| G, g |
i. 1. G, İngiliz alfabesinin yedinci harfi. 2. müz. sol notası.
3. argo bin dolar. |
| gab |
f. (--bed, --bing) k. dili çene çalmak. i. çene
çalma. |
| gabardine |
i. gabardin. |
| gabble |
f. çabuk ve anlaşılamayacak bir şekilde konuşmak. i. çabuk ve
anlaşılmaz konuşma. |
| gaberdine |
i. cüppe. |
| gabfest |
i., k. dili çene çalma. |
| gable |
i. bina duvarının beşikçatı ile birleştiği yerdeki üçgen
bölüm. |
| gable roof |
beşikçatı. |
| Gabon |
i. Gabon. |
| Gabonese |
i. (çoğ. Ga.bon.ese) Gabonlu. s. 1. Gabon, Gabon´a özgü. 2.
Gabonlu. |
| gad |
f. (--ded, --ding) about/around başıboş dolaşmak. |
| gadfly |
i. atsineği. |
| gadget |
i. alet, küçük aygıt. |
| Gaelic |
i., s. Gaelce; İrlandaca; İskoçça. |
| gaffe |
i. gaf. |
| gag 1 |
i. susturmak için ağıza sokulan tıkaç. f. (--ged, --ging) 1.
ağzını tıkamak. 2. (haberin) yayılmasına engel olmak,
susturmak. |
| gag 2 |
i. şaka; gülüt. |
| gag on |
(bir şey) boğazını tıkamak. |
| gaga |
s., k. dili budala, deli. |
| gage |
i., f., bak. gauge. |
| gaiety |
i. neşelilik, şenlik, neşe. |
| gain |
i. 1. kazanç, kâr. 2. artma, artış. f. 1. -i elde etmek, -e
sahip olmak. 2. on (takip eden kişi/şey) yaklaşmak, aradaki
mesafeyi kapatmak. |
| gain an advantage over |
(bir başkasından) daha kuvvetli olmak. |
| gain ground |
rağbet kazanmak. |
| gain ground |
1. (askerler) ilerlemek. 2. (hastanın durumu) iyiye
gitmek. 3. kazanç sağlamak. |
| gain momentum |
1. büyümek. 2. hızı artmak. |
| gain the upper hand |
avantaj (birine) geçmek, avantaj (birinde)
olmak. |
| gain time |
1. vakit kazanmak. 2. (saat) ileri gitmek. |
| gain weight |
kilo almak. |
| gain weight/put on weight |
kilo almak, şişmanlamak. |
| gainsay |
f. (gain.said) inkâr etmek. |
| gait |
i. yürüyüş, gidiş. |
| gaiter |
i. tozluk, getr. |
| gal |
i., k. dili kadın. |
| gal |
kıs. gallon. |
| galaxy |
i., gökb. galaksi, gökada. |
| gale |
i. kuvvetli rüzgâr, bora, fırtına. |
| gall 1 |
i. safra. |
| gall 2 |
f. sinir etmek, sinirlendirmek. |
| gallant |
s. centilmen, efendi. |
| gallantry |
i. kahramanlık, yiğitlik. |
| gallbladder |
i., anat. safra kesesi. |
| galleon |
i. kalyon. |
| gallery |
i. 1. sanat galerisi. 2. balkon, galeri. 3. mad. galeri. |
| galley |
i. 1. kadırga. 2. gemi mutfağı. |
| galling |
s. sinir edici, sinirlendirici. |
| gallivant |
f. gezip tozmak. |
| gallon |
i. galon, A.B.D. 3,78 litre; İng. 4,55 litre. |
| gallop |
f. dörtnala gitmek. i. dörtnala gidiş. |
| gallows |
i. darağacı. |
| gallstone |
i. safra taşı. |
| galore |
s. çok miktarda, bol: You can find blackberries galore there.
Orada böğürtlenden geçilmiyor. |
| galosh |
i. galoş, kaloş, lastik. |
| galvanise |
f., İng., bak. galvanize. |
| galvanize |
f. 1. galvanizlemek. 2. hemen harekete geçirmek. |
| Gambia |
i. Gambiya. |
| Gambian |
i. Gambiyalı. s. 1. Gambiya, Gambiya´ya özgü. 2.
Gambiyalı. |
| gamble |
f. kumar oynamak. i., k. dili çok riskli iş, kumar. |
| gamble for high stakes |
büyük para için kumar oynamak. |
| gambler |
i. kumarbaz. |
| gambling |
i. kumar, kumar oynama. |
| gambling den |
kumarhane. |
| gambol |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) sıçrayıp oynamak. i. sıçrayış,
zıplama. |
| game 1 |
i. 1. oyun, eğlence; spor. 2. oyun, karşılaşma; (bazı
oyunlarda) parti. 3. av hayvanı, av. 4. k. dili iş, faaliyet;
meslek. |
| game 2 |
s. 1. yiğit, cesur. 2. İsteklilik belirtir: We´re going to play
football. Are you game? Biz futbol oynayacağız. Sen de var
mısın? |
| game 3 |
s. sakat (bacak). |
| game preserve |
av hayvanları için ayrılmış yer. |
| gamekeeper |
i. avlak bekçisi. |
| gamma |
i. |
| gamma rays |
gamma ışınları. |
| gammon |
i., İng. (domuz budundan yapılmış) jambon. |
| gammy |
s., İng. sakat (bacak). |
| gamut |
i. (of) her çeşit, her tür. |
| gander |
i. 1. erkek kaz. 2. A.B.D., k. dili bakış. |
| gang |
i. 1. çete. 2. takım; güruh. |
| gang up on |
1. (birine) karşı cephe oluşturmak. 2. (birkaç kişi)
toplanıp (birine) karşı saldırmaya hazırlanmak. |
| gangling |
s. fasulye sırığı gibi, leylek gibi. |
| gangplank |
i. iskele, iskele tahtası, sürme iskele. |
| gangrene |
i., tıb. kangren. |
| gangrenous |
s. kangrenli. |
| gangster |
i. gangster. |
| gangway |
i. ünlem Destur!/Yol ver! |
| gantlet |
i., bak. gauntlet. |
| gaol |
i., f., İng., bak. jail. |
| gaoler |
i., İng., bak. jailer. |
| gap |
i. 1. aralık; boşluk, gedik. 2. eksiklik. |
| gape |
f. 1. ağzı açık bir şekilde hayretle/şaşkınlıkla bakmak. 2.
açılmak. |
| garage |
i. garaj. f. garajda bırakmak. |
| garage sale |
evde istenilmeyen eşyayı satmak amacıyla garajda/bahçede
düzenlenen satış. |
| garb |
i. kılık, kıyafet, giysiler. |
| garbage |
i. 1. çöp; süprüntü. 2. pis ve değersiz şey. |
| garbage can |
çöp tenekesi. |
| garbage man |
çöpçü. |
| garbage truck |
çöp kamyonu, çöp arabası. |
| garbanzo |
i. nohut. |
| garble |
f. yanlış bir şekilde anlatmak/nakletmek. |
| garden |
i. bahçe; bostan. f. bahçede çalışmak, çiçeklerle
uğraşmak. |
| garden party |
gardenparti. |
| gardener |
i. bahçıvan. |
| gardenia |
i., bot. gardenya. |
| gargantuan |
s. çok büyük, kocaman. |
| gargle |
f. gargara yapmak. i. gargara. |
| garish |
s. 1. çiğ, cart, cırlak, parlak (renk). 2. cafcaflı. |
| garland |
i. çelenk. |
| garlic |
i. sarımsak, sarmısak. |
| garment |
i. giysi, elbise. |
| garner |
f. toplamak. |
| garnet |
i. grena, lal taşı. |
| garnish |
f. garnitürle süslemek. i. garnitür. |
| garret |
i. tavanarası; tavanarasındaki oda. |
| garrison |
i., ask. garnizon. |
| garrulous |
s. geveze, lafazan, çenebaz. |
| garter |
i. jartiyer. |
| gas |
i. (çoğ. --es/--ses) 1. benzin. 2. gaz. 3. (midede) gaz. 4.
havagazı; doğalgaz. f. (--sed, --sing) 1. gazla zehirlemek. 2. k.
dili çene çalmak. |
| gas mask |
gaz maskesi. |
| gas meter |
gaz sayacı, gaz saati. |
| gas meter |
havagazı/doğalgaz sayacı. |
| gas station |
benzin istasyonu. |
| gas station |
benzin istasyonu. |
| gas up |
benzin deposunu doldurmak. |
| gaseous |
s. gaz gibi; gazlı. |
| gash |
i. derin yara. f. -de derin yara açmak; -i kesmek. |
| gasket |
i. conta. |
| gaslight |
i. gaz ışığı. |
| gasoline |
i. benzin. |
| gasp |
f. 1. soluk soluğa kalmak, nefesi daralmak, nefesi kesilmek. 2.
solumak. 3. soluk soluğa söylemek. i. soluma, nefes. |
| gastric |
s., tıb. mideye ait, midevi. |
| gastritis |
i., tıb. gastrit. |
| gastronome |
i. gastronom. |
| gastronomic |
s. gastronomik. |
| gastronomy |
i. gastronomi, iyi yemek yeme ve yemekten anlama sanatı. |
| gasworks |
i. gazhane. |
| gate |
i. 1. kapı (kapı aralığını kapayan kanat). 2. kanal kapağı. 3.
(maç, konser, sirk v.b.´nde bilet satışından sağlanan) hâsılat;
gişe hâsılatı. |
| gatecrasher |
i., k. dili parasız/davetiyesiz giren kimse. |
| gatepost |
i. kapı dikmesi; kapı sövesi. |
| gateway |
i. 1. kapı aralığı, kapı. 2. giriş. |
| gather |
f. 1. toplamak, bir araya getirmek; toplanmak, bir araya
gelmek. 2. devşirmek, toplamak. 3. anlamak, sonuç çıkarmak. 4.
büzmek. 5. (irin) toplanmak. i. büzgü. |
| gather speed |
hız kazanmak. |
| gathering |
i. toplantı. |
| GATT |
kıs. General Agreement on Tariffs and Trade. |
| gauche |
s. 1. pot kıran, gaf yapan. 2. uygunsuz, münasebetsiz. |
| gaudy |
s. 1. çiğ (renk); çiğ renkli. 2. aşırı ve zevksiz bir şekilde
süslü. |
| gauge |
i. 1. çap; ölçü; kalınlık. 2. d.y. ray açıklığı. 3. ölçme
aleti. f. 1. ölçmek. 2. ölçümlemek. |
| gaunt |
s. sıska, çok zayıf ve kuru. |
| gauntlet 1 |
i. iş eldiveni. |
| gauntlet 2 |
i. |
| gauze |
i. gaz bezi, gazlı bez. |
| gave |
f., bak. give. |
| gavel |
i. (toplantıda oturumun açıldığını ilan etmek için başkanın
masaya vurduğu) tokmak. |
| gawk |
f. aval aval bakmak, bön bön bakmak. |
| gawky |
s. kolları, bacakları uzun, biçimsiz ve hantal. |
| gawp |
f. (at) ağzı açık bir şekilde seyretmek; aval aval bakmak, bön
bön bakmak. |
| gay |
s. 1. neşeli, şen. 2. canlı, parlak ve güzel (renk); parlak ve
güzel renkli. 3. eşcinsel, homoseksüel. i. eşcinsel,
homoseksüel. |
| gaze |
f. (at) gözünü dikip bakmak, seyretmek. i. dik bakış. |
| gazebo |
i. belveder; güzel manzaralı kameriye, çardak, pavyon; bir
yapının üzerindeki teras/pavyon. |
| gazelle |
i. ceylan, ahu, gazal. |
| gazette |
i. resmi gazete. |
| gazetteer |
i. 1. yer adları sözlüğü. 2. (atlasta) yer adları dizini. |
| GB |
kıs. Great Britain. |
| gear |
i. 1. (belirli bir iş için kullanılan) eşya/takım/giysi. 2.
tertibat, düzen, aygıt. 3. dişli çark. 4. vites. |
| gear down |
vitesi azaltmak. |
| gear up |
vitesi yükseltmek. |
| gear wheel |
dişli çark. |
| gearbox |
i. vites kutusu, şanjman, şanzıman. |
| gearshift |
i. vites. |
| gearshift lever |
vites kolu. |
| gee 1 |
ünlem (At/öküz sürerken “Sağa git!” veya “İleri git!” anlamında
kullanılır.) Deh!/Haydi! |
| gee 2 |
ünlem 1. Allah Allah! 2. Birinin veya bir şeyin beğenildiğini
gösterir: Gee you´re swell! Sen bir harikasın! |
| geese |
i., çoğ., bak. goose. |
| Geiger |
i. |
| Geiger counter |
Gayger sayacı. |
| geisha |
i. geyşa. |
| gel |
i. jel, pelte. |
| gelatin |
i. jelatin. |
| gelatine |
i., bak. gelatin. |
| geld |
f. iğdiş etmek, enemek. |
| gelding |
i. iğdiş edilmiş at. |
| gem |
i. 1. değerli taş, mücevher. 2. değerli kişi, cevher; değerli
nesne. |
| Gemini |
i., astrol. İkizler burcu. |
| gemstone |
i. yontulmamış değerli taş. |
| gendarme |
i. jandarma. |
| gender |
i. 1. dilb. cins. 2. k. dili cinsiyet. |
| gene |
i., biyol. gen. |
| genealogy |
i. şecere, soyağacı. |
| general |
s. genel. i., ask. general. |
| General Agreement on Tariffs and Trade |
Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması. |
| general election |
İng. genel seçim. |
| general of the army |
rütbesi orgeneralden yüksek bir general. |
| general practice |
tıb. pratisyen hekimlik. |
| general practitioner |
tıb. pratisyen hekim, pratisyen. |
| general practitioner |
pratisyen doktor, pratisyen. |
| general staff |
ask. kurmay sınıfı. |
| general strike |
genel grev. |
| generalisation |
i., İng., bak. generalization. |
| generalise |
f., İng., bak. generalize. |
| generality |
i. 1. genellik. 2. çoğunluk. 3. genelleme; genelleme içeren
söz. |
| generalization |
i. 1. genelleştirme. 2. genelleme, genelleme içeren söz. |
| generalize |
f. genelleştirmek. |
| generally |
z. genellikle. |
| generate |
f. üretmek; meydana getirmek; -e yol açmak. |
| generation |
i. 1. kuşak, nesil. 2. üretim; meydana getirme. |
| generation gap |
kuşak farkı, kuşaklar arasındaki fark. |
| generator |
i. jeneratör, dinamo. |
| generic |
s., i. ambalajında üreticinin adı/markası bulunmayan (gıda
maddesi). |
| generosity |
i. cömertlik. |
| generous |
s. cömert, eli açık. |
| genesis |
çoğ. gen.e.ses (cen´ısiz) i. başlangıç. |
| genetic |
s., biyol. genetik. |
| genetics |
i., biyol. genetik. |
| genial |
s. 1. cana yakın, arkadaşça davranan, iyi huylu, güleryüzlü. 2.
yumuşak (iklim). |
| genital |
s., tıb. üreme organlarına ait. |
| genitals |
i., çoğ., tıb. üreme organları, cinsel organlar. |
| genitive |
s., dilb. -in halindeki. i. -in halindeki sözcük. |
| genius |
i. (çoğ. --es) 1. deha. 2. dâhi. 3. istidat, yetenek. 4.
özellik. |
| genocide |
i. soykırım, jenosit. |
| genome |
i., biyol. genom. |
| genre |
i. tarz, tür, nevi. |
| gent |
i., k. dili erkek, adam. |
| genteel |
s. efendilik/kibarlık taslayan. |
| gentian |
i., bot. centiyana, centiyan, kantaron. |
| gentile |
i. Musevi olmayan kimse. s. Musevi olmayan. |
| gentle |
s. 1. yumuşak ve nazik. 2. hafif (rüzgâr/yağmur). 3. meyli çok
az (yokuş). |
| gentleman |
çoğ. gen.tle.men (cen´tılmîn) i. centilmen, efendi.
gentleman´s/gentlemen´s agreement centilmenlik anlaşması. |
| gentlemanly |
s. centilmence, efendice, centilmene yakışan. |
| gentleness |
i. yumuşaklık, nezaket. |
| gently |
z. 1. yumuşak ve nazik bir şekilde. 2. hafifçe (esen). 3.
yavaşça (yükselen yokuş). |
| gentry |
i., çoğ. sosyal statüsü iyi olanlar. |
| genuflect |
f., Hrist. (ibadette) diz çökmek. |
| genuflection |
i. (özellikle ibadet ederken) diz çökme. |
| genuine |
s. 1. gerçek, hakiki. 2. içten gelen. 3. içten, samimi. |
| genus |
çoğ. gen.e.ra (cen´ırı) i., biyol. (birkaç türden meydana
gelen) cins. |
| geodesic |
s. geodezik, jeodezik, geodeziyle ilgili. |
| geodesic dome |
geodezik kubbe. |
| geodesy |
i. geodezi, jeodezi. |
| geographer |
i. coğrafya uzmanı, coğrafyacı. |
| geographic |
s., bak. geographical. |
| geographical |
s. coğrafi. |
| geography |
i. coğrafya. |
| geologic |
s., bak. geological. |
| geological |
s. jeolojik, yerbilimsel. |
| geologist |
i. jeolog. |
| geology |
i. jeoloji, yerbilim. |
| geometric |
s. 1. geometrik, uzambilgisel: geometric figure geometrik
şekil. 2. geometrik, eşçarpanlı: geometric series geometrik
seri. |
| geometry |
i. geometri, uzambilgisi. |
| geophysics |
i. jeofizik. |
| geopolitics |
i. jeopolitik. |
| georgette |
i. jorjet. |
| Georgia |
i. Gürcistan. |
| Georgian |
i., s. 1. Gürcü. 2. Gürcüce. |
| geranium |
i., bot. sardunya. |
| Gerber |
i. |
| Gerber daisy |
bot. gerbera. |
| geriatric |
s. geriatrik, jeriyatrik. |
| geriatrics |
i. geriatri, jeriyatri. |
| germ |
i. 1. mikrop. 2. tohumun özü. 3. başlangıç, tohum. |
| German |
s., i. 1. Alman. 2. Almanca. |
| German measles |
kızamıkçık. |
| germander |
i., bot. 1. dalakotu, yermeşesi, yerpalamudu. 2. kurtluca,
yerpalamudu, yermeşesi. |
| germane |
s. (to) (ile) ilgili. |
| Germany |
i. Almanya. |
| germicide |
i. mikrop öldürücü, antiseptik. |
| germinate |
f. (tohum) çimlenmek; (tohumu) çimlendirmek. |
| germination |
i. (tohum) çimlenme; (tohumu) çimlendirme. |
| gerrymander |
f. (seçim bölgesini) bir siyasi partinin çıkarlarına uygun
düşecek şekilde ayarlamak. |
| gerund |
i., dilb. fiilden türetilen isim. |
| gestalt |
i., ruhb. geştalt. |
| gestation |
i. 1. gebelik. 2. gebelik süresi. |
| gesticulate |
f. el/kol/baş hareketleri yapmak, jestler yapmak. |
| gesticulation |
i. 1. jestler yapma. 2. el/kol/baş hareketi, jest. |
| gesture |
i. 1. el/kol/baş hareketi, jest. 2. jest, güzel davranış. f.
el/kol/baş hareketi yapmak, jest yapmak. |
| Gesundheit |
ünlem Çok yaşayın! (Hapşıran bir kimseye söylenir.). |
| get |
f. (got, got.ten/got, --ting) 1. elde etmek; edinmek; kazanmak;
almak; satın almak; yakalamak; ele geçirmek: He got it with
difficulty. Zorla elde etti. I hear they´ve gotten a dog. Köpek
edinmişler. I didn´t get much for it. Ondan pek bir şey kazanmadım.
When will you get that book for me? Bana o kitabı ne zaman
alacaksın? I´ve got him by the tail. Kuyruğundan yakaladım. 2.
almak; yemek: She got a letter from Ferda. Ferda´dan mektup aldı.
He got a blow on his jaw. Çenesine bir yumruk yedi. 3. bulup
getirmek; getirmek; götürmek: Will you get me my walking stick?
Bastonumu getirir misin? 4. (telefona/kapıya) bakmak: Will you get
the door? Kapıya bakar mısın? 5. Belirli bir duruma geçişi
gösterir: Let´s get moving! Haydi gidelim! Get going! Haydi yürü!
He´s getting older. Yaşlanıyor. It´s gotten hot. Sıcak oldu. Get
her dressed! Onu giydir! 6. Yardımcı fiil olarak başka fiilleri
ettirgen yapar: Get him to get it for you. Ona aldır. 7. (bir yere)
gitmek/varmak: How will you get there? Oraya nasıl gideceksin? When
did you get there? Oraya ne zaman vardın? 8. Bir yere koyma, sokma
veya bir yerden çıkarmayı gösterir: Get that animal out of here! O
hayvanı buradan çıkar! 9. -ebilmek: He got to go on the trip.
Seyahate katılabildi. When will I get to see him? Onu ne zaman
görebilirim? At last he got to go too. Nihayet o da gidebildi. 10.
(bir öğün yemek) hazırlamak: I´m getting breakfast. Kahvaltı
hazırlıyorum. 11. (bir hastalığa) yakalanmak: He´s got a cold.
Nezle oldu. 12. k. dili anlamak, çakmak: Don´t get me wrong! Beni
yanlış anlama! Got it? Çaktın mı? 13. k. dili damarına basmak;
sinirine dokunmak. 14. k. dili dokunmak, etkilemek. 15.
(radyo/televizyon) (belirli bir istasyonu/kanalı) almak: I can´t
get that station on my radio. Radyom o istasyonu almıyor. 16. mat
etmek, çanına ot tıkamak. 17. k. dili (atılan bir şeyle) (birini)
öldürmek, vurmak: Get him right between the eyes! Alnının tam
ortasından vur! 18. (bir matematik işlemi sonucunda) (belli bir
sayıyı) bulmak, çıkarmak: What did you get as an answer? Sen kaç
çıkardın? |
| get (s.o.) into hot water |
(birinin) başını belaya sokmak. |
| get a bang on |
(a part of one´s body) k. dili darbe yemek: She got a bang on
her head. Başına bir darbe yedi. |
| get a bang out of |
k. dili -e bayılmak, -e bitmek. |
| get a fright |
korkmak. |
| get a good press |
basında/medyada iyi bir şekilde yansıtılmak. |
| get a grasp on o.s. |
kendine hâkim olmak, kendine gelmek. |
| get a hard-on |
-in kuşu kalkmak/uyanmak, -in penisi beton
olmak/dikelmek. |
| get a hustle on |
k. dili acele etmek, çabuk olmak. |
| get a kick out of |
-den zevk almak. |
| get a load of |
argo -e göz atmak. |
| get a load of |
k. dili 1. (çok ilginç/güzel/tuhaf birine veya bir şeye)
bakmak. 2. (çok ilginç/güzel/tuhaf bir şeyi) dinlemek. |
| get a lump in one´s throat |
(üzüntüden) -in boğazı düğümlenmek. |
| get a lump in one´s throat |
1. k. dili çok duygulanmak. 2. boğazı
düğümlenmek. |
| get a move on |
1. başlamak. 2. acele etmek. |
| get a move on |
k. dili acele etmek. |
| get a rise out of s.o. |
k. dili birinin bamteline dokunup ağzını
açtırmak. |
| get a rise out of s.o. |
k. dili dalga geçerek birini kızdırmak. |
| get a sniff of |
-den bir nefes çekmek. |
| get a swelled head |
k. dili kendini bir şey zannetmek, başı dönmek,
şımarmak. |
| get a whipping |
dayak yemek. |
| get a woman into trouble |
k. dili bir kadını hamile bırakmak. |
| get about |
1. (haber/söylenti) yayılmak. 2. (bir hastalıktan sonra
yeniden) çıkıp dolaşmak. 3. seyahat etmek; gezmek. |
| get above o.s. |
kendini bir şey sanmak. |
| get across |
anlatmak; açıklamak: He couldn´t get his point across. Ne
demek istediğini anlatamadı. What he said obviously didn´t get
across to them. Ne demek istediğini anlamadıkları belli. |
| get after |
çıkışmak, paylamak. |
| get ahead |
(maddi açıdan) daha iyi bir duruma girmek; iş hayatında
ilerlemek. |
| get ahead |
1. başarılı olmak. 2. tasarruf etmek, para biriktirmek.
3. of (rakibi) geçmek. |
| get along in/on in/up in years |
k. dili yaşlanmak. |
| get along with |
ile geçinmek, ile anlaşmak. |
| get along/on |
1. gitmek, ayrılıp gitmek. 2. (zaman/yaş) ilerlemek. 3.
geçinmek, idare etmek. 4. (belirli bir şekilde) olmak, gitmek: I´m
getting along just fine. Her şey iyi gidiyor. 5. (birbiriyle)
geçinmek. |
| get an erection |
penisi sertleşmek. |
| get around |
1. çok gezmek. 2. hareket etmek, yürümek. 3. (haber)
yayılmak. 4. bir yol bulup -den kurtulmak; bir yol bulup (birini)
atlatmak. |
| get around to |
vakit ayırıp (bir şeyi) yapmak: When will you get around
to answering my letter? Ne zaman vakit ayırıp mektubuma cevap
yazacaksın? |
| get at |
1. -e ulaşmak, -e erişmek. 2. zarar vermek, kötülük
etmek. 3. (bir şeyle) meşgul olmak. 4. kastetmek, demek istemek;
ima etmek. |
| get away |
1. kaçmak. 2. çıkmak. |
| get away with |
(s.t.) k. dili (yapılan iş) yanına kâr kalmak: He´s gotten away
with it. Yaptığı yanına kâr kaldı. I won´t let him get away with
this. 1. Bunu yanına bırakmayacağım. 2. Bunu yapmasına izin
vermeyeceğim. |
| get away with murder |
k. dili bir kötülüğün cezasını çekmemek. |
| get back at s.o. for s.t. |
k. dili birine bir şeyi ödetmek, birinden bir şeyin öcünü
almak. |
| get behind in |
1. (bir işte) gecikmek; (bir işin) gerisinde kalmak: He´s
gotten behind in his payments. Ödemelerinde gecikti. They´ve gotten
behind in their work. Çalışma programının gerisinde kaldılar. 2. k.
dili arka çıkmak, desteklemek. |
| get better |
iyileşmek. |
| get bogged down in |
(bir yerde) saplanıp kalmak. |
| get by |
k. dili 1. geçmek. 2. ile atlatmak, ile geçirmek; ile
idare etmek; (bir şeyi) durumu kurtaracak kadar yapmak: I can get
by this year with these shoes. Bu ayakkabılarla bu seneyi
atlatabilirim. She only studies enough to get by. Ancak durumu
kurtaracak kadar ders çalışır. 3. vartayı atlatmak. |
| get cracking |
k. dili (gayretle) başlamak. |
| get dark |
akşam olmak, hava kararmak. |
| get down off one´s high horse |
k. dili kibiri bırakmak, kibirli davranmaktan
vazgeçmek. |
| get down to |
k. dili (bir işe) bakmak/başlamak. |
| get down to brass tacks |
k. dili meselenin esaslarını ele almak; asıl meseleye
gelmek. |
| get down to brass tacks |
k. dili asıl konuya geçmek. |
| get down to brass tacks/get down to business |
k. dili asıl işe gelmek/bakmak, asıl işi ele
almak. |
| get down to work |
ciddi olarak işe koyulmak. –– with a fever He is down
with a fever. Ateşten yatağa düşmüş. |
| get even with |
-den intikam almak. |
| get even with |
k. dili -den öç almak. |
| get going |
k. dili 1. (gayretle) başlamak. 2. başlatmak, kızdırmak:
Don´t get him going! Onu başlatma! |
| get hold of |
1. -i eline geçirmek. 2. (birini) bulmak. |
| get hot |
1. ısınmak. 2. kızmak, öfkelenmek. |
| get in |
1. (arabaya) binmek. 2. (bir yere) girmek/gelmek/gitmek. 3.
with -in arkadaşlığını kazanmak. |
| get in a state |
İng., k. dili çok endişeli/heyecanlı/sinirli bir hale
girmek. |
| get in a stew |
k. dili telaşa/endişeye düşmek. |
| get in a tizzy |
gereksiz yere telaşlanmak/heyecanlanmak, eli ayağı
dolaşmak, eteği ayağına dolaşmak. |
| get in good with |
k. dili (birinin) gözüne girmek. |
| get in on the ground floor |
k. dili bir işe başlangıçta katılmak. |
| get in one´s hair |
k. dili -e musallat olmak, başından ayrılmayarak -i
rahatsız etmek. |
| get in one´s two cents worth |
k. dili, bak. put in one´s two cents worth. |
| get in one´s way |
k. dili -e engel olmak, -in işlerini aksatmak. |
| get in s.o.´s hair |
birini rahatsız etmek. |
| get in through/by the back door |
k. dili -e torpille girmek. |
| get in with |
k. dili (birinin) arkadaşlığını kazanmak; (birinin)
gözüne girmek. |
| get into a predicament |
sıkıya gelmek. |
| get into a scrape |
zor duruma düşmek. |
| get into mischief |
yaramazlık etmek. |
| get into one´s stride/hit one´s stride |
k. dili bir işin havasına girmek. |
| get into the swing of things |
k. dili işlere alışmak. |
| get into trouble |
belaya çatmak, başı belaya girmek. |
| get it |
k. dili zılgıt yemek; gününü görmek: We´re going to get
it now! Şimdi çattık belaya! |
| get it in the neck |
k. dili 1. ağır bir darbe yemek. 2. alabandayı yemek,
fırçayı yemek. |
| get it into one´s head that ... |
-i kafasına koymak. |
| get it together |
k. dili 1. ne yapmak istediğine karar verip ona göre
yaşamak. 2. hayatın ne olduğunu kavramak. |
| get loose |
1. gevşemek. 2. kaçmak. |
| get lost |
yolunu kaybetmek. |
| get no credit for |
He got no credit for what he had done. Onun o işteki rolü
hiç dikkate alınmadı. |
| get o.s. couthed up |
k. dili süslenip püslenmek. |
| get o.s. in a fix |
kendini zor bir duruma sokmak. |
| get off |
1. inmek. 2. from (işten) izin almak. 3. paçayı
kurtarmak; (birini) cezadan kurtarmak: How can we get him off? Onu
cezadan nasıl kurtarabiliriz? 4. yollamak. 5. çıkarmak: Get that
dirty shirt off this minute! O kirli gömleği hemen çıkar! |
| get off easy |
k. dili hafif bir cezayla veya cezasız olarak kurtulmak;
ucuz kurtulmak. |
| get off on the wrong foot with s.o. |
k. dili başlangıçta birini kızdırmak. |
| get off s.o.´s back |
k. dili birini rahat bırakmak, birini
azarlamaktan/eleştirmekten vazgeçmek. |
| get off s.o.´s tail |
k. dili birini rahat bırakmak. |
| get off the ground |
1. (uçak) havalanmak. 2. (bir iş) başlamak. |
| get off the ground |
k. dili başarılı bir şekilde başlamak. |
| get on |
1. (taşıta) binmek. 2. azarlamak. 3. geçinmek: They get
on well. Birbiriyle iyi geçiniyorlar. |
| get on one´s nerves |
birinin sinirine dokunmak. |
| get on one´s nerves |
-i sinir etmek. |
| get on s.o.´s good side |
birinin gözüne girmek. |
| get on the ball |
k. dili dikkat etmek, dikkatli olmak, uyanık
olmak. |
| get on the bandwagon |
k. dili birçok kişinin yaptığı bir şeye
katılmak. |
| Get on the stick! |
k. dili 1. Dikkat et!/Aklını başına topla!/Kendine
gel!/Uyan! 2. Çabuk ol! |
| get on the wrong side of s.o. |
k. dili birini kızdırmak. |
| get one´s second wind |
1. (koşucu v.b.) (ilk kez yorulup soluğu kesildikten
sonra) soluklanıp tekrar eski formunu kazanmak. 2. k. dili
toparlanıp yeniden gayrete gelmek. |
| get one´s back up |
k. dili öfkelenmek. |
| get one´s ducks in a row |
k. dili hazırlıklarını yapmak. |
| get one´s feet wet |
k. dili başlamak, denemek. |
| get one´s goat |
k. dili sinirlendirmek, kızdırmak. |
| get one´s hands on |
1. -i yakalamak, -i eline geçirmek. 2. -e sahip
olmak. |
| get one´s knickers in a twist |
İng., k. dili heyecanlanmak. |
| get one´s knickers in a twist |
İng., k. dili endişeye/telaşa kapılmak. |
| get one´s money´s worth |
k. dili ödenen paranın karşılığında iyi mal almak: You
get your money´s worth in that store. O dükkânda ödediğin paranın
karşılığında iyi mal alırsın. |
| get one´s number |
k. dili birinin ne menem biri olduğunu
anlamak. |
| get one´s way |
istediğini yaptırmak: She always gets her way. Hep onun
istediği olur. |
| get one´s wind up |
k. dili 1. korkuya kapılmak, korkmak. 2.
sinirlenmek. |
| get one´s wits about one |
aklını başına toplamak. |
| get onto |
k. dili 1. (bir işe) bakmak, (bir işi) ele almak, (bir işle)
meşgul olmak. 2. (bir konuya) girmek, (bir konudan) bahsetmeye
başlamak. 3. (biriyle) temasa geçmek. 4. (bir kurula) seçilmek,
seçim yoluyla girmek. 5. (birinin) suç işlediğini keşfetmek. |
| get oriented |
bir yere/çevreye alışmak/intibak etmek. |
| get out |
1. çıkmak. 2. çıkarmak, yayımlamak. |
| get out of a scrape |
beladan kurtulmak, yakayı kurtarmak. |
| get out of debt |
borçtan kurtulmak. |
| get out of hand |
çığırından çıkmak, idare edilememek. |
| Get out! |
Defol! |
| get over |
1. üstünden geçmek. 2. (bir hastalık) geçmek: Have you
gotten over your cold? Nezlen geçti mi? 3. (bir üzüntüyü) unutmak.
4. (şaşırtıcı bir olaya) inanmak. |
| get ready for |
için/-e hazırlanmak. |
| get rid of |
-den kurtulmak; -i başından savmak/atmak; -i
defetmek/kovmak: How did you get rid of them? Onları nasıl başından
savdın? |
| get rid of |
-i yok etmek; -i ortadan kaldırmak, -i bertaraf
etmek. |
| get s.o. couthed up |
k. dili birini süsleyip püslemek. |
| get s.o. down |
k. dili birinin moralini bozmak. |
| get s.o. into trouble |
birinin başını belaya sokmak. |
| get s.o. off the hook |
k. dili birini (zor bir durumdan) kurtarmak. |
| get s.o. out of the way |
1. birini kenara çekmek. 2. birini devredışı etmek,
etkisiz hale getirmek. |
| get s.o. over a barrel |
k. dili birini köşeye sıkıştırmak. |
| get s.o. under one´s thumb |
k. dili birini istediği gibi idare etmek/kullanmak. |
| get s.o./s.t. in shape |
(for) birini/bir şeyi hazırlamak. |
| get s.o./s.t. wrong |
birini/bir şeyi yanlış anlamak. |
| get s.o.´s goat |
k. dili birini sinir etmek/kızdırmak. |
| get s.t. across to s.o. |
k. dili bir şeyi birine anlatabilmek. |
| get s.t. by heart |
bir şeyi ezberlemek. |
| get s.t. off one´s chest |
k. dili içini dökmek. |
| get s.t. off one´s chest |
k. dili derdini dökmek, içini
dökmek/boşaltmak. |
| get s.t. out of one´s system |
1. (birinin) vücudu bir şeyi atmak: You´ll get this
poison out of your system in twenty-four hours. Yirmi dört saat
içinde vücudun bu zehri atar. 2. (biri) çok arzuladığı bir şeyi
arzulamaz olmak; bir şeyden hevesini almak. |
| get s.t. out of the way |
1. bir şeyi kenara çekmek. 2. bir şeyi
bitirmek. |
| get s.t. over |
bir şeyi bitirmek. |
| get s.t. over with |
bir şeyi yapıp bitirmek; bir şeyi bitirmek. |
| get s.t. right |
bir şeyi tam istenilen şekilde yapmak: I can´t get this
right. Bunu tam istediğim gibi yapamıyorum. You´ve got it right
this time! Bu kez başardın!/Bu kez doğru yaptın! |
| get s.t. straight |
1. bir şeyi doğru anlamak: Have you got this straight
now? Şimdi bunu doğru anladın mı? 2. (bir yeri) bir düzene/düzenli
bir hale sokmak. |
| get s.t. through one´s head |
bir şeyi anlamak/kafası almak: Why can´t you get this
through your head? Kafan niçin bunu almıyor? |
| get s.t. through s.o.´s head |
bir şeyi birine anlatmak, bir şeyi birinin kafasına
sokmak: He can´t get this through her head. Bunu onun kafasına
sokamıyor. |
| get set |
hazırlanmak. |
| get shot of |
k. dili -den kurtulmak. |
| get showered on |
k. dili yağmura yakalanmak. |
| get shut of |
k. dili -den kurtulmak. |
| get snakebit |
yılan sokmak. |
| get steamed up about |
k. dili (bir şeye) kızmak, sinirlenmek. |
| get the ax |
k. dili işten/okuldan atılmak, sepetlenmek. |
| get the ball rolling |
k. dili başlamak, işleri başlatmak. |
| get the best of |
-i alt etmek, -i yenmek. |
| get the better of |
galip gelmek, üstün olmak. |
| get the better of/get the best of |
1. -i yenmek, -in sırtını yere getirmek, -i alt etmek. 2.
-den kazançlı çıkmak. |
| get the blues |
k. dili efkârlanmak. |
| get the boot |
argo sepetlenmek, kapı dışarı edilmek, kıçına tekmeyi yemek,
işten çıkarılmak. |
| get the brush off |
k. dili (from) soğuk bir davranışla/sözle kovulmak; soğuk
bir karşılık görmek: I got the brush off from her. Bana soğuk
davrandı. |
| get the cart before the horse |
k. dili bir işi tersinden yapmak. |
| get the cold shoulder |
k. dili soğuk bir davranışla karşılaşmak: I got the cold
shoulder. Bana karşı soğuktu. |
| get the cold shoulder |
soğuk bir şekilde karşılanmak, soğuk bir karşılık
almak. |
| get the feel of |
-e alışmak. |
| get the feel of |
-e alışmak. |
| get the goods on s.o. |
k. dili biri hakkında elinde kuvvetli deliller olmak:
We´ve got the goods on him. Onun hakkında elimizde kuvvetli
deliller var. |
| get the hang of |
-in usulünü öğrenmek, -in esasını kavramak. |
| get the hang of |
-i anlamak, -i kavramak; -in havasına girmek. |
| get the jitters |
sinirli olmak, korku duymak. |
| get the jump on |
k. dili -den önce davranmak. |
| get the jump on s.o. |
k. dili birinden önce davranarak avantajlı duruma
girmek. |
| get the message/get the picture |
argo anlamak, çakmak. |
| get the nod |
argo 1. izin almak. 2. seçilmek. |
| get the push |
k. dili sepetlenmek/işten atılmak. |
| get the red carpet treatment |
k. dili şatafatlı bir şekilde karşılanıp ağırlanmak. |
| get the runaround |
argo kaçamak cevap almak. |
| get the sack |
İng., k. dili işten kovulmak, sepetlenmek. |
| get the sack |
k. dili işten atılmak, sepetlenmek. |
| get the shaft |
argo (birinin) canı yanmak. |
| get the shakes |
k. dili titremeye başlamak, titreme nöbetine
tutulmak. |
| get the short end of the stick |
k. dili payına pek az bir şey düşmek. |
| get the short end of the stick/of it |
k. dili en az beğenilen şey birine düşmek: I got the
short end of the stick. En kötü pay bana düştü. |
| get the show on the road |
k. dili başlamak; işleri başlatmak. |
| get the upper hand |
galip gelmek, üstün çıkmak. |
| get the upper hand |
dizginleri ele geçirmek; öne geçmek. |
| get the worst of |
1. yenilmek, sırtı yere getirilmek, alt edilmek. 2. -den
kazançlı çıkmamak. |
| get through |
1. (to) -e varmak, -e ulaşmak: Owing to the snow no buses
have gotten through today. Bugün kar yüzünden buraya hiçbir otobüs
varamadı. 2. (tasarı, teklif v.b.) (meclisten) geçmek, onaylanmak.
3. (sınav, sınıf, kurs v.b.´ni) geçmek; (okulu) bitirmek. 4. to k.
dili (birine) (bir şeyi) anlatmak, (bir şeyi) (birinin) kafasına
sokmak. 5. (to) (biriyle) telefon bağlantısı kurmak; (birinin
numarasını) telefonda çıkarmak. 6. (with) -i bitirmek. 7. -i
tüketmek. 8. (zor bir durumu) atlatmak; (zor bir zamanı)
geçirmek. |
| get through to |
1. -e bir şey anlatmak: I can´t get through to her. Ona
bir şey anlatamam. 2. kafasına girmek: I think it´s finally gotten
through to him. Nihayet anladı galiba. |
| get to |
1. -e varmak/gelmek. 2. k. dili başlamak (Mastarla
birlikte kullanılır.): They got to talking. Konuşmaya başladılar.
3. lazım olmak, gerekmek; şart olmak: I´ve got to go now! Şimdi
gitmem gerek! 4. k. dili (birini) sinir etmek. |
| get to know |
-i tanımak. |
| get to the bottom of |
(meselenin) özünü öğrenmek: How can we get to the bottom
of this? Bu meselenin özünü nasıl öğrenebiliriz? |
| get to the bottom of |
(bir şeyin) asıl sebebini bulmak, (işin) kökenine
inmek. |
| get to the finals/make it to the finals |
finale kalmak |
| get to the heart of |
-in özüne inmek, -in esas anlamını kavramak. |
| get to the point |
sadede gelmek. |
| get to work |
işe başlamak: Get to work! Haydi, iş başına! |
| get together |
1. toplamak, biriktirmek. 2. bir araya gelmek, buluşmak.
3. (on) (üzerinde) anlaşmaya varmak, mutabık kalmak. |
| get under one´s skin |
-i kızdırmak, -i sinir etmek. |
| get under s.o.´s skin |
k. dili birinin sinirine dokunmak. |
| get up |
1. yataktan kalkmak. 2. ayağa kalkmak. 3. hazırlamak,
düzenlemek. 4. (birini) (belirli bir kıyafete) sokmak: She got
herself up as a mouse. Kendini fare kılığına soktu. 5. -i çıkmak;
-i çıkarmak: Can you get up these stairs? Bu merdivenleri çıkabilir
misiniz? Can you get the piano up the stairs? Piyanoyu
merdivenlerden çıkarabilir misin? 6. -i kaldırmak: Can they get it
up with a winch? Onu vinçle kaldırabilirler mi? 7. to -e varmak:
Which chapter have you gotten up to? Hangi bölüme
vardın? |
| get up on one´s soapbox |
k. dili nutuk çekmeye başlamak. |
| get up on the wrong side of the bed |
k. dili ters tarafından kalkmak. |
| get up the nerve to |
(bir şey yapmak için) cesaretini toplamak. |
| get what´s coming to one |
müstahakkını bulmak, hak ettiği cezayı yemek. |
| get what´s coming to one |
cezasını bulmak, layığını bulmak: She got what was coming
to her! Müstahaktır! |
| get wind of |
k. dili -den haber almak, -i duymak. |
| get wind of |
-i duymak, -i öğrenmek, -den haberdar olmak. |
| get wise |
(to) k. dili (-in) farkına varmak. |
| get wise to |
k. dili (birinin) ne yaptığının farkına varmak, (birinin)
ne yaptığını çakmak; (bir durumun) ne olduğunun farkına varmak,
(bir durumun) ne olduğunu çakmak. |
| get with it |
k. dili uyanmak, kendine gelmek (Mecazen söylenir.). |
| get worse |
daha kötü olmak. |
| get/catch a whiff of |
-in kokusunu duymak. |
| get/go to sleep |
uyumak. |
| get/have cold feet |
k. dili tereddüde düşmek, kararsızlığa kapılmak, şüpheler
duymaya başlamak. |
| get/have one´s way |
kendi istediğini yaptırmak. |
| get/have s.o.´s number |
birinin ne mal olduğunu öğrenmek/anlamak. |
| get/put s.o./s.t. out of one´s mind |
birini/bir şeyi aklından çıkarmak/unutmak. |
| get/win the nomination |
adaylık seçimlerini kazanmak. |
| getup |
i. kıyafet, kılık. |
| geyser |
i. 1. gayzer, kaynaç. 2. İng. (havagazıyla/doğalgazla çalışan)
şofben. |
| Ghana |
i. Gana. |
| Ghanaian |
i. Ganalı. s. 1. Gana, Gana´ya özgü. 2. Ganalı. |
| ghastly |
s. 1. beti benzi atmış. 2. korkunç. 3. k. dili berbat, çok
kötü. |
| ghazi |
i. gazi. |
| gherkin |
i. kornişon. |
| ghetto |
i. (çoğ. --s/--es) getto. |
| ghost |
i. hayalet, hortlak. |
| ghost town |
ölü kent; terkedilmiş yerleşim yeri. |
| ghostwriter |
i. bir diğerinin hesabına ve onun ismi altında kitap yazan
kimse. |
| ghoul |
i. gulyabani. |
| GHQ |
kıs. General Headquarters 1. ask. başkumandanlık karargâhı. 2.
merkez, idare merkezi. |
| GI |
i., k. dili Amerikan askeri/eri. s. Amerikan erlerine
özgü. |
| giant |
i. dev. s. dev gibi, kocaman. |
| giaour |
i. gâvur. |
| gibber |
f. konuşmaya benzeyen anlamsız sesler çıkarmak. |
| gibberish |
i. konuşmaya benzeyen anlamsız sesler. |
| gibbet |
i. darağacı. |
| gibe |
f. dokunaklı/incitici söz söylemek, alay etmek. i.
dokunaklı/incitici söz. |
| giblets |
i., çoğ. (kümes hayvanlarından elde edilen) sakatat. |
| Gibraltar |
i. Cebelitarık. |
| Gibraltarian |
i. Cebelitarıklı. s. 1. Cebelitarık, Cebelitarık´a özgü. 2.
Cebelitarıklı. |
| giddiness |
i. 1. baş dönmesi. 2. hoppalık, havailik, terelellilik. |
| giddy |
s. 1. baş döndürücü (yükseklik veya dönme hareketi). 2. hoppa,
havai, terelelli. |
| gift |
i. 1. hediye, armağan. 2. yetenek, istidat, Allah
vergisi. |
| gifted |
s. yetenekli, istidatlı. |
| gigantic |
s. dev gibi, kocaman. |
| giggle |
f. kıkırdamak, kıkır kıkır gülmek. i. kıkırdama. |
| gigolo |
i. jigolo. |
| gild 1 |
f. (--ed/gilt) yaldızlamak. |
| gild 2 |
i., bak. guild. |
| gilding |
i. yaldız. |
| gill |
i. solungaç. |
| gilt |
f., bak. gild. s. yaldızlı. i. yaldız. |
| gimmick |
i. 1. numara, trük. 2. alet. |
| gin 1 |
i. cin (içki). |
| gin 2 |
i. çırçır (makine). f. (--ned, --ning) (pamuğu) çırçırdan
geçirmek. |
| ginger |
i. zencefil. s. kızıl (saç). |
| ginger ale |
zencefilli gazoz. |
| gingerbread |
i. 1. zencefilli, pekmezli kek. 2. zencefilli, pekmezli
kurabiye. |
| gingerly |
z. büyük bir dikkatle. |
| gingham |
i. çizgili/damalı pamuklu kumaş. |
| ginkgo |
i. ginko, kızsaçı. |
| ginseng |
i. ginseng. |
| Gipsy |
i., bak. Gypsy. |
| gipsy |
i., bak. gypsy. |
| giraffe |
i. zürafa. |
| gird |
f. (--ed/girt) 1. çevrelemek, kuşatmak. 2. (on) (kılıç v.b.´ni)
kuşanmak. |
| gird o.s. for |
kendini -e iyice hazırlamak. |
| gird o.s. with |
-i takmak, -i takınmak, -i kuşanmak. |
| gird one´s loins |
(zor bir işe) hazırlanmak. |
| gird one´s loins |
paçaları sıvamak, kolları sıvamak. |
| gird s.o. with |
birine (bir şeyi) vermek/bahşetmek. |
| girder |
i. putrel, potrel. |
| girdle |
i. 1. korse. 2. kuşak, kemer. |
| girl |
i. 1. kız. 2. k. dili kız arkadaş. |
| girl friend |
kız arkadaş. |
| girl guide |
İng. kız izci. |
| girl scout |
kız izci. |
| girl scout |
kız izci. |
| girlhood |
i. kızlık çağı, kızlık. |
| girlish |
s. kız gibi; kızlara özgü. |
| girth |
i. 1. (semere ait) kolan. 2. çevre ölçüsü, çevre: The tree´s
girth was ninety centimeters. Ağacın çevresi doksan santimetreydi.
3. bel ölçüsü, bel. |
| gismo |
i., bak. gizmo. |
| gist |
i. ana fikir, esas anlam; başlıca fikirler. |
| give 1 |
f. (gave, giv.en) 1. vermek. 2. sebep olmak: Her presence gives
him pleasure. Varlığı ona mutluluk veriyor. It gave him a shock.
Onu şoke etti. This noise is giving me a headache. Bu gürültü
başımı ağrıtıyor. 3. göstermek: Can you give us some proof? Bize
kanıt gösterebilir misiniz? 4. esnemek, açılmak, eğilmek. 5. esnek
davranmak. 6. çökmek. |
| give 2 |
i. esneklik. |
| give a good account of o.s. |
Kendine düşen işi iyi yapmak anlamına gelir: He gave a
good account of himself on the battlefield today. Bugün iyi
savaştı. |
| give a play |
bir piyes oynamak. |
| give a roundup of the news |
önemli haberleri özet halinde vermek. |
| give a slip |
k. dili sıvışarak birinin elinden kurtulmak. |
| give a wide berth to |
-den kaçınmaya dikkat etmek. |
| give affront to |
-i kızdırmak, -i gücendirmek. |
| give an account of o.s. |
kendisi hakkında hesap vermek. |
| give an edge to |
1. -i bilemek. 2. (iştahı) açmak; (keyif, öfke v.b.´ni)
artırmak. |
| give away |
1. hediye olarak vermek, hediye etmek: She gave her dog
away. Köpeğini birine hediye etti. 2. ele vermek. |
| give back |
geri vermek, iade etmek. |
| give back |
geri vermek. |
| give birth to |
1. (çocuk/yavru) doğurmak. 2. doğurmak, meydana getirmek. |
| give birth to |
-i doğurmak. |
| give chase |
1. (av köpeği) avın kokusunu alıp peşine düşmek. 2.
kovalamaya başlamak. |
| give credence to |
#AD? |
| give ear to |
-e kulak vermek, -i dinlemek. |
| Give her my love! |
Ona sevgilerimi söyle! |
| Give her my regards. |
Ona benden selam söyle. |
| give in |
teslim olmak, razı olmak, kabul etmek. |
| give in to temptation/yield to temptation |
şeytana uymak. |
| give it one´s best shot |
elinden geleni yapmak. |
| give no leg to stand on |
tutunacak bir dal bırakmamak. |
| give notice |
bildirmek. |
| give o.s. airs |
çalım satmak. |
| give o.s. airs |
burnu havada olmak. |
| give off |
(koku, buhar v.b.´ni) yaymak, çıkarmak: Plants give off
oxygen. Bitkiler havaya oksijen verir. |
| give offense |
gücendirmek. |
| give offense |
1. gücendirmek, darıltmak, incitmek. 2.
sinirlendirmek. |
| give one a black eye |
bir gözünü patlatmak. |
| give one a tickle in one´s throat |
-e gıcık vermek, -i gıcıklamak. |
| give out |
çok yorulmak, bitmek. |
| give preference to |
-i tercih etmek. |
| give priority to |
-e öncelik tanımak. in order of priorities önem sırasına
göre. |
| give rein to |
-in dizginini salıvermek, -i başıboş bırakmak. |
| give rise to |
-e yol açmak, -e sebebiyet vermek. |
| give rise to |
-e yol açmak, -e neden olmak, -i meydana
getirmek. |
| give s.o. a bath |
birini yıkamak. |
| give s.o. a belt on |
k. dili birine yumruk indirmek. |
| give s.o. a blessing out |
k. dili birine sapartayı çekmek/vermek. |
| give s.o. a blowjob |
birinin penisini ağızla uyarmak, supet/süpet yapmak; saksofon
çalmak. |
| give s.o. a break |
birine bir fırsat vermek/bir şans tanımak. |
| give s.o. a cold welcome |
birini soğuk karşılamak. |
| give s.o. a fair shake |
birine adaletli/dürüst bir şekilde davranmak. |
| give s.o. a free hand |
birine geniş yetki vermek. |
| give s.o. a fright |
birini korkutmak. |
| give s.o. a hand |
1. birine yardım etmek. 2. birini alkışlamak. |
| give s.o. a hard time |
k. dili 1. (alay/tenkit etmek için) biriyle uğraşmak,
birine çullanmak. 2. birini çok uğraştırmak. |
| give s.o. a lift |
birini arabasına almak. |
| give s.o. a piece of one´s mind |
birinin ağzının payını vermek, birine verip
veriştirmek. |
| give s.o. a piece of one´s mind |
k. dili birine ağzına geleni söylemek, birine verip
veriştirmek. |
| give s.o. a raw deal |
birine haksızlık etmek. |
| give s.o. a ride |
birini (at/bisiklet/araba ile) götürmek: Will you give me
a ride to Bursa? Beni Bursa´ya kadar götürür müsünüz? He is riding
high. k. dili İşleri yolunda/tıkırında. |
| give s.o. a ring |
birine telefon etmek. |
| give s.o. a round of applause |
birini alkışlamak. |
| give s.o. a scare |
birini korkutmak. |
| give s.o. a shampoo |
birinin saçını şampuanla yıkamak. |
| give s.o. a spanking |
birinin kıçına şaplak atmak. |
| give s.o. a sporting chance |
k. dili birine kazanma imkânı tanımak. |
| give s.o. a start |
1. birini irkiltmek. 2. (birinin) arabasının motorunu
çalıştırmak. |
| give s.o. a start in life |
birinin hayata atılmasını sağlamak. |
| give s.o. a swelled head |
k. dili birinin başını döndürmek, birini şımartmak. |
| give s.o. a tickle |
birini gıdıklamak. |
| give s.o. a warm welcome |
1. birini nezaket ve içtenlikle karşılamak. 2. birini
pişman ettirmek. |
| give s.o. asylum |
pol. birine sığınma hakkı tanımak. |
| give s.o. credit for |
-in hakkını vermek. |
| give s.o. credit for |
(bir şeyden dolayı) birini takdir etmek. |
| give s.o. custody of |
birine (birinin) vesayetini vermek. |
| give s.o. hell |
k. dili birini fena halde haşlamak, birine adamakıllı bir
zılgıt vermek. |
| give s.o. his due |
birine haksızlık etmemek. |
| give s.o. money under the table |
k. dili birine rüşvet vermek. |
| give s.o. no quarter |
birine aman vermemek. |
| give s.o. one´s illness |
birine hastalığını bulaştırmak/geçirmek: Don´t give me
your cold! Nezleni bana bulaştırma! |
| give s.o. one´s word |
birine söz vermek. |
| give s.o. pause |
birini düşündürmek, birinin düşünmesine yol açmak. |
| give s.o. pleasure |
birine zevk/haz/keyif vermek. |
| give s.o. rope |
birini serbest bırakmak, birini kendi haline
bırakmak. |
| give s.o. shelter |
birini korumak. |
| give s.o. the benefit of the doubt |
k. dili birinin kötü/olumsuz bir şey yapmadığını
farzetmek. |
| give s.o. the bird |
k. dili el işaretiyle birine ´´Siktir!´´
demek. |
| give s.o. the boot |
argo birini sepetlemek, birini kapı dışarı etmek, birinin
kıçına tekmeyi atmak, birini işten çıkarmak. |
| give s.o. the bum´s rush |
İng., k. dili birini yaka paça çıkarmak; birini âdeta kapı
dışarı etmek. |
| give s.o. the bum´s rush |
k. dili birini yaka paça etmek/götürmek. |
| give s.o. the cold shoulder |
k. dili birine soğuk davranmak. |
| give s.o. the cold shoulder |
birine soğuk davranmak. |
| give s.o. the come-on |
-e pas vermek. |
| give s.o. the creeps |
birinin tüylerini ürpertmek. |
| give s.o. the glad eye |
birine pas vermek, birine davetkâr bir bakış
yöneltmek. |
| give s.o. the glad hand |
sahte bir sıcaklıkla el sıkmak/selam vermek. |
| give s.o. the jumps |
argo birini çok sinirlendirmek, birinin tepesini
attırmak. |
| give s.o. the once-over |
birini tepeden tırnağa süzmek. |
| give s.o. the pip |
İng. 1. birinin sinirine dokunmak. 2. birinin canını
sıkmak. |
| give s.o. the push |
k. dili birini sepetlemek/işten atmak. |
| give s.o. the red carpet treatment |
k. dili birini şatafatlı bir şekilde karşılayıp ağırlamak. |
| give s.o. the sack |
İng., k. dili birini işten atmak, birini
sepetlemek. |
| give s.o. the shaft |
argo birinin canını yakmak. |
| give s.o. the shirt off one´s back |
çok cömert olmak. |
| give s.o. the shivers |
birinin tüylerini ürpertmek/diken diken etmek. |
| give s.o. the slip |
k. dili sıvışarak birinden kaçmak/kurtulmak. |
| give s.o. the third degree |
1. birini konuşturmak için işkence yapmak. 2. birini sıkı
bir sorguya çekmek. |
| give s.o. the willies |
birinin tüylerini ürpertmek, birinin tüylerini diken
diken etmek. |
| give s.o. tit for tat |
k. dili birine misilleme yapmak, birine aynı biçimde
karşılık vermek. |
| give s.o. to understand s.t. |
birine bir şeyi ima etmek. |
| give s.o. what for |
k. dili 1. birini haşlamak, birine zılgıt vermek. 2.
birine dayak atmak. |
| give s.o./s.t. a trial |
birini/bir şeyi denemek. |
| give s.t. a lick and a promise |
bir şeyi yalapşap/yalap şalap yapmak. |
| give s.t. a press |
bir şeyi çabucak/şöyle bir ütülemek. |
| give s.t. a stir |
bir şeyi karıştırmak: Give that stew a stir! O güveci bir
karıştır! |
| give s.t. a swirl |
bir şeyi çalkalayarak döndürmek. |
| give s.t. a whirl |
k. dili bir şeyi denemek: Give it a whirl! Onu bir
dene! |
| give s.t. one´s consideration |
bir şey üzerinde düşünmek. |
| give s.t. prominence |
bir şeyi ön plana çıkarmak. |
| give s.t. some thought |
bir şeyi iyice düşünmek. |
| give s.t. the benefit of the doubt |
k. dili bir şeyin kötü/olumsuz bir sonuç vermediğini
farzetmek. |
| give s.t. the once-over |
1. bir şeyi gözden geçirmek. 2. etrafı şöyle bir
düzeltmek. |
| give short notice |
(bir işin yapılması için) çok az zaman vermek. |
| give solace to |
-i teselli etmek, -e teselli vermek. |
| give thanks |
şükretmek. |
| give the alarm |
tehlike işareti vermek. |
| give the land a wide berth |
karadan çok uzakta bulunmak. |
| give the lie to |
-in yalan/yanlış olduğunu göstermek. |
| give the start signal |
spor start vermek. |
| give umbrage to |
-i gücendirmek. |
| give up |
1. vazgeçmek. 2. pes etmek. |
| give up the ghost |
1. ölmek, son nefesini vermek. 2. (makine/motor)
bozulmak. |
| give up the ghost |
1. ölmek, son nefesini vermek. 2. (makine/motor)
bozulmak. |
| give up thought of |
-i aklından çıkarmak. |
| give vent to |
-i belli etmek, -i göstermek. |
| give voice to |
-i anlatmak, -i ifade etmek, -i dile getirmek. |
| give witness |
bak. bear witness. |
| give/lend s.o. a helping hand |
birine yardım elini uzatmak. |
| give/make a speech |
bir konuşma yapmak. |
| give-and-take |
i., k. dili karşılıklı özveri, karşılıklı fedakârlık. |
| given |
f., bak. give. s. belirli, muayyen. i. veri. |
| given name |
küçük isim. |
| gizmo |
i. aygıt; alet. |
| gizzard |
i. 1. biyol. taşlık, katı. 2. şaka mide. |
| glacial |
s. 1. buzullara ait: glacial lake buzul gölü. 2. buz gibi, çok
soğuk. |
| glacier |
i. buzul. |
| glad 1 |
i., k. dili, bak. gladiolus. |
| glad 2 |
s. (--der, --dest) mutlu, memnun: He was glad to see us. Bizi
gördüğüne sevindi. I´ll be glad to do it. Onu memnuniyetle
yaparım. |
| glad rags |
bayramlıklar, en iyi giysiler. |
| glad rags |
k. dili süslü giysiler. |
| glad to meet you |
I´m glad to meet you. Tanıştığımıza memnun
oldum. |
| gladden |
f. sevindirmek. |
| glade |
i. orman içindeki açık alan. |
| glad-hand |
f. sahte bir sıcaklıkla el sıkmak/selam vermek. |
| gladiator |
i. gladyatör. |
| gladiolus |
çoğ. glad.i.o.li (glädiyo´lay) i., bot. glayöl,
kuzgunkılıcı. |
| gladly |
z. memnuniyetle. |
| gladness |
i. memnuniyet. |
| glamor |
i. romantik bir çekicilik. |
| glamorise |
f., İng., bak. glamorize. |
| glamorize |
f. 1. romantik ve çekici bir şekilde tarif etmek. 2. romantik
ve çekici bir hava vermek. |
| glamorous |
s. romantik bir çekiciliği olan. |
| glamour |
i., İng., bak. glamor. |
| glamourise |
f., İng., bak. glamorize. |
| glamourize |
f., İng., bak. glamorize. |
| glamourous |
s., İng., bak. glamorous. |
| glance |
f. at -e göz atmak. i. bakış. |
| glance off |
-i sıyırıp geçmek. |
| gland |
i., anat. bez, beze, gudde. |
| glare |
f. 1. göz kamaştıracak bir şekilde parlamak. 2. at -e ters ters
bakmak. i. 1. göz kamaştırıcı parıltı. 2. ters bakış. |
| glaring |
s. 1. göz kamaştırıcı. 2. çok parlak, çiğ (renk). 3. çok göze
çarpan. 4. ters ters bakan. |
| glass 1 |
i. 1. cam. 2. bardak: a glass of water bir bardak su. a water
glass su bardağı. |
| glass 2 |
f. cam takmak, camlamak. |
| glass cutter |
elmastıraş, elmas. |
| glass in |
-i camla kapatmak. |
| glass wool |
cam yünü. |
| glassblower |
i. üfleyerek cam ve şişe yapan kimse. |
| glasses |
i., çoğ. gözlük. |
| glasses frames |
gözlük çerçevesi. |
| glassful |
i. bardak dolusu. |
| glasshouse |
i. 1. cam fabrikası. 2. İng. sera. |
| glassware |
i. zücaciye. |
| glassworks |
i. cam fabrikası. |
| glassy |
s. 1. cam gibi. 2. durgun ve parıldayan (deniz, göl v.b.). 3.
donuk (bakış). |
| glaucoma |
i., tıb. glokom, karasu. |
| glaze |
f. 1. (pencereye) cam takmak. 2. (seramik nesneleri) sırlamak.
3. (bakış) donuklaşmak. i. (seramikte) sır. |
| glazier |
i. camcı. |
| gleam |
i. pırıltı. f. pırıldamak, parıldamak, parlamak. |
| glean |
f. 1. hasattan sonra ekin toplamak; hasattan sonra (tarladaki)
ekinleri toplamak. 2. azar azar (bilgi) toplamak. |
| glee |
i. neşe. |
| glee club |
koro. |
| gleeful |
s. neşeli, neşe dolu. |
| glen |
i. küçük vadi, dere. |
| glib |
s. (--ber, --best) 1. cerbezeli. 2. kolaya kaçan ve içtenliksiz
(cevap/söz). |
| glide |
f. süzülerek gitmek, süzülmek; sessizce ve kayıyormuş gibi
gitmek. |
| glider |
i. planör. |
| gliding |
i. 1. süzülerek gitme, süzülme. 2. planörcülük. |
| glimmer |
f. hafifçe pırıldamak. i. hafif pırıltı. |
| glimpse |
i. anlık bakış, kısa bakış. f. (birini/bir şeyi) bir an için
görmek. |
| glint |
f. pırıldamak, parıldamak. i. pırıltı. |
| glisten |
f. pırıldamak, parıldamak. i. parıltı. |
| glitter |
f. pırıldamak, parıldamak. i. pırıltı. |
| gloat |
f. over -den şeytanca bir zevk duymak, (birinin
başarısızlığını) zevkle seyretmek; “Oh olsun!” demek. |
| glob |
i. 1. damla. 2. topak. |
| global |
s. 1. tüm dünyayı kapsayan/ilgilendiren. 2. global. |
| globe |
i. 1. küre, yuvarlak, yuvar. 2. yerküre, yeryuvarlağı,
yeryuvarı. 3. küre, yerküreyi simgeleyen model. 4. (lamba için)
karpuz. |
| globe-trotter |
i. sık sık dünyayı dolaşan kimse. |
| gloom |
i. 1. karanlık; loşluk. 2. kasvet, hüzün. |
| gloomy |
s. 1. karanlık; loş. 2. kasvetli, hüzünlü. |
| glorification |
i. 1. hamdederek (Allahı) yüceltme. 2. yüceltme. |
| glorify |
f. 1. hamdederek (Allahı) yüceltmek. 2. yüceltmek. |
| glorious |
s. 1. çok şerefli, yüceltilmeye değer. 2. fevkalade güzel,
harikulade, muhteşem. |
| glory |
i. 1. şan ve şeref. 2. ihtişam, görkem. 3. medarı iftihar. f.
in 1. -e çok sevinmek. 2. ile çok övünmek. |
| gloss 1 |
i. 1. parlaklık. 2. sahte bir dış görünüm: Her politeness was
merely a gloss. Onun nezaketi sadece bir gösterişti. f. over (bir
yanlışı, doğru olmayan bir şeyi) doğru/makul göstermek. |
| gloss 2 |
i. 1. açıklama. 2. yorum. f. 1. açıklamak. 2. açıklayıcı yazı
eklemek. |
| glossary |
i. lügatçe, kitabın sonundaki sözlük bölümü. |
| glossy |
s. parlak. |
| glove |
i. eldiven. |
| glove compartment |
torpido gözü. |
| glow |
f. 1. (kor) parlamak; kor gibi parlamak: The cat´s eyes glowed
in the dark. Kedinin gözleri karanlıkta kor gibi parlıyordu. 2.
(yüzü/yanakları) kızarmak. i. 1. parıltı. 2. kızarıklık. |
| glower |
f. ters ters bakmak. i. ters bakış. |
| glowworm |
i. ateşböceği. |
| gloxinia |
i., bot. gloksinya. |
| glucose |
i. glikoz. |
| glue |
i. zamk. f. zamklamak. |
| glum |
s. (--mer, --mest) 1. asık suratlı, somurtuk. 2. kasvet
veren. |
| glut |
i. aşırı miktar: There´s a glut of turnips on the market.
Piyasa şalgama boğuldu. f. (--ted, --ting) |
| glut o.s. with/on |
-i tıka basa yemek: They glutted themselves on pears.
Armutları tıka basa yediler. |
| glut the market with |
piyasayı (aşırı miktarda mala) boğmak: He glutted the
market with bananas. Piyasayı muza boğdu. |
| glutinous |
s. tutkala benzer, yapış yapış. |
| glutton |
i. obur. |
| gluttonous |
s. obur. |
| gluttony |
i. oburluk. |
| glycerin |
i. gliserin. |
| glycerine |
i., bak. glycerin. |
| GMT |
kıs. Greenwich Mean Time. |
| gnarled |
s. boğum boğum. |
| gnash |
f. (diş) gıcırdatmak. |
| gnat |
i. 1. tatarcık. 2. titrersinek. |
| gnaw |
f. kemirmek. |
| gnome |
i. (peri masallarında) cüce. |
| GNP |
kıs. gross national product. |
| go (the) whole hog |
(bir işi) tamamıyla yapmak, hiçbir şeyi atlamadan yapmak,
esaslı bir şekilde yapmak. |
| go (the) whole hog |
(bir işi) tam yapmak. |
| go 1 |
f. (went, gone) 1. gitmek. 2. -e çıkmak: She´s gone shopping.
Alışverişe çıktı. They´ve gone for a walk. Onlar yürüyüşe çıktı. 3.
(bir şeyin) yeri (belirli bir) yer olmak: That book goes there. O
kitabın yeri orası. 4. (makine) işlemek, çalışmak. 5. olmak:
İrfan´s gone crazy. İrfan delirdi. That bank´s gone private. O
banka özel sektöre geçti. 6. (belirli bir) durumda kalmak: Her
screams went unheard. Çığlıkları duyulmadı. He went hungry all day.
Gün boyunca aç kaldı. 7. gitmek, satılmak: The apartment went for a
song. Daire çok ucuza gitti. 8. (on) (para) gitmek, harcanmak: One
third of his salary goes on rent. Maaşının üçte biri kiraya
gidiyor. 9. yok olmak, kaybolmak; (zaman/mevsim) uçup gitmek. 10.
ortadan kaldırılmak; işten çıkarılmak; yürürlükten kaldırılmak:
Nuri must go; that´s certain. Nuri gitmeli; orası kesin. 11.
gitmek, ölmek: I know they´ll sell this farm once I´m gone. Ben
gittikten sonra bu çiftliği satacaklarını biliyorum. 12.
(zaman/toplantı) geçmek; (hayat/işler) (herhangi bir durumda)
olmak, gitmek: How´d the meeting go? Toplantı nasıl geçti? How´s it
going? İşler nasıl gidiyor? 13. (şiir, tekerleme v.b.´nin sözleri,
müziğin nağmesi) (belirli bir biçimde) olmak: The first line of the
rhyme goes like this: “Little Miss Muffet sat on a tuffet.”
Tekerlemenin ilk satırı şöyle: “Minnacık Matmazel Muffet bir ot
kümesi üstünde oturuyordu.” 14. into mat. (bir sayı) (başka bir
sayıyı) bölmek: Five won´t go into four. Beş dördü bölemez. 15.
(belirli bir ses) çıkarmak: Her heart went pit-a-pat. Yüreği güm
güm attı. 16. in/into -e sığmak: It won´t go in the box. Kutuya
sığmaz. 17. with -e uymak, -e uygun olmak: That hat doesn´t go with
that dress. O şapka o elbiseye uymuyor. 18. (saat) (belirli bir
zamanı) göstermek: It´s gone four. Saat dört oldu. |
| go 2 |
i., İng. sıra: It´s your go. Sıra sende. |
| go a long way towards |
(bir şey) çok katkıda bulunmak, çok yararlı olmak:
This´ll go a long way towards making up for what you did. Bu,
yaptığını affettirmeye bayağı yardımcı olur. |
| go aboard |
binmek. |
| go about |
den. tiramola etmek. |
| go about a task |
bir işi ele almak, bir işe başlamak. |
| go abroad |
yurtdışına gitmek, dışarı gitmek. |
| go after |
(yakalamak/almak için) peşinden gitmek;
kovalamak. |
| go against |
1. -e karşı gelmek, -e karşı olmak. 2. -e aykırı olmak.
3. (sonuç) -in aleyhinde olmak. |
| go against the grain |
(birinin) tabiatına aykırı olmak. |
| go aground |
karaya oturmak. |
| go ahead |
1. devam etmek. 2. of -den önce gitmek. |
| go ahead |
1. (of) -den önce gitmek. 2. (with) -e devam
etmek. |
| Go ahead and smoke! |
Buyur, sigaranı iç! |
| Go ahead! |
1. Devam et! 2. Buyur! |
| Go ahead! |
Devam et! |
| go all out |
k. dili elinden geleni yapmak. |
| go all the way |
(with) 1. tamamıyla hemfikir olmak. 2. (birinin) tüm
isteklerini yerine getirmek. 3. cinsel ilişkide bulunmak, sevişmek:
They´ve gone all the way. Mercimeği fırına vermişler. |
| go all the way |
1. son haddine varmak. 2. her naneyi yemek. |
| go along with |
1. ile beraber gitmek. 2. -e razı olmak, -i kabul
etmek. |
| Go along! |
Haydi, git! |
| Go along. |
Hadi git. |
| go ape over |
k. dili -e bayılmak, ... için deli olmak. |
| go around |
1. herkese yetmek. 2. with ile arkadaş olmak, ile
birlikte olmak. 3. (hastalık) çok kişiye bulaşmak. |
| go ashore |
karaya çıkmak. |
| go astray |
1. (hayvan) sürüden çıkıp kendi başına gitmek, sürüden
ayrılmak. 2. (insan) kötü yola sapmak, doğru yoldan sapmak. 3.
yanlış yapmak, hata yapmak. |
| go at |
-e saldırmak. |
| go away |
gitmek, ayrılmak. |
| go awry |
ters gitmek. |
| go back |
dönmek. |
| go back on one´s promise/word |
sözünden dönmek. |
| go back on one´s word |
sözünden dönmek. |
| go back on one´s word |
sözünden dönmek. |
| go back on s.o. |
birine ihanet etmek. |
| go bad |
(yiyecek) bozulmak. |
| go bad |
bozulmak. |
| go bail for |
-e kefil olmak. |
| go bananas |
k. dili çıldırmak. |
| go bankrupt |
iflas etmek, batmak. |
| go begging |
istenilmemek, rağbet görmemek. |
| go belly-up |
k. dili topu atmak, iflas etmek. |
| go berserk |
çıldırarak etrafı kırıp geçirmek. |
| go beyond |
-in ötesine geçmek. |
| go beyond reason |
makul sınırların dışına çıkmak. |
| go bust |
k. dili iflas etmek, sıfırı tüketmek, topu atmak. |
| go by |
geçip gitmek. |
| go by |
1. geçmek: Several hours went by. Birkaç saat geçti. I´ve
never gone by your house. Evinin önünden hiç geçmedim. Don´t let
that chance go by! O fırsatı kaçırma! 2. (bir şeyi) kılavuz saymak;
(bir şeye) riayet etmek: Don´t go by what he says! Onun dediklerine
göre hareket etme! 3. -e bakarak hükme varmak, -e bakmak: If you go
only by appearances, you´d say he´s poor. Sadece görünüşüne
bakarsan fakir olduğunu söylerdin. |
| go by the board |
1. (fırsat) kaçmak. 2. vazgeçilmek, bırakılmak. |
| go by the board |
(iyi şeyler) yok olmak, gitmek; (fırsat) kaçırılmak; (iş,
tasarı v.b.) suya düşmek. |
| go down |
1. (seviye/kalite) düşmek. 2. batmak. 3. (şiş/sular)
inmek; (lastik) sönmek. 4. karşılanmak: The proposal went down
well. Teklif iyi karşılandı. 5. to -e uzanmak. |
| go down in history |
tarihe geçmek. |
| go down the drain |
boşa gitmek, ziyan olmak. |
| go down the drain |
k. dili (para) boşuna harcanmak, boşa gitmek. |
| go downhill |
(başarı, sağlık v.b.) düşüş göstermek, bozulmak; baş
aşağı gitmek. |
| go Dutch |
k. dili (bir eğlentide) masrafı Alman usulü
bölüşmek. |
| go far |
çok başarılı olmak. |
| go far |
çok başarılı olmak. |
| Go fly a kite! |
Çek arabanı! |
| go for |
1. -e saldırmak, -in üstüne varmak. 2. -i elde
etmeye çalışmak. 3. -i seçmek; -i tercih etmek. 4. -den hoşlanmak.
5. için geçerli olmak: I´m fed up with all of you. And that goes
for you too Kıymet. Hepinizden bıktım artık. Bu senin için de
geçerli, Kıymet. |
| go for a song |
çok ucuza satılmak. |
| go for a walk |
yürüyüşe çıkmak. |
| go for a walk/take a walk |
yürüyüşe çıkmak, gezmeye gitmek. |
| Go for it! |
Yallah! |
| go for nothing |
boşa gitmek, heder olmak. |
| go from bad to worse |
kötüyken daha kötü olmak. |
| go from bad to worse |
gittikçe/giderek kötüleşmek, kötüye gitmek. |
| go gaga over |
(bir şey için) deli olmak. |
| go green around the gills |
k. dili benzi atmak. |
| go halves |
k. dili paylaşmak, üleşmek. |
| go haywire |
k. dili 1. sapıtmak, delirmek. 2. bozulmak. |
| go hog wild |
k. dili çılgınlaşmak, çılgınca davranmak, iyice
azmak. |
| go in |
1. girmek. 2. girmek, uymak. 3. (güneş/ay) bulutla
örtülmek. |
| go in for |
(bir şeyin) meraklısı olmak, (bir şeyi) yapmaktan
hoşlanmak. |
| go in with s.o. on |
(bir şeyde) biriyle ortak olmak. |
| go into |
1. (bir mesleğe) girmek. 2. (bir iş) için (belirli bir
süre) harcanmak: Five years of work have gone into the preparation
of this project. Bu projeyi hazırlamak için beş yıl çalıştık. 3.
(bir şeyi konuşmaya/tartışmaya/açıklamaya/araştırmaya)
girmek. |
| go into a decline |
kuvvetten düşmek. |
| go into a skid |
(araba) kaymaya başlamak. |
| go into action |
harekete geçmek. |
| go into detail |
ayrıntılara girmek. |
| go into details |
ayrıntılara girmek. |
| go into effect |
yürürlüğe girmek. |
| go into one´s shell |
kabuğuna çekilmek, susup insanlarla konuşmamak. |
| go into operation |
yürürlüğe girmek. |
| go it alone |
kendi başına hareket etmek/yaşamak. |
| Go it! |
1. Koş! 2. Haydi gayret! |
| go native |
yerliler gibi davranmaya/düşünmeye/giymeye
başlamak. |
| go off |
1. patlamak. 2. çalmaya başlamak. 3. (ışıklar/kalorifer)
sönmek; (bir aygıt) durmak, işlemez olmak, çalışmamak. 4. (yemek)
bozulmak. 5. (bir olay) (belirli bir şekilde) geçmek. 6. İng., k.
dili -den hoşlanmamaya başlamak. |
| go off at half cock |
hazırlıksız iş görmek. |
| go off one´s chump |
İng., k. dili aklını oynatmak, oynatmak, kafayı
üşütmek. |
| go off the air |
radyo, TV yayına son vermek. |
| go off the deep end |
k. dili kendini fazlasıyla kaptırmak. |
| go off the deep end |
k. dili 1. kendini bir işe fazlasıyla kaptırmak. 2. çok
kızmak, kudurmak, köpürmek, kendini kaybetmek. |
| go off the rails |
1. raydan çıkmak. 2. k. dili aklını
kaçırmak/oynatmak. |
| go on |
1. olmak; devam etmek: What´s going on? Ne oluyor? The
party went on all night. Parti gece boyunca devam etti. 2.
(ışıklar/kalorifer) yanmaya başlamak; (aygıt) çalışmaya başlamak.
3. (bir işi sürdürebilmek için) (bir söze/kanıta) dayanmak: What
are you going on? Neye dayanıyorsun? 4. devam etmek, gitmek: Go on;
I´ll wait here for the others. Sen devam et; ben öbürlerini
bekleyeceğim burada. 5. (zaman) geçmek. 6. (with) -e devam etmek.
7. (belirli bir şekilde) davranmaya devam etmek: If you go on like
this you´ll end up in a loony bin. Böyle devam edersen tımarhaneyi
boylarsın. 8. konuşmaya devam etmek. 9. (about) (hakkında)
fazlasıyla konuşmak, bıktıracak kadar konuşmak. 10. (at) -i
azarlamak, -in başının etini yemek. |
| go on a diet |
perhize başlamak. |
| go on strike |
grev yapmak. |
| go on strike |
greve gitmek. |
| go on the rampage |
(through) (-i) yakıp yıkmak, (-i) kasıp kavurmak. |
| go on the road |
(tiyatro topluluğu) turneye çıkmak. |
| go on the rocks |
k. dili 1. (evlilik) bozulmak. 2. (işyeri) topu atmak,
iflas etmek. |
| go on the stage |
tiyatro oyuncusu olmak. |
| go on the stage |
oyuncu olmak, tiyatrocu olmak. |
| go on tour |
turneye çıkmak. |
| Go on! |
Aman sen de!/Haydi canım sen de! |
| go one´s way |
kendi yoluna gitmek, bildiğini okumak. |
| go out |
1. eğlenmek için dışarı çıkıp insanlarla buluşmak,
çıkmak. 2. (with) ile flört etmek, ile gezmek, ile çıkmak: Tarık´s
started to go out with Derya. Tarık, Derya ile çıkmaya başladı. 3.
(mektup, koli, ilan v.b.) yollanmak, gönderilmek. 4. (ateş/ışık)
sönmek. 5. (deniz) çekilmek: The tide´s going out. Deniz çekiliyor.
6. demode olmak. |
| go out of one´s way to do s.t. |
k. dili özel bir çaba sarfederek bir şeyi
yapmak. |
| go out of sight |
gözden kaybolmak. |
| go over |
1. -i incelemek, -i kontrol etmek. 2. -i tekrar anlatmak,
-i tekrar açıklamak. 3. -i tekrar gözden geçirmek. 4. (belirli bir
şekilde) karşılanmak: It went over well in the meeting. Toplantıda
iyi karşılandı. 5. (bir grubu bırakarak) (başka bir gruba) girmek:
He abandoned the Anglican church and went over to Rome. Anglikan
kilisesini bırakıp Katolik oldu. |
| go over the top |
k. dili amaçlanan sınırı aşmak: We went over the top by
seventy million liras. Amaçladığımızdan yetmiş milyon lira fazla
elde ettik. |
| go overboard for/about |
k. dili -e fazla tutkun olmak. |
| go places |
başarılı olmak; mesleğinde ilerlemek. |
| go places |
k. dili başarıya ulaşmak. |
| go round |
bak. go around. |
| go s.o. one better |
birinin yaptığından daha iyisini yapmak, birini
geçmek. |
| go shares |
paylaşmak: I´ll go shares with you in this. Bunu seninle
paylaşırım. |
| go shares with |
ile paylaşmak, ile üleşmek. |
| go shopping |
çarşıya çıkmak, alışverişe çıkmak. |
| go short |
(of) (birine) yeterli miktarda (bir şey) olmamak: They won´t go
short of bread. Onlara yetecek kadar ekmek var. |
| go soft in the head |
k. dili aklını oynatmak, oynatmak. |
| go sour |
1. ekşimek. 2. bozulmak, kötüye gitmek. |
| go stag |
k. dili (bir erkek) (bir eğlenceye/partiye) damsız
gitmek. |
| go steady |
devamlı olarak tek bir kişi ile flört etmek; with ancak
(belirli biriyle) çıkmak/gezmek. |
| go steady |
k. dili birbirinden başka kimseyle çıkmamak/flört
etmemek. |
| go steady with |
k. dili sadece (belirli biriyle) çıkmak/flört
etmek. |
| go straight |
1. düz/doğru gitmek. 2. doğru yoldan ayrılmamak, ahlaklı
bir şekilde yaşamak. |
| go sugary |
(reçel, bal v.b.) şekerlenmek. |
| go swimmingly |
k. dili (işler) çok iyi/tıkırında gitmek. |
| go the round |
ağızdan ağıza dolaşmak. |
| go through |
1. (hastalık, sıkıntı v.b.´ni) geçirmek. 2. (parayı)
harcamak. 3. (bir kanun tasarısı v.b.) onaylanmak. 4. -i gözden
geçirmek, -i kontrol etmek; (cepleri) yoklamak. 5. (bir şeyi)
konuşmak: We´ve already gone through this once. Bunu zaten bir kez
konuştuk. |
| go through |
1. (tasarı, teklif v.b.) (meclisten) geçmek, onaylanmak.
2. (bir taşıt) (durulması gereken bir yerden) durmadan geçmek. 3.
-i incelemek, -i araştırmak, -i arayıp taramak. 4. (zor bir durumu)
atlatmak; (zor bir zamanı) geçirmek. 5. (sınav, sınıf, kurs
v.b.´ni) geçmek; (okulu) bitirmek. 6. with k. dili (bir şeyi)
yapmak: Are you really going to go through with this? Bunu
gerçekten yapacak mısın? 7. k. dili olmak, gerçekleşmek. |
| go through the mill |
1. büyük zorluklar atlatmak. 2. feleğin çemberinden
geçmek. |
| go through the roof |
k. dili çok kızmak, küplere binmek. |
| go through with |
(planlanmış bir şeyi) gerçekten yapmak,
gerçekleştirmek. |
| go to all lengths/go to any length/go to great
lengths |
her çareyi kullanmak, her çareye başvurmak. |
| go to any extent |
her şeye başvurmak: He´ll go to any extent to get it. Onu
elde etmek için her şeye başvurur. |
| go to bed |
yatmak. |
| go to bed |
(gece uykusuna yatmak üzere) yatmak. |
| go to bed with |
ile cinsel ilişkide bulunmak, ile sevişmek. |
| Go to blazes! |
k. dili Cehennem ol! |
| go to extremes |
ifrata kaçmak. |
| go to great expense |
(bir şeyi yapmak için) çok masraf etmek, büyük masrafa
girmek. |
| go to great expense |
çok masrafa girmek. |
| go to hell |
cehennemin dibine gitmek. |
| Go to hell! |
Cehennem ol! |
| go to one´s glory |
ölmek. |
| go to one´s head |
1. kendini bir şey zannetmesine sebep olmak, başını
döndürmek. 2. (içki) başına vurmak. |
| go to one´s head |
başını döndürmek. |
| go to pieces |
(bir olay karşısında) kendini tutamayıp ağlamaya,
fenalıklar geçirmeye veya o zamana kadar gizli tuttuğu her şeyi
ifşa etmeye başlamak. |
| go to pieces |
1. parçalanmak. 2. k. dili (kendini) dağıtmak. |
| go to pot |
berbat olmak. |
| go to pot |
k. dili bozulmak, mahvolmak. |
| go to press |
(gazete v.b.) baskıya girmek. |
| go to press |
baskıya girmek. |
| go to rack and ruin |
harabeye dönmek, harap olmak; mahvolmak. |
| go to school |
1. okula gitmek. 2. okula/üniversiteye devam etmek;
tahsil/eğitim görmek. |
| go to sea |
denizci olmak. |
| go to sea |
1. denizci olmak. 2. deniz yolculuğuna çıkmak. |
| go to see |
1. (belirli bir amaç için) (bir yere) gitmek: I went to see
what I could find there. Orada neler bulabilirim diye bir bakmaya
gittim. 2. -in ziyaretine gitmek; ile görüşmeye gitmek; -i görmeye
gitmek: They´ve gone to see him. Onu görmeye gittiler. |
| go to seed |
çaptan düşmek. |
| go to seed |
tohuma kaçmak. |
| go to sugar |
(reçel, bal v.b.) şekerlenmek. |
| go to the dogs |
k. dili 1. ahlaken çökmek. 2. bozulmak. |
| go to the dogs |
rezil olmak. |
| go to the flicks |
k. dili (film seyretmek için) sinemaya gitmek. |
| go to the movies |
sinemaya gitmek. |
| go to the wall |
k. dili iflas etmek; iflasın eşiğinde olmak. |
| go to town |
1. hızlı çalışmak; büyük bir gayretle çalışmak. 2. çok
başarılı olmak. |
| go to town |
1. şehre gitmek. 2. k. dili hız ve gayretle çalışmak. 3.
k. dili çok başarılı olmak. |
| go to waste |
ziyan olmak, heder olmak, boşa gitmek. |
| go to wrack and ruin |
bakımsızlıktan harabeye dönüşmek. f. |
| go together |
birbirine uymak. |
| go too far |
ileri gitmek, fazla olmak, çok olmak. |
| go under |
1. batmak. 2. iflas etmek, batmak. |
| go under |
k. dili 1. batmak. 2. iflas etmek, batmak. |
| go under the name of |
adıyla tanınmak. |
| go underground |
faaliyetlerini gizli olarak sürdürmeye başlamak,
yeraltına kaymak. |
| go up |
1. çıkmak, yükselmek. 2. artmak. 3. tiy. (perde)
kalkmak. |
| go up in flames/smoke |
tamamıyla yanmak. |
| go up in smoke |
1. yanıp kül olmak. 2. yok olmak. No smoking. Sigara
içilmez. |
| go white as a sheet |
k. dili sapsarı/bembeyaz kesilmek, benzi atmak/uçmak,
beti benzi atmak. |
| go wild |
çıldırmak. |
| go with |
1. -e uygun olmak, -e uymak; -e yakışmak. 2. ile flört
etmek. |
| go with the crowd |
grubun isteğine uymak. |
| go without |
1. -den mahrum kalmak: He´s gone without food for three
days. Üç gün yemekten mahrum kaldı. 2. -siz yaşayabilmek, -siz
yapabilmek: She knows how to go without electricity. Elektriksiz
idare etmeyi biliyor. |
| go without saying |
söylemeye lüzum olmamak: It goes without saying that you
must be punctual. Vaktinde gelmenizin gerekli olduğunu söylemeye
lüzum yok. |
| go wrong |
1. bozulmak; aksamak: After that everything began to go
wrong. Ondan sonra her şey aksamaya başladı. What went wrong?
Aksayan neydi? 2. yanılmak, yanlış/hata yapmak: Where´d we go
wrong? Nerede yanlış yaptık? |
| go/be on the dole |
işsizlik yardımı almak. |
| go/get off scot-free |
k. dili (sanık) hiçbir ceza yemeden serbest bırakılmak. |
| go/run counter to |
1. -e aykırı düşmek, -e uymamak. 2. -e zıt gitmek. |
| go/stand bail for |
1. (sanığın) kefaletini yatırmak. 2. (sanığa) kefil olmak. |
| go/work on the assumption that |
(bir şeyin olacağını) zannederek harekete geçmek/harekete
geçmiş olmak. |
| goad |
i. üvendire. f. 1. üvendire ile dürtmek. 2. dürtmek;
kışkırtmak; itmek. |
| go-ahead |
i. 1. enerji ve girişim; enerji ve inisiyatif. 2. the izin,
müsaade. s. 1. enerjik ve girişken; enerjik ve inisiyatifini
kullanan. 2. yeni yöntem veya düşüncelere açık olan. |
| goal |
i. 1. amaç, gaye, hedef, erek, maksat. 2. spor kale. 3. spor
gol. |
| goal kick |
kale vuruşu, aut atışı. |
| goal line |
gol çizgisi. |
| goal posts |
spor kale direkleri. |
| goalie |
i., k. dili kaleci. |
| goalkeeper |
i. kaleci. |
| goat |
i. keçi; teke. |
| goatee |
i. keçisakalı. |
| gob |
i., k. dili 1. parça. 2. çoğ. büyük miktar, çok. |
| gobble 1 |
f. acele yemek, atıştırmak. |
| gobble 2 |
f. hindi gibi sesler çıkarmak. i. hindi sesi. |
| gobbler |
i. baba hindi. |
| go-between |
i. aracı, arabulucu. |
| goblet |
i. kadeh. |
| goblin |
i. cin (göze görünmeyen efsanevi yaratık). |
| god |
i. tanrı, ilah. |
| God bless you! |
Allah senden razı olsun! |
| God forbid! |
Allah korusun! |
| God help us! |
Allah yardımcımız olsun! |
| God only knows! |
Allah bilir! |
| God willing |
inşallah. |
| godchild |
i. vaftiz çocuğu. |
| goddamn |
ünlem Kahrolsun! s. kahrolası. |
| goddess |
i. tanrıça, ilahe. |
| godfather |
i. vaftiz babası. |
| God-fearing |
s. dindar, dini bütün, mütedeyyin. |
| godforsaken |
s. 1. çok tenha, cinlerin cirit oynadığı (yer). 2. sefil. |
| godhead |
i. tanrılık, uluhiyet. |
| godless |
s. Allahsız, Tanrısız. |
| godlike |
s. Tanrısal. |
| godly |
s. dindar. |
| godmother |
i. vaftiz anası. |
| godsend |
i. Hızır gibi yetişen devlet kuşu, beklenmedik nimet. |
| Godspeed |
ünlem 1. Allah yardımcın olsun! 2. İyi yolculuklar! |
| gofer |
i., argo (işyerinde) ayak işlerini yapan kimse, hizmetli,
odacı. |
| go-getter |
i. gayretli ve tuttuğunu koparan kimse. |
| goggles |
i., çoğ. gözleri toz, su, kar veya rüzgârdan koruyan
gözlük. |
| going |
i. 1. gidiş, ayrılış. 2. ilerleme hızı: That part of the road
is hard going. Yolun o bölümünden geçmek zor. This book´s heavy
going. Bu kitabı okumak zor. s. |
| going concern |
kâr eden ticari kuruluş. |
| going price |
şimdiki fiyat. |
| going to be |
What are you going to be when you grow up? Büyüyünce ne
olacaksın? |
| goings-on |
i., çoğ. olup bitenler. |
| goiter |
i., tıb. guatr. |
| goitre |
i., İng., tıb., bak. goiter. |
| gold |
i. altın. s. altın, altından yapılmış. |
| gold digger |
argo erkeklerden para sızdırmaya çalışan
kadın. |
| goldbrick |
f. kaytarmak, işten kaçmak; işini üstünkörü yapmak; kendi işini
başkalarına bırakmak. |
| golden |
s. 1. altın, altından yapılmış. 2. altın renginde. |
| goldfinch |
i., zool. saka, sakakuşu. |
| goldfish |
i., zool. kırmızıbalık, havuzbalığı, Carassius auratus. |
| goldsmith |
i. altın kuyumcusu. |
| golf |
i. golf. f. golf oynamak. |
| golf club |
1. golf sopası. 2. golf kulübü. |
| golf course/links |
golf alanı. |
| golfer |
i. golfçü, golf oyuncusu. |
| golly |
ünlem Hay Allah! |
| golosh |
i., bak. galosh. |
| gondola |
i. gondol. |
| gone |
f., bak. go. |
| gong |
i. gonk. |
| gonorrhea |
i., tıb. belsoğukluğu. |
| goo |
i. yapışkan madde. |
| goober |
i., k. dili yerfıstığı. |
| good |
s. (bet.ter, best) 1. iyi. 2. iyi, sağlam. 3. iyi, taze,
çürümüş olmayan. i. 1. iyilik; hayır. 2. iyilik, menfaat,
yarar. |
| good and |
k. dili iyice, bayağı: She was good and mad. Bayağı
kızmıştı. |
| Good day! |
İyi günler! |
| Good evening! |
İyi akşamlar! |
| Good evening. |
İyi akşamlar. |
| good faith |
1. (birine karşı beslenen) güven, itimat. 2. niyetin
ciddiliği. |
| Good for you! |
Aferin! |
| Good Friday |
Hrist. Paskalya yortusundan önceki cuma. |
| Good God! |
Aman yarabbi! |
| Good gracious! |
Allah Allah! |
| Good grief! |
Allah Allah! |
| Good heavens! |
Aman yarabbi! |
| Good Heavens! |
Aman yarabbi!/Allah Allah! |
| good looks |
yakışıklılık; güzellik. |
| Good morning! |
Günaydın! |
| Good night! |
1. İyi geceler! 2. Allah Allah! |
| good offices |
arabuluculuk. |
| Good riddance! |
İyi ki gitti!/İyi ki gittiler! |
| Good riddance! |
Hele şükür kurtulduk!/Oh olsun! |
| good sense |
akıllılık. |
| Good show! |
İng. Aferin! |
| good sport |
şaka kaldırabilen kimse. |
| good works |
hayır işleri. |
| good-by |
ünlem, bak. good -bye. |
| good-bye |
ünlem Allaha ısmarladık. |
| good-for-nothing |
s. hiçbir işe yaramayan/yaramaz. |
| good-looking |
s. yakışıklı, güzel. |
| goodly |
s. 1. epey büyük (bir miktar). 2. güzel, çok hoş. |
| good-natured |
s. iyi huylu. |
| goodness |
i. 1. iyilik. 2. faziletlilik, erdemlilik. 3. (bir yemekteki)
besleyici değer veya lezzet. |
| Goodness knows! |
Allah bilir! |
| goods |
i., çoğ. 1. menkuller, taşınırlar; menkuller ve gayrimenkuller.
2. mallar, eşya. 3. kumaş. 4. İng. yük, kargo. |
| goods train |
İng. marşandiz, yük katarı. |
| good-tempered |
s. iyi huylu, yumuşak başlı. |
| goodwill |
i. 1. iyi niyet. 2. (ticari) itibar. |
| goody |
i., k. dili 1. lezzetli (özellikle tatlı) bir yiyecek. 2. güzel
şey, istenilen bir şey. |
| gooey |
s. yapışkan, vıcık vıcık, yapış yapış. |
| goof |
i., k. dili aptalca bir hata. f. (up) k. dili aptalca bir hata
yapmak; aptalca bir hata yaparak her şeyi bozmak. |
| goof off |
k. dili haylazlık etmek, aylaklık etmek. |
| goofy |
s., k. dili aptal, ahmak. |
| gook |
i., k. dili çamur gibi yapışkan bir karışım. |
| goon |
i., k. dili adam, fedai, goril. |
| goop |
i., k. dili yapışkan madde. |
| goose |
çoğ. geese (gis) i. kaz. f., k. dili poposuna parmak
atmak. |
| gooseberry |
i. bektaşiüzümü. |
| gooseflesh |
i. tüyleri diken diken olmuş deri. |
| GOP |
kıs. the Grand Old Party (the Republican Party). |
| gopher |
i. 1. Amerikan yersincabı. 2. argo (işyerinde) ayak işlerini
yapan kimse, hizmetli, odacı. |
| gore 1 |
i. kan. |
| gore 2 |
f. boynuzla yaralamak. |
| gorge 1 |
i. iki dağ arasındaki geçit/boğaz. |
| gorge 2 |
f. |
| gorge o.s. on |
midesini (bir şey) ile tıka basa doldurmak. |
| gorgeous |
s. çok güzel, harika. |
| gorilla |
i. 1. zool. goril. 2. argo goril, koruyucu. |
| gory |
s. kanlı. |
| gosh |
ünlem Hay Allah! |
| gosling |
i. kaz palazı, kaz yavrusu. |
| go-slow |
i., İng. işi yavaşlatma grevi, işi yavaşlatma. |
| Gospel |
i., Hrist. dört İncil´den biri, İncil. |
| gospel |
i. 1. Hz. İsa´nın öğrettikleri, Hristiyanlığın esasları. 2. bir
inanç sisteminin temel ilkeleri. 3. asıl gerçek. |
| gospel music |
siyah Amerikalılara özgü dini müzik türü. |
| gospel truth |
asıl gerçek. |
| gossamer |
i. 1. havada uçan ince örümcek ağı. 2. çok ince bir tür
bürümcük. s. incecik, hafif. |
| gossip |
i. 1. dedikodu. 2. dedikoducu kimse. f. 1. dedikodu yapmak. 2.
about -in dedikodusunu yapmak. |
| got |
f., bak. get. |
| Gothic |
s., mim. Gotik. |
| gotten |
f., bak. get. ill-gotten gains haksız kazanç. |
| gouge |
i. iskarpela, oyma kalemi. f. iskarpelayla oymak. |
| gourd |
i. 1. sukabağı. 2. (sukabağından yapılmış) su kabı. |
| gout |
i., tıb. gut, damla hastalığı. |
| govern |
f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. iktidarda bulunmak. |
| governance |
i. yönetim, idare. |
| governess |
i. mürebbiye. |
| government |
i. 1. hükümet, devlet yönetimi. 2. idare, yönetme,
yönetim. |
| governmental |
s. idari, hükümete ait. |
| governor |
i. 1. vali. 2. yönetici, idareci. 3. mak. regülatör. |
| governorship |
i. valilik. |
| gown |
i. 1. uzun etekli kadın elbisesi. 2. gecelik. 3. sabahlık
(giysi). 4. cüppe. |
| gr |
kıs. grade, grain(s), gram(s), grammar, gravity, great, gross,
group. |
| gr wt |
kıs. gross weight. |
| grab |
f. (--bed, --bing) 1. kapmak, çabucak ve zorla elinden almak.
2. (elle) tutmak. 3. at -i (elle) tutmaya çalışmak. i. |
| grace |
i. 1. zarafet, letafet, incelik. 2. (Allaha özgü) inayet. 3.
Hrist. (yemekten önce/sonra söylenen) şükran duası. 4. ertelenme
süresi: I´ll give you a week´s grace. Sana bir haftalık mühlet
vereceğim. f. şereflendirmek, onurlandırmak. |
| graceful |
s. zarif, latif. |
| graceless |
s. 1. kaba, görgüsüz. 2. çirkin. 3. zarafetten yoksun. |
| gracious |
s. kibar, ince, hoş. ünlem Hay Allah!/Allah Allah! |
| grad |
i., k. dili mezun. |
| gradation |
i. 1. derece, aşama. 2. bir tondan diğer bir tona geçme;
geçiş. |
| grade |
i. 1. derece; rütbe; cins; sınıf, kalite. 2. (ilköğretimde)
sınıf: He´s six years old and in the first grade. Altı yaşında ve
birinci sınıfta. 3. (öğretmenin öğrenciye verdiği) not. 4. eğim,
meyil. f. 1. (sınav kâğıdını veya ödevi okuyup) not vermek. 2.
derecelere ayırmak, tasnif etmek. 3. tesviye etmek,
düzlemek. |
| grade crossing |
hemzemin geçit. |
| grade school |
ilköğretim okulu. |
| grader |
i. greyder. |
| gradient |
i. eğim, meyil. |
| gradual |
s. derece derece olan, yavaş yavaş olan, yavaş. |
| gradually |
z. yavaş yavaş, derece derece, gittikçe, giderek. |
| graduate 1 |
i. mezun kimse, mezun. |
| graduate 2 |
f. from -den mezun olmak; -i mezun etmek. |
| graduate school |
(bir üniversiteye ait) lisansüstü eğitim
birimi. |
| graduate school |
(bir üniversiteye ait) lisansüstü eğitim
birimi. |
| graduate student |
lisansüstü öğrencisi. |
| graduation |
i. 1. mezun olma. 2. mezuniyet töreni. |
| graduation ceremony |
mezuniyet töreni. |
| graffiti |
i. duvardaki yazılar, grafiti, graffiti. |
| graft 1 |
i. 1. bahç. aşı. 2. tıb. doku nakli; nakledilen doku. f. 1.
bahç. aşılamak; aşılanmak. 2. tıb. (doku) nakletmek; (doku)
nakledilmek. |
| graft 2 |
i. 1. para, makam v.b.´ni yolsuzlukla elde etme. 2. yolsuzlukla
elde edilen para, makam v.b. 3. rüşvet. |
| grain |
i. 1. (arpa, buğday, mısır v.b.) tane: three grains of wheat üç
buğday tanesi. 2. tahıl, hububat. 3. zerre. 4. (bir ağaç parçasının
içindeki) damarların düzeni. |
| gram |
i. gram. |
| grammar |
i. 1. dilbilgisi, gramer. 2. gramer açısından ifade. 3.
dilbilgisi kitabı, gramer kitabı. |
| grammar school |
1. ilköğretim okulu. 2. İng. (öğrencileri üniversiteye
hazırlayan) lise. |
| grammar school |
1. ilkokul. 2. İng. (öğrencileri üniversiteye hazırlayan)
lise. |
| grammatical |
s. 1. gramere ait, dilbilgisel. 2. gramatikal, gramer
kurallarına uygun. |
| gramme |
i., İng., bak. gram. |
| gramme |
i., İng., bak. gram. |
| gramophone |
i., İng. pikap; gramofon, fonograf. |
| gramophone record |
plak. |
| gramps |
i., k. dili dede, büyükbaba. |
| gran |
i., k. dili nine, büyükanne. |
| granary |
i. tahıl ambarı. |
| grand |
s. 1. muhteşem, görkemli, ihtişamlı. 2. büyük, mühim. 3. k.
dili çok güzel, harika. i. 1. k. dili kuyruklu piyano. 2. argo bin
dolar. |
| grand duchess |
grandüşes. |
| grand duke |
grandük. |
| grand jury |
huk. büyük jüri, soruşturma kurulu, tahkikat
heyeti. |
| grand piano |
kuyruklu piyano. |
| grand total |
(genel) toplam. |
| grand vizier |
sadrazam. |
| Grand Vizier |
sadrazam. |
| grandad |
i., k. dili, bak. granddad. |
| grandaddy |
i., k. dili, bak. granddaddy. |
| grandbaby |
i., k. dili (bebek) torun. |
| grandchild |
çoğ. grand.chil.dren (gränd´çîldrın) i. torun. |
| granddad |
i., k. dili dede, büyükbaba. |
| granddaddy |
i., k. dili 1. dede, büyükbaba. 2. en eski; en büyük. |
| granddaughter |
i. kız torun. |
| grandeur |
i. 1. ihtişam, görkem, heybet. 2. büyüklük, azamet. |
| grandfather |
i. dede, büyükbaba. |
| grandfather clock |
dolaplı saat, sandıklı saat, ayaklı duvar saati. |
| grandiloquent |
s. tumturaklı. |
| grandiose |
s. fazlasıyla büyük ve görkemli, şatafatlı, cafcaflı. |
| grandma |
i., k. dili nine, büyükanne. |
| grandmother |
i. nine, büyükanne; anneanne; babaanne. |
| grandpa |
i., k. dili dede, büyükbaba. |
| grandparent |
i. büyükbaba; büyükanne. |
| grandson |
i. erkek torun. |
| grandstand |
i., spor kapalı tribün. |
| granite |
i. granit. |
| granny |
i., k. dili nine, büyükanne. |
| grant |
f. 1. kabul etmek; rıza göstermek; yerine getirmek: She granted
his request. Ricasını yerine getirdi. Granting the truth of what
you´re saying, I still don´t see that there´s anything we can do
about it. Dediklerinizin doğruluğunu kabul etsek bile, yine de bu
işte bizim yapabileceğimiz bir şey göremiyorum. 2. vermek,
lütfetmek, bahşetmek. i. 1. ödenek, tahsisat. 2. burs. |
| grant a request |
bir ricayı kabul etmek. |
| grant s.o. bail |
birini kefaletle/kefaleten tahliye etmek. |
| Granted. |
(cevaben) Evet. |
| granulated |
s. |
| granulated sugar |
tozşeker. |
| granulated sugar |
tozşeker. |
| granule |
i. tanecik. |
| grape |
i. üzüm. |
| grapefruit |
i. greypfrut, greyfrut, greyfurt, altıntop, kızmemesi. |
| grapeshot |
i., ask. (bomba/şarapnel içindeki) misket. |
| grapevine |
i. asma. |
| graph |
i. grafik, çizge. |
| graph paper. |
kareli kâğıt. |
| graphic |
s. 1. grafikle ilgili. 2. canlı ve net; tüm ayrıntıları
gösteren; canlı ve açık seçik bir şekilde yazan. 3. çarpıcı. 4.
yazılmış/çizilmiş/kazılmış. 5. grafik sanatlarla ilgili. |
| graphic design. |
grafik dizayn. |
| graphic designer. |
grafiker. |
| graphite |
i. grafit. |
| grapple |
f. with ile boğuşmak. |
| grasp |
f. 1. sıkı tutmak; kavramak; yakalamak. 2. at kapmaya çalışmak.
3. kavramak, anlamak. i. 1. kavrayış, anlayış. 2. pençe. |
| grasp at straws |
k. dili uçan kuştan medet ummak. |
| grasp the nettle |
zor bir probleme çözüm yolu bulmak. |
| grasping |
s. açgözlü, haris, tamahkâr. |
| grass |
i. 1. çimen; çim, ot. 2. argo (sigara halinde içilen)
hintkenevirinin kurutulmuş yaprakları. f. 1. çimenle kaplamak. 2.
çimlemek. |
| grass widow |
1. boşanmış veya kocasından ayrı yaşayan kadın. 2. kocası
geçici olarak bir yere gitmiş olan kadın. |
| grass widower |
1. boşanmış veya karısından ayrı yaşayan adam. 2. karısı
geçici olarak bir yere gitmiş olan adam. |
| grasshopper |
i. çekirge. |
| grassroots |
i., k. dili sıradan insanlar, sokaktaki kişiler, ortadirek. s.
1. sıradan insanlara yönelik. 2. sıradan insanlardan
kaynaklanan. |
| grassy |
s. çimenli, çimenlik. |
| grate 1 |
i. 1. ızgara. 2. demir parmaklık. |
| grate 2 |
f. rendelemek. |
| grate on |
-e sürtünerek/çarparak ses çıkarmak. |
| grate on one´s nerves |
sinirine dokunmak. |
| grate one´s teeth |
dişlerini gıcırdatmak. |
| grateful |
s. minnettar. |
| gratefully |
z. minnetle. |
| grater |
i. rende. |
| gratification |
i. 1. memnuniyet, zevk, haz. 2. zevk veren şey. |
| gratify |
f. memnun etmek, hoşnut etmek, tatmin etmek. |
| grating |
i. ızgara; demir parmaklık. |
| gratis |
z., s. bedava, parasız. |
| gratitude |
i. minnettarlık. |
| gratuitous |
s. 1. bedava, parasız. 2. gereksiz. |
| gratuity |
i. bahşiş. |
| grave 1 |
i. mezar. |
| grave 2 |
s. 1. ciddi, ağır, vahim. 2. ağırbaşlı. |
| gravedigger |
i. mezarcı. |
| gravel |
i. çakıl. f. (--ed/--led, --ing/--ling) çakıl döşemek. |
| gravestone |
i. mezar taşı. |
| graveyard |
i. mezarlık. |
| gravitate |
f. 1. (towards/to) -e yönelmek. 2. yerçekimiyle hareket etmek.
3. çökelmek, çökmek. |
| gravitation |
i. 1. yerçekimi. 2. yerçekimiyle hareket etme. 3. yönelme. 4.
çökelme, çökme. |
| gravitational |
s. yerçekimiyle ilgili. |
| gravity |
i., fiz. 1. yerçekimi. 2. ciddiyet, vahamet. 3.
ağırbaşlılık. |
| gravy |
i. sos; et suyu. |
| gray |
s., i. gri. |
| gray matter |
k. dili beyin, akıl. |
| graze 1 |
f. otlamak; otlatmak. |
| graze 2 |
f. sıyırıp geçmek, sıyırmak; sıyrılmak. i. sıyrık. |
| grease |
i. 1. yağ, içyağı, et yağı. 2. makineyağı, gres, gresyağı. f.
yağ sürmek, yağlamak. |
| grease s.o.´s palm |
k. dili birine rüşvet vermek. |
| grease s.o.´s palm |
birine rüşvet vermek. |
| greasy |
s. yağlı, yağlanmış. |
| great |
s. 1. büyük (derece/miktar), çok. 2. büyük, muazzam; önemli. 3.
k. dili mükemmel, fevkalade, harika. |
| Great Britain |
Büyük Britanya. |
| Great Dane |
Danua cinsi köpek. |
| great-grandchild |
çoğ. great-grand.chil.dren (greyt´gränd´çîldrın) i. torun
çocuğu. |
| great-grandfather |
i. büyük dede. |
| great-grandmother |
i. büyük nine. |
| great-hearted |
s. 1. cesur, yiğit. 2. cömert. |
| greatly |
z. çok, pek çok; fazlasıyla. |
| greatness |
i. büyüklük. |
| Greece |
i. Yunanistan. |
| greed |
i. hırs, tamah, açgözlülük. |
| greedy |
s. tamahkâr, hırslı, açgözlü. |
| Greek |
i. 1. Yunanlı; Rum. 2. Yunanca; Rumca. s. 1. Yunan; Rum. 2.
Yunanca; Rumca. 3. Yunanlı. |
| green |
s. 1. yeşil. 2. henüz olgunlaşmamış, ham (meyve). 3. k. dili
acemi, toy. 4. Yeşiller Partisine ait. i. 1. yeşil renk, yeşil. 2.
çimenlik. 3. Yeşiller Partisi üyesi/sempatizanı. |
| green bean |
taze fasulye, yeşil fasulye. |
| green light |
1. (trafik lambasında) yeşil ışık. 2. k. dili müsaade,
izin, yeşil ışık. |
| green onion |
yeşil soğan. |
| green onion |
taze soğan. |
| green pea |
bezelye. |
| green pepper |
1. dolmalık biber. 2. yeşil biber (olgunlaşmamış
biber). |
| green pepper |
1. dolmalık biber. 2. yeşil biber (olgunlaşmamış
biber). |
| greenback |
i., k. dili papel, dolar, yeşil. |
| greenery |
i. yeşillik. |
| greengrocer |
i., İng. manav. |
| greenhorn |
i. acemi kimse, acemi çaylak. |
| greenhouse |
i. sera, ser, limonluk. |
| Greenland |
i. Grönland. |
| Greenlander |
i. Grönlandlı. |
| Greenlandic |
i. Grönlandca. s. 1. Grönland, Grönland´a özgü. 2. Grönlandca.
3. Grönlandlı. |
| greens |
i., k. dili (yaprakları çiğ/haşlanmış olarak yenilen) yeşil
yapraklı sebzeler. |
| Greenwich |
i. Greenwich. |
| Greenwich Mean Time |
Greenwich ortalama zamanı. |
| Greenwich Mean Time |
Greenwich ortalama zamanı. |
| greet |
f. selamlamak, selam vermek; karşılamak; selamlaşmak. |
| greeting |
i. selam. |
| greeting card |
tebrik kartı. |
| gregarious |
s. 1. başkalarıyla beraber olmayı seven, girgin. 2. sürü
halinde yaşamayı seven; sürücül. |
| gremlin |
i. (makineleri bozduğuna inanılan) cin. |
| grenade |
i. el bombası. |
| grew |
f., bak. grow. |
| grewsome |
s., bak. gruesome. |
| grey |
s., i., bak. gray. |
| greyhound |
i. tazı. |
| grid |
i. 1. ızgara. 2. grid. |
| griddle |
i. (alçak kenarlı, demir) tava. |
| gridiron |
i. 1. ızgara. 2. k. dili Amerikan futbol sahası. |
| grief |
i. büyük üzüntü, acı, keder. |
| grief-stricken |
s. büyük bir üzüntü içinde olan. |
| grievance |
i. 1. şikâyet, yakınma. 2. şikâyete yol açan durum. |
| grieve |
f. büyük bir üzüntü içinde olmak; -e büyük üzüntü vermek, -e
acı vermek. |
| grievous |
s. çok büyük (yanlış/zarar/kayıp/acı); ağır (masraf). |
| grill |
i. 1. ızgara (alet). 2. (alçak kenarlı, demir) tava. 3. ufak
lokanta. f. 1. ızgarada pişirmek. 2. k. dili sorguya çekmek. |
| grim |
s. (--mer, --mest) 1. korkunç. 2. aman bilmez, katı, sert. 3.
amansız (mücadele). |
| grimace |
i. yüz buruşturma/çarpıtma. f. yüzünü
buruşturmak/çarpıtmak. |
| grime |
i. kir, kirlilik. |
| grimy |
s. kirli. |
| grin |
f. (--ned, --ning) sırıtmak. i. sırıtma. |
| Grin and bear it! |
Gülümseyip sineye çek! |
| grind |
f. (ground) 1. (değirmen, havan, dibek v.b.´nde)
öğütmek/çekmek/dövmek. 2. (kıyma makinesinde) (et) çekmek; (mutfak
robotunda) (sebze v.b.´ni) çekmek. 3. (dişlerini/vitesi)
gıcırdatmak. 4. (bıçak v.b.´ni) bilemek. 5. (at) k. dili (ders
için) çok çalışmak, ineklemek. i. 1. zor ve sıkıcı iş. 2.
(kahvenin) çekiliş şekli; (unun) öğütülüş şekli: What grind of
coffee do you prefer? Kahvenizi nasıl çekelim? 3. k. dili çok
çalışan öğrenci, inek. |
| grind to a halt |
gıcırdayarak yavaş yavaş stop etmek; stop etmek,
durmak. |
| grinder |
i. 1. (aletle/makineyle bir şeyi) öğüten/çeken/döven kimse. 2.
öğütücü (alet/makine). 3. öğütücü diş. 4. bileyici. |
| grindstone |
i. 1. (çark ile döndürülen) bileğitaşı, bileği çarkı. 2.
değirmentaşı. |
| grip |
f. (--ped, --ping) 1. sıkı tutmak, kavramak. 2. (birinin)
dikkatini çekmek. i. 1. tutma/kavrama şekli. 2. kontrol, idare: Get
a grip on yourself! Kendine hâkim ol! Don´t let the firm get into
their grip. Firma onların kontrolüne geçmesin. 3. k. dili
bavul. |
| grip s.o.´s imagination |
-i alıp götürmek. |
| gripe |
f. 1. (about/at) k. dili şikâyet etmek, yakınmak. 2. (mide)
sancımak. i. 1. k. dili şikâyet, yakınma. 2. (midede) sancı. |
| grisly |
s. tüyler ürpertici, korkunç, dehşet verici. |
| grist |
i. öğütülecek/öğütülmüş tahıl. |
| gristle |
i. kıkırdak. |
| grit |
i. 1. kum tanesi; kum tanesi gibi taş parçacığı. 2. metanet. f.
(--ted, --ting) |
| grit one´s teeth |
k. dili metin olmak; dişini sıkmak. |
| grits |
i., çoğ. kabuksuz mısır tanelerini kaba bir şekilde öğüterek
yapılan ezme. |
| gritty |
s. 1. kumlu; kumlu gibi. 2. metin, dayanıklı. |
| grizzly |
i., zool., bak. grizzly bear. s. boz, gri, kurşuni. |
| grizzly bear |
zool. (Kuzey Amerika´ya özgü) korkunçayı, Ursus
horribilis. |
| groan |
f. inlemek. i. inilti. |
| grocer |
i. bakkal. |
| groceries |
i., çoğ. bakkaldan alınan gıda maddeleri. |
| grocery |
i. bakkal dükkânı, bakkal, bakkaliye. |
| grocery store |
bakkal dükkânı, bakkal, bakkaliye. |
| groggy |
s. sersem, zihni karışık; mahmur; uyku sersemi; içki
sersemi. |
| groin |
i., anat. kasık. |
| groom |
i. güvey. f. tımar etmek. |
| groove |
i. 1. yiv. 2. rutin. f. yiv açmak. |
| grope |
f. 1. el yordamıyla aramak/ilerlemek. 2. (elle) sarkıntılık
etmek. |
| grope for words |
kelimeleri zor bulmak. |
| gross 1 |
i. grosa, on iki düzine. |
| gross 2 |
s. 1. brüt, gayri safi (miktar/ağırlık). 2. göze batan veya
tahammül edilmez (kusur, hata v.b.). 3. kaba, görgüsüz. 4. çok
şişman. i. brüt para toplamı. f. brüt olarak (belirli bir miktar
para) toplamak, kazanmak. |
| gross income |
brüt gelir. |
| gross national product |
ekon. gayrisafi milli hâsıla. |
| gross profit |
brüt kâr. |
| gross weight |
brüt ağırlık. |
| grotesque |
s. gülünç, güldürecek kadar acayip; çok garip. |
| grotty |
s., İng., k. dili 1. pis, kirli, pasaklı, kırtıpil. 2.
kıtıpiyoz, kıtıpiyos, kırtıpil, değersiz. |
| grouch |
i., k. dili her zaman şikâyetçi olan kimse, dırdırcı. |
| grouchy |
s., k. dili 1. şikâyetçi, dırdırcı. 2. sinirli. |
| ground 1 |
i. 1. yer (yerin yüzü): He fell to the ground. Yere düştü. 2.
toprak. 3. zemin; fon. 4. elek. toprak. 5. çoğ. (bir
binaya/kuruluşa ait) arazi/bahçeler. 6. gerekçe, sebep, temel,
dayanak: On what grounds are you making this accusation? Bu
suçlamayı neye dayanarak yapıyorsunuz? 7. çoğ. telve. |
| ground 2 |
f. 1. karaya oturmak; karaya oturtmak. 2. (uçak) (hava
koşullarından dolayı) uçamamak; (uçağı) uçurtmamak. 3. (birini)
(ceza olarak) (ev, okul, v.b.´nden) dışarı çıkartmamak. 4. (bir
sebebe) dayanmak/dayatmak. 5. elek. (bir cihazı)
topraklamak. |
| ground 3 |
f., bak. grind. s. |
| ground beef |
sığır kıyması. |
| ground crew |
(havaalanında) yer mürettebatı. |
| ground floor |
zemin kat. |
| ground floor |
zemin katı. |
| ground forces |
kara kuvvetleri. |
| ground glass |
buzlucam. |
| ground meat |
kıyma. |
| ground rule |
temel kural. |
| ground s.o. in |
birine (bir konunun) temel ilkelerini öğretmek. |
| ground wire |
elek. toprak teli. |
| groundbreaking |
s. çığır açan (olay v.b.). i. |
| groundbreaking ceremony |
temel atma töreni. |
| groundhog |
i., zool. dağsıçanı. |
| groundless |
s. asılsız, temelsiz. |
| groundnut |
i., İng. yerfıstığı. |
| groundwork |
i. ön hazırlıklar. |
| group |
i. grup. f. gruplandırmak; gruplaşmak. |
| group insurance |
grup sigortası. |
| group therapy |
grup terapisi, küme sağaltımı. |
| groupie |
i. pop müzik topluluğu üyelerinin peşinde koşan kız. |
| grouse 1 |
i., zool. ormantavuğu. |
| grouse 2 |
f., k. dili şikâyet etmek. |
| grove |
i. 1. koru. 2. (meyve ağaçlarından oluşan) bahçe: orange grove
portakal bahçesi. walnut grove cevizlik. |
| grovel |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. kendini alçaltmak,
yaltaklanmak. 2. yerde sürünmek. |
| grow |
f. (grew, --n) 1. büyümek; gelişmek; artmak. 2.
(bitki/sebze/meyve) yetiştirmek; yetişmek. 3. olmak: She´s grown
ugly. Çirkinleşti./Çirkin oldu. He´s grown old.
Yaşlandı. |
| grow away from |
ile ilişkileri azalmak, -den uzaklaşmak. |
| grow into |
1. ... olmak. 2. zamanla büyüyüp (bir giysinin)
ölçülerine uymak. 3. (bir işe) alışmak. |
| grow old |
1. yaşlanmak, ihtiyarlamak. 2. eskimek. |
| grow on s.o. |
zamanla birinin hoşuna gitmeye başlamak. |
| grow out of |
1. büyüdüğü için (bir giysiyi) giyememek. 2.
büyüyüp/olgunlaşıp (kötü bir şeyden) vazgeçmek. 3. -den
kaynaklanmak. |
| grow too big for one´s boots |
k. dili yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemek. |
| grow up |
1. büyümek. 2. meydana gelmek, vuku bulmak. |
| Grow up! |
Çocukluğu bırak! |
| grower |
i. yetiştirici, üretici. |
| growl |
f. hırlamak. i. hırlama. |
| grown |
f., bak. grow. s. yetişkin. |
| grown-up |
s., i. yetişkin. |
| growth |
i. 1. büyüme; gelişme; artma. 2. bir bitkiden süren
dallar/sürgünler/yapraklar. 3. ur, tümör. |
| grub 1 |
i. 1. kurtçuk, larva. 2. k. dili yiyecek. |
| grub 2 |
f. (--bed, --bing) 1. up kazarak/belleyerek -i çıkarmak/sökmek.
2. (bir yerdeki) kökleri kazarak sökmek. 3. kazmak, bellemek. |
| grubby |
s. kirli, pis. |
| grudge |
f. (bir şeyi) (birine) çok görmek; kıskanmak: Do you grudge me
this? Bunu bana çok mu görüyorsun? i. kin, garaz, hınç. |
| grudgingly |
z. istemeyerek. |
| gruel |
i. sulu yulaf v.b. lapası. |
| grueling |
s. çok zor; zorlu. |
| gruelling |
s., İng., bak. grueling. |
| gruesome |
s. korkunç, dehşet verici. |
| gruff |
s. sert, katı, sevimsiz. |
| grumble |
f. şikâyet etmek. i. şikâyet. |
| grumpy |
s. aksiliği tutmuş, hırçınlığı üstünde. |
| grunt |
f. domuz gibi ses çıkarmak, homurdanmak. i. homurtu. |
| G-string |
i., k. dili (şovlarda dansçıların giydiği) minicik tanga. |
| guarantee |
i. garanti. f. garanti etmek. |
| guarantor |
i. kefil. |
| guaranty |
i., huk. garanti. |
| guard 1 |
i. 1. koruma görevlisi, muhafız; nöbetçi. 2. muhafızlar. 3.
basketbol gard. 4. boks gard, savunma duruşu. 5. İng. (trende)
biletçi. |
| guard 2 |
f. 1. korumak. 2. (bir tutukluyu) gözetim altında
tutmak. |
| guard a secret |
sır tutmak. |
| guard against |
-e karşı önlem almak. |
| guard of honor |
ask. şeref kıtası. |
| guard one´s tongue |
ağzını sıkı tutmak, dilini tutmak. |
| guard´s van |
İng. marşandizin arkasına takılan ve demiryolu
görevlilerini taşıyan cumbalı vagon. |
| guarded |
s. ihtiyatlı (söz, cevap, rapor v.b.). |
| guardian |
i. 1. huk. vasi. 2. koruyucu. |
| guardian angel |
koruyucu melek. |
| guardianship |
i. vesayet, vasilik. |
| guardrail |
i. (yol kenarındaki) bariyer, korkuluk. |
| guardsman |
çoğ. guards.men (gardz´mîn) i. muhafız. |
| Guatemala |
i. Guatemala. |
| Guatemalan |
i. Guatemalalı. s. 1. Guatemala, Guatemala´ya özgü. 2.
Guatemalalı. |
| gubernatorial |
s. valiye/valiliğe ait. |
| guerilla |
i., bak. guerrilla. |
| guerrilla |
i. gerilla, gerillacı, çeteci. |
| guerrilla warfare |
gerilla savaşı. |
| guess |
f. 1. tahmin etmek; tahminde bulunmak. 2. zannetmek, sanmak. i.
tahmin. |
| guesswork |
i. 1. tahmini iş. 2. tahmine dayanan sonuç/sonuçlar. |
| guest |
i. 1. misafir, konuk; davetli. 2. otel/pansiyon
müşterisi. |
| guest artist |
konuk sanatçı. |
| guest of honor |
şeref konuğu/misafiri. |
| guest room |
misafir odası. |
| guesthouse |
i. pansiyon. |
| guff |
i., k. dili boş laf, palavra, martaval. |
| guffaw |
i. nahoş bir kahkaha. f. nahoş kahkaha atmak. |
| Guiana |
i. 1. Fransız Guyanası. 2. Guyana bölgesi, Guyana. |
| Guianan |
i. 1. Fransız Guyanalı. 2. Guyana bölgesi halkından biri,
Guyanalı. s. 1. Fransız Guyanası, Fransız Guyanası´na özgü. 2.
Guyana, Guyana bölgesi veya halkına özgü. 3. Fransız Guyanalı. 4.
Guyanalı, Guyana bölgesi halkından olan. |
| Guianese |
i. (çoğ. Gui.a.nese) s., bak. Guianan. |
| guidance |
i. 1. rehberlik, yol gösterme. 2. güdüm. |
| guidance counselor |
rehber öğretmen. |
| guide |
f. 1. rehberlik etmek, yol göstermek. 2. yönetmek, idare etmek.
i. 1. rehber, kılavuz. 2. rehber kitabı, rehber. |
| guide dog |
rehber köpek, gözleri görmeyen birine rehberlik eden
köpek. |
| guidebook |
i. rehber, rehber kitabı. |
| guided missile |
ask. güdümlü mermi. |
| guideline |
i. (bir projedeki) ana hatlar. |
| guild |
i. esnaf birliği, lonca. |
| guile |
i. kurnazlık, açıkgözlük. |
| guileful |
s. kurnaz, açıkgöz. |
| guileless |
s. saf, art niyetsiz. |
| guillotine |
i. giyotin. f. giyotin ile idam etmek. |
| guilt |
i. suçluluk. |
| guiltless |
s. suçsuz. |
| guilty |
s. suçlu. |
| guilty conscience |
vicdan azabı. |
| Guinea |
i. Gine. |
| guinea |
i. 1. yirmi bir şilin değerindeki eski İngiliz altını. 2.
beçtavuğu. |
| guinea fowl |
beçtavuğu. |
| guinea fowl |
beçtavuğu. |
| guinea pig |
kobay. |
| Guinea-Bissau |
i. Gine-Bisav. |
| Guinea-Bissauan |
i. Gine-Bisavlı. s. 1. Gine-Bisav, Gine-Bisav´a özgü. 2.
Gine-Bisavlı. |
| Guinean |
i. Gineli. s. 1. Gine, Gine´ye özgü. 2. Gineli. |
| guise |
i. 1. kılık. 2. dış görünüş. |
| guitar |
i. gitar. |
| guitarist |
i. gitarist. |
| gulch |
i. küçük kanyon. |
| gulf |
i. 1. körfez. 2. çok derin kanyon. |
| gull |
i. martı. |
| gullet |
i. boğaz, gırtlak. |
| gullibility |
i. kolay aldatılma, saflık. |
| gullible |
s. kolay aldatılabilir. |
| gully |
i. sel yatağı. |
| gulp |
f. yutuvermek. i. yutuverme. |
| gulp s.t. down |
bir şeyi yutuvermek. |
| gum 1 |
i., gen. çoğ. dişeti. |
| gum 2 |
i. 1. (çam reçinesinden başka herhangi bir) reçine. 2.
çiklet. |
| gum 3 |
f. (--med, --ming) zamk sürmek; zamklamak. |
| gum mastic |
sakız. |
| gum tree |
1. okaliptüs, sıtmaağacı. 2. (çamdan başka herhangi bir)
reçineli ağaç. |
| gumbo |
i. bamyalı yahni. |
| gumboot |
i., İng. lastik çizme. |
| gumdrop |
i. jelatinli şekerleme. |
| gummed |
s. zamklı. |
| gumption |
i., k. dili inisiyatif ve cesaret. |
| gun |
i. ateşli silah; top; tüfek; tabanca. f. (--ned, --ning)
(motoru) birdenbire tam gazla çalıştırmak; (arabayı) birdenbire tam
gaz sürmek. |
| gun for |
1. (birinin) çanına ot tıkamak için fırsat kollamak. 2.
(belirli bir yeri) elde etmek için bütün gayretiyle
çalışmak. |
| gun rack |
tüfeklik. |
| gun s.o. down |
birini (ateşli silahla) vurmak. |
| gunboat |
i. gambot. |
| gunfight |
i. (iki kişi arasındaki) silahlı çatışma. |
| gunfire |
i. ateş etme, ateş. |
| gunge |
i., İng., bak. gunk. |
| gung-ho |
s., k. dili fazlasıyla istekli, dünden hazır. |
| gunk |
i., k. dili vıcık vıcık şey. |
| gunman |
çoğ. gun.men (g^n´mîn) i. silahlı kimse, ateşli silah taşıyan
kimse. |
| gunner |
i. topçu. |
| gunnery |
i. topçuluk; atış ilmi. |
| gunnysack |
i. çuval. |
| gunpoint |
i. |
| gunpowder |
i. barut. |
| gunrunner |
i. silah kaçakçısı. |
| gunrunning |
i. silah kaçakçılığı. |
| gunshot |
i. 1. silah atışı. 2. (ateşli silaha ait) menzil, erim,
atım. |
| gunsmith |
i. tüfekçi, tüfek ve tabanca yapan veya tamir eden kimse. |
| gurgle |
f. 1. çağıldamak. 2. (bebek) agulamak. i. 1. çağıltı. 2.
agu. |
| guru |
i. guru, mürşit, rehber. |
| gush |
f. 1. fışkırmak. 2. (about) hayranlığını abartılı bir şekilde
anlatmak; yağlayıp ballamak. i. fışkırma, fışkırış; fışkırtı. |
| gusset |
i. kuş, verev takılan kumaş parçası. |
| gussy |
f. up k. dili -i süslemek. |
| gussy o.s. up |
süslenip püslenmek. |
| gust |
i. rüzgârın ani ve sert esmesi. |
| gustatory |
s. tat alma duyusuyla ilgili. |
| gusto |
i. zevk. |
| gut |
i. bağırsak. |
| gutless |
s., k. dili yüreksiz. |
| guts |
i. 1. çoğ. bağırsaklar. 2. k. dili cesaret, yürek: He´s got
guts. Bayağı cesur o. |
| gutsy |
s., k. dili cesur, yürekli. |
| gutter |
i. 1. (çatı/dam kenarındaki) oluk. 2. (kaldırım kenarındaki)
oluk, kanivo. |
| guttural |
s. gırtlaksı (ses). |
| guy |
i., k. dili adam. |
| Guyana |
i. 1. Guyana, eski İngiliz Guyanası. 2. Guyana, Guyana
bölgesi. |
| Guyanese |
i. (çoğ. Guy.a.nese) 1. Guyanalı, eski İngiliz Guyanası
halkından biri. 2. Guyanalı, Guyana bölgesi halkından biri. s. 1.
Guyana, eski İngiliz Guyanası veya halkına özgü. 2. Guyana, Guyana
bölgesi veya halkına özgü. 3. Guyanalı, Guyana uyruklu. 4.
Guyanalı, Guyana bölgesi halkından olan. |
| guzzle |
f. (içki) çokça içmek. |
| gym |
i. 1. spor salonu, jimnastik salonu. 2. (okullarda) beden
eğitimi. |
| gymnasium |
i. spor salonu, jimnastik salonu. |
| gymnast |
i. jimnastikçi. |
| gymnastic |
s. jimnastiğe ait. |
| gymnastics |
i., çoğ. jimnastik. |
| gynaecologist |
i., İng., bak. gynecologist. |
| gynaecology |
i., İng., bak. gynecology. |
| gynecologist |
i. jinekolog. |
| gynecology |
i. jinekoloji, nisaiye. |
| gyp |
i., k. dili üçkâğıtçı, hileci, sahtekâr; kazıkçı. f. (--ped,
--ping) aldatmak; kazık atmak. |
| gyp joint |
kazık bir yer. |
| gypsum |
i. alçıtaşı, jips. |
| Gypsy |
i. Roman, Çingene. |
| gypsy |
i. Roman gibi yaşayan kimse. |
| gyrate |
f. dönmek, dönerek sallanmak. |
| gyration |
i. dönme, dönerek sallanma. |
| gyropilot |
i., hav., bak. automatic pilot. |
| gyroscope |
i. cayroskop, jiroskop. |