| E |
kıs. East, Eastern, English. |
| E, e |
i. E, İngiliz alfabesinin beşinci harfi. |
| ea |
kıs. each. |
| each |
s. her, her bir. zam. her biri, tanesi. two million liras
each tanesi iki milyon lira. |
| each one |
her biri. |
| each other |
birbirini. |
| eager |
s. istekli, hevesli, can atan. |
| eager beaver |
argo görevine fazlasıyla bağlı kimse. |
| eagerness |
i. şevk, istek, arzu, canlılık. |
| eagle |
i. kartal, karakuş. |
| eagle-eyed |
s. keskin gözlü. |
| ear 1 |
i. 1. kulak. 2. işitme duyusu. |
| ear 2 |
i. başak. |
| eardrum |
i., anat. kulakzarı, kulakdavulu. |
| earful |
i., k. dili 1. azar, papara, zılgıt. 2. bir sürü dedikodu. 3.
beklenmedik bir sürü laf. |
| earl |
i. kont. |
| earlobe |
i. kulakmemesi. |
| early |
s. erken; eski; ilk. z. zamansız, vakitsiz, vaktinden
evvel. |
| early riser |
erken kalkan kimse. |
| early warning system |
erken uyarı sistemi. |
| earmark |
i. 1. hayvanların kulaklarına takılan marka. 2. (bir şeyin)
esas niteliği. f. belirli bir maksat için ayırmak, bir yana
koymak. |
| earn |
f. kazanmak; kazandırmak. |
| earn one´s keep |
(biri/bir hayvan) yaptığı hizmetle kendi masrafını
çıkarmak/karşılamak. |
| earnest 1 |
s. ciddi, ağırbaşlı. |
| earnest 2 |
i. |
| earnest money |
teminat akçesi, pey akçesi. |
| earnings |
i. kazanç, kâr; maaş, gelir. |
| earphone |
i., bak. headphone. |
| earring |
i. küpe. |
| earshot |
i. |
| earsplitting |
s. sağır edici (ses). |
| earth |
i. 1. dünya. 2. toprak. 3. İng., elek. toprak. |
| earthen |
s. topraktan yapılmış, toprak. |
| earthenware |
i. çanak çömlek. s. topraktan yapılmış, toprak. |
| earthly |
s. dünyaya ait, dünyevi. |
| earthquake |
i. deprem, zelzele, yersarsıntısı. |
| earthshaking |
s. inançları kökünden sarsan, fikirleri altüst eden. |
| earthworm |
i. yer solucanı. |
| earthy |
s. 1. toprağa benzer, topraksı. 2. kaba, incelikten
yoksun. |
| earwax |
i. kulak kiri. |
| ease 1 |
i. 1. kolaylık. 2. rahat, sıkıntısızlık. |
| ease 2 |
f. 1. rahat ettirmek, sıkıntıdan kurtarmak. 2. (ağrıyı)
yatıştırmak. 3. kolaylaştırmak. 4. dikkatle yerleştirmek. 5. yavaş
yavaş hareket ettirmek. |
| ease off/up |
gevşetmek. |
| easel |
i. ressam sehpası, şövale. |
| easily |
z. kolaylıkla, kolayca, rahat rahat. |
| easiness |
i. 1. kolaylık. 2. yumuşaklık, yumuşak davranış. |
| east |
i. doğu, şark. s. doğu. z. doğuya doğru, doğuya. |
| Easter |
i. Paskalya, Paskalya yortusu. |
| Easter egg |
Paskalya yumurtası. |
| easterly |
z. 1. doğudan. 2. doğuya doğru. s. 1. gündoğusuna bakan. 2.
doğudan esen. |
| eastern |
s. doğu, doğusal, doğuya ait. |
| eastward |
s. 1. doğuya yönelen. 2. doğuya bakan. z. doğuya doğru, doğu
yönünde. |
| eastwardly |
z. 1. doğuya doğru. 2. doğudan. s. 1. doğuya yönelen. 2.
doğudan esen (rüzgâr). |
| eastwards |
z. doğuya doğru, doğu yönünde. |
| easy 1 |
s. kolay, rahat. |
| easy 2 |
z., k. dili kolayca, rahatça. |
| easy chair |
rahat koltuk. |
| easy mark |
k. dili kolayca aldatılabilen kimse. |
| easy money |
kolay kazanılmış para. |
| easygoing |
s. uysal, yumuşak başlı. |
| eat |
f. (ate, --en) 1. yemek. 2. yemek yemek. |
| eat humble pie |
kibri kırılmak, burnu sürtülmek; kabahatini itiraf edip
af dilemek, tükürdüğünü yalamak. |
| eat one´s fill |
karnını doyurmak. |
| eat one´s heart out |
k. dili kendi kendini yemek, içi içini yemek, çok
üzülmek. |
| eat one´s words |
k. dili sözünü geri almak. |
| eat s.o. out of house and home |
k. dili aşırı miktarda yiyerek birinin bütçesini altüst
etmek. |
| eat up |
yiyip bitirmek. |
| eaves |
i. saçak. |
| eavesdrop |
f. (on) -e kulak misafiri olmak. |
| ebb |
i. deniz sularının çekilmesi. f. (deniz) çekilmek. |
| ebb tide |
cezir, inik deniz. |
| ebony |
i., s. abanoz. |
| ebullient |
s. 1. içi kaynayan, coşkun, şevkli. 2. kaynayan, taşan
(sıvı). |
| EC |
kıs. the European Community. |
| eccentric |
s. 1. acayip, garip, tuhaf, eksantrik. 2. dışmerkezli,
eksantrik. i. garip bir kişi, eksantrik. |
| eccentricity |
i. 1. tuhaflık, eksantriklik. 2. dışmerkezlilik,
eksantriklik. |
| ecclesiastic |
s. kiliseye veya kilise örgütüne ait, dini. i. papaz,
rahip. |
| echelon |
i., ask. kademe. |
| echo |
i. (çoğ. --es) yankı. f. 1. yankılanmak, aksetmek. 2.
tekrarlanmak; tekrarlamak. |
| éclair |
i. ekler (bir çeşit pasta). |
| eclectic |
s. 1. çeşitli sistem ve kaynaklardan derlenmiş. 2. fels.
seçmeci, seçmeciliğe ait. i., fels. seçmeci. |
| eclecticism |
i., fels. seçmecilik. |
| eclipse |
i., gökb. tutulma. f. 1. ışığını karartmak. 2. (birinden) üstün
çıkmak, (birini) gölgede bırakmak. |
| ecological |
s. ekolojik, çevrebilimsel. |
| ecologist |
i. ekolojist, çevrebilimci. |
| ecology |
i. ekoloji, çevrebilim. |
| econ |
kıs. economic, economics, economy. |
| economic |
s. ekonomiyle ilgili, ekonomik, iktisadi. |
| economical |
s. tutumlu, hesaplı; ekonomik. |
| economics |
i. iktisat, ekonomi bilimi. |
| economise |
f., İng., bak. economize. |
| economist |
i. iktisatçı, ekonomist. |
| economize |
f. tasarruf etmek, ekonomi yapmak, iktisat yapmak. |
| economy |
i. 1. ekonomi, iktisat. 2. tasarruf, tutumluluk, ekonomi. |
| ecosystem |
i. ekosistem. |
| ecstasy |
i. esrime, coşu, kendinden geçme, vecit. |
| ecstatic |
s. 1. esrik, kendinden geçmiş. 2. çok mutlu, sevinç dolu. |
| Ecuador |
i. Ekvador. |
| Ecuadoran |
i., s., bak. Ecuadorian. |
| Ecuadorean |
i., s., bak. Ecuadorian. |
| Ecuadorian |
i. Ekvadorlu. s. 1. Ekvador, Ekvador´a özgü. 2. Ekvadorlu. |
| ecumenical |
s. 1. kiliselerin tümünü temsil eden; tüm kiliselerin kabul
ettiği. 2. tüm kiliselerin birleşmesini amaçlayan. |
| eczema |
i., tıb. egzama, mayasıl. |
| ed |
kıs. edited, edition, editor. |
| Edam |
i. Hollanda peyniri, edam. |
| Edam cheese |
bak. Edam. |
| eddy |
i. girdap, anafor, eğrim, çevri, burgaç. f. anaforlanmak,
burgaçlanmak. |
| edema |
i., tıb. ödem. |
| edge |
i. 1. kenar. 2. k. dili avantaj, üstünlük. f. 1. kenarına
bordür yapmak. 2. (bir tarafa doğru) yavaş yavaş gitmek. |
| edgewise |
z. yan yan, yanlamasına; yandan. |
| edginess |
i. sinirlilik. |
| edging |
i. kenar suyu, dantel, sutaşı. |
| edgy |
s. sinirli, sinirleri gergin. |
| edible |
s. yenebilir. i. yiyecek. |
| edict |
i. emir, ferman. |
| edifice |
i. büyük yapı. |
| edify |
f. ahlakça yükseltmek. |
| edifying |
s. ahlakça yükselten. |
| edit |
f. redaksiyon yapmak. |
| editing |
i. redaksiyon. |
| edition |
i. edisyon, basım. |
| editor |
i. 1. editör. 2. redaktör. |
| editorial |
i. başmakale. |
| editorship |
i. 1. editörlük. 2. redaktörlük. |
| educate |
f. eğitmek; okutmak. |
| educated |
s. eğitimli, tahsilli. |
| education |
i. eğitim. |
| educational |
s. eğitimsel, eğitsel; eğitici. |
| educator |
i. eğitimci, eğitmen. |
| EEC |
kıs. the European Economic Community. |
| eel |
i. (çoğ. --s/eel) yılanbalığı. |
| efface |
f. 1. silmek, bozmak. 2. yok etmek, gidermek. |
| efface o.s. |
dikkatleri üstüne çekmemeye çalışmak. |
| effect |
i. etki, sonuç. f. yerine getirmek, gerçekleştirmek,
başarmak. |
| effective |
s. 1. yürürlükte. 2. etkili, tesirli. i., tic. efektif,
nakit. |
| effects |
i., çoğ. eşya, mal. |
| effectual |
s. etkili, istenilen sonucu veren. |
| effeminate |
s. kadınsı, efemine. |
| effervesce |
f. köpürmek, kabarmak. |
| effervescent |
s. efervesan. |
| effete |
s. 1. bitkin, halsiz, güçsüz. 2. kısır, verimsiz. 3.
efemine. |
| efficacious |
s. istenen sonucu veren, etkili, tesirli. |
| efficacy |
i. yarar, fayda, etki. |
| efficiency |
i. hızlı ve verimli çalışma. |
| efficient |
s. hızlı ve verimli çalışan, randımanlı. |
| effigy |
i. |
| effluence |
i. 1. dışarı akma, akıntı. 2. atık su; atık madde. |
| effluent |
i. atık su; atık madde. |
| effort |
i. gayret, çaba, efor. |
| effortless |
s. zahmetsiz, kolay. |
| effrontery |
i. küstahlık, yüzsüzlük. |
| effusive |
s. coşkun, taşkın. |
| eg |
kıs. exempli gratia (for example) mesela, örneğin. |
| egg 1 |
i. yumurta. |
| egg 2 |
f. on tahrik etmek, kışkırtmak. |
| egg white |
yumurta akı. |
| egg white |
yumurta akı. |
| eggbeater |
i. yumurta çırpacağı. |
| eggcup |
i. yumurtalık, yumurta kabı. |
| egghead |
i., argo entel, entelektüel. |
| eggplant |
i. patlıcan. |
| eggshell |
i. yumurta kabuğu. |
| ego |
i. benlik, ego, ben. |
| egocentric |
s. egosantrik, beniçinci. |
| egocentricity |
i. egosantrizm, beniçincilik. |
| egoism |
i. egoizm, bencillik. |
| egoist |
i. bencil, egoist. |
| egotism |
i. egotizm, benlikçilik. |
| egotist |
i. bencil. |
| egregious |
s. fevkalade kötü, korkunç: an egregious mistake korkunç bir
yanlış. |
| Egypt |
i. Mısır. |
| Egyptian |
i. Mısırlı. s. 1. Mısır, Mısır´a özgü. 2. Mısırlı. |
| eh |
ünlem, k. dili 1. ... değil mi?: He´s a lucky guy, eh? Şanslı
bir herif, değil mi? 2. Ne?/Ha?: ´´Come here!´´ ´´Eh?´´ ´´I said
´Come here!´ ´´ ´´Buraya gel!´´ ´´Ne?´´ ´´ ´Buraya gel!´
dedim.´´ |
| eiderdown |
i. kuştüyü yorgan. |
| eight |
s. sekiz. i. sekiz rakamı (8, VIII). eight-hour day günde sekiz
saat çalışma sistemi. |
| eighteen |
s. onsekiz. i. onsekiz rakamı (18, XVIII). |
| eighteenth |
s., i. 1. onsekizinci. 2. onsekizde bir. |
| eighth |
s. 1. sekizinci. 2. sekizde bir. |
| eighth note |
müz. sekizlik nota, sekizlik. |
| eightieth |
s., i. 1. sekseninci. 2. seksende bir. |
| eighty |
s. seksen. i. seksen rakamı (80, LXXX). |
| Eire |
i. İrlanda Cumhuriyeti. |
| either |
s. ikisi de; her iki: She doesn´t like either one. İkisini de
sevmiyor. On either side of him sat a cat. Her iki tarafında bir
kedi oturuyordu. zam. her ikisi, ikisi de; ikisinden biri: You can
have either. İkisinden birini alabilirsin. bağ. ya ... ya (da):
Either you do this or you clear out of here for good. Ya bunu
yaparsın, ya buradan temelli defolursun. z. de: “I don´t know how
to play bridge.” “I don´t either.” “Briç oynamayı bilmiyorum.” “Ben
de.” |
| either this or that |
ya bu ya o. |
| ejaculate |
f. 1. birdenbire yüksek bir sesle söylemek. 2. boşalmak, meni
gelmek. |
| ejaculation |
i. 1. ünlem. 2. boşalma, meninin atılması. |
| eject |
f. 1. dışarı atmak, çıkarmak, fışkırtmak. 2. defetmek,
kovmak. |
| ejector |
i., mak. fışkırtıcı, ejektör. |
| eke |
f. |
| eke out |
(bir şey yapmakla) (yetersiz bir şeyi)
artırmak. |
| eke out a living |
kıt kanaat geçinmek. |
| El Salvador |
El Salvador. |
| elaborate 1 |
s. 1. çok ayrıntılı ve çok iş isteyen. 2. karmaşık; girift,
girişik. |
| elaborate 2 |
f. (on) ayrıntılarına girmek. |
| élan |
i. şevk, canlılık. |
| elapse |
f. (zaman) geçmek, akmak. |
| elastic |
s. 1. esnek, elastik, elastiki. 2. lastikli. i. lastik,
lastikli şerit. |
| elasticity |
i. esneklik, elastiklik, elastisite. |
| elate |
f. çok sevindirmek, çok neşelendirmek. |
| elated |
s. sevinçli, kıvançlı. |
| elation |
i. sevinç, kıvanç. |
| elbow |
i. dirsek. f. dirsekle itmek/vurmak, dirseklemek; ite kaka yol
açmak. |
| elbow grease |
k. dili alın teri, emek. |
| elbowroom |
i. rahatça hareket edilebilecek yer, geniş yer. |
| elder 1 |
s. yaşça büyük, büyük. i. yaşlı/itibarlı kişi. |
| elder 2 |
i. mürver ağacı, mürver. |
| elder brother |
ağabey. |
| elder sister |
abla. |
| elder sister |
abla. |
| elderly |
s. oldukça yaşlı. |
| elders |
i., çoğ. (yaşça) büyükler. |
| eldest |
s. (yaşça) en büyük. |
| elect |
f. seçmek. |
| election |
i. seçim. |
| electioneer |
f. seçim propagandası yapmak. |
| elective |
s. 1. isteğe bağlı. 2. seçimle elde edilen (bir makam). i.
seçmeli ders. |
| elector |
i. seçmen. |
| electorate |
i. seçmenler. |
| electric |
s. 1. elektrikle ilgili. 2. elektrikli. |
| electric arc |
elektrik arkı. |
| electric arc |
fiz. elektrik arkı, elektrik yayı. |
| electric chair |
elektrikli sandalye. |
| electric current |
elektrik akımı, elektrik cereyanı. |
| electric eye |
elektrikli göz. |
| electric fan |
vantilatör. |
| electric guitar |
elektrogitar. |
| electric light |
elektrik lambası. |
| electric meter |
elektrik saati. |
| electric motor |
elektrik motoru. |
| electric power |
elektrik kuvveti. |
| electric shaver |
elektrikli tıraş makinesi. |
| electrical |
s. 1. elektrikli. 2. elektrikle ilgili. |
| electrical appliance |
elektrikli alet; elektrikli aygıt. |
| electrical engineer |
elektrik mühendisi. |
| electrical engineering |
elektrik mühendisliği. |
| electrician |
i. elektrikçi, elektrik tesisatçısı. |
| electricity |
i. elektrik. |
| electrification |
i. elektriklendirme, elektrifikasyon. |
| electrify |
f. 1. elektriklendirmek. 2. elektriklemek. 3. heyecanlandırmak,
heyecan vermek. |
| electrocardiogram |
i., tıb. elektrokardiyogram. |
| electrocute |
f. 1. elektrikle öldürmek. 2. elektrikli sandalyede idam
etmek. |
| electrode |
i. elektrot. |
| electrolysis |
i. elektroliz. |
| electrolyte |
i. elektrolit. |
| electromagnet |
i. elektromıknatıs. |
| electromagnetic |
s. elektromanyetik. |
| electron |
i. elektron. |
| electronic |
s. elektronik. |
| electronic music |
elektronik müzik. |
| electronic music |
elektronik müzik. |
| electronics |
i. elektronik. |
| electropositive |
s. elektropozitif. |
| electroshock |
i., tıb. elektroşok. |
| elegance |
i. zarafet. |
| elegant |
s. zarif. |
| elegy |
i. eleji, ağıt. |
| element |
i. 1. öğe, unsur, eleman, parça. 2. kim. element,
öğe. |
| elemental |
s. 1. ilkel; dizginsiz, frenlenmemiş. 2. doğadaki güçlere özgü.
3. doğal. |
| elementary |
s. 1. başlayanlar için: elementary French course yeni
başlayanlar için Fransızca kursu. 2. temel. 3. ilkel. 4. basit,
kolay. |
| elementary education |
ilköğretim. |
| elementary school |
ilköğretim okulu. |
| elements |
i., çoğ. 1. the doğa güçleri. 2. gruplar. 3. temel
ilkeler. |
| elephant |
i. fil. |
| elevate |
f. 1. yükseltmek; kaldırmak. 2. terfi ettirmek. |
| elevation |
i. 1. yükseltme; kaldırma. 2. terfi. 3. coğr. yükselti. |
| elevator |
i. 1. asansör. 2. silo. |
| elevator shaft |
asansör boşluğu. |
| eleven |
s. on bir. i. on bir rakamı (11, XI). |
| eleventh |
s. 1. on birinci. 2. on birde bir. |
| eleventh hour |
son dakika. |
| elf |
çoğ. elves (elvz) i. cüce ve yaramaz cin. |
| elicit |
f. 1. (gerçeği) ortaya çıkarmak. 2. (bilgi) edinmek, sağlamak.
3. -e yol açmak, -e neden olmak. |
| eligibility |
i. uygunluk. |
| eligible |
s. (for) -e uygun. |
| eliminate |
f. 1. gidermek; yok etmek. 2. (bir yarışçıyı) elemek. 3. k.
dili öldürmek, temizlemek. |
| elimination |
i. 1. giderme; yok etme. 2. (yarışçıyı) eleme. |
| elite |
i. elit, seçkinler. s. elit, seçkin. |
| elixir |
i. iksir. |
| elk |
i., zool. kanadageyiği; avrupamusu. |
| ellipse |
i. elips. |
| ellipsis |
çoğ. el.lip.ses (îlîp´siz) i., dilb. eksilti, eksiltili
anlatım. |
| elliptical |
s. eliptik. |
| elm |
i. karaağaç. |
| elocution |
i. 1. söz söyleme sanatı. 2. etkili ve güzel konuşma
tarzı. |
| elongate |
f. uzatmak. |
| elongation |
i. uzatma. |
| elope |
f. evlenmek için evden kaçmak, âşığıyla kaçmak. |
| eloquence |
i. etkili ve güzel söz söyleme yeteneği. |
| eloquent |
s. 1. etkili ve güzel söz söyleyen. 2. etkili ve güzel (sözler,
konuşma tarzı). |
| else |
z. başka: What else can he do? Başka ne yapabilir? Who else was
there? Orada başka kim vardı? Where else can they be? Başka nerede
olabilirler? |
| elsewhere |
z. başka yere; başka yerde. |
| elucidate |
f. açıklamada bulunmak, izahat vermek; açıklamak. |
| elude |
f. 1. (izleyenleri, bir tehlikeyi) atlatmak. 2. hatırlayamamak,
aklına gelmemek: The name of the town eludes me. Şehrin adı aklıma
gelmiyor. |
| elusive |
s. 1. yakalanması zor. 2. tarifi zor; anlaşılması zor. 3.
çabucak geçen. |
| elves |
i., çoğ., bak. elf. |
| emaciated |
s. (açlıktan/hastalıktan) çok zayıflamış, sıskası çıkmış, bir
deri bir kemik kalmış. |
| emanate |
f. from -den çıkmak; -den yayılmak; -den fışkırmak; -den
akmak. |
| emancipate |
f. 1. azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak. 2.
from -den kurtarmak. |
| emancipation |
i. 1. azat etme, serbest bırakma. 2. özgürlük, kurtuluş. |
| emasculate |
f. 1. hadım etmek, enemek, burmak. 2. kuvvetten düşürmek. 3.
(bazı kısımları çıkararak veya sansür ederek) (bir yazıyı) kuşa
çevirmek/benzetmek. |
| embalm |
f. tahnit etmek, mumyalamak. |
| embankment |
i. toprak set. |
| embargo |
i. (çoğ. --es) ambargo. |
| embark |
f. gemiye binmek. |
| embark on/upon |
-e girişmek, -e başlamak. |
| embarkation |
i. gemiye binme. |
| embarrass |
f. utandırmak, mahcup etmek. |
| embarrassment |
i. utanma, utanç duyma, mahcup olma. |
| embassy |
i. elçilik, sefaret. |
| embattled |
s. güç durumda, sıkışmış. |
| embed |
f. (--ded, --ding) (in) (içine) iyice yerleştirmek,
gömmek. |
| embellish |
f. süslemek. |
| embellishment |
i. 1. süsleme. 2. süs. |
| ember |
i. kor; köz. |
| embezzle |
f. (emanet para veya mülkü) zimmetine geçirmek. |
| embezzlement |
i. zimmete geçirme. |
| embezzler |
i. zimmetine para geçiren kimse. |
| embitter |
f. hayata küstürmek. |
| emblazon |
f. 1. süslemek, tezyin etmek. 2. armalarla donatmak. 3.
kutlamak. |
| emblem |
i. amblem, simge. |
| embodiment |
i. (bir şeyin) somut hali; kendisi: She is the embodiment of
elegance. Zarafetin ta kendisi. |
| embody |
f. 1. in (belirli/somut bir halde) dışa vurmak. 2.
kapsamak. |
| embolden |
f. cesaret vermek, yüreklendirmek. |
| embolism |
i., tıb. amboli. |
| emboss |
f. 1. kabartma desenle süslemek. 2. kakmak,
kabartmak. |
| embrace |
f. 1. (birine) sarılmak, (birini) kucaklamak; kucaklaşmak. 2.
kapsamak. 3. (bir dini) kabul etmek, (bir dine) girmek. 4. (bir
teklifi) kabul etmek. i. kucak. |
| embroider |
f. 1. üzerine nakış işlemek. 2. (anlatılan bir öykü veya olayı)
hayalinden bir şeyler katarak süslemek. |
| embroidery |
i. nakış, işleme. |
| embroidery frame |
kasnak. |
| embroil |
f. (birini) (zor bir işe) sokmak, karıştırmak. |
| embryo |
i., biyol. embriyon, oğulcuk. |
| emcee |
i. sunucu. f. (bir programın) sunuculuğunu yapmak. |
| emend |
f. (bir metnin) yanlışlarını düzeltmek. |
| emendation |
i. (metne ait) düzeltme. |
| emerald |
i. 1. zümrüt. 2. zümrüt yeşili. s. zümrüt yeşili. |
| emerge |
f. çıkmak, meydana çıkmak. |
| emergency |
i. acil durum. |
| emergency door/exit |
acil çıkış kapısı. |
| emergency landing |
mecburi iniş. |
| emergency treatment |
acil tedavi. |
| emergency ward |
(hastanede) acil servis. |
| emergent |
s. çıkan, meydana çıkan. |
| emeritus |
s. emeritus (emekli bir üniversite öğretim görevlisine verilen
unvan). |
| emery |
i. zımpara. |
| emery board |
zımparalı tırnak törpüsü. |
| emetic |
s., i. kusturucu (ilaç). |
| emigrant |
i. göçmen. |
| emigrate |
f. göç etmek. |
| emigration |
i. göç. |
| émigré |
i. siyasi göçmen. |
| eminence |
i. 1. yüksek bir mevki. 2. yükseklik; yüksek yer, tepe. |
| eminent |
s. 1. yüksek (mevki). 2. tanınmış ve üstün, ünlü (kişi). 3.
yüksek (yer). |
| emissary |
i. özel bir görevle gönderilen kişi. |
| emission |
i. 1. çıkarma; yayma. 2. mal. emisyon. |
| emit |
f. (--ted, --ting) çıkarmak; fışkırtmak; yaymak. |
| emollient |
s. yumuşatıcı. i. yumuşatıcı ve acıyı dindiren merhem. |
| emolument |
i. ücret; maaş; kazanç. |
| emotion |
i. duygu, his; heyecan. |
| emotional |
s. duygusal, duygulu, heyecanlı. |
| empathy |
i., ruhb. bir başkasının duygularını anlayabilme, duygu
sezgisi. |
| emperor |
i. imparator. |
| emphasis |
çoğ. em.pha.ses (em´fısiz) i. 1. vurgu, vurgulama. 2.
önem. |
| emphasise |
f., İng., bak. emphasize. |
| emphasize |
f. vurgulamak. |
| emphatic |
s. 1. vurgulanarak söylenen. 2. ısrarlı. 3. göze çarpan,
frapan. |
| emphatically |
z. 1. üzerinde durarak. 2. kesin olarak. |
| emphysema |
i., tıb. anfizem. |
| empire |
i. imparatorluk. |
| empirical |
s. deneysel, ampirik. |
| empiricism |
i. deneycilik, ampirizm. |
| empiricist |
i. deneyci, ampirist. |
| employ |
f. 1. kullanmak. 2. bir hizmet veya işte kullanmak, istihdam
etmek. i. |
| employee |
i. çalışan; görevli; işçi. |
| employer |
i. patron, işveren. |
| employment |
i. iş verme, istihdam. |
| employment agency |
iş bulma bürosu, iş ve işçi bulma kurumu. |
| empower |
f. yetki vermek. |
| empress |
i. imparatoriçe. |
| emptiness |
i. boşluk. |
| empty |
s. 1. boş. 2. of -den yoksun. 3. k. dili aç. i. boş şey, boş.
f. boşaltmak; dökmek; boşalmak; dökülmek. |
| empty words |
boş laf. |
| empty-handed |
s. eli boş. |
| emulate |
f. benzerini veya daha iyisini yapmaya çalışmak; taklit etmeye
çalışmak. |
| emulsion |
i. emülsiyon. |
| en route |
yolda, giderken. |
| en route |
(an rut´) yolda. |
| enable |
f. 1. imkân vermek, mümkün kılmak, sağlamak. 2. yetki
vermek. |
| enact |
f. yasalaştırmak. |
| enamel |
i. 1. emay. 2. mine. 3. (dişlere ait) mine. s. emaye. f.
(--ed/--led, --ing/--ling) 1. emaylamak. 2. minelemek. |
| enameled |
s. emaye. |
| enamor |
f. |
| enamour |
f., İng., bak. enamor. |
| encase |
f. |
| enchant |
f. 1. büyülemek. 2. k. dili (birinin) çok hoşuna
gitmek. |
| enchanting |
s. 1. büyüleyici. 2. k. dili harika, fevkalade, çok güzel. |
| enchilada |
i. Meksika mutfağına özgü böreğe benzeyen acılı bir yemek. |
| encircle |
f. etrafını çevirmek, kuşatmak. |
| encl |
kıs. enclosed, enclosure. |
| enclose |
f. 1. (bir şeyi) (bir mektupla aynı zarf içine) koymak: I´ve
enclosed a photograph with this letter. Bu mektupla birlikte bir
fotoğraf gönderiyorum. 2. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile)
çevirmek: She enclosed her garden with a hedge. Bahçesini çitle
çevirdi. |
| enclosure |
i. 1. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirme. 2. (duvar, çit
v.b. ile) çevrili olan yer. |
| enclosures |
i. (mektupla aynı zarf içinde) gönderilen şeyler,
ilişiktekiler. |
| encompass |
f. 1. kapsamak. 2. kaplamak, örtmek. 3. kuşatmak. |
| encore |
ünlem Bravo! i. bis. |
| encounter |
f. 1. (bir tehlike veya zorlukla) karşı karşıya gelmek. 2.
rastlamak. |
| encourage |
f. 1. teşvik etmek, özendirmek. 2. cesaret vermek,
yüreklendirmek. |
| encouragement |
i. 1. teşvik etme, özendirme. 2. cesaret verme,
yüreklendirme. |
| encouraging |
s. 1. ümitlendirici, umut verici. 2. teşvik edici, özendirici.
3. cesaret verici, yüreklendirici. |
| encroach |
f. upon (başkasının hakkına) tecavüzde bulunmak. |
| encroachment |
i. (başkasının hakkına) tecavüzde bulunma. |
| encrust |
f. |
| encumber |
f. |
| encumbrance |
i. 1. yük. 2. çocuk. 3. huk. ipotek. |
| encyclopaedia |
i., İng., bak. encyclopedia. |
| encyclopedia |
i. ansiklopedi. |
| encyclopedic |
s. ansiklopedik. |
| end |
i. 1. uç. 2. son, nihayet. 3. akıbet. 4. gaye, amaç; niyet,
maksat. 5. mec. ölüm, son. f. bitirmek, son vermek; bitmek, sona
ermek. |
| end table |
küçük masa, sehpa. |
| endanger |
f. tehlikeye atmak. |
| endear |
f. sevdirmek. |
| endear o.s. to s.o. |
kendini birine sevdirmek. |
| endearing |
s. sevimli, tatlı. |
| endeavor |
f. yapmaya çalışmak; gayret etmek, çalışmak. i. çaba,
gayret. |
| endemic |
s. in (bir yer veya halka) özgü: That disease is endemic in
India. O hastalık Hindistan´a özgü. |
| ending |
i. 1. son, nihayet. 2. dilb. takı, sonek. |
| endive |
i. acımarul, yabanimarul, hindiba. |
| endless |
s. sonsuz. |
| endlessly |
z. durmadan, bitmek tükenmek bilmeksizin. |
| endlessness |
i. sonsuzluk. |
| endorse |
f. 1. ciro etmek. 2. onaylamak. |
| endorse a bill |
çeki ciro etmek. |
| endorsement |
i. 1. ciro. 2. onay. |
| endow |
f. with -e bağışta bulunmak. |
| endowment |
i. 1. Allah vergisi, doğuştan gelen özel yetenek. 2.
bağışlardan oluşan toplu sermaye. 3. bağışta bulunma. |
| endurable |
s. dayanılabilir. |
| endurance |
i. dayanma gücü, tahammül. |
| endure |
f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, kaldırmak. |
| enduring |
s. 1. dayanıklı. 2. devamlı, sürekli. |
| endways |
z. 1. dik, dikine. 2. ucu ileriye doğru; uzunluğuna. 3. uç
uca. |
| endwise |
z., bak. endways. |
| enema |
i., tıb. lavman, tenkıye. |
| enemy |
i. düşman. |
| energetic |
s. enerjik, faal. |
| energise |
f., İng., bak. energize. |
| energize |
f. enerji vermek, güç vermek. |
| energy |
i. 1. enerji, erke. 2. enerji, güç, kuvvet. |
| energy crisis |
enerji krizi. |
| enervate |
f. zayıflatmak, kuvvetten düşürmek. |
| enfold |
f. 1. katlamak, sarmak. 2. kucaklamak, bağrına basmak. |
| enforce |
f. uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek. |
| enforceable |
s. uygulanabilir. |
| enforcement |
i. uygulama. |
| enfranchise |
f. oy hakkı vermek. |
| Eng |
kıs. England, English. |
| engage |
f. 1. işe almak, tutmak, angaje etmek. 2. birbirine girmek,
çarpışmak. 3. söz vermek, taahhüt etmek. 4. mak. birbirine geçmek;
birbirine geçirmek, birbirine tutturmak. |
| engage in |
ile meşgul olmak. |
| engage s.o.´s attention |
birinin kafasını meşgul etmek. |
| engaged |
s. 1. nişanlı. 2. meşgul (telefon). |
| engagement |
i. 1. nişanlanma. 2. randevu. 3. söz; vaat, taahhüt. 4.
çarpışma, dövüşme. 5. belirli bir süre için ücretli iş. |
| engaging |
s. hoş, sevimli, çekici. |
| engender |
f. 1. meydana getirmek, oluşturmak. 2. doğurmak. |
| engine |
i. 1. motor. 2. lokomotif. |
| engine driver |
İng., d.y. makinist. |
| engineer |
i. 1. mühendis. 2. d.y. makinist. 3. den. çarkçı. f. planlayıp
düzenlemek. |
| engineering |
i. mühendislik. |
| England |
i. İngiltere. |
| English |
s. 1. İngiliz. 2. İngilizce. i. İngilizce. |
| Englishman |
çoğ. Eng.lish.men (îng´glîşmîn) i. İngiliz erkek, İngiliz. |
| Englishwoman |
çoğ. Eng.lish.wom.en (îng´glîşwîmîn) i. İngiliz kadın,
İngiliz. |
| engrain |
f. in 1. (düşünce, alışkanlık v.b.´ni) -e aşılamak. 2. -in
içine iyice çektirmek/geçirtmek. |
| engrave |
f. hakketmek, kazımak. |
| engraver |
i. 1. hakkâk, oymacı. 2. gravürcü. |
| engraving |
i. 1. gravür. 2. hakkâklık, oymacılık. 3. hakkâk işi. |
| engross |
f. |
| engross one´s thoughts |
kafasını bütünüyle işgal etmek. |
| engrossing |
s. çok sürükleyici (roman, film v.b.). |
| engulf |
f. içine çekmek, yutmak. |
| enhance |
f. (değer, fiyat v.b.´ni) artırmak, yükseltmek. |
| enigma |
i. bilmece, muamma. |
| enjoin |
f. 1. tembih etmek; emretmek: I enjoined him to leave.
Gitmesini tembih ettim. 2. yasaklamak. |
| enjoy |
f. zevk almak, hoşlanmak. |
| enjoy good health |
sağlığı yerinde olmak. |
| enjoy o.s. |
eğlenmek, hoşça vakit geçirmek. |
| enjoyable |
s. hoş, tatlı, zevkli, eğlenceli. |
| enjoyment |
i. zevk. |
| enlarge |
f. büyütmek; genişletmek; büyümek; genişlemek. |
| enlarge upon |
daha ayrıntılı bir şekilde anlatmak. |
| enlargement |
i. 1. büyütme; büyüme. 2. foto. agrandisman. |
| enlarger |
i., foto. agrandisör, büyülteç. |
| enlighten |
f. aydınlatmak, bilgilendirmek. |
| enlightened |
s. aydın (kimse). |
| enlightenment |
i. aydınlatma, bilgilendirme; aydınlanma, bilgilenme. |
| enlist |
f. 1. askere kaydolmak/yazılmak; askere kaydetmek/yazmak. 2.
yardımını sağlamak. |
| enliven |
f. canlandırmak. |
| enmesh |
f. in (birini) (olumsuz bir duruma) düşürmek. |
| enmity |
i. düşmanlık, husumet. |
| ennoble |
f. 1. soylular sınıfına almak, asalet unvanı vermek. 2.
yüceltmek. |
| enormity |
i. 1. şer, büyük kötülük. 2. muazzamlık, büyüklük. |
| enormous |
s. kocaman, muazzam. |
| enough |
i. yeterli miktar. s. yeterli, kâfi. z. kâfi
derecede. |
| enough and to spare |
yeter de artar bile. |
| Enough! |
ünlem Yeter! |
| Enough´s enough. |
Yeter artık! |
| enquire |
f., bak. inquire. |
| enrage |
f. öfkelendirmek, hiddetlendirmek. |
| enrich |
f. 1. zenginleştirmek, zengin etmek. 2. zenginleştirmek,
değerini artırmak. |
| enroll |
f. kaydını yapmak, kaydetmek; kaydolmak, yazılmak. |
| enrollment |
i. kaydetme, kayıt. |
| ensconce |
f. yerleştirmek. |
| ensconce o.s. in |
-e yerleşmek. |
| ensemble |
i. 1. müz. topluluk. 2. tiy. trup. 3. bütün. 4. birkaç parçadan
oluşan kadın kostümü, takım, döpiyes. |
| enshrine |
f. -i -in içinde saygın bir yere koymak. |
| ensign 1 |
i. bayrak, sancak, bandıra. |
| ensign 2 |
i., den. asteğmen. |
| enslave |
f. köle yapmak, esir etmek. |
| ensnare |
f. tuzağa düşürmek. |
| ensue |
f. çıkmak, meydana gelmek; ardından gelmek, izlemek.the ensuing
year ertesi sene. |
| ensure |
f. 1. sağlamak, temin etmek. 2. garanti etmek. |
| entail |
f. gerektirmek. |
| entangle |
f. 1. dolaştırmak, karmakarışık etmek. 2. in (olumsuz bir şeye)
karıştırmak, bulaştırmak. |
| entanglement |
i. 1. karışıklık, dolaşıklık. 2. engel, mânia. |
| enter |
f. 1. girmek, içine girmek. 2. girişmek, başlamak. 3. deftere
yazmak, kaydetmek. 4. bilg. “Enter” tuşuna basarak (bir komutu)
gerçekleştirmek. |
| enter into |
-e başlamak, -e girişmek. |
| enter into an agreement |
anlaşmaya girmek. |
| enter on/upon |
-e başlamak, -e girişmek. |
| enter one´s head |
-in aklına gelmek. |
| enterprise |
i. girişim, teşebbüs. |
| enterprising |
s. uyanık, açıkgöz, girişken, müteşebbis. |
| entertain |
f. 1. eğlendirmek. 2. misafir etmek, ağırlamak, ikram
etmek. |
| entertain a motion |
(başkan) bir teklifi kabul edip kurula sunmak. |
| entertaining |
s. eğlenceli, eğlendirici. |
| entertainment |
i. parti, davet; ziyafet; balo. |
| enthrall |
f. büyülemek. |
| enthrone |
f. tahta çıkarmak. |
| enthuse |
f. (about/over) göklere çıkarmak, çok övmek. |
| enthusiasm |
i. şevk, istek; heves. |
| enthusiastic |
s. şevkli, hararetli. |
| entice |
f. (birini) tatlılıkla (kötü bir şey yapmaya) ikna etmek. |
| enticement |
i. 1. baştan çıkarma. 2. çekici ancak tehlikeli şey. 3.
çekicilik. |
| enticing |
s. çekici, cazip. |
| entire |
s. bütün, tamam, hepsi: the entire group grubun hepsi. |
| entirely |
z. büsbütün, tamamıyla, tamamen. |
| entirety |
i. tüm, bütün. |
| entitle |
f. 1. hak vermek. 2. yetki vermek. |
| entity |
i. varlık. |
| entomb |
f. mezara koymak, gömmek. |
| entomologist |
i. entomolojist, böcekbilimci. |
| entomology |
i. entomoloji, böcekbilim. |
| entourage |
i. beraberindekiler, maiyet. |
| entrails |
i. bağırsaklar. |
| entrance 1 |
i. 1. giriş, girme. 2. giriş yeri, giriş kapısı, giriş. 3.
giriş ücreti, giriş. |
| entrance 2 |
f. büyülemek. |
| entrance examination |
giriş sınavı. |
| entrance fee |
giriş ücreti. |
| entrap |
f. (--ped, --ping) tuzağa düşürmek, yakalamak. |
| entreat |
f. yalvarmak. |
| entreaty |
i. yalvarma, yalvarış, yakarış. |
| entrée |
i. 1. giriş, giriş izni, giriş hakkı. 2. baş yemek. 3. İng.
balıkla baş yemek arasında yenilen yemek. |
| entrench |
f. sağlam bir şekilde yerleştirmek. |
| entrenchment |
i., ask. siper. |
| entrepôt |
i. antrepo. |
| entrepreneur |
i. girişimci, müteşebbis. |
| entrust |
f. emanet etmek. |
| entry |
i. 1. giriş, girme. 2. giriş, giriş yeri, antre. 3. kayıt. |
| entryway |
i. giriş, giriş yeri. |
| entwine |
f. |
| entwine itself around |
(bitki, yılan v.b.) (bir şeyin) etrafına dolanmak. |
| entwine s.t. |
(around) bir şeyi (başka bir şeye) dolamak. |
| enumerate |
f. saymak, birer birer saymak/söylemek. |
| enunciate |
f. telaffuz etmek. |
| envelop |
f. sarmak; kuşatmak, örtmek. |
| envelope |
i. zarf, mektup zarfı. |
| enviable |
s. gıpta edilecek. |
| envious |
s. kıskanç. |
| environment |
i. çevre, muhit. |
| environmental |
s. çevresel. |
| environmentalism |
i. çevrecilik. |
| environmentalist |
i. çevreci. |
| environs |
i., çoğ. dolay, civar. |
| envisage |
f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek. |
| envision |
f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek. |
| envoy |
i. 1. delege, temsilci. 2. diplomat; elçi. |
| envy |
i. 1. kıskançlık, haset. 2. gıpta. f. 1. kıskanmak. 2. gıpta
etmek. |
| enzyme |
i., biyokim. enzim. |
| epaulet |
i. apolet. |
| epaulette |
i., bak. epaulet. |
| ephemeral |
s. çok kısa süren; çok kısa ömürlü; gelip geçici. |
| epic |
s. epik, destansı. i. epik, destan. |
| epicenter |
i., jeol. depremin merkezi, deprem özeği. |
| epidemic |
s. salgın, salgınlaşmış. i. salgın: flu epidemic grip
salgını. |
| epidermis |
i. epiderm. |
| epigram |
i. nükte, nükteli söz. |
| epilepsy |
i., tıb. sara. |
| epileptic |
i. saralı. s. 1. sara hastalığına özgü. 2. saralı. |
| epilog |
i. sonsöz, epilog. |
| epilogue |
i., İng., bak. epilog. |
| Epiphany |
i., Hrist. 6 Ocak´ta kutlanan bir yortu. |
| episcopal |
s. 1. piskoposlara ait. 2. piskoposlarca yönetilen. |
| episode |
i. 1. edeb. (olaylar zincirinde) olay, epizot. 2. radyo, TV
(dizide) bölüm. |
| episodic |
s., edeb. epizodik. |
| Epistle |
i., Hrist. (Yeni Ahit´te yer alan) mektup. |
| epistle |
i. mektup. |
| epitaph |
i. mezar kitabesi. |
| epithet |
i. (övücü veya hakaret edici) söz, laf. |
| epitome |
i. |
| epoch |
i. devir, çağ. |
| Epsom salts |
İngiliz tuzu. |
| equable |
s. 1. sakin, rahat, kolayca kızmayan. 2. ılıman (iklim). |
| equal 1 |
s. 1. eşit. 2. aynı düzeyde. i. eşit. |
| equal 2 |
f. 1. eşit olmak: Two plus two equals four. İki artı iki eşit
dört. 2. aynı düzeyde olmak, emsali olmak: No one equals her.
Emsali yok. |
| equal sign |
eşit işareti (=). |
| equalise |
f., İng., bak. equalize. |
| equality |
i. eşitlik. |
| equalize |
f. eşitlemek. |
| equanimity |
i. itidal, ılım, temkin. |
| equate |
f. ile eşit saymak. |
| equation |
i. denklem. |
| equator |
i. ekvator. |
| Equatorial |
s. |
| equatorial |
s. ekvatoral. |
| Equatorial Guinea |
Ekvator Ginesi. |
| Equatorial Guinean |
i. Ekvator Gineli. s. 1. Ekvator Ginesi, Ekvator
Ginesi´ne özgü. 2. Ekvator Gineli. |
| equestrian |
s. 1. biniciliğe ait. 2. atlı (heykel/portre): an equestrian
statue of Napoleon Napolyon´un atlı heykeli. |
| equidistant |
s. eşit uzaklıkta, aynı mesafede olan. |
| equilateral |
s. eşkenar: equilateral triangle. eşkenar üçgen. |
| equilibrium |
i. denge, muvazene. |
| equinox |
i., gökb. ekinoks, ılım, gün tün eşitliği. |
| equip |
f. (--ped, --ping) donatmak. |
| equipment |
i. 1. donatım. 2. gereçler. |
| equitable |
s. adil, adaletli. |
| equity |
i. 1. adalet. 2. tic. özsermaye. 3. muh. net varlık. |
| equivalence |
i. eşitlik. |
| equivalent |
s. |
| equivocal |
s. kaçamaklı; iki anlama gelebilen. |
| equivocate |
f. kaçamaklı konuşmak; ne evet ne de hayır demek. |
| era |
i. devir, çağ. |
| eradicate |
f. 1. kökünden söküp atmak. 2. yok etmek. |
| erase |
f. 1. silmek. 2. gidermek, yok etmek. |
| eraser |
i. silgi. |
| erasure |
i. silinmiş yer; silinti. |
| ere |
edat, bağ., şiir evvel, önce. |
| ere long |
çok geçmeden. |
| ere now |
bundan önce. |
| erect |
s. 1. dimdik, ayakta duran, ayağa kalkmış. 2. dik, dikilmiş,
dikelmiş. f. 1. (heykel, direk, v.b.´ni) dikmek. 2. kurmak; yapmak;
inşa etmek. |
| erection |
i. 1. (heykel, direk v.b.´ni) dikme. 2. kurma; yapma; inşa
etme. 3. penisin sertleşmesi. |
| Eritrea |
i. Eritrea, Eritre. |
| Eritrean |
i. Eritrealı. s. 1. Eritrea, Eritrea´ya özgü. 2.
Eritrealı. |
| ermine |
i. (çoğ. --s/er.mine) ermin, as. |
| erode |
f., jeol. aşındırmak; aşınmak. |
| erosion |
i., jeol. erozyon, aşınma; aşındırma. |
| erosive |
s. aşındırıcı. |
| erotic |
s. erotik. |
| eroticism |
i. erotizm. |
| err |
f. hata etmek. |
| errand |
i. ayak işi. |
| errand boy |
ayak işlerine bakan kimse, ayakçı. |
| erratic |
s. istikrarsız, dengesiz, birden değişiveren. |
| erroneous |
s. yanlış, hatalı. |
| error |
i. hata, yanlış, yanlışlık. |
| erudite |
s. çok bilgili, bilgin, âlim. |
| erudition |
i. bilginlik, âlimlik. |
| erupt |
f. 1. (yanardağ) püskürmek. 2. patlak vermek. |
| eruption |
i. 1. (yanardağ) püskürme. 2. tıb. döküntü. 3. patlak
verme. |
| escalate |
f. 1. (fiyat v.b.´ni) yükseltmek; yükselmek. 2. (savaş,
anlaşmazlık v.b.´ni) kızıştırmak; kızışmak. |
| escalator |
i. yürüyen merdiven. |
| escapade |
i. macera. |
| escape |
i. kaçış, kaçma, firar. f. 1. kaçmak, firar etmek. 2.
kurtulmak, paçayı kurtarmak; atlatmak. 3. gözünden kaçmak; aklından
çıkmak. |
| escape from s.o.´s grasp |
birinin pençesinden kurtulmak. |
| escapist |
s. insana gündelik hayatı ve dertlerini unutturan çok
sürükleyici (roman/film). |
| eschew |
f. -den sakınmak, -den kaçınmak. |
| escort 1 |
i. 1. kavalye. 2. (koruma/gözetim için) eşlik eden; eşlik
edenler. |
| escort 2 |
f. 1. kavalyelik etmek. 2. (korumak/gözetmek amacıyla) eşlik
etmek. |
| escort vessel |
refakat gemisi. |
| escutcheon |
i. armalı kalkan. |
| Eskimo |
i. 1. Eskimo. 2. Eskimoca, Eskimo dili. s. 1. Eskimo. 2.
Eskimoca. |
| Eskimo dog |
Eskimo köpeği. |
| esophagus |
i., anat. yemek borusu. |
| esoteric |
s. 1. ancak ufak bir grupça bilinen; ufak bir gruba özgü;
batıni, içrek. 2. anlaşılması zor. 3. nadir; olağandışı. 4. gizli
inançları olan. |
| especial |
s. özel, hususi. |
| especially |
z. özellikle, bilhassa. |
| espionage |
i. casusluk. |
| esplanade |
i. gezi, gezinti yeri; kordon. |
| espousal |
i. destekleme. |
| espouse |
f. desteklemek. |
| espresso |
i. ekspreso kahve, ekspreso. |
| esprit |
i. |
| esprit de corps |
(bir grup içindeki) birlik ruhu. |
| Esq |
kıs. Esquire. |
| Esquire |
i., İng., mektup zarfı üzerine isim ve soyadından sonra
kısaltılarak yazılan ve “bay” anlamına gelen bir unvan: Marmaduke
Wigglesworth, Esq. |
| essay 1 |
i. 1. deneme (bir düzyazı türü). 2. deneme, yapmaya
kalkışma. |
| essay 2 |
f. denemek, yapmaya kalkışmak. |
| essence |
i. 1. öz, asıl. 2. esans, ıtır. |
| essence/spirit of peppermint |
naneruhu. |
| essential |
s. 1. asıl, esas, temel, ana. 2. gerekli, zaruri. i. esas,
temel. |
| essentially |
z. aslında. |
| establish |
f. 1. kurmak. 2. saptamak, tespit etmek. |
| establishment |
i. 1. kurum, kuruluş, müessese. 2. kurma; kuruluş. 3. tespit
etme; tespit edilme. |
| estate |
i. 1. huk. tereke, bırakıt. 2. malikâne. |
| estate agent |
İng. emlakçı. |
| estate car |
İng. steyşın. |
| esteem |
f. -e saygı duymak. i. saygı, itibar. |
| esthete |
i., bak. aesthete. |
| esthetic |
s., i., bak. aesthetic. |
| estimable |
s. saygıdeğer, itibarlı. |
| estimate |
f. (es´tımeyt) 1. tahmin etmek, kestirmek. 2. (kıymetini)
takdir etmek, değerlendirmek. i. (es´tımît) 1. tahmin, kestirme. 2.
takdir, değerlendirme, değer biçme. 3. tahmini hesap. |
| estimation |
i. (birisi hakkındaki) fikir, düşünce: in my estimation benim
gözümde, bana göre, bence. |
| estival |
s., bak. aestival. |
| Estonia |
i. Estonya. |
| Estonian |
i. 1. Estonyalı. 2. Estçe. s. 1. Estonya, Estonya´ya özgü. 2.
Estçe. 3. Estonyalı. |
| estrange |
f. aralarını açmak, soğutmak. |
| estranged |
s. birbirinden ayrılmış, ayrı yaşayan. |
| estuary |
i., coğr. haliç. |
| et cetera |
v.s., vesaire, v.b., ve benzeri. |
| etc |
kıs. et cetera. |
| etch |
f. (desen hakketmek için) (madeni bir yüzeyi) asitle
oymak. |
| etch a design on |
asitle oyarak (madeni bir yüzeye) desen hakketmek. |
| etching |
i. asitle oyulmuş resim. |
| eternal |
s. ebedi ve ezeli, başı ve sonu olmayan, ölümsüz. |
| eternally |
z. ebediyen, daima. |
| eternity |
i. ebediyet. |
| ether |
i., kim. eter, lokmanruhu. |
| ethereal |
s. göksel, semavi. |
| ethic |
i. ahlak sistemi. |
| ethical |
s. ahlaki, etik. |
| ethics |
i. törebilim, ahlak bilimi, etik. |
| Ethiopia |
i. Etyopya, Etiyopya, Habeşistan. |
| Ethiopian |
i. Etyopyalı, Etiyopyalı, Habeş. s. 1. Etyopya, Habeş,
Etyopya´ya özgü. 2. Etyopyalı. |
| ethnic |
s. etnik. |
| ethnography |
i. etnografya. |
| ethnology |
i. etnoloji. |
| ethos |
i. 1. ruh, değerler sistemi. 2. değer ve inançlar sistemi,
dünya görüşü. |
| etiquette |
i. görgü kuralları, adabımuaşeret. |
| etymological |
s. etimolojik, kökenbilimsel. |
| etymology |
i. etimoloji, kökenbilim. |
| EU |
kıs. the European Union. |
| eucalyptus |
i. okaliptüs. |
| Eucharist |
i. |
| eulogise |
f., İng., bak. eulogize. |
| eulogize |
f. övmek. |
| eulogy |
i. övgü; methiye. |
| eunuch |
i. hadım. |
| euphemism |
i. örtmece, edebi kelam. |
| euphony |
i. ses ahengi. |
| Euphrates |
i. |
| Eur |
kıs. Europe, European. |
| Eurasia |
i. Avrasya. |
| Europe |
i. Avrupa. |
| European |
i. Avrupalı. s. Avrupa, Avrupa´ya özgü; Avrupai. |
| Eustachian tube |
anat. östaki borusu. |
| evacuate |
f. 1. (insanları) (bir yerden) almak, götürmek; (bir yeri)
boşaltmak. 2. (bağırsakları) boşaltmak. |
| evacuation |
i. 1. (insanları) (bir yerden) alma; (bir yeri) boşaltma,
boşaltım. 2. (bağırsakları) boşaltma, boşaltım. |
| evade |
f. 1. -den kurtulmak. 2. (bir bahaneyle) kendini (bir
yükümlülükten) kurtarmak. 3. (birinin sorusuna, birine) cevap
vermekten kaçmak; (bir işte) yan çizmek. |
| evaluate |
f. değerlendirmek. |
| evaluate s.o./s.t. on his/her/its own merits |
birini/bir şeyi kendi yeteneklerine/özelliklerine göre
değerlendirmek. |
| evaluation |
i. değerlendirme. |
| evangelical |
s. 1. son derece Protestanca (bir öğreti, yaklaşım v.b.). 2.
İncil´in mesajına uyan/sadık; İncil´de bulunan; İncil´e ait. 3.
hararetli, ateşli. i. bazı Protestan ilkelerine çok önem veren/çok
bağlı kimse. |
| evangelise |
f., İng., bak. evangelize. |
| evangelist |
i. 1. ateşli vaazlar veren gezici Protestan. 2. İncil´in
mesajını yaymaya çalışan kimse. 3. belirli bir mesajı yaymaya
çalışan kimse. |
| evangelize |
f. İncil´in mesajını bildirmek/öğretmek/yaymak. |
| evaporate |
f. buharlaştırmak; buharlaşmak. |
| evaporation |
i. buharlaşma; buharlaştırma. |
| evaporator |
i. evaporatör, buharlaştırıcı. |
| evasion |
i. 1. (bir bahaneyle) kendini bir yükümlülükten kurtarma. 2.
-den kurtulma. |
| evasive |
s. kaçamaklı; cevap vermekten kaçan; (bir işte) yan çizen. |
| eve |
i. 1. akşam. 2. arife gecesi. 3. arife. |
| even 1 |
s. 1. düz, engebesiz. 2. bir düzeyde. 3. çift (sayı); tam
(sayı). 4. temkinli. f. düzleştirmek; düzlemek, tesviye etmek. |
| even 2 |
z. hatta, bile. |
| even if |
olsa bile. |
| even so |
yine de, gene de. |
| even so |
yine de, gene de: “That book contains some mistakes.”
“Even so, it´s still worth buying.” “O kitapta bazı yanlışlar var.”
“Olsun, yine de almaya değer.” |
| even though |
-e rağmen, -diği halde: Even though he studied hard, he
couldn´t pass the exam. Çok çalıştığı halde sınavı veremedi. |
| evenhanded |
s. tarafsız, yansız. |
| evening |
i. akşam. |
| evening dress |
1. gece elbisesi, tuvalet. 2. smokin; frak. |
| evening paper |
akşam gazetesi. |
| event |
i. olay, vaka, hadise. |
| even-tempered |
s. itidalli, itidal sahibi. |
| eventful |
s. olaylı, hadiseli. |
| eventual |
s. er geç olan, en sonunda olan, nihai. |
| eventuality |
i. ihtimal. |
| eventually |
z. sonunda, nihayet; er geç. |
| eventuate |
f. 1. meydana gelmek, olmak. 2. in ile sonuçlanmak, ile son
bulmak. |
| ever |
z. hiç: Have you ever been to Eyüp? Hiç Eyüp´e gittin
mi? |
| ever after |
ondan sonra, hep: They lived happily ever after. Ondan
sonra hep mutlu yaşadılar. |
| ever changing |
daima değişen. |
| evergreen |
s., i. yaprağını dökmeyen, her dem taze (ağaç/çalı). |
| everlasting |
s. 1. sürekli, sonsuz. 2. çok dayanıklı. 3. kör olası: You and
your everlasting typewriter! Sen ve senin kör olası daktilon! |
| evermore |
z. daima, ebediyen, ilelebet. |
| every |
s. her, her bir. |
| every few days |
birkaç günde bir. |
| every four days |
dört günde bir. |
| every inch |
tepeden tırnağa. |
| every jot and tittle |
en ufak her şey: She´s particular about every jot and
tittle. En ufak noktaya dikkat eder. |
| every man jack |
herkes. |
| every now and then/every now and again |
ara sıra, arada bir. |
| every once in a while |
arada bir. |
| every one |
her biri. |
| every other day |
gün aşırı, iki günde bir. |
| every other day |
iki günde bir, günaşırı. |
| every other day |
günaşırı. |
| every other person |
her iki kişiden biri. |
| every single |
her: She remembers every single mistake they made. Yaptıkları
her hatayı hatırlıyor. |
| every so often |
ara sıra, arada sırada. |
| every which way |
k. dili her yöne, her tarafa. |
| everybody |
zam. herkes. |
| everybody else |
başkaları, öbürleri. |
| everyday |
i. her gün. s. her günkü. |
| Everyman |
i. herhangi bir kimse, sokaktaki adam. |
| everyone |
zam. herkes. |
| everything |
zam. her şey. |
| everywhere |
z. her yer; her yerde; her yere. |
| evict |
f., huk. tahliye ettirmek. |
| eviction |
i., huk. tahliye ettirme. |
| evidence |
i. kanıt, delil. f. göstermek, açığa vurmak. |
| evident |
s. açık, belli. |
| evil |
i. şer, kötülük. s. çok kötü, şerir. |
| evil eye |
kem göz, nazar. |
| evildoer |
i. kötülük eden kimse, şerir. |
| evil-minded |
s. kötü niyetli. |
| evince |
f. göstermek. |
| evocative |
s. (of) (birtakım şeyleri) akla getiren; birtakım çağrışımlar
yapan. |
| evoke |
f. aklına getirmek, çağrıştırmak. |
| evolution |
i. evrim. |
| evolutionary |
s. evrimsel. |
| evolutionism |
i. evrimcilik. |
| evolutionist |
i. evrimci. |
| evolve |
f. yavaş yavaş geliştirmek; yavaş yavaş gelişmek. |
| ewe |
i. dişi koyun, marya. |
| ewer |
i. ibrik. |
| ex |
kıs. examination, example, except. |
| exacerbate |
f. daha kötü bir duruma sokmak, (kötü durumdaki bir şeyi)
artırmak. |
| exact 1 |
s. 1. tam, kesin. 2. hatasız, doğru (bir şey). |
| exact 2 |
f. zorla/tehditle almak; koparmak. |
| exacting |
s. titizlik isteyen (bir iş); işin titizlikle yapılmasını
isteyen (kimse). |
| exactitude |
i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik. |
| exactly |
z. tam, tamamen, aynen. |
| exactness |
i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik. |
| exaggerate |
f. abartmak, mübalağa etmek. |
| exaggerated |
s. abartılmış, abartılı, mübalağalı. |
| exaggeration |
i. abartma, abartı, mübalağa. |
| exalt |
f. yüceltmek. |
| exaltation |
i. 1. yüceltme. 2. coşkunluk; vecit. |
| exalted |
s. yüce, ulu. |
| exam |
i., k. dili sınav, imtihan. |
| examination |
i. 1. sınav, imtihan. 2. huk. sorgu. |
| examine |
f. 1. dikkatle gözden geçirmek. 2. incelemek, tetkik etmek. 3.
muayene etmek. 4. huk. sorguya çekmek. |
| examiner |
i. 1. imtihan eden kimse. 2. huk. sorguya çeken kimse. |
| example |
i. örnek, misal. |
| exasperate |
f. çileden çıkarmak, çok kızdırmak. |
| exasperation |
i. kızgınlık. |
| excavate |
f. 1. kazı yapmak, hafriyat yapmak. 2. kazıyıp ortaya
çıkarmak. |
| excavation |
i. 1. kazı. 2. kazı yeri. |
| excavator |
i. ekskavatör, kazı makinesi. |
| exceed |
f. geçmek, aşmak. |
| exceedingly |
z. fazlasıyla, çok, son derece. |
| excel |
f. (--led, --ling) -den üstün olmak. |
| Excellence |
i., bak. Excellency. |
| excellence |
i. üstünlük. |
| Excellency |
i. Ekselans: His Excellency Ekselansları. Your Excellency
Ekselans. |
| excellent |
s. üstün, mükemmel. |
| except 1 |
f. -in dışında tutmak: He excepted Harun from this. Harun´u
bunun dışında tuttu. |
| except 2 |
edat -den başka, hariç, dışında. bağ. 1. -den başka: He can do
everything except speak Chinese. Çince konuşmaktan başka her şeyi
yapabilir. 2. ancak: He´d come, except he´s sick. Gelirdi, ancak
hasta. |
| except for |
1. olmasaydı: I´d be there, except for this. Bu olmasaydı
orada olacaktım. 2. dışında, -den başka: Everyone was there except
for him. Onun dışında herkes hazırdı. |
| excepting |
edat -den başka, hariç, dışında. |
| exception |
i. istisna. |
| exceptional |
s. 1. olağanüstü. 2. çok iyi. |
| excerpt |
i. (bir kitaptan/yazıdan) seçilmiş parça, pasaj. |
| excess |
i. aşırılık, ifrat, fazlalık. s. fazla, ziyade,
artan. |
| excessive |
s. fazla, aşırı. |
| excessively |
z. aşırı olarak, ziyadesiyle. |
| exchange 1 |
i. 1. değiş tokuş, trampa, değiştirme. 2. borsa; kambiyo. 3.
telefon santralı. |
| exchange 2 |
f. değiş tokuş etmek, trampa etmek, değiştirmek. |
| exchange blows |
yumruklaşmak. |
| exchange rate |
döviz kuru. |
| exchange shots |
karşılıklı olarak birer el silah atmak. |
| exchangeable |
s. değiştirilebilir. |
| exchequer |
i. |
| excise 1 |
i., tic. tüketim vergisi. |
| excise 2 |
f. kesmek, kesip çıkarmak. |
| excitable |
s. kolay heyecanlanan; kolay telaşa kapılır. |
| excite |
f. 1. heyecanlandırmak; telaşa vermek. 2. kışkırtmak, tahrik
etmek. 3. (bir duygu/tepki) uyandırmak. |
| excited |
s. heyecanlı. |
| excitedly |
z. heyecanla. |
| excitement |
i. heyecan. |
| exciting |
s. heyecan verici. |
| exclaim |
f. 1. çığlık atmak. 2. ... diye bağırmak. |
| exclamation |
i. ünlem. |
| exclamation point/mark |
ünlem işareti (!). |
| exclude |
f. (from) -in dışında bırakmak. |
| exclusion |
i. (from) (bir şeyin) dışında bırakılma; (bir şeyin) dışında
bırakma. |
| exclusive |
s. ancak özel seçilmiş bazı kişilere açık olan. |
| excommunicate |
f. kiliseden aforoz etmek. |
| excommunication |
i. aforoz. |
| excrement |
i. dışkı. |
| excrete |
f. (vücuttan) çıkarmak. |
| excretion |
i. 1. salgı, ifrazat. 2. salgılama. |
| excruciating |
s. dayanılmaz derecede acı veren. |
| excursion |
i. gezinti, kısa yolculuk. |
| excursion ticket |
indirimli gidiş dönüş bileti. |
| excusable |
s. affedilebilir. |
| excuse 1 |
f. affetmek, mazur görmek. |
| excuse 2 |
i. özür, mazeret. |
| excuse from |
(birini) (bir şeyi yapmaktan) muaf tutmak. |
| Excuse me. |
Özür dilerim./Affedersiniz./Beni bağışlayın. |
| excuse o.s. |
izin istemek. |
| execute |
f. 1. idam etmek. 2. uygulamak, yerine getirmek; (bir yargıyı)
infaz etmek. 3. (manevra/hareket) yapmak. |
| execution |
i. 1. idam, idamın infazı. 2. uygulama, yerine getirme; infaz.
3. (manevra/hareket) yapma. |
| executioner |
i. cellat. |
| executive |
i. yönetici, idareci. s. 1. yöneticiye ait. 2. yönetimsel,
idari. |
| executive committee |
yürütme kurulu. |
| executive power |
yürütme yetkisi. |
| executor |
i. icra eden. |
| executory |
s. icrai. |
| exemplar |
i. örnek. |
| exemplary |
s. örnek niteliğinde olan, örnek. |
| exemplify |
f. 1. -e örnek olmak. 2. -i örnekle göstermek. |
| exempt |
s. |
| exemption |
i. muafiyet, bağışıklık. |
| exercise |
i. 1. uygulama, yerine getirme, kullanma. 2. alıştırma. 3.
egzersiz. f. 1. uygulamak, yerine getirmek, kullanmak. 2. hareket
ettirmek, çalıştırmak. 3. egzersiz yapmak. |
| exert |
f. (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek. |
| exert o.s. |
çabalamak, uğraşmak, gayret sarfetmek. |
| exertion |
i. gayret, çaba, emek. |
| exhale |
f. 1. nefes vermek. 2. (egzoz, duman v.b.´ni) çıkarmak. |
| exhaust 1 |
i. egzoz, egzoz dumanı. |
| exhaust 2 |
f. 1. tüketmek, bitirmek. 2. bütün kuvvetini tüketmek, çok
yormak. |
| exhaust pipe |
egzoz borusu. |
| exhausted |
s. 1. tükenmiş. 2. yorgun, bitkin. |
| exhaustion |
i. 1. yorgunluk, bitkinlik. 2. tüketme; tükenme. |
| exhaustive |
s. geniş kapsamlı ve ayrıntılı. |
| exhibit |
i. sergi. f. 1. sergilemek. 2. (bir duygu veya niteliği)
göstermek. 3. huk. (dava sırasında belge/kanıt) ibraz etmek. |
| exhibition |
i. 1. sergi. 2. (bir duygu veya niteliği) gösterme. 3. huk.
(dava sırasında belge/kanıt) ibraz etme. |
| exhilarate |
f. çok neşelendirip zindeleştirmek, çok keyiflendirmek. |
| exhilaration |
i. neşe ve zindelik. |
| exhort |
f. teşvik etmek. |
| exhortation |
i. 1. teşvik etme. 2. teşvik edici söz. |
| exhume |
f. mezardan çıkarmak. |
| exile |
i. 1. sürgün. 2. sürgün edilen kimse. f. sürgüne
göndermek. |
| exist |
f. var olmak, mevcut olmak. |
| existence |
i. 1. varlık, varoluş. 2. hayat, yaşam. |
| existential |
s., fels. varoluşsal. |
| existentialism |
i., fels. varoluşçuluk, egzistansiyalizm. |
| existentialist |
i., s., fels. varoluşçu, egzistansiyalist. |
| exit |
i. 1. çıkış. 2. çıkış kapısı, çıkış. f. çıkmak, gitmek. |
| exodus |
i. çıkış. |
| exonerate |
f. beraat ettirmek, aklamak, temize çıkarmak. |
| exorbitant |
s. aşırı yüksek, fahiş (fiyat). |
| exorcise |
f. (cin, kötü ruh v.b.´ni) dualarla defetmek. |
| exotic |
s. egzotik, yabancıl. |
| exp |
kıs. export, express. |
| expand |
f. 1. genişletmek; genişlemek; büyütmek; büyümek. 2. fiz.
genleşmek; genleştirmek. |
| expanse |
i. 1. geniş alan. 2. enginlik. |
| expansion |
i. 1. genişletme; genişleme; büyütme; büyüme. 2. fiz. genleşme;
genleştirme. |
| expansive |
s. 1. engin, geniş. 2. genişleyen, açılan. 3. samimi,
içten. |
| expat |
i., İng., k. dili, bak. expatriate. |
| expatriate |
i. kendi vatanından başka bir ülkede yaşayan kimse. |
| expect |
f. 1. beklemek. 2. düşünmek; zannetmek, sanmak. 3. (birinden)
(bir şeyin yapılmasını) beklemek: He expects me to carry out the
garbage. Benden çöpleri dışarı çıkarmamı bekliyor. |
| expect the worst |
en kötü ihtimalin gerçekleşeceğini ummak. |
| expectancy |
i. 1. ümit, umut. 2. beklenti, beklenen şey. |
| expectant |
s. ümitle bekleyen. |
| expectant mother |
hamile kadın. |
| expectation |
i. beklenti. |
| expedience |
i. (belki doğru olmayan fakat) elverişli bir çareye
başvurma. |
| expedient |
s. (belki doğru olmayan fakat) elverişli (bir çare). i. (belki
doğru olmayan fakat) elverişli bir çare. |
| expedite |
f. hızlandırmak, kolaylaştırmak. |
| expedition |
i. (özel bir amaçla yapılan) uzun yolculuk. |
| expel |
f. (--led, --ling) 1. kovmak, çıkarmak, atmak. 2. sınırdışı
etmek. |
| expend |
f. sarfetmek, harcamak. |
| expenditure |
i. masraf, harcama, gider. |
| expense |
i. masraf. |
| expense account |
gider hesabı; masraf hesabı. |
| expensive |
s. pahalı, masraflı. |
| experience |
i. deneyim, tecrübe. f. (bizzat) yaşamak, başından geçmek;
(sıkıntı, acı v.b.´ni) çekmek. |
| experienced |
s. deneyimli, tecrübeli. |
| experiment |
i. deney, tecrübe, deneme. f. deney yapmak. |
| experimental |
s. deneysel. |
| expert |
s. usta. i. uzman; eksper, bilirkişi. |
| expertise |
i. (belirli bir alandaki) bilgi, uzmanlık. |
| expiration |
i. sürenin dolması; sona erme, bitiş. |
| expire |
f. 1. (süre) dolmak; süresi dolmak; sona ermek. 2. ölmek, son
nefesini vermek. |
| expiry |
i. sürenin dolması; sona erme, bitiş. |
| explain |
f. anlatmak, açıklamak, izah etmek; açıklamada bulunmak, izahat
vermek. |
| explain away |
(bahane öne sürerek bir şeyi) mazur/makul
göstermek. |
| explain o.s. |
1. kendisinin ne demek istediğini anlatmak. 2. kendisinin
niye öyle davrandığını anlatmak. |
| explanation |
i. açıklama, izah; izahat. |
| explanatory |
s. açıklayıcı. |
| explicable |
s. açıklanabilir, anlatılabilir. |
| explicate |
f. (ayrıntılı bir şekilde) açıklamada bulunmak, izahat
vermek. |
| explicit |
s. açık, sarih. |
| explicitly |
z. açıkça, açık bir şekilde. |
| explode |
f. 1. patlatmak; patlamak. 2. yanlış olduğunu göstermek,
çürütmek. |
| exploit 1 |
i. kahramanlık, kahramanca davranış. |
| exploit 2 |
f. sömürmek, istismar etmek, (kendi çıkarı için)
kullanmak. |
| exploitation |
i. kendi çıkarına kullanma, sömürme, sömürü, istismar. |
| exploiter |
i. sömüren, sömürücü. |
| exploration |
i. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşma. 2.
(bir konuyu) araştırma, inceleme. |
| explore |
f. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşmak. 2.
(bir konuyu) araştırmak, incelemek. |
| explorer |
i. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşan
kimse. |
| explosion |
i. patlama, infilak. |
| explosion of laughter |
kahkaha tufanı. |
| explosive |
s. 1. patlayıcı. 2. hakkında şiddetli tartışmalar yapılan
(konu), şiddetli tartışmalara yol açabilen (konu). i. patlayıcı
madde, patlayıcı. |
| exponent |
i. 1. savunucu, taraftar. 2. mat. üst, üs. |
| exponential |
s., mat. üstel. |
| export 1 |
f. ihraç etmek, (malı) yurtdışına satmak; dışarıya mal
göndermek, ihracat yapmak. |
| export 2 |
i. 1. ihracatçılık. 2. ihraç malı. |
| export duty |
ihracat vergisi. |
| export license |
ihracat lisansı. |
| exportation |
i. ihraç etme, dışsatım, ihracat. |
| exporter |
i. ihracatçı. |
| expose |
f. 1. maruz bırakmak, etkisine açık bırakmak. 2. sergilemek,
teşhir etmek, herkese duyurmak. 3. (satış için) sergilemek. 4.
foto. (filmi) ışıklamak, pozlandırmak. |
| exposé |
i. gizli işleri açığa vuran makale/kitap. |
| exposition |
i. sergi, fuar. |
| exposure |
i. 1. maruz bırakma, etkisine açık bırakma; maruz kalma.The
house has a southern exposure. Evin cephesi güneye bakıyor.
2. sergileme, herkese duyurma. 3. foto. ışıklama, pozlandırma,
ekspozisyon. |
| exposure meter |
foto. pozometre. |
| exposure time |
foto. ışıklama süresi, pozlandırma süresi, poz
süresi. |
| expound |
f. açıklamak, izah etmek, yorumlamak. |
| express 1 |
s. 1. açık, belli. 2. özel. 3. tam, tıpkı. 4. ekspres (taşıt).
5. İng. ekspres, özel ulak, acele. z. ekspresle. i. 1. ekspres
tren. 2. İng. acele posta. f. (mektubu) ekspresle
göndermek. |
| express 2 |
f. ifade etmek, dışa vurmak, anlatmak, beyan etmek. |
| express delivery |
İng. acele posta. |
| express in other terms |
başka sözlerle anlatmak. |
| express o.s. |
maksadını anlatmak, meramını ifade etmek. |
| express one´s sympathy |
1. for (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak. 2. to (birine)
taziyede bulunmak; (birinin) acısını paylaştığını belirtmek. |
| express one´s thanks |
(to) (birine) minnettar/müteşekkir olduğunu belirtmek,
şükranlarını ifade etmek. |
| expression |
i. 1. deyim, tabir. 2. (yüzdeki) ifade. 3. ifade, anlatım,
dışavurum. 4. mat., man. deyim, ifade. |
| expressionless |
s. ifadesiz, anlamsız, manasız. |
| expressive |
s. anlamlı, manalı. |
| expressly |
z. 1. açıkça. 2. özellikle, bilhassa. |
| expressway |
i. otoyol, ekspres yol. |
| expropriate |
f. istimlak etmek, kamulaştırmak. |
| expropriation |
i. istimlak, kamulaştırma. |
| expulsion |
i. kovma, ihraç etme; kovulma, ihraç edilme. |
| expunge |
f. çıkarmak, silmek. |
| expurgate |
f. (bir kitap, oyun v.b.´nin) müstehcen/sakıncalı bölümlerini
çıkarmak. |
| exquisite |
s. 1. üstün, mükemmel, süper. 2. çok büyük (acı/mutluluk). 3.
ince bir güzelliğe sahip. |
| extant |
s. mevcut. |
| extemporaneous |
s. doğaçlamayla söylenen/yapılan. |
| extemporaneously |
z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen. |
| extempore |
z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen. s. doğaçlamayla
söylenen/yapılan. |
| extend |
f. 1. uzatmak. 2. uzamak, sürmek. 3. (yardım, kredi v.b.)
vermek. |
| extended order |
ask. dağınık düzen. |
| extension |
i. 1. uzatma. 2. uzama. 3. (yardım, kredi v.b.) verme. 4.
paralel telefon, paralel. |
| extension cord |
uzatma kablosu, uzatma kordonu. |
| extensive |
s. geniş, büyük, kapsamlı. |
| extent |
i. boyut. |
| extenuate |
f. extenuating circumstances huk. hafifletici sebepler. |
| exterior |
s. dış, harici, zahiri. i. dış taraf, dış, hariç. |
| exterior angle |
dış açı. |
| exterminate |
f. yok etmek, imha etmek. |
| external |
s. 1. dış, harici. 2. yüzeysel. |
| external affairs |
dışişleri. |
| externals |
i., çoğ. |
| extinct |
s. nesli tükenmiş. |
| extinct volcano |
sönmüş yanardağ. |
| extinguish |
f. söndürmek. |
| extinguisher |
i. yangın söndürme aleti. |
| extirpate |
f. 1. söküp atmak, kökünü kazımak. 2. kökünden sökmek. |
| extol |
f. (--led, --ling) övmek. |
| extoll |
f., bak. extol. |
| extort |
f. (para) sızdırmak, (haraç) almak; zorla almak. |
| extortion |
i. para sızdırma, haraca kesme; zorla alma. |
| extortionate |
s. 1. çok fazla, fahiş (fiyat). 2. para sızdıran, insanı haraca
kesen. |
| extortioner |
i. haraççı; zorla alan kimse. |
| extortionist |
i., bak. extortioner. |
| extra |
s. 1. fazla: Do you have an extra pencil? Fazla kalemin var mı?
2. çok çok, fevkalade: Work extra hard! Çok çok çalış! i. 1. ek
ücrete tabi şey. 2. figüran. 3. gazet. özel baskı. |
| extra- |
önek dışında: extramarital evlilikdışı. |
| extract 1 |
i. 1. özet. 2. öz, ruh; esans. |
| extract 2 |
f. 1. çıkarmak. 2. söyletmek, itiraf ettirmek. 3. (bilgi)
almak; (para) koparmak. 4. (özünü/suyunu) çıkarmak. 5. seçmek; (bir
kitap v.b.´nden bir parça) almak. |
| extraction |
i. 1. çıkarma. 2. (diş) çekme. 3. öz. |
| extracurricular |
s. ders programı dışında kalan. |
| extradite |
f. (to) (suçluyu) (suç işlediği ülkeye) iade
etmek/ettirmek. |
| extradition |
i. suçluların iadesi. |
| extraneous |
s. 1. konu dışı. 2. yabancı (madde/cisim). |
| extraordinarily |
z. fevkalade, olağanüstü: extraordinarily beautiful fevkalade
güzel. |
| extraordinary |
s. olağanüstü, fevkalade. |
| extrapolation |
i., mat. dışdeğerbiçim, ekstrapolasyon. |
| extravagance |
i. 1. israf, savurganlık. 2. aşırılık, fazlalık; abartı. |
| extravagant |
s. 1. savurgan, müsrif. 2. aşırı, fazla; abartılı. |
| extravagantly |
z. 1. har vurup harman savurarak, müsrifçe. 2. aşırı. |
| extreme |
s. 1. uçta olan. 2. aşırı, çok. i. uç, sınır. |
| extreme case |
olağanüstü bir örnek. |
| extreme point |
mat. aşıt noktası, ekstrem nokta. |
| extremely |
z. aşırı derecede. |
| extremes |
i.1. aşırı uçlar; aşırı. 2. mat. dışlar. |
| extremist |
i. ifrata kaçan kimse. |
| extremity |
i. uç, sınır. the extremities eller ve ayaklar. |
| extricate |
f. kurtarmak, çıkarmak. |
| extroversion |
i., ruhb. dışadönüklük. |
| extrovert |
i., ruhb. dışadönük kimse. s. dışadönük. |
| extrude |
f. 1. uzatmak. 2. çıkarmak; çıkmak. |
| exuberance |
i. 1. canlılık ve neşelilik. 2. (bitkilerde) gürlük. |
| exuberant |
s. 1. çok canlı ve neşeli. 2. gür (bitkiler). |
| exudation |
i. dışarı sızan şey, sızıntı. |
| exude |
f. sızmak. |
| exult |
f. (bir zaferden sonra) çok sevinmek. |
| exultation |
i. sevinme. |
| eye 1 |
i. göz. |
| eye 2 |
f. bakmak, süzmek. |
| eye shadow |
far, göz farı. |
| eyeball |
i., anat. gözyuvarı, göz yuvarlağı, göz küresi. |
| eyebrow |
i. kaş. |
| eyebrow pencil |
kaş kalemi. |
| eye-catching |
s. gözalıcı, alımlı. |
| eyeful |
i., k. dili 1. göz alıcı şey. 2. güzel kız. |
| eyeglasses |
i. gözlük. |
| eyelash |
i. kirpik. |
| eyelid |
i. gözkapağı. |
| eyeliner |
i. göz kalemi. |
| eye-opener |
i. aydınlatıcı/şaşırtıcı olay/haber. |
| eyesight |
i. görme duyusu, görüş. |
| eyesocket |
i., anat. gözyuvası, gözevi, göz çukuru. |
| eyestrain |
i. göz yorgunluğu. |
| eyewash |
i. göz banyosu. |
| eyewitness |
i. görgü tanığı. |