Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
E kıs. East, Eastern, English.
E, e i. E, İngiliz alfabesinin beşinci harfi.
ea kıs. each.
each s. her, her bir. zam. her biri, tanesi. two million liras each  tanesi iki milyon lira. 
each one  her biri. 
each other  birbirini.
eager s. istekli, hevesli, can atan. 
eager beaver  argo görevine fazlasıyla bağlı kimse.
eagerness i. şevk, istek, arzu, canlılık. 
eagle i. kartal, karakuş.
eagle-eyed s. keskin gözlü.
ear 1 i. 1. kulak. 2. işitme duyusu. 
ear 2 i. başak.
eardrum i., anat. kulakzarı, kulakdavulu.
earful i., k. dili 1. azar, papara, zılgıt. 2. bir sürü dedikodu. 3. beklenmedik bir sürü laf.
earl i. kont.
earlobe i. kulakmemesi.
early s. erken; eski; ilk. z. zamansız, vakitsiz, vaktinden evvel. 
early riser  erken kalkan kimse.
early warning system  erken uyarı sistemi.
earmark i. 1. hayvanların kulaklarına takılan marka. 2. (bir şeyin) esas niteliği. f. belirli bir maksat için ayırmak, bir yana koymak.
earn f. kazanmak; kazandırmak.
earn one´s keep (biri/bir hayvan) yaptığı hizmetle kendi masrafını çıkarmak/karşılamak. 
earnest 1 s. ciddi, ağırbaşlı. 
earnest 2 i. 
earnest money  teminat akçesi, pey akçesi.
earnings i. kazanç, kâr; maaş, gelir.
earphone i., bak. headphone.
earring i. küpe.
earshot i. 
earsplitting s. sağır edici (ses).
earth i. 1. dünya. 2. toprak. 3. İng., elek. toprak. 
earthen s. topraktan yapılmış, toprak.
earthenware i. çanak çömlek. s. topraktan yapılmış, toprak.
earthly s. dünyaya ait, dünyevi. 
earthquake i. deprem, zelzele, yersarsıntısı.
earthshaking s. inançları kökünden sarsan, fikirleri altüst eden.
earthworm i. yer solucanı.
earthy s. 1. toprağa benzer, topraksı. 2. kaba, incelikten yoksun.
earwax i. kulak kiri.
ease 1 i. 1. kolaylık. 2. rahat, sıkıntısızlık. 
ease 2 f. 1. rahat ettirmek, sıkıntıdan kurtarmak. 2. (ağrıyı) yatıştırmak. 3. kolaylaştırmak. 4. dikkatle yerleştirmek. 5. yavaş yavaş hareket ettirmek. 
ease off/up  gevşetmek.
easel i. ressam sehpası, şövale.
easily z. kolaylıkla, kolayca, rahat rahat.
easiness i. 1. kolaylık. 2. yumuşaklık, yumuşak davranış.
east i. doğu, şark. s. doğu. z. doğuya doğru, doğuya. 
Easter i. Paskalya, Paskalya yortusu. 
Easter egg Paskalya yumurtası.
easterly z. 1. doğudan. 2. doğuya doğru. s. 1. gündoğusuna bakan. 2. doğudan esen.
eastern s. doğu, doğusal, doğuya ait. 
eastward s. 1. doğuya yönelen. 2. doğuya bakan. z. doğuya doğru, doğu yönünde.
eastwardly z. 1. doğuya doğru. 2. doğudan. s. 1. doğuya yönelen. 2. doğudan esen (rüzgâr).
eastwards z. doğuya doğru, doğu yönünde.
easy 1 s. kolay, rahat. 
easy 2 z., k. dili kolayca, rahatça. 
easy chair  rahat koltuk.
easy mark  k. dili kolayca aldatılabilen kimse. 
easy money  kolay kazanılmış para. 
easygoing s. uysal, yumuşak başlı.
eat f. (ate, --en) 1. yemek. 2. yemek yemek. 
eat humble pie  kibri kırılmak, burnu sürtülmek; kabahatini itiraf edip af dilemek, tükürdüğünü yalamak.
eat one´s fill  karnını doyurmak. 
eat one´s heart out  k. dili kendi kendini yemek, içi içini yemek, çok üzülmek. 
eat one´s words  k. dili sözünü geri almak. 
eat s.o. out of house and home  k. dili aşırı miktarda yiyerek birinin bütçesini altüst etmek. 
eat up yiyip bitirmek. 
eaves i. saçak.
eavesdrop f. (on) -e kulak misafiri olmak.
ebb i. deniz sularının çekilmesi. f. (deniz) çekilmek. 
ebb tide  cezir, inik deniz. 
ebony i., s. abanoz.
ebullient s. 1. içi kaynayan, coşkun, şevkli. 2. kaynayan, taşan (sıvı).
EC kıs. the European Community.
eccentric s. 1. acayip, garip, tuhaf, eksantrik. 2. dışmerkezli, eksantrik. i. garip bir kişi, eksantrik. 
eccentricity i. 1. tuhaflık, eksantriklik. 2. dışmerkezlilik, eksantriklik.
ecclesiastic s. kiliseye veya kilise örgütüne ait, dini. i. papaz, rahip.
echelon i., ask. kademe.
echo i. (çoğ. --es) yankı. f. 1. yankılanmak, aksetmek. 2. tekrarlanmak; tekrarlamak.
éclair i. ekler (bir çeşit pasta).
eclectic s. 1. çeşitli sistem ve kaynaklardan derlenmiş. 2. fels. seçmeci, seçmeciliğe ait. i., fels. seçmeci.
eclecticism i., fels. seçmecilik.
eclipse i., gökb. tutulma. f. 1. ışığını karartmak. 2. (birinden) üstün çıkmak, (birini) gölgede bırakmak. 
ecological s. ekolojik, çevrebilimsel.
ecologist i. ekolojist, çevrebilimci.
ecology i. ekoloji, çevrebilim.
econ kıs. economic, economics, economy.
economic s. ekonomiyle ilgili, ekonomik, iktisadi.
economical s. tutumlu, hesaplı; ekonomik.
economics i. iktisat, ekonomi bilimi. 
economise f., İng., bak. economize.  
economist i. iktisatçı, ekonomist.
economize f. tasarruf etmek, ekonomi yapmak, iktisat yapmak.
economy i. 1. ekonomi, iktisat. 2. tasarruf, tutumluluk, ekonomi.
ecosystem i. ekosistem.
ecstasy i. esrime, coşu, kendinden geçme, vecit.
ecstatic s. 1. esrik, kendinden geçmiş. 2. çok mutlu, sevinç dolu.
Ecuador i. Ekvador.
Ecuadoran i., s., bak. Ecuadorian.
Ecuadorean i., s., bak. Ecuadorian.
Ecuadorian i. Ekvadorlu. s. 1. Ekvador, Ekvador´a özgü. 2. Ekvadorlu.
ecumenical s. 1. kiliselerin tümünü temsil eden; tüm kiliselerin kabul ettiği. 2. tüm kiliselerin birleşmesini amaçlayan.
eczema i., tıb. egzama, mayasıl.
ed kıs. edited, edition, editor.
Edam i. Hollanda peyniri, edam. 
Edam cheese bak. Edam.
eddy i. girdap, anafor, eğrim, çevri, burgaç. f. anaforlanmak, burgaçlanmak.
edema i., tıb. ödem.
edge i. 1. kenar. 2. k. dili avantaj, üstünlük. f. 1. kenarına bordür yapmak. 2. (bir tarafa doğru) yavaş yavaş gitmek. 
edgewise z. yan yan, yanlamasına; yandan. 
edginess i. sinirlilik.
edging i. kenar suyu, dantel, sutaşı.
edgy s. sinirli, sinirleri gergin.
edible s. yenebilir. i. yiyecek.
edict i. emir, ferman.
edifice i. büyük yapı.
edify f. ahlakça yükseltmek.
edifying s. ahlakça yükselten.
edit f. redaksiyon yapmak.
editing i. redaksiyon.
edition i. edisyon, basım.
editor i. 1. editör. 2. redaktör.
editorial i. başmakale.
editorship i. 1. editörlük. 2. redaktörlük.
educate f. eğitmek; okutmak.
educated s. eğitimli, tahsilli.
education i. eğitim.
educational s. eğitimsel, eğitsel; eğitici.
educator i. eğitimci, eğitmen.
EEC kıs. the European Economic Community.
eel i. (çoğ. --s/eel) yılanbalığı.
efface f. 1. silmek, bozmak. 2. yok etmek, gidermek. 
efface o.s. dikkatleri üstüne çekmemeye çalışmak. 
effect i. etki, sonuç. f. yerine getirmek, gerçekleştirmek, başarmak. 
effective s. 1. yürürlükte. 2. etkili, tesirli. i., tic. efektif, nakit.
effects i., çoğ. eşya, mal.
effectual s. etkili, istenilen sonucu veren.
effeminate s. kadınsı, efemine.
effervesce f. köpürmek, kabarmak.
effervescent s. efervesan.
effete s. 1. bitkin, halsiz, güçsüz. 2. kısır, verimsiz. 3. efemine.
efficacious s. istenen sonucu veren, etkili, tesirli.
efficacy i. yarar, fayda, etki.
efficiency i. hızlı ve verimli çalışma.
efficient s. hızlı ve verimli çalışan, randımanlı.
effigy i. 
effluence i. 1. dışarı akma, akıntı. 2. atık su; atık madde.
effluent i. atık su; atık madde.
effort i. gayret, çaba, efor.
effortless s. zahmetsiz, kolay.
effrontery i. küstahlık, yüzsüzlük.
effusive s. coşkun, taşkın.
eg kıs. exempli gratia (for example) mesela, örneğin.
egg 1 i. yumurta. 
egg 2 f. on tahrik etmek, kışkırtmak.
egg white  yumurta akı. 
egg white  yumurta akı.
eggbeater i. yumurta çırpacağı.
eggcup i. yumurtalık, yumurta kabı.
egghead i., argo entel, entelektüel.
eggplant i. patlıcan.
eggshell i. yumurta kabuğu.
ego i. benlik, ego, ben.
egocentric s. egosantrik, beniçinci.
egocentricity i. egosantrizm, beniçincilik.
egoism i. egoizm, bencillik.
egoist i. bencil, egoist.
egotism i. egotizm, benlikçilik.
egotist i. bencil.
egregious s. fevkalade kötü, korkunç: an egregious mistake korkunç bir yanlış.
Egypt i. Mısır.
Egyptian i. Mısırlı. s. 1. Mısır, Mısır´a özgü. 2. Mısırlı.
eh ünlem, k. dili 1. ... değil mi?: He´s a lucky guy, eh? Şanslı bir herif, değil mi? 2. Ne?/Ha?: ´´Come here!´´ ´´Eh?´´ ´´I said ´Come here!´ ´´ ´´Buraya gel!´´ ´´Ne?´´ ´´ ´Buraya gel!´ dedim.´´
eiderdown i. kuştüyü yorgan.
eight s. sekiz. i. sekiz rakamı (8, VIII). eight-hour day günde sekiz saat çalışma sistemi. 
eighteen s. onsekiz. i. onsekiz rakamı (18, XVIII).
eighteenth s., i. 1. onsekizinci. 2. onsekizde bir.
eighth s. 1. sekizinci. 2. sekizde bir. 
eighth note  müz. sekizlik nota, sekizlik.
eightieth s., i. 1. sekseninci. 2. seksende bir.
eighty s. seksen. i. seksen rakamı (80, LXXX).
Eire i. İrlanda Cumhuriyeti.
either s. ikisi de; her iki: She doesn´t like either one. İkisini de sevmiyor. On either side of him sat a cat. Her iki tarafında bir kedi oturuyordu. zam. her ikisi, ikisi de; ikisinden biri: You can have either. İkisinden birini alabilirsin. bağ. ya ... ya (da): Either you do this or you clear out of here for good. Ya bunu yaparsın, ya buradan temelli defolursun. z. de: “I don´t know how to play bridge.” “I don´t either.” “Briç oynamayı bilmiyorum.” “Ben de.”
either this or that  ya bu ya o.
ejaculate f. 1. birdenbire yüksek bir sesle söylemek. 2. boşalmak, meni gelmek.
ejaculation i. 1. ünlem. 2. boşalma, meninin atılması.
eject f. 1. dışarı atmak, çıkarmak, fışkırtmak. 2. defetmek, kovmak.
ejector i., mak. fışkırtıcı, ejektör.
eke f. 
eke out  (bir şey yapmakla) (yetersiz bir şeyi) artırmak. 
eke out a living  kıt kanaat geçinmek.
El Salvador El Salvador.
elaborate 1 s. 1. çok ayrıntılı ve çok iş isteyen. 2. karmaşık; girift, girişik.
elaborate 2 f. (on) ayrıntılarına girmek.
élan i. şevk, canlılık.
elapse f. (zaman) geçmek, akmak.
elastic s. 1. esnek, elastik, elastiki. 2. lastikli. i. lastik, lastikli şerit.
elasticity i. esneklik, elastiklik, elastisite.
elate f. çok sevindirmek, çok neşelendirmek.
elated s. sevinçli, kıvançlı. 
elation i. sevinç, kıvanç.
elbow i. dirsek. f. dirsekle itmek/vurmak, dirseklemek; ite kaka yol açmak. 
elbow grease  k. dili alın teri, emek. 
elbowroom i. rahatça hareket edilebilecek yer, geniş yer.
elder 1 s. yaşça büyük, büyük. i. yaşlı/itibarlı kişi. 
elder 2 i. mürver ağacı, mürver.
elder brother  ağabey. 
elder sister abla.
elder sister abla.
elderly s. oldukça yaşlı.
elders i., çoğ. (yaşça) büyükler.
eldest s. (yaşça) en büyük.
elect f. seçmek.
election i. seçim.
electioneer f. seçim propagandası yapmak.
elective s. 1. isteğe bağlı. 2. seçimle elde edilen (bir makam). i. seçmeli ders.
elector i. seçmen.
electorate i. seçmenler.
electric s. 1. elektrikle ilgili. 2. elektrikli. 
electric arc elektrik arkı.
electric arc  fiz. elektrik arkı, elektrik yayı. 
electric chair  elektrikli sandalye. 
electric current  elektrik akımı, elektrik cereyanı. 
electric eye  elektrikli göz. 
electric fan  vantilatör.
electric guitar  elektrogitar. 
electric light  elektrik lambası. 
electric meter  elektrik saati. 
electric motor  elektrik motoru. 
electric power  elektrik kuvveti. 
electric shaver  elektrikli tıraş makinesi.
electrical s. 1. elektrikli. 2. elektrikle ilgili. 
electrical appliance  elektrikli alet; elektrikli aygıt. 
electrical engineer  elektrik mühendisi. 
electrical engineering  elektrik mühendisliği.
electrician i. elektrikçi, elektrik tesisatçısı.
electricity i. elektrik.
electrification i. elektriklendirme, elektrifikasyon.
electrify f. 1. elektriklendirmek. 2. elektriklemek. 3. heyecanlandırmak, heyecan vermek.
electrocardiogram i., tıb. elektrokardiyogram.
electrocute f. 1. elektrikle öldürmek. 2. elektrikli sandalyede idam etmek.
electrode i. elektrot.
electrolysis i. elektroliz.
electrolyte i. elektrolit.
electromagnet i. elektromıknatıs.
electromagnetic s. elektromanyetik.
electron i. elektron.
electronic s. elektronik. 
electronic music  elektronik müzik.
electronic music  elektronik müzik. 
electronics i. elektronik.
electropositive s. elektropozitif.
electroshock i., tıb. elektroşok.
elegance i. zarafet.
elegant s. zarif.
elegy i. eleji, ağıt.
element i. 1. öğe, unsur, eleman, parça. 2. kim. element, öğe. 
elemental s. 1. ilkel; dizginsiz, frenlenmemiş. 2. doğadaki güçlere özgü. 3. doğal.
elementary s. 1. başlayanlar için: elementary French course yeni başlayanlar için Fransızca kursu. 2. temel. 3. ilkel. 4. basit, kolay. 
elementary education  ilköğretim. 
elementary school  ilköğretim okulu.
elements i., çoğ. 1. the doğa güçleri. 2. gruplar. 3. temel ilkeler. 
elephant i. fil. 
elevate f. 1. yükseltmek; kaldırmak. 2. terfi ettirmek.
elevation i. 1. yükseltme; kaldırma. 2. terfi. 3. coğr. yükselti.
elevator i. 1. asansör. 2. silo.
elevator shaft  asansör boşluğu. 
eleven s. on bir. i. on bir rakamı (11, XI).
eleventh s. 1. on birinci. 2. on birde bir. 
eleventh hour  son dakika.
elf çoğ. elves (elvz) i. cüce ve yaramaz cin.
elicit f. 1. (gerçeği) ortaya çıkarmak. 2. (bilgi) edinmek, sağlamak. 3. -e yol açmak, -e neden olmak.
eligibility i. uygunluk.
eligible s. (for) -e uygun.
eliminate f. 1. gidermek; yok etmek. 2. (bir yarışçıyı) elemek. 3. k. dili öldürmek, temizlemek.
elimination i. 1. giderme; yok etme. 2. (yarışçıyı) eleme.
elite i. elit, seçkinler. s. elit, seçkin.
elixir i. iksir.
elk i., zool. kanadageyiği; avrupamusu.
ellipse i. elips.
ellipsis çoğ. el.lip.ses (îlîp´siz) i., dilb. eksilti, eksiltili anlatım.
elliptical s. eliptik.
elm i. karaağaç.
elocution i. 1. söz söyleme sanatı. 2. etkili ve güzel konuşma tarzı.
elongate f. uzatmak.
elongation i. uzatma.
elope f. evlenmek için evden kaçmak, âşığıyla kaçmak.
eloquence i. etkili ve güzel söz söyleme yeteneği.
eloquent s. 1. etkili ve güzel söz söyleyen. 2. etkili ve güzel (sözler, konuşma tarzı).
else z. başka: What else can he do? Başka ne yapabilir? Who else was there? Orada başka kim vardı? Where else can they be? Başka nerede olabilirler? 
elsewhere z. başka yere; başka yerde.
elucidate f. açıklamada bulunmak, izahat vermek; açıklamak.
elude f. 1. (izleyenleri, bir tehlikeyi) atlatmak. 2. hatırlayamamak, aklına gelmemek: The name of the town eludes me. Şehrin adı aklıma gelmiyor.
elusive s. 1. yakalanması zor. 2. tarifi zor; anlaşılması zor. 3. çabucak geçen.
elves i., çoğ., bak. elf.
emaciated s. (açlıktan/hastalıktan) çok zayıflamış, sıskası çıkmış, bir deri bir kemik kalmış.
emanate f. from -den çıkmak; -den yayılmak; -den fışkırmak; -den akmak.
emancipate f. 1. azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak. 2. from -den kurtarmak.
emancipation i. 1. azat etme, serbest bırakma. 2. özgürlük, kurtuluş.
emasculate f. 1. hadım etmek, enemek, burmak. 2. kuvvetten düşürmek. 3. (bazı kısımları çıkararak veya sansür ederek) (bir yazıyı) kuşa çevirmek/benzetmek.
embalm f. tahnit etmek, mumyalamak.
embankment i. toprak set.
embargo i. (çoğ. --es) ambargo. 
embark f. gemiye binmek. 
embark on/upon  -e girişmek, -e başlamak.
embarkation i. gemiye binme.
embarrass f. utandırmak, mahcup etmek.
embarrassment i. utanma, utanç duyma, mahcup olma.
embassy i. elçilik, sefaret.
embattled s. güç durumda, sıkışmış.
embed f. (--ded, --ding) (in) (içine) iyice yerleştirmek, gömmek.
embellish f. süslemek.
embellishment i. 1. süsleme. 2. süs.
ember i. kor; köz.
embezzle f. (emanet para veya mülkü) zimmetine geçirmek.
embezzlement i. zimmete geçirme.
embezzler i. zimmetine para geçiren kimse.
embitter f. hayata küstürmek.
emblazon f. 1. süslemek, tezyin etmek. 2. armalarla donatmak. 3. kutlamak. 
emblem i. amblem, simge.
embodiment i. (bir şeyin) somut hali; kendisi: She is the embodiment of elegance. Zarafetin ta kendisi.
embody f. 1. in (belirli/somut bir halde) dışa vurmak. 2. kapsamak.
embolden f. cesaret vermek, yüreklendirmek.
embolism i., tıb. amboli.
emboss f. 1. kabartma desenle süslemek. 2. kakmak, kabartmak. 
embrace f. 1. (birine) sarılmak, (birini) kucaklamak; kucaklaşmak. 2. kapsamak. 3. (bir dini) kabul etmek, (bir dine) girmek. 4. (bir teklifi) kabul etmek. i. kucak.
embroider f. 1. üzerine nakış işlemek. 2. (anlatılan bir öykü veya olayı) hayalinden bir şeyler katarak süslemek.
embroidery i. nakış, işleme. 
embroidery frame  kasnak.
embroil f. (birini) (zor bir işe) sokmak, karıştırmak.
embryo i., biyol. embriyon, oğulcuk.
emcee i. sunucu. f. (bir programın) sunuculuğunu yapmak.
emend f. (bir metnin) yanlışlarını düzeltmek.
emendation i. (metne ait) düzeltme.
emerald i. 1. zümrüt. 2. zümrüt yeşili. s. zümrüt yeşili.
emerge f. çıkmak, meydana çıkmak.
emergency i. acil durum. 
emergency door/exit  acil çıkış kapısı. 
emergency landing  mecburi iniş. 
emergency treatment  acil tedavi. 
emergency ward  (hastanede) acil servis. 
emergent s. çıkan, meydana çıkan.
emeritus s. emeritus (emekli bir üniversite öğretim görevlisine verilen unvan).
emery i. zımpara. 
emery board  zımparalı tırnak törpüsü.
emetic s., i. kusturucu (ilaç).
emigrant i. göçmen.
emigrate f. göç etmek.
emigration i. göç.
émigré i. siyasi göçmen.
eminence i. 1. yüksek bir mevki. 2. yükseklik; yüksek yer, tepe.
eminent s. 1. yüksek (mevki). 2. tanınmış ve üstün, ünlü (kişi). 3. yüksek (yer).
emissary i. özel bir görevle gönderilen kişi.
emission i. 1. çıkarma; yayma. 2. mal. emisyon. 
emit f. (--ted, --ting) çıkarmak; fışkırtmak; yaymak.
emollient s. yumuşatıcı. i. yumuşatıcı ve acıyı dindiren merhem.
emolument i. ücret; maaş; kazanç.
emotion i. duygu, his; heyecan.
emotional s. duygusal, duygulu, heyecanlı.
empathy i., ruhb. bir başkasının duygularını anlayabilme, duygu sezgisi.
emperor i. imparator.
emphasis çoğ. em.pha.ses (em´fısiz) i. 1. vurgu, vurgulama. 2. önem.
emphasise f., İng., bak. emphasize.
emphasize f. vurgulamak.
emphatic s. 1. vurgulanarak söylenen. 2. ısrarlı. 3. göze çarpan, frapan.
emphatically z. 1. üzerinde durarak. 2. kesin olarak.
emphysema i., tıb. anfizem.
empire i. imparatorluk.
empirical s. deneysel, ampirik.
empiricism i. deneycilik, ampirizm.
empiricist i. deneyci, ampirist.
employ f. 1. kullanmak. 2. bir hizmet veya işte kullanmak, istihdam etmek. i. 
employee i. çalışan; görevli; işçi.
employer i. patron, işveren.
employment i. iş verme, istihdam. 
employment agency  iş bulma bürosu, iş ve işçi bulma kurumu. 
empower f. yetki vermek.
empress i. imparatoriçe.
emptiness i. boşluk.
empty s. 1. boş. 2. of -den yoksun. 3. k. dili aç. i. boş şey, boş. f. boşaltmak; dökmek; boşalmak; dökülmek. 
empty words  boş laf.
empty-handed s. eli boş.
emulate f. benzerini veya daha iyisini yapmaya çalışmak; taklit etmeye çalışmak.
emulsion i. emülsiyon.
en route yolda, giderken.
en route  (an rut´) yolda. 
enable f. 1. imkân vermek, mümkün kılmak, sağlamak. 2. yetki vermek.
enact f. yasalaştırmak.
enamel i. 1. emay. 2. mine. 3. (dişlere ait) mine. s. emaye. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. emaylamak. 2. minelemek.
enameled s. emaye.
enamor f. 
enamour f., İng., bak. enamor.
encase f. 
enchant f. 1. büyülemek. 2. k. dili (birinin) çok hoşuna gitmek. 
enchanting s. 1. büyüleyici. 2. k. dili harika, fevkalade, çok güzel.
enchilada i. Meksika mutfağına özgü böreğe benzeyen acılı bir yemek.
encircle f. etrafını çevirmek, kuşatmak.
encl kıs. enclosed, enclosure.
enclose f. 1. (bir şeyi) (bir mektupla aynı zarf içine) koymak: I´ve enclosed a photograph with this letter. Bu mektupla birlikte bir fotoğraf gönderiyorum. 2. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirmek: She enclosed her garden with a hedge. Bahçesini çitle çevirdi.
enclosure i. 1. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirme. 2. (duvar, çit v.b. ile) çevrili olan yer.
enclosures i. (mektupla aynı zarf içinde) gönderilen şeyler, ilişiktekiler.
encompass f. 1. kapsamak. 2. kaplamak, örtmek. 3. kuşatmak.
encore ünlem Bravo! i. bis.
encounter f. 1. (bir tehlike veya zorlukla) karşı karşıya gelmek. 2. rastlamak.
encourage f. 1. teşvik etmek, özendirmek. 2. cesaret vermek, yüreklendirmek.
encouragement i. 1. teşvik etme, özendirme. 2. cesaret verme, yüreklendirme.
encouraging s. 1. ümitlendirici, umut verici. 2. teşvik edici, özendirici. 3. cesaret verici, yüreklendirici.
encroach f. upon (başkasının hakkına) tecavüzde bulunmak.
encroachment i. (başkasının hakkına) tecavüzde bulunma.
encrust f. 
encumber f. 
encumbrance i. 1. yük. 2. çocuk. 3. huk. ipotek.
encyclopaedia i., İng., bak. encyclopedia.
encyclopedia i. ansiklopedi.
encyclopedic s. ansiklopedik.
end i. 1. uç. 2. son, nihayet. 3. akıbet. 4. gaye, amaç; niyet, maksat. 5. mec. ölüm, son. f. bitirmek, son vermek; bitmek, sona ermek. 
end table  küçük masa, sehpa. 
endanger f. tehlikeye atmak.
endear f. sevdirmek. 
endear o.s. to s.o. kendini birine sevdirmek.
endearing s. sevimli, tatlı.
endeavor f. yapmaya çalışmak; gayret etmek, çalışmak. i. çaba, gayret.
endemic s. in (bir yer veya halka) özgü: That disease is endemic in India. O hastalık Hindistan´a özgü.
ending i. 1. son, nihayet. 2. dilb. takı, sonek.
endive i. acımarul, yabanimarul, hindiba.
endless s. sonsuz.
endlessly z. durmadan, bitmek tükenmek bilmeksizin.
endlessness i. sonsuzluk.
endorse f. 1. ciro etmek. 2. onaylamak.
endorse a bill  çeki ciro etmek. 
endorsement i. 1. ciro. 2. onay.
endow f. with -e bağışta bulunmak. 
endowment i. 1. Allah vergisi, doğuştan gelen özel yetenek. 2. bağışlardan oluşan toplu sermaye. 3. bağışta bulunma.
endurable s. dayanılabilir.
endurance i. dayanma gücü, tahammül.
endure f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, kaldırmak.
enduring s. 1. dayanıklı. 2. devamlı, sürekli.
endways z. 1. dik, dikine. 2. ucu ileriye doğru; uzunluğuna. 3. uç uca.
endwise z., bak. endways.
enema i., tıb. lavman, tenkıye.
enemy i. düşman.
energetic s. enerjik, faal.
energise f., İng., bak. energize.
energize f. enerji vermek, güç vermek.
energy i. 1. enerji, erke. 2. enerji, güç, kuvvet. 
energy crisis  enerji krizi.
enervate f. zayıflatmak, kuvvetten düşürmek.
enfold f. 1. katlamak, sarmak. 2. kucaklamak, bağrına basmak.
enforce f. uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek.
enforceable s. uygulanabilir.
enforcement i. uygulama. 
enfranchise f. oy hakkı vermek.
Eng kıs. England, English.
engage f. 1. işe almak, tutmak, angaje etmek. 2. birbirine girmek, çarpışmak. 3. söz vermek, taahhüt etmek. 4. mak. birbirine geçmek; birbirine geçirmek, birbirine tutturmak. 
engage in  ile meşgul olmak. 
engage s.o.´s attention  birinin kafasını meşgul etmek. 
engaged s. 1. nişanlı. 2. meşgul (telefon).
engagement i. 1. nişanlanma. 2. randevu. 3. söz; vaat, taahhüt. 4. çarpışma, dövüşme. 5. belirli bir süre için ücretli iş.
engaging s. hoş, sevimli, çekici.
engender f. 1. meydana getirmek, oluşturmak. 2. doğurmak.
engine i. 1. motor. 2. lokomotif. 
engine driver  İng., d.y. makinist.
engineer i. 1. mühendis. 2. d.y. makinist. 3. den. çarkçı. f. planlayıp düzenlemek.
engineering i. mühendislik.
England i. İngiltere.
English s. 1. İngiliz. 2. İngilizce. i. İngilizce. 
Englishman çoğ. Eng.lish.men (îng´glîşmîn) i. İngiliz erkek, İngiliz.
Englishwoman çoğ. Eng.lish.wom.en (îng´glîşwîmîn) i. İngiliz kadın, İngiliz.
engrain f. in 1. (düşünce, alışkanlık v.b.´ni) -e aşılamak. 2. -in içine iyice çektirmek/geçirtmek.  
engrave f. hakketmek, kazımak.
engraver i. 1. hakkâk, oymacı. 2. gravürcü.
engraving i. 1. gravür. 2. hakkâklık, oymacılık. 3. hakkâk işi.
engross f. 
engross one´s thoughts  kafasını bütünüyle işgal etmek.
engrossing s. çok sürükleyici (roman, film v.b.).
engulf f. içine çekmek, yutmak.
enhance f. (değer, fiyat v.b.´ni) artırmak, yükseltmek.
enigma i. bilmece, muamma.
enjoin f. 1. tembih etmek; emretmek: I enjoined him to leave. Gitmesini tembih ettim. 2. yasaklamak.
enjoy f. zevk almak, hoşlanmak. 
enjoy good health  sağlığı yerinde olmak. 
enjoy o.s.  eğlenmek, hoşça vakit geçirmek.
enjoyable s. hoş, tatlı, zevkli, eğlenceli.
enjoyment i. zevk.
enlarge f. büyütmek; genişletmek; büyümek; genişlemek. 
enlarge upon  daha ayrıntılı bir şekilde anlatmak.
enlargement i. 1. büyütme; büyüme. 2. foto. agrandisman.
enlarger i., foto. agrandisör, büyülteç.
enlighten f. aydınlatmak, bilgilendirmek.
enlightened s. aydın (kimse).
enlightenment i. aydınlatma, bilgilendirme; aydınlanma, bilgilenme.
enlist f. 1. askere kaydolmak/yazılmak; askere kaydetmek/yazmak. 2. yardımını sağlamak.
enliven f. canlandırmak.
enmesh f. in (birini) (olumsuz bir duruma) düşürmek. 
enmity i. düşmanlık, husumet.
ennoble f. 1. soylular sınıfına almak, asalet unvanı vermek. 2. yüceltmek.
enormity i. 1. şer, büyük kötülük. 2. muazzamlık, büyüklük.
enormous s. kocaman, muazzam.
enough i. yeterli miktar. s. yeterli, kâfi. z. kâfi derecede. 
enough and to spare  yeter de artar bile. 
Enough!  ünlem Yeter! 
Enough´s enough.  Yeter artık! 
enquire f., bak. inquire.
enrage f. öfkelendirmek, hiddetlendirmek.
enrich f. 1. zenginleştirmek, zengin etmek. 2. zenginleştirmek, değerini artırmak.
enroll f. kaydını yapmak, kaydetmek; kaydolmak, yazılmak.
enrollment i. kaydetme, kayıt.
ensconce f. yerleştirmek. 
ensconce o.s. in  -e yerleşmek.  
ensemble i. 1. müz. topluluk. 2. tiy. trup. 3. bütün. 4. birkaç parçadan oluşan kadın kostümü, takım, döpiyes.
enshrine f. -i -in içinde saygın bir yere koymak. 
ensign 1 i. bayrak, sancak, bandıra.
ensign 2 i., den. asteğmen.
enslave f. köle yapmak, esir etmek.
ensnare f. tuzağa düşürmek.
ensue f. çıkmak, meydana gelmek; ardından gelmek, izlemek.the ensuing year ertesi sene.  
ensure f. 1. sağlamak, temin etmek. 2. garanti etmek.
entail f. gerektirmek.
entangle f. 1. dolaştırmak, karmakarışık etmek. 2. in (olumsuz bir şeye) karıştırmak, bulaştırmak.
entanglement i. 1. karışıklık, dolaşıklık. 2. engel, mânia.
enter f. 1. girmek, içine girmek. 2. girişmek, başlamak. 3. deftere yazmak, kaydetmek. 4. bilg. “Enter” tuşuna basarak (bir komutu) gerçekleştirmek. 
enter into   -e başlamak, -e girişmek. 
enter into an agreement  anlaşmaya girmek. 
enter on/upon  -e başlamak, -e girişmek.
enter one´s head -in aklına gelmek. 
enterprise i. girişim, teşebbüs.
enterprising s. uyanık, açıkgöz, girişken, müteşebbis.
entertain f. 1. eğlendirmek. 2. misafir etmek, ağırlamak, ikram etmek. 
entertain a motion  (başkan) bir teklifi kabul edip kurula sunmak. 
entertaining s. eğlenceli, eğlendirici.
entertainment i. parti, davet; ziyafet; balo.
enthrall f. büyülemek.
enthrone f. tahta çıkarmak.
enthuse f. (about/over) göklere çıkarmak, çok övmek.
enthusiasm i. şevk, istek; heves.
enthusiastic s. şevkli, hararetli.
entice f. (birini) tatlılıkla (kötü bir şey yapmaya) ikna etmek.
enticement i. 1. baştan çıkarma. 2. çekici ancak tehlikeli şey. 3. çekicilik.
enticing s. çekici, cazip.
entire s. bütün, tamam, hepsi: the entire group grubun hepsi.
entirely z. büsbütün, tamamıyla, tamamen.
entirety i. tüm, bütün.
entitle f. 1. hak vermek. 2. yetki vermek. 
entity i. varlık.
entomb f. mezara koymak, gömmek.
entomologist i. entomolojist, böcekbilimci.
entomology i. entomoloji, böcekbilim.
entourage i. beraberindekiler, maiyet.
entrails i. bağırsaklar.
entrance 1 i. 1. giriş, girme. 2. giriş yeri, giriş kapısı, giriş. 3. giriş ücreti, giriş. 
entrance 2 f. büyülemek.
entrance examination giriş sınavı. 
entrance fee giriş ücreti.
entrap f. (--ped, --ping) tuzağa düşürmek, yakalamak.
entreat f. yalvarmak.
entreaty i. yalvarma, yalvarış, yakarış.
entrée i. 1. giriş, giriş izni, giriş hakkı. 2. baş yemek. 3. İng. balıkla baş yemek arasında yenilen yemek.
entrench f. sağlam bir şekilde yerleştirmek.
entrenchment i., ask. siper.
entrepôt i. antrepo.
entrepreneur i. girişimci, müteşebbis.
entrust f. emanet etmek.
entry i. 1. giriş, girme. 2. giriş, giriş yeri, antre. 3. kayıt.
entryway i. giriş, giriş yeri. 
entwine f. 
entwine itself around (bitki, yılan v.b.) (bir şeyin) etrafına dolanmak.
entwine s.t. (around) bir şeyi (başka bir şeye) dolamak.
enumerate f. saymak, birer birer saymak/söylemek.
enunciate f. telaffuz etmek.
envelop f. sarmak; kuşatmak, örtmek.
envelope i. zarf, mektup zarfı.
enviable s. gıpta edilecek.
envious s. kıskanç.
environment i. çevre, muhit. 
environmental s. çevresel.
environmentalism i. çevrecilik.
environmentalist i. çevreci.
environs i., çoğ. dolay, civar.
envisage f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek.
envision f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek.
envoy i. 1. delege, temsilci. 2. diplomat; elçi.
envy i. 1. kıskançlık, haset. 2. gıpta. f. 1. kıskanmak. 2. gıpta etmek. 
enzyme i., biyokim. enzim.
epaulet i. apolet.
epaulette i., bak. epaulet.
ephemeral s. çok kısa süren; çok kısa ömürlü; gelip geçici.
epic s. epik, destansı. i. epik, destan.
epicenter i., jeol. depremin merkezi, deprem özeği.
epidemic s. salgın, salgınlaşmış. i. salgın: flu epidemic grip salgını.
epidermis i. epiderm.
epigram i. nükte, nükteli söz.
epilepsy i., tıb. sara.
epileptic i. saralı. s. 1. sara hastalığına özgü. 2. saralı.
epilog i. sonsöz, epilog.
epilogue i., İng., bak. epilog.
Epiphany i., Hrist. 6 Ocak´ta kutlanan bir yortu.
episcopal s. 1. piskoposlara ait. 2. piskoposlarca yönetilen.
episode i. 1. edeb. (olaylar zincirinde) olay, epizot. 2. radyo, TV (dizide) bölüm.
episodic s., edeb. epizodik.
Epistle i., Hrist. (Yeni Ahit´te yer alan) mektup.
epistle i. mektup. 
epitaph i. mezar kitabesi.
epithet i. (övücü veya hakaret edici) söz, laf.
epitome i. 
epoch i. devir, çağ.
Epsom salts  İngiliz tuzu. 
equable s. 1. sakin, rahat, kolayca kızmayan. 2. ılıman (iklim).
equal 1 s. 1. eşit. 2. aynı düzeyde. i. eşit. 
equal 2 f. 1. eşit olmak: Two plus two equals four. İki artı iki eşit dört. 2. aynı düzeyde olmak, emsali olmak: No one equals her. Emsali yok.
equal sign  eşit işareti (=).
equalise f., İng., bak. equalize.
equality i. eşitlik.
equalize f. eşitlemek.
equanimity i. itidal, ılım, temkin.
equate f. ile eşit saymak.
equation i. denklem.
equator i. ekvator.
Equatorial s. 
equatorial s. ekvatoral.
Equatorial Guinea  Ekvator Ginesi. 
Equatorial Guinean  i. Ekvator Gineli. s. 1. Ekvator Ginesi, Ekvator Ginesi´ne özgü. 2. Ekvator Gineli.
equestrian s. 1. biniciliğe ait. 2. atlı (heykel/portre): an equestrian statue of Napoleon Napolyon´un atlı heykeli.
equidistant s. eşit uzaklıkta, aynı mesafede olan.
equilateral s. eşkenar: equilateral triangle. eşkenar üçgen.
equilibrium i. denge, muvazene.
equinox i., gökb. ekinoks, ılım, gün tün eşitliği. 
equip f. (--ped, --ping) donatmak.
equipment i. 1. donatım. 2. gereçler.
equitable s. adil, adaletli.
equity i. 1. adalet. 2. tic. özsermaye. 3. muh. net varlık.
equivalence i. eşitlik.
equivalent s. 
equivocal s. kaçamaklı; iki anlama gelebilen.
equivocate f. kaçamaklı konuşmak; ne evet ne de hayır demek.
era i. devir, çağ.
eradicate f. 1. kökünden söküp atmak. 2. yok etmek.
erase f. 1. silmek. 2. gidermek, yok etmek.
eraser i. silgi. 
erasure i. silinmiş yer; silinti.
ere edat, bağ., şiir evvel, önce. 
ere long  çok geçmeden. 
ere now  bundan önce.
erect s. 1. dimdik, ayakta duran, ayağa kalkmış. 2. dik, dikilmiş, dikelmiş. f. 1. (heykel, direk, v.b.´ni) dikmek. 2. kurmak; yapmak; inşa etmek. 
erection i. 1. (heykel, direk v.b.´ni) dikme. 2. kurma; yapma; inşa etme. 3. penisin sertleşmesi. 
Eritrea i. Eritrea, Eritre.
Eritrean i. Eritrealı. s. 1. Eritrea, Eritrea´ya özgü. 2. Eritrealı.
ermine i. (çoğ. --s/er.mine) ermin, as.
erode f., jeol. aşındırmak; aşınmak. 
erosion i., jeol. erozyon, aşınma; aşındırma.
erosive s. aşındırıcı.
erotic s. erotik. 
eroticism i. erotizm.
err f. hata etmek.
errand i. ayak işi. 
errand boy  ayak işlerine bakan kimse, ayakçı. 
erratic s. istikrarsız, dengesiz, birden değişiveren.
erroneous s. yanlış, hatalı.
error i. hata, yanlış, yanlışlık.
erudite s. çok bilgili, bilgin, âlim.
erudition i. bilginlik, âlimlik.
erupt f. 1. (yanardağ) püskürmek. 2. patlak vermek.
eruption i. 1. (yanardağ) püskürme. 2. tıb. döküntü. 3. patlak verme.
escalate f. 1. (fiyat v.b.´ni) yükseltmek; yükselmek. 2. (savaş, anlaşmazlık v.b.´ni) kızıştırmak; kızışmak.
escalator i. yürüyen merdiven.
escapade i. macera.
escape i. kaçış, kaçma, firar. f. 1. kaçmak, firar etmek. 2. kurtulmak, paçayı kurtarmak; atlatmak. 3. gözünden kaçmak; aklından çıkmak. 
escape from s.o.´s grasp  birinin pençesinden kurtulmak.
escapist s. insana gündelik hayatı ve dertlerini unutturan çok sürükleyici (roman/film).
eschew f. -den sakınmak, -den kaçınmak.
escort 1 i. 1. kavalye. 2. (koruma/gözetim için) eşlik eden; eşlik edenler. 
escort 2 f. 1. kavalyelik etmek. 2. (korumak/gözetmek amacıyla) eşlik etmek.
escort vessel  refakat gemisi. 
escutcheon i. armalı kalkan.
Eskimo i. 1. Eskimo. 2. Eskimoca, Eskimo dili. s. 1. Eskimo. 2. Eskimoca. 
Eskimo dog Eskimo köpeği.
esophagus i., anat. yemek borusu.
esoteric s. 1. ancak ufak bir grupça bilinen; ufak bir gruba özgü; batıni, içrek. 2. anlaşılması zor. 3. nadir; olağandışı. 4. gizli inançları olan.
especial s. özel, hususi.
especially z. özellikle, bilhassa.
espionage i. casusluk.
esplanade i. gezi, gezinti yeri; kordon.
espousal i. destekleme.
espouse f. desteklemek.
espresso i. ekspreso kahve, ekspreso.
esprit i. 
esprit de corps  (bir grup içindeki) birlik ruhu.
Esq kıs. Esquire.
Esquire i., İng., mektup zarfı üzerine isim ve soyadından sonra kısaltılarak yazılan ve “bay” anlamına gelen bir unvan: Marmaduke Wigglesworth, Esq.
essay 1 i. 1. deneme (bir düzyazı türü). 2. deneme, yapmaya kalkışma.
essay 2 f. denemek, yapmaya kalkışmak.
essence i. 1. öz, asıl. 2. esans, ıtır.
essence/spirit of peppermint naneruhu.
essential s. 1. asıl, esas, temel, ana. 2. gerekli, zaruri. i. esas, temel.
essentially z. aslında.
establish f. 1. kurmak. 2. saptamak, tespit etmek.
establishment i. 1. kurum, kuruluş, müessese. 2. kurma; kuruluş. 3. tespit etme; tespit edilme. 
estate i. 1. huk. tereke, bırakıt. 2. malikâne. 
estate agent İng. emlakçı. 
estate car İng. steyşın.
esteem f. -e saygı duymak. i. saygı, itibar.
esthete i., bak. aesthete.
esthetic s., i., bak. aesthetic.
estimable s. saygıdeğer, itibarlı.
estimate f. (es´tımeyt) 1. tahmin etmek, kestirmek. 2. (kıymetini) takdir etmek, değerlendirmek. i. (es´tımît) 1. tahmin, kestirme. 2. takdir, değerlendirme, değer biçme. 3. tahmini hesap.
estimation i. (birisi hakkındaki) fikir, düşünce: in my estimation benim gözümde, bana göre, bence.
estival s., bak. aestival.
Estonia i. Estonya.
Estonian i. 1. Estonyalı. 2. Estçe. s. 1. Estonya, Estonya´ya özgü. 2. Estçe. 3. Estonyalı.
estrange f. aralarını açmak, soğutmak.
estranged s. birbirinden ayrılmış, ayrı yaşayan.
estuary i., coğr. haliç.
et cetera v.s., vesaire, v.b., ve benzeri.
etc kıs. et cetera.
etch f. (desen hakketmek için) (madeni bir yüzeyi) asitle oymak. 
etch a design on  asitle oyarak (madeni bir yüzeye) desen hakketmek.
etching i. asitle oyulmuş resim.
eternal s. ebedi ve ezeli, başı ve sonu olmayan, ölümsüz.
eternally z. ebediyen, daima.
eternity i. ebediyet.
ether i., kim. eter, lokmanruhu.
ethereal s. göksel, semavi.
ethic i. ahlak sistemi.
ethical s. ahlaki, etik.
ethics i. törebilim, ahlak bilimi, etik.
Ethiopia i. Etyopya, Etiyopya, Habeşistan.
Ethiopian i. Etyopyalı, Etiyopyalı, Habeş. s. 1. Etyopya, Habeş, Etyopya´ya özgü. 2. Etyopyalı.
ethnic s. etnik.
ethnography i. etnografya.
ethnology i. etnoloji.
ethos i. 1. ruh, değerler sistemi. 2. değer ve inançlar sistemi, dünya görüşü.
etiquette i. görgü kuralları, adabımuaşeret.
etymological s. etimolojik, kökenbilimsel.
etymology i. etimoloji, kökenbilim.
EU kıs. the European Union.
eucalyptus i. okaliptüs.
Eucharist i. 
eulogise f., İng., bak. eulogize.
eulogize f. övmek.
eulogy i. övgü; methiye.
eunuch i. hadım.
euphemism i. örtmece, edebi kelam.
euphony i. ses ahengi.
Euphrates i. 
Eur kıs. Europe, European.
Eurasia i. Avrasya.
Europe i. Avrupa.
European i. Avrupalı. s. Avrupa, Avrupa´ya özgü; Avrupai. 
Eustachian tube anat. östaki borusu.
evacuate f. 1. (insanları) (bir yerden) almak, götürmek; (bir yeri) boşaltmak. 2. (bağırsakları) boşaltmak.
evacuation i. 1. (insanları) (bir yerden) alma; (bir yeri) boşaltma, boşaltım. 2. (bağırsakları) boşaltma, boşaltım.
evade f. 1. -den kurtulmak. 2. (bir bahaneyle) kendini (bir yükümlülükten) kurtarmak. 3. (birinin sorusuna, birine) cevap vermekten kaçmak; (bir işte) yan çizmek.
evaluate f. değerlendirmek.
evaluate s.o./s.t. on his/her/its own merits  birini/bir şeyi kendi yeteneklerine/özelliklerine göre değerlendirmek. 
evaluation i. değerlendirme.
evangelical s. 1. son derece Protestanca (bir öğreti, yaklaşım v.b.). 2. İncil´in mesajına uyan/sadık; İncil´de bulunan; İncil´e ait. 3. hararetli, ateşli. i. bazı Protestan ilkelerine çok önem veren/çok bağlı kimse.
evangelise f., İng., bak. evangelize.
evangelist i. 1. ateşli vaazlar veren gezici Protestan. 2. İncil´in mesajını yaymaya çalışan kimse. 3. belirli bir mesajı yaymaya çalışan kimse.
evangelize f. İncil´in mesajını bildirmek/öğretmek/yaymak. 
evaporate f. buharlaştırmak; buharlaşmak.
evaporation i. buharlaşma; buharlaştırma.
evaporator i. evaporatör, buharlaştırıcı.
evasion i. 1. (bir bahaneyle) kendini bir yükümlülükten kurtarma. 2. -den kurtulma.
evasive s. kaçamaklı; cevap vermekten kaçan; (bir işte) yan çizen.
eve i. 1. akşam. 2. arife gecesi. 3. arife.
even 1 s. 1. düz, engebesiz. 2. bir düzeyde. 3. çift (sayı); tam (sayı). 4. temkinli. f. düzleştirmek; düzlemek, tesviye etmek.
even 2 z. hatta, bile. 
even if  olsa bile. 
even so yine de, gene de. 
even so  yine de, gene de: “That book contains some mistakes.” “Even so, it´s still worth buying.” “O kitapta bazı yanlışlar var.” “Olsun, yine de almaya değer.” 
even though  -e rağmen, -diği halde: Even though he studied hard, he couldn´t pass the exam. Çok çalıştığı halde sınavı veremedi.
evenhanded s. tarafsız, yansız.
evening i. akşam. 
evening dress  1. gece elbisesi, tuvalet. 2. smokin; frak. 
evening paper  akşam gazetesi. 
event i. olay, vaka, hadise. 
even-tempered s. itidalli, itidal sahibi.
eventful s. olaylı, hadiseli.
eventual s. er geç olan, en sonunda olan, nihai.
eventuality i. ihtimal.
eventually z. sonunda, nihayet; er geç.
eventuate f. 1. meydana gelmek, olmak. 2. in ile sonuçlanmak, ile son bulmak.
ever z. hiç: Have you ever been to Eyüp? Hiç Eyüp´e gittin mi? 
ever after  ondan sonra, hep: They lived happily ever after. Ondan sonra hep mutlu yaşadılar. 
ever changing  daima değişen. 
evergreen s., i. yaprağını dökmeyen, her dem taze (ağaç/çalı).
everlasting s. 1. sürekli, sonsuz. 2. çok dayanıklı. 3. kör olası: You and your everlasting typewriter! Sen ve senin kör olası daktilon!
evermore z. daima, ebediyen, ilelebet.
every s. her, her bir. 
every few days  birkaç günde bir. 
every four days  dört günde bir. 
every inch  tepeden tırnağa. 
every jot and tittle  en ufak her şey: She´s particular about every jot and tittle. En ufak noktaya dikkat eder. 
every man jack  herkes.
every now and then/every now and again  ara sıra, arada bir. 
every once in a while  arada bir. 
every one  her biri. 
every other day  gün aşırı, iki günde bir. 
every other day  iki günde bir, günaşırı. 
every other day  günaşırı.
every other person  her iki kişiden biri. 
every single her: She remembers every single mistake they made. Yaptıkları her hatayı hatırlıyor. 
every so often  ara sıra, arada sırada. 
every which way  k. dili her yöne, her tarafa. 
everybody zam. herkes. 
everybody else  başkaları, öbürleri. 
everyday i. her gün. s. her günkü.
Everyman i. herhangi bir kimse, sokaktaki adam.
everyone zam. herkes.
everything zam. her şey.
everywhere z. her yer; her yerde; her yere.
evict f., huk. tahliye ettirmek.
eviction i., huk. tahliye ettirme.
evidence i. kanıt, delil. f. göstermek, açığa vurmak. 
evident s. açık, belli.
evil i. şer, kötülük. s. çok kötü, şerir. 
evil eye  kem göz, nazar. 
evildoer i. kötülük eden kimse, şerir.
evil-minded s. kötü niyetli.
evince f. göstermek.
evocative s. (of) (birtakım şeyleri) akla getiren; birtakım çağrışımlar yapan.
evoke f. aklına getirmek, çağrıştırmak.
evolution i. evrim.
evolutionary s. evrimsel.
evolutionism i. evrimcilik.
evolutionist i. evrimci.
evolve f. yavaş yavaş geliştirmek; yavaş yavaş gelişmek.
ewe i. dişi koyun, marya.
ewer i. ibrik.
ex kıs. examination, example, except.
exacerbate f. daha kötü bir duruma sokmak, (kötü durumdaki bir şeyi) artırmak.
exact 1 s. 1. tam, kesin. 2. hatasız, doğru (bir şey).
exact 2 f. zorla/tehditle almak; koparmak.
exacting s. titizlik isteyen (bir iş); işin titizlikle yapılmasını isteyen (kimse).
exactitude i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik.
exactly z. tam, tamamen, aynen.
exactness i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik.
exaggerate f. abartmak, mübalağa etmek.
exaggerated s. abartılmış, abartılı, mübalağalı.
exaggeration i. abartma, abartı, mübalağa.
exalt f. yüceltmek. 
exaltation i. 1. yüceltme. 2. coşkunluk; vecit.
exalted s. yüce, ulu.
exam i., k. dili sınav, imtihan.
examination i. 1. sınav, imtihan. 2. huk. sorgu. 
examine f. 1. dikkatle gözden geçirmek. 2. incelemek, tetkik etmek. 3. muayene etmek. 4. huk. sorguya çekmek.
examiner i. 1. imtihan eden kimse. 2. huk. sorguya çeken kimse.
example i. örnek, misal. 
exasperate f. çileden çıkarmak, çok kızdırmak.
exasperation i. kızgınlık.
excavate f. 1. kazı yapmak, hafriyat yapmak. 2. kazıyıp ortaya çıkarmak.
excavation i. 1. kazı. 2. kazı yeri.
excavator i. ekskavatör, kazı makinesi.
exceed f. geçmek, aşmak.
exceedingly z. fazlasıyla, çok, son derece.
excel f. (--led, --ling) -den üstün olmak.
Excellence i., bak. Excellency.
excellence i. üstünlük.
Excellency i. Ekselans: His Excellency Ekselansları. Your Excellency Ekselans.
excellent s. üstün, mükemmel.
except 1 f. -in dışında tutmak: He excepted Harun from this. Harun´u bunun dışında tuttu.
except 2 edat -den başka, hariç, dışında. bağ. 1. -den başka: He can do everything except speak Chinese. Çince konuşmaktan başka her şeyi yapabilir. 2. ancak: He´d come, except he´s sick. Gelirdi, ancak hasta. 
except for  1. olmasaydı: I´d be there, except for this. Bu olmasaydı orada olacaktım. 2. dışında, -den başka: Everyone was there except for him. Onun dışında herkes hazırdı.
excepting edat -den başka, hariç, dışında. 
exception i. istisna. 
exceptional s. 1. olağanüstü. 2. çok iyi.
excerpt i. (bir kitaptan/yazıdan) seçilmiş parça, pasaj.
excess i. aşırılık, ifrat, fazlalık. s. fazla, ziyade, artan. 
excessive s. fazla, aşırı.
excessively z. aşırı olarak, ziyadesiyle.
exchange 1 i. 1. değiş tokuş, trampa, değiştirme. 2. borsa; kambiyo. 3. telefon santralı. 
exchange 2 f. değiş tokuş etmek, trampa etmek, değiştirmek.
exchange blows yumruklaşmak.
exchange rate döviz kuru. 
exchange shots  karşılıklı olarak birer el silah atmak. 
exchangeable s. değiştirilebilir.
exchequer i. 
excise 1 i., tic. tüketim vergisi.
excise 2 f. kesmek, kesip çıkarmak.
excitable s. kolay heyecanlanan; kolay telaşa kapılır.
excite f. 1. heyecanlandırmak; telaşa vermek. 2. kışkırtmak, tahrik etmek. 3. (bir duygu/tepki) uyandırmak.
excited s. heyecanlı.
excitedly z. heyecanla.
excitement i. heyecan.
exciting s. heyecan verici.
exclaim f. 1. çığlık atmak. 2. ... diye bağırmak.
exclamation i. ünlem. 
exclamation point/mark  ünlem işareti (!).
exclude f. (from) -in dışında bırakmak.
exclusion i. (from) (bir şeyin) dışında bırakılma; (bir şeyin) dışında bırakma.
exclusive s. ancak özel seçilmiş bazı kişilere açık olan.
excommunicate f. kiliseden aforoz etmek.
excommunication i. aforoz.
excrement i. dışkı.
excrete f. (vücuttan) çıkarmak.
excretion i. 1. salgı, ifrazat. 2. salgılama.
excruciating s. dayanılmaz derecede acı veren.
excursion i. gezinti, kısa yolculuk. 
excursion ticket  indirimli gidiş dönüş bileti.
excusable s. affedilebilir.
excuse 1 f. affetmek, mazur görmek. 
excuse 2 i. özür, mazeret.
excuse from  (birini) (bir şeyi yapmaktan) muaf tutmak. 
Excuse me.  Özür dilerim./Affedersiniz./Beni bağışlayın. 
excuse o.s.  izin istemek.
execute f. 1. idam etmek. 2. uygulamak, yerine getirmek; (bir yargıyı) infaz etmek. 3. (manevra/hareket) yapmak.
execution i. 1. idam, idamın infazı. 2. uygulama, yerine getirme; infaz. 3. (manevra/hareket) yapma.
executioner i. cellat.
executive i. yönetici, idareci. s. 1. yöneticiye ait. 2. yönetimsel, idari. 
executive committee  yürütme kurulu. 
executive power  yürütme yetkisi.
executor i. icra eden.
executory s. icrai.
exemplar i. örnek.
exemplary s. örnek niteliğinde olan, örnek.
exemplify f. 1. -e örnek olmak. 2. -i örnekle göstermek.
exempt s. 
exemption i. muafiyet, bağışıklık.
exercise i. 1. uygulama, yerine getirme, kullanma. 2. alıştırma. 3. egzersiz. f. 1. uygulamak, yerine getirmek, kullanmak. 2. hareket ettirmek, çalıştırmak. 3. egzersiz yapmak.
exert f. (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek. 
exert o.s.  çabalamak, uğraşmak, gayret sarfetmek.
exertion i. gayret, çaba, emek.
exhale f. 1. nefes vermek. 2. (egzoz, duman v.b.´ni) çıkarmak.
exhaust 1 i. egzoz, egzoz dumanı. 
exhaust 2 f. 1. tüketmek, bitirmek. 2. bütün kuvvetini tüketmek, çok yormak.
exhaust pipe  egzoz borusu.
exhausted s. 1. tükenmiş. 2. yorgun, bitkin.
exhaustion i. 1. yorgunluk, bitkinlik. 2. tüketme; tükenme.
exhaustive s. geniş kapsamlı ve ayrıntılı.
exhibit i. sergi. f. 1. sergilemek. 2. (bir duygu veya niteliği) göstermek. 3. huk. (dava sırasında belge/kanıt) ibraz etmek.
exhibition i. 1. sergi. 2. (bir duygu veya niteliği) gösterme. 3. huk. (dava sırasında belge/kanıt) ibraz etme. 
exhilarate f. çok neşelendirip zindeleştirmek, çok keyiflendirmek.
exhilaration i. neşe ve zindelik.
exhort f. teşvik etmek.
exhortation i. 1. teşvik etme. 2. teşvik edici söz.
exhume f. mezardan çıkarmak.
exile i. 1. sürgün. 2. sürgün edilen kimse. f. sürgüne göndermek.
exist f. var olmak, mevcut olmak.
existence i. 1. varlık, varoluş. 2. hayat, yaşam.
existential s., fels. varoluşsal.
existentialism i., fels. varoluşçuluk, egzistansiyalizm.
existentialist i., s., fels. varoluşçu, egzistansiyalist.
exit i. 1. çıkış. 2. çıkış kapısı, çıkış. f. çıkmak, gitmek.
exodus i. çıkış.
exonerate f. beraat ettirmek, aklamak, temize çıkarmak.
exorbitant s. aşırı yüksek, fahiş (fiyat).
exorcise f. (cin, kötü ruh v.b.´ni) dualarla defetmek.
exotic s. egzotik, yabancıl.
exp kıs. export, express.
expand f. 1. genişletmek; genişlemek; büyütmek; büyümek. 2. fiz. genleşmek; genleştirmek.
expanse i. 1. geniş alan. 2. enginlik.
expansion i. 1. genişletme; genişleme; büyütme; büyüme. 2. fiz. genleşme; genleştirme.
expansive s. 1. engin, geniş. 2. genişleyen, açılan. 3. samimi, içten.
expat i., İng., k. dili, bak. expatriate.
expatriate i. kendi vatanından başka bir ülkede yaşayan kimse.
expect f. 1. beklemek. 2. düşünmek; zannetmek, sanmak. 3. (birinden) (bir şeyin yapılmasını) beklemek: He expects me to carry out the garbage. Benden çöpleri dışarı çıkarmamı bekliyor. 
expect the worst  en kötü ihtimalin gerçekleşeceğini ummak. 
expectancy i. 1. ümit, umut. 2. beklenti, beklenen şey. 
expectant s. ümitle bekleyen. 
expectant mother  hamile kadın. 
expectation i. beklenti.
expedience i. (belki doğru olmayan fakat) elverişli bir çareye başvurma.
expedient s. (belki doğru olmayan fakat) elverişli (bir çare). i. (belki doğru olmayan fakat) elverişli bir çare.
expedite f. hızlandırmak, kolaylaştırmak.
expedition i. (özel bir amaçla yapılan) uzun yolculuk.
expel f. (--led, --ling) 1. kovmak, çıkarmak, atmak. 2. sınırdışı etmek.
expend f. sarfetmek, harcamak.
expenditure i. masraf, harcama, gider.
expense i. masraf. 
expense account gider hesabı; masraf hesabı.
expensive s. pahalı, masraflı.
experience i. deneyim, tecrübe. f. (bizzat) yaşamak, başından geçmek; (sıkıntı, acı v.b.´ni) çekmek.
experienced s. deneyimli, tecrübeli.
experiment i. deney, tecrübe, deneme. f. deney yapmak.
experimental s. deneysel.
expert s. usta. i. uzman; eksper, bilirkişi.
expertise i. (belirli bir alandaki) bilgi, uzmanlık.
expiration i. sürenin dolması; sona erme, bitiş.
expire f. 1. (süre) dolmak; süresi dolmak; sona ermek. 2. ölmek, son nefesini vermek.
expiry i. sürenin dolması; sona erme, bitiş.
explain f. anlatmak, açıklamak, izah etmek; açıklamada bulunmak, izahat vermek. 
explain away  (bahane öne sürerek bir şeyi) mazur/makul göstermek. 
explain o.s.  1. kendisinin ne demek istediğini anlatmak. 2. kendisinin niye öyle davrandığını anlatmak.
explanation i. açıklama, izah; izahat.
explanatory s. açıklayıcı.
explicable s. açıklanabilir, anlatılabilir.
explicate f. (ayrıntılı bir şekilde) açıklamada bulunmak, izahat vermek.
explicit s. açık, sarih.
explicitly z. açıkça, açık bir şekilde.
explode f. 1. patlatmak; patlamak. 2. yanlış olduğunu göstermek, çürütmek.
exploit 1 i. kahramanlık, kahramanca davranış.
exploit 2 f. sömürmek, istismar etmek, (kendi çıkarı için) kullanmak.
exploitation i. kendi çıkarına kullanma, sömürme, sömürü, istismar.
exploiter i. sömüren, sömürücü.
exploration i. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşma. 2. (bir konuyu) araştırma, inceleme.
explore f. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşmak. 2. (bir konuyu) araştırmak, incelemek.
explorer i. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşan kimse.
explosion i. patlama, infilak. 
explosion of laughter  kahkaha tufanı. 
explosive s. 1. patlayıcı. 2. hakkında şiddetli tartışmalar yapılan (konu), şiddetli tartışmalara yol açabilen (konu). i. patlayıcı madde, patlayıcı.
exponent i. 1. savunucu, taraftar. 2. mat. üst, üs.
exponential s., mat. üstel.
export 1 f. ihraç etmek, (malı) yurtdışına satmak; dışarıya mal göndermek, ihracat yapmak.
export 2 i. 1. ihracatçılık. 2. ihraç malı. 
export duty  ihracat vergisi. 
export license  ihracat lisansı.
exportation i. ihraç etme, dışsatım, ihracat.
exporter i. ihracatçı.
expose f. 1. maruz bırakmak, etkisine açık bırakmak. 2. sergilemek, teşhir etmek, herkese duyurmak. 3. (satış için) sergilemek. 4. foto. (filmi) ışıklamak, pozlandırmak.
exposé i. gizli işleri açığa vuran makale/kitap.
exposition i. sergi, fuar.
exposure i. 1. maruz bırakma, etkisine açık bırakma; maruz kalma.The house has a southern exposure. Evin cephesi güneye bakıyor.  2. sergileme, herkese duyurma. 3. foto. ışıklama, pozlandırma, ekspozisyon. 
exposure meter  foto. pozometre. 
exposure time foto. ışıklama süresi, pozlandırma süresi, poz süresi. 
expound f. açıklamak, izah etmek, yorumlamak.
express 1 s. 1. açık, belli. 2. özel. 3. tam, tıpkı. 4. ekspres (taşıt). 5. İng. ekspres, özel ulak, acele. z. ekspresle. i. 1. ekspres tren. 2. İng. acele posta. f. (mektubu) ekspresle göndermek. 
express 2 f. ifade etmek, dışa vurmak, anlatmak, beyan etmek. 
express delivery  İng. acele posta.
express in other terms  başka sözlerle anlatmak. 
express o.s.  maksadını anlatmak, meramını ifade etmek.
express one´s sympathy  1. for (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak. 2. to (birine) taziyede bulunmak; (birinin) acısını paylaştığını belirtmek.
express one´s thanks (to) (birine) minnettar/müteşekkir olduğunu belirtmek, şükranlarını ifade etmek. 
expression i. 1. deyim, tabir. 2. (yüzdeki) ifade. 3. ifade, anlatım, dışavurum. 4. mat., man. deyim, ifade.
expressionless s. ifadesiz, anlamsız, manasız.
expressive s. anlamlı, manalı.
expressly z. 1. açıkça. 2. özellikle, bilhassa.
expressway i. otoyol, ekspres yol.
expropriate f. istimlak etmek, kamulaştırmak.
expropriation i. istimlak, kamulaştırma.
expulsion i. kovma, ihraç etme; kovulma, ihraç edilme.
expunge f. çıkarmak, silmek.
expurgate f. (bir kitap, oyun v.b.´nin) müstehcen/sakıncalı bölümlerini çıkarmak.
exquisite s. 1. üstün, mükemmel, süper. 2. çok büyük (acı/mutluluk). 3. ince bir güzelliğe sahip.
extant s. mevcut.
extemporaneous s. doğaçlamayla söylenen/yapılan.
extemporaneously z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen.
extempore z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen. s. doğaçlamayla söylenen/yapılan.
extend f. 1. uzatmak. 2. uzamak, sürmek. 3. (yardım, kredi v.b.) vermek. 
extended order  ask. dağınık düzen.
extension i. 1. uzatma. 2. uzama. 3. (yardım, kredi v.b.) verme. 4. paralel telefon, paralel. 
extension cord  uzatma kablosu, uzatma kordonu.
extensive s. geniş, büyük, kapsamlı.
extent i. boyut. 
extenuate f. extenuating circumstances huk. hafifletici sebepler.
exterior s. dış, harici, zahiri. i. dış taraf, dış, hariç. 
exterior angle  dış açı.
exterminate f. yok etmek, imha etmek.
external s. 1. dış, harici. 2. yüzeysel. 
external affairs  dışişleri.
externals i., çoğ. 
extinct s. nesli tükenmiş. 
extinct volcano  sönmüş yanardağ.
extinguish f. söndürmek.
extinguisher i. yangın söndürme aleti.
extirpate f. 1. söküp atmak, kökünü kazımak. 2. kökünden sökmek.
extol f. (--led, --ling) övmek.
extoll f., bak. extol.
extort f. (para) sızdırmak, (haraç) almak; zorla almak.
extortion i. para sızdırma, haraca kesme; zorla alma.
extortionate s. 1. çok fazla, fahiş (fiyat). 2. para sızdıran, insanı haraca kesen.
extortioner i. haraççı; zorla alan kimse.
extortionist i., bak. extortioner.
extra s. 1. fazla: Do you have an extra pencil? Fazla kalemin var mı? 2. çok çok, fevkalade: Work extra hard! Çok çok çalış! i. 1. ek ücrete tabi şey. 2. figüran. 3. gazet. özel baskı.
extra- önek dışında: extramarital evlilikdışı.
extract 1 i. 1. özet. 2. öz, ruh; esans.
extract 2 f. 1. çıkarmak. 2. söyletmek, itiraf ettirmek. 3. (bilgi) almak; (para) koparmak. 4. (özünü/suyunu) çıkarmak. 5. seçmek; (bir kitap v.b.´nden bir parça) almak.
extraction i. 1. çıkarma. 2. (diş) çekme. 3. öz.
extracurricular s. ders programı dışında kalan.
extradite f. (to) (suçluyu) (suç işlediği ülkeye) iade etmek/ettirmek. 
extradition i. suçluların iadesi.
extraneous s. 1. konu dışı. 2. yabancı (madde/cisim).
extraordinarily z. fevkalade, olağanüstü: extraordinarily beautiful fevkalade güzel.
extraordinary s. olağanüstü, fevkalade.
extrapolation i., mat. dışdeğerbiçim, ekstrapolasyon.
extravagance i. 1. israf, savurganlık. 2. aşırılık, fazlalık; abartı.
extravagant s. 1. savurgan, müsrif. 2. aşırı, fazla; abartılı.
extravagantly z. 1. har vurup harman savurarak, müsrifçe. 2. aşırı.
extreme s. 1. uçta olan. 2. aşırı, çok. i. uç, sınır. 
extreme case  olağanüstü bir örnek. 
extreme point  mat. aşıt noktası, ekstrem nokta. 
extremely z. aşırı derecede.
extremes i.1. aşırı uçlar; aşırı. 2. mat. dışlar.
extremist i. ifrata kaçan kimse.
extremity i. uç, sınır. the extremities eller ve ayaklar.
extricate f. kurtarmak, çıkarmak.
extroversion i., ruhb. dışadönüklük.
extrovert i., ruhb. dışadönük kimse. s. dışadönük.
extrude f. 1. uzatmak. 2. çıkarmak; çıkmak.
exuberance i. 1. canlılık ve neşelilik. 2. (bitkilerde) gürlük.
exuberant s. 1. çok canlı ve neşeli. 2. gür (bitkiler).
exudation i. dışarı sızan şey, sızıntı.
exude f. sızmak.
exult f. (bir zaferden sonra) çok sevinmek.
exultation i. sevinme.
eye 1 i. göz. 
eye 2 f. bakmak, süzmek.
eye shadow  far, göz farı. 
eyeball i., anat. gözyuvarı, göz yuvarlağı, göz küresi.
eyebrow i. kaş. 
eyebrow pencil  kaş kalemi.
eye-catching s. gözalıcı, alımlı.
eyeful i., k. dili 1. göz alıcı şey. 2. güzel kız.
eyeglasses i. gözlük.
eyelash i. kirpik.
eyelid i. gözkapağı.
eyeliner i. göz kalemi.
eye-opener i. aydınlatıcı/şaşırtıcı olay/haber.
eyesight i. görme duyusu, görüş.
eyesocket i., anat. gözyuvası, gözevi, göz çukuru.
eyestrain i. göz yorgunluğu.
eyewash i. göz banyosu.
eyewitness i. görgü tanığı.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)