek; erimek. 2. çözmek. 3. feshetmek, dağıtmak, son
vermek. 4. zamanla kaybolmak, yok olmak. |
| dissonance |
i. ahenksizlik, uyumsuzluk. |
| dissonant |
s. ahenksiz, akortsuz, uyumsuz. |
| dissuade |
f. from -den caydırmak, -den vazgeçirmek. |
| distance |
i. 1. uzaklık, mesafe, ara. 2. uzak, uzak yer. 3. mesafe,
resmiyet. f. geride bırakmak. |
| distant |
s. 1. uzak, ırak (yer/zaman). 2. soğuk, mesafeli
(kimse). |
| distant relative |
uzak akraba. |
| distaste |
i. beğenmeme, hoşlanmama. |
| distasteful |
s. tatsız, nahoş, hoşa gitmeyen. |
| distemper 1 |
i. bulaşıcı bir köpek hastalığı. |
| distemper 2 |
i. kireç boya, badana. f. kireç boya sürmek, badanalamak. |
| distend |
f. şişirmek; şişmek. |
| distil |
f., İng., bak. distill. |
| distill |
f. damıtmak, imbikten çekmek; imbikten çekilmek. |
| distillation |
i. damıtma. |
| distilled |
s. damıtık, damıtılmış. |
| distillery |
i. damıtık içki fabrikası. |
| distinct |
s. 1. ayrı, farklı, başka. 2. açık, belli. |
| distinction |
i. 1. ayırt etme. 2. fark. 3. paye. 4. üstünlük. |
| distinctive |
s. kolaylıkla ayırt edilebilen, farklı; kendine özgü. |
| distinguish |
f. ayırt etmek, ayırmak. |
| distinguish o.s. |
sivrilmek. |
| distinguished |
s. 1. seçkin, güzide. 2. sivrilmiş. |
| distort |
f. 1. biçimini bozmak; (yüzünü) çarpıtmak. 2. çarpıtmak, gerçek
anlamından saptırmak, başka anlam vermek. |
| distortion |
i. 1. biçimini bozma; (yüzünü) çarpıtma. 2. çarpıtma, gerçek
anlamından saptırma. |
| distract |
f. dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak: Don´t
distract me. Beni meşgul etme. |
| distracted |
s. 1. (by) (-den dolayı) dikkati dağılmış. 2. şaşkına dönmüş.
3. çok endişeli. 4. with -den dolayı deliye dönmüş. |
| distraction |
i. 1. dikkati dağıtan şey; oyalayıcı şey; eğlence. 2. dikkatini
başka yöne çekme, dikkatini dağıtma. |
| distraught |
s. (with) (-den dolayı) çılgına dönmüş; çok endişeli. |
| distress |
i. 1. üzüntü; acı; endişe. 2. tehlikeli bir durum, zor bir
durum. f. 1. üzmek. 2. endişelendirmek. |
| distressing |
s. üzücü, acıklı. |
| distribute |
f. dağıtmak; yaymak. |
| distribution |
i. 1. dağıtım. 2. dağılım. |
| distributor |
i. 1. dağıtıcı, bayi. 2. oto. distribütör. |
| district |
i. mıntıka, bölge, mahalle. |
| district attorney |
savcı. |
| distrust |
f. güvenmemek, itimat etmemek. i. güvensizlik,
itimatsızlık. |
| distrustful |
s. başkalarına güvenmeyen, güvensiz, itimatsız. |
| disturb |
f. 1. rahatsız etmek; huzurunu kaçırmak; endişelendirmek. 2.
karıştırmak, altüst etmek. |
| disturbance |
i. 1. rahatsızlık, huzursuzluk. 2. karışıklık, kargaşa. |
| disturbed |
s. (ruhen/aklen) dengesiz. |
| disunity |
i. ayrılık, kopukluk. |
| disuse |
i. kullanılmama, kullanılmazlık. |
| ditch |
i. 1. hendek. 2. ark, kanal. |
| ditto |
i. denden işareti, denden. |
| divan |
i. 1. sedir, divan. 2. divan, büyük meclis. 3. şiir divan. |
| dive |
(--d/dove, --d) f. 1. suya dalmak, dalmak. 2. hav. pike yapmak.
i. 1. dalış. 2. hav. pike. 3. k. dili batakhane. diving board
atlama tahtası, tramplen. diving suit dalgıç elbisesi. |
| diver |
i. dalgıç. |
| diverge |
f. ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak. |
| divergence |
i. ayrılma, uzaklaşma. |
| divergency |
i., bak. divergence. |
| divergent |
s. ayrı, farklı. |
| diverse |
s. çeşit çeşit, çeşitli, farklı. |
| diversify |
f. çeşitlendirmek. |
| diversion |
i. 1. eğlence, oyalayıcı şey. 2. dikkati başka yöne çeken şey;
şaşırtmaca; yanıltmaca. 3. İng. varyant (yol). 4. saptırma. |
| diversionary |
s. dikkati başka yöne çeken. |
| diversity |
i. çeşitlilik, farklılık. |
| divert |
f. 1. dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak. 2.
çevirmek, saptırmak. 3. oyalamak, eğlendirmek. |
| divest |
f. of -den yoksun bırakmak. |
| divide |
f. 1. bölmek, taksim etmek; bölünmek. 2. among -e
dağıtmak. |
| divide down the middle |
ikiye bölmek. |
| divide into quarters |
dört kısma ayırmak, dörde bölmek. |
| divide up among |
-e dağıtmak. |
| divided |
s. bölünmüş. |
| dividend |
i. 1. mat. bölünen. 2. kâr payı. |
| dividers |
i. pergel. |
| divine |
s. tanrısal, ilahi. i. papaz. f. 1. sezmek, hissetmek. 2.
kehanette bulunmak. |
| divinity |
i. 1. tanrısallık, ilahilik. 2. tanrı, ilah; tanrıça, ilahe. 3.
ilahiyat, Tanrıbilim, teoloji. |
| divinity school |
Hrist. ilahiyat fakültesi. |
| divisible |
s. bölünebilir. |
| division |
i. 1. bölme, taksim; bölünme. 2. bölüm, kısım. 3. bölüm,
departman, seksiyon. 4. mat. bölme. |
| division of labor |
işbölümü. |
| division sign |
mat. bölme işareti. |
| divisive |
s. bölücü. |
| divisor |
i., mat. bölen. |
| divorce |
i. 1. boşama; boşanma. 2. ayrılma, ayrılık. f. 1. boşamak;
boşanmak. 2. ayırmak; ayrılmak. |
| divorcé |
i. boşanmış erkek. |
| divorcée |
i. boşanmış kadın. |
| divulge |
f. açığa vurmak, ifşa etmek. |
| dizziness |
i. baş dönmesi, sersemlik. |
| dizzy |
s. 1. başı dönen, sersem, şaşkın, gözü kararmış. 2. baş
döndürücü, sersemletici. |
| DNA |
i., kıs. deoxyribonucleic acid DNA. |
| do |
f. (did, --ne) 1. yapmak. 2. etmek. 3. başa çıkmak, başarmak.
4. bitirmek, tamamlamak. 5. hazırlamak. 6. davranmak. 7. yetmek. 8.
becermek. 9. yetişmek. 10. düzenlemek. 11. (belirli bir mesafe)
katetmek. 12. çözmek. 13. (bulaşık) yıkamak. yardımcı f. 1.
Özellikle soru cümlesi veya olumsuz cümle kurmak için bir başka
fiille birlikte kullanılır: Where does she live? O nerede oturuyor?
He didn´t go to school. Okula gitmedi. Did you like my new bicycle?
Yeni bisikletimi beğendin mi? 2. Bir başka fiili vurgular veya
anlamını pekiştirir: I really do like animals. Hayvanları gerçekten
severim. Do come! N´olur gel! 3. Bir başka fiil yerine kullanılır:
She speaks Spanish better than her father does. İspanyolcayı
babasından daha iyi konuşur. “You tripped me up.” “No, I didn´t.”
“Bana çelme attın.” “Hayır, atmadım.” “Lock the front door.” “I´ve
already done it.” “Ön kapıyı kilitle.” “Kilitledim
bile.” |
| do a food justice |
bir yemeğin hakkından gelmek. |
| do an implant |
tıb. implantasyon yapmak. |
| do away with |
1. -i ortadan kaldırmak, -i yok etmek. 2. -i öldürmek, -i
ortadan kaldırmak. |
| do badly |
durumu kötü olmak. |
| do disservice to |
(bir kimseye, ülkeye v.b.´ne) zarar vermek. |
| do honor to |
-i şereflendirmek, -e şeref kazandırmak. |
| do in |
argo öldürmek. |
| do justice |
1. adil bir şekilde davranmak; adalet dağıtmak. 2. to (bir
şeyi) gerektiği gibi yapmak: That painting doesn´t do justice to
the valley´s beauty. O tablo vadinin güzelliğini yeterince
aksettirmiyor. |
| do o.s. justice |
her zamanki performansı göstermek: He didn´t do himself
justice in the concert last night. Dün geceki konserde her zamanki
performansını gösteremedi. |
| do o.s. up |
k. dili süslenmek, süslenip püslenmek. |
| do one´s best |
elinden geleni yapmak. |
| do one´s best |
elinden geleni yapmak. |
| do one´s damnedest |
elinden geleni yapmak. |
| do one´s duty |
görevini yerine getirmek. |
| do one´s hair |
saçlarını düzeltmek, saçını yapmak. |
| do one´s own thing |
k. dili başkalarına pek aldırış etmeden kendi seçtiği bir
yolda gitmek. |
| do one´s shopping |
alışverişini yapmak. |
| do one´s stuff |
k. dili marifetini göstermek. |
| do one´s utmost |
elinden geleni yapmak. |
| do over again |
yeni baştan yapmak. |
| do penance |
bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği kefareti
yerine getirmek. |
| do s.o. a dirt |
k. dili birine kahpelik etmek; birine kalleşlik
etmek. |
| do s.o. a favor |
birine bir iyilik etmek/yapmak. |
| do s.o. an injustice |
birine haksızlık etmek. |
| do s.o. dirt |
k. dili birine kötülük etmek. |
| do s.o. good |
birine iyi gelmek. |
| do s.o. justice |
birinin hakkını vermek, birine hakça davranmak. |
| do s.o. proud |
k. dili 1. birini çok iyi ağırlamak. 2. birine gurur
vermek. |
| do s.t. behind one´s back |
birinden gizli yapmak. |
| do s.t. in secret |
bir şeyi gizlice yapmak. |
| do s.t. the hard way |
(daha kolay bir çözüm varken) bir şeyi zor bir şekilde
yapmak. |
| do s.t. unbeknown to s.o. |
birinin haberi olmadan bir şey yapmak. |
| do s.t. with feeling |
bir şeyi duyarak yapmak: He plays the piano with feeling.
Piyanoyu duyarak çalıyor. |
| do the cleaning |
temizlik yapmak. |
| do the washing-up |
İng. bulaşık/bulaşıkları yıkamak. |
| do violence to |
-i bozmak. |
| do well |
durumu iyi olmak. |
| do with |
1. -i yapmak: What have you done with my book? Kitabımı
ne yaptın? 2. (biriyle) baş etmek: What are we going to do with
you? Seninle nasıl baş edeceğiz? I don´t know what we´re going to
do with that child! O çocuğu ne yapacağız, bilemiyorum. 3. Arzu
edilen bir şeyi belirtir: I sure could do with a drink. Şimdi bir
içki çok makbule geçer. |
| do without |
-siz idare etmek. |
| do wrong |
kötülük etmek/yapmak; suç/günah işlemek. |
| do yeoman service |
çok yardım etmek, çok yardımı dokunmak. |
| Do you have any practical experience? |
Hiç tecrübeniz var mı? |
| do/go without |
onsuz yapabilmek. |
| do/go without s.o./s.t. |
biri/bir şey olmadan idare etmek/yapmak: Can you do
without meat? Et yemeden yapabilir misin? If you don´t have the
money to buy a parrot, you´ll just have to do without. Papağan
alacak kadar paran yoksa papağansız yapmak zorundasın. |
| do/work wonders for |
k. dili (birine) çok yaramak, çok iyi gelmek. |
| docile |
s. uysal, yumuşak başlı, halim selim. |
| dock 1 |
f. 1. (kuyruğunu) kısaltmak, kesmek. 2. (ücretten) kesmek. |
| dock 2 |
i. 1. iskele, rıhtım. 2. havuz, gemi havuzu, dok. 3. huk. sanık
yeri. f. 1. rıhtıma yanaşmak. 2. havuza çekmek; havuza girmek. |
| dockyard |
i. tersane. |
| doctor |
i. 1. doktor, hekim, tabip. 2. doktor, doktora sahibi. f. 1.
tedavi etmek. 2. onarmak, tamir etmek. 3. (kötü bir amaçla)
değiştirmek. |
| doctor up |
(with) (yemeğe) (bir şey katarak) tat vermek. |
| doctor´s degree |
doktora. |
| doctorate |
i. doktora. |
| doctrine |
i. öğreti, doktrin. |
| document |
i. belge, doküman. f. belgelemek. |
| documental |
s. belgesel, dokümanter. |
| documentary |
s. belgesel, dokümanter. i. belgesel. |
| documentary film |
belgesel film, dokümanter film. |
| documentation |
i. belgeleme. |
| dodge |
f. 1. bir yana kaçmak; bir yana kaçıp -den kurtulmak. 2.
kurnazlıkla/hileyle atlatmak. i. 1. bir yana kaçma. 2.
kurnazlıkla/hileyle atlatma. 3. kaçamak yol. |
| doe |
i. geyik, keçi, tavşan v.b. hayvanların dişisi. |
| does |
f. do fiilinin geniş zamandaki üçüncü şahıs tekil şekli: He
does good work. İyi iş yapar. |
| Does he dare do it? |
O işi yapmaya cesareti var mı? |
| doesn`t |
kıs. does not. |
| dog 1 |
i. köpek, it. |
| dog 2 |
f. (--ged, --ging) 1. (bir isteğin üstüne düşerek) (birini)
rahat bırakmamak. 2. (kötü bir şey) peşini bırakmamak. |
| dog collar |
köpek tasması. |
| dog-ear |
f. sayfa köşelerini kıvırmak/buruşturmak. |
| dog-eared |
s. sayfa köşeleri kıvrık/buruşuk. |
| dog-eat-dog |
i. kıran kırana rekabet. s. kıran kırana rekabet edilen. |
| dogged |
s. inatçı, dik kafalı, direngen. |
| doggie |
i., bak. doggy. |
| doggy |
i. 1. k. dili köpek. 2. k. dili yavru köpek. 3. ç. dili
havhav. |
| dogma |
i. dogma, inak. |
| dogmatic |
s. dogmatik, inaksal. |
| dogmatism |
i. dogmatizm, inakçılık. |
| dog-tired |
s., k. dili çok yorgun, bitkin, hoşaf gibi. |
| doily |
i. dantel/işlemeli altlık. |
| doings |
i. işler. |
| do-it-yourself |
s. birinin kendi başına yapabileceği/monte edebileceği
(şey). |
| do-it-yourself store |
tamir/yapı işlerini kendi başına yapmak isteyenlere göre
malzeme ve alet satılan dükkân. |
| do-it-yourselfer |
i. tamir/yapı işlerini kendi yapan kimse. |
| doldrums |
i., çoğ. 1. den. okyanusların ekvator dolaylarındaki
durgun veya az rüzgârlı kısımları, eşleksel durgunluk alanı. 2.
tic. durgunluk, kesatlık. 3. can sıkıntısı; efkâr. |
| dole |
i. işsizlik yardımı. f. out dağıtmak. |
| doleful |
s. kederli, acılı, hüzünlü. |
| doll |
i. oyuncak bebek. f. |
| doll o.s. up |
giyinip kuşanmak, süslenip püslenmek. |
| doll s.o. up |
birini süsleyip püslemek. |
| dollar |
i. dolar. |
| dolly |
i. 1. bebek, kukla. 2. tekerlekli kriko. 3. iki tekerlekli yük
taşıyıcısı. |
| dolphin |
i. yunusbalığı, yunus. |
| dolt |
i. mankafa, ahmak, budala. |
| domain |
i. 1. nüfuz alanı, nüfuz bölgesi. 2. bilgi alanı; ilgi alanı:
It´s not in my domain. O benim alanım dışında. |
| dome |
i. kubbe. |
| domed |
s. kubbeli. |
| domestic |
s. 1. ev ile ilgili; aile ile ilgili, aile içi. 2. evcimen. 3.
evcil. 4. yurtiçi, iç. i. hizmetçi. |
| domestic animal |
ehli hayvan, evcil hayvan. |
| domestic animal |
evcil hayvan. |
| domestic flight |
yurtiçi uçuş. |
| domestic flights |
iç hatlar. |
| domestic industries |
yerli sanayi. |
| domestic market |
iç pazar. |
| domestic politics |
iç politika. |
| domestic trade |
iç ticaret. |
| domesticate |
f. evcilleştirmek. |
| domicile |
i. ikametgâh, konut, mesken. |
| dominance |
i. 1. hâkimiyet, üstünlük. 2. biyol. başatlık. |
| dominant |
s. 1. hâkim, egemen. 2. biyol. dominant, başat. |
| dominate |
f. 1. hâkim olmak, egemen olmak, hükmetmek. 2. (bir yere) hâkim
olmak, tepeden bakmak. |
| domination |
i. hâkimiyet, egemenlik, hükmetme. |
| domineer |
f. despotça hükmetmek, hâkim durumda olmak. |
| domineering |
s. otoriter, hükmeden. |
| Dominican |
s. 1. Dominik, Dominik Cumhuriyeti´ne özgü. 2. Dominikli. i.
Dominikli, Dominik Cumhuriyeti vatandaşı. |
| dominion |
i. 1. egemenlik, hâkimiyet. 2. dominyon. |
| dominoes |
i. domino oyunu. |
| don`t |
kıs. do not. |
| Don´t bother! |
Zahmet etmeyin! |
| Don´t look a gift horse in the mouth. |
Bahşiş atın dişine bakılmaz. |
| Don´t mention it. |
Bir şey değil./Estağfurullah. |
| Don´t move a muscle! |
Kıpırdama!/Kımıldama! |
| Don´t overestimate his abilities. |
Yeteneklerini abartma. |
| Don´t push your luck. |
Şansına fazla güvenme./Şansını zorlama. |
| Don´t stand out there in the wet! |
Orada yağmurun altında durma! |
| Don´t trouble yourself. |
Zahmet etmeyin./Zahmete girmeyin. |
| Don´t you have any manners? |
Sende hiç terbiye yok mu? |
| donate |
f. bağışlamak, hibe etmek. |
| donation |
i. 1. bağışlama. 2. bağış, hibe. |
| done |
f., bak. do. s. 1. tamamlanmış, bitmiş. 2. iyi
pişmiş. |
| done in |
k. dili çok yorgun, bitkin. |
| done through |
iyi pişmiş (et). |
| done to a turn |
kıvamında pişmiş. |
| done to a turn |
tam kararında pişmiş. |
| Done! |
Tamam!/Oldu!/Kabul! |
| donkey |
i. eşek. |
| donor |
i. 1. bağışçı. 2. tıb. verici. |
| doom |
i. (talihin belirlediği) kötü son, korkunç son. f. |
| doomsday |
i. kıyamet günü. |
| door |
i. kapı. |
| door salesman |
ev ev dolaşarak satış yapan satıcı. |
| door service |
kapıdan kapıya servis. |
| doorbell |
i. kapı zili. |
| doorkeeper |
i., bak. doorman. |
| doorknob |
i. kapı tokmağı. |
| doorman |
çoğ. door.men (dor´men, dor´mın) i. kapıcı. |
| doormat |
i. paspas. |
| doorstep |
i. eşik. |
| doorstop |
i. kapı tamponu. |
| door-to-door |
s. 1. ev ev dolaşarak yapılan. 2. kapıdan kapıya. |
| doorway |
i. giriş, kapı aralığı. |
| dope |
i. 1. makine yağı. 2. uyuşturucu madde, narkotik. 3. argo
budala, ahmak. 4. argo bilgi. |
| dopey |
s., argo 1. uyuşturucu etkisinde. 2. budala. |
| dorm |
i., k. dili yatakhane. |
| dormant |
s. uykuda, uyuşuk, cansız. |
| dormer |
i. |
| dormer window |
çatı penceresi. |
| dormitory |
i. 1. yatakhane, koğuş. 2. öğrenci yurdu. |
| dosage |
i. dozaj. |
| dose |
i. doz. |
| dossier |
i. evrak dosyası. |
| dot |
i. 1. nokta. 2. puan, benek, nokta. f. (--ted, --ting)
noktalamak. |
| dot the i´s and cross the t´s |
k. dili en ufak ayrıntıların üzerinde titizlikle
durmak. |
| dotage |
i. bunaklık. |
| dotard |
i. bunak. |
| dote |
f. 1. on/upon -in üstüne titremek, -e çok düşkün olmak. 2.
bunamak. |
| dotted line |
bir belgenin imza yeri. |
| double 1 |
i. 1. iki kat, çift, iki misli. 2. eş, benzer, aynı; ikiz: Ayşe
so resembles her mother that she could be her double. Ayşe annesine
o kadar benziyor ki onun ikizi olabilir. 3. kat. 4. hile, oyun. 5.
tiy., sin. dublör. 6. briç kontr. s. 1. iki kat, iki kere, iki
misli: She added double the amount of salt called for in the
recipe. Yemek tarifinde yazılanın iki katı tuz ilave etti. 2. çift.
3. çifte, ikili. 4. bükülmüş, katlı. 5. iki kişilik. 6. duble; çift
porsiyon. 7. iki yüzlü. |
| double 2 |
f. 1. iki katına çıkarmak, iki misli yapmak; iki misli olmak.
2. iki ile çarpmak. 3. ikiye katlamak. |
| double back |
aynı yoldan geri dönmek. |
| double bed |
iki kişilik karyola/yatak. |
| double boiler |
iki katlı tencere, benmari. |
| double boiler |
benmari. |
| double chin |
(insanda) gerdan: She´s developing a double chin. Gerdanı
çıkmaya başladı. |
| double density |
bilg. çifte yoğunluk. double entendre iki tarafa
çekilebilecek söz, ikircil söz, lastikli söz. |
| double entry |
muh. çift kayıt sistemi. |
| double feature |
iki film birden. |
| double for |
-in dublörlüğünü yapmak. |
| double header |
spor üst üste yapılan iki karşılaşma. |
| double jeopardy |
huk. aynı suç için ikinci defa yargılanma. |
| double pneumonia |
iki taraflı zatürree. |
| double room |
(otelde) çift yataklı oda. |
| double standard |
çifte standart. |
| double up |
1. eğilmek; iki büklüm olmak; iki büklüm etmek. 2. with
ile aynı odayı paylaşmak. |
| double-breasted |
s. kruvaze (ceket). |
| double-check |
f. tekrar kontrol etmek; çifte kontrol yapmak. |
| double-click |
f., bilg. fare düğmesine iki kez basmak. |
| double-cross |
f., argo sözünden dönerek aldatmak, kazık atmak. i., argo kazık
atma. |
| double-dealer |
i. ikiyüzlü, dolandırıcı, sahtekâr. |
| double-decker |
i. 1. iki katlı otobüs. 2. ranza. |
| double-density |
s., bilg. çifte yoğunluklu. |
| double-edged |
s. 1. iki tarafı keskin. 2. hem lehte hem aleyhte olan. |
| double-edged compliment |
iğneli kompliman. |
| double-faced |
s. 1. iki yüzlü. 2. iki taraflı (kumaş). |
| double-glazed |
s. çift camlı. |
| double-glazed window |
çift camlı pencere. |
| double-quick |
s. çok çabuk, hızlı. i. hızlı yürüyüş. f. hızlı yürümek. |
| doubles |
i., tenis çiftler. |
| double-space |
f. (daktiloda/bilgisayarda) çift aralıkla yazmak. |
| doubt |
i. 1. kuşku, şüphe. 2. şüpheli durum. f. 1. kuşkulanmak, kuşku
duymak, şüphelenmek, şüphe etmek: I doubt his integrity.
Dürüstlüğünden kuşku duyuyorum. She doubts that Asaf will arrive on
time. Asaf´ın vaktinde geleceğinden şüphe ediyor. 2. ikna olmamak:
Despite his excellent qualifications l doubt that he is the right
person for this job. Üstün niteliklerine karşın bu işe uygun bir
kimse olduğuna hâlâ ikna olmadım. |
| doubt s.o.´s word |
birinin dediklerinden şüphe etmek. |
| doubtful |
s. 1. kuşkulu, şüpheli, kuşku duyan. 2. kuşkulu, kuşkulandıran,
kuşku uyandıran. 3. belirsiz; karanlık. |
| doubtless |
z. 1. kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle, muhakkak. 2.
herhalde. |
| douche |
i., tıb. şırınga. f. şırınga etmek. |
| dough |
i. 1. hamur. 2. argo para, mangır. |
| doughnut |
i. yağda kızarmış şekerli çörek. |
| doughy |
s. hamur gibi. |
| dour |
s. asık yüzlü, ters, haşin, aksi. |
| dove 1 |
i. 1. kumru. 2. beyaz güvercin. 3. pol. savaş aleyhtarı,
barışçı, barış yanlısı. |
| dove 2 |
f., bak. dive. |
| dowel |
i. geçme, ağaç çivi. |
| down 1 |
i. ince kuş tüyü, yonda. |
| down 2 |
z. 1. aşağı, aşağıya, aşağıda. 2. güneye doğru. edat -in
aşağısında: down the mountain dağın aşağısına doğru. f. 1. aşağı
indirmek, alaşağı etmek, yere yıkmak, devirmek, düşürmek: The
gunners have downed three enemy planes. Topçular üç düşman uçağını
düşürdü. 2. çabucak içmek, yuvarlamak: He had already downed three
rakis before l arrived. Ben gelmeden önce üç bardak rakı
yuvarlamıştı. 3. yenmek: The champion downed his opponent in the
third round. Şampiyon, rakibini üçüncü rauntta yendi. s. 1. aşağıya
yönelen. 2. k. dili üzgün, keyifsiz, morali bozuk. |
| down and out |
hayatta yenilgiye uğramış, bezgin, bitkin. |
| down at the heel |
perişan kılıklı, hırpani, pejmürde. |
| down at the heels |
perişan bir durumda. |
| down in the mouth |
cesareti kırılmış, karamsar. |
| down in the mouth/dumps |
k. dili üzüntülü, hayal kırıklığına uğramış. |
| down on his luck |
talihsiz. |
| down on one´s luck |
talihsiz, bahtsız. |
| down payment |
kaparo, pey akçesi; ilk ödeme. |
| down to the wire |
k. dili son ana kadar: They worked right down to the
wire. Son ana kadar çalıştılar. |
| Down with ...! |
Kahrolsun ...! |
| downcast |
s. 1. aşağıya yönelmiş. 2. üzgün, morali bozuk. |
| downfall |
i. 1. düşüş, yıkılış, çöküş, çökme. 2. (yağmur) boşanma. |
| downgrade |
f. derecesini indirmek, alçaltmak. |
| downhearted |
s. üzgün, morali bozuk. |
| downhill |
z. yokuş aşağı, aşağıya. s. inişli, meyilli. |
| download |
f. (İnternet üzerinden bilgisayara program) yüklemek. |
| download |
f., bilg. indirmek. |
| downpour |
i. sağanak. |
| downright |
s. 1. tam, düpedüz: a downright insult düpedüz bir hakaret. 2.
açık, dürüst. 3. açıksözlü, sözünü esirgemeyen. z. 1. tamamen,
büsbütün: He´s downright wrong. Tamamen haksız o. 2. açıkça, dobra
dobra. |
| downstairs |
z. aşağı kata, alt kata, aşağıya; aşağı katta, alt katta,
aşağıda. s. alt katta olan, aşağıdaki. i. aşağı kat, alt kat. |
| downstream |
z. akıntı aşağı, akış aşağı. |
| down-to-earth |
s. 1. gerçekçi. 2. uygulanabilir, gerçekleştirilebilir. |
| downtown |
i. şehrin merkezi, çarşı. z. çarşı tarafında; çarşıya. s.
şehrin merkezinde olan. |
| downtrod |
s., bak. downtrodden. |
| downtrodden |
s. 1. ayaklar altında çiğnenmiş. 2. haksızlığa uğramış,
ezilmiş. |
| downward |
z. aşağı doğru. |
| downwards |
z., bak. downward. |
| downwind |
z. rüzgâr yönüne; rüzgârla birlikte. |
| dowry |
i. 1. çeyiz. 2. drahoma. |
| doze |
i. hafif uyku, şekerleme, kestirme, uyuklama. f. şekerleme
yapmak, kestirmek, uyuklamak. |
| doze off |
uyuklamak, uykuya dalmak. |
| dozen |
i. düzine. |
| dozer |
i., k. dili dozer, buldozer. |
| Dr |
kıs. Doctor, Drive. |
| drab |
s. (--ber, --best) 1. kasvetli, sıkıcı. 2. ölü (renk). |
| draft 1 |
f. askere almak. i. zorunlu askerlik. |
| draft 2 |
f. çekmek. i. 1. çekme, çekim, yudum. 2. poliçe, çek. 3. ödeme
emri. 4. hava akımı, cereyan, soba borusunun çekmesi. s. fıçıdan
çekilen (bira). |
| draft 3 |
f. tasarlamak; taslağını çizmek; müsveddesini hazırlamak. i.
taslak; tasarım; müsvedde. |
| drafting |
i. çizim, teknik resim. |
| drafting board |
çizim tahtası. |
| draftsman |
çoğ. drafts.men (dräfts´mîn) i. teknik ressam. |
| drafty |
s. cereyanlı, soğuk hava akımı olan. |
| drag |
f. (--ged, --ging) 1. sürüklemek, sürümek, çekmek; sürüklenmek,
sürünmek. 2. (toprağı) taramak. 3. geride kalmak. i. 1. sürükleme,
çekme. 2. sürüklenen şey. 3. tırmık, tarak. 4. engel, mâni. 5. k.
dili sıkıcı kimse/şey. |
| drag on |
uzayıp gitmek, sürmek. |
| drag one´s feet |
k. dili işi ağırdan almak. |
| drag one´s heels |
istemeyerek gitmek veya kabul etmek, ayakları geri geri
gitmek. |
| drag out |
uzatmak. |
| dragon |
i. ejderha, ejder. |
| dragonfly |
i. yusufçuk, büyük kızböceği. |
| drain |
f. 1. akıtmak, süzmek; akmak, süzülmek. 2. suyunu çekmek,
kurutmak; akaçlamak, drenaj yapmak. 3. bitirmek, tüketmek. i. 1.
suyunu çekme/akıtma. 2. lağım, kanalizasyon; kanal. |
| drainage |
i. 1. akaçlama, drenaj. 2. akıtma, boşaltma. 3. kanalizasyon,
lağım döşemi. |
| drainboard |
i. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı. |
| draining board |
İng. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı. |
| drainpipe |
i. 1. atık su borusu. 2. akaç, oluk. |
| drake |
i. erkek ördek, suna. |
| drama |
i. 1. dram, drama, oyun, piyes. 2. tiyatro edebiyatı, dram,
drama; tiyatro sanatı. 3. dramatik durum, dram; dramatik olaylar
dizisi; dramatik özellik. |
| dramatic |
s. 1. dramatik, tiyatro ile ilgili. 2. dramatik, coşku veren,
duyguları kamçılayan. |
| dramatically |
z. dramatik bir biçimde, çarpıcı biçimde. |
| dramatise |
f., İng., bak. dramatize. |
| dramatist |
i. oyun yazarı, piyes yazarı. |
| dramatize |
f. 1. oyunlaştırmak, dramatize etmek, dramlaştırmak. 2.
dramatik hale sokmak, dramatize etmek. |
| drank |
f., bak. drink. |
| drape |
f. kumaşla örtmek. i., gen. çoğ. kalın perde. |
| drapery |
i. 1. perde. 2. örtü. 3. güz. san. drape. |
| drastic |
s. sert, şiddetli, zorlayıcı. |
| draught |
f., i., s., İng., bak. draft 1, draft 2, draft 3. |
| draughtsman |
çoğ. draughts.men (dräfts´mîn) i., İng., bak. draftsman. |
| draw 1 |
i. 1. çekme, çekiş. 2. (silah) çekme. 3. (piyangoda) çekiliş;
kura. 4. ilgi çeken şey/olay/kimse. 5. çekicilik. 6. berabere biten
oyun; beraberlik, berabere kalma. |
| draw 2 |
f. (drew, --n) 1. çekmek: He drew the tray of food closer to
his plate. Yemek tepsisini tabağına doğru çekti. 2. sürüklemek. 3.
(su) çekmek. 4. (silah) çekmek. 5. (perdeyi) çekmek, kapamak. 6.
(dikkat/ilgi) çekmek. 7. çizmek, resmetmek: draw a picture resim
çizmek. draw a graph grafik çizmek. 8. (hava, sıvı v.b.´ni) içine
çekmek, emmek. 9. (faiz) getirmek. 10. (para) çekmek. 11. (yay, ip
v.b.´ni) germek. 12. (madeni) haddelemek. 13. (baca)
çekmek. |
| draw a bead on |
-e nişan almak. |
| draw a blank |
1. (piyangoda) boş çıkmak. 2. k. dili sonuç alamamak;
başarısız olmak, başarısızlığa uğramak; hava almak; eli boş dönmek.
3. k. dili hiçbir cevap alamamak. 4. k. dili hatıra getirememek,
hatırlayamamak. |
| draw a conclusion |
sonuç çıkarmak. |
| draw a parallel between |
-i benzetmek, -i karşılaştırmak. |
| draw ahead |
yavaş yavaş öne geçmek. |
| draw away |
çekilmek, kendini çekmek. |
| draw back |
geri çekilmek; geri çekmek. |
| draw blood |
kan akıtmak. |
| draw close |
yaklaşmak. |
| draw interest |
faiz getirmek. |
| draw lots |
kura çekmek. |
| draw near |
yaklaşmak. |
| draw on |
(bir fon, hesap v.b.´nden) para çekmek. |
| draw out |
1. uzatmak. 2. konuşturmak, söyletmek, açmak. |
| draw the line |
(at) bir sınır koymak. |
| draw the line at |
-i reddetmek, -i yapmamak. |
| draw up |
1. (kontrat, senet v.b.´ni) hazırlamak, yazmak. 2.
yaklaşıp durmak: A limousine drew up in front of the mansion.
Köşkün önüne bir limuzin yaklaşıp durdu. |
| drawback |
i. sakınca, mahzur, dezavantaj. |
| drawbridge |
i. kaldırma köprü. |
| drawer |
i. çekmece, göz. |
| drawers |
i. don, külot. |
| drawing |
i. 1. çizim, eskiz. 2. resim, karakalem resim. 3. piyango,
çekiliş. |
| drawing board |
çizim tahtası. |
| drawing compass |
resim pergeli. |
| drawing pin |
İng. raptiye. |
| drawn |
f., bak. draw. |
| drawstring |
i. uçkur. |
| dread |
f. çok korkmak, korku ve endişe duymak. i. büyük korku,
dehşet. |
| dreadful |
s. 1. korkunç, dehşetli. 2. k. dili berbat, çok kötü. |
| dream 1 |
i. 1. düş, rüya. 2. hayal, hulya. |
| dream 2 |
f. (--ed/--t) 1. rüya görmek. 2. hayal kurmak. |
| dream about s.o./s.t. |
birini/bir şeyi rüyasında görmek. |
| dream that |
-i rüyasında görmek. |
| dream up |
k. dili hayalinde yaratmak. |
| dreamer |
i. hayalperest, hayalci, düşçü. |
| dreamlike |
s. rüya gibi, hayal gibi. |
| dreamt |
f., bak. dream. |
| dreary |
s. kasvetli, sıkıcı. |
| dredge |
i., mak. tarak, tırmık, tarama aygıtı; tarak dubası. f. (deniz,
göl, ırmak v.b.´nin) dibini taramak; (limanı) tarakla
temizlemek. |
| dregs |
i. 1. tortu, telve. 2. çöp, süprüntü. |
| drench |
f. sırılsıklam etmek. |
| dress |
f. 1. giydirmek; giyinmek. 2. düzenlemek, süslemek. 3. ask. bir
hizaya getirmek. 4. (yaraya) pansuman yapmak. 5. (saça) şekil
vermek. 6. (deriyi) sepilemek, tabaklamak. 7. (tavuk, balık
v.b.´ni) temizlemek. i. 1. kadın elbisesi. 2. elbise, giysi. 3.
giyim, kılık kıyafet, üst baş. |
| dress down |
k. dili azarlamak, haşlamak. |
| dress rehearsal |
tiy. kostümlü prova. |
| dress up |
giyinip süslenmek. |
| dressed up fit to kill |
k. dili iki dirhem bir çekirdek. |
| dresser |
i. şifoniyer. |
| dressing |
i. 1. (salata için) sos. 2. (kızarmış hindi ile yenilen) ekmek
kırıntılarıyla yapılan baharatlı bir yemek. 3. pansuman. |
| dressing gown |
İng. sabahlık; robdöşambr. |
| dressing table |
tuvalet masası. |
| dressmaker |
i. kadın terzisi. |
| dressmaking |
i. terzilik. |
| drew |
f., bak. draw. |
| dribble |
f. 1. damla damla akıtmak, damlatmak. 2. spor dripling yapmak;
(topu) sürmek. 3. salyası akmak. i. ufak akıntı;
sızıntı. |
| dribble down |
(damlalar) akmak, süzülmek; (su) sızmak. |
| driblet |
i. çok az miktar. |
| dried |
f., bak. dry. s. kurutulmuş, kuru. |
| drier |
i. 1. kurutucu, kurutucu madde. 2. bak. dryer. |
| drift |
i. 1. sürüklenme. 2. yönelim, yöneliş, kayma. 3. sürükleniş,
amaçsızca sürüklenme. 4. (rüzgârın yığdığı) kar birikintisi. 5.
anlam, demek istenilen şey. f. 1. (rüzgârın/akıntının etkisiyle)
sürüklenmek. 2. hiçbir yerde/işte sürekli kalmadan yaşamak. |
| drift apart |
sürüklenmek; uzaklaşmak; tedricen ayrı düşmek. |
| driftwood |
i. suların sürüklediği ağaç dalları. |
| drill |
i. 1. matkap, delgi. 2. ask. talim. 3. alıştırma. f. 1.
(matkapla) delmek. 2. ask. talim yaptırmak; talim yapmak. 3.
alıştırma yaptırmak; alıştırma yapmak. |
| drink |
f. (drank, drunk) 1. içmek. 2. içki içmek. 3. in büyük bir
zevkle seyretmek/dinlemek. 4. to -in şerefine içmek. i. 1. içecek.
2. içki. 3. bir içimlik miktar. 4. argo deniz. |
| drink a toast to |
(birinin) sıhhatine/şerefine içmek. |
| drink like a fish |
fazla içki içmek. |
| drink s.o. under the table |
k. dili sarhoş olmadan içki içebilme konusunda birini
gölgede bırakmak. |
| drink s.t. straight |
(içkiyi) sek içmek. |
| drink to excess |
içkiyi fazla kaçırmak. |
| drinking |
i. içki içme. |
| drinking cup |
kadeh. |
| drinking straw |
kamış. |
| drinking water |
içme suyu. |
| drip |
f. (--ped/--t, --ping) damlatmak; damlamak. i. 1. damla. 2.
damlama. 3. damlalık, yağmur suyunu akıtan çıkıntı/yiv. |
| drip-dry |
f. suyu sıkılmadan kurumak. s. ütü istemeyen (kumaş); ütü
istemeyen kumaştan yapılmış (giysi). |
| dripping |
i. eriyerek akıp donmuş yağ damlası. |
| dripping wet |
sırsıklam, sırılsıklam. |
| drive |
f. (drove, --n) 1. (araba) sürmek, kullanmak: He doesn´t know
how to drive a car. Araba kullanmasını bilmiyor. 2. araba ile
gitmek: I drive to and from work every day. İşe her gün arabayla
gidip geliyorum. 3. araba ile götürmek: I´ll drive you home after
the party. Partiden sonra seni arabayla evine götüreceğim. 4.
(hayvanları) sürmek. 5. çalıştırmak: He drives his employees much
too hard. Personelini çok çalıştırıyor. i. 1. araba gezintisi. 2.
cadde. 3. ask. büyük taarruz. 4. ruhb. dürtü. 5. beceri,
inisiyatif. 6. mak. işletme mekanizması. 7. bilg. sürücü. 8. bak.
driveway. |
| drive a hard bargain |
sıkı bir pazarlık sonucu birçok şey elde
etmek. |
| drive a hard bargain |
sıkı bir pazarlık yaparak fiyatı çok indirmek. |
| drive at |
... demek istemek, -i kastetmek. |
| drive away/off |
1. kovmak, defetmek. 2. arabayla
uzaklaşmak/ayrılmak. |
| drive back |
1. arabayla geri dönmek. 2. püskürtmek, geri dönmek
zorunda bırakmak. |
| drive by |
arabayla geçmek; arabayla önünden geçmek. |
| drive into a corner |
köşeye sıkıştırmak, kıstırmak. |
| drive mad |
çıldırtmak. |
| drive out |
kovmak, defetmek. |
| drive s.o. ape |
k. dili birini delirtmek. |
| drive s.o. bananas |
k. dili birini çıldırtmak. |
| drive s.o. to distraction |
birini deli etmek, birini deliye çevirmek. |
| drive s.o. to the wall/drive s.o. up against the
wall |
k. dili 1. birini iflas ettirmek; birini iflasa
sürüklemek; birini iflasın eşiğine getirmek. 2. birini çok zor bir
duruma sokmak, birini köşeye sıkıştırmak. |
| drive s.o. up the wall |
k. dili birini deliye döndürmek, birini zıvanadan
çıkarmak. |
| drive s.o. wild |
1. birini çıldırtmak. 2. birini çılgına çevirmek, birini
çok kızdırmak. |
| drive-in |
i. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan lokanta. 2.
seyircilerin arabaları içinde oturarak film seyrettikleri açık hava
sineması. s. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan (lokanta).
2. seyircilerin arabaları içinde oturarak film seyrettikleri (açık
hava sineması). |
| drive-in window |
müşterilerine arabalarında hizmet veren banka
gişesi. |
| drivel |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. salyası akmak. 2. saçmalamak.
i. saçma sapan söz. |
| driven |
f., bak. drive. |
| driver |
i. 1. sürücü, şoför. 2. bilg. uyumcu. |
| driver´s license |
ehliyet, sürücü belgesi. |
| driveway |
i. evin garajını sokağa bağlayan yol. |
| driving |
i. sürme, sürüş. s. 1. enerjik, canlı, dinamik. 2. şiddetli,
sert. |
| driving rain |
şiddetli yağmur. |
| drizzle |
f. (yağmur) çiselemek, serpiştirmek. i. 1. çisenti. 2.
çiseleme. |
| drone |
i. 1. erkek arı. 2. asalak, parazit, ekti. 3. monoton ses,
vızıltı. f. 1. vızıldamak. 2. homurdanmak. |
| drool |
f. ağzı sulanmak. |
| droop |
f. 1. sarkmak, bükülmek, eğilmek; sarkıtmak, eğmek. 2.
(bitki/çiçek) boynunu bükmek. |
| drop |
i. 1. damla: a drop of water su damlası; bir damla su. Would
you like a drop of brandy? Bir konyak ister misiniz? 2. düşüş,
iniş: a drop in prices fiyatlarda düşüş. 3. damla, pek az miktar;
bir yudum. f. (--ped/--t, --ping) 1. damlatmak; damlamak. 2.
düşürmek; düşmek: You dropped your pen. Kalemini düşürdün. The
inflation rate has dropped to forty percent. Enflasyon oranı yüzde
kırka düştü. 3. serpmek. 4. (arabadan) indirmek: Where shall I drop
you? Seni nerede indireyim? 5. vazgeçmek, bırakmak: A lack of money
has forced us to drop that project. Parasızlık yüzünden o projeden
vazgeçmek zorunda kaldık. 6. kesmek, son vermek: Let´s drop this
discussion. Bu tartışmaya son verelim. 7. (sesi) alçaltmak; (ses)
alçalmak. |
| drop a brick |
k. dili pot kırmak, gaf yapmak, çam devirmek. |
| drop a hint |
imada bulunmak, dokundurmak. |
| drop a line/note |
iki satır yazıvermek, pusula göndermek. |
| drop asleep |
uyuyakalmak. |
| drop behind |
geri kalmak. |
| drop down |
düşmek. |
| drop in at |
-e uğramak. |
| drop in on |
-i ziyaret etmek. |
| drop off |
1. azalmak; düşmek. 2. inmek. |
| drop out |
1. (üyelikten) ayrılmak, çıkmak. 2. okula devam
etmemek. |
| drop-off |
i. 1. azalma, düşme. 2. dik iniş. |
| dropout |
i. okulu bırakan öğrenci. |
| dross |
i. 1. cüruf, maden posası, dışık. 2. süprüntü, artık, değersiz
şeyler. |
| drought |
i. kuraklık, susuzluk. |
| drove 1 |
i. sürü. |
| drove 2 |
f., bak. drive. |
| drown |
f. (suda) boğulmak; boğmak. |
| drown out |
(bir sesi) (daha yüksek bir sesle) bastırmak. |
| drowse |
f. uyuklamak, pineklemek. |
| drowsiness |
i. uykulu olma, uyuşukluk. |
| drowsy |
s. 1. uykulu. 2. uyku veren. |
| drudge |
i. ağır ve sıkıcı bir işte çalışan kimse. f. ağır ve sıkıcı bir
iş yapmak. |
| drudgery |
i. ağır ve sıkıcı iş, angarya. |
| drug |
i. 1. ilaç, ecza. 2. uyuşturucu madde; hap. f. (--ged, --ging)
1. ilaçla uyuşturmak. 2. (yiyeceğe/içeceğe) uyuşturucu ilaç
katmak. |
| drug addict |
uyuşturucu bağımlısı; hapçı. |
| drug habit |
uyuşturucu bağımlılığı. |
| druggist |
i. eczacı. |
| drugstore |
i. eczane. |
| drum |
i. 1. davul; trampet; dümbelek. 2. davul sesi. 3. anat.
kulakzarı, kulakdavulu. 4. varil. f. (--med, --ming) davul
çalmak. |
| drumbeat |
i. davul sesi. |
| drummer |
i. davulcu; trampetçi. |
| drumstick |
i. 1. davul tokmağı; fışkın; trampet değneği, baget. 2. ahçı.
(kümes hayvanında) bacak. |
| drunk |
f., bak. drink. s., i. sarhoş, içkili. |
| drunk with success |
başarı sevinciyle kendinden geçmiş. |
| drunkard |
i. ayyaş, içkici. |
| drunken |
s. sarhoş, içkili. |
| drunkenness |
i. sarhoşluk. |
| dry |
s. 1. kuru. 2. yağmursuz, kurak, susuz. 3. susamış. 4. kurumuş,
suyu çekilmiş. 5. süt vermeyen, sütü kesilmiş (inek). 6. kör
(kuyu). 7. sert, keskin. 8. yavan, tatsız (söz, konuşma v.b.). 9.
sek (içki). 10. sıkıcı. f. (dried) kurutmak; kurumak. |
| dry cell |
kuru pil. |
| dry cell |
kuru pil. |
| dry cleaner |
kuru temizleyici. |
| dry cleaning |
kuru temizleme. |
| dry cough |
kuru öksürük. |
| dry dock |
den. kuru havuz. |
| dry goods |
manifatura, mensucat. |
| dry mustard |
toz hardal, hardal tozu. |
| dry quart |
A.B.D. 1,101 litre. |
| dry up |
kurumak, tükenmek; kurutmak, tüketmek. |
| dryer |
i. kurutucu; kurutma makinesi: hair dryer saç kurutucusu.
clothes dryer çamaşır kurutma makinesi. |
| drying rack |
çamaşır askısı. |
| dual |
s. ikili, çifte, çift; çift yönlü. |
| dual-purpose |
s. çift amaçlı. |
| dub |
f. (--bed, --bing) dublaj yapmak, filmi çekimden sonra
seslendirmek. |
| dubious |
s. 1. kuşkulu, şüpheli. 2. belirsiz. 3. kararsız. 4.
güvenilmez. |
| duchess |
i. düşes. |
| duck |
i. ördek; dişi ördek. f. 1. (başını/vücudunu) suya sokup
çıkarmak, suya daldırmak; suya dalmak. 2. başını çabucak eğip
kaldırmak. |
| duckling |
i. ördek yavrusu, palaz. |
| duct |
i. tüp, kanal. |
| dud |
i. 1. patlamayan mermi/bomba. 2. başarısız kimse; fiyasko. |
| duds |
i., çoğ., k. dili giysiler. |
| due |
s. 1. (akla/kanunlara/toplumca makbul sayılana) uygun olan. 2.
hak ettiği, gereken: This matter is at last being given due
attention. Bu mesele nihayet hak ettiği ilgiyi görüyor. z. tam (bir
yöne) doğru: It´s due east of here. Buranın tam doğusunda. i. hak
ettiği şey, hak. |
| duel |
i. düello. f. düello etmek. |
| dues |
i., çoğ. ödenti, aidat. |
| duet |
i., mus. düet, düo. |
| dug |
f., bak. dig. |
| duke |
i. dük. |
| dull |
s. 1. kalın kafalı, anlayışsız, gabi. 2. kör, kesmez (bıçak,
makas v.b.). 3. donuk, sönük (renk). 4. duygusuz. 5. sıkıcı,
kasvetli. f. 1. sersemlemek; sersemletmek: dull s.o.´s mind birini
sersemletmek. 2. körletmek; körlenmek: dull a blade bıçağı
körletmek. 3. donuklaştırmak; donuklaşmak. 4. duygusuzlaşmak;
duygusuzlaştırmak. 5. (ağrıyı) hafifletmek, azaltmak. |
| duly |
z. 1. uygun olarak, gereğince, gerektiği gibi, hakkıyla. 2. tam
zamanında. |
| dumb |
s. 1. dilsiz. 2. dili tutulmuş, sessiz. 3. k. dili sersem,
kafasız, budala. |
| dumbfound |
f. hayretler içinde bırakmak, şaşırtmak. |
| dumfound |
f., bak. dumbfound. |
| dummy |
i. 1. enayi, aptal, budala, mankafa. 2. terz. manken. 3.
taklit, sahte şey. 4. matb. maket. 5. İng. emzik, meme. s. taklit,
sahte; yapay. |
| dump |
f. 1. boşaltmak, atmak. 2. tic. damping yapmak, toptan ucuza
satmak. i. çöp yığını, çöplük. |
| dump truck |
damperli kamyon. |
| dumping |
i., tic. damping. |
| dumps |
i., çoğ. |
| dun |
f. (--ned, --ning) alacağını istemek, borçluyu
sıkıştırmak. |
| dunce |
i. ahmak. |
| dune |
i. kumul. |
| dung |
i. 1. hayvan tersi. 2. gübre. f. gübrelemek. |
| dungarees |
i., çoğ. blucin pantolon, blucin, kot pantolon, kot; blucin
tulum. |
| dungeon |
i. zindan. |
| dunk |
f. batırmak, banmak. |
| duo |
i. ikili, duo, düo. |
| duodenum |
i., anat. onikiparmak bağırsağı. |
| dupe |
i. safdil. f. aldatmak, dolandırmak. |
| duplex |
s. 1. çift. 2. dubleks. |
| duplicate |
s., i. (du´plıkît) 1. eş, çift. 2. kopya. f. (du´plıkeyt) 1.
kopyasını yapmak. 2. kopya etmek, suretini çıkarmak. |
| duplicity |
i. ikiyüzlülük, düzenbazlık, hile. |
| durability |
i. 1. dayanıklılık. 2. süreklilik, devam. |
| durable |
s. 1. dayanıklı, sağlam, eskimez. 2. sürekli, devamlı. |
| duration |
i. 1. süreklilik, devam. 2. süre. |
| duress |
i. zorlama, baskı. |
| during |
edat boyunca, süresince, esnasında, zarfında, -de. |
| dusk |
i. alacakaranlık, akşam karanlığı. |
| dusky |
s. 1. oldukça karanlık. 2. koyu esmer. |
| dust |
i. 1. toz. 2. toprak. f. 1. toz serpmek: dust a cake with sugar
keke şeker serpmek. 2. tozunu almak; fırçalamak: She is dusting the
furniture. Mobilyanın tozunu alıyor. |
| dust cover/jacket |
şömiz, ceket. |
| Dust has settled on everything. |
Her şey tozlandı. |
| dustcloth |
i. toz bezi. |
| dustheap |
i. toz/süprüntü yığını. |
| dustpan |
i. faraş. |
| dusty |
s. 1. tozlu. 2. toz gibi. |
| Dutch |
s. 1. Hollanda, Hollanda´ya özgü. 2. Hollandalı. 3. Hollandaca.
i. Hollandaca. |
| Dutch treat |
k. dili masrafın Alman usulü bölüşüldüğü
eğlenti. |
| Dutchman |
çoğ. Dutch.men (d^ç´mîn) i. Hollandalı erkek, Hollandalı. |
| Dutchwoman |
çoğ. Dutch.wom.en (d^ç´wîmîn) i. Hollandalı kadın,
Hollandalı. |
| dutiful |
s. 1. ödevcil. 2. saygılı. |
| duty |
i. 1. görev, ödev, vazife. 2. gümrük resmi, gümrük
vergisi. |
| duty to/towards |
-e karşı sorumluluk. |
| duty-free |
s., z. gümrüksüz. |
| dwarf |
i. cüce. f. 1. cüceleştirmek. 2. küçük göstermek. s. cüce,
bodur. |
| dwell |
f. (dwelt/--ed) 1. ikamet etmek, oturmak. 2. on (bir konu)
üzerinde durmak. |
| dwell in |
-de ikamet etmek, -de oturmak. |
| dweller |
i. oturan, sakin. |
| dwelling |
i. konut, ev, ikametgâh, mesken. |
| dwindle |
f. 1. yavaş yavaş azalmak, gittikçe ufalmak, giderek küçülmek.
2. önemini kaybetmek. |
| dye |
i. boya, renk. f. boyamak; boyanmak. |
| dyestuff |
i. boya maddesi. |
| dying |
f., bak. die. |
| dyke |
i., bak. dike. |
| dynamic |
s. 1. dinamik, devimsel. 2. mekanik gücü olan. 3. dinamik,
canlı, hareketli. |
| dynamite |
i. dinamit. f. dinamitle havaya uçurmak, dinamitlemek. |
| dynamo |
i. dinamo. |
| dynasty |
i. hanedan. |
| dysentery |
i., tıb. dizanteri, kanlı basur. |
| dyspepsia |
i., tıb. hazımsızlık, dispepsi. |
|