Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
F kıs. Fahrenheit.
F kıs. February, Fellow, France, Friday.
f kıs. feminine, fine, fluid, folio, following, frequency.
F, f i. 1. F, İngiliz alfabesinin altıncı harfi. 2. müz. fa notası. 
fable i. masal, fabl.
fabric i. 1. kumaş, bez, dokuma. 2. yapı, bünye, doku.
fabricate f. 1. uydurmak, yalan söylemek. 2. imal etmek, yapmak, üretmek.
fabrication i. 1. uydurmasyon, yalan. 2. imal, yapım, üretim.
fabricator i. 1. imalatçı. 2. uydurmacı, yalancı.
fabulous s. 1. harika, süper, çok güzel, enfes. 2. inanılmaz, olağanüstü. 3. efsanevi.
fabulously z., k. dili inanılmaz derecede, süper.
face 1 i. 1. yüz, surat, çehre, sima. 2. ön yüz, cephe. 3. mad. alın, ayna. 4. geom. yüz. 5. (saatte) mine, kadran. 
face 2 f. 1. karşılamak. 2. karşısında olmak/durmak. 3. (bir duruma) dayanmak, tahammül etmek. 4. kaplamak, astarlamak. 5. (taşın) yüzünü yontup düzeltmek. 6. -e bakmak, -e dönmek. 
face down  (karşısındakini) sindirmek. 
face the issue  bir durumu olduğu gibi kabul edip ona göre davranmak. 
face the music  argo kendisini eleştirecek/cezalandıracak insanların önüne çıkmak. 
face to face  yüz yüze. 
face up to  -i cesaretle karşılamak.
face value  tic. nominal değer, itibari değer. 
facedown z. yüzüstü, yüzükoyun.
face-saving s. vaziyeti kurtaran.
facet i. faseta, façeta.
facetious s. şakacı.
facial s. yüze ait. i. yüz masajı.
facile s. kolay.
facilitate f. kolaylaştırmak.
facility i. 1. kolaylık. 2. yetenek. 3. (özel bir) hizmet, servis. 4. (özel bir hizmet için yapılmış) tesis, yer.
facsimile i. 1. tıpkıbasım, faksimile, kopya. 2. faks.
fact i. gerçek. 
fact-finding s. kanıt toplayan.
faction i. hizip, grup.
factional s. 1. hizipçi. 2. hizipler arası.
factionalism i. hizipçilik.
factious s. kavgacı.
factitious s. sahte, uydurma.
factor i. 1. faktör, etken, etmen. 2. mat. çarpan; tambölen. f., mat. çarpanlara ayırmak. 
factor cost  tic. faktör fiyatı.
factory i. fabrika.
factual s. gerçeklere dayanan.
faculty i. 1. yeti; duyu, duyum; yetenek, kabiliyet. 2. (bir öğretim kurumundaki) tüm öğretim personeli; (bir okulun) öğretmen kadrosu; (bir üniversitenin) öğretim üyeleri. 3. fakülte: the Faculty of Law Hukuk Fakültesi.
façade i. 1. (yapılarda) ön yüz, ön cephe. 2. (gerçeği maskeleyen bir) dış görünüş.
fad i. geçici bir moda/heves.
fade f. solmak, rengi atmak; soldurmak. 
fade away  yavaş yavaş yok olmak. 
fade in  sin., TV açılmak. 
fade out  sin., TV kararmak.
fade-in i., sin., TV açılma.
fade-out i., sin., TV kararma.
faecal s., İng., bak. fecal.
faeces i., İng., bak. feces.
fag f. (--ged, --ging)
fag s.o. out  birini çok yormak, birinin turşusunu çıkarmak. 
fagot i. çalı çırpı demeti.
Fahrenheit i., s. fahrenhayt.
faience i. fayans, çini.
fail f. 1. başaramamak; becerememek. He failed to come. Gelmedi. 2. iflas etmek. 3. kuvveti kesilmek, güçten düşmek. 4. sınıfta kalmak; sınıfta bırakmak. 5. sınavda kalmak; sınavda bırakmak. 6. boşa çıkarmak, bırakmak, ümidini kırmak. 7. ihmal etmek, yapmamak. 8. (ekinler) ürün vermemek. 
failing 1 i. kusur, zaaf.
failing 2 edat olmadığı takdirde. 
failing that  aksi takdirde.
failure i. 1. başarısızlık; beceremeyiş; fiyasko. 2. ihmal, yapmayış. 3. iflas. 4. mesleğinde/iş hayatında hiç başarı gösteremeyen kimse. 5. arıza: power failure elektrik arızası.
faint s. 1. donuk, belirsiz, zayıf. 2. baygın. i. baygınlık, bayılma. f. bayılmak.
fainthearted s. yüreksiz; çekingen.
faintness i. baygınlık, bayılma.
fair 1 i. fuar.
fair 2 s. 1. adaletli, adil. 2. kurallara uygun. 3. fena olmayan, oldukça iyi. 4. güzel, açık ve güneşli (hava). 5. temiz (kopya). 6. sarışın; açık tenli. 7. güzel, alımlı. 
fair and square  dürüst bir şekilde, dürüstçe. 
fair game  kolaylıkla eleştirilebilecek veya alay konusu olabilecek kimse/durum. 
fair to middling  k. dili fena olmayan. fair-weather friend iyi gün dostu. 
fair wind  uygun rüzgâr. 
fairground i. (açıkta olan) fuar yeri, fuar alanı.
fairly z. 1. adaletli/adil bir şekilde. 2. oldukça: fairly big oldukça büyük. 3. âdeta: He fairly flew down the stairs. Merdivenlerden âdeta uçarak indi.
fairness i. 1. adaletlilik. 2. kurallara uygunluk. 3. sarışınlık; açık tenlilik. 4. güzellik, alımlılık.
fairy i. 1. peri. 2. argo homoseksüel erkek, ibne. s. 1. peri gibi. 2. perilere ait. 
fairy tale  peri masalı.
fait accompli i. oldubitti, olupbitti, emrivaki.
faith i. 1. inanç; itikat; iman. 2. din. 3. güven, itimat. 
faithful s. sadık, vefakâr. 
faithful to his word  sözüne sadık. 
faithfulness i. sadakat, vefakârlık.
faithless s. vefasız, sadık olmayan, sadakatsiz.
fake s. uydurma, sahte. f. uydurmak. i. 1. sahte bir şey. 2. üçkâğıtçı, aldatıcı.
faker i. üçkâğıtçı, sahtekâr, dolandırıcı.
falcon i. şahin; doğan.
fall 1 f. (fell, fall.en) 1. düşmek. 2. dökülmek. 3. yağmak. 4. çökmek. 5. kapanmak. 6. (kale) zaptolunmak, düşmek. 
fall 2 i. 1. düşüş, düşme. 2. çökme. 3. yağış. 4. (fiyat, talep, ısı v.b.´nde) düşüş. 5. sonbahar, güz. 6. güreş düşüş. 
fall asleep  uykuya dalmak.
fall asleep  uykuya dalmak. 
fall away  çekilmek, gerilemek. 
fall back  geri çekilmek. 
fall back on  (güvenilecek bir kimseye/yere) başvurmak. 
fall back upon (çare olarak) -e başvurmak. 
fall behind  geri kalmak. 
fall by the wayside  k. dili işi bırakmak, işten vazgeçmek.
fall down  düşmek. 
fall down  düşmek. 
fall down in a fit  fenalık geçirerek yere düşmek. 
fall flat  umulan rağbeti hiç görmemek. 
fall for  argo 1. aldatılmak. 2. çok beğenmek, bayılmak. 
fall foul of  ile çatışmak.
fall guy  1. başkasının cezasını çeken kimse. 2. dolandırılan kimse. 3. keriz, enayi. 
fall ill  hastalanmak. 
fall in  dizilmek, sıraya girmek. 
fall in battle  ask. savaşırken ölmek. 
fall in love  âşık olmak. 
fall into a trap tuzağa düşmek. 
fall into disfavor  gözden düşmek.
fall into disrepute  adı kötüye çıkmak.
fall into disuse  kullanılmaz olmak, bırakılmak, terkedilmek.
fall into error  hataya düşmek. 
fall into the clutches of k. dili -in pençesine düşmek.
fall of man/the Fall  Hz. Âdem ve Havva´nın işlediği günah ve sonuçları.
fall off  1. azalmak, düşmek. 2. bozulmak. 
fall on  -e hücum etmek, -e saldırmak. This month the twentieth fell on a Friday. Bu ayın yirmisi cumaya rastladı. 
fall on one´s feet  dört ayağının üstüne düşmek, atlatmak, sıyrılmak, başarmak. 
fall out  1. kavga etmek, bozuşmak. 2. ask. sıradan çıkmak. 
fall over  yıkılmak. 
fall over o.s.  kendini çok istekli göstermek. 
fall overboard (gemiden) denize düşmek. 
fall prey to -e kapılmak, -in tutsağı olmak.
fall prostrate  yüzüstü düşmek, yüzükoyun kapaklanmak. 
fall short (of) 1. eksik gelmek. 2. umduğu gibi çıkmamak. 
fall short (of) yeterli olmamak, yetmemek. 
fall sick  hastalanmak. 
fall through  suya düşmek, gerçekleşmemek. 
fall through  k. dili suya düşmek, gerçekleşememek: The plan fell through. Plan suya düştü. 
fall to  yemeğe/savaşa başlamak; -e başlamak, -e koyulmak. 
fall upon  -e saldırmak. 
fall victim to  -e kurban gitmek.
fall/be in love with  -e âşık olmak.
fallacious s. yanlış fikirlere dayanan, çürük, temelsiz.
fallacy i. 1. yanlış düşünce/inanç. 2. man. yanıltmaca, safsata, mantık kurallarına aykırı sav.
fallen f., bak. fall.
fallen woman  düşmüş kadın, fahişe. 
fallible s. yanılabilir, hataya düşebilir.
falling star  akanyıldız. His eye fell upon me. Gözü bana ilişti. His face fell. Suratı asıldı. It fell to my lot. Benim payıma düştü.
fallout i. radyoaktif serpinti.
fallow 1 s. nadasa bırakılmış, ekilmemiş. 
fallow 2 s. devetüyü rengi, devetüyü. 
fallow deer  alageyik, sığın.
falls i. çağlayan, şelale.
false s. 1. sahte. 2. vefasız, güvenilmez. 
false pride  boş gurur. 
false step  falso, yanlış davranış. 
false teeth  takma dişler.
falsehood i. 1. yalan. 2. yalan söyleme.
falseness i. sahtelik.
falsify f. 1. (hesap, kayıt, belge v.b.´nde) tahrifat yapmak. 2. (gerçekleri) çarpıtmak.
falter f. 1. tereddüt etmek. 2. azalmak, düşmek; gücünü/hızını kaybetmek. 3. sendeleyerek yürümek, sendelemek. 4. (ses) titremek; titrek bir sesle konuşmak.
fame i. ün, şöhret, nam.
famed s. ünlü, meşhur.
familial s. ailevi, aileye ait.
familiar s. 1. iyi bilinen, bildik; iyi tanınan, tanıdık; aşina. 2. samimi, teklifsiz. i. iyi arkadaş.
familiarise f., İng., bak. familiarize.
familiarity i. 1. aşinalık. 2. samimiyet, teklifsizlik. 3. laubalilik.
familiarize f. (bir şeyi) herkese tanıtmak. 
familiarize o.s. with  (bir şey) hakkında bilgi edinmek.
family i. 1. aile; akrabalar; çoluk çocuk. 2. bot., zool. familya. 
family circle  aile çevresi, aile muhiti. 
family man  ev bark sahibi, aile babası. 
family name  soyadı. 
family name  soyadı, aile adı. 
family planning  aile planlaması. 
family tree  şecere, soyağacı. 
famine i. kıtlık, açlık.
famish f. 
famous s. ünlü, meşhur, tanınmış.
famously z., k. dili çok iyi.
fan 1 i. 1. yelpaze. 2. vantilatör. 3. yelpaze biçimindeki herhangi bir şey. 
fan 2 f. (--ned, --ning) yelpazelemek. 
fan 3 i., k. dili hayran: She´s one of your fans. Hayranlarınızdandır. baseball fan beysbol meraklısı.
fan belt  mak. pervane kayışı. 
fan blade  mak. pervane kanadı. 
fan the flames  kışkırtmak, körüklemek.
fanatic s., i. fanatik, bağnaz, mutaassıp.
fanatical s. fanatik, bağnaz, mutaassıp.
fanciful s. 1. hayalperest. 2. hayali.
fancy 1 i. 1. hayal gücü. 2. hayal, düşlem. s. 1. çok süslü; fantezi. 2. lüks. 3. üstün kaliteli (gıda maddeleri). 
fancy 2 f. 1. hayal etmek. 2. sanmak, zannetmek, düşünmek. 3. -den hoşlanmak. 4. istemek. 
fancy dress ball  kıyafet balosu. 
fancy o.s.  hayallerinde kendini (şöyle veya böyle) görmek.
fang i. 1. (yırtıcı hayvanlarda) köpekdişi. 2. yılanın zehirli dişi.
fanny i., k. dili kıç, popo.
fantastic s. 1. harika, süper, enfes. 2. inanılmayacak kadar büyük (miktar). 3. akıl almaz, akıldışı, gerçekdışı. 4. fantastik, hayali, düşlemsel.
fantasy i. 1. fantezi, düşlem, sınırsız hayal veya hayal gücü. 2. müz. fantezi.
far z. 1. -den uzak; uzağa; uzakta: He´s never journeyed far from Istanbul. İstanbul´dan uzağa hiç seyahat etmedi. They didn´t go far. Uzağa gitmediler. I saw her far in the distance. Ta uzakta onu gördüm. How far is it to Rİze from here? Rize buradan ne kadar uzak? 2. çok; fazla; çok fazla: The light´s far too dim. Işık çok fazla loş. s. 1. uzak: a far country uzak bir ülke. 2. öte, öbür: at the far end of the garden bahçenin öte ucunda. 3. pol. (bir kanadın) ucundaki, aşırı: He supports the far right. Aşırı sağı destekliyor. 
far afield  konu dışında.
far and away (öbürlerinden) kat kat daha ...: He´s far and away the best. Öbürlerinden kat kat daha iyi. 
Far from it.  k. dili Ne münasebet./Bilakis./Tersine. 
far off  çok uzak. 
faraway s. 1. uzak. 2. dalgın (bakış).
farce i. 1. tiy. fars. 2. saçmalık, maskaralık. 
farcical s. gülünç.
fare 1 i. 1. yol parası, bilet ücreti. 2. taksi müşterisi. 3. yiyecekler, yemekler. 
fare 2 f. 
fare badly  (birisi) için kötü olmak: He fared badly. Onun için kötüydü. 
fare well  (birisi) için iyi gitmek.
farewell ünlem Elveda! i. veda. 
farewell dinner  veda yemeği. 
far-famed s. çok meşhur.
farfetched s. gerçek payı çok az olan.
far-flung s. uzaklara yayılmış.
farina i. irmik.
farm 1 i. çiftlik.
farm 2 f. çiftçilik yapmak.
farmer i. çiftçi.
farmhand i. rençper, ırgat.
farmhouse i. çiftlik evi.
farming i. çiftçilik.
farmost s., bak. farthest.
farmstead i. çiftlik ve içindeki binalar.
farmyard i. çiftlik avlusu, çiftlik binaları arasındaki meydan.
far-reaching s. çok kişi veya şeyi etkileyen.
farsighted s. 1. ileri görüşlü, öngörülü. 2. tıb. hipermetrop.
fart i., kaba osuruk. f. osurmak.
farther s. 1. daha uzak. 2. öteki, ötedeki; daha uzaktaki; daha ötedeki; daha ilerdeki.
farthermost s. 1. en uzak. 2. en ötedeki.
farthest s. en uzak. z. en uzakta; en ötede; en ilerde; en uzağa.
farthing i. çeyrek peni (eski bir İngiliz parası). 
fascicle i. fasikül.
fascinate f. (birinin) ilgisini/merakını çok çekmek. 
fascinating s. çok ilginç, çok enteresan.
fascination i. 1. büyük merak. 2. cazibe.
fascism i. faşizm.
fascist i., s. faşist.
fashion i. 1. moda. 2. biçim, şekil; tarz. f. yapmak, şekil vermek. 
fashion designer  modacı. 
fashion model  manken. 
fashion show  defile. 
fashionable s. moda olan, şık, revaçta olan, rağbette olan.
fast 1 f. oruç tutmak. i. oruç. 
fast 2 s. 1. hızlı, süratli; seri. 2. solmaz, sabit (renk). 3. hızlı yaşayan, uçarı. 4. hafifmeşrep. z. çabuk, tez. 
fast asleep  derin uykuya dalmış. 
fast color  solmaz renk. 
fast food  (hamburger, pizza gibi) hazır yiyecekler. fast-food restaurant hazır yiyecek satan lokanta. 
fast lane  (otoyolda) sürat şeridi. 
fastback i. arka kaportası yatık spor araba.
fasten f. 1. bağlamak; tutturmak; bağlanmak; tutturulmak. 2. çengelle bağlamak, çengellemek. 3. on (gözü) (bir yere) dikmek. 
fasten on/upon  üstünde durmak; -e takılmak; -e saplanmak; -i kafasına takmak. 
fasten the blame on s.o.  suçu birine yüklemek, suçu birinin üstüne atmak.
fastener i. 1. bağlayan şey, bağ. 2. kopça; çıtçıt.
fastidious s. titiz, zor beğenen.
fastness i. 1. (kumaş boyası için) sabitlik; sabitlik derecesi. 2. korunak; mahfuz yer. 3. ücra yer.
fat s. (--ter, --test) 1. şişman; semiz, yağlı. 2. dolgun; kalın. i. yağ. 
fat cat  argo zengin adam. 
fatal s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. vahim.
fatalism i. fatalizm, kadercilik, yazgıcılık.
fatalist i. fatalist, kaderci, yazgıcı.
fatalistic s. fatalist, kaderci, yazgıcı.
fatality i. 1. (kaza sonucu olan) ölüm. 2. öldürücülük; ölümcüllük. 3. fatalite.
fate i. kader, yazgı, alınyazısı, mukadderat.
fated s. kaderde olan.
fateful s. vahim.
father i. baba, peder.
Father i. Peder (papazlara verilen unvan). 
Father Christmas İng. Noel Baba.
father-in-law i. kayınpeder.
fatherland i. anavatan, anayurt.
fatherless s. babasız.
fathom i. kulaç (uzunluk ölçü birimi). f. 1. iskandil etmek. 2. anlamak, kavramak.
fatigue i. yorgunluk, bitkinlik. f. yormak.
fatten f. semirtmek, şişmanlatmak; semirmek, şişmanlamak.
fatty s. yağlı. i., aşağ. şişko, dobiş. 
fatty acid  kim. yağ asidi.
fatuity i. hebennekalık, budalalık.
fatuous s. 1. hebenneka, kendini akıllı sanan budala. 2. budalaca.
faucet i. musluk.
fault i. 1. (birinin karakterinde) kusur, noksan. 2. yanlış, kabahat. 3. jeol. kırık, fay. 4. tenis servis hatası. f. -de kusur bulmak. 
faultless s. 1. kusursuz, noksansız. 2. yanlışsız.
faultlessness i. 1. noksansızlık. 2. yanlışsızlık.
faulty s. 1. kusurlu, defolu. 2. çürük, sağlam bir temele dayanmayan.
fauna çoğ. --s (fô´nız)/--e (fô´ni) i. fauna, direy. 
faux pas falso, pot. 
fava i., bak. broad bean.
fava bean bak. broad bean.
favor i. 1. beğenme, onay; sevgi, sempati. 2. iltimas, kayırma. 3. iyilik, lütuf. 4. (bir davete katılanlara verilen) ufak hediye. f. 1. tarafını tutmak. 2. tercih etmek. 3. benzemek. 
favorable s. 1. uygun, müsait. 2. hoşa giden, iyi.
favorite i. 1. çok sevilen kimse/şey; sevgili, gözde. 2. favori, kazanacağına inanılan yarışçı. s. en çok sevilen, favori, gözde.
favoritism i. kayırıcılık.
favour i., f., İng., bak. favor.
fawn 1 i. alageyik yavrusu; geyik yavrusu. s. sarımsı kahverengi.
fawn 2 f. yaltaklanmak, dalkavukluk etmek.
fax i. 1. faks makinesi, faks. 2. faksla gelen mesaj, faks. f. fakslamak.
faze f., k. dili etkilemek: It didn´t faze him at all. Onu hiç etkilemedi. 
FBI kıs. the Federal Bureau of Investigation.
fear 1 i. korku. 
fear 2 f. korkmak. 
fear the worst en kötü ihtimalin gerçekleşmesinden korkmak. 
fearful s. 1. korku veren, korkunç. 2. korkak.
fearless s. korkusuz, gözü pek, yılmaz.
fearlessly z. korkusuzca, yılmadan.
fearlessness i. korkusuzluk.
fearsome s. dehşetli, korkunç.
feasibility i. fizibilite, yapılabilirlik. 
feasibility study fizibilite raporu.
feasible s. 1. mümkün. 2. yapılabilir, uygulanabilir.
feast i. 1. ziyafet. 2. Hrist. yortu, bayram. f. 1. ziyafette yiyip içmek, doyasıya yemek. 2. ziyafet vermek.
feat i. (cesaret veya bedensel güç isteyen) başarı.
feather 1 i. tüy. 
feather 2 f. tüy takmak, kuştüyü ile kaplamak. 
feather bed  kuştüyü yatak. 
feather one´s nest  k. dili küpünü doldurmak. 
featherbrained s. kuş beyinli.
feathered s. tüylü.
featherweight i. tüysıklet. 
feature i. 1. yüzdeki organlardan biri. 2. çoğ. yüz, sima, çehre; yüz hatları. 3. özellik. 4. asıl film. 5. uzun makale. f. 1. -de önemli bir rolü olmak: This film features Cahide Sonku. Bu filmde Cahide Sonku´nun önemli bir rolü var. 2. -i ön plana çıkarmak, -e ağırlık vermek: All the fashion shows are featuring mink. Tüm defilelerde vizona ağırlık veriliyor. This week our restaurant is featuring fried oysters. Lokantamızın bu haftaki spesiyalitesi istiridye tava. 3. (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: Acorns feature heavily in the diet of squirrels. Sincapların beslenmesinde meşe palamudu önemli bir yer tutar.
Feb kıs. February.
February i. şubat.
fecal s. dışkıya ait.
feces i. dışkı. 
feckless s. 1. beceriksiz, elinden iş gelmeyen. 2. cansız, zayıf.
fed f., bak. feed.
federal s. federal. 
federalise f., İng., bak. federalize.
federalism i., pol. federalizm.
federalist i., s. federalist.
federalize f. (devletleri) federasyon haline getirmek.
federate f. federasyon haline getirmek.
federation i. federasyon.
fedora i. fötr şapka, fötr.
fee i. ücret; giriş ücreti; doktor ücreti, vizite.
feeble s. zayıf, kuvvetsiz.
feeble-minded s. geri zekâlı.
feebleness i. zayıflık, kuvvetsizlik.
feebly z. zayıf bir şekilde, hafifçe, kuvvetsizce.
feed 1 f. (fed) 1. yemek vermek. 2. beslemek. 3. yedirmek; on ile beslemek. 4. (hayvan) beslenmek; on yemek, ile beslenmek. 
feed 2 i. yem, yemek; yiyecek, gıda.
feedback i. 1. birinin bir şey hakkındaki düşündükleri/izlenimleri. 2. fiz. fidbek, geribesleme, geribildirim.
feedbag i. yem torbası. 
feeder i. yemlik, yem kabı.
feeding bottle  biberon. be fed up with argo -den bıkmış olmak, illallah demek.
feel 1 f. (felt) 1. dokunmak, el sürmek; elleri ile yoklamak. 2. hissetmek, duymak: I feel good. Kendimi iyi hissediyorum. 3. anlamak. 4. ... gibi gelmek: I felt that the sea was endless. Deniz sonsuz gibi geldi bana. 
feel 2 i. 1. (bir şeyin dokununca uyandırdığı) his. 2. dokunma. 
feel an affinity for  (birini) çok çekici bulmak.
feel at ease  içi rahat etmek. 
feel at home  kendini rahat hissetmek, yadırgamamak.
feel bad  1. kendini iyi hissetmemek. 2. k. dili üzülmek.
feel for  -in çektiklerini anlamak. 
feel giddy  başı dönmek.
feel in one´s bones  içine doğmak. 
feel keenly  kuvvetle hissetmek. 
feel like a fish out of water  sudan/denizden çıkmış balığa dönmek. 
feel like doing  canı yapmak istemek. 
feel like o.s.  kendini iyi hissetmek. 
feel low morali bozuk olmak. 
feel no pain  k. dili bayağı sarhoş olmak, zilzurna sarhoş olmak. 
feel no pain  argo sarhoş olmak. 
feel o.s. obliged to kendini (bir şeyi yapmaya) mecbur hissetmek.
feel one´s oats  1. coşmak. 2. amirane tavırlar içinde olmak. 
feel one´s oats  k. dili 1. kıpır kıpır olmak, yerinde duramamak. 2. kendini beğenmek.
feel one´s way  1. el yordamıyla ilerlemek. 2. çok ihtiyatlı davranmak. 
feel pity for  -e acımak. 
feel queasy  midesi bulanmak.
feel rotten  1. keyfi olmamak. 2. kendini turşu gibi hissetmek. 
feel shame (for) -den utanç duymak. 
feel sick at/about  -e çok üzgün olmak. 
feel small  utanmak, mahcup olmak. 
feel suicidal  intihar etme arzusu duymak.
feel up to  kendini (belirli bir şeyi) yapacak kadar güçlü hissetmek.
feel up to par k. dili kendini iyi hissetmek.
feel woozy  1. başı dönmek; sersemlemek. 2. midesi bulanmak.
feel/be troubled  üzülmek, merak etmek. 
feel/get/have an/the urge to  (bir şey yapmayı) çok istemek: He suddenly got the urge to make money. Birdenbire içinde para kazanma tutkusu uyandı.
feeler i., zool. dokunaç. 
feeling i. 1. his, duygu. 2. çoğ. his dünyası, iç âlemi. 
feet i., çoğ., bak. foot.
feign f. (yapar) gibi görünmek, ... numarası yapmak. 
feign madness  deli numarası yapmak.
feint i., ask. yanıltma hareketi, yanıltma. f. yanıltma hareketi yapmak.
feldspar i., min. feldispat.
felicitous s. 1. mutlu, mesut. 2. uygun, münasip, yerinde, isabetli.
felicity i. mutluluk, saadet.
fell 1 f. 1. kesip devirmek. 2. yere sermek, düşürmek.
fell 2 f., bak. fall.
fellow i. 1. adam, kişi; arkadaş. 2. (bir bilim kurumunda) üye. 
fellow citizen/countryman  vatandaş, yurttaş. 
fellow sufferer  dert ortağı. 
fellow townsman  hemşeri, hemşehri.
fellowship i. 1. arkadaşlık; kardeşlik. 2. grup, cemaat. 3. burs. 4. (bir bilim kurumunda) üyelik.
felon i., huk. suçlu.
felony i., huk. ağır suç.
felt 1 f., bak. feel.
felt 2 i. keçe, fötr. 
felt-tipped pen/felt pen  keçeli kalem.
fem kıs. female, feminine.
female s., i. dişi.
feminine s. 1. kadına özgü; kadınsı. 2. dilb. dişil.
femininity i. kadınlık, dişilik.
feminism i. feminizm.
feminist i., s. feminist.
fen i. bataklık.
fence 1 i. 1. parmaklık; tahta perde; çit. 2. çalıntı mal alıp satan kimse. 
fence 2 f. 1. (in) -i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle çevirmek. 2. eskrim yapmak. 
fence off  -i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle ayırmak.
fencer i. eskrimci.
fencing i. 1. eskrim. 2. çit veya parmaklık malzemesi.
fend f. 
fend for o.s.  kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak.
fend off  -i kovmak, -i uzaklaştırmak.
fender i. 1. çamurluk. 2. şöminenin önüne konulan alçak parmaklık.
fennel i. rezene, raziyane.
fenugreek i., bot. çemen.
ferment 1 i. 1. maya. 2. mayalanma, ekşime. 
ferment 2 f. mayalanmak, ekşimek. 
ferment trouble among  (birilerini) kışkırtmak.
fermentation i. mayalanma, fermantasyon.
fern i., bot. eğreltiotu, aşk merdiveni, füjer.
ferocious s. vahşi, yırtıcı.
ferocity i. vahşilik, vahşet.
ferret 1 i., zool. dağgelinciği.
ferret 2 f. arayıp taramak. 
ferret out  arayıp tarayıp bulmak.
Ferris wheel dönme dolap.
ferroconcrete i. betonarme.
ferry i. 1. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan gemi, kayık, sal v.b.; araba vapuru, feribot; vapur. 2. böyle bir taşıtın işlediği yer. f. böyle bir taşıtla götürmek.
ferryboat i. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan tekne.
fertile s. verimli, bereketli.
fertilise f., İng., bak. fertilize. 
fertility i. verimlilik.
fertilize f. 1. gübrelemek. 2. döllemek.
fertilizer i. gübre.
fervent s. hararetli, ateşli.
fervid s. hararetli, ateşli.
fervor i. hararetlilik, hararet, ateşlilik, ateş.
fester f. irinlenmek, iltihaplanmak, azmak.
festival i. 1. bayram; yortu. 2. festival, şenlik.
festive s. 1. şen, neşeli. 2. bayrama ait.
festivity i. kutlama: What kind of festivities will there be? Ne gibi kutlamalar olacak?
festoon i. feston.
fetal s. cenine ait.
fetch f. 1. alıp getirmek, getirmek. 2. gelir sağlamak, hâsılat getirmek.
fetching s., k. dili cazibeli, çekici, alımlı.
fetid s. pis kokan, kokuşmuş.
fetish i. fetiş.
fetishism i. fetişizm.
fetter i. 1. bukağı. 2. gen. çoğ. engel. f. 1. ayağına zincir vurmak; elini ayağını bağlamak. 2. bağlamak, engellemek.
fettle i. 
fetus i. cenin.
feud i. 1. uzun süren düşmanlık. 2. kan davası. f. ihtilaflı olmak, kavga etmek. 
feudal s. feodal.
feudalism i. feodalizm.
feudality i. feodalite.
fever i. 1. ateş, hararet. 2. humma. 3. Duygu yoğunluğu belirtir: He was shouting in a fever of excitement. Büyük bir heyecanla bağırıyordu.
fevered s. ateşli, hararetli olan.
feverish s. 1. ateşli, ateşi çıkmış. 2. hararetli, ateşli. 3. heyecanlı, telaşlı.
few s. az. i. az miktar. 
few and far between  çok nadir. 
fez i. (çoğ. --zes) fes.
fiancé i., eril nişanlı.
fiancée i., dişil nişanlı.
fiasco i. fiyasko.
fiat i. 1. emir. 2. karar.
fib f. (--bed, --bing) yalan söylemek, uydurmak, atmak. i. küçük yalan.
fiber i. lif.
fiberglass i. cam elyafı.
fibre i., İng., bak. fiber.
fibrous s. lifli.
fickle s. 1. (aşkta) vefasız, hercai. 2. fırdöndü, hercai, değişken; kaypak, dönek.
fiction i. 1. roman ve hikâye edebiyatı. 2. huk. kolaylık olsun diye gerçek gibi farzolunan şey, mevhume.
fictionalise f., İng., bak. fictionalize.
fictionalize f. hikâye/roman şekline sokmak.
fictitious s. uydurma, hayali.
fiddle i., k. dili keman. f., k. dili 1. keman çalmak. 2. vakit geçirmek, oyalanmak. 
fiddle around  vakit geçirmek, oyalanmak. 
fiddle away  (zamanı) boş geçirmek. 
Fiddle! ünlem Hay Allah!
fiddle-faddle i. saçma sapan sözler, zırva.
fidelity i. sadakat, vefa.
fidget f. rahat oturamamak, yerinde duramamak, durmadan kımıldamak.
fidgety s. rahat durmayan, kıpır kıpır.
fief i. tımar, zeamet.
field i. 1. tarla. 2. çayır; otlak, mera. 3. alan, saha. f. (bir spor takımını) sahaya çıkarmak. 
field artillery  ask. sahra topçu sınıfı. 
field day  spor bayramı. 
field events  alan yarışları. 
field exercise  ask. kıta tatbikatı. 
field glasses  (çifte) dürbün. 
field hockey  çim hokeyi. 
field hospital  sahra hastanesi. 
field maneuver  ask. kara manevrası. 
field manual  ask. sahra talimatnamesi. 
field marshal feldmareşal. 
field mouse  tarla faresi. 
field officer  ask. üstsubay. 
field officer  üstsubay. 
field trip  (öğretimde) gezi. 
fieldpiece i. sahra topu.
fieldwork i. (bilgi toplamak için yapılan) alan araştırması.
fiend i. 1. şeytan, ifrit, zebani. 2. k. dili düşkün, meraklı, hasta, deli, tiryaki: a tennis fiend tenis hastası. an opium fiend afyonkeş.
fiendish s. şeytani, şeytanca.
fierce s. 1. şiddetli. 2. sert, vahşi.
fiery s. 1. ateş gibi. 2. kızgın. 3. çabuk öfkelenen, barut gibi. 4. ateşli; coşturucu; galeyana getiren. 5. ateşli, şehvet dolu.
fiesta i. 1. yortu; bayram. 2. festival.
fifteen s. on beş. i. on beş, on beş rakamı (15, XV).
fifteenth s., i. 1. on beşinci. 2. on beşte bir.
fifth s., i. 1. beşinci. 2. beşte bir. 
fifth wheel  gereksiz şey/kimse. 
fiftieth s., i. 1. ellinci. 2. ellide bir.
fifty s. elli. i. elli, elli rakamı (50, L).
fifty-fifty s. yarı yarıya.
fig i. 1. incir ağacı. 2. incir.
fig kıs. figurative, figure.
fight i. 1. kavga, dövüş. 2. mücadele. f. (fought) 1. kavga etmek, dövüşmek. 2. mücadele etmek, uğraşmak. 3. savaşmak.
fighter i. 1. savaşçı. 2. boksör. 3. avcı uçağı. 
fighter plane avcı uçağı.
fighter-bomber i. avcı bombardıman uçağı.
fighting i. savaş. 
fighting cock  dövüş horozu.
figment i. 
figurative s. mecazi.
figure 1 i. 1. sayı, rakam, numara. 2. boy bos, endam. 3. figür. 
figure 2 f. 1. k. dili sanmak, zannetmek. 2. önemli bir rol oynamak. 
figure of speech  mecaz. 
figure of speech  mecaz. 
figure on  k. dili 1. -i hesaba katmak. 2. -e güvenmek. 3. -i planlamak.
figure out  -i anlamak, -i çözmek. 
figure skater  artistik patinajcı. 
figure skating  artistik patinaj, figür pateni. 
figure up  (bir hesabı) toplamak.
figurehead i. gemi aslanı.
Fiji i. Fiji.
Fijian i. Fijili. s. 1. Fiji; Fiji´ye özgü; Fiji Adaları´na özgü. 2. Fijili.
filament i. 1. tel, iplik, lif. 2. bot. ercik sapı. 3. elek. filaman.
filbert i. fındık.
filch f. çalmak, aşırmak, yürütmek.
file 1 i. eğe; törpü. f. eğelemek; törpülemek.
file 2 i. 1. dosya; klasör. 2. bilg. dosya. 3. evrak/dosya dolabı. 4. dosya (bir şeyle/kişiyle ilgili belgeler). f. 1. dosyalamak, dosyaya koymak. 2. huk. (dilekçe) vermek; (dava) açmak; (bir şeyi) kaydettirmek. 3. out tek sıra halinde çıkmak. 
file a complaint  yazılı olarak şikâyet etmek. 
file clerk  evrakları dosyalayan görevli. filing cabinet evrak/dosya dolabı. 
filet i. fileto. 
filet mignon  fileminyon.
filial s. evlada ait; evlada yakışır.
filings i., çoğ. eğe talaşı.
fill f. 1. doldurmak; dolmak. 2. doyurmak. i. 1. dolgu maddesi, dolgu. 2. dolgu, dolguyla meydana getirilmiş yer. 
fill a prescription  reçetedeki ilaçları vermek. 
fill a tooth  dolgu yapmak. 
fill dirt  dolgu toprak. 
Fill her up!  oto. Depoyu doldur! 
fill in  1. doldurmak. 2. geçici olarak bir işte çalışmak. 
fill in for  (birinin) yerine çalışmak. 
Fill me in on the situation.  Durumu bana açıkla. 
fill out  1. (formu) doldurmak. 2. toplamak, kilo almak. 
fill s.o.´s shoes  k. dili birinin yerini doldurmak.
fill the bill  ihtiyacını karşılamak, işini görmek: This´ll fill the bill. İşimizi görür bu. 
fill the bill  k. dili ihtiyacı karşılamak. 
fill up  doldurmak. 
filler i. 1. dolgu, katkı maddesi. 2. boyacılık filler, dolgu macunu.
fillet i. 1. saç bandı. 2. kemiksiz et/balık, fileto.
filling i. 1. doldurma; dolma. 2. dişçi. dolgu. 
filling station  benzin istasyonu.
filly i. kısrak.
film i. 1. zar; ince örtü, ince tabaka. 2. foto., sin. film. f. 1. filme almak. 2. film çekmek. 
film speed  film duyarlığı. 
film star  film yıldızı. 
filter i. 1. filtre. 2. k. dili, çoğ. filtreli sigaralar. f. filtreden geçirmek. 
filter paper  filtre kâğıdı. 
filter paper  filtre kâğıdı. 
filter tip  1. filtreli sigara. 2. sigara filtresi.
filter-tipped s. filtreli (sigara).
filth i. pislik.
filthy s. çok pis.
filtrate i. süzüntü, filtrat.
fin i. yüzgeç.
final s. 1. son, sonuncu; kesin. 2. spor final: final match final maçı. i. 1. yıl sonu, sömestr sonu veya kurs sonu sınavı. 2. spor final, final karşılaşması. 3. gazet. son baskı. 
final heat  spor final koşusu. 
finale i., müz. final.
finalise f., İng., bak. finalize.
finalist i. finalist.
finality i. kesinlik.
finalize f. bitirmek, son şeklini vermek.
finally z. nihayet, sonunda.
finance i. 1. maliye, finans: ministry of finance maliye bakanlığı. 2. finansman. f. finanse etmek.
finances i. 1. para: A lack of finances was the problem. Problem parasızlıktı. 2. mali durum: His finances are in good shape. Onun mali durumu iyi.
financial s. mali. 
financial pressure  para sıkıntısı. 
financial year  bütçe yılı; mali yıl.
financier i. 1. finansçı. 2. yatırımcı.
financing i. finansman.
finch i., zool. ispinoz.
find f. (found) bulmak, keşfetmek. 
find employment  iş bulmak.
find fault (with) kusur bulmak. 
find fault with  -e kusur bulmak. 
find guilty  suçlu çıkarmak. 
find o.s. tête-à-tête with  kendini (biriyle) baş başa bulmak.
find out  öğrenmek.
Find out if he came.  Gelip gelmediğini öğren. 
find s.o./s.t. strange  biri/bir şey (birinin) tuhafına gitmek: I find him strange. O benim tuhafıma gidiyor.
find s.t. sympathetic  bir şey birinin hoşuna gitmek: She didn´t find his ways sympathetic. Onun davranışları hoşuna gitmedi.
finding i. 1. bulunmuş/keşfedilmiş şey. 2. huk. (jürinin verdiği) karar.
fine 1 s. 1. güzel, ince, zarif. 2. ince. 3. saf, katışıksız, halis. 4. hassas, ince ruhlu, duygulu. 5. âlâ, mükemmel, üstün. 6. açık, güzel (hava). 
fine 2 i. para cezası. f. para cezasına çarptırmak.
fine arts  güzel sanatlar.
fine arts  güzel sanatlar. fine-toothed comb ince dişli tarak. go over the matter with a fine-toothed comb ince eleyip sık dokumak. 
finery i. süslü giyim.
finesse i. incelik, ustalık. f. ustalıkla durumu idare etmek.
finger i. parmak. f. parmakla dokunmak, el sürmek, ellemek. 
fingernail i. tırnak, parmak tırnağı.
fingerprint i. parmak izi.
fingertip i. parmak ucu. 
finicky s. titiz, kılı kırk yaran.
finish f. 1. bitirmek; sona erdirmek; tamamlamak; bitmek; sona ermek; tamamlanmak. 2. k. dili öldürmek, işini bitirmek. 3. k. dili bitirmek, mahvetmek; bozmak; bitkin duruma getirmek. 4. (bir müsabakada) ... gelmek: He finished first. Birinci geldi. i. 1. son, nihayet. 2. spor finiş, bitiş. 3. (ağaç işlerinde) cila, perdah: This table has a lovely finish. Bu masanın cilası güzel. 
finish line  spor finiş, bitiş. 
finish off/up  bitirmek. 
finish with  1. ile işi bitmek: If you´ve finished with that computer, I´d like to use it. O bilgisayarla işin bittiyse onu kullanmak istiyorum. 2. ile ilişkisini kesmek/bitirmek/sona erdirmek: Aylin´s finished with Serkan. Aylin, Serkan´la ilişkisini kesti.
finite s. 1. sınırlı, mahdut. 2. mat. sonlu. 
finite verb dilb. çekimli fiil.
fink i., argo 1. hain; ispiyoncu, ispiyon, gammaz, ihbarcı. 2. grev kırıcı.
Finland i. Finlandiya.
Finlander i. Finlandiyalı.
Finn i. Finli. s. Fin.
Finnish i. Fince. s. 1. Fin. 2. Fince.
fiord i., bak. fjord.
fir i. köknar.
fire 1 i. 1. ateş. 2. yangın. 
fire 2 f. 1. (tüfek, top, v.b.´ni) ateşlemek; (silah) ateş almak. 2. (kurşun, top, belirli bir el silah) atmak. 3. (toprak eşyayı) (fırında) pişirmek. 4. k. dili işten kovmak, sepetlemek. 
fire a salute  top atışıyla selamlamak.
fire a shot  bir el silah atmak. 
fire alarm  yangın zili; yangın alarmı. 
fire brigade  İng. itfaiye. 
fire department  itfaiye teşkilatı. 
fire engine  itfaiye arabası. 
fire escape  yangın merdiveni. 
fire escape  yangın merdiveni. 
fire extinguisher  yangın söndürme aleti. 
fire hose yangın hortumu. 
fire hydrant  yangın musluğu. 
fire insurance  yangın sigortası. 
fire questions at  (birini) soru yağmuruna tutmak. 
fire s.o. up  (birini) gayrete getirmek. 
fire s.o. with enthusiasm for  (bir iş için) (birini) şevke getirmek. 
fire s.t. up  1. (soba, kalorifer v.b.´ni) fayrap etmek. 2. (motoru) çalıştırmak.
fire station  itfaiye, itfaiye binası. 
fire the first shot  ilk silah atan olmak. 
fire tower  yangın kulesi. 
fire truck itfaiye arabası. 
firearms i. ateşli silahlar.
fireboat i. yangın söndürme gemisi.
firebrand i. 1. yanan odun parçası. 2. ortalığı karıştıran delifişek.
firebrick i. yangın tuğlası.
firebug i. kundakçı.
firecracker i. kestanefişeği.
firefly i. ateşböceği.
fireman çoğ. fire.men (fay´ırmîn) i. itfaiyeci.
fireplace i. şömine, ocak.
fireplug i. yangın musluğu.
fireproof s. yanmaz.
fireside i. ocak başı.
firewood i. odun.
fireworks i. havai fişekler, kestanefişekleri, çatapatlar v.b.
firing i. 1. (tüfek, top v.b.´ni) ateşleme; ateşlenme, ateş alma. 2. (kurşun, top, belirli bir el silah) atma, atış. 3. (toprak eşyayı) pişirme; pişim. 4. k. dili işten kovma, sepetleme. 
firing line  ateş hattı. 
firing mechanism  ateşleme mekanizması, ateşleme tertibatı.
firing pin  ateşleme iğnesi, ateşleme pimi. 
firing range  atış alanı, poligon. 
firing squad  idam mangası.
firing squad  ask. atış mangası.
firm 1 i. firma.
firm 2 s. 1. donmuş (jöle, pelte, çikolata v.b.). 2. sağlam; sallanmayan; kaymayan. 3. sıkı. 4. fiyatı değişiklik göstermeyen (hisse senedi, tahvil v.b.). f. 1. up -i sağlamlaştırmak, -i sağlama bağlamak. 2. (jöle, pelte, çikolata v.b.) donmak. 3. (fiyatlar) istikrara kavuşmak. 
firm offer  tic. kesin teklif. 
firmament i. gök kubbe.
firman i. ferman.
firmness i. 1. (jöle, pelte, çikolata v.b.´ne özgü) donmuşluk. 2. sağlamlık. 3. sıkılık. 4. (fiyatlarda) istikrar.
first s. 1. ilk, birinci. 2. baş, en büyük. i. ilk, birinci. z. 1. ilkin, evvela, ilkönce, önce. 2. ilk: When we first came here it was a village. İlk geldiğimiz zaman burası bir köydü. 
first aid  ilk yardım. 
first aid  tıb. ilk yardım.
first and foremost  en başta.
first class  birinci sınıf; birinci mevki. 
first class  (taşıtta) birinci mevki. 
first floor  zemin kat; İng. birinci kat. 
first floor  1. A.B.D. zemin kat. 2. İng. birinci kat. 
first impression  ilk izlenim. 
first lady  (A.B.D.´de) cumhurbaşkanının karısı. 
first lieutenant  ask. üsteğmen. 
first lieutenant  üsteğmen.
first name  ilk ad. 
first night  gala, açılış gecesi. 
first person  dilb. birinci tekil veya çoğul şahıs. 
first person  dilb. birinci şahıs. 
first watch  gecenin ilk nöbeti. 
firstborn i. ilk çocuk. s. ilk doğan.
first-class s. 1. birinci mevkie ait, birinci mevki. 2. üstün, mükemmel; birinci sınıf, ekstra. z. birinci mevkide.
firstly z. ilkin, evvela, ilkönce, önce.
first-rate s. üstün, mükemmel; birinci sınıf, ekstra.
firth i. (İskoçya´da) haliç.
fiscal s. mali. 
fiscal year  mali yıl.
fiscal year  mali yıl. 
fish 1 i. (çoğ. fish, değişik türler için fish.es) balık. 
fish 2 f. balık tutmak, balık avlamak. 
fish for  dolaylı bir şekilde istemek/aramak. 
fish in troubled waters  bulanık suda balık avlamak. 
fish or cut bait  k. dili bir şeyi yapmak ya da ondan tamamıyla vazgeçmek: You must either fish or cut bait! Ya bu deveyi güdersin, ya da bu diyardan gidersin! 
fish story  palavra, masal, hikâye. 
fishbone i. kılçık, balık kılçığı.
fisherman çoğ. fish.er.men (fîş´ırmîn) i. balıkçı.
fishing line olta, olta ipi, misina. 
fishing pole  olta kamışı. 
fishing rod  olta çubuğu. 
fishing tackle  olta takımı.
fishnet i. balık ağı. 
fishnet stocking file çorap.
fishy s. 1. balık kokan; içinde balık tadı olan. 2. balığı çok. 3. k. dili şüphe uyandıran: There´s something fishy about this. Bu  işte bir bityeniği var.
fissile s. bölünebilir, yarılabilir.
fission i., fiz. bölünüm, yarılım.
fissure i. ince çatlak.
fist i. yumruk.
fisticuffs i. yumruklaşma, dövüşme.
fit 1 i. 1. nöbet, kriz: a fit of coughing öksürük nöbeti. 
fit 2 s. 1. uygun. 2. (bedenen) formda olan, spor yapmaya hazır. 
fit 3 f. (--ted, --ting) 1. -e göre olmak, -e yakışmak; -e uygun olmak; -i uydurmak, -i ayarlamak, -in uymasını sağlamak: This job fits you perfectly. Bu iş tam sana göre. The colors don´t fit. Renkler birbirine uymuyor. You should fit your remarks to the educational level of your listeners. Sözlerinizi dinleyicilerinizin eğitim düzeyine göre ayarlamalısınız. 2. in (bir yere, çevreye, gruba v.b.´ne) uygun düşmek/olmak, uymak: He just doesn´t fit in here. Buraya uygun biri değil o. How does she fit into the scheme of things here? Onun buradaki rolü ne?  3. -e uymak, ölçüleri birbirini tutmak: This coat fits you. Bu palto senin ölçülerine uyuyor. The key didn´t fit the lock. Anahtar kilide uymadı. 4. -e yerleştirmek; -e takmak: He fitted the crown onto the tooth. Kuronu dişin üstüne geçirdi. 5. into/in -i programına almak/sıkıştırmak: I´ll try to fit Behramkale into our schedule. Behramkale´yi programımızın içine almaya çalışırım. 6. (into/in) -e yerleştirmek, -e sığdırmak, -e girmesini sağlamak; -e sığmak, -e girmek: Can you fit this into the trunk of the car? Bunu otomobilin bagajına yerleştirebilir misin? No, it won´t fit. Hayır, sığmaz. 7. uymak, tutmak, çelişmemek: He fits your description. Senin tarifine uyuyor o. 8. for (birini) -e hazırlamak, (birinin) (bir şey) için hazır/uygun olmasını sağlamak: The education you get here will fit you for university. Burada gördüğünüz tahsil sizi üniversiteye hazırlar. 9. for (bir şey) için ölçü almak: She fitted him for a new pair of shoes. Yeni bir çift ayakkabı için ayağının ölçüsünü aldı. 10. with (bir giysinin) provasını yapmak: We´ll fit you with the dress tomorrow. Elbisenizin provasını yarın yapacağız. 11. with ile donatmak: They fitted the trucks with new engines. Kamyonlara yeni motor taktılar. 
fit for nothing  hiçbir işe yaramaz, beş para etmez. 
fit like a glove  tıpatıp uymak. 
fit s.o. out for birine (bir şey için) gerekli şeyleri sağlamak/tedarik etmek.
fit to be tied  k. dili çok öfkeli, babaları tutmuş, küplere binmiş, zıvanadan çıkmış. 
fitful s. kısa aralıklarla bölünen, kesintili, düzensiz.
fitness i. 1. uygunluk, uygun olma. 2. (bedenen) formda olma, spor yapmaya hazır olma.
fitter i. borucu, tesisatçı.
fitting i. 1. terz. prova. 2. (rakor, manşon gibi) tesisat işlerinde kullanılan parça; çoğ. fitings. 3. (bir) aksesuar. s. uygun.
five s. beş. i. 1. beş, beş rakamı (5, V). 2. isk. beşli. five-and-ten-cent store/ten-cent store/dime store/five-and-ten ucuz eşya satılan mağaza.
fivefold s., z. beş kat, beş misli.
fix 1 i. 
fix 2 f. 1. tamir etmek. 2. (sabitleştirecek bir şekilde) takmak, yerleştirmek. 3. (tarih, miktar v.b.´ni) kararlaştırmak, tayin etmek. 4. (kahvaltı/öğle yemeği/akşam yemeği) hazırlamak. 5. (saçını) yapmak. 6. (filmin) fiksajını yapmak. 7. k. dili şike yaparak (maçın) sonucunu tayin etmek; rüşvet yedirerek (mahkemenin) sonucunu tayin etmek. 8. k. dili gününü göstermek, hakkından gelmek, çanına ot tıkamak.
fix a place up  bir yeri tamir etmek. 
fix o.s. up  süslenmek, kendini süslemek. 
fix on  -i seçmek, -e karar vermek. 
fix one´s attention on  dikkatini -e çevirmek. 
fix one´s eyes on  gözünü -e dikmek. 
fix s.o. up with  k. dili birine (bir şey) ayarlamak/sağlamak.
fix s.o.´s wagon  k. dili 1. birini mahvetmek. 2. birinin hakkından gelmek. 
fixation i. aşırı bağlılık, aşırı düşkünlük.
fixed s. 1. sabit, değişmeyen. 2. k. dili şike/rüşvet yoluyla ayarlanmış. 
fixed asset  sabit değer. 
fixed idea  saplantı. 
fixed price  sabit fiyat.
fixings i., çoğ., k. dili (bir et yemeğini tamamlayan) diğer yemekler.
fixture i. 1. (bir yapıya/odaya ait) sabit eşya. 2. İng., spor müsabaka. 
fizz f. (gazoz, soda, şampanya v.b.) fış fış/fışır fışır köpürdemek, fışırdamak, fışıldamak. i. 1. (köpüren gazoz, soda v.b.´nin çıkardığı) fışırtılı ses, fışırtı, fışıltı. 2. canlılık.
fizzle f. out k. dili iyi başlayıp sonradan suya düşmek.
fizzy s. karbonatlı (içecek).
fjord i. fiyort.
fl oz kıs. fluid ounce(s).
flabbergast f., k. dili çok şaşırtmak, küçük dilini yutturmak.
flabby s. 1. gevşemiş, gevşek (adale/doku). 2. cansız, güçsüz, ruhsuz, sönük.
flaccid s., bak. flabby.
flag (down) a taxi taksi çevirmek. 
flag 1 i., bot. süsen, zambak.
flag 2 i. büyük ve yassı kaldırım taşı. f. (--ged, --ging) bu taşlarla döşemek.
flag 3 i. bayrak; sancak; bandıra; flama. f. (--ged, --ging) (down) bayrak/el sallayarak (birini, bir vasıtayı) durdurmak. 
flag 4 f. (--ged, --ging) yorulmaya başlamak, kuvveti kesilmek.
flagpole i. gönder, bayrak direği.
flagrant s. göze batan (kötülük/ahlaksızlık); pervasız (suç işleyen kimse).
flagrante delicto z., bak. in flagrante delicto.
flagship i. 1. amiral gemisi. 2. bir şirket grubundaki en önemli şirket: The Chicago Hilton is the flagship of the Hilton chain of hotels. Şikago Hiltonu, Hilton otel zincirinin baş oteli.
flagstaff i. gönder, bayrak direği.
flagstone i. büyük ve yassı kaldırım taşı.
flair i. 1. yetenek, kabiliyet. 2. içgüdü.
flake i. 1. ince bir tabaka halinde olan parça. 2. ince bir tabaka halindeki kar tanesi. f. (off/away) (boya tabakaları v.b.) kabarıp dökülmek; tabaka halinde dökülmek.
flambeau i. meşale.
flamboyant s. 1. frapan, göze çarpan (renk). 2. aşırı davranışlarından dolayı göze çarpan (kimse).
flame i. 1. alev, yalaz. 2. k. dili sevgili. f. alev alev yanmak. 
flamethrower i. alev makinesi.
flamingo i. (çoğ. --s/--es) zool. flamingo.
flammable s. yanıcı.
Flanders i. Flandra.
flange i. flanş.
flank i. 1. böğür. 2. ask., den. yan. f., ask. 1. yandan kuşatmak. 2. yan saldırısı yapmak, yan taarruzu yapmak. 
flank attack  ask. yan saldırısı, yan taarruzu. 
flanking action  ask. yan hareketi.
flannel i. 1. flanel. 2. pazen. 3. İng. elbezi; sabun bezi, sabunluk. 4. İng. saçma, palavra.
flannelette i. pazen.
flap i. 1. (kanat) çırpma, çırpıntı, çırpış. 2. (bayrak, yelken v.b.) dalgalanma. 3. (zarfa ait) kapak. 4. (kaskette) kulaklık. 5. (çadıra ait) etek. 6. (uçağın kanadındaki) kanatçık. 7. (masaya ait) kanat. f. (--ped, --ping) 1. (kuş) (kanatlarını) çırpmak. 2. (bayrak, yelken v.b.) (rüzgârda) dalgalanmak. 
flare f. 1. parlamak, alevlenmek. 2. parlamak, ışık saçmak. 3. (etekler) kabarmak. 4. up parlamak, öfkelenmek. i. 1. ask. aydınlatma cephanesi. 2. den. işaret fişeği.
flash 1 f. 1. (şimşek) çakmak. 2. (işaret vermek için) (ışıkları) yakıp söndürmek. 3. büyük bir hızla geçmek. 4. bir an için göstermek. 
flash 2 i. 1. ani bir parıldama. 2. flaş, kısa fakat önemli bir haber. 3. foto. flaş aygıtı, flaş. 4. cep feneri. 
flash flood  aniden gelen sel. 
flash in the pan  saman alevi gibi bir şey. 
flash through one´s mind  birden aklından geçmek.
flashback i. geriye dönüş.
flashbulb i., foto. flaş ampulü.
flashgun i., foto. flaş lambası, flaş.
flashing i. etek, yağmur sularına karşı konulan saç örtü.
flashlight i. el feneri.
flashy s. frapan, göze çarpan.
flask i. 1. cep şişesi; matara. 2. kim. balon (cam kap).
flat 1 s. (--ter, --test) 1. düz; yassı. 2. yavan, tatsız. 3. müz. bemol. 4. gazı gitmiş (meşrubat/bira/şampanya). 
flat 2 i. apartman dairesi, daire.
flat 3 i. 1. düzlük, geniş düz yer. 2. müz. bemol.
flat broke  k. dili meteliksiz, züğürt. 
flat on one´s back  yatalak. 
flat rate  tek fiyat. 
flat tire  patlak lastik. 
flatcar i., d.y. açık yük vagonu.
flat-footed s. düztaban.
flatiron i. ütü.
flatten f. yassılaştırmak, yassıltmak, yassılatmak; ezmek.
flatter f. pohpohlamak, koltuklamak, samimi olmayan iltifatlarda bulunmak. 
flatterer i. pohpohçu.
flattery i. pohpohlama.
flattop i. alabros saç.
flaunt f. göz önüne sermek, sergilemek.
flautist i., müz. flütçü.
flavor i. 1. (duyum olarak) tat, lezzet. 2. lezzetli bir tat, çeşni. 3. çeşit: Their ice cream comes in twenty flavors. Onların dondurmasının yirmi çeşidi var. 4. (belirli bir) nitelik. f. (bir yiyeceğe) tat vermek için (bir şey) katmak: She flavored it with vanilla. Tat vermek için ona vanilya kattı.
flavorful s. lezzetli.
flavoring i. yemeğe tat veren şey, tatlandırıcı.
flavour i., f., İng., bak. flavor.
flaw i. kusur; (kumaşta/giyside) defo.
flawed s. kusurlu; defolu.
flawless s. kusursuz; defosuz.
flax i., bot. keten.
flaxen s. sarı, lepiska.
flaxseed i. ketentohumu.
flay f. 1. (derisini) yüzmek. 2. fena halde azarlamak, haşlamak.
flea i. pire. 
fleck i. 1. nokta, benek, leke. 2. çok ufak parça.
fled f., bak. flee.
fledgling i. 1. tüyleri henüz bitmiş yavru kuş. 2. k. dili acemi çaylak, bir işe yeni başlayan kimse.
flee f. (fled) kaçmak; firar etmek.
fleece i. 1. (bir koyunun üstünde biten) yünün tümü. 2. (bir koyundan kırkılan) yünün tümü. f. 1. (koyunu) kırkmak. 2. k. dili (hile ile) soyup soğana çevirmek; kazıklamak.
fleecy s. 1. uzun tüylü yün kümelerine benzeyen. 2. uzun tüylü yünle kaplı.
fleet 1 i. filo, donanma.
fleet 2 s. hızlı.
fleeting s. çabuk geçen, uçup giden; geçici, fani.
Fleming i. Flaman.
Flemish i. Flamanca. s. 1. Flaman. 2. Flamanca. 
flesh i. et. 
flesh color  ten rengi. 
flew f., bak. fly.
flex f. (kası) bükmek.
flexibility i. esneklik, elastikiyet.
flexible s. esnek, elastiki. 
flick i. 1. çabuk bir sallama hareketi: a flick of the fingers bir fiske. a flick of the wrist çabuk ve kesik bir el sallama. 2. k. dili (sinema salonunda gösterilen) film. f. çabuk bir sallama hareketinde bulunmak. 
flick one´s fingers  fiske atmak. 
flick one´s wrist  çabuk ve kesik bir şekilde elini sallamak. 
flicker i. 1. titreşim, titreme. 2. ufacık bir belirti: He suddenly felt a flicker of hope. Birdenbire ufacık bir umut duydu. f. 1. (ışık/gölge) oynamak. 2. titreyen alevlerle/bir alevle yanmak.
flier i. 1. pilot. 2. el ilanı.
flight i. 1. uçuş, uçma. 2. kaçış; firar. 
flight of fancy  hayal, hayal kurma. 
flight of stairs  1. (bir kattan başka bir kata giden) merdiven. 2. (bir kattan merdiven sahanlığına kadar giden) merdiven bölümü. 
flighty s. hercai; havai; kaprisli.
flimsy s. 1. dayanıksız; çürük; derme çatma. 2. uydurma olduğu belli, uyduruk, uydurmasyon.
flinch f. (darbe yememek için) (vücudunu, vücudunun bir parçasını) geri veya bir yana çekmek.
fling f. (flung) 1. fırlatmak, hızla atmak. 2. (kollarını) savurmak. i. 
fling back open  (pencereyi/kapıyı) hızla açmak. 
fling o.s. into  (bir işe) dört elle sarılmak, balıklama dalmak. 
flint i. çakmaktaşı.
flip f. (--ped, --ping) 1. fiske atmak. 2. k. dili çıldırmak, keçileri kaçırmak. 3. over k. dili -e hayran olmak. s., k. dili saygısız, küstah. 
flip a coin  yazı tura atmak. 
flip one´s lid  k. dili 1. çok kızmak, tepesi atmak, küplere binmek. 2. çıldırmak, keçileri kaçırmak. 3. over -e hayran olmak. 
flip one´s lid  argo çıldırmak.
flip-flop i. tokyo.
flippant s. saygısız, küstah. 
flipper i. 1. (deniz kaplumbağalarında ve yüzen memelilerde) yüzgeç. 2. (yüzmek için kullanılan) palet.
flirt f. (with) (erkek) (kadına) âşık gibi davranmak; (kadın) (erkeğe) cilve yapmak. i. kadınlara âşık rolü yapmayı seven erkek; erkeklere cilve yapmayı seven kadın.
flit f. (--ted, --ting) 1. oradan oraya uçmak. 2. -den hızla geçmek.
float i. 1. olta mantarı. 2. şamandıra, flotör. 3. duba. f. 1. su yüzünde/havada yüzmek/gitmek. 2. (gemiyi) yüzdürmek. 3. (bir şeyin) su yüzünde yüzerek bir yere gitmesini sağlamak; su yüzünde götürmek; yüzdürmek. 4. hisseleri satarak (bir şirket) kurmak. 5. (döviz kurunu) dalgalanmaya bırakmak. 6. boş verip her şeyi oluruna bırakmak.
floating s. su yüzünde/havada yüzen. 
floating assets  tic. cari aktifler. 
floating capital  tic. döner sermaye. 
floating dock  yüzer havuz. 
floating population  gelip geçici nüfus.
flock i. sürü. f. sürü halinde toplanmak.
floe i. denizde yüzen üstü düz buz kütlesi.
flog f. (--ged, --ging) kırbaçlamak.
flood i. sel; su baskını, taşkın. f. 1. sel basmak; su basmak. 2. sel gibi akmak. 3. oto. (motoru) ambale etmek.
flood plain  coğr. taşkın yatağı. 
flood tide  kabarma, met. 
floodgate i. bent kapağı.
floodlight i. projektör.
floor i. 1. taş/tahta döşeme, yer, zemin. 2. (binadaki) kat. f. 1. taş/tahta döşemek. 2. vurup yere yıkmak. 3. k. dili şaşırtmak, küçük dilini yutturmak. 
floor lamp  ayaklı lamba, abajur. 
floor plan  mim. kat planı. 
floor show  eğlence programı. 
floorboard i. döşeme tahtası. f., k. dili (motorlu taşıtın) gaz pedalına sonuna kadar basmak, alabildiğine gazlamak.
flooring i. döşemelik.
floorwalker i. büyük mağazalarda işi idare eden ve müşterilere yardımcı olmak üzere dolaşan görevli.
floozy i., k. dili hayat kadını, fahişe.
flop f. (--ped, --ping) 1. çırpınmak. 2. k. dili başaramamak. 3. (bir şeyi) birden sertçe bırakıvermek. i., k. dili başarısızlık, fiyasko.
flophouse i. berduşların kalabileceği yurt; berduşların kaldığı otel.
floppy s. yumuşak ve kenarları sarkık. 
floppy disk  bilg. disket, esnek disk.
flora çoğ. --s (flor´ız)/--e (flor´i) i. flora, bitey, bitki örtüsü.
floral s. çiçeklere ait.
florid s. 1. tumturaklı (yazı); fazla süslü. 2. kırmızı (yüz/yanak).
florist i. çiçekçi, kesme çiçek satılan dükkânı işleten kimse.
floss i. diş ipliği. f. (diş aralarını) iplikle temizlemek.
flossy s., k. dili şatafatlı.
flotation i. 1. yüzme; yüzdürme. 2. tic. (senetleri) ihraç etme.
flotsam i. 
flotsam and jetsam  denizde yüzen veya kıyıya vuran şeyler.
flounce 1 f. 1. into -e bir hışımla girmek. 2. out bir hışımla çıkmak.
flounce 2 i. fırfır, farbala.
flounder 1 i. dilbalığı.
flounder 2 f. 1. debelenmek, çırpınmak. 2. bata çıka ilerlemek. 3. bocalamak.
flour i. un.
flourish f. 1. gelişmek, büyümek; ilerlemek. 2. sallamak. i. gösterişli bir hareket.
flout f. hor görmek; reddetmek; itaat etmemek.
flow f. 1. akmak. 2. (saç) sarkmak. 3. (elbise/kumaş) (belirli bir şekilde) dökülmek, düşmek, durmak, oturmak. i. akış.
flower i. çiçek. f. çiçeklenmek, çiçek vermek, çiçek açmak. 
flower bed  çiçek tarhı. 
flower girl  1. çiçekçi kız. 2. nikâh töreninde çiçek taşıyan küçük kız.
flowerpot i. saksı.
flowers of sulfur  kükürtçiçeği.
flower-seller i. (sokakta çiçek satan) çiçekçi.
flowery s. 1. çiçekli, çiçeği çok. 2. süslü (yazı/sözler/üslup).
flowing s. 1. akan. 2. akıcı.
flown f., bak. fly.
flu i. grip.
fluctuate f. 1. yükselip alçalmak; inip çıkmak. 2. değişmek. 3. tic. dalgalanmak.
fluctuation i. 1. yükselip alçalma; inip çıkma. 2. değişme. 3. tic. dalgalanma.
flue i. büyük bir baca içindeki birkaç ayrı duman yolunun her biri; duman yolu.
fluency i. (dilde) akıcılık.
fluent s. akıcı (yazı/üslup); akıcı bir şekilde konuşan (biri). 
fluently z. akıcı bir şekilde.
fluff i. (halıdan/kumaştan dökülmüş) hav. f. (tüylerini/saçını) kabartmak.
fluffy s. tüyleri kabarık.
fluid s. akıcı; akışkan. i. sıvı; akışkan. 
fluid ounce  A.B.D. 29,57 cc.; İng. 28,41 cc.
fluke i. (bir) şans, şans eseri.
flung f., bak. fling.
flunk f., k. dili 1. (sınavda) çakmak; çaktırmak. 2. (sınıfta) kalmak; (sınıfta) bırakmak. 
flunk out  başarısızlıktan dolayı okulu bırakmak zorunda kalmak.
flunky i. 1. birinin emirlerine koşan, uşak, piyon. 2. dalkavuk.
fluorescent s. floresan. 
fluorescent light  1. floresan lamba, floresan. 2. floresan ışık.
fluoride i., kim. flüorür.
flurry i. 1. kısa süren hafif bir kar yağışı. 2. kısa süren bir heyecan/telaş. 3. tic. borsada kısa süren bir fiyat yükselişi/inişi.
flush s. 1. düz, aynı hizada olan. 2. k. dili üzerinde bol para olan. f. 1. (av kuşunu) ürkütüp uçurmak. 2. (yüzü) kızarmak; (yanaklarını) kızartmak. i. (yüzde) kızartı. 
flush s.o. out  birini saklandığı yerden çıkarmak. 
flush s.t. down the toilet bir şeyi tuvalete atıp sifonu çekmek. 
flush tank  (tuvalete ait) rezervuar. 
flush the toilet  sifonu çekmek. 
fluster f. (birini) heyecanlandırıp şaşırtmak. i. heyecanlı ve şaşkın bir hal.
flute i. 1. müz. flüt, flavta. 2. mim. (sütundaki) yiv. 
fluted column  mim. yivli sütun.
fluting i., mim. (sütundaki) yiv/yivler.
flutter f. 1. (kanatlarını) çırpmak. 2. çırpınmak. 3. (rüzgârda) titremek veya hafifçe dalgalanmak. 4. çabuk çabuk sallamak. 5. çırpınır gibi düşmek. i. 1. çırpınma, çırpınış. 2. (rüzgârda) titreme veya hafifçe dalgalanma. 
flux i. akış. 
fly 1 i. 1. sinek. 2. erkek pantolonunun önündeki fermuar veya düğmelerle açılıp kapanan bölüm: Your fly´s open. Pantolonunun önü açık. 
fly 2 f. (flew, flown) 1. uçmak; uçurmak. 2. uçakla gitmek. 3. çok çabuk gitmek. 4. (zaman) akıp gitmek. 5. (bayrak) dalgalanmak. 
fly a kite  uçurtma uçurmak. 
fly at  birdenbire üstüne saldırmak. 
fly at s.o.´s throat  birine birdenbire (sözlerle) saldırmak. 
fly away  uçup gitmek. 
fly blind  1. kör uçmak. 2. (tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler yüzünden) sadece içgüdülerine dayanarak idare etmek. 
fly by the seat of one´s pants  (tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler yüzünden) sadece içgüdülerine dayanarak idare etmek. 
fly in the face of  -i hiçe saymak. 
fly into a rage  küplere binmek, hiddetlenmek. 
fly into a tantrum  (hiddetten) bağırıp çağırıp tepinmeye başlamak.
fly into a temper  k. dili hemen öfkelenmek. 
fly low alçaktan uçmak. 
fly off  uçup gitmek. 
fly off the handle  küplere binmek, tepesi atmak, çok kızmak. 
fly off the handle  k. dili zıvanadan çıkmak, köpürmek, tepesi atmak.
fly swatter  sineklik.
fly the coop  k. dili kaçmak, sıvışmak, tüymek.
fly/go off on a tangent  k. dili (önemsiz/ilgisiz bir şeye takılarak) asıl konudan ayrılmak/uzaklaşmak, amaçtan sapmak.
fly-by-night s. güvenilmez.
flyer i., bak. flier.
flying i. 1. uçma, uçuş; uçurma. 2. havacılık; pilotaj; pilotluk. s. 1. uçan. 2. havacılıkla ilgili. 
flying buttress  mim. dayanma kemeri. 
flying saucer  uçan daire.
flypaper i. sinek kâğıdı.
flyweight i., boks sinekağırlık, sineksıklet.
flywheel i. volan, düzenteker.
foal i. tay. f. tay doğurmak.
foam i. köpük. f. köpürmek. 
foam at the mouth  1. ağzı köpürmek. 2. çok öfkeli olmak, köpürmek. 
foam rubber  sünger.
foamy s. köpüklü.
fob kıs. free on board tic. fob (gemide/trende teslim).
focal s., fiz. odaksal, mihraki. 
focal point  odak noktası.
focus çoğ. --es (fo´kısız)/fo.ci (fo´say) i. odak. f. (--ed/--sed, --ing/--sing) odaklamak.
focus one´s attention on  -e dikkatini çevirmek. 
fodder i. (saman/ot gibi) hayvan yemi.
foe i. düşman, hasım.
foetal s., bak. fetal.
foetid s., bak. fetid.
foetus i., bak. fetus.
fog i. sis. f. (--ged, --ging) buğulanmak; buğulandırmak.
foggy s. sisli. I don´t have the foggiest idea. Hiç fikrim yok.
foghorn i. sis düdüğü.
fogy i. örümcek kafalı kimse.
foible i. zaaf, zayıf yön.
foil 1 f. set çekmek, önlemek.
foil 2 i. 1. alüminyum folyo, folyo. 2. (altın, kalay v.b. madenleri döverek oluşturulan) varak, yaprak.
foil 3 i., eskrim flöre.
foist f. 1. on -e zorla kabul ettirmek, -in başına yıkmak: foist a job (off) on s.o. bir işi birinin başına yıkmak. 2. on -e kakalamak. 3. in/into -e sokuşturmak, -e kurnazlıkla koymak.
#AD? sonek kat, misil, kere: fivefold s. beş misli, beş kat.
fold 1 f. 1. katlamak; katlanmak. 2. sarmak. 3. yavaş yavaş katmak. 4. k. dili (işyeri) temelli kapanmak; iflas etmek, topu atmak. i. 1. kat, kıvrım. 2. jeol. kıvrım. 
fold 2 i. 1. ağıl. 2. koyun sürüsü.
fold one´s arms  kollarını kavuşturmak. 
folder i. 1. dosya. 2. broşür.
folding chair  katlanır iskemle. 
folding door  katlanır kapı; akordeon kapı, armonik kapı, körüklü kapı.
foliage i. bitki yaprakları; yeşillik. 
foliage plant  yapraklarının güzelliği için yetiştirilen süs bitkisi.
folk i. 1. halk. 2. çoğ. insanlar, kimseler. 3. çoğ., k. dili akrabalar, aile, ana baba. 
folk dance  halk oyunu. 
folk literature  halk edebiyatı. 
folk song  halk şarkısı.
folklore i. folklor.
follow f. 1. takip etmek, izlemek. 2. anlamak, kavramak. 
follow in s.o.´s footsteps  bir kimsenin izinde olmak.
follow one´s nose  1. dosdoğru gitmek. 2. sezgileriyle/sezgilerine dayanarak hareket etmek. 
follow s.o.´s advice  birinin sözünü dinlemek. 
follow suit  aynı şeyi yapmak: When Derya got herself a telephone, Hülya followed suit. Derya kendine telefon alınca Hülya da aynı şeyi yaptı. 
follow the lead of s.o.  birinin ardından gitmek. 
follow through  1. (bir işin) sonunu getirmek. 2. spor (belirli bir beden hareketini) sonuna kadar yapmak. 
follow through  1. on (bir işin) sonunu getirmek. 2. ask. harekete geçerek düşmanı sıkı bir şekilde takip etmek. 
follow up  (başka bir şey yaparak) (bir şeyi) tamamlamak.
follower i. taraftar, yandaş.
following i. taraftarlar, yandaşlar. s. aşağıdaki; -den sonraki. edat -den sonra, -i müteakip.
folly i. delilik, budalalık.
foment f. 1. kışkırtmak. 2. teşvik etmek.
fomenter i. kışkırtıcı, tahrikçi.
fond s. 1. fazla müsamahakâr. 2. sevgi dolu. 
fond memories  güzel hatıralar. 
fondle f. okşamak, sevmek.
fondly z. sevgiyle, şefkatle.
fondness i. 1. düşkünlük. 2. fazla müsamaha.
fondue i. fondü.
font 1 i. vaftiz kurnası.
font 2 i., matb., bilg. font.
food i. yemek, yiyecek; gıda, besin.
foodstuff i. yiyecek, gıda maddesi.
fool 1 i. ahmak, budala, enayi, aptal. 
fool 2 f. 1. aldatmak. 2. şaka yapmak. 
fool around  k. dili 1. vaktini boşa geçirmek; vaktini çalışacağına eğlenmekle geçirmek. 2. with ile oynamak. 3. with bir hobi olarak (bir şey) ile ilgilenmek.
fool´s gold  pirit. 
fool´s paradise  hayaller üzerine kurulmuş mutluluk.
foolhardy s. kendini/diğerlerini boş yere tehlikeye atan.
foolish s. ahmak, budala, aptal (kimse); ahmakça, budalaca, aptalca (şey).
foolishness i. ahmaklık, budalalık, aptallık.
foolproof s. 1. sağlam ve kullanılması kolay. 2. çok sağlam, dört dörtlük, mükemmel.
foot 1 çoğ. feet (fit) i. 1. ayak. 2. (dağ/tepe için) dip. 3. (karyolanın) ayakucu. 4. fut (30,4 cm.). I wouldn´t touch that with a ten-foot pole. Ona hiç yaklaşmam. keep one´s feet düşmemek. 
foot 2 f. 
foot it  yaya gitmek. 
foot the bill  k. dili parasını vermek.
foot the bill  hesabı ödemek.
football i. 1. Amerikan futbolu. 2. İng. futbol.
footboard i. (karyolanın) ayakucundaki tahta.
footbridge i. yaya köprüsü.
footed s. ayaklı: a four-footed animal dört ayaklı bir hayvan.
foothills i., çoğ. sıradağların veya bir dağın uzantısı olan tepeler.
foothold i. ayak basacak yer.
footing i. ayak basacak yer.
footlights i., tiy. ramp ışıkları.
footlocker i. küçük sandık.
footloose s. serbest, başıboş.
footnote i. dipnot. f. dipnot koymak.
footpath i. patika.
footprint i. ayak izi.
footsore s. yürümekten ayakları şişmiş/yaralanmış/ağrıyan.
footstep i. 1. adım. 2. ayak sesi. 3. ayak izi. 
footway i., İng. yaya kaldırımı, kaldırım.
footwear i. ayakkabılar; ayağa giyilen şeyler.
fop i. züppe.
for edat 1. için, -e. 2. uğruna. 3. şerefine. 4. -den dolayı. 5. -e karşı. bağ. çünkü, zira. 
for (all) the world k. dili dünyayı verseler: She wouldn´t do that for the world. Dünyayı verseler onu yapmaz. 
for a change değişiklik olsun diye. 
for a song  çok ucuza, yok pahasına.
for a variety of reasons  çeşitli nedenlerden dolayı. 
for ages  uzun bir zaman, senelerce, çoktan beri. 
for all one is worth  k. dili var kuvvetiyle/gücüyle: She was running for all she was worth. Var kuvvetiyle koşuyordu. 
for all that  her şeye rağmen. 
for all the world like  k. dili gerçekten/hakikaten ... gibi: He looks for all the world like his grandfather. Tıpkı büyükbabasına benziyor. 
for appearances´ sake  görünüşü kurtarmak için. 
for aught I care  ... bana ne, ... beni hiç ilgilendirmez: He can do it for aught I care! Varsın yapsın, bana ne! 
for aught I know  benim bildiğime göre, bildiğim kadarıyla: She´s still in Rome for aught I know. Benim bildiğime göre hâlâ Roma´da.
for better or for worse  iyi de olsa, kötü de olsa; anca beraber kanca beraber. 
for certain  muhakkak, kesinlikle.
for dear life  k. dili vargücüyle.
for effect  gösteriş için. 
for ever sonsuza kadar, ebediyen.
for ever and a day  k. dili ilelebet, daima. 
for ever and ever  ilelebet, ebediyen. 
for example  örneğin, mesela. 
for fear of  korkusundan, korkusuyla, -den korkarak.
for free  k. dili bedava, parasız. 
for fun  1. zevk için. 2. şakadan. 
for good  1. kesinlikle, resmen. 2. sonsuza dek. 
for good  temelli olarak. 
for good measure  fazladan, ek olarak. 
For goodness sake!  Allah aşkına!
for heaven´s sake  Allah aşkına. 
For heaven´s sake!  Allah aşkına! 
for hire  kiralık.
for instance  örneğin, mesela. 
for keeps  her zaman için, temelli olarak, sonuna kadar. 
for life  ömür boyu.
for luck  uğur getirsin diye.
For mercy´s sake!  Aman!/Allah aşkına!
for months  aylarca. 
for my part  kendi hesabıma, bana kalırsa. 
for my part  bana kalırsa, bence. 
for my sake hatırım için. 
for nothing  1. parasız, bedava. 2. boş yere, boşuna. 
for once  bir kere. 
for once  bir kerelik, bu sefer.
For one thing ..., and for another ...:  Sebepler sıralanırken kullanılır: I don´t want to go. For one thing it´s too cold, and for another I´m tired. Gitmek istemiyorum. Evvela dışarısı fazla soğuk, ayrıca yorgunum. 
for pity´s sake  Allah aşkına. 
for s.o. to be impractical pratik davranmamak. 
for sale  satılık. 
For shame!  Ne ayıp! 
for starters k. dili ilkin, evvela.
for sure  kesin: That´s for sure! Orası kesin!
for that matter  1. ona gelince. 2. hatta.
for the asking  istersen: It´s yours for the asking. Alabilirsin.: If you want to use my boat on Mondays, it´s yours for the asking. Teknemi pazartesileri kullanmak istersen alabilirsin.
for the birds  k. dili saçma. 
for the life of me  vallahi. 
for the life of me  hiç, ne yaptıysam.
for the love of ...  ... aşkına, ... hatırı için.
for the most part  genellikle. 
for the most part  çoğunlukla. 
for the present  şimdilik. 
for the public weal  1. umumun refahı için. 2. kamu yararına.
for the purpose of  -mek amacıyla. 
for the sake of argument  varsayalım ki, farz edelim ki. 
for the sake of clarity  anlaşılsın diye.
for the time being  şimdilik. 
for weeks  haftalarca. 
for what/whatever it´s worth  k. dili işinize yarar mı, bilmiyorum: Here´s what I heard, for whatever it´s worth. İşinize yarar mı, bilmiyorum, ama duyduğum bu. 
for/on sale  satılık.
forage f. 1. karıştırarak aramak. 2. aramak; toplamak.
foray i. 1. akın, baskın. 2. dalma, girme.
forbade f., bak. forbid.
forbear f. (for.bore, for.borne) 1. (merhametten/şefkatten dolayı) (bir şeyi) yapmamak. 2. (from) kendini (bir şey yapmaktan) alıkoymak.
forbid f. (for.bade, --den, --ding) yasaklamak, yasak etmek.
forbidden s. yasak, yasaklanmış.
forbidding s. 1. sert, haşin. 2. ürkütücü, korku veren.
forbore f., bak. forbear.
forborne f., bak. forbear.
force 1 i. güç, kuvvet; zor. 
force 2 f. zorlamak; mecbur etmek. 
force a smile  zorla gülümsemek. 
force majeure  fors majör, zorlayıcı neden. 
force s.o. at gunpoint  tabancayla/tüfekle birini zorlamak.
force the door  kapıyı zorlamak. 
forced labor  zorla çalıştırma, angarya. 
forced labor  angarya. 
forced landing  hav. mecburi iniş. 
forced march  ask. cebri yürüyüş. 
forced sale  mecburi satış.
forceful s. güçlü, kuvvetli.
forceps i., tıb. forseps.
forcible s. 1. zora dayanan. 2. güçlü, etkili.
forcibly z. zorla.
ford i. ırmakta yürüyerek geçilen sığ yer, geçit. f. sığ yerden yürüyerek geçmek.
fore s. öndeki. i. ön. 
fore- önek ön; önceden; önceki.
forearm i., anat. önkol, kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü.
forebear i. ata, cet.
forebode f. 1. önceden haber vermek. 2. (özellikle uğursuz bir şeyi) önceden hissetmek.
foreboding i. kötü bir şeyin meydana geleceğini önceden hissetme, önsezi.
forecast f. (fore.cast/--ed) önceden tahmin etmek. i. tahmin. 
forecastle i., den. baş kasarası.
foreclose f., huk. parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden almak.
forefather i. ata, cet.
forefinger i. işaret parmağı.
forefoot çoğ. fore.feet (for´fit) i. ön ayak.
forefront i. en öndeki yer; ön plan.
foregone s. 
foregone conclusion  önceden belli olan sonuç.
foreground i. ön plan.
forehand i., tenis sağ vuruş. s. sağ vuruşla yapılan.
forehead i. alın.
foreign s. yabancı, ecnebi; dış. 
Foreign Affairs  Dışişleri. 
foreign affairs  dışişleri. 
foreign exchange  döviz. 
foreign exchange  döviz. 
foreign minister  dışişleri bakanı. 
foreign parts  yabancı/dış ülkeler. 
foreign trade  dış ticaret. 
foreigner i. yabancı, ecnebi.
foreknowledge i. önceden bilme.
forelady i. işçibaşı kadın.
foreleg i. (hayvanlarda) ön ayak.
foreman çoğ. fore.men (for´mîn) i. 1. işçibaşı; ustabaşı. 2. huk. jüri başkanı.
foremost s. başta gelen, en öndeki. z. başta. 
forename i. ilk isim; küçük isim.
forensic s. 1. mahkemeye ait. 2. münazaraya ait, hitabetle ilgili. 
forensic medicine  adli tıp.
forensics i. münazara sanatı.
foreplay i. cinsel ilişkiden önce oynaşma, peşrev, ön oyun.
forerunner i. 1. haberci; önden gelen. 2. selef, öncel.
foresee f. (fore.saw, --n) önceden görmek, önceden sezmek.
foreshadow f. (birinin/bir şeyin) habercisi olmak.
foresight i. öngörü, ileri görüş; basiret, sağgörü.
foreskin i., anat. sünnet derisi.
forest i. orman. f. ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak, ormanlaştırmak. 
forest ranger  devlet ormanlarında görevli ormancı.
forestall f. erken davranıp önlemek.
forester i. orman mühendisi, ormancı.
forestry i. orman mühendisliği, ormancılık.
foretaste i. önceden alınan tat.
foretell f. (fore.told) önceden haber vermek; kehanette bulunmak.
forethought i. önceden düşünme.
forever z. 1. sonsuza kadar, ebediyen. 2. hep, durmadan.
forewarn f. önceden uyarmak/ikaz etmek.
forewoman çoğ. fore.wom.en (for´wîmîn) i. 1. işçibaşı kadın, işçibaşı. 2. huk. kadın jüri başkanı.
foreword i. önsöz.
forfeit i. ceza, bedel. f. ceza olarak kaybetmek.
forgave f., bak. forgive.
forge 1 i. demirci ocağı, demirhane. f. 1. demiri ocakta kızdırıp işlemek, dövmek. 2. oluşturmak, yapmak. 3. sahtesini yapmak.
forge 2 f. 
forge ahead  1. hızla ilerlemek. 2. öne geçmek.
forger i. 1. bir şeyin sahtesini yapıp orijinal olduğunu ileri süren kimse. 2. sahtekâr; kalpazan.
forgery i. 1. bir şeyin sahtesini yapıp orijinal olduğunu ileri sürme. 2. sahtekârlık; kalpazanlık. 3. sahte şey.
forget f. (for.got, for.got.ten, --ting) unutmak.
forgetful s. unutkan.
forgetfulness i. unutkanlık.
forget-me-not i., bot. unutmabeni.
forgive f. (for.gave, --n) affetmek, bağışlamak.
forgiven f., bak. forgive.
forgivingness i. bağışlama, af.
forgo f. (for.went, for.gone) vazgeçmek, bırakmak.
forgone f., bak. forgo.
forgot f., bak. forget.
forgotten f., bak. forget.
fork i. 1. çatal. 2. bahç. bel. 3. yolun/nehrin çatallaşan yer veya kolu, çatal. f. 1. çatallaşmak. 2. bahç. bellemek.
forked s. çatallı.
forklift i. forklift.
forlorn s. 1. yalnız, ümitsiz ve üzgün. 2. terkedilmiş ve harap.
form i. 1. şekil, biçim. 2. spor form. 3. form, doldurulmak üzere hazırlanmış basılı belge. 4. İng. (okullarda) sınıf. f. 1. şekil vermek, biçim vermek, biçimlendirmek. 2. oluşturmak, teşkil etmek; oluşmak. 3. düzenlemek, tertip etmek, kurmak: That party was unable to form a government. O parti hükümet kuramadı. 4. yapmak: He formed those boys into soldiers. O çocukları alıp birer asker yaptı. Form the dough into little balls. Bu hamurdan ufak topaklar yap. How do you form the plural of this noun? Bu ismin çoğulu nasıl yapılır?
form a government  hükümet kurmak.
form a habit alışkanlık edinmek, âdet edinmek.
form a line sıra olmak, sıraya girmek. 
form a single file  tek sıra olmak, birbiri ardınca sıralanmak. 
form an opinion  fikir edinmek.
formal s. 1. resmi. 2. biçimsel.
formalise f., İng., bak. formalize.
formality i. 1. resmiyet. 2. formalite.
formalize f. 1. resmileştirmek, resmiyete dökmek. 2. biçimlendirmek, biçim/şekil vermek.
format i., bilg. biçim, format. f. (--ed/--ted, --ing/--ting) bilg. biçimlemek, format etmek, formatlamak. 
formated diskette formatlı disket.
formation i. 1. oluşma; oluşturma, teşkil. 2. şekil verme, biçim verme, biçimlendirme. 3. ask. düzen.
formative s. şekil veren, biçim veren, biçimlendiren.
former s. 1. eski, önceki. 2. the birinci, ilk, ilk söylenen.
formerly z. eskiden.
formidable s. zor, güç, müşkül; aşılması zor.
Formosa i. Formoza.
Formosan i. Formozalı. s. 1. Formoza, Formoza´ya özgü. 2. Formozalı.
formula çoğ. --s (fôr´myılız)/--e (fôr´myıli) i. 1. reçete. 2. mat., kim. formül.
formulate f. kesin ve açık olarak belirtmek.
fornicate f. evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak, zina etmek.
forsake f. (for.sook, for.sak.en) 1. vazgeçmek. 2. yüzüstü bırakmak, terketmek.
forsaken f., bak. forsake.
forsook f., bak. forsake.
forswear f. (for.swore, for.sworn) bırakmak için yemin etmek, tövbe etmek.
forswore f., bak. forswear.
forsworn f., bak. forswear.
fort i. kale, hisar.
forte i. birinin en iyi yaptığı iş; birinin asıl uzmanlık alanı.
forth z. ileri, dışarı, dışarıya doğru. 
forthcoming s. gelecek, önümüzdeki.
forthright s. 1. açıksözlü. 2. içten, samimi. 3. doğrudan.
forthwith z. hemen, derhal.
fortieth s., i. 1. kırkıncı. 2. kırkta bir.
fortification i., ask. 1. tahkimat. 2. tahkimat yapma.
fortify f. 1. -de tahkimat yapmak. 2. -e moral vermek.
fortitude i. metanet.
fortnight i. iki hafta, on beş gün.
fortress i. büyük kale, büyük hisar.
fortuitous s. rastlantı sonucu olan, tesadüfi.
fortunate s. şanslı, talihli.
fortunately z. iyi ki, çok şükür, Allahtan, bereket versin.
fortune i. 1. kısmet, kader; şans, talih. 2. servet. 
fortuneteller i. falcı.
forty s. kırk. i. kırk, kırk rakamı (40, XL). 
forty winks  kısa süren uyku, şekerleme.
forum çoğ. --s (for´ımz)/fo.ra (for´ı) i. forum.
forward 1 f. 1. ilerletmek. 2. göndermek, sevketmek, yeni adrese göndermek. 
forward 2 s. 1. ileride olan, öndeki, ön; ileri. 2. küstah, şımarık. i., futbol forvet.
forward 3 z. ileri doğru, ileri. 
forwarding agent  nakliye acentesi.
forwards z., bak. forward.
forwent f., bak. forgo.
fossil i. fosil, taşıl.
fossilise f., İng., bak. fossilize.
fossilize f. fosilleşmek, taşıllaşmak; fosilleştirmek, taşıllaştırmak.
foster f. beslemek, büyütmek, bakmak. 
foster child  evlatlık. 
foster parents  evlatlığa bakan ana baba.
fought f., bak. fight.
foul 1 s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, tiksindirici. 3. kötü, fena. 4. birbirine karışmış (ipler, zincirler v.b.). i., spor faul. 
foul 2 f. 1. kirletmek, pisletmek. 2. ile karışmak. 3. spor faul yapmak.
foul play  cinayet, suikast. 
foulmouthed s. ağzı bozuk, küfürbaz.
found 1 f., bak. find.
found 2 f. kurmak.
found 3 f. kalıba dökmek.
foundation i. 1. kurma, tesis etme. 2. temel. 3. temel, esas. 4. kurum, vakıf. 5. fondöten.
founder 1 i. kurucu.
founder 2 i. dökümcü, dökmeci.
foundling i. buluntu, terkedilip sokakta veya başka bir yerde bulunan bebek.
foundry i. dökümhane.
fount i. pınar, kaynak, çeşme.
fountain i. 1. fıskıye. 2. çeşme. 
fountain pen  dolmakalem.
fountain pen  dolmakalem, stilo.
fountainhead i. 1. pınar başı, kaynak, memba. 2. asıl kaynak.
four s. dört. i. dört, dört rakamı (4, IV). 
four corners of the earth  dünyanın dört bucağı. 
foursquare s. cesur, güvenilir ve inançlı.
fourteen s. on dört. i. on dört, on dört rakamı (14, XIV).
fourth s., i. 1. dördüncü. 2. dörtte bir.
fowl i. (çoğ. fowl/--s) 1. kuş; kümes hayvanı. 2. tavuk/hindi/ördek eti. 
fowling piece  av tüfeği.
fox i. 1. tilki. 2. tilki kürkü. 3. kurnaz kimse, tilki. f. aldatmak. 
foxglove i., bot. yüksükotu.
foxy s. tilki gibi, kurnaz.
foyer i. fuaye.
fracas i. arbede; gürültülü kavga; dalaş.
fraction i. 1. mat. kesir. 2. (bir şeyden) küçük bir parça.
fractious s. huysuz, aksi.
fracture i. 1. kırma; kırılma. 2. kırık, bir şeyin kırılan yeri.
fragile s. kolay kırılan, kırılgan.
fragility i. 1. kolay kırılma, kırılganlık. 2. naziklik.
fragment i. kırık parça, kırık.
fragrance i. güzel koku.
fragrant s. güzel kokulu, mis kokulu.
frail s. 1. ince ve zayıf nahif; ince ve güçsüz; hafif ve kırılgan. 2. zayıf (umut, şans v.b.).
frailty i. 1. ince ve zayıf nahif olma; ince ve güçsüz olma; hafif ve kırılgan olma. 2. (umut, şans v.b.´nde) zayıflık. 3. zaaf, irade zayıflığı.
frame 1 f. 1. tasarlamak; düzenlemek, tertip etmek, yapmak. 2. çerçevelemek; çerçeveletmek. 3. argo suçu (aslında suçsuz olan birine) yıkmak.
frame 2 i. 1. çerçeve; (pencereye/kapıya ait) kasa; telaro. 2. (binaya ait) iskelet, karkas. 3. (vücuda ait) bünye, yapı. 4. (otomobil, kamyon v.b.´nde) şasi. 5. sin. kare, resim. 
frame of mind  (ruhi) hal, durum: I left him in a cheerful frame of mind. Onu neşeli bir halde bıraktım.
frame-up i., argo suçu (aslında suçsuz olan birine) yıkma, kumpas kurma, kumpas, tuzak.
framework i. (binaya ait) iskelet, karkas.
framing i. (binaya ait) iskelet, karkas.
franc i. (Fransa, Belçika, İsviçre para birimi) frank.
France i. Fransa.
franchise i. 1. the oy hakkı. 2. (şirketin bayie tanıdığı) imtiyaz.
frank 1 s. açıksözlü; açıkyürekli, açıkkalpli; düşüncelerini/duygularını açıkça gösteren; içten, samimi.
frank 2 f. (posta pulunu) damgalamak; (zarfın üstüne) posta damgasını veya posta ücretinin ödenmiş olduğunu gösteren bir işareti basmak.
frank 3 i., k. dili, bak. frankfurter.
frankfurter i. bir çeşit sosis.
frankly z. açıkça.
frankness i. açıksözlülük.
frantic s. 1. çılgına dönmüş. 2. çok acele ve telaşlı; çılgın.
fraternal s. 1. kardeşçe. 2. kardeşlere özgü.
fraternise f., İng., bak. fraternize.
fraternity i. 1. kardeşlik. 2. erkek üniversite öğrencilerine ait birlik.
fraternize f. arkadaşlık etmek: Officers are forbidden to fraternize with enlisted men. Subayların eratla arkadaşlık etmesi yasak.
fraud i. 1. dolandırıcılık, sahtekârlık, hile, aldatma, desise. 2. dolandırıcı, sahtekâr, hileci.
fraudulent s. hileli. 
fraudulent bankruptcy  hileli iflas.
fraudulent bankruptcy  huk. hileli iflas. 
fraudulent transaction  huk. hileli muamele.
fraught s. (ile) dolu: a journey fraught with danger tehlike dolu bir seyahat.
fray 1 i. 1. arbede, boğuşma; dövüşme, savaşma. 2. münakaşa; atışma.
fray 2 f. (kumaşı/ipi) yıpratmak; yıpranmak; saçaklanmak.
frazzle i. 
freak i. 1. hilkat garibesi. 2. garabet; garip bir olay. 3. argo hastası, delisi: a soccer freak futbol hastası. f. out argo 1. çılgına döndürmek; çılgına dönmek. 2. küplere bindirmek; küplere binmek.
freckle i. çil.
freckled s. çilli.
free 1 s. 1. özgür, hür; serbest. 2. bedava, parasız. 3. meşgul olmayan, boş. 4. laubali, saygısız. z. bedava, parasız. 
free 2 f. 1. serbest bırakmak, azat etmek. 2. kurtarmak.
free and easy  1. rahat, sert olmayan; teklifsiz. 2. serbest, hafifmeşrep (kadın); mezhebi geniş. 3. çok hoşgörülü, çok toleranslı. 
free enterprise  ekon. özel girişim, hür teşebbüs. 
free from  -siz: free from error hatasız. free from pain ağrısız. 
free kick  spor frikik, serbest vuruş. 
free kick  frikik, serbest vuruş. 
free of  -den muaf: free of tax vergiden muaf. 
free of charge bedava.
free on board  tic. nakliyecinin aracına ücretsiz teslim, fob. 
free pass  parasız giriş kartı. 
free port  serbest liman, açık liman.
free will fels. hür irade. 
free will  fels. hür irade. 
free zone  tic. serbest bölge. 
freedman çoğ. freed.men (frid´men) i. kölelikten azat edilmiş kimse, azatlı.
freedom i. özgürlük, hürriyet; serbestlik.
freedom of the press  basın özgürlüğü.
freeholder i., İng. tapu sahibi, mülk sahibi.
free-lance s. serbest çalışan (gazeteci/yazar/fotoğrafçı). f. (gazeteci/yazar/fotoğrafçı) serbest çalışmak.
freeload f., k. dili otlamak, otlakçılık etmek.
freeloader i., k. dili bedavacı kimse, otlakçı kimse.
freely z. serbestçe.
freemason i. mason, farmason.
freesia i., bot. frezya.
freestyle s. 
freestyle swimming  serbest yüzme. 
freestyle wrestling  serbest güreş.
freeway i. otoyol, çevre yolu.
freewheel f. 1. arka tekerleği zincirden güç almadan serbest dönen bisikletle gitmek; pedal çevirmeden gitmek. 2. etrafa aldırmadan hareket etmek; çok serbest veya teklifsiz davranmak. 3. sorumsuzca yaşamak.
freeze f. (froze, fro.zen) 1. donmak; buz tutmak, buz bağlamak; dondurmak. 2. çok üşümek, donmak: I´m freezing! Donuyorum! i. donma. 
freeze one´s blood  kanını dondurmak, çok korkutmak. 
freeze over  üstü buz tutmak. 
freeze-dry f. dondurarak kurutmak.
freezer i. dipfriz; (buzdolabının içindeki) buzluk.
freezing s. dondurucu; çok soğuk. 
freezing compartment  (buzdolabının içindeki) buzluk. 
freezing point  donma noktası.
freight i. 1. taşıma ücreti, nakliye; navlun. 2. ücretle taşınan mal; navlun. 
freight car  yük vagonu. 
freight train  marşandiz, yük treni.
freighter i. şilep.
French i. Fransızca. s. 1. Fransız. 2. Fransızca. 
French doors  camlı ve çift kanatlı kapının kanatları. 
French fried  yağda kızartılmış. 
French fries  kızarmış patates, patates tava. 
French Guiana Fransız Guyanası.
French horn  müz. korno, Fransız kornosu. 
French toast  yumurtaya batırılıp tavada kızartılmış ekmek. 
French windows  (balkon, teras veya bahçeye açılan) camlı ve çift kanatlı kapının kanatları. 
Frenchman çoğ. French.men (frenç´mîn) i. Fransız erkek, Fransız.
Frenchwoman çoğ. French.wom.en (frenç´wîmîn) i. Fransız kadın, Fransız.
frenetic s. 1. telaşlı, çok heyecanlı. 2. çılgın (bir olay).
frenzied s. çılgın.
frenzy i. çılgın bir hal; çılgınlık.
frequency i. 1. sık sık tekrarlanma; sıklık. 2. fiz. frekans.
frequent 1 s. sık sık tekrarlanan.
frequent 2 f. (bir yere) sık sık gitmek.
frequently z. sık sık.
fresco i. fresk.
fresh s. 1. taze. 2. yeni; yeni yapılmış; yeniden yapılan. 3. zinde; canlı. 4. taze (hava). 5. k. dili fazla samimi davranan, sulu, cıvık. 
fresh air  taze hava.
freshen f. (rüzgâr) kuvvetlenmek, artmak. 
freshen up  1. yüzünü yıkayıp kendine bir çekidüzen vermek. 2. (bir yeri) daha güzel ve daha çekici bir hale sokmak.
freshman çoğ. fresh.men (freş´mîn) i. (kolejde/üniversitede) birinci sınıf öğrencisi.
freshwater s. tatlı suya ait, tatlı su.
fret 1 i. 1. müz. (telli çalgıların sapı üzerindeki) perde. 2. mim. fret, sapak. f. (--ted, --ting) mim. fretlemek.
fret 2 f. (--ted, --ting) 1. (küçük şeyler için) endişe etmek; endişelendirmek, endişeye düşürmek. 2. (küçük şeyler yüzünden) sinirlenmek, kızmak, sıkılmak; sinirlendirmek, kızdırmak, sıkmak. 3. yıpratmak; aşındırmak; çürütmek. 4. dalgalandırmak.
fretful s. sinirli, huysuz, aksi, ters.
fretsaw i. kıl testere.
fretwork i., mim. fretler, sapaklar, fretleme işi, fretaj. 
Fri kıs. Friday.
friar i., Hrist. (erkeklere özgü bazı dini tarikatlarda) frer, rahip.
friction i. 1. sürtünme; sürtünüm. 2. tıb. friksiyon, ovma, ovuşturma. 3. anlaşmazlık, uyuşmazlık, sürtüşme, ihtilaf. 
friction tape  elek. izole bant.
Friday i. cuma.
fridge i., k. dili buzdolabı.
fried s. yağda pişirilmiş, kızartılmış. 
fried egg sahanda yumurta.
friend i. arkadaş; ahbap; dost. 
friendly s. 1. cana yakın, sıcakkanlı, kanı sıcak. 2. arkadaşça; dostça.
friendship i. arkadaşlık; ahbaplık; dostluk.
frier i., bak. fryer.
frieze i., mim. efriz, friz.
frigate i., den. firkateyn.
fright i. korku, dehşet. 
frighten f. korkutmak.
frighten s.o. out of his/her wits/frighten the wits out of s.o.  birinin ödünü koparmak/patlatmak. 
frightening s. korkutucu.
frightful s. korkunç, müthiş.
frightfully z. 1. korkunç bir şekilde. 2. k. dili çok.
frigid s. 1. çok soğuk, buz gibi. 2. soğuk, cana yakın olmayan, içten olmayan. 3. tıb. frijit, soğuk.
frigidaire i. buzdolabı, frijider.
frill i. fırfır, farbala.
fringe i. 1. saçak, püsküllü saçak. 2. perçem, kâkül. 3. kenar. f. saçak takmak. 
fringe benefit  (sosyal sigorta, emeklilik sigortası gibi) işçiye ücreti dışında sağlanan herhangi bir şey.
fringe benefits maaş dışında verilen haklar.
frisk f. 1. (mutlu bir şekilde) sıçrayıp oynamak. 2. (birinin) üstünü aramak.
frisky s. oynak, yerinde duramayan.
fritter 1 i. gözlemeye benzer bir çeşit börek.
fritter 2 f. away azar azar çarçur etmek, parça parça harcamak.
frivolity i. 1. havailik, delişmenlik. 2. ciddiyetten yoksun hareket/söz. 3. eğlence.
frivolous s. 1. ciddi olmayan, önemsiz, boş, saçma. 2. havai (kimse); hoppa (kadın).
frizzle f. 1. cızırdamak. 2. cızırdatarak kızartmak.
frizzly s., bak. frizzy.
frizzy s. kıvırcık, kıvır kıvır (saç).
fro z. 
frock i. kadın elbisesi, rop. 
frock coat  redingot.
frog i. kurbağa.
frogman çoğ. frog.men (frag´men) i. kurbağa adam.
frolic i. eğlence. f. (--ked, --king) 1. gülüp geçmek. 2. sıçrayıp oynamak.
frolicsome s. şen, neşeli.
from edat 1. (bir yer)den, (bir başlangıç noktasın)dan: He´s from Manisa. O Manisalı. He jumped from the branch. Daldan atladı. Her ranking rose from twelfth to first. O, on ikinci sıradan birinci sıraya yükseldi. 2. itibaren: from the first of January 1 Ocak´tan itibaren. 3. Uzaklığı gösterir: It´s ten kilometers from here. Buradan on kilometre uzak. 4. Bir şeyi yapan kişiyi veya bir şeyin kaynağını gösterir: It´s from Nedret. Nedret´tendir. 5. Ortalamada kullanılır: from twenty to twenty-five people yirmi, yirmi beş kişi arasında. 6. Ürünün yapıldığı malzemeyi gösterir: This statue´s made from human teeth. Bu heykel insan dişlerinden yapılmış. 7. Bir şeyin sebebini gösterir: He died from its side effects. Yan etkileri yüzünden öldü. 8. Bir farkı gösterir: He can´t tell black from white. Akla karayı birbirinden ayıramaz.
from a distance  uzaktan. 
from afar  uzaktan.
from beginning to end  baştan sona kadar. 
from day to day  günden güne. 
from end to end  bir uçtan bir uca. 
from head to foot  tepeden tırnağa (kadar), baştan aşağı. 
from mouth to mouth  dilden dile, ağızdan ağıza. 
from pillar to post  1. bir güçlükten diğer bir güçlüğe. 2. kapı kapı (dolaşma).
from the first baştan itibaren.
From the sound of it things are pretty bad.  k. dili Anladığım kadarıyla durum vahim. 
from the word go  k. dili ta başından beri. 
from time to time  zaman zaman, arada sırada. 
from top to bottom  baştan başa. 
from top to toe  tepeden tırnağa, baştan ayağa, baştan aşağı, bütünüyle.
from top to toe  tepeden tırnağa. 
from within  içten; içinden; içeriden: We´ll take the city from within. Şehri içten fethedeceğiz. edat 1. (belirli bir zaman) içinde: They´ll be here within an hour. Bir saat içinde burada olacaklar. 2. (belirli bir mesafe) yakınlıkta, içinde: We´re within a kilometer of the river. Nehre bir kilometre yakınlıktayız. 3. (belirli sınırlar/belirli bir bünye) içinde: You have to work within these conditions. Bu şartlar içinde çalışmaya mecbursun. They don´t live within their income. Gelirleriyle orantılı bir şekilde yaşamıyorlar. It´s like an empire within an empire. İmparatorluk içinde bir imparatorluğa benziyor. 
front i. 1. ön; ön cephe; ön taraf. 2. (savaşta) cephe. 3. (havaya ait) cephe. 4. (göl, deniz v.b.´ne ait) kıyı, kenar. s. ön, öndeki. f. on -e bakmak. 
front line  ask. cephe, cephe hattı, ileri hat. 
front page  gazet. baş sayfa. front-wheel drive oto. önden çekişli: This car´s got front-wheel drive. Bu araba önden çekişli. 
front sight (tüfekte) arpacık. 
frontage i. binanın cephesi; arsanın sokağa/denize/göle/nehre bakan tarafı.
frontal s. 1. ön, öne ait. 2. cepheye ait, cephe. 3. direkt. 4. alna ait. 
frontal attack  cephe taarruzu.
frontier i. hudut, sınır; hudut bölgesi.
frontispiece i. kitabın başındaki resimli/süslü sayfa.
frost i. ayaz, don, kırağı. f. 1. kırağı düşmek. 2. (keki) şekerli bir karışımla kaplamak. 
frost line  yeraltı don seviyesi.
frostbite i. (bir uzuv) soğuktan yanma; soğuktan donma.
frostbitten s. soğuktan yanmış (uzuv); soğuktan donmuş.
frosted s. 1. kırağılı. 2. şekerli bir karışımla kaplı (kek). 
frosted glass  buzlucam. 
frosting i. keklerin üzerine konulan şekerli karışım.
frosty s. 1. dona çekmiş (hava). 2. kırağılı. 3. soğuk (tavır, cevap v.b.).
froth i. köpükçük kümesi, köpükçükler. f. köpükçükler çıkmak/akmak.
frothy s. üstü köpükçüklerle kaplı.
froufrou i. 1. (eteklerin çıkardığı) hışırtılı ses, hışırtı. 2. (fırfır, tül veya aksesuarlardan oluşan) aşırı süs. 3. (evin iç dekorasyonunda) ufak süslerin oluşturduğu aşırılık.
frown f. kaşlarını çatmak. i. kaş çatma. 
frown on  -i uygun görmemek.
froze f., bak. freeze.
frozen f., bak. freeze. s. donmuş. 
frozen food  dondurulmuş yiyecek. 
frozen prices  dondurulmuş fiyatlar.
frugal s. 1. tutumlu. 2. küçük, sade ve ucuz. 
frugality i. tutumluluk.
fruit i. 1. meyve. 2. sonuç, netice. f. meyve vermek.
fruiterer i., İng. manav.
fruitful s. verimli.
fruitfulness i. verimlilik.
fruition i. gerçekleşme. 
fruitless s. faydasız, nafile.
fruity s. 1. meyvemsi. 2. fazla nağmeli (insan sesi).
frump i. kılıksız kadın, demode giyimli kadın.
frumpish s., bak. frumpy.
frumpy s. demode giyimli, gösterişsiz.
frustrate f. 1. engellemek; kösteklemek, ket vurmak; set çekmek. 2. hüsrana uğratmak.
frustrated s. 1. engellenmiş; kösteklenmiş, ket vurulmuş; set çekilmiş. 2. hüsran dolu; ümitleri suya düşmüş, istekleri gerçekleşmemiş. 3. hüsranı yansıtan; hüsrandan ileri gelen.
frustrating s. sinir bozucu, moral bozucu: This work is very frustrating. Bu çok sinir bir iş.
frustration i. 1. engellenme; kösteklenme; set çekilme. 2. hüsran.
fry 1 i. 
fry 2 f. tavada kızartmak/kızarmak. 
fryer i. piliç.
frying pan  tava. 
ft kıs. foot, feet.
fuchsia i., bot. küpeçiçeği.
fuck 1 f., kaba sikmek, düzmek. 
fuck 2 i., kaba sikişme, düzüşme.
fuck about/around 1. vakit geçirmek/öldürmek. 2. şakalaşmak. 
fuck all İng. hiçbir şey.
Fuck off!  Siktir git! 
fuck s.o. over birini sikmek/düzmek, birine çok aşağılık bir şey/bir kahpelik/bir puştluk yapmak. 
fuck s.t. up  bir şeyin içine etmek, bir şeyin içine sıçmak, bir şeyi berbat etmek. 
fuck up işin içine etmek, işi berbat etmek.
Fuck you!/Get fucked!  Siktir git! 
Fuck!  ünlem Allah kahretsin! 
fucked-up s., kaba 1. kafayı yemiş; kafayı üşütmüş; bayağı problemli/kompleksli. 2. berbat, rezil; kokuşmuş; yozlaşmış.
fucker i., kaba herif.
fucking s., kaba 1. Vurgulamak için kullanılır: You´re a fucking idiot! Tam bir dangalaksın! 2. kahrolası. 
Fucking hell!  Allah kahretsin!
fuckup i., kaba tam bir fiyasko.
fud i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse.
fuddy-duddy i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse. s. aşırı titiz ve örümcek kafalı.
fudge i. yumuşak ve çikolatalı şekerleme. f. 1. biraz uydurmak; ufak çapta bir yalan söylemek; ufak bir hile yapmak. 2. kesin bir tavır almamak. 3. -den kaçınmak. 4. sözünü tutmamak.
fuel i. yakıt. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. yakmak, yanmasını sağlamak; çalıştırmak. 2. up yakıt almak. 
fuel gauge  mak. akaryakıt göstergesi. 
fuel oil  fuel-oil, yağyakıt. 
fuel pump  yakıt pompası. 
fuel tank  yakıt deposu. 
fugitive s. kaçak, kaçan, firari. i. firari, kaçak.
fugue i., müz. füg.
fulfil f., İng., bak. fulfill.
fulfill f. 1. yerine getirmek, yapmak: fulfill an obligation bir görevi yerine getirmek. 2. (insan) içindeki potansiyelini kendini tatmin edecek bir şekilde kullanmak.
fulfilling s. tatmin edici, doyurucu: Do you find your work fulfilling? İşin seni tatmin ediyor mu?
fulfillment i. 1. yerine getirme, yapma. 2. içindeki potansiyelini iyi kullanmaktan doğan memnuniyet.
fulfilment i., İng., bak. fulfillment.
fuliginous s. 1. isli; is dolu. 2. is renginde, is renkli.
full s. 1. (of) (ile) dolu: The glass was full. Bardak doluydu. The glass was full of water. Bardak suyla doluydu. 2. tam: full member tam üye. a full hour tam bir saat. 3. doymuş, karnı tok. 4. bol (giysi). 5. dolgun. 
full dress  çok resmi toplantılarda giyilen elbise. 
full fare  tam bilet. 
full general  orgeneral. 
full measure  tam ölçü. 
full membership  tam üyelik. 
full moon  dolunay. 
full speed  tam sürat. 
full stop  İng. nokta. 
full stop İng. nokta (noktalama işareti).
full to overflowing/full to the brim  ağzına kadar dolu, dopdolu. 
fullback i., futbol bek.
full-blooded s. 1. safkan. 2. tam bir, gerçek bir.
full-blown s. tamamen açmış; tam gelişmiş.
full-fledged s. tam, gerçek, ehliyetli.
full-grown s. tamamıyla büyümüş; yetişkin.
full-length s. tam boy (portre).
full-time s. fultaym, tamgün. 
full-time job  tamgün bir çalışma gerektiren iş.
fully z. tamamen, tamamıyla.
fulminate f. (against) (-e) ateş püskürmek.  
fumble f. 1. el yordamıyla aramak, yoklamak. 2. (oyunda) topu düşürmek. i. topu düşürme.
fume f. 1. öfkeli olmak. 2. pis kokulu gazları yaymak.
fumes i., çoğ. pis kokulu gazlar.
fumigate f. buharla dezenfekte etmek.
fun i. eğlence, zevk. f. (--ned, --ning) k. dili şaka etmek. 
fun fair  İng. lunapark. 
function i. 1. iş, görev, vazife, işlev, fonksiyon. 2. tören, merasim. 3. mat. fonksiyon, işlev. f. işlemek, çalışmak.
functional s. işlevsel, fonksiyonel.
functionary i. memur, görevli.
functioning s. faal, işler durumda.
fund i. 1. fon. 2. çoğ. para. 3. çoğ. fonlar. f. (bir iş/kimse için) para sağlamak.
fundamental s. temel, esaslı, asıl. i. esas, temel.
fundamentally z. temelde, özünde.
funeral i. cenaze töreni.
funeral march  cenaze marşı. 
funereal s. kasvetli; cenaze törenine yakışan.
fungicide i. mantar öldürücü ilaç.
fungus çoğ. fun.gi (f^n´cay, f^ng´gay)/--es (f^ng´gısız) i., bot. mantar veya mantar türünden bitki.
funicular i. füniküler.
funnel i. 1. huni. 2. (vapurda) baca.
funnies i., çoğ. 
funny s. 1. komik, güldürücü, eğlendirici. 2. tuhaf, garip, acayip. 3. şüpheli, şüphe uyandıran. 
funny bone  anat. dirsekte bir şeye çarpınca kolun karıncalanmasına sebep olan sinirin geçtiği yer. 
funny business  yalan dolan, hilecilik, düzenbazlık. 
funny paper  (gazetede) bant-karikatürlerin bulunduğu sayfa.
fur i. 1. kürk. 2. kürklü giysi, kürk. 3. (bazı yumuşak tüylü hayvanlara ait) tüyler: the cat´s fur kedinin tüyleri. 4. (çaydanlıkta/borularda oluşan) kireç. 
furbish f. 1. parlatmak. 2. yenileştirmek.
furious s. 1. çok öfkeli, küplere binmiş, gözü dönmüş. 2. şiddetli, sert.
furl f. (yelken/bayrak) sarmak.
furlough i. izin, vazifeden izinle ayrılma.
furnace i. büyük ocak, kalorifer ocağı; (demirhanede) ocak.
furnish f. 1. döşemek; donatmak. 2. sağlamak.
furnished s. 1. möbleli, mobilyalı. 2. with ile döşeli.
furnishings i. mefruşat.
furniture i. mobilya, möble.
furrier i. kürkçü.
furrow i. 1. sabanın açtığı iz. 2. kırışık. f. 1. saban izi yapmak. 2. kırıştırmak.
furry s. tüyleri kabarık, tüylü.
further s. 1. ötedeki, uzaktaki, daha uzak. 2. ilave olunan. (Further çoğunlukla miktar ve derece, farther ise mesafe için kullanılır.) z. 1. daha öteye; daha ötede. 2. bundan başka, ayrıca. f. ilerlemesini sağlamak.
furtherance i. ilerlemesini sağlama.
furthermore z. bundan başka, ayrıca.
furthermost s. en ötedeki.
furthest s. en çok, en uzak.
furtive s. gizli, sinsi.
fury i. 1. büyük öfke, gazap. 2. şiddet.
fuse 1 f. eritmek; erimek; eriyip birbiriyle kaynaşmak.
fuse 2 i. 1. elek. sigorta. 2. fitil.
fuselage i. uçak gövdesi.
fusion i. 1. eritme; erime; eriyip kaynaşma. 2. fiz. füzyon.
fuss i. 1. gereksiz telaş/heyecan/öfke. 2. yaygara. f. ufak meseleleri sorun yapmak; ufak şeyler yüzünden telaşa düşmek. 
fussy s. kılı kırk yaran, çok titiz.
fusty s. 1. küf kokan. 2. eski, demode, küflenmiş, küflü.
futile s. boş, nafile, abes. 
futility i. boşuna olma, abes olma.
future s. gelecek, müstakbel. i. gelecek, istikbal. 
fuze i. (top mermisine ait) tapa.
fuzz i. 1. hav. 2. ince tüyler, ayva tüyü. 3. kıvırcık saç. 4. argo polis. f. havlanmak. 
fuzzy s. 1. ince tüylerle kaplı. 2. çok tüylü (köpek v.b.). 3. hatları belirsiz, flu. 4. çok havlı (kumaş). 5. kıvırcık (saç).
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)