|
|
|
| F |
kıs. Fahrenheit. |
| F |
kıs. February, Fellow, France, Friday. |
| f |
kıs. feminine, fine, fluid, folio, following, frequency. |
| F, f |
i. 1. F, İngiliz alfabesinin altıncı harfi. 2. müz. fa
notası. |
| fable |
i. masal, fabl. |
| fabric |
i. 1. kumaş, bez, dokuma. 2. yapı, bünye, doku. |
| fabricate |
f. 1. uydurmak, yalan söylemek. 2. imal etmek, yapmak,
üretmek. |
| fabrication |
i. 1. uydurmasyon, yalan. 2. imal, yapım, üretim. |
| fabricator |
i. 1. imalatçı. 2. uydurmacı, yalancı. |
| fabulous |
s. 1. harika, süper, çok güzel, enfes. 2. inanılmaz,
olağanüstü. 3. efsanevi. |
| fabulously |
z., k. dili inanılmaz derecede, süper. |
| face 1 |
i. 1. yüz, surat, çehre, sima. 2. ön yüz, cephe. 3. mad. alın,
ayna. 4. geom. yüz. 5. (saatte) mine, kadran. |
| face 2 |
f. 1. karşılamak. 2. karşısında olmak/durmak. 3. (bir duruma)
dayanmak, tahammül etmek. 4. kaplamak, astarlamak. 5. (taşın)
yüzünü yontup düzeltmek. 6. -e bakmak, -e dönmek. |
| face down |
(karşısındakini) sindirmek. |
| face the issue |
bir durumu olduğu gibi kabul edip ona göre
davranmak. |
| face the music |
argo kendisini eleştirecek/cezalandıracak insanların
önüne çıkmak. |
| face to face |
yüz yüze. |
| face up to |
-i cesaretle karşılamak. |
| face value |
tic. nominal değer, itibari değer. |
| facedown |
z. yüzüstü, yüzükoyun. |
| face-saving |
s. vaziyeti kurtaran. |
| facet |
i. faseta, façeta. |
| facetious |
s. şakacı. |
| facial |
s. yüze ait. i. yüz masajı. |
| facile |
s. kolay. |
| facilitate |
f. kolaylaştırmak. |
| facility |
i. 1. kolaylık. 2. yetenek. 3. (özel bir) hizmet, servis. 4.
(özel bir hizmet için yapılmış) tesis, yer. |
| facsimile |
i. 1. tıpkıbasım, faksimile, kopya. 2. faks. |
| fact |
i. gerçek. |
| fact-finding |
s. kanıt toplayan. |
| faction |
i. hizip, grup. |
| factional |
s. 1. hizipçi. 2. hizipler arası. |
| factionalism |
i. hizipçilik. |
| factious |
s. kavgacı. |
| factitious |
s. sahte, uydurma. |
| factor |
i. 1. faktör, etken, etmen. 2. mat. çarpan; tambölen. f., mat.
çarpanlara ayırmak. |
| factor cost |
tic. faktör fiyatı. |
| factory |
i. fabrika. |
| factual |
s. gerçeklere dayanan. |
| faculty |
i. 1. yeti; duyu, duyum; yetenek, kabiliyet. 2. (bir öğretim
kurumundaki) tüm öğretim personeli; (bir okulun) öğretmen kadrosu;
(bir üniversitenin) öğretim üyeleri. 3. fakülte: the Faculty of Law
Hukuk Fakültesi. |
| façade |
i. 1. (yapılarda) ön yüz, ön cephe. 2. (gerçeği maskeleyen bir)
dış görünüş. |
| fad |
i. geçici bir moda/heves. |
| fade |
f. solmak, rengi atmak; soldurmak. |
| fade away |
yavaş yavaş yok olmak. |
| fade in |
sin., TV açılmak. |
| fade out |
sin., TV kararmak. |
| fade-in |
i., sin., TV açılma. |
| fade-out |
i., sin., TV kararma. |
| faecal |
s., İng., bak. fecal. |
| faeces |
i., İng., bak. feces. |
| fag |
f. (--ged, --ging) |
| fag s.o. out |
birini çok yormak, birinin turşusunu çıkarmak. |
| fagot |
i. çalı çırpı demeti. |
| Fahrenheit |
i., s. fahrenhayt. |
| faience |
i. fayans, çini. |
| fail |
f. 1. başaramamak; becerememek. He failed to come. Gelmedi. 2.
iflas etmek. 3. kuvveti kesilmek, güçten düşmek. 4. sınıfta kalmak;
sınıfta bırakmak. 5. sınavda kalmak; sınavda bırakmak. 6. boşa
çıkarmak, bırakmak, ümidini kırmak. 7. ihmal etmek, yapmamak. 8.
(ekinler) ürün vermemek. |
| failing 1 |
i. kusur, zaaf. |
| failing 2 |
edat olmadığı takdirde. |
| failing that |
aksi takdirde. |
| failure |
i. 1. başarısızlık; beceremeyiş; fiyasko. 2. ihmal, yapmayış.
3. iflas. 4. mesleğinde/iş hayatında hiç başarı gösteremeyen kimse.
5. arıza: power failure elektrik arızası. |
| faint |
s. 1. donuk, belirsiz, zayıf. 2. baygın. i. baygınlık, bayılma.
f. bayılmak. |
| fainthearted |
s. yüreksiz; çekingen. |
| faintness |
i. baygınlık, bayılma. |
| fair 1 |
i. fuar. |
| fair 2 |
s. 1. adaletli, adil. 2. kurallara uygun. 3. fena olmayan,
oldukça iyi. 4. güzel, açık ve güneşli (hava). 5. temiz (kopya). 6.
sarışın; açık tenli. 7. güzel, alımlı. |
| fair and square |
dürüst bir şekilde, dürüstçe. |
| fair game |
kolaylıkla eleştirilebilecek veya alay konusu olabilecek
kimse/durum. |
| fair to middling |
k. dili fena olmayan. fair-weather friend iyi gün
dostu. |
| fair wind |
uygun rüzgâr. |
| fairground |
i. (açıkta olan) fuar yeri, fuar alanı. |
| fairly |
z. 1. adaletli/adil bir şekilde. 2. oldukça: fairly big oldukça
büyük. 3. âdeta: He fairly flew down the stairs. Merdivenlerden
âdeta uçarak indi. |
| fairness |
i. 1. adaletlilik. 2. kurallara uygunluk. 3. sarışınlık; açık
tenlilik. 4. güzellik, alımlılık. |
| fairy |
i. 1. peri. 2. argo homoseksüel erkek, ibne. s. 1. peri gibi.
2. perilere ait. |
| fairy tale |
peri masalı. |
| fait accompli |
i. oldubitti, olupbitti, emrivaki. |
| faith |
i. 1. inanç; itikat; iman. 2. din. 3. güven, itimat. |
| faithful |
s. sadık, vefakâr. |
| faithful to his word |
sözüne sadık. |
| faithfulness |
i. sadakat, vefakârlık. |
| faithless |
s. vefasız, sadık olmayan, sadakatsiz. |
| fake |
s. uydurma, sahte. f. uydurmak. i. 1. sahte bir şey. 2.
üçkâğıtçı, aldatıcı. |
| faker |
i. üçkâğıtçı, sahtekâr, dolandırıcı. |
| falcon |
i. şahin; doğan. |
| fall 1 |
f. (fell, fall.en) 1. düşmek. 2. dökülmek. 3. yağmak. 4.
çökmek. 5. kapanmak. 6. (kale) zaptolunmak, düşmek. |
| fall 2 |
i. 1. düşüş, düşme. 2. çökme. 3. yağış. 4. (fiyat, talep, ısı
v.b.´nde) düşüş. 5. sonbahar, güz. 6. güreş düşüş. |
| fall asleep |
uykuya dalmak. |
| fall asleep |
uykuya dalmak. |
| fall away |
çekilmek, gerilemek. |
| fall back |
geri çekilmek. |
| fall back on |
(güvenilecek bir kimseye/yere) başvurmak. |
| fall back upon |
(çare olarak) -e başvurmak. |
| fall behind |
geri kalmak. |
| fall by the wayside |
k. dili işi bırakmak, işten vazgeçmek. |
| fall down |
düşmek. |
| fall down |
düşmek. |
| fall down in a fit |
fenalık geçirerek yere düşmek. |
| fall flat |
umulan rağbeti hiç görmemek. |
| fall for |
argo 1. aldatılmak. 2. çok beğenmek, bayılmak. |
| fall foul of |
ile çatışmak. |
| fall guy |
1. başkasının cezasını çeken kimse. 2. dolandırılan
kimse. 3. keriz, enayi. |
| fall ill |
hastalanmak. |
| fall in |
dizilmek, sıraya girmek. |
| fall in battle |
ask. savaşırken ölmek. |
| fall in love |
âşık olmak. |
| fall into a trap |
tuzağa düşmek. |
| fall into disfavor |
gözden düşmek. |
| fall into disrepute |
adı kötüye çıkmak. |
| fall into disuse |
kullanılmaz olmak, bırakılmak, terkedilmek. |
| fall into error |
hataya düşmek. |
| fall into the clutches of |
k. dili -in pençesine düşmek. |
| fall of man/the Fall |
Hz. Âdem ve Havva´nın işlediği günah ve sonuçları. |
| fall off |
1. azalmak, düşmek. 2. bozulmak. |
| fall on |
-e hücum etmek, -e saldırmak. This month the twentieth
fell on a Friday. Bu ayın yirmisi cumaya rastladı. |
| fall on one´s feet |
dört ayağının üstüne düşmek, atlatmak, sıyrılmak,
başarmak. |
| fall out |
1. kavga etmek, bozuşmak. 2. ask. sıradan
çıkmak. |
| fall over |
yıkılmak. |
| fall over o.s. |
kendini çok istekli göstermek. |
| fall overboard |
(gemiden) denize düşmek. |
| fall prey to |
-e kapılmak, -in tutsağı olmak. |
| fall prostrate |
yüzüstü düşmek, yüzükoyun kapaklanmak. |
| fall short |
(of) 1. eksik gelmek. 2. umduğu gibi çıkmamak. |
| fall short |
(of) yeterli olmamak, yetmemek. |
| fall sick |
hastalanmak. |
| fall through |
suya düşmek, gerçekleşmemek. |
| fall through |
k. dili suya düşmek, gerçekleşememek: The plan fell
through. Plan suya düştü. |
| fall to |
yemeğe/savaşa başlamak; -e başlamak, -e
koyulmak. |
| fall upon |
-e saldırmak. |
| fall victim to |
-e kurban gitmek. |
| fall/be in love with |
-e âşık olmak. |
| fallacious |
s. yanlış fikirlere dayanan, çürük, temelsiz. |
| fallacy |
i. 1. yanlış düşünce/inanç. 2. man. yanıltmaca, safsata, mantık
kurallarına aykırı sav. |
| fallen |
f., bak. fall. |
| fallen woman |
düşmüş kadın, fahişe. |
| fallible |
s. yanılabilir, hataya düşebilir. |
| falling star |
akanyıldız. His eye fell upon me. Gözü bana ilişti. His
face fell. Suratı asıldı. It fell to my lot. Benim payıma
düştü. |
| fallout |
i. radyoaktif serpinti. |
| fallow 1 |
s. nadasa bırakılmış, ekilmemiş. |
| fallow 2 |
s. devetüyü rengi, devetüyü. |
| fallow deer |
alageyik, sığın. |
| falls |
i. çağlayan, şelale. |
| false |
s. 1. sahte. 2. vefasız, güvenilmez. |
| false pride |
boş gurur. |
| false step |
falso, yanlış davranış. |
| false teeth |
takma dişler. |
| falsehood |
i. 1. yalan. 2. yalan söyleme. |
| falseness |
i. sahtelik. |
| falsify |
f. 1. (hesap, kayıt, belge v.b.´nde) tahrifat yapmak. 2.
(gerçekleri) çarpıtmak. |
| falter |
f. 1. tereddüt etmek. 2. azalmak, düşmek; gücünü/hızını
kaybetmek. 3. sendeleyerek yürümek, sendelemek. 4. (ses) titremek;
titrek bir sesle konuşmak. |
| fame |
i. ün, şöhret, nam. |
| famed |
s. ünlü, meşhur. |
| familial |
s. ailevi, aileye ait. |
| familiar |
s. 1. iyi bilinen, bildik; iyi tanınan, tanıdık; aşina. 2.
samimi, teklifsiz. i. iyi arkadaş. |
| familiarise |
f., İng., bak. familiarize. |
| familiarity |
i. 1. aşinalık. 2. samimiyet, teklifsizlik. 3. laubalilik. |
| familiarize |
f. (bir şeyi) herkese tanıtmak. |
| familiarize o.s. with |
(bir şey) hakkında bilgi edinmek. |
| family |
i. 1. aile; akrabalar; çoluk çocuk. 2. bot., zool.
familya. |
| family circle |
aile çevresi, aile muhiti. |
| family man |
ev bark sahibi, aile babası. |
| family name |
soyadı. |
| family name |
soyadı, aile adı. |
| family planning |
aile planlaması. |
| family tree |
şecere, soyağacı. |
| famine |
i. kıtlık, açlık. |
| famish |
f. |
| famous |
s. ünlü, meşhur, tanınmış. |
| famously |
z., k. dili çok iyi. |
| fan 1 |
i. 1. yelpaze. 2. vantilatör. 3. yelpaze biçimindeki herhangi
bir şey. |
| fan 2 |
f. (--ned, --ning) yelpazelemek. |
| fan 3 |
i., k. dili hayran: She´s one of your fans.
Hayranlarınızdandır. baseball fan beysbol meraklısı. |
| fan belt |
mak. pervane kayışı. |
| fan blade |
mak. pervane kanadı. |
| fan the flames |
kışkırtmak, körüklemek. |
| fanatic |
s., i. fanatik, bağnaz, mutaassıp. |
| fanatical |
s. fanatik, bağnaz, mutaassıp. |
| fanciful |
s. 1. hayalperest. 2. hayali. |
| fancy 1 |
i. 1. hayal gücü. 2. hayal, düşlem. s. 1. çok süslü; fantezi.
2. lüks. 3. üstün kaliteli (gıda maddeleri). |
| fancy 2 |
f. 1. hayal etmek. 2. sanmak, zannetmek, düşünmek. 3. -den
hoşlanmak. 4. istemek. |
| fancy dress ball |
kıyafet balosu. |
| fancy o.s. |
hayallerinde kendini (şöyle veya böyle) görmek. |
| fang |
i. 1. (yırtıcı hayvanlarda) köpekdişi. 2. yılanın zehirli
dişi. |
| fanny |
i., k. dili kıç, popo. |
| fantastic |
s. 1. harika, süper, enfes. 2. inanılmayacak kadar büyük
(miktar). 3. akıl almaz, akıldışı, gerçekdışı. 4. fantastik,
hayali, düşlemsel. |
| fantasy |
i. 1. fantezi, düşlem, sınırsız hayal veya hayal gücü. 2. müz.
fantezi. |
| far |
z. 1. -den uzak; uzağa; uzakta: He´s never journeyed far from
Istanbul. İstanbul´dan uzağa hiç seyahat etmedi. They didn´t go
far. Uzağa gitmediler. I saw her far in the distance. Ta uzakta onu
gördüm. How far is it to Rİze from here? Rize buradan ne kadar
uzak? 2. çok; fazla; çok fazla: The light´s far too dim. Işık çok
fazla loş. s. 1. uzak: a far country uzak bir ülke. 2. öte, öbür:
at the far end of the garden bahçenin öte ucunda. 3. pol. (bir
kanadın) ucundaki, aşırı: He supports the far right. Aşırı sağı
destekliyor. |
| far afield |
konu dışında. |
| far and away |
(öbürlerinden) kat kat daha ...: He´s far and away the best.
Öbürlerinden kat kat daha iyi. |
| Far from it. |
k. dili Ne münasebet./Bilakis./Tersine. |
| far off |
çok uzak. |
| faraway |
s. 1. uzak. 2. dalgın (bakış). |
| farce |
i. 1. tiy. fars. 2. saçmalık, maskaralık. |
| farcical |
s. gülünç. |
| fare 1 |
i. 1. yol parası, bilet ücreti. 2. taksi müşterisi. 3.
yiyecekler, yemekler. |
| fare 2 |
f. |
| fare badly |
(birisi) için kötü olmak: He fared badly. Onun için
kötüydü. |
| fare well |
(birisi) için iyi gitmek. |
| farewell |
ünlem Elveda! i. veda. |
| farewell dinner |
veda yemeği. |
| far-famed |
s. çok meşhur. |
| farfetched |
s. gerçek payı çok az olan. |
| far-flung |
s. uzaklara yayılmış. |
| farina |
i. irmik. |
| farm 1 |
i. çiftlik. |
| farm 2 |
f. çiftçilik yapmak. |
| farmer |
i. çiftçi. |
| farmhand |
i. rençper, ırgat. |
| farmhouse |
i. çiftlik evi. |
| farming |
i. çiftçilik. |
| farmost |
s., bak. farthest. |
| farmstead |
i. çiftlik ve içindeki binalar. |
| farmyard |
i. çiftlik avlusu, çiftlik binaları arasındaki meydan. |
| far-reaching |
s. çok kişi veya şeyi etkileyen. |
| farsighted |
s. 1. ileri görüşlü, öngörülü. 2. tıb. hipermetrop. |
| fart |
i., kaba osuruk. f. osurmak. |
| farther |
s. 1. daha uzak. 2. öteki, ötedeki; daha uzaktaki; daha
ötedeki; daha ilerdeki. |
| farthermost |
s. 1. en uzak. 2. en ötedeki. |
| farthest |
s. en uzak. z. en uzakta; en ötede; en ilerde; en uzağa. |
| farthing |
i. çeyrek peni (eski bir İngiliz parası). |
| fascicle |
i. fasikül. |
| fascinate |
f. (birinin) ilgisini/merakını çok çekmek. |
| fascinating |
s. çok ilginç, çok enteresan. |
| fascination |
i. 1. büyük merak. 2. cazibe. |
| fascism |
i. faşizm. |
| fascist |
i., s. faşist. |
| fashion |
i. 1. moda. 2. biçim, şekil; tarz. f. yapmak, şekil
vermek. |
| fashion designer |
modacı. |
| fashion model |
manken. |
| fashion show |
defile. |
| fashionable |
s. moda olan, şık, revaçta olan, rağbette olan. |
| fast 1 |
f. oruç tutmak. i. oruç. |
| fast 2 |
s. 1. hızlı, süratli; seri. 2. solmaz, sabit (renk). 3. hızlı
yaşayan, uçarı. 4. hafifmeşrep. z. çabuk, tez. |
| fast asleep |
derin uykuya dalmış. |
| fast color |
solmaz renk. |
| fast food |
(hamburger, pizza gibi) hazır yiyecekler. fast-food
restaurant hazır yiyecek satan lokanta. |
| fast lane |
(otoyolda) sürat şeridi. |
| fastback |
i. arka kaportası yatık spor araba. |
| fasten |
f. 1. bağlamak; tutturmak; bağlanmak; tutturulmak. 2. çengelle
bağlamak, çengellemek. 3. on (gözü) (bir yere) dikmek. |
| fasten on/upon |
üstünde durmak; -e takılmak; -e saplanmak; -i kafasına
takmak. |
| fasten the blame on s.o. |
suçu birine yüklemek, suçu birinin üstüne atmak. |
| fastener |
i. 1. bağlayan şey, bağ. 2. kopça; çıtçıt. |
| fastidious |
s. titiz, zor beğenen. |
| fastness |
i. 1. (kumaş boyası için) sabitlik; sabitlik derecesi. 2.
korunak; mahfuz yer. 3. ücra yer. |
| fat |
s. (--ter, --test) 1. şişman; semiz, yağlı. 2. dolgun; kalın.
i. yağ. |
| fat cat |
argo zengin adam. |
| fatal |
s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. vahim. |
| fatalism |
i. fatalizm, kadercilik, yazgıcılık. |
| fatalist |
i. fatalist, kaderci, yazgıcı. |
| fatalistic |
s. fatalist, kaderci, yazgıcı. |
| fatality |
i. 1. (kaza sonucu olan) ölüm. 2. öldürücülük; ölümcüllük. 3.
fatalite. |
| fate |
i. kader, yazgı, alınyazısı, mukadderat. |
| fated |
s. kaderde olan. |
| fateful |
s. vahim. |
| father |
i. baba, peder. |
| Father |
i. Peder (papazlara verilen unvan). |
| Father Christmas |
İng. Noel Baba. |
| father-in-law |
i. kayınpeder. |
| fatherland |
i. anavatan, anayurt. |
| fatherless |
s. babasız. |
| fathom |
i. kulaç (uzunluk ölçü birimi). f. 1. iskandil etmek. 2.
anlamak, kavramak. |
| fatigue |
i. yorgunluk, bitkinlik. f. yormak. |
| fatten |
f. semirtmek, şişmanlatmak; semirmek, şişmanlamak. |
| fatty |
s. yağlı. i., aşağ. şişko, dobiş. |
| fatty acid |
kim. yağ asidi. |
| fatuity |
i. hebennekalık, budalalık. |
| fatuous |
s. 1. hebenneka, kendini akıllı sanan budala. 2. budalaca. |
| faucet |
i. musluk. |
| fault |
i. 1. (birinin karakterinde) kusur, noksan. 2. yanlış, kabahat.
3. jeol. kırık, fay. 4. tenis servis hatası. f. -de kusur
bulmak. |
| faultless |
s. 1. kusursuz, noksansız. 2. yanlışsız. |
| faultlessness |
i. 1. noksansızlık. 2. yanlışsızlık. |
| faulty |
s. 1. kusurlu, defolu. 2. çürük, sağlam bir temele
dayanmayan. |
| fauna |
çoğ. --s (fô´nız)/--e (fô´ni) i. fauna, direy. |
| faux pas |
falso, pot. |
| fava |
i., bak. broad bean. |
| fava bean |
bak. broad bean. |
| favor |
i. 1. beğenme, onay; sevgi, sempati. 2. iltimas, kayırma. 3.
iyilik, lütuf. 4. (bir davete katılanlara verilen) ufak hediye. f.
1. tarafını tutmak. 2. tercih etmek. 3. benzemek. |
| favorable |
s. 1. uygun, müsait. 2. hoşa giden, iyi. |
| favorite |
i. 1. çok sevilen kimse/şey; sevgili, gözde. 2. favori,
kazanacağına inanılan yarışçı. s. en çok sevilen, favori,
gözde. |
| favoritism |
i. kayırıcılık. |
| favour |
i., f., İng., bak. favor. |
| fawn 1 |
i. alageyik yavrusu; geyik yavrusu. s. sarımsı kahverengi. |
| fawn 2 |
f. yaltaklanmak, dalkavukluk etmek. |
| fax |
i. 1. faks makinesi, faks. 2. faksla gelen mesaj, faks. f.
fakslamak. |
| faze |
f., k. dili etkilemek: It didn´t faze him at all. Onu hiç
etkilemedi. |
| FBI |
kıs. the Federal Bureau of Investigation. |
| fear 1 |
i. korku. |
| fear 2 |
f. korkmak. |
| fear the worst |
en kötü ihtimalin gerçekleşmesinden korkmak. |
| fearful |
s. 1. korku veren, korkunç. 2. korkak. |
| fearless |
s. korkusuz, gözü pek, yılmaz. |
| fearlessly |
z. korkusuzca, yılmadan. |
| fearlessness |
i. korkusuzluk. |
| fearsome |
s. dehşetli, korkunç. |
| feasibility |
i. fizibilite, yapılabilirlik. |
| feasibility study |
fizibilite raporu. |
| feasible |
s. 1. mümkün. 2. yapılabilir, uygulanabilir. |
| feast |
i. 1. ziyafet. 2. Hrist. yortu, bayram. f. 1. ziyafette yiyip
içmek, doyasıya yemek. 2. ziyafet vermek. |
| feat |
i. (cesaret veya bedensel güç isteyen) başarı. |
| feather 1 |
i. tüy. |
| feather 2 |
f. tüy takmak, kuştüyü ile kaplamak. |
| feather bed |
kuştüyü yatak. |
| feather one´s nest |
k. dili küpünü doldurmak. |
| featherbrained |
s. kuş beyinli. |
| feathered |
s. tüylü. |
| featherweight |
i. tüysıklet. |
| feature |
i. 1. yüzdeki organlardan biri. 2. çoğ. yüz, sima, çehre; yüz
hatları. 3. özellik. 4. asıl film. 5. uzun makale. f. 1. -de önemli
bir rolü olmak: This film features Cahide Sonku. Bu filmde Cahide
Sonku´nun önemli bir rolü var. 2. -i ön plana çıkarmak, -e ağırlık
vermek: All the fashion shows are featuring mink. Tüm defilelerde
vizona ağırlık veriliyor. This week our restaurant is featuring
fried oysters. Lokantamızın bu haftaki spesiyalitesi istiridye
tava. 3. (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: Acorns feature heavily
in the diet of squirrels. Sincapların beslenmesinde meşe palamudu
önemli bir yer tutar. |
| Feb |
kıs. February. |
| February |
i. şubat. |
| fecal |
s. dışkıya ait. |
| feces |
i. dışkı. |
| feckless |
s. 1. beceriksiz, elinden iş gelmeyen. 2. cansız, zayıf. |
| fed |
f., bak. feed. |
| federal |
s. federal. |
| federalise |
f., İng., bak. federalize. |
| federalism |
i., pol. federalizm. |
| federalist |
i., s. federalist. |
| federalize |
f. (devletleri) federasyon haline getirmek. |
| federate |
f. federasyon haline getirmek. |
| federation |
i. federasyon. |
| fedora |
i. fötr şapka, fötr. |
| fee |
i. ücret; giriş ücreti; doktor ücreti, vizite. |
| feeble |
s. zayıf, kuvvetsiz. |
| feeble-minded |
s. geri zekâlı. |
| feebleness |
i. zayıflık, kuvvetsizlik. |
| feebly |
z. zayıf bir şekilde, hafifçe, kuvvetsizce. |
| feed 1 |
f. (fed) 1. yemek vermek. 2. beslemek. 3. yedirmek; on ile
beslemek. 4. (hayvan) beslenmek; on yemek, ile
beslenmek. |
| feed 2 |
i. yem, yemek; yiyecek, gıda. |
| feedback |
i. 1. birinin bir şey hakkındaki düşündükleri/izlenimleri. 2.
fiz. fidbek, geribesleme, geribildirim. |
| feedbag |
i. yem torbası. |
| feeder |
i. yemlik, yem kabı. |
| feeding bottle |
biberon. be fed up with argo -den bıkmış olmak, illallah
demek. |
| feel 1 |
f. (felt) 1. dokunmak, el sürmek; elleri ile yoklamak. 2.
hissetmek, duymak: I feel good. Kendimi iyi hissediyorum. 3.
anlamak. 4. ... gibi gelmek: I felt that the sea was endless. Deniz
sonsuz gibi geldi bana. |
| feel 2 |
i. 1. (bir şeyin dokununca uyandırdığı) his. 2.
dokunma. |
| feel an affinity for |
(birini) çok çekici bulmak. |
| feel at ease |
içi rahat etmek. |
| feel at home |
kendini rahat hissetmek, yadırgamamak. |
| feel bad |
1. kendini iyi hissetmemek. 2. k. dili üzülmek. |
| feel for |
-in çektiklerini anlamak. |
| feel giddy |
başı dönmek. |
| feel in one´s bones |
içine doğmak. |
| feel keenly |
kuvvetle hissetmek. |
| feel like a fish out of water |
sudan/denizden çıkmış balığa dönmek. |
| feel like doing |
canı yapmak istemek. |
| feel like o.s. |
kendini iyi hissetmek. |
| feel low |
morali bozuk olmak. |
| feel no pain |
k. dili bayağı sarhoş olmak, zilzurna sarhoş
olmak. |
| feel no pain |
argo sarhoş olmak. |
| feel o.s. obliged to |
kendini (bir şeyi yapmaya) mecbur hissetmek. |
| feel one´s oats |
1. coşmak. 2. amirane tavırlar içinde olmak. |
| feel one´s oats |
k. dili 1. kıpır kıpır olmak, yerinde duramamak. 2.
kendini beğenmek. |
| feel one´s way |
1. el yordamıyla ilerlemek. 2. çok ihtiyatlı
davranmak. |
| feel pity for |
-e acımak. |
| feel queasy |
midesi bulanmak. |
| feel rotten |
1. keyfi olmamak. 2. kendini turşu gibi
hissetmek. |
| feel shame |
(for) -den utanç duymak. |
| feel sick at/about |
-e çok üzgün olmak. |
| feel small |
utanmak, mahcup olmak. |
| feel suicidal |
intihar etme arzusu duymak. |
| feel up to |
kendini (belirli bir şeyi) yapacak kadar güçlü
hissetmek. |
| feel up to par |
k. dili kendini iyi hissetmek. |
| feel woozy |
1. başı dönmek; sersemlemek. 2. midesi bulanmak. |
| feel/be troubled |
üzülmek, merak etmek. |
| feel/get/have an/the urge to |
(bir şey yapmayı) çok istemek: He suddenly got the urge
to make money. Birdenbire içinde para kazanma tutkusu uyandı. |
| feeler |
i., zool. dokunaç. |
| feeling |
i. 1. his, duygu. 2. çoğ. his dünyası, iç âlemi. |
| feet |
i., çoğ., bak. foot. |
| feign |
f. (yapar) gibi görünmek, ... numarası yapmak. |
| feign madness |
deli numarası yapmak. |
| feint |
i., ask. yanıltma hareketi, yanıltma. f. yanıltma hareketi
yapmak. |
| feldspar |
i., min. feldispat. |
| felicitous |
s. 1. mutlu, mesut. 2. uygun, münasip, yerinde, isabetli. |
| felicity |
i. mutluluk, saadet. |
| fell 1 |
f. 1. kesip devirmek. 2. yere sermek, düşürmek. |
| fell 2 |
f., bak. fall. |
| fellow |
i. 1. adam, kişi; arkadaş. 2. (bir bilim kurumunda)
üye. |
| fellow citizen/countryman |
vatandaş, yurttaş. |
| fellow sufferer |
dert ortağı. |
| fellow townsman |
hemşeri, hemşehri. |
| fellowship |
i. 1. arkadaşlık; kardeşlik. 2. grup, cemaat. 3. burs. 4. (bir
bilim kurumunda) üyelik. |
| felon |
i., huk. suçlu. |
| felony |
i., huk. ağır suç. |
| felt 1 |
f., bak. feel. |
| felt 2 |
i. keçe, fötr. |
| felt-tipped pen/felt pen |
keçeli kalem. |
| fem |
kıs. female, feminine. |
| female |
s., i. dişi. |
| feminine |
s. 1. kadına özgü; kadınsı. 2. dilb. dişil. |
| femininity |
i. kadınlık, dişilik. |
| feminism |
i. feminizm. |
| feminist |
i., s. feminist. |
| fen |
i. bataklık. |
| fence 1 |
i. 1. parmaklık; tahta perde; çit. 2. çalıntı mal alıp satan
kimse. |
| fence 2 |
f. 1. (in) -i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle çevirmek. 2.
eskrim yapmak. |
| fence off |
-i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle ayırmak. |
| fencer |
i. eskrimci. |
| fencing |
i. 1. eskrim. 2. çit veya parmaklık malzemesi. |
| fend |
f. |
| fend for o.s. |
kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak. |
| fend off |
-i kovmak, -i uzaklaştırmak. |
| fender |
i. 1. çamurluk. 2. şöminenin önüne konulan alçak
parmaklık. |
| fennel |
i. rezene, raziyane. |
| fenugreek |
i., bot. çemen. |
| ferment 1 |
i. 1. maya. 2. mayalanma, ekşime. |
| ferment 2 |
f. mayalanmak, ekşimek. |
| ferment trouble among |
(birilerini) kışkırtmak. |
| fermentation |
i. mayalanma, fermantasyon. |
| fern |
i., bot. eğreltiotu, aşk merdiveni, füjer. |
| ferocious |
s. vahşi, yırtıcı. |
| ferocity |
i. vahşilik, vahşet. |
| ferret 1 |
i., zool. dağgelinciği. |
| ferret 2 |
f. arayıp taramak. |
| ferret out |
arayıp tarayıp bulmak. |
| Ferris wheel |
dönme dolap. |
| ferroconcrete |
i. betonarme. |
| ferry |
i. 1. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan gemi, kayık, sal
v.b.; araba vapuru, feribot; vapur. 2. böyle bir taşıtın işlediği
yer. f. böyle bir taşıtla götürmek. |
| ferryboat |
i. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan tekne. |
| fertile |
s. verimli, bereketli. |
| fertilise |
f., İng., bak. fertilize. |
| fertility |
i. verimlilik. |
| fertilize |
f. 1. gübrelemek. 2. döllemek. |
| fertilizer |
i. gübre. |
| fervent |
s. hararetli, ateşli. |
| fervid |
s. hararetli, ateşli. |
| fervor |
i. hararetlilik, hararet, ateşlilik, ateş. |
| fester |
f. irinlenmek, iltihaplanmak, azmak. |
| festival |
i. 1. bayram; yortu. 2. festival, şenlik. |
| festive |
s. 1. şen, neşeli. 2. bayrama ait. |
| festivity |
i. kutlama: What kind of festivities will there be? Ne gibi
kutlamalar olacak? |
| festoon |
i. feston. |
| fetal |
s. cenine ait. |
| fetch |
f. 1. alıp getirmek, getirmek. 2. gelir sağlamak, hâsılat
getirmek. |
| fetching |
s., k. dili cazibeli, çekici, alımlı. |
| fetid |
s. pis kokan, kokuşmuş. |
| fetish |
i. fetiş. |
| fetishism |
i. fetişizm. |
| fetter |
i. 1. bukağı. 2. gen. çoğ. engel. f. 1. ayağına zincir vurmak;
elini ayağını bağlamak. 2. bağlamak, engellemek. |
| fettle |
i. |
| fetus |
i. cenin. |
| feud |
i. 1. uzun süren düşmanlık. 2. kan davası. f. ihtilaflı olmak,
kavga etmek. |
| feudal |
s. feodal. |
| feudalism |
i. feodalizm. |
| feudality |
i. feodalite. |
| fever |
i. 1. ateş, hararet. 2. humma. 3. Duygu yoğunluğu belirtir: He
was shouting in a fever of excitement. Büyük bir heyecanla
bağırıyordu. |
| fevered |
s. ateşli, hararetli olan. |
| feverish |
s. 1. ateşli, ateşi çıkmış. 2. hararetli, ateşli. 3. heyecanlı,
telaşlı. |
| few |
s. az. i. az miktar. |
| few and far between |
çok nadir. |
| fez |
i. (çoğ. --zes) fes. |
| fiancé |
i., eril nişanlı. |
| fiancée |
i., dişil nişanlı. |
| fiasco |
i. fiyasko. |
| fiat |
i. 1. emir. 2. karar. |
| fib |
f. (--bed, --bing) yalan söylemek, uydurmak, atmak. i. küçük
yalan. |
| fiber |
i. lif. |
| fiberglass |
i. cam elyafı. |
| fibre |
i., İng., bak. fiber. |
| fibrous |
s. lifli. |
| fickle |
s. 1. (aşkta) vefasız, hercai. 2. fırdöndü, hercai, değişken;
kaypak, dönek. |
| fiction |
i. 1. roman ve hikâye edebiyatı. 2. huk. kolaylık olsun diye
gerçek gibi farzolunan şey, mevhume. |
| fictionalise |
f., İng., bak. fictionalize. |
| fictionalize |
f. hikâye/roman şekline sokmak. |
| fictitious |
s. uydurma, hayali. |
| fiddle |
i., k. dili keman. f., k. dili 1. keman çalmak. 2. vakit
geçirmek, oyalanmak. |
| fiddle around |
vakit geçirmek, oyalanmak. |
| fiddle away |
(zamanı) boş geçirmek. |
| Fiddle! |
ünlem Hay Allah! |
| fiddle-faddle |
i. saçma sapan sözler, zırva. |
| fidelity |
i. sadakat, vefa. |
| fidget |
f. rahat oturamamak, yerinde duramamak, durmadan
kımıldamak. |
| fidgety |
s. rahat durmayan, kıpır kıpır. |
| fief |
i. tımar, zeamet. |
| field |
i. 1. tarla. 2. çayır; otlak, mera. 3. alan, saha. f. (bir spor
takımını) sahaya çıkarmak. |
| field artillery |
ask. sahra topçu sınıfı. |
| field day |
spor bayramı. |
| field events |
alan yarışları. |
| field exercise |
ask. kıta tatbikatı. |
| field glasses |
(çifte) dürbün. |
| field hockey |
çim hokeyi. |
| field hospital |
sahra hastanesi. |
| field maneuver |
ask. kara manevrası. |
| field manual |
ask. sahra talimatnamesi. |
| field marshal |
feldmareşal. |
| field mouse |
tarla faresi. |
| field officer |
ask. üstsubay. |
| field officer |
üstsubay. |
| field trip |
(öğretimde) gezi. |
| fieldpiece |
i. sahra topu. |
| fieldwork |
i. (bilgi toplamak için yapılan) alan araştırması. |
| fiend |
i. 1. şeytan, ifrit, zebani. 2. k. dili düşkün, meraklı, hasta,
deli, tiryaki: a tennis fiend tenis hastası. an opium fiend
afyonkeş. |
| fiendish |
s. şeytani, şeytanca. |
| fierce |
s. 1. şiddetli. 2. sert, vahşi. |
| fiery |
s. 1. ateş gibi. 2. kızgın. 3. çabuk öfkelenen, barut gibi. 4.
ateşli; coşturucu; galeyana getiren. 5. ateşli, şehvet dolu. |
| fiesta |
i. 1. yortu; bayram. 2. festival. |
| fifteen |
s. on beş. i. on beş, on beş rakamı (15, XV). |
| fifteenth |
s., i. 1. on beşinci. 2. on beşte bir. |
| fifth |
s., i. 1. beşinci. 2. beşte bir. |
| fifth wheel |
gereksiz şey/kimse. |
| fiftieth |
s., i. 1. ellinci. 2. ellide bir. |
| fifty |
s. elli. i. elli, elli rakamı (50, L). |
| fifty-fifty |
s. yarı yarıya. |
| fig |
i. 1. incir ağacı. 2. incir. |
| fig |
kıs. figurative, figure. |
| fight |
i. 1. kavga, dövüş. 2. mücadele. f. (fought) 1. kavga etmek,
dövüşmek. 2. mücadele etmek, uğraşmak. 3. savaşmak. |
| fighter |
i. 1. savaşçı. 2. boksör. 3. avcı uçağı. |
| fighter plane |
avcı uçağı. |
| fighter-bomber |
i. avcı bombardıman uçağı. |
| fighting |
i. savaş. |
| fighting cock |
dövüş horozu. |
| figment |
i. |
| figurative |
s. mecazi. |
| figure 1 |
i. 1. sayı, rakam, numara. 2. boy bos, endam. 3.
figür. |
| figure 2 |
f. 1. k. dili sanmak, zannetmek. 2. önemli bir rol
oynamak. |
| figure of speech |
mecaz. |
| figure of speech |
mecaz. |
| figure on |
k. dili 1. -i hesaba katmak. 2. -e güvenmek. 3. -i
planlamak. |
| figure out |
-i anlamak, -i çözmek. |
| figure skater |
artistik patinajcı. |
| figure skating |
artistik patinaj, figür pateni. |
| figure up |
(bir hesabı) toplamak. |
| figurehead |
i. gemi aslanı. |
| Fiji |
i. Fiji. |
| Fijian |
i. Fijili. s. 1. Fiji; Fiji´ye özgü; Fiji Adaları´na özgü. 2.
Fijili. |
| filament |
i. 1. tel, iplik, lif. 2. bot. ercik sapı. 3. elek.
filaman. |
| filbert |
i. fındık. |
| filch |
f. çalmak, aşırmak, yürütmek. |
| file 1 |
i. eğe; törpü. f. eğelemek; törpülemek. |
| file 2 |
i. 1. dosya; klasör. 2. bilg. dosya. 3. evrak/dosya dolabı. 4.
dosya (bir şeyle/kişiyle ilgili belgeler). f. 1. dosyalamak,
dosyaya koymak. 2. huk. (dilekçe) vermek; (dava) açmak; (bir şeyi)
kaydettirmek. 3. out tek sıra halinde çıkmak. |
| file a complaint |
yazılı olarak şikâyet etmek. |
| file clerk |
evrakları dosyalayan görevli. filing cabinet evrak/dosya
dolabı. |
| filet |
i. fileto. |
| filet mignon |
fileminyon. |
| filial |
s. evlada ait; evlada yakışır. |
| filings |
i., çoğ. eğe talaşı. |
| fill |
f. 1. doldurmak; dolmak. 2. doyurmak. i. 1. dolgu maddesi,
dolgu. 2. dolgu, dolguyla meydana getirilmiş yer. |
| fill a prescription |
reçetedeki ilaçları vermek. |
| fill a tooth |
dolgu yapmak. |
| fill dirt |
dolgu toprak. |
| Fill her up! |
oto. Depoyu doldur! |
| fill in |
1. doldurmak. 2. geçici olarak bir işte
çalışmak. |
| fill in for |
(birinin) yerine çalışmak. |
| Fill me in on the situation. |
Durumu bana açıkla. |
| fill out |
1. (formu) doldurmak. 2. toplamak, kilo almak. |
| fill s.o.´s shoes |
k. dili birinin yerini doldurmak. |
| fill the bill |
ihtiyacını karşılamak, işini görmek: This´ll fill the
bill. İşimizi görür bu. |
| fill the bill |
k. dili ihtiyacı karşılamak. |
| fill up |
doldurmak. |
| filler |
i. 1. dolgu, katkı maddesi. 2. boyacılık filler, dolgu
macunu. |
| fillet |
i. 1. saç bandı. 2. kemiksiz et/balık, fileto. |
| filling |
i. 1. doldurma; dolma. 2. dişçi. dolgu. |
| filling station |
benzin istasyonu. |
| filly |
i. kısrak. |
| film |
i. 1. zar; ince örtü, ince tabaka. 2. foto., sin. film. f. 1.
filme almak. 2. film çekmek. |
| film speed |
film duyarlığı. |
| film star |
film yıldızı. |
| filter |
i. 1. filtre. 2. k. dili, çoğ. filtreli sigaralar. f. filtreden
geçirmek. |
| filter paper |
filtre kâğıdı. |
| filter paper |
filtre kâğıdı. |
| filter tip |
1. filtreli sigara. 2. sigara filtresi. |
| filter-tipped |
s. filtreli (sigara). |
| filth |
i. pislik. |
| filthy |
s. çok pis. |
| filtrate |
i. süzüntü, filtrat. |
| fin |
i. yüzgeç. |
| final |
s. 1. son, sonuncu; kesin. 2. spor final: final match final
maçı. i. 1. yıl sonu, sömestr sonu veya kurs sonu sınavı. 2. spor
final, final karşılaşması. 3. gazet. son baskı. |
| final heat |
spor final koşusu. |
| finale |
i., müz. final. |
| finalise |
f., İng., bak. finalize. |
| finalist |
i. finalist. |
| finality |
i. kesinlik. |
| finalize |
f. bitirmek, son şeklini vermek. |
| finally |
z. nihayet, sonunda. |
| finance |
i. 1. maliye, finans: ministry of finance maliye bakanlığı. 2.
finansman. f. finanse etmek. |
| finances |
i. 1. para: A lack of finances was the problem. Problem
parasızlıktı. 2. mali durum: His finances are in good shape. Onun
mali durumu iyi. |
| financial |
s. mali. |
| financial pressure |
para sıkıntısı. |
| financial year |
bütçe yılı; mali yıl. |
| financier |
i. 1. finansçı. 2. yatırımcı. |
| financing |
i. finansman. |
| finch |
i., zool. ispinoz. |
| find |
f. (found) bulmak, keşfetmek. |
| find employment |
iş bulmak. |
| find fault |
(with) kusur bulmak. |
| find fault with |
-e kusur bulmak. |
| find guilty |
suçlu çıkarmak. |
| find o.s. tête-à-tête with |
kendini (biriyle) baş başa bulmak. |
| find out |
öğrenmek. |
| Find out if he came. |
Gelip gelmediğini öğren. |
| find s.o./s.t. strange |
biri/bir şey (birinin) tuhafına gitmek: I find him
strange. O benim tuhafıma gidiyor. |
| find s.t. sympathetic |
bir şey birinin hoşuna gitmek: She didn´t find his ways
sympathetic. Onun davranışları hoşuna gitmedi. |
| finding |
i. 1. bulunmuş/keşfedilmiş şey. 2. huk. (jürinin verdiği)
karar. |
| fine 1 |
s. 1. güzel, ince, zarif. 2. ince. 3. saf, katışıksız, halis.
4. hassas, ince ruhlu, duygulu. 5. âlâ, mükemmel, üstün. 6. açık,
güzel (hava). |
| fine 2 |
i. para cezası. f. para cezasına çarptırmak. |
| fine arts |
güzel sanatlar. |
| fine arts |
güzel sanatlar. fine-toothed comb ince dişli tarak. go
over the matter with a fine-toothed comb ince eleyip sık
dokumak. |
| finery |
i. süslü giyim. |
| finesse |
i. incelik, ustalık. f. ustalıkla durumu idare etmek. |
| finger |
i. parmak. f. parmakla dokunmak, el sürmek, ellemek. |
| fingernail |
i. tırnak, parmak tırnağı. |
| fingerprint |
i. parmak izi. |
| fingertip |
i. parmak ucu. |
| finicky |
s. titiz, kılı kırk yaran. |
| finish |
f. 1. bitirmek; sona erdirmek; tamamlamak; bitmek; sona ermek;
tamamlanmak. 2. k. dili öldürmek, işini bitirmek. 3. k. dili
bitirmek, mahvetmek; bozmak; bitkin duruma getirmek. 4. (bir
müsabakada) ... gelmek: He finished first. Birinci geldi. i. 1.
son, nihayet. 2. spor finiş, bitiş. 3. (ağaç işlerinde) cila,
perdah: This table has a lovely finish. Bu masanın cilası
güzel. |
| finish line |
spor finiş, bitiş. |
| finish off/up |
bitirmek. |
| finish with |
1. ile işi bitmek: If you´ve finished with that computer,
I´d like to use it. O bilgisayarla işin bittiyse onu kullanmak
istiyorum. 2. ile ilişkisini kesmek/bitirmek/sona erdirmek: Aylin´s
finished with Serkan. Aylin, Serkan´la ilişkisini kesti. |
| finite |
s. 1. sınırlı, mahdut. 2. mat. sonlu. |
| finite verb |
dilb. çekimli fiil. |
| fink |
i., argo 1. hain; ispiyoncu, ispiyon, gammaz, ihbarcı. 2. grev
kırıcı. |
| Finland |
i. Finlandiya. |
| Finlander |
i. Finlandiyalı. |
| Finn |
i. Finli. s. Fin. |
| Finnish |
i. Fince. s. 1. Fin. 2. Fince. |
| fiord |
i., bak. fjord. |
| fir |
i. köknar. |
| fire 1 |
i. 1. ateş. 2. yangın. |
| fire 2 |
f. 1. (tüfek, top, v.b.´ni) ateşlemek; (silah) ateş almak. 2.
(kurşun, top, belirli bir el silah) atmak. 3. (toprak eşyayı)
(fırında) pişirmek. 4. k. dili işten kovmak, sepetlemek. |
| fire a salute |
top atışıyla selamlamak. |
| fire a shot |
bir el silah atmak. |
| fire alarm |
yangın zili; yangın alarmı. |
| fire brigade |
İng. itfaiye. |
| fire department |
itfaiye teşkilatı. |
| fire engine |
itfaiye arabası. |
| fire escape |
yangın merdiveni. |
| fire escape |
yangın merdiveni. |
| fire extinguisher |
yangın söndürme aleti. |
| fire hose |
yangın hortumu. |
| fire hydrant |
yangın musluğu. |
| fire insurance |
yangın sigortası. |
| fire questions at |
(birini) soru yağmuruna tutmak. |
| fire s.o. up |
(birini) gayrete getirmek. |
| fire s.o. with enthusiasm for |
(bir iş için) (birini) şevke getirmek. |
| fire s.t. up |
1. (soba, kalorifer v.b.´ni) fayrap etmek. 2. (motoru)
çalıştırmak. |
| fire station |
itfaiye, itfaiye binası. |
| fire the first shot |
ilk silah atan olmak. |
| fire tower |
yangın kulesi. |
| fire truck |
itfaiye arabası. |
| firearms |
i. ateşli silahlar. |
| fireboat |
i. yangın söndürme gemisi. |
| firebrand |
i. 1. yanan odun parçası. 2. ortalığı karıştıran
delifişek. |
| firebrick |
i. yangın tuğlası. |
| firebug |
i. kundakçı. |
| firecracker |
i. kestanefişeği. |
| firefly |
i. ateşböceği. |
| fireman |
çoğ. fire.men (fay´ırmîn) i. itfaiyeci. |
| fireplace |
i. şömine, ocak. |
| fireplug |
i. yangın musluğu. |
| fireproof |
s. yanmaz. |
| fireside |
i. ocak başı. |
| firewood |
i. odun. |
| fireworks |
i. havai fişekler, kestanefişekleri, çatapatlar v.b. |
| firing |
i. 1. (tüfek, top v.b.´ni) ateşleme; ateşlenme, ateş alma. 2.
(kurşun, top, belirli bir el silah) atma, atış. 3. (toprak eşyayı)
pişirme; pişim. 4. k. dili işten kovma, sepetleme. |
| firing line |
ateş hattı. |
| firing mechanism |
ateşleme mekanizması, ateşleme tertibatı. |
| firing pin |
ateşleme iğnesi, ateşleme pimi. |
| firing range |
atış alanı, poligon. |
| firing squad |
idam mangası. |
| firing squad |
ask. atış mangası. |
| firm 1 |
i. firma. |
| firm 2 |
s. 1. donmuş (jöle, pelte, çikolata v.b.). 2. sağlam;
sallanmayan; kaymayan. 3. sıkı. 4. fiyatı değişiklik göstermeyen
(hisse senedi, tahvil v.b.). f. 1. up -i sağlamlaştırmak, -i
sağlama bağlamak. 2. (jöle, pelte, çikolata v.b.) donmak. 3.
(fiyatlar) istikrara kavuşmak. |
| firm offer |
tic. kesin teklif. |
| firmament |
i. gök kubbe. |
| firman |
i. ferman. |
| firmness |
i. 1. (jöle, pelte, çikolata v.b.´ne özgü) donmuşluk. 2.
sağlamlık. 3. sıkılık. 4. (fiyatlarda) istikrar. |
| first |
s. 1. ilk, birinci. 2. baş, en büyük. i. ilk, birinci. z. 1.
ilkin, evvela, ilkönce, önce. 2. ilk: When we first came here it
was a village. İlk geldiğimiz zaman burası bir köydü. |
| first aid |
ilk yardım. |
| first aid |
tıb. ilk yardım. |
| first and foremost |
en başta. |
| first class |
birinci sınıf; birinci mevki. |
| first class |
(taşıtta) birinci mevki. |
| first floor |
zemin kat; İng. birinci kat. |
| first floor |
1. A.B.D. zemin kat. 2. İng. birinci kat. |
| first impression |
ilk izlenim. |
| first lady |
(A.B.D.´de) cumhurbaşkanının karısı. |
| first lieutenant |
ask. üsteğmen. |
| first lieutenant |
üsteğmen. |
| first name |
ilk ad. |
| first night |
gala, açılış gecesi. |
| first person |
dilb. birinci tekil veya çoğul şahıs. |
| first person |
dilb. birinci şahıs. |
| first watch |
gecenin ilk nöbeti. |
| firstborn |
i. ilk çocuk. s. ilk doğan. |
| first-class |
s. 1. birinci mevkie ait, birinci mevki. 2. üstün, mükemmel;
birinci sınıf, ekstra. z. birinci mevkide. |
| firstly |
z. ilkin, evvela, ilkönce, önce. |
| first-rate |
s. üstün, mükemmel; birinci sınıf, ekstra. |
| firth |
i. (İskoçya´da) haliç. |
| fiscal |
s. mali. |
| fiscal year |
mali yıl. |
| fiscal year |
mali yıl. |
| fish 1 |
i. (çoğ. fish, değişik türler için fish.es) balık. |
| fish 2 |
f. balık tutmak, balık avlamak. |
| fish for |
dolaylı bir şekilde istemek/aramak. |
| fish in troubled waters |
bulanık suda balık avlamak. |
| fish or cut bait |
k. dili bir şeyi yapmak ya da ondan tamamıyla vazgeçmek:
You must either fish or cut bait! Ya bu deveyi güdersin, ya da bu
diyardan gidersin! |
| fish story |
palavra, masal, hikâye. |
| fishbone |
i. kılçık, balık kılçığı. |
| fisherman |
çoğ. fish.er.men (fîş´ırmîn) i. balıkçı. |
| fishing line |
olta, olta ipi, misina. |
| fishing pole |
olta kamışı. |
| fishing rod |
olta çubuğu. |
| fishing tackle |
olta takımı. |
| fishnet |
i. balık ağı. |
| fishnet stocking |
file çorap. |
| fishy |
s. 1. balık kokan; içinde balık tadı olan. 2. balığı çok. 3. k.
dili şüphe uyandıran: There´s something fishy about this. Bu
işte bir bityeniği var. |
| fissile |
s. bölünebilir, yarılabilir. |
| fission |
i., fiz. bölünüm, yarılım. |
| fissure |
i. ince çatlak. |
| fist |
i. yumruk. |
| fisticuffs |
i. yumruklaşma, dövüşme. |
| fit 1 |
i. 1. nöbet, kriz: a fit of coughing öksürük nöbeti. |
| fit 2 |
s. 1. uygun. 2. (bedenen) formda olan, spor yapmaya
hazır. |
| fit 3 |
f. (--ted, --ting) 1. -e göre olmak, -e yakışmak; -e uygun
olmak; -i uydurmak, -i ayarlamak, -in uymasını sağlamak: This job
fits you perfectly. Bu iş tam sana göre. The colors don´t fit.
Renkler birbirine uymuyor. You should fit your remarks to the
educational level of your listeners. Sözlerinizi dinleyicilerinizin
eğitim düzeyine göre ayarlamalısınız. 2. in (bir yere, çevreye,
gruba v.b.´ne) uygun düşmek/olmak, uymak: He just doesn´t fit in
here. Buraya uygun biri değil o. How does she fit into the scheme
of things here? Onun buradaki rolü ne? 3. -e uymak, ölçüleri
birbirini tutmak: This coat fits you. Bu palto senin ölçülerine
uyuyor. The key didn´t fit the lock. Anahtar kilide uymadı. 4. -e
yerleştirmek; -e takmak: He fitted the crown onto the tooth. Kuronu
dişin üstüne geçirdi. 5. into/in -i programına almak/sıkıştırmak:
I´ll try to fit Behramkale into our schedule. Behramkale´yi
programımızın içine almaya çalışırım. 6. (into/in) -e yerleştirmek,
-e sığdırmak, -e girmesini sağlamak; -e sığmak, -e girmek: Can you
fit this into the trunk of the car? Bunu otomobilin bagajına
yerleştirebilir misin? No, it won´t fit. Hayır, sığmaz. 7. uymak,
tutmak, çelişmemek: He fits your description. Senin tarifine uyuyor
o. 8. for (birini) -e hazırlamak, (birinin) (bir şey) için
hazır/uygun olmasını sağlamak: The education you get here will fit
you for university. Burada gördüğünüz tahsil sizi üniversiteye
hazırlar. 9. for (bir şey) için ölçü almak: She fitted him for a
new pair of shoes. Yeni bir çift ayakkabı için ayağının ölçüsünü
aldı. 10. with (bir giysinin) provasını yapmak: We´ll fit you with
the dress tomorrow. Elbisenizin provasını yarın yapacağız. 11. with
ile donatmak: They fitted the trucks with new engines. Kamyonlara
yeni motor taktılar. |
| fit for nothing |
hiçbir işe yaramaz, beş para etmez. |
| fit like a glove |
tıpatıp uymak. |
| fit s.o. out for |
birine (bir şey için) gerekli şeyleri sağlamak/tedarik
etmek. |
| fit to be tied |
k. dili çok öfkeli, babaları tutmuş, küplere binmiş,
zıvanadan çıkmış. |
| fitful |
s. kısa aralıklarla bölünen, kesintili, düzensiz. |
| fitness |
i. 1. uygunluk, uygun olma. 2. (bedenen) formda olma, spor
yapmaya hazır olma. |
| fitter |
i. borucu, tesisatçı. |
| fitting |
i. 1. terz. prova. 2. (rakor, manşon gibi) tesisat işlerinde
kullanılan parça; çoğ. fitings. 3. (bir) aksesuar. s. uygun. |
| five |
s. beş. i. 1. beş, beş rakamı (5, V). 2. isk. beşli.
five-and-ten-cent store/ten-cent store/dime store/five-and-ten ucuz
eşya satılan mağaza. |
| fivefold |
s., z. beş kat, beş misli. |
| fix 1 |
i. |
| fix 2 |
f. 1. tamir etmek. 2. (sabitleştirecek bir şekilde) takmak,
yerleştirmek. 3. (tarih, miktar v.b.´ni) kararlaştırmak, tayin
etmek. 4. (kahvaltı/öğle yemeği/akşam yemeği) hazırlamak. 5.
(saçını) yapmak. 6. (filmin) fiksajını yapmak. 7. k. dili şike
yaparak (maçın) sonucunu tayin etmek; rüşvet yedirerek (mahkemenin)
sonucunu tayin etmek. 8. k. dili gününü göstermek, hakkından
gelmek, çanına ot tıkamak. |
| fix a place up |
bir yeri tamir etmek. |
| fix o.s. up |
süslenmek, kendini süslemek. |
| fix on |
-i seçmek, -e karar vermek. |
| fix one´s attention on |
dikkatini -e çevirmek. |
| fix one´s eyes on |
gözünü -e dikmek. |
| fix s.o. up with |
k. dili birine (bir şey) ayarlamak/sağlamak. |
| fix s.o.´s wagon |
k. dili 1. birini mahvetmek. 2. birinin hakkından
gelmek. |
| fixation |
i. aşırı bağlılık, aşırı düşkünlük. |
| fixed |
s. 1. sabit, değişmeyen. 2. k. dili şike/rüşvet yoluyla
ayarlanmış. |
| fixed asset |
sabit değer. |
| fixed idea |
saplantı. |
| fixed price |
sabit fiyat. |
| fixings |
i., çoğ., k. dili (bir et yemeğini tamamlayan) diğer
yemekler. |
| fixture |
i. 1. (bir yapıya/odaya ait) sabit eşya. 2. İng., spor
müsabaka. |
| fizz |
f. (gazoz, soda, şampanya v.b.) fış fış/fışır fışır köpürdemek,
fışırdamak, fışıldamak. i. 1. (köpüren gazoz, soda v.b.´nin
çıkardığı) fışırtılı ses, fışırtı, fışıltı. 2. canlılık. |
| fizzle |
f. out k. dili iyi başlayıp sonradan suya düşmek. |
| fizzy |
s. karbonatlı (içecek). |
| fjord |
i. fiyort. |
| fl oz |
kıs. fluid ounce(s). |
| flabbergast |
f., k. dili çok şaşırtmak, küçük dilini yutturmak. |
| flabby |
s. 1. gevşemiş, gevşek (adale/doku). 2. cansız, güçsüz, ruhsuz,
sönük. |
| flaccid |
s., bak. flabby. |
| flag (down) a taxi |
taksi çevirmek. |
| flag 1 |
i., bot. süsen, zambak. |
| flag 2 |
i. büyük ve yassı kaldırım taşı. f. (--ged, --ging) bu taşlarla
döşemek. |
| flag 3 |
i. bayrak; sancak; bandıra; flama. f. (--ged, --ging) (down)
bayrak/el sallayarak (birini, bir vasıtayı) durdurmak. |
| flag 4 |
f. (--ged, --ging) yorulmaya başlamak, kuvveti kesilmek. |
| flagpole |
i. gönder, bayrak direği. |
| flagrant |
s. göze batan (kötülük/ahlaksızlık); pervasız (suç işleyen
kimse). |
| flagrante delicto |
z., bak. in flagrante delicto. |
| flagship |
i. 1. amiral gemisi. 2. bir şirket grubundaki en önemli şirket:
The Chicago Hilton is the flagship of the Hilton chain of hotels.
Şikago Hiltonu, Hilton otel zincirinin baş oteli. |
| flagstaff |
i. gönder, bayrak direği. |
| flagstone |
i. büyük ve yassı kaldırım taşı. |
| flair |
i. 1. yetenek, kabiliyet. 2. içgüdü. |
| flake |
i. 1. ince bir tabaka halinde olan parça. 2. ince bir tabaka
halindeki kar tanesi. f. (off/away) (boya tabakaları v.b.) kabarıp
dökülmek; tabaka halinde dökülmek. |
| flambeau |
i. meşale. |
| flamboyant |
s. 1. frapan, göze çarpan (renk). 2. aşırı davranışlarından
dolayı göze çarpan (kimse). |
| flame |
i. 1. alev, yalaz. 2. k. dili sevgili. f. alev alev
yanmak. |
| flamethrower |
i. alev makinesi. |
| flamingo |
i. (çoğ. --s/--es) zool. flamingo. |
| flammable |
s. yanıcı. |
| Flanders |
i. Flandra. |
| flange |
i. flanş. |
| flank |
i. 1. böğür. 2. ask., den. yan. f., ask. 1. yandan kuşatmak. 2.
yan saldırısı yapmak, yan taarruzu yapmak. |
| flank attack |
ask. yan saldırısı, yan taarruzu. |
| flanking action |
ask. yan hareketi. |
| flannel |
i. 1. flanel. 2. pazen. 3. İng. elbezi; sabun bezi, sabunluk.
4. İng. saçma, palavra. |
| flannelette |
i. pazen. |
| flap |
i. 1. (kanat) çırpma, çırpıntı, çırpış. 2. (bayrak, yelken
v.b.) dalgalanma. 3. (zarfa ait) kapak. 4. (kaskette) kulaklık. 5.
(çadıra ait) etek. 6. (uçağın kanadındaki) kanatçık. 7. (masaya
ait) kanat. f. (--ped, --ping) 1. (kuş) (kanatlarını) çırpmak. 2.
(bayrak, yelken v.b.) (rüzgârda) dalgalanmak. |
| flare |
f. 1. parlamak, alevlenmek. 2. parlamak, ışık saçmak. 3.
(etekler) kabarmak. 4. up parlamak, öfkelenmek. i. 1. ask.
aydınlatma cephanesi. 2. den. işaret fişeği. |
| flash 1 |
f. 1. (şimşek) çakmak. 2. (işaret vermek için) (ışıkları) yakıp
söndürmek. 3. büyük bir hızla geçmek. 4. bir an için
göstermek. |
| flash 2 |
i. 1. ani bir parıldama. 2. flaş, kısa fakat önemli bir haber.
3. foto. flaş aygıtı, flaş. 4. cep feneri. |
| flash flood |
aniden gelen sel. |
| flash in the pan |
saman alevi gibi bir şey. |
| flash through one´s mind |
birden aklından geçmek. |
| flashback |
i. geriye dönüş. |
| flashbulb |
i., foto. flaş ampulü. |
| flashgun |
i., foto. flaş lambası, flaş. |
| flashing |
i. etek, yağmur sularına karşı konulan saç örtü. |
| flashlight |
i. el feneri. |
| flashy |
s. frapan, göze çarpan. |
| flask |
i. 1. cep şişesi; matara. 2. kim. balon (cam kap). |
| flat 1 |
s. (--ter, --test) 1. düz; yassı. 2. yavan, tatsız. 3. müz.
bemol. 4. gazı gitmiş (meşrubat/bira/şampanya). |
| flat 2 |
i. apartman dairesi, daire. |
| flat 3 |
i. 1. düzlük, geniş düz yer. 2. müz. bemol. |
| flat broke |
k. dili meteliksiz, züğürt. |
| flat on one´s back |
yatalak. |
| flat rate |
tek fiyat. |
| flat tire |
patlak lastik. |
| flatcar |
i., d.y. açık yük vagonu. |
| flat-footed |
s. düztaban. |
| flatiron |
i. ütü. |
| flatten |
f. yassılaştırmak, yassıltmak, yassılatmak; ezmek. |
| flatter |
f. pohpohlamak, koltuklamak, samimi olmayan iltifatlarda
bulunmak. |
| flatterer |
i. pohpohçu. |
| flattery |
i. pohpohlama. |
| flattop |
i. alabros saç. |
| flaunt |
f. göz önüne sermek, sergilemek. |
| flautist |
i., müz. flütçü. |
| flavor |
i. 1. (duyum olarak) tat, lezzet. 2. lezzetli bir tat, çeşni.
3. çeşit: Their ice cream comes in twenty flavors. Onların
dondurmasının yirmi çeşidi var. 4. (belirli bir) nitelik. f. (bir
yiyeceğe) tat vermek için (bir şey) katmak: She flavored it with
vanilla. Tat vermek için ona vanilya kattı. |
| flavorful |
s. lezzetli. |
| flavoring |
i. yemeğe tat veren şey, tatlandırıcı. |
| flavour |
i., f., İng., bak. flavor. |
| flaw |
i. kusur; (kumaşta/giyside) defo. |
| flawed |
s. kusurlu; defolu. |
| flawless |
s. kusursuz; defosuz. |
| flax |
i., bot. keten. |
| flaxen |
s. sarı, lepiska. |
| flaxseed |
i. ketentohumu. |
| flay |
f. 1. (derisini) yüzmek. 2. fena halde azarlamak,
haşlamak. |
| flea |
i. pire. |
| fleck |
i. 1. nokta, benek, leke. 2. çok ufak parça. |
| fled |
f., bak. flee. |
| fledgling |
i. 1. tüyleri henüz bitmiş yavru kuş. 2. k. dili acemi çaylak,
bir işe yeni başlayan kimse. |
| flee |
f. (fled) kaçmak; firar etmek. |
| fleece |
i. 1. (bir koyunun üstünde biten) yünün tümü. 2. (bir koyundan
kırkılan) yünün tümü. f. 1. (koyunu) kırkmak. 2. k. dili (hile ile)
soyup soğana çevirmek; kazıklamak. |
| fleecy |
s. 1. uzun tüylü yün kümelerine benzeyen. 2. uzun tüylü yünle
kaplı. |
| fleet 1 |
i. filo, donanma. |
| fleet 2 |
s. hızlı. |
| fleeting |
s. çabuk geçen, uçup giden; geçici, fani. |
| Fleming |
i. Flaman. |
| Flemish |
i. Flamanca. s. 1. Flaman. 2. Flamanca. |
| flesh |
i. et. |
| flesh color |
ten rengi. |
| flew |
f., bak. fly. |
| flex |
f. (kası) bükmek. |
| flexibility |
i. esneklik, elastikiyet. |
| flexible |
s. esnek, elastiki. |
| flick |
i. 1. çabuk bir sallama hareketi: a flick of the fingers bir
fiske. a flick of the wrist çabuk ve kesik bir el sallama. 2. k.
dili (sinema salonunda gösterilen) film. f. çabuk bir sallama
hareketinde bulunmak. |
| flick one´s fingers |
fiske atmak. |
| flick one´s wrist |
çabuk ve kesik bir şekilde elini sallamak. |
| flicker |
i. 1. titreşim, titreme. 2. ufacık bir belirti: He suddenly
felt a flicker of hope. Birdenbire ufacık bir umut duydu. f. 1.
(ışık/gölge) oynamak. 2. titreyen alevlerle/bir alevle yanmak. |
| flier |
i. 1. pilot. 2. el ilanı. |
| flight |
i. 1. uçuş, uçma. 2. kaçış; firar. |
| flight of fancy |
hayal, hayal kurma. |
| flight of stairs |
1. (bir kattan başka bir kata giden) merdiven. 2. (bir
kattan merdiven sahanlığına kadar giden) merdiven
bölümü. |
| flighty |
s. hercai; havai; kaprisli. |
| flimsy |
s. 1. dayanıksız; çürük; derme çatma. 2. uydurma olduğu belli,
uyduruk, uydurmasyon. |
| flinch |
f. (darbe yememek için) (vücudunu, vücudunun bir parçasını)
geri veya bir yana çekmek. |
| fling |
f. (flung) 1. fırlatmak, hızla atmak. 2. (kollarını) savurmak.
i. |
| fling back open |
(pencereyi/kapıyı) hızla açmak. |
| fling o.s. into |
(bir işe) dört elle sarılmak, balıklama
dalmak. |
| flint |
i. çakmaktaşı. |
| flip |
f. (--ped, --ping) 1. fiske atmak. 2. k. dili çıldırmak,
keçileri kaçırmak. 3. over k. dili -e hayran olmak. s., k. dili
saygısız, küstah. |
| flip a coin |
yazı tura atmak. |
| flip one´s lid |
k. dili 1. çok kızmak, tepesi atmak, küplere binmek. 2.
çıldırmak, keçileri kaçırmak. 3. over -e hayran olmak. |
| flip one´s lid |
argo çıldırmak. |
| flip-flop |
i. tokyo. |
| flippant |
s. saygısız, küstah. |
| flipper |
i. 1. (deniz kaplumbağalarında ve yüzen memelilerde) yüzgeç. 2.
(yüzmek için kullanılan) palet. |
| flirt |
f. (with) (erkek) (kadına) âşık gibi davranmak; (kadın)
(erkeğe) cilve yapmak. i. kadınlara âşık rolü yapmayı seven erkek;
erkeklere cilve yapmayı seven kadın. |
| flit |
f. (--ted, --ting) 1. oradan oraya uçmak. 2. -den hızla
geçmek. |
| float |
i. 1. olta mantarı. 2. şamandıra, flotör. 3. duba. f. 1. su
yüzünde/havada yüzmek/gitmek. 2. (gemiyi) yüzdürmek. 3. (bir şeyin)
su yüzünde yüzerek bir yere gitmesini sağlamak; su yüzünde
götürmek; yüzdürmek. 4. hisseleri satarak (bir şirket) kurmak. 5.
(döviz kurunu) dalgalanmaya bırakmak. 6. boş verip her şeyi oluruna
bırakmak. |
| floating |
s. su yüzünde/havada yüzen. |
| floating assets |
tic. cari aktifler. |
| floating capital |
tic. döner sermaye. |
| floating dock |
yüzer havuz. |
| floating population |
gelip geçici nüfus. |
| flock |
i. sürü. f. sürü halinde toplanmak. |
| floe |
i. denizde yüzen üstü düz buz kütlesi. |
| flog |
f. (--ged, --ging) kırbaçlamak. |
| flood |
i. sel; su baskını, taşkın. f. 1. sel basmak; su basmak. 2. sel
gibi akmak. 3. oto. (motoru) ambale etmek. |
| flood plain |
coğr. taşkın yatağı. |
| flood tide |
kabarma, met. |
| floodgate |
i. bent kapağı. |
| floodlight |
i. projektör. |
| floor |
i. 1. taş/tahta döşeme, yer, zemin. 2. (binadaki) kat. f. 1.
taş/tahta döşemek. 2. vurup yere yıkmak. 3. k. dili şaşırtmak,
küçük dilini yutturmak. |
| floor lamp |
ayaklı lamba, abajur. |
| floor plan |
mim. kat planı. |
| floor show |
eğlence programı. |
| floorboard |
i. döşeme tahtası. f., k. dili (motorlu taşıtın) gaz pedalına
sonuna kadar basmak, alabildiğine gazlamak. |
| flooring |
i. döşemelik. |
| floorwalker |
i. büyük mağazalarda işi idare eden ve müşterilere yardımcı
olmak üzere dolaşan görevli. |
| floozy |
i., k. dili hayat kadını, fahişe. |
| flop |
f. (--ped, --ping) 1. çırpınmak. 2. k. dili başaramamak. 3.
(bir şeyi) birden sertçe bırakıvermek. i., k. dili başarısızlık,
fiyasko. |
| flophouse |
i. berduşların kalabileceği yurt; berduşların kaldığı
otel. |
| floppy |
s. yumuşak ve kenarları sarkık. |
| floppy disk |
bilg. disket, esnek disk. |
| flora |
çoğ. --s (flor´ız)/--e (flor´i) i. flora, bitey, bitki
örtüsü. |
| floral |
s. çiçeklere ait. |
| florid |
s. 1. tumturaklı (yazı); fazla süslü. 2. kırmızı
(yüz/yanak). |
| florist |
i. çiçekçi, kesme çiçek satılan dükkânı işleten kimse. |
| floss |
i. diş ipliği. f. (diş aralarını) iplikle temizlemek. |
| flossy |
s., k. dili şatafatlı. |
| flotation |
i. 1. yüzme; yüzdürme. 2. tic. (senetleri) ihraç etme. |
| flotsam |
i. |
| flotsam and jetsam |
denizde yüzen veya kıyıya vuran şeyler. |
| flounce 1 |
f. 1. into -e bir hışımla girmek. 2. out bir hışımla
çıkmak. |
| flounce 2 |
i. fırfır, farbala. |
| flounder 1 |
i. dilbalığı. |
| flounder 2 |
f. 1. debelenmek, çırpınmak. 2. bata çıka ilerlemek. 3.
bocalamak. |
| flour |
i. un. |
| flourish |
f. 1. gelişmek, büyümek; ilerlemek. 2. sallamak. i. gösterişli
bir hareket. |
| flout |
f. hor görmek; reddetmek; itaat etmemek. |
| flow |
f. 1. akmak. 2. (saç) sarkmak. 3. (elbise/kumaş) (belirli bir
şekilde) dökülmek, düşmek, durmak, oturmak. i. akış. |
| flower |
i. çiçek. f. çiçeklenmek, çiçek vermek, çiçek açmak. |
| flower bed |
çiçek tarhı. |
| flower girl |
1. çiçekçi kız. 2. nikâh töreninde çiçek taşıyan küçük
kız. |
| flowerpot |
i. saksı. |
| flowers of sulfur |
kükürtçiçeği. |
| flower-seller |
i. (sokakta çiçek satan) çiçekçi. |
| flowery |
s. 1. çiçekli, çiçeği çok. 2. süslü (yazı/sözler/üslup). |
| flowing |
s. 1. akan. 2. akıcı. |
| flown |
f., bak. fly. |
| flu |
i. grip. |
| fluctuate |
f. 1. yükselip alçalmak; inip çıkmak. 2. değişmek. 3. tic.
dalgalanmak. |
| fluctuation |
i. 1. yükselip alçalma; inip çıkma. 2. değişme. 3. tic.
dalgalanma. |
| flue |
i. büyük bir baca içindeki birkaç ayrı duman yolunun her biri;
duman yolu. |
| fluency |
i. (dilde) akıcılık. |
| fluent |
s. akıcı (yazı/üslup); akıcı bir şekilde konuşan
(biri). |
| fluently |
z. akıcı bir şekilde. |
| fluff |
i. (halıdan/kumaştan dökülmüş) hav. f. (tüylerini/saçını)
kabartmak. |
| fluffy |
s. tüyleri kabarık. |
| fluid |
s. akıcı; akışkan. i. sıvı; akışkan. |
| fluid ounce |
A.B.D. 29,57 cc.; İng. 28,41 cc. |
| fluke |
i. (bir) şans, şans eseri. |
| flung |
f., bak. fling. |
| flunk |
f., k. dili 1. (sınavda) çakmak; çaktırmak. 2. (sınıfta)
kalmak; (sınıfta) bırakmak. |
| flunk out |
başarısızlıktan dolayı okulu bırakmak zorunda
kalmak. |
| flunky |
i. 1. birinin emirlerine koşan, uşak, piyon. 2. dalkavuk. |
| fluorescent |
s. floresan. |
| fluorescent light |
1. floresan lamba, floresan. 2. floresan ışık. |
| fluoride |
i., kim. flüorür. |
| flurry |
i. 1. kısa süren hafif bir kar yağışı. 2. kısa süren bir
heyecan/telaş. 3. tic. borsada kısa süren bir fiyat
yükselişi/inişi. |
| flush |
s. 1. düz, aynı hizada olan. 2. k. dili üzerinde bol para olan.
f. 1. (av kuşunu) ürkütüp uçurmak. 2. (yüzü) kızarmak;
(yanaklarını) kızartmak. i. (yüzde) kızartı. |
| flush s.o. out |
birini saklandığı yerden çıkarmak. |
| flush s.t. down the toilet |
bir şeyi tuvalete atıp sifonu çekmek. |
| flush tank |
(tuvalete ait) rezervuar. |
| flush the toilet |
sifonu çekmek. |
| fluster |
f. (birini) heyecanlandırıp şaşırtmak. i. heyecanlı ve şaşkın
bir hal. |
| flute |
i. 1. müz. flüt, flavta. 2. mim. (sütundaki) yiv. |
| fluted column |
mim. yivli sütun. |
| fluting |
i., mim. (sütundaki) yiv/yivler. |
| flutter |
f. 1. (kanatlarını) çırpmak. 2. çırpınmak. 3. (rüzgârda)
titremek veya hafifçe dalgalanmak. 4. çabuk çabuk sallamak. 5.
çırpınır gibi düşmek. i. 1. çırpınma, çırpınış. 2. (rüzgârda)
titreme veya hafifçe dalgalanma. |
| flux |
i. akış. |
| fly 1 |
i. 1. sinek. 2. erkek pantolonunun önündeki fermuar veya
düğmelerle açılıp kapanan bölüm: Your fly´s open. Pantolonunun önü
açık. |
| fly 2 |
f. (flew, flown) 1. uçmak; uçurmak. 2. uçakla gitmek. 3. çok
çabuk gitmek. 4. (zaman) akıp gitmek. 5. (bayrak)
dalgalanmak. |
| fly a kite |
uçurtma uçurmak. |
| fly at |
birdenbire üstüne saldırmak. |
| fly at s.o.´s throat |
birine birdenbire (sözlerle) saldırmak. |
| fly away |
uçup gitmek. |
| fly blind |
1. kör uçmak. 2. (tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler
yüzünden) sadece içgüdülerine dayanarak idare etmek. |
| fly by the seat of one´s pants |
(tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler yüzünden) sadece
içgüdülerine dayanarak idare etmek. |
| fly in the face of |
-i hiçe saymak. |
| fly into a rage |
küplere binmek, hiddetlenmek. |
| fly into a tantrum |
(hiddetten) bağırıp çağırıp tepinmeye başlamak. |
| fly into a temper |
k. dili hemen öfkelenmek. |
| fly low |
alçaktan uçmak. |
| fly off |
uçup gitmek. |
| fly off the handle |
küplere binmek, tepesi atmak, çok kızmak. |
| fly off the handle |
k. dili zıvanadan çıkmak, köpürmek, tepesi atmak. |
| fly swatter |
sineklik. |
| fly the coop |
k. dili kaçmak, sıvışmak, tüymek. |
| fly/go off on a tangent |
k. dili (önemsiz/ilgisiz bir şeye takılarak) asıl konudan
ayrılmak/uzaklaşmak, amaçtan sapmak. |
| fly-by-night |
s. güvenilmez. |
| flyer |
i., bak. flier. |
| flying |
i. 1. uçma, uçuş; uçurma. 2. havacılık; pilotaj; pilotluk. s.
1. uçan. 2. havacılıkla ilgili. |
| flying buttress |
mim. dayanma kemeri. |
| flying saucer |
uçan daire. |
| flypaper |
i. sinek kâğıdı. |
| flyweight |
i., boks sinekağırlık, sineksıklet. |
| flywheel |
i. volan, düzenteker. |
| foal |
i. tay. f. tay doğurmak. |
| foam |
i. köpük. f. köpürmek. |
| foam at the mouth |
1. ağzı köpürmek. 2. çok öfkeli olmak,
köpürmek. |
| foam rubber |
sünger. |
| foamy |
s. köpüklü. |
| fob |
kıs. free on board tic. fob (gemide/trende teslim). |
| focal |
s., fiz. odaksal, mihraki. |
| focal point |
odak noktası. |
| focus |
çoğ. --es (fo´kısız)/fo.ci (fo´say) i. odak. f. (--ed/--sed,
--ing/--sing) odaklamak. |
| focus one´s attention on |
-e dikkatini çevirmek. |
| fodder |
i. (saman/ot gibi) hayvan yemi. |
| foe |
i. düşman, hasım. |
| foetal |
s., bak. fetal. |
| foetid |
s., bak. fetid. |
| foetus |
i., bak. fetus. |
| fog |
i. sis. f. (--ged, --ging) buğulanmak; buğulandırmak. |
| foggy |
s. sisli. I don´t have the foggiest idea. Hiç fikrim yok. |
| foghorn |
i. sis düdüğü. |
| fogy |
i. örümcek kafalı kimse. |
| foible |
i. zaaf, zayıf yön. |
| foil 1 |
f. set çekmek, önlemek. |
| foil 2 |
i. 1. alüminyum folyo, folyo. 2. (altın, kalay v.b. madenleri
döverek oluşturulan) varak, yaprak. |
| foil 3 |
i., eskrim flöre. |
| foist |
f. 1. on -e zorla kabul ettirmek, -in başına yıkmak: foist a
job (off) on s.o. bir işi birinin başına yıkmak. 2. on -e
kakalamak. 3. in/into -e sokuşturmak, -e kurnazlıkla koymak. |
| #AD? |
sonek kat, misil, kere: fivefold s. beş misli, beş kat. |
| fold 1 |
f. 1. katlamak; katlanmak. 2. sarmak. 3. yavaş yavaş katmak. 4.
k. dili (işyeri) temelli kapanmak; iflas etmek, topu atmak. i. 1.
kat, kıvrım. 2. jeol. kıvrım. |
| fold 2 |
i. 1. ağıl. 2. koyun sürüsü. |
| fold one´s arms |
kollarını kavuşturmak. |
| folder |
i. 1. dosya. 2. broşür. |
| folding chair |
katlanır iskemle. |
| folding door |
katlanır kapı; akordeon kapı, armonik kapı, körüklü
kapı. |
| foliage |
i. bitki yaprakları; yeşillik. |
| foliage plant |
yapraklarının güzelliği için yetiştirilen süs
bitkisi. |
| folk |
i. 1. halk. 2. çoğ. insanlar, kimseler. 3. çoğ., k. dili
akrabalar, aile, ana baba. |
| folk dance |
halk oyunu. |
| folk literature |
halk edebiyatı. |
| folk song |
halk şarkısı. |
| folklore |
i. folklor. |
| follow |
f. 1. takip etmek, izlemek. 2. anlamak, kavramak. |
| follow in s.o.´s footsteps |
bir kimsenin izinde olmak. |
| follow one´s nose |
1. dosdoğru gitmek. 2. sezgileriyle/sezgilerine dayanarak
hareket etmek. |
| follow s.o.´s advice |
birinin sözünü dinlemek. |
| follow suit |
aynı şeyi yapmak: When Derya got herself a telephone,
Hülya followed suit. Derya kendine telefon alınca Hülya da aynı
şeyi yaptı. |
| follow the lead of s.o. |
birinin ardından gitmek. |
| follow through |
1. (bir işin) sonunu getirmek. 2. spor (belirli bir beden
hareketini) sonuna kadar yapmak. |
| follow through |
1. on (bir işin) sonunu getirmek. 2. ask. harekete
geçerek düşmanı sıkı bir şekilde takip etmek. |
| follow up |
(başka bir şey yaparak) (bir şeyi) tamamlamak. |
| follower |
i. taraftar, yandaş. |
| following |
i. taraftarlar, yandaşlar. s. aşağıdaki; -den sonraki. edat
-den sonra, -i müteakip. |
| folly |
i. delilik, budalalık. |
| foment |
f. 1. kışkırtmak. 2. teşvik etmek. |
| fomenter |
i. kışkırtıcı, tahrikçi. |
| fond |
s. 1. fazla müsamahakâr. 2. sevgi dolu. |
| fond memories |
güzel hatıralar. |
| fondle |
f. okşamak, sevmek. |
| fondly |
z. sevgiyle, şefkatle. |
| fondness |
i. 1. düşkünlük. 2. fazla müsamaha. |
| fondue |
i. fondü. |
| font 1 |
i. vaftiz kurnası. |
| font 2 |
i., matb., bilg. font. |
| food |
i. yemek, yiyecek; gıda, besin. |
| foodstuff |
i. yiyecek, gıda maddesi. |
| fool 1 |
i. ahmak, budala, enayi, aptal. |
| fool 2 |
f. 1. aldatmak. 2. şaka yapmak. |
| fool around |
k. dili 1. vaktini boşa geçirmek; vaktini çalışacağına
eğlenmekle geçirmek. 2. with ile oynamak. 3. with bir hobi olarak
(bir şey) ile ilgilenmek. |
| fool´s gold |
pirit. |
| fool´s paradise |
hayaller üzerine kurulmuş mutluluk. |
| foolhardy |
s. kendini/diğerlerini boş yere tehlikeye atan. |
| foolish |
s. ahmak, budala, aptal (kimse); ahmakça, budalaca, aptalca
(şey). |
| foolishness |
i. ahmaklık, budalalık, aptallık. |
| foolproof |
s. 1. sağlam ve kullanılması kolay. 2. çok sağlam, dört
dörtlük, mükemmel. |
| foot 1 |
çoğ. feet (fit) i. 1. ayak. 2. (dağ/tepe için) dip. 3.
(karyolanın) ayakucu. 4. fut (30,4 cm.). I wouldn´t touch that with
a ten-foot pole. Ona hiç yaklaşmam. keep one´s feet
düşmemek. |
| foot 2 |
f. |
| foot it |
yaya gitmek. |
| foot the bill |
k. dili parasını vermek. |
| foot the bill |
hesabı ödemek. |
| football |
i. 1. Amerikan futbolu. 2. İng. futbol. |
| footboard |
i. (karyolanın) ayakucundaki tahta. |
| footbridge |
i. yaya köprüsü. |
| footed |
s. ayaklı: a four-footed animal dört ayaklı bir hayvan. |
| foothills |
i., çoğ. sıradağların veya bir dağın uzantısı olan
tepeler. |
| foothold |
i. ayak basacak yer. |
| footing |
i. ayak basacak yer. |
| footlights |
i., tiy. ramp ışıkları. |
| footlocker |
i. küçük sandık. |
| footloose |
s. serbest, başıboş. |
| footnote |
i. dipnot. f. dipnot koymak. |
| footpath |
i. patika. |
| footprint |
i. ayak izi. |
| footsore |
s. yürümekten ayakları şişmiş/yaralanmış/ağrıyan. |
| footstep |
i. 1. adım. 2. ayak sesi. 3. ayak izi. |
| footway |
i., İng. yaya kaldırımı, kaldırım. |
| footwear |
i. ayakkabılar; ayağa giyilen şeyler. |
| fop |
i. züppe. |
| for |
edat 1. için, -e. 2. uğruna. 3. şerefine. 4. -den dolayı. 5. -e
karşı. bağ. çünkü, zira. |
| for (all) the world |
k. dili dünyayı verseler: She wouldn´t do that for the world.
Dünyayı verseler onu yapmaz. |
| for a change |
değişiklik olsun diye. |
| for a song |
çok ucuza, yok pahasına. |
| for a variety of reasons |
çeşitli nedenlerden dolayı. |
| for ages |
uzun bir zaman, senelerce, çoktan beri. |
| for all one is worth |
k. dili var kuvvetiyle/gücüyle: She was running for all
she was worth. Var kuvvetiyle koşuyordu. |
| for all that |
her şeye rağmen. |
| for all the world like |
k. dili gerçekten/hakikaten ... gibi: He looks for all
the world like his grandfather. Tıpkı büyükbabasına
benziyor. |
| for appearances´ sake |
görünüşü kurtarmak için. |
| for aught I care |
... bana ne, ... beni hiç ilgilendirmez: He can do it for
aught I care! Varsın yapsın, bana ne! |
| for aught I know |
benim bildiğime göre, bildiğim kadarıyla: She´s still in
Rome for aught I know. Benim bildiğime göre hâlâ Roma´da. |
| for better or for worse |
iyi de olsa, kötü de olsa; anca beraber kanca
beraber. |
| for certain |
muhakkak, kesinlikle. |
| for dear life |
k. dili vargücüyle. |
| for effect |
gösteriş için. |
| for ever |
sonsuza kadar, ebediyen. |
| for ever and a day |
k. dili ilelebet, daima. |
| for ever and ever |
ilelebet, ebediyen. |
| for example |
örneğin, mesela. |
| for fear of |
korkusundan, korkusuyla, -den korkarak. |
| for free |
k. dili bedava, parasız. |
| for fun |
1. zevk için. 2. şakadan. |
| for good |
1. kesinlikle, resmen. 2. sonsuza dek. |
| for good |
temelli olarak. |
| for good measure |
fazladan, ek olarak. |
| For goodness sake! |
Allah aşkına! |
| for heaven´s sake |
Allah aşkına. |
| For heaven´s sake! |
Allah aşkına! |
| for hire |
kiralık. |
| for instance |
örneğin, mesela. |
| for keeps |
her zaman için, temelli olarak, sonuna kadar. |
| for life |
ömür boyu. |
| for luck |
uğur getirsin diye. |
| For mercy´s sake! |
Aman!/Allah aşkına! |
| for months |
aylarca. |
| for my part |
kendi hesabıma, bana kalırsa. |
| for my part |
bana kalırsa, bence. |
| for my sake |
hatırım için. |
| for nothing |
1. parasız, bedava. 2. boş yere, boşuna. |
| for once |
bir kere. |
| for once |
bir kerelik, bu sefer. |
| For one thing ..., and for another ...: |
Sebepler sıralanırken kullanılır: I don´t want to go. For
one thing it´s too cold, and for another I´m tired. Gitmek
istemiyorum. Evvela dışarısı fazla soğuk, ayrıca
yorgunum. |
| for pity´s sake |
Allah aşkına. |
| for s.o. to be impractical |
pratik davranmamak. |
| for sale |
satılık. |
| For shame! |
Ne ayıp! |
| for starters |
k. dili ilkin, evvela. |
| for sure |
kesin: That´s for sure! Orası kesin! |
| for that matter |
1. ona gelince. 2. hatta. |
| for the asking |
istersen: It´s yours for the asking. Alabilirsin.: If you
want to use my boat on Mondays, it´s yours for the asking. Teknemi
pazartesileri kullanmak istersen alabilirsin. |
| for the birds |
k. dili saçma. |
| for the life of me |
vallahi. |
| for the life of me |
hiç, ne yaptıysam. |
| for the love of ... |
... aşkına, ... hatırı için. |
| for the most part |
genellikle. |
| for the most part |
çoğunlukla. |
| for the present |
şimdilik. |
| for the public weal |
1. umumun refahı için. 2. kamu yararına. |
| for the purpose of |
-mek amacıyla. |
| for the sake of argument |
varsayalım ki, farz edelim ki. |
| for the sake of clarity |
anlaşılsın diye. |
| for the time being |
şimdilik. |
| for weeks |
haftalarca. |
| for what/whatever it´s worth |
k. dili işinize yarar mı, bilmiyorum: Here´s what I
heard, for whatever it´s worth. İşinize yarar mı, bilmiyorum, ama
duyduğum bu. |
| for/on sale |
satılık. |
| forage |
f. 1. karıştırarak aramak. 2. aramak; toplamak. |
| foray |
i. 1. akın, baskın. 2. dalma, girme. |
| forbade |
f., bak. forbid. |
| forbear |
f. (for.bore, for.borne) 1. (merhametten/şefkatten dolayı) (bir
şeyi) yapmamak. 2. (from) kendini (bir şey yapmaktan)
alıkoymak. |
| forbid |
f. (for.bade, --den, --ding) yasaklamak, yasak etmek. |
| forbidden |
s. yasak, yasaklanmış. |
| forbidding |
s. 1. sert, haşin. 2. ürkütücü, korku veren. |
| forbore |
f., bak. forbear. |
| forborne |
f., bak. forbear. |
| force 1 |
i. güç, kuvvet; zor. |
| force 2 |
f. zorlamak; mecbur etmek. |
| force a smile |
zorla gülümsemek. |
| force majeure |
fors majör, zorlayıcı neden. |
| force s.o. at gunpoint |
tabancayla/tüfekle birini zorlamak. |
| force the door |
kapıyı zorlamak. |
| forced labor |
zorla çalıştırma, angarya. |
| forced labor |
angarya. |
| forced landing |
hav. mecburi iniş. |
| forced march |
ask. cebri yürüyüş. |
| forced sale |
mecburi satış. |
| forceful |
s. güçlü, kuvvetli. |
| forceps |
i., tıb. forseps. |
| forcible |
s. 1. zora dayanan. 2. güçlü, etkili. |
| forcibly |
z. zorla. |
| ford |
i. ırmakta yürüyerek geçilen sığ yer, geçit. f. sığ yerden
yürüyerek geçmek. |
| fore |
s. öndeki. i. ön. |
| fore- |
önek ön; önceden; önceki. |
| forearm |
i., anat. önkol, kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü. |
| forebear |
i. ata, cet. |
| forebode |
f. 1. önceden haber vermek. 2. (özellikle uğursuz bir şeyi)
önceden hissetmek. |
| foreboding |
i. kötü bir şeyin meydana geleceğini önceden hissetme,
önsezi. |
| forecast |
f. (fore.cast/--ed) önceden tahmin etmek. i. tahmin. |
| forecastle |
i., den. baş kasarası. |
| foreclose |
f., huk. parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden
almak. |
| forefather |
i. ata, cet. |
| forefinger |
i. işaret parmağı. |
| forefoot |
çoğ. fore.feet (for´fit) i. ön ayak. |
| forefront |
i. en öndeki yer; ön plan. |
| foregone |
s. |
| foregone conclusion |
önceden belli olan sonuç. |
| foreground |
i. ön plan. |
| forehand |
i., tenis sağ vuruş. s. sağ vuruşla yapılan. |
| forehead |
i. alın. |
| foreign |
s. yabancı, ecnebi; dış. |
| Foreign Affairs |
Dışişleri. |
| foreign affairs |
dışişleri. |
| foreign exchange |
döviz. |
| foreign exchange |
döviz. |
| foreign minister |
dışişleri bakanı. |
| foreign parts |
yabancı/dış ülkeler. |
| foreign trade |
dış ticaret. |
| foreigner |
i. yabancı, ecnebi. |
| foreknowledge |
i. önceden bilme. |
| forelady |
i. işçibaşı kadın. |
| foreleg |
i. (hayvanlarda) ön ayak. |
| foreman |
çoğ. fore.men (for´mîn) i. 1. işçibaşı; ustabaşı. 2. huk. jüri
başkanı. |
| foremost |
s. başta gelen, en öndeki. z. başta. |
| forename |
i. ilk isim; küçük isim. |
| forensic |
s. 1. mahkemeye ait. 2. münazaraya ait, hitabetle
ilgili. |
| forensic medicine |
adli tıp. |
| forensics |
i. münazara sanatı. |
| foreplay |
i. cinsel ilişkiden önce oynaşma, peşrev, ön oyun. |
| forerunner |
i. 1. haberci; önden gelen. 2. selef, öncel. |
| foresee |
f. (fore.saw, --n) önceden görmek, önceden sezmek. |
| foreshadow |
f. (birinin/bir şeyin) habercisi olmak. |
| foresight |
i. öngörü, ileri görüş; basiret, sağgörü. |
| foreskin |
i., anat. sünnet derisi. |
| forest |
i. orman. f. ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak,
ormanlaştırmak. |
| forest ranger |
devlet ormanlarında görevli ormancı. |
| forestall |
f. erken davranıp önlemek. |
| forester |
i. orman mühendisi, ormancı. |
| forestry |
i. orman mühendisliği, ormancılık. |
| foretaste |
i. önceden alınan tat. |
| foretell |
f. (fore.told) önceden haber vermek; kehanette bulunmak. |
| forethought |
i. önceden düşünme. |
| forever |
z. 1. sonsuza kadar, ebediyen. 2. hep, durmadan. |
| forewarn |
f. önceden uyarmak/ikaz etmek. |
| forewoman |
çoğ. fore.wom.en (for´wîmîn) i. 1. işçibaşı kadın, işçibaşı. 2.
huk. kadın jüri başkanı. |
| foreword |
i. önsöz. |
| forfeit |
i. ceza, bedel. f. ceza olarak kaybetmek. |
| forgave |
f., bak. forgive. |
| forge 1 |
i. demirci ocağı, demirhane. f. 1. demiri ocakta kızdırıp
işlemek, dövmek. 2. oluşturmak, yapmak. 3. sahtesini yapmak. |
| forge 2 |
f. |
| forge ahead |
1. hızla ilerlemek. 2. öne geçmek. |
| forger |
i. 1. bir şeyin sahtesini yapıp orijinal olduğunu ileri süren
kimse. 2. sahtekâr; kalpazan. |
| forgery |
i. 1. bir şeyin sahtesini yapıp orijinal olduğunu ileri sürme.
2. sahtekârlık; kalpazanlık. 3. sahte şey. |
| forget |
f. (for.got, for.got.ten, --ting) unutmak. |
| forgetful |
s. unutkan. |
| forgetfulness |
i. unutkanlık. |
| forget-me-not |
i., bot. unutmabeni. |
| forgive |
f. (for.gave, --n) affetmek, bağışlamak. |
| forgiven |
f., bak. forgive. |
| forgivingness |
i. bağışlama, af. |
| forgo |
f. (for.went, for.gone) vazgeçmek, bırakmak. |
| forgone |
f., bak. forgo. |
| forgot |
f., bak. forget. |
| forgotten |
f., bak. forget. |
| fork |
i. 1. çatal. 2. bahç. bel. 3. yolun/nehrin çatallaşan yer veya
kolu, çatal. f. 1. çatallaşmak. 2. bahç. bellemek. |
| forked |
s. çatallı. |
| forklift |
i. forklift. |
| forlorn |
s. 1. yalnız, ümitsiz ve üzgün. 2. terkedilmiş ve harap. |
| form |
i. 1. şekil, biçim. 2. spor form. 3. form, doldurulmak üzere
hazırlanmış basılı belge. 4. İng. (okullarda) sınıf. f. 1. şekil
vermek, biçim vermek, biçimlendirmek. 2. oluşturmak, teşkil etmek;
oluşmak. 3. düzenlemek, tertip etmek, kurmak: That party was unable
to form a government. O parti hükümet kuramadı. 4. yapmak: He
formed those boys into soldiers. O çocukları alıp birer asker
yaptı. Form the dough into little balls. Bu hamurdan ufak topaklar
yap. How do you form the plural of this noun? Bu ismin çoğulu nasıl
yapılır? |
| form a government |
hükümet kurmak. |
| form a habit |
alışkanlık edinmek, âdet edinmek. |
| form a line |
sıra olmak, sıraya girmek. |
| form a single file |
tek sıra olmak, birbiri ardınca sıralanmak. |
| form an opinion |
fikir edinmek. |
| formal |
s. 1. resmi. 2. biçimsel. |
| formalise |
f., İng., bak. formalize. |
| formality |
i. 1. resmiyet. 2. formalite. |
| formalize |
f. 1. resmileştirmek, resmiyete dökmek. 2. biçimlendirmek,
biçim/şekil vermek. |
| format |
i., bilg. biçim, format. f. (--ed/--ted, --ing/--ting) bilg.
biçimlemek, format etmek, formatlamak. |
| formated diskette |
formatlı disket. |
| formation |
i. 1. oluşma; oluşturma, teşkil. 2. şekil verme, biçim verme,
biçimlendirme. 3. ask. düzen. |
| formative |
s. şekil veren, biçim veren, biçimlendiren. |
| former |
s. 1. eski, önceki. 2. the birinci, ilk, ilk söylenen. |
| formerly |
z. eskiden. |
| formidable |
s. zor, güç, müşkül; aşılması zor. |
| Formosa |
i. Formoza. |
| Formosan |
i. Formozalı. s. 1. Formoza, Formoza´ya özgü. 2.
Formozalı. |
| formula |
çoğ. --s (fôr´myılız)/--e (fôr´myıli) i. 1. reçete. 2. mat.,
kim. formül. |
| formulate |
f. kesin ve açık olarak belirtmek. |
| fornicate |
f. evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak, zina etmek. |
| forsake |
f. (for.sook, for.sak.en) 1. vazgeçmek. 2. yüzüstü bırakmak,
terketmek. |
| forsaken |
f., bak. forsake. |
| forsook |
f., bak. forsake. |
| forswear |
f. (for.swore, for.sworn) bırakmak için yemin etmek, tövbe
etmek. |
| forswore |
f., bak. forswear. |
| forsworn |
f., bak. forswear. |
| fort |
i. kale, hisar. |
| forte |
i. birinin en iyi yaptığı iş; birinin asıl uzmanlık alanı. |
| forth |
z. ileri, dışarı, dışarıya doğru. |
| forthcoming |
s. gelecek, önümüzdeki. |
| forthright |
s. 1. açıksözlü. 2. içten, samimi. 3. doğrudan. |
| forthwith |
z. hemen, derhal. |
| fortieth |
s., i. 1. kırkıncı. 2. kırkta bir. |
| fortification |
i., ask. 1. tahkimat. 2. tahkimat yapma. |
| fortify |
f. 1. -de tahkimat yapmak. 2. -e moral vermek. |
| fortitude |
i. metanet. |
| fortnight |
i. iki hafta, on beş gün. |
| fortress |
i. büyük kale, büyük hisar. |
| fortuitous |
s. rastlantı sonucu olan, tesadüfi. |
| fortunate |
s. şanslı, talihli. |
| fortunately |
z. iyi ki, çok şükür, Allahtan, bereket versin. |
| fortune |
i. 1. kısmet, kader; şans, talih. 2. servet. |
| fortuneteller |
i. falcı. |
| forty |
s. kırk. i. kırk, kırk rakamı (40, XL). |
| forty winks |
kısa süren uyku, şekerleme. |
| forum |
çoğ. --s (for´ımz)/fo.ra (for´ı) i. forum. |
| forward 1 |
f. 1. ilerletmek. 2. göndermek, sevketmek, yeni adrese
göndermek. |
| forward 2 |
s. 1. ileride olan, öndeki, ön; ileri. 2. küstah, şımarık. i.,
futbol forvet. |
| forward 3 |
z. ileri doğru, ileri. |
| forwarding agent |
nakliye acentesi. |
| forwards |
z., bak. forward. |
| forwent |
f., bak. forgo. |
| fossil |
i. fosil, taşıl. |
| fossilise |
f., İng., bak. fossilize. |
| fossilize |
f. fosilleşmek, taşıllaşmak; fosilleştirmek,
taşıllaştırmak. |
| foster |
f. beslemek, büyütmek, bakmak. |
| foster child |
evlatlık. |
| foster parents |
evlatlığa bakan ana baba. |
| fought |
f., bak. fight. |
| foul 1 |
s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, tiksindirici. 3. kötü, fena. 4.
birbirine karışmış (ipler, zincirler v.b.). i., spor
faul. |
| foul 2 |
f. 1. kirletmek, pisletmek. 2. ile karışmak. 3. spor faul
yapmak. |
| foul play |
cinayet, suikast. |
| foulmouthed |
s. ağzı bozuk, küfürbaz. |
| found 1 |
f., bak. find. |
| found 2 |
f. kurmak. |
| found 3 |
f. kalıba dökmek. |
| foundation |
i. 1. kurma, tesis etme. 2. temel. 3. temel, esas. 4. kurum,
vakıf. 5. fondöten. |
| founder 1 |
i. kurucu. |
| founder 2 |
i. dökümcü, dökmeci. |
| foundling |
i. buluntu, terkedilip sokakta veya başka bir yerde bulunan
bebek. |
| foundry |
i. dökümhane. |
| fount |
i. pınar, kaynak, çeşme. |
| fountain |
i. 1. fıskıye. 2. çeşme. |
| fountain pen |
dolmakalem. |
| fountain pen |
dolmakalem, stilo. |
| fountainhead |
i. 1. pınar başı, kaynak, memba. 2. asıl kaynak. |
| four |
s. dört. i. dört, dört rakamı (4, IV). |
| four corners of the earth |
dünyanın dört bucağı. |
| foursquare |
s. cesur, güvenilir ve inançlı. |
| fourteen |
s. on dört. i. on dört, on dört rakamı (14, XIV). |
| fourth |
s., i. 1. dördüncü. 2. dörtte bir. |
| fowl |
i. (çoğ. fowl/--s) 1. kuş; kümes hayvanı. 2. tavuk/hindi/ördek
eti. |
| fowling piece |
av tüfeği. |
| fox |
i. 1. tilki. 2. tilki kürkü. 3. kurnaz kimse, tilki. f.
aldatmak. |
| foxglove |
i., bot. yüksükotu. |
| foxy |
s. tilki gibi, kurnaz. |
| foyer |
i. fuaye. |
| fracas |
i. arbede; gürültülü kavga; dalaş. |
| fraction |
i. 1. mat. kesir. 2. (bir şeyden) küçük bir parça. |
| fractious |
s. huysuz, aksi. |
| fracture |
i. 1. kırma; kırılma. 2. kırık, bir şeyin kırılan yeri. |
| fragile |
s. kolay kırılan, kırılgan. |
| fragility |
i. 1. kolay kırılma, kırılganlık. 2. naziklik. |
| fragment |
i. kırık parça, kırık. |
| fragrance |
i. güzel koku. |
| fragrant |
s. güzel kokulu, mis kokulu. |
| frail |
s. 1. ince ve zayıf nahif; ince ve güçsüz; hafif ve kırılgan.
2. zayıf (umut, şans v.b.). |
| frailty |
i. 1. ince ve zayıf nahif olma; ince ve güçsüz olma; hafif ve
kırılgan olma. 2. (umut, şans v.b.´nde) zayıflık. 3. zaaf, irade
zayıflığı. |
| frame 1 |
f. 1. tasarlamak; düzenlemek, tertip etmek, yapmak. 2.
çerçevelemek; çerçeveletmek. 3. argo suçu (aslında suçsuz olan
birine) yıkmak. |
| frame 2 |
i. 1. çerçeve; (pencereye/kapıya ait) kasa; telaro. 2. (binaya
ait) iskelet, karkas. 3. (vücuda ait) bünye, yapı. 4. (otomobil,
kamyon v.b.´nde) şasi. 5. sin. kare, resim. |
| frame of mind |
(ruhi) hal, durum: I left him in a cheerful frame of
mind. Onu neşeli bir halde bıraktım. |
| frame-up |
i., argo suçu (aslında suçsuz olan birine) yıkma, kumpas kurma,
kumpas, tuzak. |
| framework |
i. (binaya ait) iskelet, karkas. |
| framing |
i. (binaya ait) iskelet, karkas. |
| franc |
i. (Fransa, Belçika, İsviçre para birimi) frank. |
| France |
i. Fransa. |
| franchise |
i. 1. the oy hakkı. 2. (şirketin bayie tanıdığı) imtiyaz. |
| frank 1 |
s. açıksözlü; açıkyürekli, açıkkalpli;
düşüncelerini/duygularını açıkça gösteren; içten, samimi. |
| frank 2 |
f. (posta pulunu) damgalamak; (zarfın üstüne) posta damgasını
veya posta ücretinin ödenmiş olduğunu gösteren bir işareti
basmak. |
| frank 3 |
i., k. dili, bak. frankfurter. |
| frankfurter |
i. bir çeşit sosis. |
| frankly |
z. açıkça. |
| frankness |
i. açıksözlülük. |
| frantic |
s. 1. çılgına dönmüş. 2. çok acele ve telaşlı; çılgın. |
| fraternal |
s. 1. kardeşçe. 2. kardeşlere özgü. |
| fraternise |
f., İng., bak. fraternize. |
| fraternity |
i. 1. kardeşlik. 2. erkek üniversite öğrencilerine ait
birlik. |
| fraternize |
f. arkadaşlık etmek: Officers are forbidden to fraternize with
enlisted men. Subayların eratla arkadaşlık etmesi yasak. |
| fraud |
i. 1. dolandırıcılık, sahtekârlık, hile, aldatma, desise. 2.
dolandırıcı, sahtekâr, hileci. |
| fraudulent |
s. hileli. |
| fraudulent bankruptcy |
hileli iflas. |
| fraudulent bankruptcy |
huk. hileli iflas. |
| fraudulent transaction |
huk. hileli muamele. |
| fraught |
s. (ile) dolu: a journey fraught with danger tehlike dolu bir
seyahat. |
| fray 1 |
i. 1. arbede, boğuşma; dövüşme, savaşma. 2. münakaşa;
atışma. |
| fray 2 |
f. (kumaşı/ipi) yıpratmak; yıpranmak; saçaklanmak. |
| frazzle |
i. |
| freak |
i. 1. hilkat garibesi. 2. garabet; garip bir olay. 3. argo
hastası, delisi: a soccer freak futbol hastası. f. out argo 1.
çılgına döndürmek; çılgına dönmek. 2. küplere bindirmek; küplere
binmek. |
| freckle |
i. çil. |
| freckled |
s. çilli. |
| free 1 |
s. 1. özgür, hür; serbest. 2. bedava, parasız. 3. meşgul
olmayan, boş. 4. laubali, saygısız. z. bedava, parasız. |
| free 2 |
f. 1. serbest bırakmak, azat etmek. 2. kurtarmak. |
| free and easy |
1. rahat, sert olmayan; teklifsiz. 2. serbest,
hafifmeşrep (kadın); mezhebi geniş. 3. çok hoşgörülü, çok
toleranslı. |
| free enterprise |
ekon. özel girişim, hür teşebbüs. |
| free from |
-siz: free from error hatasız. free from pain
ağrısız. |
| free kick |
spor frikik, serbest vuruş. |
| free kick |
frikik, serbest vuruş. |
| free of |
-den muaf: free of tax vergiden muaf. |
| free of charge |
bedava. |
| free on board |
tic. nakliyecinin aracına ücretsiz teslim,
fob. |
| free pass |
parasız giriş kartı. |
| free port |
serbest liman, açık liman. |
| free will |
fels. hür irade. |
| free will |
fels. hür irade. |
| free zone |
tic. serbest bölge. |
| freedman |
çoğ. freed.men (frid´men) i. kölelikten azat edilmiş kimse,
azatlı. |
| freedom |
i. özgürlük, hürriyet; serbestlik. |
| freedom of the press |
basın özgürlüğü. |
| freeholder |
i., İng. tapu sahibi, mülk sahibi. |
| free-lance |
s. serbest çalışan (gazeteci/yazar/fotoğrafçı). f.
(gazeteci/yazar/fotoğrafçı) serbest çalışmak. |
| freeload |
f., k. dili otlamak, otlakçılık etmek. |
| freeloader |
i., k. dili bedavacı kimse, otlakçı kimse. |
| freely |
z. serbestçe. |
| freemason |
i. mason, farmason. |
| freesia |
i., bot. frezya. |
| freestyle |
s. |
| freestyle swimming |
serbest yüzme. |
| freestyle wrestling |
serbest güreş. |
| freeway |
i. otoyol, çevre yolu. |
| freewheel |
f. 1. arka tekerleği zincirden güç almadan serbest dönen
bisikletle gitmek; pedal çevirmeden gitmek. 2. etrafa aldırmadan
hareket etmek; çok serbest veya teklifsiz davranmak. 3. sorumsuzca
yaşamak. |
| freeze |
f. (froze, fro.zen) 1. donmak; buz tutmak, buz bağlamak;
dondurmak. 2. çok üşümek, donmak: I´m freezing! Donuyorum! i.
donma. |
| freeze one´s blood |
kanını dondurmak, çok korkutmak. |
| freeze over |
üstü buz tutmak. |
| freeze-dry |
f. dondurarak kurutmak. |
| freezer |
i. dipfriz; (buzdolabının içindeki) buzluk. |
| freezing |
s. dondurucu; çok soğuk. |
| freezing compartment |
(buzdolabının içindeki) buzluk. |
| freezing point |
donma noktası. |
| freight |
i. 1. taşıma ücreti, nakliye; navlun. 2. ücretle taşınan mal;
navlun. |
| freight car |
yük vagonu. |
| freight train |
marşandiz, yük treni. |
| freighter |
i. şilep. |
| French |
i. Fransızca. s. 1. Fransız. 2. Fransızca. |
| French doors |
camlı ve çift kanatlı kapının kanatları. |
| French fried |
yağda kızartılmış. |
| French fries |
kızarmış patates, patates tava. |
| French Guiana |
Fransız Guyanası. |
| French horn |
müz. korno, Fransız kornosu. |
| French toast |
yumurtaya batırılıp tavada kızartılmış ekmek. |
| French windows |
(balkon, teras veya bahçeye açılan) camlı ve çift kanatlı
kapının kanatları. |
| Frenchman |
çoğ. French.men (frenç´mîn) i. Fransız erkek, Fransız. |
| Frenchwoman |
çoğ. French.wom.en (frenç´wîmîn) i. Fransız kadın,
Fransız. |
| frenetic |
s. 1. telaşlı, çok heyecanlı. 2. çılgın (bir olay). |
| frenzied |
s. çılgın. |
| frenzy |
i. çılgın bir hal; çılgınlık. |
| frequency |
i. 1. sık sık tekrarlanma; sıklık. 2. fiz. frekans. |
| frequent 1 |
s. sık sık tekrarlanan. |
| frequent 2 |
f. (bir yere) sık sık gitmek. |
| frequently |
z. sık sık. |
| fresco |
i. fresk. |
| fresh |
s. 1. taze. 2. yeni; yeni yapılmış; yeniden yapılan. 3. zinde;
canlı. 4. taze (hava). 5. k. dili fazla samimi davranan, sulu,
cıvık. |
| fresh air |
taze hava. |
| freshen |
f. (rüzgâr) kuvvetlenmek, artmak. |
| freshen up |
1. yüzünü yıkayıp kendine bir çekidüzen vermek. 2. (bir
yeri) daha güzel ve daha çekici bir hale sokmak. |
| freshman |
çoğ. fresh.men (freş´mîn) i. (kolejde/üniversitede) birinci
sınıf öğrencisi. |
| freshwater |
s. tatlı suya ait, tatlı su. |
| fret 1 |
i. 1. müz. (telli çalgıların sapı üzerindeki) perde. 2. mim.
fret, sapak. f. (--ted, --ting) mim. fretlemek. |
| fret 2 |
f. (--ted, --ting) 1. (küçük şeyler için) endişe etmek;
endişelendirmek, endişeye düşürmek. 2. (küçük şeyler yüzünden)
sinirlenmek, kızmak, sıkılmak; sinirlendirmek, kızdırmak, sıkmak.
3. yıpratmak; aşındırmak; çürütmek. 4. dalgalandırmak. |
| fretful |
s. sinirli, huysuz, aksi, ters. |
| fretsaw |
i. kıl testere. |
| fretwork |
i., mim. fretler, sapaklar, fretleme işi, fretaj. |
| Fri |
kıs. Friday. |
| friar |
i., Hrist. (erkeklere özgü bazı dini tarikatlarda) frer,
rahip. |
| friction |
i. 1. sürtünme; sürtünüm. 2. tıb. friksiyon, ovma, ovuşturma.
3. anlaşmazlık, uyuşmazlık, sürtüşme, ihtilaf. |
| friction tape |
elek. izole bant. |
| Friday |
i. cuma. |
| fridge |
i., k. dili buzdolabı. |
| fried |
s. yağda pişirilmiş, kızartılmış. |
| fried egg |
sahanda yumurta. |
| friend |
i. arkadaş; ahbap; dost. |
| friendly |
s. 1. cana yakın, sıcakkanlı, kanı sıcak. 2. arkadaşça;
dostça. |
| friendship |
i. arkadaşlık; ahbaplık; dostluk. |
| frier |
i., bak. fryer. |
| frieze |
i., mim. efriz, friz. |
| frigate |
i., den. firkateyn. |
| fright |
i. korku, dehşet. |
| frighten |
f. korkutmak. |
| frighten s.o. out of his/her wits/frighten the wits
out of s.o. |
birinin ödünü koparmak/patlatmak. |
| frightening |
s. korkutucu. |
| frightful |
s. korkunç, müthiş. |
| frightfully |
z. 1. korkunç bir şekilde. 2. k. dili çok. |
| frigid |
s. 1. çok soğuk, buz gibi. 2. soğuk, cana yakın olmayan, içten
olmayan. 3. tıb. frijit, soğuk. |
| frigidaire |
i. buzdolabı, frijider. |
| frill |
i. fırfır, farbala. |
| fringe |
i. 1. saçak, püsküllü saçak. 2. perçem, kâkül. 3. kenar. f.
saçak takmak. |
| fringe benefit |
(sosyal sigorta, emeklilik sigortası gibi) işçiye ücreti
dışında sağlanan herhangi bir şey. |
| fringe benefits |
maaş dışında verilen haklar. |
| frisk |
f. 1. (mutlu bir şekilde) sıçrayıp oynamak. 2. (birinin) üstünü
aramak. |
| frisky |
s. oynak, yerinde duramayan. |
| fritter 1 |
i. gözlemeye benzer bir çeşit börek. |
| fritter 2 |
f. away azar azar çarçur etmek, parça parça harcamak. |
| frivolity |
i. 1. havailik, delişmenlik. 2. ciddiyetten yoksun hareket/söz.
3. eğlence. |
| frivolous |
s. 1. ciddi olmayan, önemsiz, boş, saçma. 2. havai (kimse);
hoppa (kadın). |
| frizzle |
f. 1. cızırdamak. 2. cızırdatarak kızartmak. |
| frizzly |
s., bak. frizzy. |
| frizzy |
s. kıvırcık, kıvır kıvır (saç). |
| fro |
z. |
| frock |
i. kadın elbisesi, rop. |
| frock coat |
redingot. |
| frog |
i. kurbağa. |
| frogman |
çoğ. frog.men (frag´men) i. kurbağa adam. |
| frolic |
i. eğlence. f. (--ked, --king) 1. gülüp geçmek. 2. sıçrayıp
oynamak. |
| frolicsome |
s. şen, neşeli. |
| from |
edat 1. (bir yer)den, (bir başlangıç noktasın)dan: He´s from
Manisa. O Manisalı. He jumped from the branch. Daldan atladı. Her
ranking rose from twelfth to first. O, on ikinci sıradan birinci
sıraya yükseldi. 2. itibaren: from the first of January 1 Ocak´tan
itibaren. 3. Uzaklığı gösterir: It´s ten kilometers from here.
Buradan on kilometre uzak. 4. Bir şeyi yapan kişiyi veya bir şeyin
kaynağını gösterir: It´s from Nedret. Nedret´tendir. 5. Ortalamada
kullanılır: from twenty to twenty-five people yirmi, yirmi beş kişi
arasında. 6. Ürünün yapıldığı malzemeyi gösterir: This statue´s
made from human teeth. Bu heykel insan dişlerinden yapılmış. 7. Bir
şeyin sebebini gösterir: He died from its side effects. Yan
etkileri yüzünden öldü. 8. Bir farkı gösterir: He can´t tell black
from white. Akla karayı birbirinden ayıramaz. |
| from a distance |
uzaktan. |
| from afar |
uzaktan. |
| from beginning to end |
baştan sona kadar. |
| from day to day |
günden güne. |
| from end to end |
bir uçtan bir uca. |
| from head to foot |
tepeden tırnağa (kadar), baştan aşağı. |
| from mouth to mouth |
dilden dile, ağızdan ağıza. |
| from pillar to post |
1. bir güçlükten diğer bir güçlüğe. 2. kapı kapı
(dolaşma). |
| from the first |
baştan itibaren. |
| From the sound of it things are pretty bad. |
k. dili Anladığım kadarıyla durum vahim. |
| from the word go |
k. dili ta başından beri. |
| from time to time |
zaman zaman, arada sırada. |
| from top to bottom |
baştan başa. |
| from top to toe |
tepeden tırnağa, baştan ayağa, baştan aşağı,
bütünüyle. |
| from top to toe |
tepeden tırnağa. |
| from within |
içten; içinden; içeriden: We´ll take the city from
within. Şehri içten fethedeceğiz. edat 1. (belirli bir zaman)
içinde: They´ll be here within an hour. Bir saat içinde burada
olacaklar. 2. (belirli bir mesafe) yakınlıkta, içinde: We´re within
a kilometer of the river. Nehre bir kilometre yakınlıktayız. 3.
(belirli sınırlar/belirli bir bünye) içinde: You have to work
within these conditions. Bu şartlar içinde çalışmaya mecbursun.
They don´t live within their income. Gelirleriyle orantılı bir
şekilde yaşamıyorlar. It´s like an empire within an empire.
İmparatorluk içinde bir imparatorluğa benziyor. |
| front |
i. 1. ön; ön cephe; ön taraf. 2. (savaşta) cephe. 3. (havaya
ait) cephe. 4. (göl, deniz v.b.´ne ait) kıyı, kenar. s. ön, öndeki.
f. on -e bakmak. |
| front line |
ask. cephe, cephe hattı, ileri hat. |
| front page |
gazet. baş sayfa. front-wheel drive oto. önden çekişli:
This car´s got front-wheel drive. Bu araba önden
çekişli. |
| front sight |
(tüfekte) arpacık. |
| frontage |
i. binanın cephesi; arsanın sokağa/denize/göle/nehre bakan
tarafı. |
| frontal |
s. 1. ön, öne ait. 2. cepheye ait, cephe. 3. direkt. 4. alna
ait. |
| frontal attack |
cephe taarruzu. |
| frontier |
i. hudut, sınır; hudut bölgesi. |
| frontispiece |
i. kitabın başındaki resimli/süslü sayfa. |
| frost |
i. ayaz, don, kırağı. f. 1. kırağı düşmek. 2. (keki) şekerli
bir karışımla kaplamak. |
| frost line |
yeraltı don seviyesi. |
| frostbite |
i. (bir uzuv) soğuktan yanma; soğuktan donma. |
| frostbitten |
s. soğuktan yanmış (uzuv); soğuktan donmuş. |
| frosted |
s. 1. kırağılı. 2. şekerli bir karışımla kaplı
(kek). |
| frosted glass |
buzlucam. |
| frosting |
i. keklerin üzerine konulan şekerli karışım. |
| frosty |
s. 1. dona çekmiş (hava). 2. kırağılı. 3. soğuk (tavır, cevap
v.b.). |
| froth |
i. köpükçük kümesi, köpükçükler. f. köpükçükler
çıkmak/akmak. |
| frothy |
s. üstü köpükçüklerle kaplı. |
| froufrou |
i. 1. (eteklerin çıkardığı) hışırtılı ses, hışırtı. 2. (fırfır,
tül veya aksesuarlardan oluşan) aşırı süs. 3. (evin iç
dekorasyonunda) ufak süslerin oluşturduğu aşırılık. |
| frown |
f. kaşlarını çatmak. i. kaş çatma. |
| frown on |
-i uygun görmemek. |
| froze |
f., bak. freeze. |
| frozen |
f., bak. freeze. s. donmuş. |
| frozen food |
dondurulmuş yiyecek. |
| frozen prices |
dondurulmuş fiyatlar. |
| frugal |
s. 1. tutumlu. 2. küçük, sade ve ucuz. |
| frugality |
i. tutumluluk. |
| fruit |
i. 1. meyve. 2. sonuç, netice. f. meyve vermek. |
| fruiterer |
i., İng. manav. |
| fruitful |
s. verimli. |
| fruitfulness |
i. verimlilik. |
| fruition |
i. gerçekleşme. |
| fruitless |
s. faydasız, nafile. |
| fruity |
s. 1. meyvemsi. 2. fazla nağmeli (insan sesi). |
| frump |
i. kılıksız kadın, demode giyimli kadın. |
| frumpish |
s., bak. frumpy. |
| frumpy |
s. demode giyimli, gösterişsiz. |
| frustrate |
f. 1. engellemek; kösteklemek, ket vurmak; set çekmek. 2.
hüsrana uğratmak. |
| frustrated |
s. 1. engellenmiş; kösteklenmiş, ket vurulmuş; set çekilmiş. 2.
hüsran dolu; ümitleri suya düşmüş, istekleri gerçekleşmemiş. 3.
hüsranı yansıtan; hüsrandan ileri gelen. |
| frustrating |
s. sinir bozucu, moral bozucu: This work is very frustrating.
Bu çok sinir bir iş. |
| frustration |
i. 1. engellenme; kösteklenme; set çekilme. 2. hüsran. |
| fry 1 |
i. |
| fry 2 |
f. tavada kızartmak/kızarmak. |
| fryer |
i. piliç. |
| frying pan |
tava. |
| ft |
kıs. foot, feet. |
| fuchsia |
i., bot. küpeçiçeği. |
| fuck 1 |
f., kaba sikmek, düzmek. |
| fuck 2 |
i., kaba sikişme, düzüşme. |
| fuck about/around |
1. vakit geçirmek/öldürmek. 2. şakalaşmak. |
| fuck all |
İng. hiçbir şey. |
| Fuck off! |
Siktir git! |
| fuck s.o. over |
birini sikmek/düzmek, birine çok aşağılık bir şey/bir
kahpelik/bir puştluk yapmak. |
| fuck s.t. up |
bir şeyin içine etmek, bir şeyin içine sıçmak, bir şeyi
berbat etmek. |
| fuck up |
işin içine etmek, işi berbat etmek. |
| Fuck you!/Get fucked! |
Siktir git! |
| Fuck! |
ünlem Allah kahretsin! |
| fucked-up |
s., kaba 1. kafayı yemiş; kafayı üşütmüş; bayağı
problemli/kompleksli. 2. berbat, rezil; kokuşmuş; yozlaşmış. |
| fucker |
i., kaba herif. |
| fucking |
s., kaba 1. Vurgulamak için kullanılır: You´re a fucking idiot!
Tam bir dangalaksın! 2. kahrolası. |
| Fucking hell! |
Allah kahretsin! |
| fuckup |
i., kaba tam bir fiyasko. |
| fud |
i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse. |
| fuddy-duddy |
i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse. s. aşırı titiz
ve örümcek kafalı. |
| fudge |
i. yumuşak ve çikolatalı şekerleme. f. 1. biraz uydurmak; ufak
çapta bir yalan söylemek; ufak bir hile yapmak. 2. kesin bir tavır
almamak. 3. -den kaçınmak. 4. sözünü tutmamak. |
| fuel |
i. yakıt. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. yakmak, yanmasını
sağlamak; çalıştırmak. 2. up yakıt almak. |
| fuel gauge |
mak. akaryakıt göstergesi. |
| fuel oil |
fuel-oil, yağyakıt. |
| fuel pump |
yakıt pompası. |
| fuel tank |
yakıt deposu. |
| fugitive |
s. kaçak, kaçan, firari. i. firari, kaçak. |
| fugue |
i., müz. füg. |
| fulfil |
f., İng., bak. fulfill. |
| fulfill |
f. 1. yerine getirmek, yapmak: fulfill an obligation bir görevi
yerine getirmek. 2. (insan) içindeki potansiyelini kendini tatmin
edecek bir şekilde kullanmak. |
| fulfilling |
s. tatmin edici, doyurucu: Do you find your work fulfilling?
İşin seni tatmin ediyor mu? |
| fulfillment |
i. 1. yerine getirme, yapma. 2. içindeki potansiyelini iyi
kullanmaktan doğan memnuniyet. |
| fulfilment |
i., İng., bak. fulfillment. |
| fuliginous |
s. 1. isli; is dolu. 2. is renginde, is renkli. |
| full |
s. 1. (of) (ile) dolu: The glass was full. Bardak doluydu. The
glass was full of water. Bardak suyla doluydu. 2. tam: full member
tam üye. a full hour tam bir saat. 3. doymuş, karnı tok. 4. bol
(giysi). 5. dolgun. |
| full dress |
çok resmi toplantılarda giyilen elbise. |
| full fare |
tam bilet. |
| full general |
orgeneral. |
| full measure |
tam ölçü. |
| full membership |
tam üyelik. |
| full moon |
dolunay. |
| full speed |
tam sürat. |
| full stop |
İng. nokta. |
| full stop |
İng. nokta (noktalama işareti). |
| full to overflowing/full to the brim |
ağzına kadar dolu, dopdolu. |
| fullback |
i., futbol bek. |
| full-blooded |
s. 1. safkan. 2. tam bir, gerçek bir. |
| full-blown |
s. tamamen açmış; tam gelişmiş. |
| full-fledged |
s. tam, gerçek, ehliyetli. |
| full-grown |
s. tamamıyla büyümüş; yetişkin. |
| full-length |
s. tam boy (portre). |
| full-time |
s. fultaym, tamgün. |
| full-time job |
tamgün bir çalışma gerektiren iş. |
| fully |
z. tamamen, tamamıyla. |
| fulminate |
f. (against) (-e) ateş püskürmek. |
| fumble |
f. 1. el yordamıyla aramak, yoklamak. 2. (oyunda) topu
düşürmek. i. topu düşürme. |
| fume |
f. 1. öfkeli olmak. 2. pis kokulu gazları yaymak. |
| fumes |
i., çoğ. pis kokulu gazlar. |
| fumigate |
f. buharla dezenfekte etmek. |
| fun |
i. eğlence, zevk. f. (--ned, --ning) k. dili şaka
etmek. |
| fun fair |
İng. lunapark. |
| function |
i. 1. iş, görev, vazife, işlev, fonksiyon. 2. tören, merasim.
3. mat. fonksiyon, işlev. f. işlemek, çalışmak. |
| functional |
s. işlevsel, fonksiyonel. |
| functionary |
i. memur, görevli. |
| functioning |
s. faal, işler durumda. |
| fund |
i. 1. fon. 2. çoğ. para. 3. çoğ. fonlar. f. (bir iş/kimse için)
para sağlamak. |
| fundamental |
s. temel, esaslı, asıl. i. esas, temel. |
| fundamentally |
z. temelde, özünde. |
| funeral |
i. cenaze töreni. |
| funeral march |
cenaze marşı. |
| funereal |
s. kasvetli; cenaze törenine yakışan. |
| fungicide |
i. mantar öldürücü ilaç. |
| fungus |
çoğ. fun.gi (f^n´cay, f^ng´gay)/--es (f^ng´gısız) i., bot.
mantar veya mantar türünden bitki. |
| funicular |
i. füniküler. |
| funnel |
i. 1. huni. 2. (vapurda) baca. |
| funnies |
i., çoğ. |
| funny |
s. 1. komik, güldürücü, eğlendirici. 2. tuhaf, garip, acayip.
3. şüpheli, şüphe uyandıran. |
| funny bone |
anat. dirsekte bir şeye çarpınca kolun karıncalanmasına
sebep olan sinirin geçtiği yer. |
| funny business |
yalan dolan, hilecilik, düzenbazlık. |
| funny paper |
(gazetede) bant-karikatürlerin bulunduğu sayfa. |
| fur |
i. 1. kürk. 2. kürklü giysi, kürk. 3. (bazı yumuşak tüylü
hayvanlara ait) tüyler: the cat´s fur kedinin tüyleri. 4.
(çaydanlıkta/borularda oluşan) kireç. |
| furbish |
f. 1. parlatmak. 2. yenileştirmek. |
| furious |
s. 1. çok öfkeli, küplere binmiş, gözü dönmüş. 2. şiddetli,
sert. |
| furl |
f. (yelken/bayrak) sarmak. |
| furlough |
i. izin, vazifeden izinle ayrılma. |
| furnace |
i. büyük ocak, kalorifer ocağı; (demirhanede) ocak. |
| furnish |
f. 1. döşemek; donatmak. 2. sağlamak. |
| furnished |
s. 1. möbleli, mobilyalı. 2. with ile döşeli. |
| furnishings |
i. mefruşat. |
| furniture |
i. mobilya, möble. |
| furrier |
i. kürkçü. |
| furrow |
i. 1. sabanın açtığı iz. 2. kırışık. f. 1. saban izi yapmak. 2.
kırıştırmak. |
| furry |
s. tüyleri kabarık, tüylü. |
| further |
s. 1. ötedeki, uzaktaki, daha uzak. 2. ilave olunan. (Further
çoğunlukla miktar ve derece, farther ise mesafe için kullanılır.)
z. 1. daha öteye; daha ötede. 2. bundan başka, ayrıca. f.
ilerlemesini sağlamak. |
| furtherance |
i. ilerlemesini sağlama. |
| furthermore |
z. bundan başka, ayrıca. |
| furthermost |
s. en ötedeki. |
| furthest |
s. en çok, en uzak. |
| furtive |
s. gizli, sinsi. |
| fury |
i. 1. büyük öfke, gazap. 2. şiddet. |
| fuse 1 |
f. eritmek; erimek; eriyip birbiriyle kaynaşmak. |
| fuse 2 |
i. 1. elek. sigorta. 2. fitil. |
| fuselage |
i. uçak gövdesi. |
| fusion |
i. 1. eritme; erime; eriyip kaynaşma. 2. fiz. füzyon. |
| fuss |
i. 1. gereksiz telaş/heyecan/öfke. 2. yaygara. f. ufak
meseleleri sorun yapmak; ufak şeyler yüzünden telaşa
düşmek. |
| fussy |
s. kılı kırk yaran, çok titiz. |
| fusty |
s. 1. küf kokan. 2. eski, demode, küflenmiş, küflü. |
| futile |
s. boş, nafile, abes. |
| futility |
i. boşuna olma, abes olma. |
| future |
s. gelecek, müstakbel. i. gelecek, istikbal. |
| fuze |
i. (top mermisine ait) tapa. |
| fuzz |
i. 1. hav. 2. ince tüyler, ayva tüyü. 3. kıvırcık saç. 4. argo
polis. f. havlanmak. |
| fuzzy |
s. 1. ince tüylerle kaplı. 2. çok tüylü (köpek v.b.). 3.
hatları belirsiz, flu. 4. çok havlı (kumaş). 5. kıvırcık
(saç). |
|