Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
D kıs. December, Department, Doctor, Dutch.
d kıs. date, daughter, day, days, dead, diameter, died.
D, d i. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi.
D, d i. 1. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi. 2. müz. re notası.
DA kıs. District Attorney.
da kıs. daughter, day(s).
dab i. dokunma, hafif vuruş. f. (--bed, --bing) hafifçe vurmak, dokunmak. 
dabble f. 1. su serpmek, hafifçe ıslatmak. 2. in ile amatörce uğraşmak.
dabbler i. bir işe heves duyup girişme eğiliminde olan kimse, amatör, hevesli.
dachshund i. mastı.
dad i., k. dili baba, babacığım.
daddy i., k. dili baba, babacığım.
daddy-longlegs i., zool. tipula sineği.
daffodil i. zerrin, fulya, nergis.
daft s. 1. kaçık, deli, kafadan kontak. 2. saçma.
dagger i. kama, hançer. 
dahlia i., bot. yıldızçiçeği, Dahlia.
Dahoman i., s., bak. Beninese.
Dahomean i., s., bak. Beninese.
Dahomey i., bak. Benin.
Dahomeyan i., s., bak. Beninese.
daily s. gündelik, günlük. z. her gün. i. 1. gündelik gazete. 2. İng. gündelikçi (hizmetçi).
daintily z. zarafetle.
daintiness i. 1. zarafet, nezaket. 2. titizlik.
dainty s. 1. narin, zarif, nazik. 2. titiz.
dairy i. 1. mandıra. 2. süthane, sütçü dükkânı. 
dairy cattle  sağmal inekler. 
dairy farm  mandıra. 
dairy products  süt ürünleri.
dairyman çoğ. dair.y.men (der´imîn) i. sütçü.
daisy i. papatya.
dale i. küçük vadi.
dally f. 1. vakit öldürmek, oyalanmak. 2. haylazlık etmek. 
dally away  vakit öldürmek. 
dally with  oynaşmak, cilveleşmek.
dam i. baraj, set, su bendi. f. (--med, --ming) -e set çekmek. 
dam up  -i frenlemek, -i bastırmak.
damage i. 1. zarar, ziyan, hasar. 2. k. dili masraf, fiyat. f. zarar vermek, hasar yapmak, bozmak. 
damages i., huk. tazminat.
Damascus i. Şam.
damask i. damasko (kumaş).
dame i. 1. argo kadın. 2. kadınlara verilen şövalyelik ayarında bir asalet unvanı. 3. eski hanım, hatun, yaşlı kadın.
damn f. 1. lanetlemek. 2. lanet okumak, beddua etmek. i. lanet. 
Damn!/Damn it!/Damn him!/Damn her!  Allah belasını versin!/Allah kahretsin! 
damnation i. 1. lanet. 2. bela. 3. cehennem cezası. 
Damnation!  Lanet olsun!
damned s. 1. lanetli, melun. 2. Allahın belası, kahrolası, kör olası, lanet. z. çok, pek. 
Damned if I know.  Biliyorsam kahrolayım.
damnedest s. en acayip, en tuhaf. i. en iyisi. 
damp s. nemli, rutubetli, yaş. i. 1. nem, rutubet. 2. grizu. f. 1. boğmak, söndürmek. 2. yavaşlatmak, durdurmak. 3. nemlendirmek, ıslatmak.
dampen f. 1. nemlendirmek, ıslatmak; nemlenmek, ıslanmak. 2. (titreşimi) azaltmak. 3. kırmak, kaçırmak: dampen s.o.´s enthusiasm k. dili birinin hevesini kırmak.
dampness i. nem, rutubet.
dance i. 1. dans, raks, oyun. 2. balo. f. dans etmek, oynamak; dans ettirmek, oynatmak.
dancer i. dansçı, dansör, dansöz. 
dancing i. dans etme, dans.
dandelion i., bot. karahindiba, Taraxacum officinale.
dandle f. hoplatmak, zıplatmak.
dandruff i. kepek, konak.
dandy s. 1. züppe. 2. harika, mükemmel, çok iyi.
Dane i. Danimarkalı. 
danger i. tehlike. 
dangerous s. tehlikeli.
dangerously z. tehlikeli bir şekilde.
dangle f. sarkmak, asılı durup sallanmak; sarkıtmak, asıp sallamak.
Danish i. Danca. s. 1. Danimarka, Danimarka´ya özgü. 2. Danimarkalı. 3. Danca. 
dank s. yaş, nemli, rutubetli, küf kokulu.
Danube i. Tuna nehri, Tuna.
daphne i. defne.
dapper s. şık, zarif.
dapple s. benekli. f. beneklemek. i. 1. benek. 2. benekli hayvan.
dapple-gray s. bakla kırı, alaca kır (at).
Dardanelles i. 
dare f. cesaret etmek, cüret etmek, kalkışmak. 
daredevil i. gözü pek.
daring i. cüret, cesaret, yiğitlik. s. cüretkâr, yiğit.
dark 1 s. 1. karanlık. 2. koyu. 3. esmer. 4. muğlak, çapraşık. 5. cehalet içinde. 6. gizli, esrarlı. 
dark 2 i. 1. karanlık. 2. akşam. 3. koyu renk, gölge. 
dark blue  lacivert. 
darken f. 1. karartmak; kararmak. 2. anlaşılması zor hale getirmek. 3. koyulaşmak, esmerleşmek.
darkness i. karanlık.
darkroom i., foto. karanlık oda. 
darling i. sevgili, sevgilim. s. 1. sevgili. 2. sevimli, cici, hoş.
darn 1 f. iğneyle örerek onarmak. i. örülerek onarılmış delik.
darn 2 f. lanet etmek. 
Darn it!  Lanet olsun! 
dart i. 1. küçük ok. 2. ileri atılma, fırlama, hamle. 3. böceğin iğnesi. 4. terz. pens. f. 1. ok gibi fırlamak, atılmak. 2. atmak, fırlatmak.
dartboard i. ok atma oyununda kullanılan nişan tahtası.
darts i. ok atma oyunu.
dash f. 1. hızla koşmak: She dashed to the child´s rescue. Çocuğun imdadına koştu. 2. hızla ilerlemek, atılmak, fırlamak: I dashed to the window but saw nothing. Pencereye fırladım ama hiçbir şey görmedim. 3. vurmak, çarpmak, kırmak, parçalamak: He dashed down his broken weapon. Kırık silahını yere vurdu. He dashed the chair to pieces against the wall. Sandalyeyi duvara vurup parçaladı. 4. atmak, fırlatmak. 5. sıçratmak. 6. (umudunu) kırmak, suya düşürmek. 7. karıştırmak, katmak. i. 1. ileri atılma, fırlama, hamle. 2. az bir miktar, bir tutam. 3. kısa mesafe koşusu. 4. canlılık, enerji. 5. tire, çizgi. 
dash off  acele gitmek, fırlamak. 
dash off a letter  bir mektup karalamak. 
dash s.o.´s hopes  bir kimsenin ümitlerini kırmak, birini hayal kırıklığına uğratmak. 
dash to pieces  çarpıp paramparça etmek.
dash water on one´s face  yüzüne su çarpmak.
dashboard i., oto. kontrol paneli, pano.
dashing s. 1. atak, atılgan, cesur. 2. gösterişli, şık.
data i. 1. çoğ. veya tek. bilgi. 2. veriler, data. 
data bank  bilg. veri bankası, bilgi bankası. 
data base  bilg. veri tabanı, bilgi tabanı. 
data file  bilg. veri dosyası. 
data processing  bilg. bilgiişlem.
date 1 i. hurma, arabistanhurması.
date 2 i. 1. tarih, zaman. 2. randevu. 3. flört, flört edilen kişi.
date 3 f. 1. tarih koymak, tarih atmak. 2. tarihlendirmek. 3. ile çıkmak, ile flört etmek.
date line  coğr. gündeğişme çizgisi. 
date palm  hurma ağacı. 
dated s. 1. tarihli. 2. modası geçmiş, demode.
dative s., dilb. -e halindeki. i. -e halindeki sözcük. 
datum çoğ. da.ta (dey´tı, dä´tı) i. veri.
daub f. 1. sürmek, sıvamak. 2. bulaştırmak. 3. lekelemek, kirletmek. i. 1. harç, çamur. 2. leke.
daughter i. kız evlat, kız.
daughter-in-law i. gelin.
daunt f. yıldırmak, gözünü korkutmak.
dauntless s. gözü pek, yılmaz, korkusuz.
davenport i. kanepe, sedir, divan; çekyat.
dawdle f. işini ağırdan alarak vakit kaybetmek, ağır davranmak, oyalanmak.
dawn i. 1. seher, tan vakti. 2. şafak, tan. f. görünmeye başlamak, aydınlanmak. 
dawn on  anlaşılmak, sezilmek. 
day i. 1. gündüz: We´ve been working night and day on this project. Bu proje üzerinde gece gündüz çalışıyoruz. 2. gün: the second day of the month ayın ikinci günü. 3. zaman, devir. 
day after day  her gün, günlerce. 
day by day  günden güne. 
day by day  günbegün, günden güne. 
day in day out  her gün. 
day laborer  gündelikçi. 
day of reckoning  hesap günü, kıyamet günü.
day school  gündüzlü okul.
daybreak i. seher, tan vakti.
daydream i. hayal. f. hayal kurmak, dalmak.
daylight i. gün ışığı.daylight-saving time yaz saati. 
daytime i. gündüz.
daze f. sersemletmek, sersem etmek, serseme çevirmek. i. sersem bir hal, sersemlik. 
dazed s. sersemlemiş, serseme çevrilmiş.
dazzle f. göz kamaştırmak.
deacon i. diyakoz.
deaconess i. kilisenin hayır işleriyle görevlendirdiği kadın.
dead s. 1. ölmüş, ölü. 2. cansız, hareketsiz; sönük. 3. ölü (renk). 
dead ahead  dosdoğru. 
dead beat  çok yorgun, bitkin. 
dead center  tam merkez, tam orta. 
dead end  1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz. 
dead heat  spor berabere biten yarış. 
dead language  ölü dil. 
dead letter  1. geçersiz yasa. 2. sahibine ulaştırılamayan mektup. 
dead loss  bir işe yaramayan nesne/kimse. 
dead set  k. dili kararlı. 
dead set against  -e tamamen karşı, -e muhalif. 
dead tired  bitkin, yorgun. 
deaden f. 1. hafifletmek, azaltmak, zayıflatmak; (ses, ağrı v.b.´ni) kesmek. 2. parlaklığını gidermek, donuklaştırmak.
deadline i. son teslim tarihi.
deadlock i. çıkmaz. f. çıkmaza sokmak; çıkmaza girmek.
deadly s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. ölü gibi.
deaf s. 1. sağır. 2. kulak asmayan. 
deaf mute  sağır ve dilsiz kimse.
deafen f. sağır etmek.
deaf-mute i. sağır ve dilsiz kimse.
deal i. 1. anlaşma, mukavele. 2. iş. 3. miktar. 4. iskambil kâğıtlarını dağıtma. f. (--t) (iskambil kâğıtlarını) dağıtmak. 
deal in  ... ticareti yapmak. 
deal with  1. ile ilgilenmek. 2. -i idare etmek. 3. -in üstesinden gelmek, -in hakkından gelmek. 4. -e değinmek, -den bahsetmek. 5. -in müşterisi olmak, ile alışveriş etmek. 
dealer i. 1. (belirli bir şeyin) ticaretini yapan kimse, tüccar, satıcı: a dealer in old stamps eski pul satıcısı. 2. iskambil kâğıtlarını dağıtan kimse.
dealings i. 1. iş, alışveriş. 2. iş ilişkisi; ilişki.
dealt f., bak. deal.
dean i. 1. katedralin başrahibi. 2. dekan.
dear i. sevgili. s. 1. sevgili, aziz. 2. değerli, kıymetli. 3. pahalı.
Dear me!  Olur şey değil!
dearly z. 
dearly love to  (bir şeyi) çok arzu etmek. 
dearth i. yokluk, kıtlık.
death i. ölüm. 
death rate  ölüm oranı.
death sentence  idam hükmü. 
death squad  ölüm mangası. 
death toll  ölü sayısı. 
death warrant  huk. idam hükmü. 
deathbed i. ölüm döşeği.
deathless s. baki, ölümsüz.
deathlike s. ölüm gibi. 
deathly s. ölümsü. 
deathly cold  çok soğuk: It´s deathly cold outside. Dışarısı çok soğuk. 
deathly pale  beti benzi atmış. 
deathly silence  ölümsü bir sessizlik.
debacle i. çöküş, yenilgi, yıkım.
debar f. (--red, --ring) (from) engellemek; menetmek.
debase f. 1. değerini düşürmek, ayarını bozmak. 2. alçaltmak, şerefini lekelemek. 3. yozlaştırmak.
debatable s. tartışılabilir.
debate f. 1. tartışmak. 2. çok düşünmek, düşünüp taşınmak: He debated with himself before reaching the decision. Kararını vermeden önce çok düşündü. i. tartışma; münazara.
debilitate f. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak, takatini kesmek.
debility i. halsizlik, bitkinlik, güçsüzlük, zayıflık.
debit i. borç. f. 1. borç kaydetmek. 2. birinin borcuna kaydetmek. 
debit an account  bir hesabı borcuna kaydetmek. 
debit and credit  borç ve kredi. 
debit balance  borç bakiyesi.
debris i. yıkıntı, enkaz; döküntü.
debt i. borç. 
debt of gratitude  teşekkür borcu, gönül borcu. 
debt of honor  namus borcu. 
debtor i. borçlu.
debug f. (--ged, --ging) 1. (bir yerden) gizli dinleme aygıtını sökmek. 2. (bir aygıt veya sistemin) kusurlarını gidermek. 3. bilg. hatasızlaştırmak, ayıklamak.
debunk f., k. dili (bir şeyin) yanlış taraflarını açığa vurmak.
debut i. 1. başlangıç. 2. (sahneye) ilk çıkış. 3. bir genç kızın sosyeteye ilk defa takdimi.
Dec kıs. December.
dec kıs. deceased, decrescendo.
decade i. on yıl.
decadence i. çökme, çöküş, yıkılış.
decadent s. çökmüş.
decaffeinate f. kafeinini çıkarmak. 
decaffeinated coffee  kafeinsiz kahve.
decal i. çıkartma.
decamp f. 1. kampı bozup ayrılmak. 2. k. dili sıvışmak, savuşmak, tüymek, kaçmak.
decanter i. sürahi.
decapitate f. başını kesmek, boynunu vurmak.
decathlon i., spor dekatlon.
decay f. 1. çürümek, bozulmak; çürütmek. 2. azalmak. i. 1. çürüme, bozulma. 2. azalma.
decease i. ölüm, ölme, vefat. f. ölmek. 
deceit i. 1. aldatma; hile, yalan. 2. hilekârlık, düzenbazlık, dolandırıcılık.
deceitful s. 1. hilekâr, hileci. 2. aldatıcı.
deceitfully s. hilekârlıkla, yalancılıkla.
deceitfulness i. hilekârlık, yalancılık.
deceive f. aldatmak.
deceiver i. aldatıcı, hilekâr.
December i. aralık.
decency i. 1. terbiye, edep, nezaket. 2. ılımlılık. 3. iffet, namus.
decent s. terbiyeli, nazik; temiz, iyi.
decently z. 1. terbiye ölçüsünde. 2. yeterince.
deception i. 1. aldatma; aldanma. 2. yalancılık. 3. hile, düzen, dolap.
deceptive s. aldatan, aldatıcı.
deceptively z. aldatarak, aldatıcı bir biçimde.
deceptiveness i. aldatıcılık, düzenbazlık, hilekârlık.
decide f. karar vermek, kararlaştırmak, hüküm vermek. 
decide against s.t.  bir şeyin aleyhinde karar vermek. 
decide for s.t./decide in favor of s.t.  bir şeyin lehinde karar vermek.
decide to take the plunge  (bir şeyi) yapmaya karar vermek.
decided s. 1. kesin. 2. kararlı, azimli. 3. kararlı, ölçülü.
decidedly z. kesinlikle, katiyetle.
deciduous s. kışın yapraklarını döken (bitki).
decigram i. desigram.
decigramme i., İng., bak. decigram. 
deciliter i. desilitre.
decilitre i., İng., bak. deciliter. 
decimal s., mat. ondalık. i. 1. ondalık sayı. 2. ondalık kesir. 
decimal fraction  ondalık kesir. 
decimal fraction  mat. ondalık kesir.
decimal point  ondalık virgülü: 1.07 (Türk sistemine göre 1,07). 
decimal scale  ondalık hesap cetveli. 
decimal system  ondalık sistem.
decimate f. büyük bir kısmını yok etmek.
decimation i. büyük bir kısmını yok etme; büyük bir kısmı yok olma.
decimeter i. desimetre.
decimetre i., İng., bak. decimeter.
decipher f. (şifreyi) çözmek.
decision i. karar; hüküm. 
decisive s. 1. kesin, kati. 2. kesin sonuca ulaştıran: the decisive victory in that war o savaşı kesin sonuca ulaştıran zafer. 3. kararlı.
decisively z. 1. kesin olarak. 2. kararlı bir biçimde.
decisiveness i. 1. kesinlik. 2. kararlılık.
deck 1 i., den. güverte. 
deck 2 f. donatmak, süslemek. 
deck chair  şezlong. 
deck of cards  isk. deste. 
deck out  donatmak, süslemek.
declaim f. 1. hararetle söylemek/konuşmak. 2. (hitabet kurallarına göre) söylemek; resmi bir şekilde söylemek.
declaration i. 1. ilan. 2. demeç. 3. bildiri, deklarasyon.
declaration of residence  ikamet beyannamesi.
declare f. 1. ilan etmek. 2. bildirmek, deklare etmek.
declare bankruptcy  iflas ilan etmek. 
declare war on  -e savaş açmak/ilan etmek. 
declension i. 1. dilb. ad çekimi. 2. çöküş, çökme.
decline f. 1. aşağıya meyletmek. 2. azalmak, düşmek. 3. çökmek. 4. reddetmek, geri çevirmek. 5. dilb. çekmek. i. 1. meyil, iniş. 2. azalma, düşüş; gerileme, yozlaşma. 3. çökme, çöküş. 
declivity i. iniş, meyil.
declutch f. debriyaj yapmak.
decode f. (şifreyi) çözmek.
decompose f. 1. ayrıştırmak. 2. çürütmek; çürümek.
decomposition i. 1. ayrışma. 2. bozulma.
decorate f. 1. süslemek, dekore etmek. 2. nişan vermek.
decoration i. 1. süsleme, dekorasyon. 2. süs. 3. nişan, madalya.
decorative s. süsleyici, süslü.
decorator i. dekoratör.
decorous s. görgü kurallarına uygun.
decorously z. görgü kurallarına uygun bir biçimde.
decorum i. adaba uygun olma, terbiyeli olma.
decoy i. tuzak yemi. f. 1. away from -den hile ile uzaklaştırmak; into -e hile ile çekmek. 2. tuzağa düşürmek.
decrease f. azalmak, düşmek, küçülmek; azaltmak, düşürmek. i. azalma, düşüş. 
decree i. 1. resmi emir. 2. karar. 3. kararname. f. 1. emretmek, buyurmak. 2. karar vermek.
decrepit s. eskimiş, yıpranmış.
dedicate f. 1. adamak, vakfetmek. 2. to -in adına sunmak, -e ithaf etmek.
dedicated s. 1. ithaf olunmuş. 2. adanmış. 3. kendini işine adamış.
dedication i. adama, ithaf.
deduce f. sonuç çıkarmak.
deduct f. çıkarmak, hesaptan düşmek.
deduction i. 1. sonuç çıkarma. 2. man. tümdengelim. 3. sonuç. 4. hesaptan düşme. 5. kesinti: 
deductive reasoning  tümdengelimli usavurma.
deed i. 1. eylem, iş, fiil. 2. huk. senet, tapu senedi. f. to -e senetle devretmek.
deem f. saymak, addetmek.
de-emphasise f., İng., bak. de-emphasize.
de-emphasize f. önemini azaltmak.
deep s. 1. derin. 2. anlaşılmaz. 3. şiddetli, ağır. 4. koyu (renk). 5. kalın, boğuk, pes (ses). z. into 1. derinlerine kadar; derinliklerine kadar: It sank deep into the water. Suyun dibine battı. 2. (gecenin) büyük bir bölümünde: They talked deep into the night. Gecenin büyük bir bölümünü konuşarak geçirdiler. 
deep in debt  borca batmış. 
deep in thought  derin düşünceye dalmış. 
deep sea  derin deniz. 
deep trouble  vahim bir durum. 
deepen f. 1. derinleşmek; derinleştirmek. 2. artırmak. 3. (rengi) koyulaştırmak.
deepfreeze i. 1. dipfriz. 2. dondurup saklama. f. (deep.froze, deep.fro.zen) dondurup saklamak.
deep-fry f. bol yağda kızartmak.
deep-rooted  s. 1. kökleri derinlere inen (ağaç/çalı). 2. köklü, kökleşmiş (âdet/inanç).
deep-seated s. 1. derin, derinden gelen; derinde olan. 2. köklü, kökleşmiş. 
deer i. (çoğ. deer) geyik; karaca.
def kıs. defective, defendant, defense, deferred, defined, definite, definition.
deface f. (bir şeyin yüzeyine) zarar vermek.
defamation i. karalama, kara çalma, lekeleme.
defame f. karalamak, kara çalmak, lekelemek.
default i. 1. (bir yükümlülüğü) yerine getirmeme. 2. bilg. varsayım. f. (bir yükümlülüğü) yerine getirmemek: They defaulted on their loan. Borçlarını zamanında ödemediler. 
defeat f. yenmek, bozguna uğratmak. i. bozgun, yenilgi.
defecate f. büyük aptesini yapmak, dışkılamak.
defect i. kusur, noksan, eksiklik.
defective s. 1. kusurlu, sakat, eksik, noksan. 2. dilb. bazı çekim şekilleri olmayan.
defector i. karşı tarafa kaçan kimse.
defence i., İng., bak. defense.
defend f. 1. savunmak. 2. from -den korumak.
defendant i., huk. davalı.
defender i. savunucu, savunan; koruyucu.
defense i. 1. savunma, korunma. 2. spor savunma, defans.
defenseless s. savunmasız, korunmasız.
defensive s. 1. savunmayla ilgili. 2. (hedef alındığını zannederek) savunmaya geçen. 3. koruyucu. 4. spor defansif. 
defensive alliance savunma anlaşması.
defer f. (--red, --ring) 1. sonraya bırakmak, ertelemek. 2. to -e boyun eğmek.
deference i. riayet, (saygıdan kaynaklanan) itaat. 
deferential s. riayetkâr; saygı ve itaat gösteren.
deferment i. erteleme.
deferred s. ertelenmiş.
defiance i. 1. meydan okuma. 2. karşı koyma. 
defiant s. 1. meydan okuyan. 2. karşı koyan.
deficiency i. eksiklik, noksanlık; yetersizlik.
deficient s. eksik, noksan; yetersiz.
deficit i. (bütçe, hesap v.b.´nde) açık; zarar.
defile f. kirletmek, pisletmek, lekelemek, bozmak.
define f. 1. tanımlamak, tarif etmek. 2. belirlemek, sınırlamak, tayin etmek.
definite s. 1. kesin. 2. belirli, belli. 
definite article  dilb. belirli tanımlık: the.
definitely z. kesinlikle.
definition i. 1. tanım, tarif. 2. tanımlama.
definitive s. kesin, son, tam.
deflate f. 1. havasını/gazını boşaltmak, söndürmek; sönmek. 2. gururunu kırmak. 3. ekon. para arzını azaltmak.
deflation i. 1. havasını/gazını boşaltma, söndürme; sönme. 2. gururunu kırma. 3. ekon. deflasyon.
deflect f. yönünü değiştirmek; başka yöne çevirmek; yönü değişmek. 
deflect s.o. from his/her purpose  birini amacından çevirmek. 
deflect s.t. into  yönünü değiştirip -e çevirmek.
deform f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek.
deformity i. 1. biçimsizlik. 2. tıb. biçim bozukluğu, bozunum.
defraud f. dolandırmak, elinden almak.
defray f. ödemek; (giderleri) karşılamak.
defrost f. buzlarını çözmek/eritmek; buzları çözülmek/erimek.
deft s. becerikli, usta, marifetli.
defunct s. 1. ölü. 2. feshedilmiş.
defy f. meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak.
degenerate 1 s. yoz, yozlaşmış, soysuz, dejenere.
degenerate 2 f. yozlaşmak, soysuzlaşmak, bozulmak, dejenere olmak.
degradation i. 1. aşağılık bir durum; itibarsızlık. 2. aşağılaşma. 3. rütbeyi indirme.
degrade f. 1. alçak bir duruma düşürmek. 2. rütbesini indirmek.
degrading s. alçaltıcı, onur kırıcı.
degree i. 1. fiz., geom. derece. 2. derece, basamak, aşama, rütbe, mertebe. 3. diploma. 
dehumidifier i. nem gideren alet.
dehumidify f. nemini gidermek.
dehydrate f. 1. suyunu almak, kurutmak. 2. su kaybetmek.
dehydrated s. susuz, kurumuş.
deify f. tanrılaştırmak.
deign f. tenezzül etmek.
deity i. 1. tanrı, ilah. 2. tanrısal varlık.
dejected s. keyifsiz, morali bozuk; hüzünlü.
dejection i. keyifsizlik, moral bozukluğu; hüzün.
delay f. 1. ertelemek, sonraya bırakmak. 2. geciktirmek. 3. oyalanmak. i. gecikme, geç kalma. 
delegate i. (del´ıgît, del´ıgeyt) delege, temsilci; elçi; vekil. f. (del´ıgeyt) 1. havale etmek, devretmek. 2. görevlendirmek.
delegation i. 1. delegasyon. 2. yetki verme.
delete f. silmek, çıkarmak.
deletion i. 1. silme, çıkarma. 2. yazıdan çıkarılan parça.
deliberate 1 s. 1. kasıtlı, maksatlı, önceden tasarlanmış. 2. temkinli, ölçülü, dikkatli.
deliberate 2 f. 1. düşünüp taşınmak, ölçünmek, tartmak. 2. görüşmek, müzakere etmek.
deliberately z. kasten, mahsus, bile bile.
deliberation i. 1. üzerinde düşünme, düşünüp taşınma. 2. görüşme, müzakere.
delicacy i. 1. incelik, kibarlık. 2. lezzetli şey. 
delicate s. 1. kolaylıkla kırılabilen, kırılgan, nazik. 2. hassas (alet). 3. hassas (konu); nazik (durum). 4. ince (yapı), narin. 5. hafif (koku/tat). 6. hafif, yumuşak (dokunuş). 7. hastalıklara pek dayanıklı olmayan.
delicately z. 1. incelikle. 2. dikkatle, ihtiyatla, büyük bir özenle.
delicatessen i. şarküteri, mezeci.
delicious s. lezzetli, leziz, nefis.
delight f. 1. sevindirmek; sevinmek. 2. in -den zevk almak. i. 1. sevinç, zevk, keyif, haz. 2. sevinç veren şey. 
delightful s. hoş, güzel; zevkli.
delimit f. sınırlandırmak, tahdit etmek.
delineate f. 1. şeklini çizmek. 2. betimlemek.
delinquency i. 1. (çocuklarda) suç işleme. 2. borçların ödenmemesi.
delinquent s. 1. suçlu, suç işleyen (çocuk). 2. ödenmemiş (hesap, vergi, borç v.b.). 3. borçlarını ödememiş. i. çocuk suçlu. 
delirious s. 1. sayıklayan. 2. çılgına dönmüş.
delirium i. 1. sayıklama. 2. çılgınlık. 
deliver f. 1. teslim etmek, bırakmak, vermek: They will deliver the furniture tomorrow morning. Mobilyayı yarın sabah teslim edecekler. 2. (gazete, mektup v.b.´ni) dağıtmak. 3. (yumruk/darbe) indirmek. 4. (from) -den kurtarmak. 5. (çocuğu) almak, doğurtmak. 6. (söylev) vermek, (konuşma) yapmak. 7. (hüküm) vermek.
deliver the goods  k. dili istenilen şeyi yapmak.
deliverance i. 1. kurtarma; kurtuluş. 2. hüküm.
deliverer i. 1. kurtarıcı. 2. teslim eden kimse. 3. dağıtıcı.
delivery i. 1. teslim; dağıtım. 2. doğurma; doğum. 3. konuşma tarzı. 4. beysbol topa vuruş, servis. 
delivery note  tic. teslim beyanı. 
delivery order  tic. teslim emri.
delivery receipt  tic. teslim makbuzu. 
delivery time  tic. siparişlerin teslim süresi.
deliveryman çoğ. de.liv.er.y.men (dîlîv´ırimen) i. satılan malı eve teslim eden kimse.
dell i. küçük vadi, korulu vadi.
delta i. delta, çatalağız.
delude f. aldatmak, yanıltmak.
deluge i. 1. sel, tufan. 2. şiddetli yağmur.
delusion i. 1. aldanma, yanılma. 2. ruhb. sabuklama.
delusive s. aldatıcı, yanıltıcı.
deluxe s. lüks, ihtişamlı.
delve f. into -i araştırmak. 
demagogue i. demagog, halkavcısı.
demagogy i. demagoji, halkavcılığı.
demand i. 1. istem, istek; talep. 2. tic., ekon. talep, rağbet. 3. huk. talep, hak iddia etme. f. 1. talep etmek, istemek. 2. gerektirmek. 3. huk. mahkemeye celbetmek. 
demand deposit  vadesiz mevduat. 
demean f. alçaltmak, küçültmek.
demeanor i. davranış, tavır.
demeanour i., İng., bak. demeanor. 
demented s. deli, kaçık, çılgın.
demerit i. (okulda) ihtar, tembih.
demi- önek yarım, yarı.
demijohn i. damacana.
demilitarise f., İng., bak. demilitarize.
demilitarize f. askerden arındırmak. 
demilitarized zone  askerden arındırılmış bölge.
demise i. ölüm, vefat.
demobilisation i., İng., bak. demobilization.
demobilise f., İng., bak. demobilize.
demobilization i. seferberliğin bitmesi; terhis.
demobilize f. terhis etmek.
democracy i. demokrasi, elerki.
democrat i. demokrat.
democratic s. demokratik, halkçı.
democratically z. demokratik olarak.
demolish f. yıkmak.
demolition i. yıkma; yıkılma.
demon i. 1. cin, kötü ruh, şeytan, iblis. 2. kötü kimse, iblis. 3. enerjik kimse. 
demonstrate f. 1. kanıtlamak, ispat etmek: He has demonstrated his loyalty to the firm. Şirkete olan bağlılığını kanıtladı. 2. göstererek tanıtmak: demonstrate a machine bir makineyi tanıtmak. 3. gösteri yapmak.
demonstration i. 1. kanıtlama, ispat. 2. gösteri. 3. tanıtım gösterisi.
demonstrative s. 1. kanıtlayan, gösteren. 2. duygularını açığa vuran.
demonstrative adjective  dilb. işaret sıfatı. 
demonstrative pronoun  dilb. işaret zamiri.
demonstrative pronoun  işaret zamiri. 
demonstrator i. 1. göstererek tanıtan kimse. 2. uygulama öğretmeni. 3. gösterici.
demoralise f., İng., bak. demoralize. 
demoralize f. cesaretini kırmak, moralini bozmak, yıldırmak.
demote f. aşağı dereceye indirmek, rütbesini indirmek.
demotion i. indirme.
demur f. (--red, --ring) kabul etmemek, itiraz etmek. i. 
demure s. 1. çekingen. 2. ağırbaşlı, ciddi.
den i. 1. in, mağara. 2. k. dili tekke, yatak. 3. k. dili dinlenme odası, sığınak.
denatured alcohol  mavi ispirto, karışık ispirto. 
denial i. 1. inkâr, yadsıma. 2. yalanlama. 3. ret.
denigrate f. iftira etmek, leke sürmek, karalamak, kara çalmak, çamur atmak.
denim i. kot (kumaş).
denims i., çoğ. kot pantolon, cin; blucin. 
Denmark i. Danimarka.
denomination i. 1. ad, isim. 2. mezhep. 3. adlandırma. 4. değer/ölçü birimi.
denominator i. payda.
denote f. göstermek, belirtmek.
denounce f. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı taraflarını açığa vurmak. 2. ihbar etmek. 3. (anlaşmanın) kaldırılacağını duyurmak.
dense s. 1. yoğun, kesif. 2. sık (orman, saç v.b.). 3. anlaşılması güç, ağır (yazı). 4. kalın kafalı, mankafa. 5. foto. koyu (negatif).
density i. 1. yoğunluk, kesafet. 2. (orman, saç v.b. için) sıklık. 3. (yazıda) ağırlık. 4. foto. koyuluk.
dent i. ufak çukur; çentik, çöküntü, girinti. f. çentmek; çökertmek.
dental s. 1. dişlerle ilgili. 2. dişçilikle ilgili. 3. dilb. dişsel. i. dişsel ünsüz. 
dental floss  diş ipliği. 
dental surgery  diş cerrahisi.
dentist i. diş hekimi, diş tabibi, dişçi.
dentistry i. diş hekimliği, dişçilik.
dentures i. takma diş.
denude f. soymak; çıplaklaştırmak, çıplak bırakmak.
denunciation i. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı taraflarını açığa vurma. 2. ihbar. 3. (anlaşmanın) kaldırılacağını duyurma.
deny f. 1. inkâr etmek, yadsımak. 2. yalanlamak. 3. reddetmek. 4. -den yoksun bırakmak, esirgemek, vermemek.
deodorant s., i. deodoran, koku giderici.
deodorise f., İng., bak. deodorize.
deodorize f. kokusunu gidermek.
depart f. 1. ayrılmak, gitmek. 2. hareket etmek, kalkmak: At what time does the bus depart? Otobüs saat kaçta kalkıyor? 3. ölmek, vefat etmek. 4. from -den sapmak, -den ayrılmak.
department i. 1. departman, bölüm, kısım, şube, daire, kol. 2. bakanlık, vekâlet. 
department store  büyük mağaza, bonmarşe.
departure i. 1. gidiş, ayrılış, terk. 2. hareket etme, kalkış. 3. değişiklik, yenilik. 4. sapma, ayrılma. 5. vazgeçme. 
departure gate  çıkış kapısı. 
departure lounge  çıkış salonu. 
departure terminal  çıkış terminali.
depend f. on/upon 1. -e güvenmek. 2. -e bağlı olmak: The number of people who will come depends on how many tickets we can sell. Geleceklerin sayısı satabileceğimiz biletlerin sayısına bağlı. 3. -e bağımlı olmak: That child depends on her mother. O çocuk annesine bağımlı. 
depend from  -den sarkmak. 
Depend upon it.  Emin olunuz.
dependable s. güvenilir.
dependence i. 1. güven, güvenme. 2. bağlılık. 3. bağımlılık.
dependency i. 1. bağımlılık. 2. sömürge. 3. ek bina.
depict f. 1. resmetmek, resmini çizmek. 2. betimlemek, anlatmak.
depilate f. tüyleri gidermek/dökmek.
depilation i. depilasyon, depilaj, tüyleri giderme/dökme; epilasyon.
depilatory i. depilatuar, depilatif, tüy dökücü krem. s. depilatif, tüy giderici/dökücü.
deplete f. tüketmek, bitirmek.
deplorable s. acınacak durumda, içler acısı.
deplorably z. acınacak biçimde.
deplore f. 1. -e çok üzülmek, -den acı duymak. 2. -e yerinmek, -e yazıklanmak.
deploy f. 1. plana göre yerleştirmek. 2. ask. yayılmak.
deployment i. 1. plana göre yerleştirme. 2. ask. yayılma
deport f. sınırdışı etmek.
deport o.s.  davranmak, hareket etmek.
deportation i. sınırdışı etme.
deportment i. davranış, tavır.
depose f. 1. tahttan indirmek. 2. görevden almak, azletmek. 3. yeminli ifade vermek.
deposit i. 1. emanet. 2. depozit, depozito; kaparo, pey akçesi: The salesman asked for a thirty million lira deposit. Satıcı otuz milyon lira depozit istedi. The landlord asked for a deposit as an indication of my good faith. Ev sahibi iyi niyetimin işareti olarak kaparo istedi. 3. mevduat. 4. teminat akçesi. 5. çökelti, tortu. 6. birikinti. 7. mad. birikinti, maden yatağı. f. 1. koymak: You should deposit your jewels in the safe. Mücevherlerini kasaya koymalısın. 2. emanet etmek: He deposited the keys to his apartment with the doorkeeper. Dairesinin anahtarlarını kapıcıya emanet etti. 3. depozit olarak vermek: deposit money in a bank account banka hesabına para yatırmak. 4. bankaya yatırmak. 5. çökeltmek, (tortu) bırakmak: This water is depositing a brown sediment at the bottom of my glass. Bu su, bardağımın dibinde kahverengi bir tortu bırakıyor. 
deposit account  mevduat hesabı. 
deposition i. 1. tahttan indirme. 2. görevden alma. 3. yeminle yazılı ifade. 4. depozit olarak verme. 5. (tortu) bırakma. 
depositor i. mudi, para yatıran kimse.
depository i. depo, ardiye.
depot i. 1. depo, ardiye. 2. istasyon; durak. 3. ask. depo.
deprave f. baştan çıkarmak, ahlakını bozmak.
depraved s. ahlakı bozuk, baştan çıkmış.
depravity i. 1. ahlak bozukluğu. 2. doğru yoldan ayrılma.
deprecate f. onaylamamak, protesto etmek.
depreciate f. 1. fiyatını kırmak, değerini düşürmek. 2. ucuzlatmak; amortize etmek.
depreciation i. 1. değerini düşürme; değeri düşme. 2. aşınma payı, amortisman.
depress f. 1. -i bastırmak,  -e basmak. 2. üzmek, canını sıkmak, moralini bozmak. 3. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak. 4. değerini/miktarını azaltmak.
depressed s. 1. morali bozuk, keyifsiz. 2. değeri düşürülmüş. 3. durgun (piyasa/ekonomi).
depression i. 1. moral bozukluğu, keyifsizlik. 2. piyasada durgunluk, ekonomik kriz. 3. ruhb. depresyon, çöküntü. 4. alçak basınç alanı.
deprive f. of -den yoksun bırakmak, -den mahrum etmek, -den etmek: This work will deprive us of our health. Bu iş bizi sağlığımızdan edecek.
dept kıs. department.
depth i. 1. derinlik. 2. derin yer. 
depth of winter  kış ortası, karakış. 
deputation i. 1. temsilciler heyeti, delegasyon. 2. temsilci atama.
deputise f., İng., bak. deputize.
deputize f. 1. vekil olarak atamak. 2. for (bir kimsenin) yerini doldurmak.
deputy i. 1. vekil; yardımcı, muavin. 2. polis. 3. milletvekili.
derail f. (treni) raydan çıkarmak; (tren) raydan çıkmak.
derailment i. (treni) raydan çıkarma; (tren) raydan çıkma. 
derange f. 1. düzenini bozmak, altüst etmek, karıştırmak. 2. delirtmek.
deranged s. deli.
derangement i. 1. düzensizlik, karışıklık. 2. delilik.
derelict s. 1. terkedilmiş, sahipsiz. 2. kayıtsız, ilgisiz, ihmalkâr.
deride f. alay etmek, alaya almak.
derision i. alay, istihza.
derisive s. alaylı, alaycı.
derisory s. 1. alaylı, alaycı. 2. gülünç, kepaze, devede kulak gibi.
derivation i. 1. türetme. 2. köken, kaynak. 
derivative i. türev.
derive f. from 1. -den sağlamak, -den elde etmek, -den almak: He derives his income from his investments. Gelirini yatırımlarından sağlıyor. He derives pleasure from music. Müzikten zevk alıyor. 2. -den türemek; -den türetmek: Many English words derive from Latin. Çoğu İngilizce sözcük Latinceden türemiştir. Gasoline is derived from petroleum. Benzin petrolden türetilir.
dermatitis i., tıb. deri yangısı.
dermatologist i. dermatolog, deri hastalıkları uzmanı, cildiyeci.
dermatology i. dermatoloji, cildiye.
derogatory s. küçültücü, küçük düşürücü, aşağılayıcı.
dervish i. derviş.
descend f. 1. inmek; (kuş, uçak v.b.) alçalmak; (karanlık, sis v.b.) çökmek. 2. from -in soyundan gelmek. 3. on/upon inip -e saldırmak; -e sökün etmek, bastırmak: Those relatives descended upon us again this Christmas. O akrabalar bu Noel´de yine bastırdılar.
descendant i. torun; of (birinin) soyundan gelen kimse.
descendent i., bak. descendant.
descent i. 1. iniş; alçalma; çökme. 2. on/upon inip -e saldırma; -e sökün etme; baskın. 3. soy.
describe f. 1. tanımlamak, betimlemek, tarif etmek. 2. anlatmak.
description i. 1. tanımlama, betimleme, tarif. 2. cins, çeşit, tür. 3. eşkâl: The police were unable to obtain a description of the thief. Polis hırsızın eşkâlini saptayamamıştı.
descriptive s. tanımlayıcı, betimsel.
desecrate f. (kutsal bir şeye) saygısızlık etmek.
desecration i. (kutsal bir şeye karşı) saygısızlık.
desegregate f. ırk ayrımını kaldırmak.
desegregation i. ırk ayrımının kaldırılması.
desensitise f., İng., bak. desensitize. 
desensitize f. uyuşturmak.
desert 1 i. hak edilen şey, layık olunan şey. He got his deserts. Hak ettiğini buldu.
desert 2 i. çöl, sahra. s. 1. çorak, çöllük. 2. boş, ıssız.
desert 3 f. 1. terketmek, bırakmak. 2. ask. askerlikten kaçmak. 3. kaçmak, firar etmek.
deserter i. asker kaçağı.
desertion i. 1. terketme, terk. 2. askerlikten kaçma, firar.
deserve f. hak etmek, layık olmak.
deservedly z. haklı olarak; hak ettiği gibi.
deserving s. of -i hak eden, -e layık. 
deserving of praise  övülmeye layık.
design i. 1. tasarım, dizayn, tasar çizim. 2. tasarlama. 3. plan, proje. 4. desen. 5. amaç, maksat, hedef. 6. entrika, komplo. f. 1. tasarımını yapmak: Selda designs all of her own clothes. Selda, tüm giysilerinin tasarımını kendi yapıyor. 2. plan yapmak, proje yapmak; planlamak, niyet etmek: The city is designing new parks along the shores of the Golden Horn. Belediye Haliç kıyılarında yeni parklar yapmayı planlıyor. The architect designed this room as a library, but we use it as a bedroom. Mimar bu odayı kütüphane olarak planladı ama biz onu yatak odası olarak kullanıyoruz. 3. düzenlemek, hazırlamak: We designed that book for students. O kitabı öğrenciler için hazırladık. 
designate f. 1. göstermek, işaret etmek, belirtmek. 2. adlandırmak, isimlendirmek. 3. (to/for) -e atamak, -e tayin etmek. 4. for için ayırmak, -e ayırmak, -e tahsis etmek.
designation i. 1. atama, tayin; atanma, tayin edilme. 2. ad, isim, unvan, sıfat.
designer i. 1. tasarımcı. 2. desinatör. 3. modelist, stilist.
desirable s. arzu edilen, istek uyandıran, çekici, cazip.
desire i. 1. arzu, istek. 2. rica, dilek. 3. şehvet. f. 1. arzu etmek, arzulamak, istemek. 2. rica etmek.
desirous s. istekli, arzu eden. 
desist f. from -den vazgeçmek, -i bırakmak.
desk i. 1. yazı masası. 2. sıra. 3. kürsü. 4. daire, şube, masa. From her desk the teacher could see the desks of all her students. Öğretmen kürsüsünden tüm öğrencilerinin sıralarını görebiliyordu.
desktop i. masaüstü. 
desktop computer  masaüstü bilgisayar. 
desktop publishing  masaüstü yayımcılık.
desolate 1 s. 1. terkedilmiş, metruk; ıssız, tenha, boş. 2. harap, perişan. 3. kimsesiz, yalnız.
desolate 2 f. harap etmek, perişan etmek.
desolation i. 1. haraplık, perişanlık. 2. kimsesizlik, yalnızlık. 3. keder.
despair i. umutsuzluk, ümitsizlik. f. of -den umutsuz olmak, -den ümitsiz olmak.
despairingly z. umutsuzca, ümitsizce.
desperate s. 1. umutsuz, ümitsiz. 2. her şeyi göze alabilen; gözü dönmüş. 
desperately z. umutsuzca, ümitsizce.
desperation i. umutsuzluk, ümitsizlik.
despicable s. alçak, aşağılık, rezil.
despicably z. alçakça.
despise f. küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak.
despite i. nefret, kin, garaz. edat -e karşın, -e rağmen: He was generous despite his poverty. Yoksulluğuna karşın eli açıktı. 
despondent s. umutsuz, ümitsiz, meyus.
despot i. despot, tiran.
despotic s. despotik, despotça.
despotical s., bak. despotic.
despotism i. despotluk, despotizm.
dessert i. (yemeğin sonunda yenen) tatlı, yemiş, soğukluk. 
dessert spoon  tatlı kaşığı.
destination i. 1. gidilecek yer. 2. varış yeri. 3. hedef.
destined s. 
destiny i. talih, kısmet, kader, alınyazısı, yazgı.
destitute s. 1. yoksul, muhtaç, fakir. 2. of -den yoksun.
destitution i. yoksulluk, fakirlik.
destroy f. yıkmak, harap etmek, yok etmek, ortadan kaldırmak; öldürmek.
destroyer i. 1. yok edici şey/kimse. 2. destroyer, muhrip.
destruction i. 1. yıkma, yok etme; yıkılma, yok olma. 2. yıkım.
destructive s. yıkıcı, zararlı.
desultory s. 1. gelişigüzel, rasgele. 2. rabıtasız, bağlantısız. 3. amaçsız, gayesiz.
detach f. ayırmak, çıkarmak, sökmek.
detachable s. ayrılabilir, çıkarılabilir, yerinden sökülebilir.
detached s. 1. tarafsız, yansız, objektif. 2. müstakil (ev).
detachment i. 1. ayırma, çıkarma, sökme. 2. ask. müfreze, müfrez birlik. 3. tarafsızlık, yansızlık, objektiflik.
detail i. 1. ayrıntı, detay. 2. ayrıntılar, detaylar, tafsilat, teferruat. 3. ask. özel bir iş için seçilmiş grup, müfreze. 
detailed s. ayrıntılı, detaylı.
detain f. 1. alıkoymak. 2. geciktirmek. 3. gözaltına almak.
detect f. 1. sezmek, farketmek. 2. bulmak, keşfetmek.
detection i. bulma, keşif.
detective i. dedektif, hafiye. 
detective story  polisiye roman. 
detector i. dedektör, detektör, bulucu: mine detector mayın dedektörü/detektörü.
detention i. 1. alıkoyma. 2. gecikme. 3. gözaltına alma.
deter f. (--red, --ring) from -den vazgeçirmek, -den caydırmak.
detergent i. deterjan.
deteriorate f. kötüleşmek, kötüye gitmek, fenalaşmak, bozulmak.
deterioration i. kötüleşme, kötüye gitme, fenalaşma, bozulma.
determinant s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici etken.
determination i. 1. azim, kararlılık. 2. belirleme, tayin; tespit, saptama.
determinative s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici şey.
determine f. 1. belirlemek, tayin etmek; tespit etmek, saptamak: We have not yet determined the price of that book. O kitabın fiyatını henüz saptamadık. The experts are trying to determine the cause of the accident. Bilirkişiler kazanın nedenini saptamaya çalışıyor. 2. azmetmek, karar vermek, amaçlamak: I have determined to sell my house in Ankara and move to Kaş. Ankara´daki evimi satıp Kaş´a taşınmaya karar verdim.
determined s. azimli, kararlı.
deterrence i. 1. caydırma. 2. caydırıcılık.
deterrent s. caydırıcı. i. caydırıcı şey.
detest f. nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek.
detestable s. nefret uyandıran, iğrenç, tiksindirici.
dethrone f. tahttan indirmek.
detonate f. patlamak, infilak etmek; patlatmak, infilak ettirmek.
detour i. varyant (yol). f. varyanttan gitmek. 
detract f. from -i azaltmak, -e gölge düşürmek.
detriment i. zarar, ziyan.
detrimental s. zarar veren, zararlı, muzır.
deuce i. 1. isk. ikili. 2. (zarda) dü. 3. tenis beraberlik, berabere kalma.
devaluation i., ekon. devalüasyon, değer düşürümü.
devalue f., ekon. devalüe etmek, değerini düşürmek.
devastate f. 1. harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek. 2. perişan etmek.
devastation i. 1. harap etme, mahvetme; harap olma, mahvolma. 2. perişan olma. 3. yıkım, zarar.
develop f. 1. geliştirmek; gelişmek: He is working hard to develop his Italian. İtalyancasını geliştirmek için çok çalışıyor. develop an idea bir fikri geliştirmek. 2. genişletmek; genişlemek: develop a business bir firmayı genişletmek. 3. (âdet) edinmek. 4. (fırtına, basınç alanı v.b.) oluşmak. 5. (ülke/bölge) kalkınmak, gelişmek. 6. foto. develope etmek, banyo etmek.
developing s. gelişmekte olan. 
developing country  gelişmekte olan ülke.
development i. 1. geliştirme; gelişme, gelişim. 2. genişletme; genişleme. 3. (âdet) edinme. 4. (fırtına, basınç alanı v.b.) oluşma, oluşum. 5. kalkınma, gelişme. 6. foto. banyo etme. 7. site.
developments i. olaylar.
deviate f. sapmak, ayrılmak.
deviation i. sapma, ayrılma.
device i. 1. alet; aygıt. 2. plan, yol, yöntem. 3. hile, oyun. 4. arma, ongun. 
devil i. şeytan, iblis. 
devil´s advocate  tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimse.
devilish s. şeytanca, şeytan gibi.
devil-may-care s. kimseye aldırmayan, pervasız.
devilment i. muzırlık, yaramazlık.
devious s. 1. dolaşık, dolambaçlı. 2. sinsi, hilekâr. 3. hileli. 
devise f. tasarlamak, planlamak, düzenlemek, tertiplemek.
devoid s. of -den yoksun, -den mahrum.
devolve f. on -e geçmek, -e kalmak, -e devrolmak.
devote f. to -e adamak, -e vakfetmek; -e ayırmak, -e hasretmek: He has devoted himself to serving the poor. Kendini yoksulların hizmetine adadı. He devotes an hour each day to walking in the park. Her gün parkta yürümeye bir saat ayırıyor.
devoted s. (to) 1. -e sadık, -e içten bağlı. 2. -e düşkün; -i seven.
devotee i. 1. düşkün, meraklı, tutkun. 2. dinine çok bağlı olan kimse, zahit.
devotion i. 1. sadakat, içten bağlılık. 2. adama, vakfetme; hasretme.
devotional s. ibadete özgü, ibadetle ilgili. i. kısa bir ibadet.
devotions i. ibadet.
devour f. 1. (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda yiyip bitirmek; (avı) parçalayıp yutmak. 2. bir solukta okumak. 3. (bir duygu) (birini) yiyip bitirmek. 4. mahvetmek, yok etmek.
devout s. 1. dindar, dini bütün, mütedeyyin. 2. samimi, içten, yürekten.
dew i. çiy, şebnem.
dewdrop i. çiy damlası.
dewy s. üzerine çiy düşmüş, çiyle kaplı.
dexterity i. el çabukluğu, beceri, ustalık.
dexterous s. eli çabuk, eli uz, usta.
dextrous s., bak. dexterous.
diabetes i., tıb. şeker hastalığı, diyabet.
diabetic s., tıb. diyabetik. i., tıb. şeker hastası.
diabolic s. şeytani, şeytanca.
diabolical s., bak. diabolic. 
diagnose f. teşhis etmek, tanılamak.
diagnosis i. teşhis, tanı.
diagonal s. köşegenel. i. köşegen, diyagonal.
diagram i. 1. diyagram, grafik. 2. plan, şema. f. diyagram ile göstermek; diyagramını çizmek.
dial i. 1. kadran. 2. (saatte) mine, kadran. f. (--ed/--led, --ing/--ling) (telefon numarasını) çevirmek. 
dial direct to  -i direkt aramak. 
dial tone  (telefonda) çevir sesi. 
dialect i. diyalekt, lehçe, ağız.
dialectics i. eytişim, diyalektik.
dialing tone İng. (telefonda) çevir sesi. 
dialog i. diyalog.
dialogue i., İng., bak. dialog.
dialysis çoğ. di.al.y.ses (dayäl´ısiz) i., tıb. diyaliz.
diameter i. çap, kutur. 
diametrically z. 1. çap boyunca. 2. tamamen. 
diametrically opposite  taban tabana zıt.
diamond i. 1. elmas. 2. baklava biçimi. 3. isk. karo. 4. beysbol iç alan; oyun alanı. 
diamond cutter elmastıraş.
diamond jubilee  altmışıncı veya yetmiş beşinci yıldönümü. 
diaper i. çocuk bezi. f. çocuk bezini sarmak/değiştirmek.
diaphragm i. 1. anat. diyafram kası, diyafram. 2. zar, böleç. 3. diyafram.
diarrhea i. ishal, sürgün.
diary i. 1. günce, günlük. 2. hatıra defteri.
dice i., çoğ. oyun zarları. f. 1. küp şeklinde doğramak. 2. zar atmak.
dicebox i. zar atma kabı.
dicker f. (with) (ile) pazarlık etmek.
dictate f. 1. dikte etmek, yazdırmak. 2. emretmek. 3. zorla kabul ettirmek. 4. gerektirmek. 5. belirlemek.
dictation i. 1. dikte. 2. emir.
dictator i. diktatör.
dictatorial s. diktatörce, amirane.
dictatorship i. diktatörlük.
diction i. 1. diksiyon, söyleyim. 2. sözcük seçimi, sözcükleri kullanma şekli.
dictionary i. sözlük, lügat.
dictum çoğ. dic.ta (dîk´tı)/--s (dîk´tımz) i. 1. otoriter hüküm/söz. 2. özdeyiş, atasözü. 3. huk. mütalaa.
did f., bak. do.
Did she hurt herself?  Bir yerini mi incitti? 
Did you  ever?  k. dili Allah Allah! 
Did your ears burn? Kulaklarınız çınladı mı? 
didactic s. didaktik.
didn`t kıs. did not. 
die 1 f. (--d, dy.ing) 1. ölmek, vefat etmek. 2. (makine) birdenbire durmak, stop etmek. 3. (ateş) sönmek. 4. can atmak, çok istemek: Altan is dying to meet Şebnem. Altan, Şebnem´le tanışmaya can atıyor. 5. yok olmak. 
die 2 i. 1. kalıp, matris. 2. (çoğ. dice) oyun zarı. 
die away  (gürültü) yavaş yavaş kesilmek, (ses) azalmak. 
die down  (rüzgâr/fırtına/yağmur) hafiflemek; (ateş/yangın) sönmeye yüz tutmak; (alev) azalmak. 
die of boredom  sıkıntıdan patlamak. 
die off  birer birer ölmek. 
die out  yok olmak, ortadan kalkmak. 
diehard i. inatla tutuculuğunu sürdüren kimse.
diet i. 1. diyet, rejim, perhiz. 2. beslenme biçimi. 3. yiyecek. f. perhiz yapmak, rejim yapmak. 
dietician i., bak. dietitian.
dietitian i. diyet uzmanı, diyetisyen.
differ f. 1. from -den başka olmak, -e benzememek, -den farklı olmak, -den ayrılmak. 2. with ile aynı fikirde olmamak.
difference i. 1. ayrılık, fark. 2. anlaşmazlık.
difference of opinion  fikir ayrılığı. 
different s. 1. (from) farklı, başka, ayrı. 2. çeşitli, değişik.
differential i. diferansiyel.
differentiate f. 1. ayırmak, ayırt etmek. 2. farklılaşmak, farklı olmak.
differently z. başka şekilde, başka türlü.
difficult s. 1. güç, zor. 2. geçimsiz.
difficulty i. 1. güçlük, zorluk. 2. sıkıntı, problem. make difficulties zorluk çıkarmak. 
diffidence i. çekinme, utangaçlık, çekingenlik.
diffident s. çekingen, utangaç, sıkılgan.
diffraction i., fiz. kırınım, difraksiyon.
diffuse 1 s. 1. fiz. dağınık, yayınık, difüzyona uğramış. 2. zaman zaman konu dışına çıkarak meseleyi uzun uzadıya anlatan.
diffuse 2 f. yaymak, dağıtmak; yayılmak, dağılmak.
diffusion i., fiz. yayınma, yayınım, difüzyon.
dig f. (dug, --ging) 1. kazmak, bellemek. 2. kazı yapmak. 3. dürtmek. 4. argo beğenmek, hoşlanmak. 5. argo -den anlamak. i. 1. (arkeolojik) kazı. 2. iğneli söz, taş. 
dig down  k. dili elini cebine atmak, sökülmek, kendi parasını ödemek. 
dig in  1. ask. siper kazmak, avcı çukuru kazmak. 2. (bir şeyi) kürekle toprağa karıştırmak. 3. k. dili yemek yemeye başlamak, yumulmak: Dig in! Haydi ye! 4. k. dili kararlı bir şekilde işe koyulmak. 
dig one´s heels in  k. dili inat edip hiç yapmamaya karar vermek. 
dig out  1. arayıp çıkarmak. 2. (gömülmüş birini/bir şeyi) kürekleyerek çıkarmak. 
dig up  kazıp çıkarmak.
digest 1 i. 1. özet. 2. derleme.
digest 2 f. 1. sindirmek, hazmetmek; sindirilmek. 2. özümlemek, özümsemek: I´ve read the poem, but I haven´t yet digested it. Şiiri okudum fakat henüz özümsemedim.
digestion i. sindirim, hazım.
digestive s. 1. sindirime ait, sindirim. 2. sindirimi kolaylaştıran. i. sindirimi kolaylaştıran ilaç.
digestive troubles  sindirim bozukluğu, hazımsızlık. 
digit i. 1. parmak. 2. sıfırdan dokuza kadar tamsayıların her biri, rakam.
digital s. dijital, sayısal. 
digital computer  dijital bilgisayar. 
digital computer  dijital bilgisayar.
dignified s. ağırbaşlı.
dignify f. 1. onurlandırmak, şeref vermek. 2. büyütmek, yüceltmek.
dignitary i. rütbe/mevki sahibi, kodaman.
dignity i. 1. itibar, saygınlık. 2. vakar, asalet.
digress f. konu dışına çıkmak, konudan ayrılmak.
digression i. 1. konudan ayrılma. 2. konu dışı söz, arasöz.
dike i. 1. hendek, suyolu, ark, kanal. 2. set, bent. 3. argo lezbiyen, sevici.
dilapidate f. harap etmek, tahrip etmek; harap olmak.
dilapidated s. harap, köhne, yıkık dökük, yıkkın, viran.
dilapidation i. harap olma.
dilate f. genişletmek, büyütmek; genişlemek, büyümek.
dilatory s. 1. işi ağırdan alan, geciktiren. 2. ağır, yavaş.
dilemma i. 1. man. ikilem, dilemma. 2. güç durum, çıkmaz, açmaz. 
dilettante i. hevesli, heveskâr, amatör.
diligence i. özenle ve sebat ederek çalışma.
diligent s. özenle ve sebat ederek çalışan (kimse); özenle ve sebat edilerek yapılan (iş).
diligently z. özenle ve sebat ederek.
dill i., bot. dereotu, yabantırak, Anethum graveolens.
dillydally f., k. dili oyalanmak; kararsızlık yüzünden vakit kaybetmek; ıvır zıvırla vakit kaybetmek.
dilute f. sulandırmak, su katmak; hafifletmek.
diluted s. sulandırılmış, su katılmış.
dim s. (--mer, --mest) 1. loş, donuk, sönük. 2. belirsiz. 3. bulanık. f. (--med, --ming) 1. (ışığı) azaltmak; (ışık) azalmak. 2. söndürmek, azaltmak; sönmek, azalmak.
dime i. on sent.
dimension i. 1. boyut. 2. çoğ. ebat, boyutlar.
diminish f. azaltmak, eksiltmek, küçültmek; azalmak, eksilmek. 
diminishing returns  ekon. azalan verim.
diminutive s. küçücük, ufacık, minicik. i., dilb. 1. küçültme. 2. küçültme eki.
dimmer i., elek. dimmer, azaltıcı.
dimple i. gamze.
dimwit i., k. dili aptal, budala, alık.
din i. gürültü, patırtı.
dine f. 1. günün esas yemeğini yemek. 2. akşam yemeği yemek. 3. ziyafet vermek. 4. yemeğe davet etmek, yemek vermek. 
dine out  dışarıda yemek yemek. dining car vagon restoran. dining hall yemek salonu. dining room yemek odası. 
diner i. 1. yemek yiyen kimse. 2. vagon restoran. 3. vagon restorana benzer lokanta.
dingy s. 1. rengi atmış, kirli. 2. karanlık, sönük.
dinner i. 1. günün esas yemeği. 2. akşam yemeği. 3. ziyafet.
dinner jacket  smokin. 
dinner party  yemekli davet. 
dinner service/set  sofra takımı, yemek takımı. 
dinner table  sofra.
dinnertime i. yemek vakti.
dinnerware i. yemek takımı.
dinosaur i. dinozor.
dint i. 
dip f. (--ped, --ping) 1. batırmak, daldırmak, banmak; batmak, dalmak. 2. aşağıya doğru meyletmek. i. 1. dalma, batma. 2. ani iniş, çukur. 
dip into a book  bir kitabı gözden geçirmek. 
diphtheria i., tıb. difteri, kuşpalazı.
diphthong i. ikili ünlü, diftong.
diploma i. diploma.
diplomacy i. 1. diplomasi. 2. başkalarıyla ilişkide ustalık.
diplomat i. 1. diplomat. 2. ilişkilerinde ustalık gösteren kimse, diplomat.
diplomatic s. 1. diplomatik. 2. başkalarıyla ilişkide usta. 
diplomatic corps  kordiplomatik.
diplomatic immunity  diplomatik dokunulmazlık. 
diplomatic relations  diplomatik ilişkiler.
diplomatic service  dışişleri memurluğu, hariciyecilik.
diplomatically z. diplomatça, diplomatik bir şekilde.
dipper i. kepçe. 
dipstick i., oto. yağ çubuğu.
dire s. 1. korkunç, dehşetli, müthiş. 2. acil. 
direct 1 s. 1. direkt, doğrudan, dolaysız. 2. açık, kesin. 3. toksözlü. z. doğrudan doğruya, doğruca, direkt. 
direct 2 f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. yöneltmek, çevirmek, doğrultmak: The astronomer directed his telescope toward the Milky Way. Astronom teleskopunu Samanyolu´na doğru çevirdi. 3. -e yolu tarif etmek: Can you direct me to the post office? Bana postanenin yolunu tarif edebilir misin? 4. emretmek: She directed the maid to serve tea to her guests. Hizmetçiye, misafirlerine çay ikram etmesini emretti.
direct call  otomatik/direkt konuşma. 
direct current  elek. doğru akım.
direct current  doğru akım. 
direct dialing  direkt arama.
direct object  dilb. nesne, dolaysız tümleç, düz tümleç. 
direct object  dilb. nesne. 
direct tax  dolaysız vergi. 
direction i. 1. yön, istikamet, taraf. 2. yönetim, idare.
directions i. 1. talimat. 2. kullanma talimatı.
directive i. direktif, yönerge, talimat.
directly z. 1. doğrudan, doğrudan doğruya. 2. hemen.
director i. 1. yönetici, müdür, direktör. 2. yönetmen, rejisör. 
directory i. 1. rehber. 2. bilg. rehber, dizin. 
dirge i. ağıt, mersiye.
dirt i. kir, pislik; çamur; toz. 
dirt cheap  k. dili çok ucuz, sudan ucuz.
dirt cheap  k. dili sudan ucuz, bedava. 
dirt poor  k. dili çok yoksul, çok fakir. 
dirt road  toprak yol. 
dirty s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, çirkin. f. kirletmek, pisletmek. 
dirty look  k. dili kötü bir bakış: He gave her a dirty look. Ona kötü kötü baktı. 
dirty work  k. dili 1. pis iş, insanı pisleten iş. 2. tatsız işler. 3. hile, sahtekârlık.
disability i. 1. sakatlık, maluliyet. 2. yetersizlik.
disable f. sakatlamak.
disabled s. sakat.
disabuse f. (birini) (yanlış düşüncesinden) vazgeçirmek.
disadvantage i. sakınca, mahzur, dezavantaj, zarar. 
disadvantageous s. sakıncalı, mahzurlu, dezavantajlı; elverişsiz.
disagree f. 1. uyuşmamak, uymamak, çelişmek: The reports disagree on the cause of the accident. Raporlar kazanın nedeni konusunda çelişiyor. 2. with -e katılmamak, ile aynı görüşte olmamak: I disagree with his thesis. Onun savına katılmıyorum. I disagree with her about that. O konuda onunla aynı görüşte değilim. 3. anlaşamamak. 4. bozuşmak, tartışmak, atışmak. 5. with (yiyecek, iklim v.b.) -e dokunmak, -e yaramamak.
disagreeable s. 1. nahoş, hoşa gitmeyen, tatsız. 2. huysuz, aksi, ters, sert.
disagreement i. 1. anlaşmazlık, uyuşmazlık. 2. çekişme.
disappear f. 1. gözden kaybolmak, kaybolmak. 2. yok olmak: Too many forests have disappeared. Pek çok orman yok oldu. 3. ortadan kaybolmak: My pen has disappeared; I can´t find it anywhere. Kalemim kayboldu; hiçbir yerde bulamıyorum.
disappearance i. 1. gözden kaybolma. 2. yok olma. 3. ortadan kaybolma.
disappoint f. hayal kırıklığına uğratmak.
disappointed s. hayal kırıklığına uğramış, ümidi kırılmış.
disappointment i. hayal kırıklığı.
disapproval i. doğru bulmama, onaylamama; kınama.
disapprove f. of -i doğru bulmamak, -i onaylamamak; -i kınamak.
disarm f. 1. silahsızlandırmak; silahsızlanmak. 2. zararsız duruma getirmek. 3. güvenini kazanmak.
disarmament i. silahsızlanma.
disarrange f. karıştırmak, dağıtmak, düzenini bozmak.
disarray i. karışıklık, düzensizlik.
disaster i. felaket, afet, yıkım, bela. 
disaster area  afet bölgesi.
disastrous s. felaket getiren, feci.
disastrously z. feci halde.
disavow f. reddetmek, tanımamak.
disavowal i. ret.
disband f. dağıtmak; dağılmak.
disbar f. (--red, --ring) huk. barodan ihraç etmek.
disbelief i. inanmama, inanmayış.
disbelieve f. (in) -e inanmamak.
disburse f. (para) harcamak; (para) dağıtmak.
disbursement i. 1. ödeme. 2. ödenen para.
disc i. 1. (tarım makinelerinde) disk. 2. bak. disk. 
disc harrow  diskaro, diskli tırmık makinesi.
disc jockey  diskcokey.
discard f. atmak, ıskartaya çıkarmak.
discern f. 1. ayırt etmek. 2. sezmek, görmek, anlamak, farkına varmak.
discernible s. farkedilebilir, görülebilir.
discerning s. anlayışlı; zeki.
discernment i. 1. ayırt etme. 2. anlayış, seziş.
discharge 1 f. 1. boşaltmak, akıtmak; boşalmak, akmak, dökülmek: discharge cargo yükü boşaltmak. That pipe is discharging sewage into the river. O boru ırmağa lağım suyu boşaltıyor. 2. çıkarmak, dışarı vermek. 3. elek. deşarj olmak, boşalmak; elektrik akımını boşaltmak. 4. (top, tüfek v.b.´yle) ateş etmek. 5. işten çıkarmak. 6. (borç) ödemek. 7. (görevi) yerine getirmek. 8. terhis etmek: The army will discharge those soldiers next week. Ordu o askerleri gelecek hafta terhis edecek. 9. (tutukluyu) tahliye etmek, serbest bırakmak; (hastayı) taburcu etmek. 10. (yükü) boşaltmak; (yolcuları) indirmek. 11. (upon) (öfkeyi) -den çıkarmak. 
discharge 2 i. 1. boşaltma, akıtma; boşalma, akma, dökülme. 2. çıkarma, dışarı verme. 3. elek. deşarj olma, boşalma; elektrik akımını boşaltma. 4. ateş etme. 5. işten çıkarma. 6. (borç) ödeme. 7. (görevi) yerine getirme. 8. terhis. 9. tahliye etme, serbest bırakma; taburcu etme. 10. (yükü) boşaltma; (yolcuları) indirme. 11. tıb. akıntı.
discharge/pay a debt  borç ödemek, tediye etmek. 
disciple i. 1. çömez, mürit. 2. havari.
disciplinarian i. sert amir, disiplin yanlısı.
disciplinary s. disiplinle ilgili.
discipline i. 1. disiplin, düzence, sıkıdüzen: military discipline askeri disiplin. 2. talim. 3. itaat, boyun eğme. 4. cezalandırma. 5. bilim dalı, disiplin. f. 1. disiplin altına almak, terbiye etmek. 2. disipline sokmak, yola getirmek. 3. cezalandırmak: The principal was obliged to discipline two students for their disobedience. Müdür iki öğrenciyi itaatsizlikleri yüzünden cezalandırmak zorunda kaldı. well-disciplined s. disiplinli.
disclaim f. 1. yadsımak, inkâr etmek. 2. reddetmek, kabul etmemek. 3. yalanlamak, tekzip etmek.
disclaimer i. yalanlama, tekzip.
disclose f. 1. açığa vurmak, ifşa etmek: disclose a secret bir sırrı ifşa etmek. 2. açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak: Our investigations have disclosed the existence of life on Mars. Araştırmalarımız Merih´te yaşam olduğunu ortaya çıkardı.
disclosure i. 1. açığa çıkarma, ifşa. 2. ortaya çıkarılan şey.
disco i., s., k. dili disko. 
disco music  disko müziği.
discolor f. rengini bozmak, soldurmak, lekelemek.
discolour f., İng., bak. discolor. 
discomfort i. rahatsızlık, sıkıntı, huzursuzluk. f. rahatsız etmek, sıkıntı vermek.
disconcert f. 1. şaşırtmak. 2. düzenini bozmak, altüst etmek.
disconnect f. 1. from elek., mak. ile bağlantısını kesmek. 2. (telefon, cereyan, gaz v.b.´ni) kesmek. 3. from -den ayırmak.
disconsolate s. çok kederli, avutulamaz.
discontent i. hoşnutsuzluk.
discontented s. hoşnutsuz.
discontinue f. kesmek, durdurmak, devam etmemek, yarıda bırakmak, vazgeçmek.
discord i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık. 2. müz. akortsuzluk. 
discordant s. 1. uyumsuz, ahenksiz. 2. müz. akortsuz.
discothèque i. diskotek.
discount 1 i. indirim, ıskonto, tenzilat.
discount 2 f. 1. indirim yapmak, ıskonto etmek, hesaptan düşmek. 2. (bono/senet) kırmak.
discourage f. 1. cesaretini kırmak, hevesini kırmak, gözünü korkutmak. 2. (from) -den vazgeçirmek.
discouragement i. cesaretsizlik, hevesin kırılması.
discourse 1 i. 1. ciddi ve ayrıntılı bir konuşma/yazı. 2. söylev, nutuk.
discourse 2 f. ciddi ve ayrıntılı bir şekilde konuşmak/yazmak.
discourteous s. nezaketsiz, kaba, saygısız.
discourteously z. kabaca, saygısızca.
discourtesy i. nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.
discover f. keşfetmek, bulmak; ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak.
discovery i. keşif, buluş, bulgu; meydana çıkarma.
discredit i. 1. itibarsızlık. 2. güvensizlik, itimatsızlık, şüphe. f. 1. itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. şüpheye düşürmek, güvenini sarsmak. 3. inanmamak. 
discreet s. denli, tedbirli; ağzı sıkı, ağzından çıkana dikkat eden.
discrepancy i. 1. farklılık, ayrılık; fark, ayrım. 2. çelişme, tutarsızlık. 3. muh. fark, uyuşmazlık.
discrete s. ayrı, farklı.
discretion i. 1. sağduyu. 2. ağız sıkılığı. 3. takdir yetkisi.
discretionary s. isteğe bağlı, ihtiyari.
discriminate f. 1. ayırt etmek, ayırmak: He can´t discriminate good books from bad. İyi kitapları kötülerinden ayırt edemez. 2. fark gözetmek, ayrı tutmak, ayırım yapmak: That company discriminates on the basis of sex. O şirket cinsiyet ayırımı yapıyor. 
discriminate against  -e karşı ayırım yapmak.
discriminating s. 1. ayırt eden, ayıran. 2. zevk sahibi. 3. titiz, zor beğenen.
discrimination i. 1. ayırt etme, ayırım. 2. fark gözetme, ayırım yapma. 3. zevk, beğeni, güzeli çirkinden ayırabilme yetisi.
discus çoğ. --es (dîs´kısız)/dis.ci (dîs´ay) i., spor 1. disk. 2. disk atma. 
discus thrower  spor diskçi.
discuss f. 1. görüşmek, tartışmak. 2. -den söz etmek, -i ele almak.
discussion i. görüşme, tartışma.
disdain i. küçük görme, tepeden bakma, hor görme. f. küçük görmek, tepeden bakmak, hor görmek. 
disdain to do s.t.  bir şey yapmaya tenezzül etmemek.
disdainful s.
disease i. hastalık, sayrılık, illet.
diseased s. hasta, sayrı; hastalıklı.
disembark f. karaya çıkarmak/çıkmak.
disenchant f. gözünü açmak. 
disenchantment i. gözünü açma.
disengage f. 1. ilgisini kesmek, bağlantısını kesmek. 2. salıvermek, serbest bırakmak. 3. (askerleri) savaş alanından çekmek.
disengaged s. serbest, bağlantısız.
disentangle f. 1. çözmek, açmak; çözülmek, açılmak. 2. from -den kurtarmak.
disfavor i. gözden düşme. 
disfavour i., İng., bak. disfavor. 
disfigure f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek, çirkinleştirmek.
disgrace i. 1. gözden düşme, itibardan düşme. 2. rezalet, yüzkarası. f. 1. itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. rezil etmek. 
disgraceful s. utanç verici, yüz kızartıcı, rezil.
disgruntled s. hoşnutsuz, canı sıkkın.
disguise f. 1. as ... olarak kılık değiştirmek: The king disguised himself as a beggar. Kral tanınmamak için dilenci kılığına girdi. 2. gizlemek, saklamak: He is disguising his true intentions. Asıl amaçlarını gizliyor. i. tanınmamak için giyilen kıyafet. 
disgust i. 1. iğrenme, tiksinti. 2. bezginlik, bıkkınlık. f. 1. iğrendirmek, tiksindirmek. 2. bezdirmek, bıktırmak. 
disgusting s. tiksindirici, iğrenç.
dish i. 1. tabak, çanak. 2. yemek. f. 1. out dağıtmak, vermek. 2. up tabağa koymak.
dish drainer/rack  (seyyar) damlalık, bulaşık damlalığı. 
dish rack  bulaşıklık. 
disharmony i. uyumsuzluk, ahenksizlik.
dishcloth i. bulaşık bezi.
dishearten f. 1. cesaretini kırmak, umudunu kırmak. 2. hevesini kırmak.
dishevel f. (--ed/--led,  --ing/--ling) (saç, giyim v.b.´ni) darmadağınık etmek, karmakarışık etmek.
disheveled s. darmadağınık, karmakarışık.
dishful i. tabak dolusu.
dishonest s. dürüst olmayan, sahtekâr, yalancı.
dishonesty i. sahtekârlık, yalancılık.
dishonor i. 1. yüzkarası, utanç kaynağı. 2. alçaklık. f. şerefini lekelemek.
dishonorable s. dürüst olmayan, güvenilmez; alçak.
dishonour i., f., İng., bak. dishonor. 
dishpan i. bulaşık tası.
dishwasher i. 1. bulaşıkçı. 2. bulaşık makinesi.
dishwater i. bulaşık suyu.
disillusion f. hayal kırıklığına uğratmak, gözünü açmak.
disillusionment i. hayal kırıklığı, gözü açılma.
disincline f. (bir şeyden/birinden) soğutmak, caydırmak. 
disinfect f. dezenfekte etmek, mikroplardan arındırmak, mikropsuzlandırmak.
disinfectant i., s. dezenfektan.
disinherit f. mirastan yoksun bırakmak.
disinheritance i. mirastan yoksunluk.
disintegrate f. 1. parçalamak, bölmek; parçalanmak, bölünmek. 2. fiz. bozunmak.
disintegration i. 1. parçalama; parçalanma. 2. fiz. bozunum, bozunma.
disinterested s. bir konuyla hiçbir ilgisi olmayan, bir konuda hiçbir çıkarı olmayan (kimse); tarafsız, yansız.
disk i. 1. spor, anat., müz., bilg. disk. 2. teker, kurs, ağırşak. 
disk brake  disk freni.
disk crash bilg. disk kazası. 
disk drive  bilg. disk sürücü. 
disk jockey diskcokey.
diskette i., bilg. disket.
dislike f. -i sevmemek, -den hoşlanmamak. i. of/for -i sevmeme, -den hoşlanmama. 
dislocate f. 1. yerinden çıkarmak. 2. tıb. mafsaldan çıkarmak. 3. bozmak, altüst etmek.
dislocation i., tıb. çıkık.
dislodge f. yerinden çıkarmak; yerinden atmak.
disloyal s. 1. vefasız, sadakatsiz. 2. hain.
disloyalty i. 1. vefasızlık, sadakatsizlik. 2. ihanet, hıyanet.
dismal s. 1. kederli, neşesiz, kasvetli. 2. sönük.
dismantle f. 1. sökmek, parçalara ayırmak. 2. eşyasını boşaltmak.
dismay f. 1. dehşete düşürmek. 2. perişan etmek. i. dehşet. 
dismember f. parçalamak, uzuvları bedenden ayırmak, uzuvlarını kesmek.
dismiss f. 1. işten çıkarmak, kovmak; görevden almak, görevden uzaklaştırmak: The Prime Minister has dismissed two members of her cabinet. Başbakan kabine üyelerinden ikisini görevden aldı. 2. gitmesine izin vermek: The teacher dismissed her students. Öğretmen öğrencilerinin gitmesine izin verdi. 3. huk. (davayı) reddetmek.
dismiss from one´s mind  aklından çıkarmak, düşünmemek.
dismissal i. 1. işten çıkarma; işten çıkarılma. 2. gitmesine izin verme. 3. ciddiye almayı reddetme. 4. aklından çıkarma. 5. (davayı) reddetme.
dismount f. 1. (hayvan, bisiklet v.b.´nden) inmek/indirmek. 2. mak. sökmek.
disobedience i. itaatsizlik, başkaldırma.
disobedient s. itaatsiz, asi.
disobediently z. itaatsizce.
disobey f. -e itaat etmemek, -i dinlememek, -e uymamak; itaatsizlik etmek.
disorder i. 1. düzensizlik. 2. karışıklık, kargaşa. 3. hastalık, bozukluk.
disorderly s. 1. düzensiz, intizamsız. 2. (bağırıp çağırarak, kavga çıkararak) başkalarının huzurunu kaçıran. 
disorderly conduct  huk. başkalarının huzurunu kaçıran davranış.
disorderly house  huk. genelev.
disorganisation i., İng., bak. disorganization.
disorganise f., İng., bak. disorganize.
disorganization i. düzensizlik, karışıklık.
disorganize f. düzenini bozmak, karmakarışık etmek, altüst etmek, karıştırmak.
disorient f. 1. (birinin) yolunu şaşırtmak. 2. zihnini karıştırmak.
disown f. 1. tanımamak, yadsımak. 2. evlatlıktan reddetmek.
disparage f. kötülemek, küçük düşürmek.
disparagement i. kötüleme, küçük düşürme.
disparate s. farklı, apayrı.
disparity i. eşitsizlik, fark.
dispassionate s. 1. tarafsız, yansız. 2. soğukkanlı, serinkanlı, sakin.
dispassionately z. tarafsızlıkla.
dispatch i. 1. gönderme, sevketme. 2. (telgraf/faks) çekme. 3. mesaj; rapor: We have received a dispatch from headquarters. Karargâhtan bir mesaj aldık. 4. öldürme; idam etme. 5. acele, hız: He always acts with dispatch. Daima hızlı hareket eder. f. 1. (kurye/mektup) göndermek. 2. (telgraf/faks) çekmek. 3. sevketmek, göndermek: The government has dispatched new troops to the front. Hükümet cepheye yeni askerler gönderdi. 4. öldürmek, idam etmek. 5. hızla bitirmek.
dispel f. (--led, --ling) dağıtmak, defetmek, gidermek.
dispensable s. zorunlu olmayan, vazgeçilebilir.
dispensary i. dispanser.
dispensation i. 1. dağıtma, verme. 2. (kuraldışı bir şeyin yapılması için verilen) özel izin. 3. (bir dinin etkili olduğu) dönem.
dispense f. 1. dağıtmak, vermek. 2. (ilaç) hazırlamak. 
dispense with  -den vazgeçmek; -i ekarte etmek. 
dispense with the need for  -i gereksiz kılmak.
dispenser i. 1. dağıtan kimse, dağıtıcı. 2. dağıtma aracı/makinesi.
dispersal i. dağıtma; dağılma.
disperse f. 1. dağıtmak, yaymak; dağılmak. 2. fiz. (ışınları) ayırmak.
dispirited s. 1. morali bozuk. 2. cesareti kırık.
displace f. 1. yerinden çıkarmak, yerini değiştirmek. 2. yerini almak.
display i. 1. gösterme, sergileme. 2. gösteriş. 3. bilg. görüntüleme. f. 1. göstermek, sergilemek. 2. bilg. görüntülemek. 
displease f. canını sıkmak, sinirlendirmek.
displeased s. hoşnutsuz.
displeasure i. hoşnutsuzluk, öfke.
disposable s. kullanıldıktan sonra atılabilen.
disposal i. 1. yok etme, imha etme. 2. yerleştirme, yerleştirme düzeni. 3. satma; elden çıkarma. 4. huk. tasarruf, kullanım. 
disposal unit  çöp öğütücü. 
dispose f. 1. yerleştirmek. 2. hazırlamak. 
dispose of  1. (belirli bir düzene göre) yerleştirmek. 2. (zaman, para v.b.´ni) (belirli bir biçimde) harcamak. 3. yok etmek, imha etmek. 4. satmak; elden çıkarmak; vermek; dağıtmak. 5. halletmek, tamamlamak.
disposition i. 1. yaradılış, mizaç, tabiat. 2. yerleştirme. 3. satış; elden çıkarma; verme; dağıtma. 
dispossess f. 1. mal ve mülküne el koymak; evinden çıkarmak, huk. tahliye etmek. 2. yoksun bırakmak.
disproportionate s. oransız; to ile orantılı olmayan.
disprove f. aksini kanıtlamak, çürütmek.
dispute i. tartışma, münakaşa. f. 1. tartışmak, münakaşa etmek. 2. doğruluğundan şüphe etmek. 
disqualification i. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden alma. 2. spor diskalifiye etme; diskalifiye olma.
disqualify f. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden almak. 2. spor diskalifiye etmek, yarışdışı bırakmak. 
disquiet f. rahatsız etmek, endişe vermek, huzurunu kaçırmak. i. endişe, huzursuzluk.
disregard f. önemsememek, aldırmamak, hiçe saymak, boş vermek. i. önemsememe, aldırmazlık, hiçe sayma, boş verme.
disrepair i. bakımsızlık. 
disreputable s. adı kötüye çıkmış.
disrepute i. 
disrespect i. saygısızlık, hürmetsizlik, kabalık. 
disrespectful s. saygısız.
disrobe f. 1. (resmi giysisini) çıkarmak; resmi giysisini çıkarmak. 2. soyunmak.
disrupt f. 1. bozulmasına yol açmak; altüst etmek; aksatmak. 2. (toplantının) kesilmesine yol açmak.
disruption i. aksama; kesilme.
disruptive s. 1. işleri aksatan. 2. aksatan. 3. karışıklığa/kargaşaya yol açan. 4. birliği bozan, bölücü.
dissatisfaction i. memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, tatminsizlik.
dissatisfy f. memnun etmemek, hoşnut etmemek, tatmin edememek. be dissatisfied with s.t. bir şeyden memnun olmamak.
dissect f. 1. parçalara ayırmak. 2. inceden inceye incelemek.
dissemble f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek.
disseminate f. saçmak, yaymak, neşretmek.
dissension i. anlaşmazlık, ihtilaf.
dissent f. from 1. -i kabul etmemek. 2. -den ayrı görüşte olmak, -den ayrılmak. i. 1. kabul etmeyiş. 2. ayrılık.
dissenter i. ayrı görüşte olan kimse.
dissertation i. tez, travay.
disservice i. zarar, ziyan. 
dissident s. ayrı görüşte olan, karşıt görüşlü, muhalif. i. ayrı görüşte olan kimse, muhalif.
dissimilar s. farklı, ayrımlı, değişik; to -den farklı. 
dissimilarity i. farklılık.
dissimulate f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek.
dissimulation i. gerçeği gizleme.
dissipate f. 1. dağıtmak; dağılmak. 2. israf etmek.
dissipated s. 1. dağıtılmış. 2. israf edilmiş. 3. sefih.
dissipation i. 1. dağıtma; dağılma. 2. israf. 3. sefahat.
dissociate f. ayırmak. 
dissociate o.s. from  -den ayrılmak.
dissolute s. ahlaksız, çapkın, sefih.
dissolve f. 1. eritmek; erimek. 2. çözmek. 3. feshetmek, dağıtmak, son vermek. 4. zamanla kaybolmak, yok olmak.
dissonance i. ahenksizlik, uyumsuzluk.
dissonant s. ahenksiz, akortsuz, uyumsuz.
dissuade f. from -den caydırmak, -den vazgeçirmek.
distance i. 1. uzaklık, mesafe, ara. 2. uzak, uzak yer. 3. mesafe, resmiyet. f. geride bırakmak. 
distant s. 1. uzak, ırak (yer/zaman). 2. soğuk, mesafeli (kimse). 
distant relative  uzak akraba.
distaste i. beğenmeme, hoşlanmama.
distasteful s. tatsız, nahoş, hoşa gitmeyen.
distemper 1 i. bulaşıcı bir köpek hastalığı.
distemper 2 i. kireç boya, badana. f. kireç boya sürmek, badanalamak.
distend f. şişirmek; şişmek.
distil f., İng., bak. distill.
distill f. damıtmak, imbikten çekmek; imbikten çekilmek.
distillation i. damıtma.
distilled s. damıtık, damıtılmış.
distillery i. damıtık içki fabrikası.
distinct s. 1. ayrı, farklı, başka. 2. açık, belli.
distinction i. 1. ayırt etme. 2. fark. 3. paye. 4. üstünlük.
distinctive s. kolaylıkla ayırt edilebilen, farklı; kendine özgü.
distinguish f. ayırt etmek, ayırmak. 
distinguish o.s.  sivrilmek.
distinguished s. 1. seçkin, güzide. 2. sivrilmiş.
distort f. 1. biçimini bozmak; (yüzünü) çarpıtmak. 2. çarpıtmak, gerçek anlamından saptırmak, başka anlam vermek. 
distortion i. 1. biçimini bozma; (yüzünü) çarpıtma. 2. çarpıtma, gerçek anlamından saptırma.
distract f. dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak: Don´t distract me. Beni meşgul etme.
distracted s. 1. (by) (-den dolayı) dikkati dağılmış. 2. şaşkına dönmüş. 3. çok endişeli. 4. with -den dolayı deliye dönmüş.
distraction i. 1. dikkati dağıtan şey; oyalayıcı şey; eğlence. 2. dikkatini başka yöne çekme, dikkatini dağıtma. 
distraught s. (with) (-den dolayı) çılgına dönmüş; çok endişeli.
distress i. 1. üzüntü; acı; endişe. 2. tehlikeli bir durum, zor bir durum. f. 1. üzmek. 2. endişelendirmek.
distressing s. üzücü, acıklı.
distribute f. dağıtmak; yaymak.
distribution i. 1. dağıtım. 2. dağılım.
distributor i. 1. dağıtıcı, bayi. 2. oto. distribütör.
district i. mıntıka, bölge, mahalle.
district attorney  savcı.
distrust f. güvenmemek, itimat etmemek. i. güvensizlik, itimatsızlık.
distrustful s. başkalarına güvenmeyen, güvensiz, itimatsız.
disturb f. 1. rahatsız etmek; huzurunu kaçırmak; endişelendirmek. 2. karıştırmak, altüst etmek.
disturbance i. 1. rahatsızlık, huzursuzluk. 2. karışıklık, kargaşa.
disturbed s. (ruhen/aklen) dengesiz.
disunity i. ayrılık, kopukluk.
disuse i. kullanılmama, kullanılmazlık.
ditch i. 1. hendek. 2. ark, kanal.
ditto i. denden işareti, denden.
divan i. 1. sedir, divan. 2. divan, büyük meclis. 3. şiir divan.
dive (--d/dove, --d) f. 1. suya dalmak, dalmak. 2. hav. pike yapmak. i. 1. dalış. 2. hav. pike. 3. k. dili batakhane. diving board atlama tahtası, tramplen. diving suit dalgıç elbisesi.
diver i. dalgıç.
diverge f. ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak.
divergence i. ayrılma, uzaklaşma.
divergency i., bak. divergence.
divergent s. ayrı, farklı.
diverse s. çeşit çeşit, çeşitli, farklı.
diversify f. çeşitlendirmek.
diversion i. 1. eğlence, oyalayıcı şey. 2. dikkati başka yöne çeken şey; şaşırtmaca; yanıltmaca. 3. İng. varyant (yol). 4. saptırma.
diversionary s. dikkati başka yöne çeken.
diversity i. çeşitlilik, farklılık. 
divert f. 1. dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak. 2. çevirmek, saptırmak. 3. oyalamak, eğlendirmek.
divest f. of -den yoksun bırakmak.
divide f. 1. bölmek, taksim etmek; bölünmek. 2. among -e dağıtmak. 
divide down the middle  ikiye bölmek. 
divide into quarters  dört kısma ayırmak, dörde bölmek. 
divide up among  -e dağıtmak.
divided s. bölünmüş.
dividend i. 1. mat. bölünen. 2. kâr payı.
dividers i. pergel.
divine s. tanrısal, ilahi. i. papaz. f. 1. sezmek, hissetmek. 2. kehanette bulunmak. 
divinity i. 1. tanrısallık, ilahilik. 2. tanrı, ilah; tanrıça, ilahe. 3. ilahiyat, Tanrıbilim, teoloji. 
divinity school  Hrist. ilahiyat fakültesi.
divisible s. bölünebilir.
division i. 1. bölme, taksim; bölünme. 2. bölüm, kısım. 3. bölüm, departman, seksiyon. 4. mat. bölme. 
division of labor  işbölümü. 
division sign  mat. bölme işareti.
divisive s. bölücü.
divisor i., mat. bölen.
divorce i. 1. boşama; boşanma. 2. ayrılma, ayrılık. f. 1. boşamak; boşanmak. 2. ayırmak; ayrılmak.
divorcé i. boşanmış erkek.
divorcée i. boşanmış kadın.
divulge f. açığa vurmak, ifşa etmek.
dizziness i. baş dönmesi, sersemlik.
dizzy s. 1. başı dönen, sersem, şaşkın, gözü kararmış. 2. baş döndürücü, sersemletici.
DNA i., kıs. deoxyribonucleic acid DNA.
do f. (did, --ne) 1. yapmak. 2. etmek. 3. başa çıkmak, başarmak. 4. bitirmek, tamamlamak. 5. hazırlamak. 6. davranmak. 7. yetmek. 8. becermek. 9. yetişmek. 10. düzenlemek. 11. (belirli bir mesafe) katetmek. 12. çözmek. 13. (bulaşık) yıkamak. yardımcı f. 1. Özellikle soru cümlesi veya olumsuz cümle kurmak için bir başka fiille birlikte kullanılır: Where does she live? O nerede oturuyor? He didn´t go to school. Okula gitmedi. Did you like my new bicycle? Yeni bisikletimi beğendin mi? 2. Bir başka fiili vurgular veya anlamını pekiştirir: I really do like animals. Hayvanları gerçekten severim. Do come! N´olur gel! 3. Bir başka fiil yerine kullanılır: She speaks Spanish better than her father does. İspanyolcayı babasından daha iyi konuşur. “You tripped me up.” “No, I didn´t.” “Bana çelme attın.” “Hayır, atmadım.” “Lock the front door.” “I´ve already done it.” “Ön kapıyı kilitle.” “Kilitledim bile.” 
do a food justice bir yemeğin hakkından gelmek.
do an implant  tıb. implantasyon yapmak.
do away with  1. -i ortadan kaldırmak, -i yok etmek. 2. -i öldürmek, -i ortadan kaldırmak. 
do badly  durumu kötü olmak. 
do disservice to  (bir kimseye, ülkeye v.b.´ne) zarar vermek.
do honor to  -i şereflendirmek, -e şeref kazandırmak. 
do in  argo öldürmek. 
do justice 1. adil bir şekilde davranmak; adalet dağıtmak. 2. to (bir şeyi) gerektiği gibi yapmak: That painting doesn´t do justice to the valley´s beauty. O tablo vadinin güzelliğini yeterince aksettirmiyor. 
do o.s. justice  her zamanki performansı göstermek: He didn´t do himself justice in the concert last night. Dün geceki konserde her zamanki performansını gösteremedi. 
do o.s. up  k. dili süslenmek, süslenip püslenmek. 
do one´s best  elinden geleni yapmak. 
do one´s best elinden geleni yapmak.
do one´s damnedest  elinden geleni yapmak.
do one´s duty görevini yerine getirmek.
do one´s hair  saçlarını düzeltmek, saçını yapmak. 
do one´s own thing  k. dili başkalarına pek aldırış etmeden kendi seçtiği bir yolda gitmek. 
do one´s shopping  alışverişini yapmak. 
do one´s stuff  k. dili marifetini göstermek. 
do one´s utmost  elinden geleni yapmak. 
do over again  yeni baştan yapmak. 
do penance  bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği kefareti yerine getirmek.
do s.o. a dirt  k. dili birine kahpelik etmek; birine kalleşlik etmek. 
do s.o. a favor birine bir iyilik etmek/yapmak.
do s.o. an injustice  birine haksızlık etmek.
do s.o. dirt  k. dili birine kötülük etmek. 
do s.o. good  birine iyi gelmek. 
do s.o. justice birinin hakkını vermek, birine hakça davranmak. 
do s.o. proud  k. dili 1. birini çok iyi ağırlamak. 2. birine gurur vermek. 
do s.t. behind one´s back birinden gizli yapmak. 
do s.t. in secret  bir şeyi gizlice yapmak. 
do s.t. the hard way (daha kolay bir çözüm varken) bir şeyi zor bir şekilde yapmak. 
do s.t. unbeknown to s.o.  birinin haberi olmadan bir şey yapmak.
do s.t. with feeling  bir şeyi duyarak yapmak: He plays the piano with feeling. Piyanoyu duyarak çalıyor. 
do the cleaning temizlik yapmak.
do the washing-up  İng. bulaşık/bulaşıkları yıkamak.
do violence to  -i bozmak. 
do well  durumu iyi olmak. 
do with  1. -i yapmak: What have you done with my book? Kitabımı ne yaptın? 2. (biriyle) baş etmek: What are we going to do with you? Seninle nasıl baş edeceğiz? I don´t know what we´re going to do with that child! O çocuğu ne yapacağız, bilemiyorum. 3. Arzu edilen bir şeyi belirtir: I sure could do with a drink. Şimdi bir içki çok makbule geçer.
do without  -siz idare etmek. 
do wrong kötülük etmek/yapmak; suç/günah işlemek. 
do yeoman service  çok yardım etmek, çok yardımı dokunmak.
Do you have any practical experience? Hiç tecrübeniz var mı?
do/go without  onsuz yapabilmek. 
do/go without s.o./s.t.  biri/bir şey olmadan idare etmek/yapmak: Can you do without meat? Et yemeden yapabilir misin? If you don´t have the money to buy a parrot, you´ll just have to do without. Papağan alacak kadar paran yoksa papağansız yapmak zorundasın.
do/work wonders for  k. dili (birine) çok yaramak, çok iyi gelmek.
docile s. uysal, yumuşak başlı, halim selim.
dock 1 f. 1. (kuyruğunu) kısaltmak, kesmek. 2. (ücretten) kesmek.
dock 2 i. 1. iskele, rıhtım. 2. havuz, gemi havuzu, dok. 3. huk. sanık yeri. f. 1. rıhtıma yanaşmak. 2. havuza çekmek; havuza girmek.
dockyard i. tersane.
doctor i. 1. doktor, hekim, tabip. 2. doktor, doktora sahibi. f. 1. tedavi etmek. 2. onarmak, tamir etmek. 3. (kötü bir amaçla) değiştirmek. 
doctor up  (with) (yemeğe) (bir şey katarak) tat vermek.
doctor´s degree  doktora. 
doctorate i. doktora.
doctrine i. öğreti, doktrin.
document i. belge, doküman. f. belgelemek.
documental s. belgesel, dokümanter.
documentary s. belgesel, dokümanter. i. belgesel. 
documentary film  belgesel film, dokümanter film.
documentation i. belgeleme.
dodge f. 1. bir yana kaçmak; bir yana kaçıp -den kurtulmak. 2. kurnazlıkla/hileyle atlatmak. i. 1. bir yana kaçma. 2. kurnazlıkla/hileyle atlatma. 3. kaçamak yol.
doe i. geyik, keçi, tavşan v.b. hayvanların dişisi.
does f. do fiilinin geniş zamandaki üçüncü şahıs tekil şekli: He does good work. İyi iş yapar.
Does he dare do it?  O işi yapmaya cesareti var mı? 
doesn`t kıs. does not.
dog 1 i. köpek, it. 
dog 2 f. (--ged, --ging) 1. (bir isteğin üstüne düşerek) (birini) rahat bırakmamak. 2. (kötü bir şey) peşini bırakmamak. 
dog collar  köpek tasması. 
dog-ear f. sayfa köşelerini kıvırmak/buruşturmak.
dog-eared s. sayfa köşeleri kıvrık/buruşuk.
dog-eat-dog i. kıran kırana rekabet. s. kıran kırana rekabet edilen.
dogged s. inatçı, dik kafalı, direngen.
doggie i., bak. doggy.
doggy i. 1. k. dili köpek. 2. k. dili yavru köpek. 3. ç. dili havhav.
dogma i. dogma, inak.
dogmatic s. dogmatik, inaksal.
dogmatism i. dogmatizm, inakçılık.
dog-tired s., k. dili çok yorgun, bitkin, hoşaf gibi.
doily i. dantel/işlemeli altlık.
doings i. işler.
do-it-yourself s. birinin kendi başına yapabileceği/monte edebileceği (şey). 
do-it-yourself store tamir/yapı işlerini kendi başına yapmak isteyenlere göre malzeme ve alet satılan dükkân.
do-it-yourselfer i. tamir/yapı işlerini kendi yapan kimse.
doldrums i., çoğ. 1.  den. okyanusların ekvator dolaylarındaki durgun veya az rüzgârlı kısımları, eşleksel durgunluk alanı. 2. tic. durgunluk, kesatlık. 3. can sıkıntısı; efkâr. 
dole i. işsizlik yardımı. f. out dağıtmak. 
doleful s. kederli, acılı, hüzünlü.
doll i. oyuncak bebek. f. 
doll o.s. up  giyinip kuşanmak, süslenip püslenmek. 
doll s.o. up  birini süsleyip püslemek.
dollar i. dolar.
dolly i. 1. bebek, kukla. 2. tekerlekli kriko. 3. iki tekerlekli yük taşıyıcısı.
dolphin i. yunusbalığı, yunus.
dolt i. mankafa, ahmak, budala.
domain i. 1. nüfuz alanı, nüfuz bölgesi. 2. bilgi alanı; ilgi alanı: It´s not in my domain. O benim alanım dışında. 
dome i. kubbe.
domed s. kubbeli.
domestic s. 1. ev ile ilgili; aile ile ilgili, aile içi. 2. evcimen. 3. evcil. 4. yurtiçi, iç. i. hizmetçi. 
domestic animal  ehli hayvan, evcil hayvan. 
domestic animal  evcil hayvan. 
domestic flight  yurtiçi uçuş. 
domestic flights  iç hatlar. 
domestic industries  yerli sanayi.
domestic market  iç pazar. 
domestic politics  iç politika. 
domestic trade  iç ticaret.
domesticate f. evcilleştirmek.
domicile i. ikametgâh, konut, mesken.
dominance i. 1. hâkimiyet, üstünlük. 2. biyol. başatlık.
dominant s. 1. hâkim, egemen. 2. biyol. dominant, başat.
dominate f. 1. hâkim olmak, egemen olmak, hükmetmek. 2. (bir yere) hâkim olmak, tepeden bakmak.
domination i. hâkimiyet, egemenlik, hükmetme.
domineer f. despotça hükmetmek, hâkim durumda olmak.
domineering s. otoriter, hükmeden.
Dominican s. 1. Dominik, Dominik Cumhuriyeti´ne özgü. 2. Dominikli. i. Dominikli, Dominik Cumhuriyeti vatandaşı.
dominion i. 1. egemenlik, hâkimiyet. 2. dominyon.
dominoes i. domino oyunu.
don`t kıs. do not.
Don´t bother!  Zahmet etmeyin!
Don´t look a gift horse in the mouth.  Bahşiş atın dişine bakılmaz.
Don´t mention it.  Bir şey değil./Estağfurullah. 
Don´t move a muscle!  Kıpırdama!/Kımıldama!
Don´t overestimate his abilities. Yeteneklerini abartma.
Don´t push your luck.  Şansına fazla güvenme./Şansını zorlama.
Don´t stand out there in the wet!  Orada yağmurun altında durma!
Don´t trouble yourself.  Zahmet etmeyin./Zahmete girmeyin. 
Don´t you have any manners?  Sende hiç terbiye yok mu? 
donate f. bağışlamak, hibe etmek.
donation i. 1. bağışlama. 2. bağış, hibe.
done f., bak. do. s. 1. tamamlanmış, bitmiş. 2. iyi pişmiş. 
done in  k. dili çok yorgun, bitkin. 
done through  iyi pişmiş (et). 
done to a turn  kıvamında pişmiş. 
done to a turn  tam kararında pişmiş. 
Done!  Tamam!/Oldu!/Kabul! 
donkey i. eşek.
donor i. 1. bağışçı. 2. tıb. verici.
doom i. (talihin belirlediği) kötü son, korkunç son. f. 
doomsday i. kıyamet günü.
door i. kapı. 
door salesman  ev ev dolaşarak satış yapan satıcı. 
door service  kapıdan kapıya servis. 
doorbell i. kapı zili.
doorkeeper i., bak. doorman. 
doorknob i. kapı tokmağı.
doorman çoğ. door.men (dor´men, dor´mın) i. kapıcı.
doormat i. paspas.
doorstep i. eşik.
doorstop i. kapı tamponu.
door-to-door s. 1. ev ev dolaşarak yapılan. 2. kapıdan kapıya.
doorway i. giriş, kapı aralığı.
dope i. 1. makine yağı. 2. uyuşturucu madde, narkotik. 3. argo budala, ahmak. 4. argo bilgi.
dopey s., argo 1. uyuşturucu etkisinde. 2. budala.
dorm i., k. dili yatakhane.
dormant s. uykuda, uyuşuk, cansız.
dormer i. 
dormer window  çatı penceresi.
dormitory i. 1. yatakhane, koğuş. 2. öğrenci yurdu. 
dosage i. dozaj.
dose i. doz.
dossier i. evrak dosyası.
dot i. 1. nokta. 2. puan, benek, nokta. f. (--ted, --ting) noktalamak. 
dot the i´s and cross the t´s  k. dili en ufak ayrıntıların üzerinde titizlikle durmak. 
dotage i. bunaklık.
dotard i. bunak.
dote f. 1. on/upon -in üstüne titremek, -e çok düşkün olmak. 2. bunamak.
dotted line  bir belgenin imza yeri. 
double 1 i. 1. iki kat, çift, iki misli. 2. eş, benzer, aynı; ikiz: Ayşe so resembles her mother that she could be her double. Ayşe annesine o kadar benziyor ki onun ikizi olabilir. 3. kat. 4. hile, oyun. 5. tiy., sin. dublör. 6. briç kontr. s. 1. iki kat, iki kere, iki misli: She added double the amount of salt called for in the recipe. Yemek tarifinde yazılanın iki katı tuz ilave etti. 2. çift. 3. çifte, ikili. 4. bükülmüş, katlı. 5. iki kişilik. 6. duble; çift porsiyon. 7. iki yüzlü. 
double 2 f. 1. iki katına çıkarmak, iki misli yapmak; iki misli olmak. 2. iki ile çarpmak. 3. ikiye katlamak. 
double back  aynı yoldan geri dönmek. 
double bed  iki kişilik karyola/yatak. 
double boiler iki katlı tencere, benmari.
double boiler  benmari. 
double chin (insanda) gerdan: She´s developing a double chin. Gerdanı çıkmaya başladı. 
double density  bilg. çifte yoğunluk. double entendre iki tarafa çekilebilecek söz, ikircil söz, lastikli söz. 
double entry  muh. çift kayıt sistemi. 
double feature  iki film birden. 
double for  -in dublörlüğünü yapmak. 
double header  spor üst üste yapılan iki karşılaşma. 
double jeopardy  huk. aynı suç için ikinci defa yargılanma. 
double pneumonia  iki taraflı zatürree.
double room  (otelde) çift yataklı oda. 
double standard  çifte standart.
double up  1. eğilmek; iki büklüm olmak; iki büklüm etmek. 2. with ile aynı odayı paylaşmak.
double-breasted s. kruvaze (ceket).
double-check f. tekrar kontrol etmek; çifte kontrol yapmak.
double-click f., bilg. fare düğmesine iki kez basmak.
double-cross f., argo sözünden dönerek aldatmak, kazık atmak. i., argo kazık atma.
double-dealer i. ikiyüzlü, dolandırıcı, sahtekâr.
double-decker i. 1. iki katlı otobüs. 2. ranza.
double-density s., bilg. çifte yoğunluklu.
double-edged s. 1. iki tarafı keskin. 2. hem lehte hem aleyhte olan.
double-edged compliment iğneli kompliman. 
double-faced s. 1. iki yüzlü. 2. iki taraflı (kumaş).
double-glazed s. çift camlı. 
double-glazed window  çift camlı pencere.
double-quick s. çok çabuk, hızlı. i. hızlı yürüyüş. f. hızlı yürümek.
doubles i., tenis çiftler.
double-space f. (daktiloda/bilgisayarda) çift aralıkla yazmak. 
doubt i. 1. kuşku, şüphe. 2. şüpheli durum. f. 1. kuşkulanmak, kuşku duymak, şüphelenmek, şüphe etmek: I doubt his integrity. Dürüstlüğünden kuşku duyuyorum. She doubts that Asaf will arrive on time. Asaf´ın vaktinde geleceğinden şüphe ediyor. 2. ikna olmamak: Despite his excellent qualifications l doubt that he is the right person for this job. Üstün niteliklerine karşın bu işe uygun bir kimse olduğuna hâlâ ikna olmadım. 
doubt s.o.´s word  birinin dediklerinden şüphe etmek. 
doubtful s. 1. kuşkulu, şüpheli, kuşku duyan. 2. kuşkulu, kuşkulandıran, kuşku uyandıran. 3. belirsiz; karanlık.
doubtless z. 1. kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle, muhakkak. 2. herhalde.
douche i., tıb. şırınga. f. şırınga etmek.
dough i. 1. hamur. 2. argo para, mangır.
doughnut i. yağda kızarmış şekerli çörek.
doughy s. hamur gibi.
dour s. asık yüzlü, ters, haşin, aksi.
dove 1 i. 1. kumru. 2. beyaz güvercin. 3. pol. savaş aleyhtarı, barışçı, barış yanlısı.
dove 2 f., bak. dive.
dowel i. geçme, ağaç çivi.
down 1 i. ince kuş tüyü, yonda.
down 2 z. 1. aşağı, aşağıya, aşağıda. 2. güneye doğru. edat -in aşağısında: down the mountain dağın aşağısına doğru. f. 1. aşağı indirmek, alaşağı etmek, yere yıkmak, devirmek, düşürmek: The gunners have downed three enemy planes. Topçular üç düşman uçağını düşürdü. 2. çabucak içmek, yuvarlamak: He had already downed three rakis before l arrived. Ben gelmeden önce üç bardak rakı yuvarlamıştı. 3. yenmek: The champion downed his opponent in the third round. Şampiyon, rakibini üçüncü rauntta yendi. s. 1. aşağıya yönelen. 2. k. dili üzgün, keyifsiz, morali bozuk. 
down and out  hayatta yenilgiye uğramış, bezgin, bitkin. 
down at the heel  perişan kılıklı, hırpani, pejmürde. 
down at the heels  perişan bir durumda.
down in the mouth  cesareti kırılmış, karamsar. 
down in the mouth/dumps  k. dili üzüntülü, hayal kırıklığına uğramış. 
down on his luck  talihsiz. 
down on one´s luck  talihsiz, bahtsız.
down payment  kaparo, pey akçesi; ilk ödeme. 
down to the wire  k. dili son ana kadar: They worked right down to the wire. Son ana kadar çalıştılar. 
Down with ...!  Kahrolsun ...! 
downcast s. 1. aşağıya yönelmiş. 2. üzgün, morali bozuk.
downfall i. 1. düşüş, yıkılış, çöküş, çökme. 2. (yağmur) boşanma.
downgrade f. derecesini indirmek, alçaltmak.
downhearted s. üzgün, morali bozuk.
downhill z. yokuş aşağı, aşağıya. s. inişli, meyilli. 
download f. (İnternet üzerinden bilgisayara program) yüklemek.
download f., bilg. indirmek.
downpour i. sağanak.
downright s. 1. tam, düpedüz: a downright insult düpedüz bir hakaret. 2. açık, dürüst. 3. açıksözlü, sözünü esirgemeyen. z. 1. tamamen, büsbütün: He´s downright wrong. Tamamen haksız o. 2. açıkça, dobra dobra.
downstairs z. aşağı kata, alt kata, aşağıya; aşağı katta, alt katta, aşağıda. s. alt katta olan, aşağıdaki. i. aşağı kat, alt kat.
downstream z. akıntı aşağı, akış aşağı.
down-to-earth s. 1. gerçekçi. 2. uygulanabilir, gerçekleştirilebilir.
downtown i. şehrin merkezi, çarşı. z. çarşı tarafında; çarşıya. s. şehrin merkezinde olan.
downtrod s., bak. downtrodden.
downtrodden s. 1. ayaklar altında çiğnenmiş. 2. haksızlığa uğramış, ezilmiş.
downward z. aşağı doğru.
downwards z., bak. downward.
downwind z. rüzgâr yönüne; rüzgârla birlikte.
dowry i. 1. çeyiz. 2. drahoma.
doze i. hafif uyku, şekerleme, kestirme, uyuklama. f. şekerleme yapmak, kestirmek, uyuklamak. 
doze off  uyuklamak, uykuya dalmak.
dozen i. düzine.
dozer i., k. dili dozer, buldozer.
Dr kıs. Doctor, Drive.
drab s. (--ber, --best) 1. kasvetli, sıkıcı. 2. ölü (renk).
draft 1 f. askere almak. i. zorunlu askerlik.
draft 2 f. çekmek. i. 1. çekme, çekim, yudum. 2. poliçe, çek. 3. ödeme emri. 4. hava akımı, cereyan, soba borusunun çekmesi. s. fıçıdan çekilen (bira). 
draft 3 f. tasarlamak; taslağını çizmek; müsveddesini hazırlamak. i. taslak; tasarım; müsvedde.
drafting i. çizim, teknik resim. 
drafting board  çizim tahtası.
draftsman çoğ. drafts.men (dräfts´mîn) i. teknik ressam.
drafty s. cereyanlı, soğuk hava akımı olan. 
drag f. (--ged, --ging) 1. sürüklemek, sürümek, çekmek; sürüklenmek, sürünmek. 2. (toprağı) taramak. 3. geride kalmak. i. 1. sürükleme, çekme. 2. sürüklenen şey. 3. tırmık, tarak. 4. engel, mâni. 5. k. dili sıkıcı kimse/şey. 
drag on  uzayıp gitmek, sürmek. 
drag one´s feet  k. dili işi ağırdan almak. 
drag one´s heels  istemeyerek gitmek veya kabul etmek, ayakları geri geri gitmek. 
drag out  uzatmak.
dragon i. ejderha, ejder.
dragonfly i. yusufçuk, büyük kızböceği.
drain f. 1. akıtmak, süzmek; akmak, süzülmek. 2. suyunu çekmek, kurutmak; akaçlamak, drenaj yapmak. 3. bitirmek, tüketmek. i. 1. suyunu çekme/akıtma. 2. lağım, kanalizasyon; kanal.
drainage i. 1. akaçlama, drenaj. 2. akıtma, boşaltma. 3. kanalizasyon, lağım döşemi.
drainboard i. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı.
draining board  İng. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı. 
drainpipe i. 1. atık su borusu. 2. akaç, oluk. 
drake i. erkek ördek, suna.
drama i. 1. dram, drama, oyun, piyes. 2. tiyatro edebiyatı, dram, drama; tiyatro sanatı. 3. dramatik durum, dram; dramatik olaylar dizisi; dramatik özellik.
dramatic s. 1. dramatik, tiyatro ile ilgili. 2. dramatik, coşku veren, duyguları kamçılayan.
dramatically z. dramatik bir biçimde, çarpıcı biçimde.
dramatise f., İng., bak. dramatize. 
dramatist i. oyun yazarı, piyes yazarı.
dramatize f. 1. oyunlaştırmak, dramatize etmek, dramlaştırmak. 2. dramatik hale sokmak, dramatize etmek.
drank f., bak. drink.
drape f. kumaşla örtmek. i., gen. çoğ. kalın perde.
drapery i. 1. perde. 2. örtü. 3. güz. san. drape.
drastic s. sert, şiddetli, zorlayıcı.
draught f., i., s., İng., bak. draft 1, draft 2, draft 3.
draughtsman çoğ. draughts.men (dräfts´mîn) i., İng., bak. draftsman.
draw 1 i. 1. çekme, çekiş. 2. (silah) çekme. 3. (piyangoda) çekiliş; kura. 4. ilgi çeken şey/olay/kimse. 5. çekicilik. 6. berabere biten oyun; beraberlik, berabere kalma.
draw 2 f. (drew, --n) 1. çekmek: He drew the tray of food closer to his plate. Yemek tepsisini tabağına doğru çekti. 2. sürüklemek. 3. (su) çekmek. 4. (silah) çekmek. 5. (perdeyi) çekmek, kapamak. 6. (dikkat/ilgi) çekmek. 7. çizmek, resmetmek: draw a picture resim çizmek. draw a graph grafik çizmek. 8. (hava, sıvı v.b.´ni) içine çekmek, emmek. 9. (faiz) getirmek. 10. (para) çekmek. 11. (yay, ip v.b.´ni) germek. 12. (madeni) haddelemek. 13. (baca) çekmek. 
draw a bead on  -e nişan almak.
draw a blank  1. (piyangoda) boş çıkmak. 2. k. dili sonuç alamamak; başarısız olmak, başarısızlığa uğramak; hava almak; eli boş dönmek. 3. k. dili hiçbir cevap alamamak. 4. k. dili hatıra getirememek, hatırlayamamak.
draw a conclusion  sonuç çıkarmak. 
draw a parallel between  -i benzetmek, -i karşılaştırmak.
draw ahead  yavaş yavaş öne geçmek. 
draw away  çekilmek, kendini çekmek. 
draw back  geri çekilmek; geri çekmek. 
draw blood  kan akıtmak. 
draw close  yaklaşmak.
draw interest  faiz getirmek. 
draw lots  kura çekmek.
draw near  yaklaşmak. 
draw on  (bir fon, hesap v.b.´nden) para çekmek. 
draw out  1. uzatmak. 2. konuşturmak, söyletmek, açmak. 
draw the line (at) bir sınır koymak. 
draw the line at  -i reddetmek, -i yapmamak.
draw up  1. (kontrat, senet v.b.´ni) hazırlamak, yazmak. 2. yaklaşıp durmak: A limousine drew up in front of the mansion. Köşkün önüne bir limuzin yaklaşıp durdu.
drawback i. sakınca, mahzur, dezavantaj.
drawbridge i. kaldırma köprü.
drawer i. çekmece, göz.
drawers i. don, külot.
drawing i. 1. çizim, eskiz. 2. resim, karakalem resim. 3. piyango, çekiliş. 
drawing board  çizim tahtası. 
drawing compass  resim pergeli. 
drawing pin  İng. raptiye.
drawn f., bak. draw.
drawstring i. uçkur.
dread f. çok korkmak, korku ve endişe duymak. i. büyük korku, dehşet.
dreadful s. 1. korkunç, dehşetli. 2. k. dili berbat, çok kötü.
dream 1 i. 1. düş, rüya. 2. hayal, hulya.
dream 2 f. (--ed/--t) 1. rüya görmek. 2. hayal kurmak. 
dream about s.o./s.t.  birini/bir şeyi rüyasında görmek. 
dream that  -i rüyasında görmek. 
dream up  k. dili hayalinde yaratmak.
dreamer i. hayalperest, hayalci, düşçü.
dreamlike s. rüya gibi, hayal gibi.
dreamt f., bak. dream.
dreary s. kasvetli, sıkıcı.
dredge i., mak. tarak, tırmık, tarama aygıtı; tarak dubası. f. (deniz, göl, ırmak v.b.´nin) dibini taramak; (limanı) tarakla temizlemek.
dregs i. 1. tortu, telve. 2. çöp, süprüntü. 
drench f. sırılsıklam etmek.
dress f. 1. giydirmek; giyinmek. 2. düzenlemek, süslemek. 3. ask. bir hizaya getirmek. 4. (yaraya) pansuman yapmak. 5. (saça) şekil vermek. 6. (deriyi) sepilemek, tabaklamak. 7. (tavuk, balık v.b.´ni) temizlemek. i. 1. kadın elbisesi. 2. elbise, giysi. 3. giyim, kılık kıyafet, üst baş. 
dress down  k. dili azarlamak, haşlamak. 
dress rehearsal  tiy. kostümlü prova. 
dress up  giyinip süslenmek.
dressed up fit to kill  k. dili iki dirhem bir çekirdek. 
dresser i. şifoniyer.
dressing i. 1. (salata için) sos. 2. (kızarmış hindi ile yenilen) ekmek kırıntılarıyla yapılan baharatlı bir yemek. 3. pansuman. 
dressing gown  İng. sabahlık; robdöşambr. 
dressing table  tuvalet masası.
dressmaker i. kadın terzisi.
dressmaking i. terzilik.
drew f., bak. draw.
dribble f. 1. damla damla akıtmak, damlatmak. 2. spor dripling yapmak; (topu) sürmek. 3. salyası akmak. i. ufak akıntı; sızıntı. 
dribble down  (damlalar) akmak, süzülmek; (su) sızmak.
driblet i. çok az miktar.
dried f., bak. dry. s. kurutulmuş, kuru.
drier i. 1. kurutucu, kurutucu madde. 2. bak. dryer.
drift i. 1. sürüklenme. 2. yönelim, yöneliş, kayma. 3. sürükleniş, amaçsızca sürüklenme. 4. (rüzgârın yığdığı) kar birikintisi. 5. anlam, demek istenilen şey. f. 1. (rüzgârın/akıntının etkisiyle) sürüklenmek. 2. hiçbir yerde/işte sürekli kalmadan yaşamak.
drift apart  sürüklenmek; uzaklaşmak; tedricen ayrı düşmek. 
driftwood i. suların sürüklediği ağaç dalları.
drill i. 1. matkap, delgi. 2. ask. talim. 3. alıştırma. f. 1. (matkapla) delmek. 2. ask. talim yaptırmak; talim yapmak. 3. alıştırma yaptırmak; alıştırma yapmak.
drink f. (drank, drunk) 1. içmek. 2. içki içmek. 3. in büyük bir zevkle seyretmek/dinlemek. 4. to -in şerefine içmek. i. 1. içecek. 2. içki. 3. bir içimlik miktar. 4. argo deniz. 
drink a toast to  (birinin) sıhhatine/şerefine içmek.
drink like a fish  fazla içki içmek. 
drink s.o. under the table  k. dili sarhoş olmadan içki içebilme konusunda birini gölgede bırakmak.
drink s.t. straight  (içkiyi) sek içmek. 
drink to excess  içkiyi fazla kaçırmak. 
drinking i. içki içme. 
drinking cup  kadeh. 
drinking straw  kamış. 
drinking water  içme suyu.
drip f. (--ped/--t, --ping) damlatmak; damlamak. i. 1. damla. 2. damlama. 3. damlalık, yağmur suyunu akıtan çıkıntı/yiv. 
drip-dry f. suyu sıkılmadan kurumak. s. ütü istemeyen (kumaş); ütü istemeyen kumaştan yapılmış (giysi).
dripping i. eriyerek akıp donmuş yağ damlası.
dripping wet  sırsıklam, sırılsıklam.
drive f. (drove, --n) 1. (araba) sürmek, kullanmak: He doesn´t know how to drive a car. Araba kullanmasını bilmiyor. 2. araba ile gitmek: I drive to and from work every day. İşe her gün arabayla gidip geliyorum. 3. araba ile götürmek: I´ll drive you home after the party. Partiden sonra seni arabayla evine götüreceğim. 4. (hayvanları) sürmek. 5. çalıştırmak: He drives his employees much too hard. Personelini çok çalıştırıyor. i. 1. araba gezintisi. 2. cadde. 3. ask. büyük taarruz. 4. ruhb. dürtü. 5. beceri, inisiyatif. 6. mak. işletme mekanizması. 7. bilg. sürücü. 8. bak. driveway.
drive a hard bargain  sıkı bir pazarlık sonucu birçok şey elde etmek. 
drive a hard bargain sıkı bir pazarlık yaparak fiyatı çok indirmek.
drive at  ... demek istemek, -i kastetmek. 
drive away/off  1. kovmak, defetmek. 2. arabayla uzaklaşmak/ayrılmak. 
drive back  1. arabayla geri dönmek. 2. püskürtmek, geri dönmek zorunda bırakmak. 
drive by  arabayla geçmek; arabayla önünden geçmek. 
drive into a corner  köşeye sıkıştırmak, kıstırmak.
drive mad  çıldırtmak. 
drive out  kovmak, defetmek.
drive s.o. ape  k. dili birini delirtmek.
drive s.o. bananas k. dili birini çıldırtmak.
drive s.o. to distraction  birini deli etmek, birini deliye çevirmek.
drive s.o. to the wall/drive s.o. up against the wall  k. dili 1. birini iflas ettirmek; birini iflasa sürüklemek; birini iflasın eşiğine getirmek. 2. birini çok zor bir duruma sokmak, birini köşeye sıkıştırmak. 
drive s.o. up the wall  k. dili birini deliye döndürmek, birini zıvanadan çıkarmak. 
drive s.o. wild  1. birini çıldırtmak. 2. birini çılgına çevirmek, birini çok kızdırmak. 
drive-in i. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan lokanta. 2. seyircilerin arabaları içinde oturarak film seyrettikleri açık hava sineması. s. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan (lokanta). 2. seyircilerin arabaları içinde oturarak film seyrettikleri (açık hava sineması). 
drive-in window  müşterilerine arabalarında hizmet veren banka gişesi.
drivel f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. salyası akmak. 2. saçmalamak. i. saçma sapan söz.
driven f., bak. drive.
driver i. 1. sürücü, şoför. 2. bilg. uyumcu. 
driver´s license  ehliyet, sürücü belgesi.
driveway i. evin garajını sokağa bağlayan yol.
driving i. sürme, sürüş. s. 1. enerjik, canlı, dinamik. 2. şiddetli, sert. 
driving rain  şiddetli yağmur.
drizzle f. (yağmur) çiselemek, serpiştirmek. i. 1. çisenti. 2. çiseleme.
drone i. 1. erkek arı. 2. asalak, parazit, ekti. 3. monoton ses, vızıltı. f. 1. vızıldamak. 2. homurdanmak.
drool f. ağzı sulanmak.
droop f. 1. sarkmak, bükülmek, eğilmek; sarkıtmak, eğmek. 2. (bitki/çiçek) boynunu bükmek.
drop i. 1. damla: a drop of water su damlası; bir damla su. Would you like a drop of brandy? Bir konyak ister misiniz? 2. düşüş, iniş: a drop in prices fiyatlarda düşüş. 3. damla, pek az miktar; bir yudum. f. (--ped/--t, --ping) 1. damlatmak; damlamak. 2. düşürmek; düşmek: You dropped your pen. Kalemini düşürdün. The inflation rate has dropped to forty percent. Enflasyon oranı yüzde kırka düştü. 3. serpmek. 4. (arabadan) indirmek: Where shall I drop you? Seni nerede indireyim? 5. vazgeçmek, bırakmak: A lack of money has forced us to drop that project. Parasızlık yüzünden o projeden vazgeçmek zorunda kaldık. 6. kesmek, son vermek: Let´s drop this discussion. Bu tartışmaya son verelim. 7. (sesi) alçaltmak; (ses) alçalmak. 
drop a brick k. dili pot kırmak, gaf yapmak, çam devirmek.
drop a hint  imada bulunmak, dokundurmak. 
drop a line/note  iki satır yazıvermek, pusula göndermek. 
drop asleep  uyuyakalmak. 
drop behind  geri kalmak. 
drop down  düşmek. 
drop in at  -e uğramak. 
drop in on  -i ziyaret etmek. 
drop off  1. azalmak; düşmek. 2. inmek. 
drop out  1. (üyelikten) ayrılmak, çıkmak. 2. okula devam etmemek. 
drop-off i. 1. azalma, düşme. 2. dik iniş.
dropout i. okulu bırakan öğrenci.
dross i. 1. cüruf, maden posası, dışık. 2. süprüntü, artık, değersiz şeyler.
drought i. kuraklık, susuzluk.
drove 1 i. sürü.
drove 2 f., bak. drive.
drown f. (suda) boğulmak; boğmak. 
drown out  (bir sesi) (daha yüksek bir sesle) bastırmak.
drowse f. uyuklamak, pineklemek.
drowsiness i. uykulu olma, uyuşukluk.
drowsy s. 1. uykulu. 2. uyku veren.
drudge i. ağır ve sıkıcı bir işte çalışan kimse. f. ağır ve sıkıcı bir iş yapmak.
drudgery i. ağır ve sıkıcı iş, angarya.
drug i. 1. ilaç, ecza. 2. uyuşturucu madde; hap. f. (--ged, --ging) 1. ilaçla uyuşturmak. 2. (yiyeceğe/içeceğe) uyuşturucu ilaç katmak. 
drug addict  uyuşturucu bağımlısı; hapçı.
drug habit  uyuşturucu bağımlılığı. 
druggist i. eczacı.
drugstore i. eczane.
drum i. 1. davul; trampet; dümbelek. 2. davul sesi. 3. anat. kulakzarı, kulakdavulu. 4. varil. f. (--med, --ming) davul çalmak.
drumbeat i. davul sesi.
drummer i. davulcu; trampetçi.
drumstick i. 1. davul tokmağı; fışkın; trampet değneği, baget. 2. ahçı. (kümes hayvanında) bacak.
drunk f., bak. drink. s., i. sarhoş, içkili. 
drunk with success  başarı sevinciyle kendinden geçmiş.
drunkard i. ayyaş, içkici.
drunken s. sarhoş, içkili.
drunkenness i. sarhoşluk.
dry s. 1. kuru. 2. yağmursuz, kurak, susuz. 3. susamış. 4. kurumuş, suyu çekilmiş. 5. süt vermeyen, sütü kesilmiş (inek). 6. kör (kuyu). 7. sert, keskin. 8. yavan, tatsız (söz, konuşma v.b.). 9. sek (içki). 10. sıkıcı. f. (dried) kurutmak; kurumak. 
dry cell  kuru pil.
dry cell  kuru pil. 
dry cleaner  kuru temizleyici. 
dry cleaning  kuru temizleme. 
dry cough  kuru öksürük. 
dry dock  den. kuru havuz. 
dry goods  manifatura, mensucat. 
dry mustard  toz hardal, hardal tozu.
dry quart  A.B.D. 1,101 litre.
dry up  kurumak, tükenmek; kurutmak, tüketmek. 
dryer i. kurutucu; kurutma makinesi: hair dryer saç kurutucusu. clothes dryer çamaşır kurutma makinesi.
drying rack  çamaşır askısı. 
dual s. ikili, çifte, çift; çift yönlü.
dual-purpose s. çift amaçlı.
dub f. (--bed, --bing) dublaj yapmak, filmi çekimden sonra seslendirmek.
dubious s. 1. kuşkulu, şüpheli. 2. belirsiz. 3. kararsız. 4. güvenilmez.
duchess i. düşes.
duck i. ördek; dişi ördek. f. 1. (başını/vücudunu) suya sokup çıkarmak, suya daldırmak; suya dalmak. 2. başını çabucak eğip kaldırmak.
duckling i. ördek yavrusu, palaz.
duct i. tüp, kanal.
dud i. 1. patlamayan mermi/bomba. 2. başarısız kimse; fiyasko.
duds i., çoğ., k. dili giysiler.
due s. 1. (akla/kanunlara/toplumca makbul sayılana) uygun olan. 2. hak ettiği, gereken: This matter is at last being given due attention. Bu mesele nihayet hak ettiği ilgiyi görüyor. z. tam (bir yöne) doğru: It´s due east of here. Buranın tam doğusunda. i. hak ettiği şey, hak. 
duel i. düello. f. düello etmek.
dues i., çoğ. ödenti, aidat.
duet i., mus. düet, düo.
dug f., bak. dig.
duke i. dük.
dull s. 1. kalın kafalı, anlayışsız, gabi. 2. kör, kesmez (bıçak, makas v.b.). 3. donuk, sönük (renk). 4. duygusuz. 5. sıkıcı, kasvetli. f. 1. sersemlemek; sersemletmek: dull s.o.´s mind birini sersemletmek. 2. körletmek; körlenmek: dull a blade bıçağı körletmek. 3. donuklaştırmak; donuklaşmak. 4. duygusuzlaşmak; duygusuzlaştırmak. 5. (ağrıyı) hafifletmek, azaltmak.
duly z. 1. uygun olarak, gereğince, gerektiği gibi, hakkıyla. 2. tam zamanında.
dumb s. 1. dilsiz. 2. dili tutulmuş, sessiz. 3. k. dili sersem, kafasız, budala.
dumbfound f. hayretler içinde bırakmak, şaşırtmak.
dumfound f., bak. dumbfound.
dummy i. 1. enayi, aptal, budala, mankafa. 2. terz. manken. 3. taklit, sahte şey. 4. matb. maket. 5. İng. emzik, meme. s. taklit, sahte; yapay.
dump f. 1. boşaltmak, atmak. 2. tic. damping yapmak, toptan ucuza satmak. i. çöp yığını, çöplük. 
dump truck  damperli kamyon.
dumping i., tic. damping.
dumps i., çoğ. 
dun f. (--ned, --ning) alacağını istemek, borçluyu sıkıştırmak.
dunce i. ahmak.
dune i. kumul.
dung i. 1. hayvan tersi. 2. gübre. f. gübrelemek.
dungarees i., çoğ. blucin pantolon, blucin, kot pantolon, kot; blucin tulum. 
dungeon i. zindan.
dunk f. batırmak, banmak.
duo i. ikili, duo, düo.
duodenum i., anat. onikiparmak bağırsağı.
dupe i. safdil. f. aldatmak, dolandırmak.
duplex s. 1. çift. 2. dubleks.
duplicate s., i. (du´plıkît) 1. eş, çift. 2. kopya. f. (du´plıkeyt) 1. kopyasını yapmak. 2. kopya etmek, suretini çıkarmak. 
duplicity i. ikiyüzlülük, düzenbazlık, hile.
durability i. 1. dayanıklılık. 2. süreklilik, devam.
durable s. 1. dayanıklı, sağlam, eskimez. 2. sürekli, devamlı.
duration i. 1. süreklilik, devam. 2. süre.
duress i. zorlama, baskı. 
during edat boyunca, süresince, esnasında, zarfında, -de.
dusk i. alacakaranlık, akşam karanlığı.
dusky s. 1. oldukça karanlık. 2. koyu esmer.
dust i. 1. toz. 2. toprak. f. 1. toz serpmek: dust a cake with sugar keke şeker serpmek. 2. tozunu almak; fırçalamak: She is dusting the furniture. Mobilyanın tozunu alıyor. 
dust cover/jacket  şömiz, ceket.
Dust has settled on everything.  Her şey tozlandı. 
dustcloth i. toz bezi.
dustheap i. toz/süprüntü yığını.
dustpan i. faraş.
dusty s. 1. tozlu. 2. toz gibi.
Dutch s. 1. Hollanda, Hollanda´ya özgü. 2. Hollandalı. 3. Hollandaca. i. Hollandaca. 
Dutch treat  k. dili masrafın Alman usulü bölüşüldüğü eğlenti. 
Dutchman çoğ. Dutch.men (d^ç´mîn) i. Hollandalı erkek, Hollandalı.
Dutchwoman  çoğ. Dutch.wom.en (d^ç´wîmîn) i. Hollandalı kadın, Hollandalı.
dutiful s. 1. ödevcil. 2. saygılı.
duty i. 1. görev, ödev, vazife. 2. gümrük resmi, gümrük vergisi. 
duty to/towards  -e karşı sorumluluk. 
duty-free s., z. gümrüksüz.
dwarf i. cüce. f. 1. cüceleştirmek. 2. küçük göstermek. s. cüce, bodur.
dwell f. (dwelt/--ed) 1. ikamet etmek, oturmak. 2. on (bir konu) üzerinde durmak. 
dwell in  -de ikamet etmek, -de oturmak.
dweller i. oturan, sakin.
dwelling i. konut, ev, ikametgâh, mesken.
dwindle f. 1. yavaş yavaş azalmak, gittikçe ufalmak, giderek küçülmek. 2. önemini kaybetmek.
dye i. boya, renk. f. boyamak; boyanmak.
dyestuff i. boya maddesi.
dying f., bak. die.
dyke i., bak. dike.
dynamic s. 1. dinamik, devimsel. 2. mekanik gücü olan. 3. dinamik, canlı, hareketli.
dynamite i. dinamit. f. dinamitle havaya uçurmak, dinamitlemek.
dynamo i. dinamo.
dynasty i. hanedan.
dysentery i., tıb. dizanteri, kanlı basur.
dyspepsia i., tıb. hazımsızlık, dispepsi.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)