Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
H, h i. H, İngiliz alfabesinin sekizinci harfi (Honor, hour, herb gibi bazı kelimelerin başında ve herhangi bir kelime veya hecenin sonunda telaffuz edilmez. Bazı ünsüzlerden sonra başka şekillerde telaffuz edilir.).
haberdasher i. 1. erkek giyimi satan mağaza. 2. İng. tuhafiyeci.
haberdashery i. 1. şapka dükkânı. 2. İng. tuhafiye. 3. İng. tuhafiye dükkânı.
habit i. 1. alışkanlık, itiyat, âdet. 2. Hrist. din görevlilerine özgü kıyafet. 
habitat i. 1. habitat, hayvan veya bitkinin yetiştiği doğal ortam. 2. bir şeyin doğal yeri.
habit-forming s. alışkanlık meydana getiren.
habitual s. 1. alışılmış, mutat. 2. daimi.
habitually z. alışıldığı şekilde, âdet üzere.
hack 1 f. 1. çentmek, yarmak, yontmak, kıymak. 2. kuru kuru öksürmek. 3. argo becermek. i. 1. çentik. 2. kuru öksürük.
hack 2 i. 1. kiralık binek atı; yaşlı at. 2. kiralık atlı araba. 3. k. dili taksi. 
hack 3 i. 1. ısmarlama yazı yazan yazar. 2. niteliksiz yazar. s. vasat, niteliksiz (iş).
hack stand  taksi durağı.
hackberry i. çitlembik, melengiç.
hacker i. bilgisayar korsanı.
hackle i. --s çoğ. (hayvan dövüşmeye hazırlanınca dikleşen/kabaran) tüyler. 
hackneyed s. basmakalıp, klişe, bayat.
had f., bak. have.
had best do  yapmalı, yapsa daha iyi olur. 
haddock i. mezgit.
hadj i. hac.
hadji i. hacı.
hadn`t kıs. had not.
hag i. 1. yaşlı çirkin kadın, kocakarı. 2. büyücü kadın.
haggard s. yorgunluk ve açlıktan bitkin, bitkin, argın.
haggle f. sıkı pazarlık etmek, çekişe çekişe pazarlık etmek.
ha-ha ünlem kah-kah, kih-kih (gülme sesi).
hail 1 i. dolu. f. dolu halinde yağmak.
hail 2 f. selamlamak; çağırmak; seslenmek. 
hail fellow well met  1. yakın arkadaş. 2. herkesle çabuk ahbap olan kimse. 
hail from  den. ... limanından kalkmak. 
hailstone i. dolu tanesi.
hailstorm i. dolu fırtınası.
hair i. saç, kıl, tüy. 
hair curler  bigudi. 
hair dryer  saç kurutma makinesi, saç kurutucusu. 
hair net  saç filesi.
hair spray  saç spreyi. 
hairbrush i. saç fırçası.
haircut i. 1. saç tıraşı. 2. saçın kesilme biçimi. 
hairdo i. (çoğ. --s) saç tuvaleti, saç şekli. 
hairdresser i. 1. kadın kuaförü, kadın berberi. 2. İng. erkek berberi.
hairless s. 1. tüysüz; kılsız. 2. saçsız.
hairpin i. saç tokası, firkete. s. U şeklinde kıvrılan. 
hairpin turn  keskin viraj.
hair-raising s. tüyler ürpertici, korkunç.
hairsplitter i. kılı kırk yaran kimse.
hairsplitting i. kılı kırk yarma. s. kılı kırk yaran.
hairy s. 1. tüylü; kıllı. 2. argo tehlikeli. 3. argo çok zor.
Haiti i. Haiti.
Haitian i. Haitili. s. 1. Haiti, Haiti´ye özgü. 2. Haitili.
hale s. 
hale and hearty  turp gibi, sapasağlam.
half çoğ. halves (hävz) i. yarım, yarı: Two halves make a whole. İki yarım bir bütün eder. half an apple yarım elma. Half the students have come. Öğrencilerin yarısı geldi. s. buçuk; yarı, yarım: one and a half kilos bir buçuk kilo. a half page yarım sayfa. z. yarı, yarı yarıya: He half filled my glass. Bardağımı yarı yarıya doldurdu. 
half a dozen  yarım düzine.
half brother  üvey erkek kardeş. 
half fare  yarım bilet.
half glasses yarım gözlük.
half measures  yeterli olmayan tedbirler. 
half sister  üvey kızkardeş. 
half sister üvey kızkardeş.
half sole  yarım pençe. 
half the battle  işin yarısı; işin çoğu, işin en zor tarafı. 
half time  1. spor haftaym, ara. 2. yarım gün: She works there half time. Orada yarım gün çalışıyor. 
halfback i., spor hafbek.
half-baked s. 1. yarı pişmiş. 2. iyi düşünülmemiş.
half-breed s., i. melez.
halfhearted s. isteksiz, gönülsüz.
halfheartedly z. istemeye istemeye, isteksizce, gönülsüzce; yarım ağız, yarım ağızla.
half-length s. yarım boy. i. vücudun yukarı kısmını gösteren resim.
half-life i., fiz. yarılanma süresi.
half-mast i. bayrağın yarıya indirilmesi.
half-moon i. yarımay.
half-sole f. (ayakkabıya) yarım pençe vurmak.
half-time s. yarım günlük (iş/çalışma).
halfway z. 1. ortada, yarı yolda. 2. yetersiz olarak. s. 1. yarı yolda bulunan (yer). 2. yetersiz. 
half-witted s. ahmak, budala.
Halicarnassus i. Bodrum, Halikarnas.
hall i. 1. koridor. 2. hol. 3. salon. 4. okul/üniversite binası. 5. malikâne, çiftlikteki köşk.
hallow f. 1. kutsamak. 2. kutsallaştırmak.
Halloween i. (eski bir inanışa göre) cadıların, hayaletlerin, hortlakların ortalığa çıktığı gece (31 Ekim).
hallucinate f. sanrılamak.
hallucination i., ruhb. sanrı.
hallway i. 1. koridor. 2. hol.
halo i. (çoğ. --s/--es) hale, ağıl, ayla.
halogen i. halojen.
halt i. 1. durma, duruş. 2. mola. f. durmak; durdurmak. 
halter i. yular.
halve f. 1. yarıya bölmek. 2. yarıya indirmek.
halves i., çoğ., bak. half.
ham i. 1. jambon. 2. argo abartarak oynayan oyuncu. 3. k. dili amatör radyo operatörü. f. (--med, --ming) argo abartarak oynamak.
hamburger i. 1. sığır kıyması. 2. hamburger.
hamlet i. mezra, ufak köy.
hammer 1 i. çekiç; tokmak. 
hammer 2 f. 1. çekiçle çakmak; çekiçle vurmak; çekiçlemek, çekiçle dövmek. 2. çekiçle işlemek. 
hammer an idea into s.o.´s head  bir fikri birinin kafasına sokmak. 
hammer away  durmadan çalışmak. 
hammer out  -e şekil vermek.
hammer throw  spor çekiç atma.
hammock i. hamak.
hamper 1 i. kapaklı büyük sepet; çamaşır sepeti.
hamper 2 f. engel olmak, güçleştirmek.
hamster i. hamster, cırlaksıçan.
hamstring i. dizardı kirişi. f. (ham.strung) 1. kösteklemek. 2. dizardı kirişini koparmak/kesmek.
hamstrung f., bak. hamstring.
hand 1 i. 1. el. 2. ırgat, rençper; işçi. 3. den. tayfadan biri, tayfa. 4. el yazısı. 5. (saatte) akrep/yelkovan. 6. isk. el.
hand 2 f. elle vermek, uzatmak: Please hand me that book. O kitabı bana uzatır mısınız? 
hand down  kuşaktan kuşağa devretmek. 
hand grenade  el bombası.
hand in  vermek, teslim etmek.
hand in hand  el ele. 
hand labor  el ile yapılan iş. 
hand on  1. babadan oğula geçirmek. 2. başkasına vermek. 
hand organ laterna.
hand out  dağıtmak. 
hand over  vermek, devretmek, teslim etmek.
handbag i. el çantası.
handball i., spor hentbol, eltopu.
handbill i. el ilanı.
handbrake i. el freni.
handcuff i. kelepçe. f. kelepçe vurmak, kelepçelemek.
handful i. 1. avuç dolusu. 2. az miktar. 3. k. dili idare edilmesi zor biri; ele avuca sığmaz çocuk.
handgun i. tabanca.
handicap i. 1. engel. 2. sakatlık, özür. 3. handikap. 4. spor handikap. f. (--ped, --ping) engel olmak, engellemek.
handicapped s. özürlü, sakat.
handicraft i. el sanatı.
handily z. kolayca, elverişli bir şekilde.
handiness i. beceriklilik. 
handiwork i. iş, elişi.
handkerchief i. mendil.
handle f. 1. el sürmek, ellemek, dokunmak. 2. ele almak. 3. kullanmak. 4. idare etmek. 5. satmak. i. sap, kulp, kabza, tutamaç. 
handle s.o. with kid gloves  (çok kırılgan/sinirli birine) son derece dikkatli davranmak.
handlebar i. (bisiklette/motosiklette) gidon.
handling i. 1. elle dokunma. 2. işleme tarzı.
handmade s. elişi, el yapımı.
hand-me-down s. kullanılmış, elden düşme. i. kullanılmış elbise/eşya.
handrail i. merdiven parmaklığı, tırabzan.
hands down  1. parmağını kıpırdatmadan, kolaylıkla. 2. şüphesiz, apaçık: He was hands down the best. Onun en iyi olduğu apaçıktı. 
Hands off!  Dokunma!/Elini sürme! 
Hands up!  Eller yukarı! 
handshake i. el sıkma.
handsome s. 1. yakışıklı. 2. çok, bol; büyük. 3. cömert.
handwork i. elişi.
handwriting i. el yazısı.
handy s. 1. hazır, yakın, el altında. 2. eli işe yatkın, becerikli, marifetli, usta. 3. elverişli, kullanışlı. 
handyman çoğ. hand.y.men (hän´dimen) i. elinden her iş gelen işçi.
hang 1 f. (--ed) ipe çekmek, asmak, sallandırmak, idam etmek; asılmak, idam edilmek.
hang 2 f. (hung) 1. asmak; asılmak, asılı olmak, sallanmak, sarkmak. 2. takmak. 3. (başını) eğmek. 4. kaplamak, yapıştırmak. 
hang 3 i. 1. duruş, döküm. 2. anlam; kullanılış tarzı. 3. sarkma, asılış. 
hang around  k. dili başıboş gezerek beklemek. 
hang back  tereddüt etmek, çekinmek. 
hang fire geri kalmak. 
hang in the balance  muallakta olmak, nazik bir durumda olmak. 
hang in the balance  tehlikede olmak. 
hang on  1. (to) (-e) sıkı tutunmak. 2. dayanmak, katlanmak. 
hang on s.o.´s every word  k. dili birinin her dediğini can kulağıyla dinlemek. 
Hang on.  Bekle./Bir dakika. 
hang out/up one´s shingle  k. dili (tıp doktoru) özel muayenehanesini açmak; (avukat) kendi yazıhanesini açmak. 
hang up  telefonu kapamak. be hung up on 1. -e kafasını takmak. 2. -e tutulmak, için yanıp tutuşmak. 3. -e bayılmak, -i çok beğenmek.
hangar i. hangar.
hangdog i. sinsi adam. s. 1. alçak, habis. 2. ürkek, korkak.
hanger i. 1. askı, askı kancası. 2. çengel.
hanger-on i. (çoğ. hang.ers-on) beleşçi kimse.
hanging i. 1. asma. 2. ipe çekme, asma, idam. s. asılı, sarkan.
hangman çoğ. hang.men (häng´mîn) i. cellat.
hangnail i. şeytantırnağı.
hangover i. içki sersemliği.
hangup i. 1. güçlük, engel. 2. takınak.
hank i. 1. çile, yün/ipek çilesi. 2. kangal.
hanker f. (after/for) arzulamak, özlemini çekmek.
haphazard s., z. rasgele, gelişigüzel. i. rastlantı, şans.
hapless s. şanssız, talihsiz, bahtsız.
happen f. olmak, meydana gelmek. 
happen across/on/upon  -e rastlamak, -e tesadüf etmek. 
happen by geçmek; uğramak; gelmek. 
happen in uğramak, girmek. 
happen to olmak; başına gelmek. 
happen to meet  -e rastlamak, -e tesadüf etmek.
happening i. olay, vaka.
happily z. 1. mutlulukla, sevinçle. 2. çok şükür, Allahtan, bereket versin ki.
happiness i. mutluluk.
happy s. 1. mutlu, mesut; şen, neşeli. 2. yerinde, iyi. 3. ... delisi: girl-happy kız delisi. 
happy-go-lucky s. kaygısız; bir şeye aldırmaz, neşeli.
harangue i. uzun ve tumturaklı konuşma, tirat. f. uzun ve tumturaklı bir şekilde konuşmak, tirat söylemek.
harass f. 1. rahat vermemek, rahatsız etmek, taciz etmek; bizar etmek, tedirgin etmek. 2. ask. aralıksız saldırılarla taciz etmek.
harbor i. 1. liman. 2. barınak, sığınak. f. 1. barındırmak. 2. misafir etmek. 3. beslemek.
harbour i., f., İng., bak. harbor.
hard 1 s. 1. katı, sert, pek. 2. güç, zor, çetin. 3. katı, acımasız, sert. 4. acı, ağır, sert (söz). 5. şiddetli, kuvvetli. 6. şiddetli, sert; çok soğuk (mevsim/hava). 7. sert, kireçli, acı (su). 8. sert (içki). 9. tehlikeli ve bağımlılık yapan (madde).
hard 2 z. 1. çok, büyük bir gayretle: They worked hard. Çok çalıştılar. Try hard! Çok gayret et! 2. şiddetle, kuvvetle: The wind´s blowing hard. Rüzgâr kuvvetle esiyor. 3. fena halde, aşırı ölçüde: He´s hitting the bottle hard these days. Bugünlerde fena halde içiyor. 
hard cash  nakit para. 
hard currency sağlam döviz/para.
hard disk  bilg. sabit disk. 
hard drink  sert içki. 
hard hat  kask, miğfer. 
hard labor  huk. ağır iş cezası. 
hard labor  ağır iş cezası. 
hard luck  şanssızlık.
hard row to hoe  zor iş.
hard-boiled s. 1. lop, katı (yumurta). 2. k. dili kül yutmaz, kurt.
hard-core s. 1. yolundan şaşmaz, boyun eğmez, kararlı. 2. cinsel organları ve sevişme hareketlerini yakından gösteren. 3. çetin ceviz.
harden f. 1. sertleştirmek, katılaştırmak; sertleşmek, katılaşmak. 2. pekiştirmek, kuvvetlendirmek; pekişmek, kuvvetlenmek. 3. (çimento) donmak.
hardheaded s. makul düşünen.
hardhearted s. katı yürekli, acımasız, kalpsiz.
hard-line s. katı, inatçı, uzlaşmaz.
hardly z. 1. zorla, güçlükle, güçbela. 2. hemen hemen: Hardly anything was left. Hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı. I hardly knew her. Tanışıklığımız çok yüzeyseldi. This is hardly the time for that! Şimdi hiç de onun zamanı değil!
hardly to have time to breathe  k. dili (birinin) nefes alacak zamanı bile olmamak, çok meşgul olmak.
hardness i. 1. (fiziksel olarak) katılık, sertlik. 2. güçlük, zorluk. 3. katılık, sertlik, acımasızlık.
hard-nosed s. kendi çıkarını düşünen, çıkarcı.
hard-on i. 
hardship i. sıkıntı, darlık, güçlük.
hardware i. 1. madeni eşya, hırdavat. 2. silah. 3. bilg. donanım. 
hardware store  nalbur dükkânı.
hardwood i. 1. kerestesi sert ağaç. 2. sert kereste.
hardy s. dayanıklı, dirençli.
hare i. yabani tavşan.
harebrained s. kuş beyinli, kafasız.
harelip i. yarık dudak, tavşandudağı.
harem i. harem.
haricot i. kuru fasulye. 
haricot bean bak. haricot. 
hark f. dinlemek. ünlem Dinle!/Dur!/Sus!
hark back to  (geçmişe, önceki konuya) dönmek; (geçmişten, eski olaylardan) söz etmek.
harlot i. fahişe, orospu.
harm i. 1. zarar, hasar, ziyan. 2. kötülük. f. zarar vermek, kötülük etmek. 
harmful s. zararlı.
harmless s. zararsız.
harmonic s. 1. uyumlu, ahenkli. 2. müz. armonik, armoniye ait.
harmonica i. armonika, mızıka.
harmonious s. ahenkli, uyumlu.
harmonise f., İng., bak. harmonize.
harmonize f. 1. uyum sağlamak. 2. müz. armonize etmek. 3. uymak.
harmony i. 1. ahenk, uyum. 2. müz. armoni.
harness i. koşum takımı. f. 1. (ata) koşum takmak. 2. to (atı) (arabaya) koşmak; (öküzleri) (sabana) koşmak. 3. (doğal bir gücü dizginleyerek) yararlanmak, kullanmak. 
harp i., müz. harp, arp. f. harp çalmak. 
harp on  -in üzerinde çok durmak, (aynı şeyleri) tekrarlayıp durmak.
harpoon i. zıpkın. f. zıpkınlamak.
harpsichord i. klavsen.
harrow i. 1. kesek kırma makinesi. 2. tapan. f. 1. tırmık çekmek, kesek kırmak. 2. tapanlamak, tapan çekmek.
harrowing s. üzücü, asap bozucu.
harsh s. 1. sert, acı. 2. kaba, haşin, ters, huysuz.
hart i. erkek geyik; kızıl geyiğin erkeği.
harvest i. 1. hasat. 2. hasat zamanı, hasat, orak mevsimi. 3. ürün, mahsul, rekolte. 4. sonuç, semere. f. hasat etmek, biçmek.
has f., bak. have.
hash i. 1. kuşbaşı doğranarak yeniden pişirilen et yemeği. 2. karmakarışık şey. 3. bozulmuş şey. 4. argo haşiş. f. 1. kuşbaşı doğramak. 2. bozmak, altüst etmek. 
hash over  k. dili tartışmak. 
hasheesh i., bak. hashish.
hashish i. haşiş, hintkenevirinden çıkarılan esrar.
hasn`t kıs. has not.
hasp i. asma kilit köprüsü.
hassle i. 1. tartışma. 2. zorluk, güçlük.
haste i. 1. acele. 2. ivedilik. 
Haste makes waste.  Acele işe şeytan karışır. 
hasten f. acele ettirmek; acele etmek.
hastily z. aceleyle.
hasty s. 1. acele, tez, çabuk. 2. düşüncesiz. 3. aceleci, telaşçı.
hat i. şapka. 
hat press  şapka kalıbı. 
hatch 1 i., den. ambar ağzı; ambar kapağı.
hatch 2 f. 1. civciv çıkarmak. 2. yumurtadan çıkmak. 3. (plan) yapmak, (kumpas) kurmak.
hatchback i., oto. arkada kapısı olan küçük araba.
hatchet i. küçük balta. 
hatchway i., den. ambar ağzı; lombar ağzı.
hate f. nefret etmek. i. nefret.
hateful s. 1. nefret edilen. 2. nefret dolu.
hatred i. kin, nefret, düşmanlık.
haughtiness i. kibirlilik, kendini beğenmişlik.
haughty s. kibirli, kendini beğenmiş, mağrur.
haul f. 1. çekmek. 2. taşımak. 3. den. vira etmek. 4. (rüzgâr/gemi) yön değiştirmek, dönmek. i. 1. çekme, çekiş. 2. bir ağda çıkarılan balıklar. 3. taşıma uzaklığı. 4. taşınılan şey.
haul s.o. over the coals  k. dili birini haşlamak/azarlamak. 
haul s.o. over the coals  birini azarlamak/haşlamak. 
haunch i. 1. kalça. 2. çoğ. kıç, popo. 3. but; sağrı.
haunt f. 1. (hortlaklar/ruhlar) sık sık uğramak. 2. usandırmak. 3. akıldan çıkmamak. 4. sık sık gitmek, dadanmak. 5. sürekli yanında bulunmak. i. sık sık gidilen yer, uğrak, uğrak yeri.
haunted s. tekin olmayan, perili.
haunting s. zor unutulan, akıldan çıkmayan.
hauteur i. kibir, gurur.
have f. (had, hav.ing) kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I, you, we, they have; he, she it has; geçmiş zaman had 1. sahip olmak; -si olmak. 2. almak; elinde tutmak. 3. elde etmek, ele geçirmek. 4. yapmak, etmek; yaptırmak, ettirmek. 5. k. dili aldatmak. 6. k. dili cinsel ilişkide bulunmak. Yardımcı fiil olarak geçmiş zamanı gösterir: I have gone. Gittim. 
have a ball  k. dili çok eğlenmek. 
have a bearing on ile ilgisi olmak; -i etkilemek.
have a bee in one´s bonnet  k. dili bir fikri kafasına takmış olmak.
have a big lead  çok önde olmak. 
have a blast k. dili çok eğlenmek.
have a bone to pick with  k. dili ... ile paylaşılacak kozu olmak. 
have a bone to pick with s.o.  k. dili biriyle paylaşacak kozu olmak, halledilecek davası olmak. 
have a bowel movement/have a BM  büyük aptes bozmak.
have a change of heart  fikir veya davranışlarını değiştirmek. 
have a chip on one´s shoulder  k. dili her zaman kavgaya hazır olmak.
have a chip on one´s shoulder  çok alıngan olmak. 
have a crush on s.o.  k. dili birine fena halde tutulmak.
have a feeling for  -in dilinden anlamak: She has a feeling for animals. Hayvanların dilinden anlar. 
have a field day  1. bayram etmek. 2. with -i makaraya almak, -i sarakaya almak. 
have a finger in the pie  çorbada tuzu bulunmak. 
have a fit  1. (öfkeden) deli olmak, babaları tutmak, küplere binmek, zıvanadan çıkmak. 2. mest olmak, deli olmak, neredeyse zil takıp oynamak, çok sevinmek. 3. fenalık geçirmek.
have a fling  kurtlarını dökmek. 
have a fling at  (bir şey yapmayı) denemek. 
have a gander at  -e bakmak.
have a go (at) denemek: Have a go! Bir dene! 
have a good grasp of  -i iyi kavramak, -e iyice vâkıf olmak. 
have a good head on one´s  shoulders  aklı başında biri olmak. 
have a good head on one´s shoulders  sağduyu sahibi olmak. 
have a good mind to  -eceği gelmek, -esi gelmek: I´ve a good mind to tell him off right now. Hemen gidip terbiyesini vereceğim geliyor. 
have a good press bak. get a good press. 
have a green thumb k. dili bitkileri iyi yetiştirebilen biri olmak, bitkilerden iyi anlayan biri olmak.
have a hand in  (bir işte) parmağı olmak. 
have a heart  insaflı davranmak. 
Have a heart!  İnsaf be! 
have a kip İng., k. dili uyumak.  
have a line on  hakkında bilgi almak/bilgisi olmak.
have a losing streak  k. dili (birinin) şansı rast gitmemek. 
have a lot of brass argo çok yüzsüz olmak.
have a lucky/winning streak  k. dili (birinin) şansı rast gitmek. 
have a mind to  -e niyeti olmak. 
have a mind to  -eceği gelmek, -esi gelmek: I have a mind to go there this instant. Oraya hemen gidesim geliyor. 
have a narrow escape  ucuz kurtulmak.
have a one-track mind bir konuyu tutturmak: You´ve got a one-track mind. Aklın fikrin hep onda.
have a penchant for  -e eğilimi/meyli olmak: He has a penchant for fixing things. Eşyaları tamir etmeye meraklı.
have a puncture   We had a puncture. Lastiğimiz patladı.
have a rough time  zor/sıkıntılı bir dönem geçirmek, zor/sıkıntılı bir dönemden geçmek; zor bir hayat geçirmek: They´re having a rough time right now. Şimdi zor bir dönem geçiriyorlar. He´s had a rough time in life. Zor bir hayat geçirdi. 
Have a round of drinks on me. Herkese benden birer bardak içki. 
have a run-in with s.o. biriyle atışmak.
have a screw loose  aklından zoru olmak.
have a screw loose  k. dili bir tahtası eksik olmak, deli olmak. 
have a share in  -de payı olmak.
have a shit  sıçmak. 
have a short memory  çabuk unutmak, hafızası zayıf olmak. 
have a soft heart  k. dili yumuşak kalpli olmak, müşfik olmak. 
have a soft spot for  k. dili (birine) zaafı olmak.
have a soft spot for  k. dili (birine/bir şeye) (birinin) zaafı olmak. 
have a sore throat  boğazı ağrımak/yanmak, anjin olmak. 
have a sore throat  anjin olmak, boğazı yanmak. 
have a stiff neck  boynu tutulmak. 
have a stomachache  (birinin) midesi ağrımak.
have a strong stomach 1. (birinin) midesi kolaylıkla bulanmamak/bozulmamak, midesi sağlam olmak. 2. korkunç görüntülere karşı dayanıklı olmak.
have a sweet tooth  k. dili tatlı sevmek, tatlı yiyecekleri sevmek.
have a temper  k. dili çabuk öfkelenen biri olmak: He´s got a temper. Çabuk öfkelenir. 
have a thing about  k. dili 1. -i hiç sevmemek, -den nefret etmek. 2. -i çok sevmek. 
have a tickle in one´s throat  (birinin) boğazı gıcıklanmak, gıcık duymak.
have a voice in  -de sözü geçmek, -de söz sahibi olmak. 
have a way with s.o.  k. dili biriyle kolaylıkla arkadaş olabilmek/iletişim kurabilmek. 
have a way with s.t.  k. dili bir şeyden anlamak. 
have a whale of a time  k. dili çok eğlenmek.
have a whale of a time  k. dili çok eğlenmek.
have a whip-round  para toplamak.
have a word with s.o.  biriyle konuşmak. 
have a working knowledge of  (bir şeyi) iyi kötü kullanabilecek kadar bilmek: They have a working knowledge of Russian. Bir Rusla iyi kötü anlaşabilecek kadar Rusça biliyorlar.
have a wreck  trafik kazası geçirmek.
have a yearning to/for  -i arzu etmek.
have a yen to  k. dili (bir şey yapmayı) arzu etmek.
have an abortion çocuk aldırmak, kürtaj olmak.
have an accident kaza geçirmek, kazaya uğramak.
have an ace up one´s sleeve/have an ace in the hole  elinde kozu olmak. 
have an advantage over s.o.  başkasına göre avantajlı bir durumda olmak. 
have an affair with  (kendisiyle evli olmayan biriyle) bir aşk ilişkisinde bulunmak. 
have an aptitude for  -e yeteneği olmak.
have an in  (bir yerde) torpili olmak.
have an itching palm  para hırsı olmak.
have an option on s.t.  bir şeyi belirli bir süre içinde alma/reddetme hakkı olmak.
have bats in the belfry  k. dili bir tahtası eksik olmak, kafadan kontak olmak.
have been around  k. dili görmüş geçirmiş olmak.
have both one´s feet on the ground  aklı başında olmak, gerçekçi ve pratik bir şekilde düşünmek.
have designs on  -de gözü olmak.
have done with  bitirmek, işi tamamlamak. 
have green fingers İng., bak. have a green thumb. 
have had it  argo 1. bıkmak: I´ve had it; I am going to divorce my husband. Artık bıktım; kocamdan boşanacağım. 2. artık yetmek: He´s been cheating me for years, but now he´s had it. Senelerdir beni aldatıyordu, ama artık yeter. 
have half a mind to  -eceği gelmek, -esi gelmek. 
have half a mind to  bir taraftan -eceği/-esi gelmek: I´ve half a mind to shoot him. Bir yandan onu vuracağım geliyor.
have hard feelings about  k. dili -e gücenmiş olmak. 
have in mind  hatırında tutmak, aklında olmak. 
have it coming  -i hak etmek. 
have it in for  (birine) kin beslemek. 
have it in for  k. dili -e kin beslemek.
have it in one  yeteneği olmak. 
have it made  1. ısmarlamak. 2. argo işi iş olmak, işleri tıkırında olmak. 
have it out  bir davayı kavga ederek/tartışarak sonuçlandırmak. 
Have it your own way.  Siz bilirsiniz./Nasıl isterseniz öyle olsun. 
Have it your way!  Nasıl istersen öyle yap! 
have kittens  argo içini kurt kemirmek, dokuz doğurmak.
have many irons in the fire  k. dili kırk tarakta bezi olmak. 
have no business doing s.t.  (birinin) bir şey yapmaya hakkı olmamak: You have no business interfering in my affairs. Benim işlerime burnunu sokmaya hiç hakkın yok.
have no stomach for  k. dili (belirli bir şey için) (birinde) hiç istek/arzu olmamak.
have no thought of ... hiç aklından geçmemek, -e hiç niyeti olmamak: He´d had no thought of becoming a teacher. Öğretmen olmak hiç aklından geçmemişti. 
have no time for  1. k. dili -den hiç hoşlanmamak, -i hiç sevmemek. 2. (birinin) -e harcayacak vakti olmamak, (birinin) (biri/bir şey) için vakti olmamak. 
have no use for  -den nefret etmek/tiksinmek. 
have no use for  1. -e ihtiyacı olmamak, -i gereksememek. 2. -den hoşlanmamak. 
have none of  -e izin vermemek, -i kabul etmemek. 
have nothing to do with  ile hiçbir ilişkisi olmamak. 
have nothing to do with ile hiçbir ilgisi olmamak: This has nothing to do with you. Bunun seninle hiçbir ilgisi yok. 
have nothing to show for it  elinde ne yaptığını gösterecek hiçbir şey olmamak. 
have o.s. to thank for  (bir şeyin) suçlusu olmak: If he didn´t succeed, he´s only got himself to thank for it! Başarılı olamadıysa suçlu olan sadece kendisi! 
have on  1. giyinmek. 2. şaka etmek. 
have one foot in the grave  bir ayağı çukurda olmak. 
have one´s back to the wall  k. dili çaresiz kalmak.
have one´s eyes on  1. gözü -in üzerinde olmak. 2. -e göz koymak. 
have one´s fill of  k. dili -den bıkmak, -den illallah demek.
have one´s guard down  tetikte olmamak. 
have one´s guard up  tetikte olmak.
have one´s hands free  1. elleri boş olmak. 2. boş olmak, meşgul olmamak. 
have one´s hands full  fazla meşgul olmak, işi başından aşkın olmak. 
have one´s hands full  çok meşgul olmak. 
have one´s head screwed on (right/the right way) aklı başında biri olmak.
have one´s wits about one  bak. 
have one´s wits about one  kafası yerinde olmak, doğru dürüst düşünebilmek. 
have one´s work cut out for one  k. dili (birinin) önünde zor bir iş olmak. 
have other fish to fry  başka bir işi olmak. 
have preference  tercih hakkına sahip olmak.
have recourse to  -e başvurmak.
have resort to -e başvurmak. 
have rocks in one´s head k. dili kafadan kontak olmak. 
have s.o. on a string  k. dili birini parmağında oynatmak: Sevda has Kâzım on a string. Sevda, Kâzım´ı parmağında oynatıyor. 
have s.o. to thank for  (bir şey için) (birine) borçlu olmak: We´ve her to thank for this. Bunun için ona borçluyuz. 
have s.o. under one´s thumb k. dili, bak. get s.o. under one´s thumb. 
have s.o./s.t. in mind birini/bir şeyi düşünmek, biri/bir şey aklında olmak. 
have s.o./s.t. on one´s mind biri/bir şey kafasını meşgul etmek, aklı birine/bir şeye takılmak. 
have s.t. at one´s fingertips 1. bir şey elinin altında bulunmak. 2. bir şeyi çok iyi bilmek.
have s.t. in common with s.o.  biriyle bir şeyi paylaşmak: I have nothing in common with him. Onunla ortak hiçbir şeyim yok. 
have s.t. on s.o.  elinde suçlayıcı delil bulunmak. 
have s.t. on the brain k. dili bir şeyi kafasına takmak. 
have scruples about doing s.t.  vicdani nedenle bir şeyi yapmaktan çekinmek.
have second thoughts (about) (daha önce verilen bir karar hakkında) tereddüt etmeye başlamak. 
have sex  seks yapmak, sevişmek. 
have shadows around one´s eyes  gözleri mor halkalarla çevrili olmak. 
have some say in  -de söz sahibi olmak. 
have stars in one´s eyes  k. dili ortalığı toz pembe görmek; çok sevinçli olmak. 
have sympathy for  1. (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. 2. (birinin) halini anlamak.
have the best of it  galip gelmek, üstün olmak. 
have the blues k. dili efkârlı olmak.
have the courage of one´s convictions  inandığı şeyi yapma/söyleme cesaretini göstermek. 
have the face to do s.t.  bir şey yapmaya yüzü olmak/cüret etmek. 
have the floor  mecliste söz söyleme hakkı olmak. 
have the gall to  k. dili  (belirli bir şeyi) yapacak kadar küstah olmak. 
have the inside track  1. yarış alanının en iç kısmına yakın olmak. 2. daha elverişli durumda olmak.
have the last laugh  sonunda başarmak.
have the last word  1. (bir tartışmanın/ağız kavgasının sonunda) son söz birinin olmak: He always has the last word. Son söz hep onun. 2. in (bir konuda) nihai karar/son söz birinin olmak. 
have the makings of #AD?
have the run of  (bir yere) rahatça girip çıkabilmek; (bir yeri) serbestçe kullanabilmek. 
have the runs  k. dili ishal olmak, içi sürmek/gitmek: He´s got the runs. İshal olmuş. 
have the shits  ishal olmak. 
have the squirts  k. dili içi sürmek, içi gitmek, ishal olmak.
have the time of one´s life  eğlenceli vakit geçirmek.
have the time of one´s life  k. dili çok eğlenmek, çok güzel bir vakit geçirmek. 
have the trots  k. dili ishal olmak, dibi tutmamak.
have title to  1. (bir mülkün) tapusunun sahibi olmak. 2. (bir yerde) (birinin) mülkiyet hakkı olmak.
have to  -meli, -malı: I have to go. Gitmeliyim. had better -se iyi olur: I had better go. Gitsem iyi olur.
have to do with  ile ilgisi olmak. as Plato has it Eflatun´un deyişiyle. 
have what it takes  k. dili gereken niteliklere sahip olmak: She´s got what it takes to be number one in her class. Sınıfının birincisi olmak için gerekli niteliklere sahip. 
have words  kavga etmek, atışmak. 
have/feel qualms about (bir şeyden) dolayı vicdanı rahatsız olmak/sızlamak.
have/hold/keep in reserve  ihtiyat olarak saklamak.
have/put s.o. in hysterics 1. k. dili birini çok güldürmek, birini gülmekten öldürmek. 2. birine isteri krizi geçirtmek.
have/suffer a miscarriage (istem dışı) düşük yapmak, çocuk düşürmek.
have/take a bath banyo yapmak, yıkanmak.
have/take a crap argo sıçmak.
have/take a spill  atın sırtından düşmek.
have/take a zizz  k. dili şekerleme yapmak, kestirmek, kısa bir uyku çekmek.
haven i. 1. liman. 2. sığınak.
haven`t kıs. have not.
haves i., çoğ. 
havoc i. hasar, tahribat, zarar ziyan. 
haw i. alıç.
hawk 1 i. 1. şahin; doğan. 2. atmaca. 3. çaylak.
hawk 2 f. işportacılık yapmak.
hawker i. işportacı.
hawthorn i. alıç.
hay i. saman, kuru ot. f. 1. (kurutmak için) ot biçmek. 2. otu biçip kurutmak. 
hay fever  saman nezlesi. 
hay rack  otluk, kuru ot konulan parmaklıklı raf/tekne. 
hayloft i. otluk, samanlık.
hayrick i. kuru ot yığını, otluk; tınaz.
haystack i. kuru ot yığını, otluk; tınaz.
haywire s. 
hazard i. şans, tehlike, riziko. f. 1. tehlikeye atmak, şansa bırakmak. 2. -e cesaret etmek. 
hazard a guess  tahmin etmek, kafadan atmak.
hazardous s. tehlikeli, rizikolu.
haze i. hafif sis, ince duman, pus.
hazel i. 1. fındık ağacı. 2. kestane rengi. s. ela (göz).
hazelnut i. fındık.
hazy s. 1. sisli, dumanlı, puslu. 2. anlaşılmaz, belirsiz, bulanık.
he zam., eril o. s. erkek: he-goat teke.
He can´t see the woods for the trees.  Ayrıntılara takılıp kaldığı için durumu bir bütün olarak göremiyor.
He did what little he could.  Elinden geleni yaptı.
He didn´t let any grass grow under his feet.  Hiç vakit kaybetmedi.
He doesn´t give a damn.  Ona vız gelir./Umurunda değil./İplemez. 
He gives you good value for your money.  Ödediğin para karşılığında sana iyi mal verir. 
He had better not.  Yapmazsa daha iyi eder.
He had, say, a thousand dollars.  Diyelim ki bin doları vardı. 
He has a bad name.  Adı kötüye çıkmış./Kötü şöhreti var. 
He has a good head on his shoulders. Onun kafası çalışıyor./Aklı başında biri.
He has turned seventy.  Yaşı yetmişi geçti./Yetmiş yaşına bastı. 
He is not himself.  Kendinde değil.
He is past hope.  Ümitsiz durumda. 
He is riding for a fall.  Belasını arıyor.
He is welcome to come and go at his pleasure.  İstediği zaman gelip gidebilir. 
He just missed being run over.  Ezilmekten zor kurtuldu.
He little knows ....  Bilmiyor ki ....
He looked me through and through.  Beni iyice inceledi./Beni süzdü.
He no longer comes here.  Artık buraya gelmiyor. 
He numbers eighty years.  Seksen yaşında.
He said it in an unguarded moment. Boş bulunup ağzından kaçırdı.
He should have known better than to do it.  O işi yapmayacak kadar aklı olmalıydı. 
He suffered a violent death. Ölümü korkunçtu.
He takes his whisky on the rocks.  k. dili Viskiyi buzlu içer. 
He tilted back in his chair.  Kaykılarak sandalyesini arkaya doğru yatırdı.
He treated me to a beer. Bana bir bira ısmarladı. 
He walks home to save carfare.  Yol parasından tasarruf etmek için eve yürüyerek gider. 
He was the life of the party.  Toplantıyı canlandıran o idi.
He will amount to something.  Başarılı bir adam olacak.
He will come to no good.  Onun sonu iyi olmaz. 
He will have it that ....  -i iddia ediyor. I had him there. O noktada onu mat ettim. I had rather go. Gitmeyi tercih ederdim. 
He will not take nay.  “Yok” sözünden anlamaz.
He/She can stew in his/her own juice!  k. dili Ne hali varsa görsün!
he`d kıs. 1. he had. 2. he would.
he`ll kıs. he will.
he`s kıs. 1. he is. 2. he has.
He´s a good speller.  Onun imlası iyi.
He´s a man of few words.  Az konuşan biri o. 
He´s a man of principle.  Prensip sahibi bir adam. 
He´s always thinking about sex.  Aklı fikri sekste. 
He´s an object of scorn. Herkes onu hor görüyor.
He´s puffed up with pride. Kibrinden geçilmiyor.
He´s/She´s not the only fish in the sea!  Ondan başkası yok mu bu dünyada? 
head 1 i. 1. baş; kafa; kelle. 2. şef, baş, başkan: the head of the math department matematik bölümü başkanı. 3. baş yer, baş taraf, ön taraf, baş: Go to the head of the line. Sıranın başına geç. She was at the head of the stairs. Merdivenlerin başındaydı. 4. (sebzede) baş: She bought two heads of cabbage. İki baş lahana aldı. 5. kaynak, memba, baş. 6. baş, üst kısım: the head of a nail çivinin başı. 7. akıl, kafa: Use your head. Kafanı kullan. 8. (çoğ. head) baş: fifty head of cattle elli baş sığır. 9. (ses aygıtında) (manyetik) kafa, başlık. 
head 2 s. baş, başta olan; başa ait. f. 1. (bir şeyin) başkanlığını yapmak/başkanı olmak: Who heads this outfit? Buranın başkanı kim? 2. -in birincisi olmak: She headed her class. Sınıfının birincisiydi. 3. for -e gitmek; -in istikametini tutmak, -e doğru gitmek: You´re heading for trouble. Bu gidişle başın belaya girecek. 4. towards -e doğru yöneltmek: Head your horses towards Kangal! Atlarınızı Kangal´a sürün! 
head honcho argo şef, başkan.
head over heels  tepetaklak perende atma. 
head over heels  bak. head. 
head over heels in love  sırılsıklam âşık. 
head s.o. off 1. birinin yolunu kesmek, birinin ilerlemesini engellemek. 2. birini kösteklemek.
head s.t. off 1. bir şeyin yolunu kesmek, bir şeyin ilerlemesini engellemek. 2. bir şeyi engellemek.
head start  spor avantaj. 
head up  k. dili başkanlık etmek. 
head wind  pruva rüzgârı. 
headache i. 1. baş ağrısı. 2. dert, baş belası.
headband i. saç bandı, bant.
headboard i. karyolanın başucundaki tahta.
headdress i. başlık.
header i. sayfa başlığı.
headfirst z. başı önde, balıklama (dalma).
headgear i. başlık.
heading i. (yazıda) başlık.
headland i., coğr. burun.
headlight i., oto. far.
headline i. başlık, manşet.
headlong z. 1. pervasızca, sakınmadan; balıklama. 2. apar topar.
headmaster i. özel okul müdürü.
headmistress i. özel okul müdiresi.
head-on s., z. baştan (çarpma), kafa kafaya, burun buruna (çarpışma).
headphone i. telefon/radyo kulaklığı.
headquarters i. 1. karargâh. 2. kumanda merkezi. 3. merkez büro. 4. merkezde çalışanlar.
headrest i. koltuk başlığı.
Heads or tails?  Yazı mı, tura mı? 
headstrong s. inatçı, dik başlı, bildiğini okuyan.
headwaiter i. şef garson.
headwaters i., çoğ. ırmağı besleyen kaynaklar.
headway i. ilerleme, yol alma. 
heady s. 1. kuvvetli, sert, çarpıcı (esans/içki). 2. inatçı, kafa tutan.
heal f. iyileştirmek; iyileşmek.
healer i. insanları iyileştirdiğini öne süren kişi; üfürükçü.
health i. sağlık. 
health certificate  sağlık belgesi. 
health food  sağlığa yararlı, katkısız, doğal besin. 
health insurance  sağlık sigortası.
health insurance  sağlık sigortası. 
health officer  sağlık memuru. 
healthful s. 1. sağlığa yararlı. 2. sağlıklı.
healthy s. 1. sağlıklı, sağlam. 2. sağlığa yararlı.
heap i. 1. yığın, küme. 2. k. dili çok miktar. 3. k. dili kalabalık. f. 1. yığmak, kümelemek. 2. (hediye/hakaret) yağdırmak.
hear f. (heard) 1. işitmek, duymak. 2. dinlemek, kulak vermek. 3. haber almak, mektup almak. 4. sorguya çekmek, ifadesini almak. Hear! Hear! İng. Bravo!/Yaşa! 
hear a shot  silah sesi işitmek. 
hear of/about  -den haberi olmak, -i duymak. 
hear out  sonuna kadar dinlemek. 
heard f., bak. hear.
hearing i. 1. işitme, işitim. 2. huk. celse, duruşma, oturum. 
hearing aid  kulaklık, işitme cihazı. 
hearsay i. söylenti, dedikodu. 
hearsay evidence  huk. başkalarından işitilerek öne sürülen delil.
hearse i. cenaze arabası.
heart i. 1. yürek, kalp. 2. kasap. yürek. 3. gönül, can. 4. merkez, orta. 5. (marul, enginar v.b.´nde) göbek. 6. öz, can damarı. 7. kuvvet, enerji. 8. cesaret, şevk. 9. isk. kupa. 
heart attack  kalp krizi. 
heart disease  kalp hastalığı. 
heart failure  kalp yetmezliği. 
heart transplant  kalp nakli. 
heartache i. kalp ağrısı, üzüntü, acı, keder.
heartbeat i. kalp atışı, yürek vuruşu.
heartbreak i. 1. büyük acı/keder. 2. büyük acı veren kimse/şey.
heartbreaking s. büyük acı veren.
heartburn i., tıb. mide ekşimesinden dolayı yemek borusunda veya midede duyulan yanma hissi.
hearten f. yüreklendirmek, cesaretlendirmek.
heartfelt s. yürekten, candan, içten.
hearth i. 1. ocak, şömine. 2. yurt, aile ocağı.
heartless s. kalpsiz, acımasız, merhametsiz.
heart-rending s. yürek parçalayıcı, çok acıklı, yürekler acısı.
heartstrings i., çoğ. 
heart-to-heart s. samimi, açık.
hearty s. 1. candan, yürekten, içten. 2. sağlam, kuvvetli, sağlıklı.
heat 1 i. 1. sıcaklık, ısı. 2. hiddet, öfke. 3. tav. 4. kızışma, kösnü. 5. spor eleme, eleme koşusu/yarışı. 
heat 2 f. ısıtmak; ısınmak.
heat conduction ısı iletimi.
heat rash  isilik. 
heat rash  isilik.
heat stroke  sıcak çarpması. 
heat wave  sıcak dalgası. 
heat wave  sıcak dalgası. 
heated s. 1. öfkeli. 2. kızışmış, kızışık, hararetli (tartışma).
heater i. ısıtıcı, soba, ocak, fırın.
heath i. 1. fundalık. 2. funda, süpürge çalısı, süpürgeotu.
heathen i. (çoğ. hea.then/--s) 1. kâfirler, kefere, küffar. 2. kâfir. s. kâfir, kâfirlere özgü.
heather i. süpürgeotuna benzer bir çalı.
heating s. ısıtıcı. i. ısıtma. 
heating coil  elek. rezistans.
heave 1 f. (--d/hove) 1. büyük bir güçle atmak/fırlatmak. 2. kaldırmak, çekmek. 3. yukarı kaldırmak. 4. yükseltmek, kabartmak. 5. (deniz) kabarmak. 6. (göğüs) şişirmek; (göğüs) inip kalkmak. 7. (inilti) güçlükle çıkarmak. 8. kusmak. 9. den. ırgatı çevirmek, vira etmek. 
heave 2 i. 1. kaldırma. 2. fırlatma.
heave a sigh  içini çekmek, ah çekmek. 
Heave ho!  den. Yisa!/Vira salpa! 
heave to  1. rüzgârı başa alıp gemiyi durdurmak. 2. faça edip durmak.
heaven i. cennet. 
heavenly s. 1. cennet gibi, çok güzel. 2. göksel, gökle ilgili, göğe ilişkin. 3. ilahi, Tanrısal.
heavenly body gökcismi.
heavily z. 1. ağır bir şekilde. 2. şiddetle.
heaviness i. 1. ağırlık. 2. şiddet, yeğinlik.
heavy s. 1. ağır. 2. şiddetli, kuvvetli (yağmur/rüzgâr/fırtına). 3. kalın (kar tabakası). 4. çok miktarda (oy kullanımı). 5. (borsada) çok miktarda (alım satım). 6. kabarmış (deniz). 7. aşırı. 8. kalın (elbise). 9. ciddi, önemli. 10. güç, zor (iş). 11. bulutlu, kapalı (gök). 12. sıkıcı, ezici, usandırıcı. 13. sıkıntılı, üzücü. 14. kederli. 15. zarafetsiz, incelikten yoksun, kaba. 16. ağır, hazmı güç (yemek). 17. ağır, boğucu (koku). 18. derin (sessizlik). 19. uyku basmış, ağırlaşmış (göz). 20. fiz. ağır (izotop). 21. yoğun (trafik). 
heavy guns  ağır silahlar. 
heavy industry  ağır sanayi. 
heavy industry  ağır sanayi. 
heavy metals ağır metaller.
heavy water kim. ağır su.
heavy-duty s. dayanıklı, ağır iş için elverişli.
heavy-handed s. eli ağır, beceriksiz, sakar.
heavy-hearted s. üzgün, kederli.
heavyweight i., s. ağırsıklet. 
Hebrew i., s. 1. İbrani. 2. İbranice.
heck ünlem, argo Kahrolası. 
heckle f. (konuşmacının) sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak, sıkıştırmak.
hectare i. hektar.
hectic s. heyecanlı, telaşlı.
hedge i. sık ağaçlardan/çalılardan oluşan çit; çalı çit. f. 1. etrafına çalı dikmek, çalı ile çevirmek. 2. kuşatmak, sarmak, çevirmek. 3. kaçamak cevap vermek.
hedgehog i. kirpi.
hedgerow i. ekilmiş çalılardan/ağaçlardan oluşan çit.
heed f. dikkat etmek, dinlemek, önemsemek. i. dikkat, önemseme. 
heedless s. 1. dikkatsiz. 2. pervasız.
heehaw i. eşek anırması, anırma. 
heel 1 i. 1. topuk, ökçe. 2. argo alçak herif. 
heel 2 f. ökçe takmak.
hefty s., k. dili 1. oldukça ağır. 2. kuvvetli. 3. iriyarı. 4. bol.
heifer i. düve, doğurmamış genç inek.
height i. 1. yükseklik. 2. boy. 3. yükselti. 4. doruk, en yüksek nokta.
heighten f. 1. yükseltmek; yükselmek. 2. artırmak; artmak. 3. çoğaltmak; çoğalmak.
heinous s. tiksindirici, iğrenç, kötü, çirkin.
heir i. vâris, mirasçı, kalıtçı.
heiress i. kadın mirasçı.
heirloom i. kuşaktan kuşağa geçen değerli şey.
held f., bak. hold.
helicopter i. helikopter.
heliotrope i., bot. bambulotu.
helium i. helyum.
hell i. cehennem. ünlem Kahrolsun! 
hellebore i., bot. çöpleme.
hellish s. kötü, berbat, korkunç.
hello ünlem 1. Merhaba. 2. Alo.
helm i., den. dümen yekesi; dümen. 
helmet i. 1. miğfer, tolga. 2. kask.
helmsman çoğ. helms.men (helmz´mîn) i. dümenci.
help f. 1. yardım etmek; katkıda bulunmak: I don´t see how I can help you. Sana nasıl yardım edeyim bilemiyorum. 2. faydası olmak, fayda etmek; rahatlatmak; (acıyı) dindirmek; (gergin/zor bir durumu) yumuşatmak: I can lend you some money, if that´ll help. Faydası olursa sana biraz borç verebilirim. Complaining won´t help. Şikâyet etmek fayda etmez. A little lemon juice´ll help. Biraz limon sıksan iyi olur. i. 1. yardım; katkı. 2. (çoğ. help) yardımcı; hizmetçi; hizmetkâr. 3. (çoğ. help) ırgat, rençper. 
help o.s. to  (kendi kendine servis yaparak) (yiyeceklerden) almak: He helped himself to a piece of the cake. Kekten bir dilim aldı. 
help out  yardımda bulunmak. 
help s.o. out  birine yardım etmek: Can you help her out with her French? Fransızcasına yardım edebilir misin? 
Help wanted.  Eleman aranıyor. 
Help! ünlem İmdat!
helper i. yardımcı; muavin; çırak.
helpful s. 1. faydalı, yararlı; kullanışlı. 2. yardımsever, yardımcı: You´re not being helpful. Yardımcı olmuyorsun.
helping i. 1. yardım etme; katkıda bulunma. 2. ahçı. porsiyon. 
helpless s. âciz; savunmasız.
helplessness i. aciz, âcizlik; savunmasızlık.
helter-skelter z. alelacele, telaşla, apar topar. s. 1. karmakarışık. 2. gelişigüzel.
hem i. elbise kenarı, baskı. f. (--med, --ming) kıvırıp kenarını bastırmak. 
hem in/about  kuşatmak, içine almak, çevirmek.
hemisphere i. yarıküre.
hemline i., terz. elbise veya paltonun etek kenarı, etek boyu, etek.
hemlock i. baldıran, ağıotu.
hemoglobin i. hemoglobin.
hemophilia i., tıb. hemofili. 
hemophiliac i., s. hemofil.
hemorrhage i., tıb. kanama.
hemorrhoid i., tıb. basur, emoroit.
hemp i. kenevir, kendir.
hemstitch i. ajur, antika, sıçandişi.
hen i. 1. tavuk. 2. dişi kuş.
hence z. 1. bu nedenle, bundan dolayı, dolayısıyla. 2. (belirli bir zaman) sonra. 3. buradan. 
henceforth z. bundan böyle, bundan sonra.
henceforward z., bak. henceforth.
hencoop i. kümes.
henpeck f. başının etini yemek, vır vır etmek, dır dır etmek.
henpecked s. kılıbık.
hepatitis i., tıb. hepatit, karaciğer iltihabı.
her zam., dişil onu; ona; ondan; onun: He loves her. Onu seviyor. He looked at her. Ona baktı. They hated her. Ondan nefret ettiler. It pleased her. Onun hoşuna gitti. s. onun; kendi: It´s her book. Onun kitabı. She gazed at her portrait. Kendi portresini seyretti.
Her conscience pricked her.  Vicdanı kendisini rahatsız etti.
herald i. 1. haberci, müjdeci. 2. protokol görevlisi, teşrifatçı. f. haber vermek, ilan etmek.
herb i. 1. ot. 2. yemeklere tat vermek için kullanılan bitki. 3. şifalı bitki.
herbal s. otlara ait; otlardan yapılan, bitkisel.
herbicide i. herbisit, yabancı ot öldürücü.
herbivore i. otçul hayvan.
herbivorous s. otçul.
Hercules i. Herkül. 
Hercules´ allheal çavşırotu, çavşır.
herd i. 1. hayvan sürüsü, sürü. 2. avam, ayaktakımı. f. 1. gütmek. 2. sürü halinde gitmek. 
herd instinct  sürü içgüdüsü. 
herdsman çoğ. herds.men (hırdz´mîn) i. çoban.
here z. burada; buraya; burası. 
here and there  orada burada, şurada burada. 
Here goes!  İşte başlıyorum.
Here goes!  Başlıyoruz!/Haydi bakalım! 
Here you are.  1. Buyur, al. 2. Ha, geldin mi? 3. İşte! 
hereabouts z. buralarda.
hereafter z. ileride, bundan sonra. 
hereby z. bu vesile ile.
hereditary s. 1. miras yoluyla geçen. 2. kalıtsal, kalıtımsal, irsi.
heredity i. kalıtım, soyaçekim, irsiyet.
herein z. bunda, bunun içinde.
heresy i. 1. dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünce, dalalet. 2. hâkim olan felsefi/siyasi doktrinlere karşı gelen düşünce.
heretic i. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan kimse. 
heretical s. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan.
heretofore z. şimdiye kadar, bundan önce.
hereupon z. bunun üzerine.
herewith z. 1. bununla. 2. ilişikte.
heritage i. miras, kalıt.
hermit i. münzevi, topluluktan kaçan, yalnız başına yaşayan kimse.
hernia i. fıtık, kavlıç.
hero i. (çoğ. --es) 1. kahraman, yiğit. 2. edeb. kahraman, baş karakter.
heroic s. 1. kahraman, kahramanca, cesur. 2. güz. san. muazzam, gerçek boyutlarından çok büyük (heykel/resim). 3. edeb. kahramanlarla ilgili, destansı, epik.
heroical s., bak. heroic.
heroin i. eroin.
heroine i. kadın kahraman.
heroism i. kahramanlık.
heron i. balıkçıl.
herring i., zool. ringa.
hers zam., dişil onunki; onun: Take hers. Onunkini al. That´s hers. O onun. That damn goat of hers is eating my roses. Onun o kör olası keçisi güllerimi yiyor.
herself zam., dişil kendisi, kendi; bizzat. 
hertz i. (çoğ. hertz/--es) fiz. hertz.
hesitant s. tereddütlü, ikircikli, ikircimli, kararsız, duruksun.
hesitantly z. tereddütle, duraksayarak.
hesitate f. tereddüt etmek, duraksamak; çekinmek.
hesitation i. tereddüt, duraksama, ikircik, ikircim.
heterogeneous s. heterojen.
heterophyte i. tamasalak.
heterosexual s. karşı cinse ilgi duyan, heteroseksüel.
hew f. (--ed, hewn) 1. balta ile kesmek. 2. yontmak. 3. kesmek, yarmak. 
hew down  (ağacı) kesip devirmek. 
hew out  1. yontarak şekil vermek. 2. zahmetle meydana getirmek.
hewn f., bak. hew.
hexagon i., geom. altıgen.
hey ünlem 1. Hey!/Baksana! 2. Haydi! 3. A!
heyday i. altın çağ, en parlak dönem.
HH kıs. 1. His/Her Highness. 2. His Holiness.
hi ünlem 1. Merhaba! 2. İng. Hey!
hiatus i. (çoğ. --es/hi.a.tus) aralık, açıklık, ara, fasıla, boş yer.
hibernate f. kış uykusuna yatmak.
hibernation i. kış uykusu.
hibiscus i. çingülü.
hiccough i., f., bak. hiccup.
hiccup i. hıçkırık. f. hıçkırmak. 
hick i., k. dili taşralı, hödük, hanzo, kıro.
hickory i., bot. karya.
hid f., bak. hide 2.
hidden f., bak. hide 2. s. gizli, kapalı.
hide 1 i. hayvan derisi, deri; post. 
hide 2 f. (hid, hid.den) saklamak, gizlemek; saklanmak, gizlenmek. 
hide away  saklamak; saklanmak. 
hide out  (polisten) saklanmak. in hiding saklı.
hide-and-seek i. saklambaç.
hideaway i. (polisten) saklanacak yer, yatak.
hidebound s. dar görüşlü, eski kafalı.
hideous s. çok çirkin, iğrenç, korkunç.
hide-out i., bak. hideaway.
hiding-place i. 1. saklanacak yer, gizlenecek yer. 2. zula.
hierarchical s. hiyerarşik.
hierarchy i. hiyerarşi.
hieroglyph i. hiyeroglif.
hi-fi i., s., bak. high fidelity.
high s. 1. yüksek. 2. kibirli, kendini beğenmiş. 3. yüce. 4. müz. tiz, yüksek perdeden. 5. lüks (yaşantı). 6. kokmuş (et). 7. coğr. kutuplara yakın. 8. coşkun, taşkın (neşe). 9. yüksek, fahiş (fiyat). 10. şiddetli, sert (rüzgâr). 11. kabarık, azgın (deniz). 12. argo uyuşturucu etkisi altında. 
high and low  1. her yerde. 2. zengin fakir, herkes. 
high density bilg. yüksek yoğunluk.
high fidelity  1. sesi çok doğal bir şekilde verme. 2. sesi çok doğal bir şekilde veren (radyo/pikap/hoparlör). 
high frequency  yüksek frekans. 
high gear  oto. en hızlı vites. 
high jinks  şamata, cümbüş.
high jump  yüksek atlama. 
high jump  yüksek atlama. 
high latitudes  kutuplara yakın yerler.
high living  lüks hayat. 
high octane gasoline  yüksek oktanlı benzin.
high places  yüksek mertebeler. 
high point  en önemli/heyecanlı nokta. 
high price  yüksek fiyat. 
high relief  güz. san. yüksek kabartma. 
high school  lise. 
high school  lise. 
high seas  enginler, açık deniz. 
high tech k. dili ileri teknoloji. 
high tide  kabarma, met. 
high tide  1. met zamanı. 2. met hareketi, denizin kabarması; met hali. 
highbrow s., i. entelektüel.
highchair i. (yüksek) mama iskemlesi.
high-class s., k. dili kaliteli, birinci sınıf.
high-density s., bilg. yüksek yoğunluklu. 
higher s. daha yüksek. 
higher education  yükseköğrenim.
high-grade s. kaliteli, üstün nitelikli, ekstra.
highlands i., çoğ. dağlık yer.
highlight i. 1. (resimde) ışıklı bölüm. 2. foto. parlak nokta. 3. ilgi çekici olay; en önemli bölüm. f. 1. -i vurgulamak, -in altını çizmek, -e dikkati çekmek. 2. bilg. aydınlatmak.
highly z. 1. çok, pek çok, son derece. 2. çok iyi; çok olumlu bir şekilde.
high-minded s. yüce gönüllü.
highness i. yücelik. 
high-pitched s. çok tiz.
high-pressure i. yüksek basınç. s. 1. zorla yapılan (satış). 2. zorlayıcı.
high-rise s., i. yüksek (bina/apartman).
highroad i. anayol.
high-speed s. büyük hızla giden. 
high-speed train hızlı tren.
high-strung s. sinirli, sinirleri gergin.
high-tech s., k. dili ileri teknolojinin ürünleriyle donatılmış/yapılmış.
high-water i. 1. azami kabarma. 2. taşkın. 
high-water mark  1. suyun azami kabarma noktası. 2. doruk, en üstün başarı düzeyi.
highway i. anayol. 
highwayman çoğ. high.way.men (hay´weymîn) i. eşkıya, haydut.
hijack f. 1. (uçak/gemi) kaçırmak. 2. (kamyon, tren v.b.´ni) soymak.
hijacker i. 1. uçak korsanı. 2. (kamyon, tren v.b.´ni durdurarak soyan) soyguncu.
hike f. 1. uzun yürüyüş yapmak. 2. (eteğini) toplamak. 3. (fiyatı) yükseltmek, artırmak. i. 1. uzun ve çetin yürüyüş. 2. yükselme, artış.
hiker i. uzun yürüyüş yapan kimse.
hilarious s. gürültülü ve neşeli.
hilarity i. neşe, kahkaha.
hill i. 1. tepe. 2. bayır, yokuş.
hillside i. yamaç.
hilltop i. doruk.
hilly s. tepelik.
hilt i. kabza, kılıç kabzası.
him zam., eril onu; ona.
himself zam., eril kendisi, kendi; bizzat. 
hind 1 i. dişi geyik.
hind 2 s. (--er, --most/--er.most) arkadaki, geride olan, art.
hind legs  arka ayaklar.
hind quarter   but (et).
hinder f. engellemek.
hindermost s., bak. hindmost.
Hindi i., s. Hintçe.
hindmost s. en arkadaki, en gerideki, en sondaki.
hindrance i. 1. engelleme. 2. engel.
Hindu i. Hindu, dini Hinduizm olan kimse. s. Hindu; Hinduizme özgü; dini Hinduizm olan.
hinge i. 1. menteşe, reze. 2. dayanak noktası. f. 1. menteşe takmak. 2. on/upon -e bağlı olmak, -e dayanmak.
hint i. ima, üstü kapalı söz. f. ima etmek, çıtlatmak. 
hint at  -i hissettirmek, -i üstü kapalı söylemek, -i dokundurmak, -i ima etmek.
hinterland i. hinterlant, iç bölge.
hip i. kalça.
hipbone i., anat. kalça kemiği.
hippie i. hippi.
hippo i., k. dili suaygırı.
hippopotamus çoğ. --es (hîpıpat´ımısız)/hip.po.pot.a.mi (hîpıpat´ımay) i. suaygırı.
hire i. kira; ücret. f. 1. ücretle tutmak. 2. kira ile tutmak, kiralamak.
hire o.s. out  ücretle çalışmak. 
hire out  -i kiraya vermek. 
hirsute s. 1. kıllı, tüylü. 2. saçlı sakallı.
his zam., eril onunki; onun: I don´t want his. Onunkini istemiyorum. That dog´s his. O köpek onun. Take his outside. Onunkini dışarıya çıkar. s. onun; kendi: It´s his car. Onun arabası. He likes his handwriting. Kendi elyazısını beğeniyor.
His All Holiness Patrik Cenapları (Ekümenik Patrik için kullanılır.). 
His bark is worse than his bite.  k. dili Ne varsa dilindedir. 
His blood is up. k. dili Bayağı kızdı.
His eyes rested on it.  Gözleri ona dikildi.
His face became purple.  Öfkeden mosmor kesildi.
His face was wreathed in smiles.  Yüzünde büyük bir tebessüm vardı.
His hair stood on end.  Tüyleri ürperdi. 
His head is spinning. Başı dönüyor.
His heart is in the right place.  İyi niyetlidir. 
His Holiness Papa Cenapları.
his opposite number  karşı tarafta aynı yeri işgal eden kimse. 
his strong point  onun kuvvetli tarafı. 
His/Your Highness  Ekselansları.
hiss f. 1. tıslamak. 2. ıslıklamak, ıslık çalarak yuhalamak. i. 1. tıslama. 2. ıslık. 
hiss s.o. off the stage  birini ıslıklayarak sahneden kovmak.
hist kıs. historian, historical, history.
histoid s. dokusal.
histology i. dokubilim, histoloji.
historian i. tarihçi.
historic s. 1. tarihsel, tarihi. 2. önemli. 
historic moment  dönüm noktası, tarihi an.
historical s. tarihsel, tarihi, tarihle ilgili. 
historical novel  tarihi roman.
historically z. tarihe göre.
history i. tarih.
hit f. (hit, --ting) 1. vurmak, çarpmak. 2. isabet ettirmek; isabet etmek. i. 1. vuruş, vurma, darbe. 2. isabet. 3. başarı. 4. yerinde söz. 
hit below the belt  1. boks kemerden aşağı usulsüz olarak vurmak. 2. mec. (birine) kahpelik etmek. 
hit below the belt  haksızlık etmek, kalleşlik etmek. 
hit it off  anlaşmak, uyuşmak. 
hit man k. dili kiralık katil.
hit one´s stride  k. dili en yüksek hıza/dereceye ulaşmak.
hit pay dirt k. dili (bir şeyi arayan biri) aradığını bulmak/kendisini çok umutlandıran bir şey bulmak.
hit the books  k. dili ineklemek. 
hit the bottle  argo şişeyi devirmek. 
hit the ceiling  argo tepesi atmak. 
hit the deck  argo 1. yataktan kalkmak. 2. iki/bir seksen uzanmak. 
hit the high spots  k. dili 1. ancak en önemli noktalara değinmek. 2. ancak en önemli şeyleri görmek. 
hit the jackpot  umulmadık bir anda başarı kazanmak, turnayı gözünden vurmak. 
hit the jackpot  k. dili turnayı gözünden vurmak; büyük bir başarı kazanmak.
hit the mark  1. hedefi vurmak. 2. tahmini doğru olmak. 
hit the nail on the head  1. taşı gediğine koymak. 2. tam bilmek. 3. tam isabet kaydetmek. 
hit the roof  k. dili küplere binmek, tepesi atmak.
hit the sack  argo yatmak. 
hit the sack/sack out  k. dili yatmak. 
hit the spot  k. dili (yiyecek/içecek) çok makbule geçmek. 
hit the trail  k. dili yola koyulmak.
hit upon  rasgele bulmak. 
hit-and-run s. çarpıp kaçan (şoför). 
hitch f. 1. ip ile bağlamak; bağlamak, iliştirmek, takmak. 2. topallamak. 3. çekelemek. i. 1. engel. 2. aksama. 3. bağlantı parçası. 4. volta, bağ, adi düğüm. 
hitch on to  -e bağlamak. 
hitch up  1. to (atı) -e koşmak. 2. yukarı çekmek. 
hitchhike f. otostop yapmak.
hitchhiker i. otostopçu.
hither z. buraya. s. beriki, beri yandaki. 
hither and thither/yon  1. oraya buraya, şuraya buraya. 2. bir ileri bir geri.
hitherto z. şimdiye kadar, şimdiye dek.
hive i. kovan; arı kovanı.
hives i., tıb. ürtiker, kurdeşen.
HMS kıs. His/Her Majesty´s Service, His/Her Majesty´s Ship.
hoard i. biriktirilmiş şey, istif. f. biriktirmek, stok etmek, istiflemek.
hoarder i. biriktirip saklayan kimse, istifçi.
hoarding i. istifçilik.
hoarfrost i. kırağı.
hoarhound i., bak. horehound.
hoarse s. 1. boğuk. 2. boğuk sesli.
hoarsely z. boğuk sesle.
hoarseness i. 1. boğukluk. 2. boğuk seslilik.
hoary s. kır; ak, ağarmış.
hoax i. 1. şaka, latife. 2. hile, oyun. f. aldatmak, oyun etmek, işletmek.
hobble f. 1. topallamak, aksayarak yürümek. 2. bukağı vurmak, kösteklemek. 3. topal etmek. i. 1. topallama, aksama. 2. bukağı, köstek. 3. dert. 4. ayak bağı, engel.
hobby i. hobi, düşkü, özel zevk.
hobgoblin i. 1. ifrit, gulyabani. 2. yersiz korku; saplantı.
hobo i. (çoğ. --es/--s) 1. gezici rençper. 2. serseri, aylak, boş gezenin boş kalfası.
hock i., k. dili rehin. f. rehine koymak. 
hockey i. hokey. 
hodgepodge i. 1. karmakarışık şey. 2. türlü yemeği.
hoe i. çapa. f. çapalamak.
hog i. büyük domuz.
hog wild  argo çılgın. 
hoist f. 1. yukarı kaldırmak; yukarı çekmek. 2. (bayrak) çekmek. i. yük asansörü.
hold 1 f. (held) 1. tutmak: Hold my hand. Elimi tut. 2. bırakmamak, zaptetmek. 3. içine almak: How much water will this glass hold? Bu bardak ne kadar su alır? 4. alıkoymak, salıvermemek, durdurmak. 5. sahip olmak, elinde tutmak. 6. (toplantı) düzenlemek. 7. (makam) işgal etmek. 8. (mevzi) savunmak, korumak. 9. (ağırlık) taşımak, çekmek. 10. devam ettirmek. 11. inanmak; kabul etmek; düşünmek, saymak; karar vermek. 12. devam etmek. 13. (zamk) yapışmak. 14. dayanmak, sabit olmak. 15. to -e sadık kalmak, -den caymamak, -den vazgeçmemek: He held to his decision. Kararından caymadı. 16. değişmemek. 17. devam etmek, arkası kesilmemek, ilerlemek. 18. durmak. i. 1. tutma, tutuş. 2. tutunacak yer. 3. tutamak. 4. sığınacak yer, destek, dayanak noktası. 5. nüfuz, hüküm. 6. müz. uzatma işareti. 
hold 2 i. 1. gemi ambarı. 2. geminin iç tarafı.
hold a child back a year çocuğa (okulda) aynı sınıfı tekrarlatmak.
hold a crowd back kalabalığı zaptetmek.
hold a postmortem (başarısız bir durumu) ameliyat masasına yatırmak.
hold a thing over s.o.  birini bir şey ile durmadan tehdit etmek.
hold against  1. (suçu) -e yüklemek. 2. yüzüne vurmak. 
hold aloof  uzak durmak, yaklaşmamak, ilişki kurmamak. 
hold at bay  arada mesafe bırakmak, yaklaştırmamak. 
hold by  k. dili tutmak, inanmak. 
hold down  1. k. dili (bir işi) yürütmek. 2. baskı altında tutmak. 
hold forth  1. önermek, öne sürmek. 2. nutuk söylemek, uzun uzadıya konuşmak. 
hold good  geçerli olmak. 
hold good  geçerli olmak. 
hold in  tutmak, zaptetmek. 
hold in contempt  hakir görmek, hor görmek.
hold in esteem  saymak, saygı göstermek. 
hold in leash  yularını elden bırakmamak.
hold in pledge  rehin olarak tutmak. 
hold incommunicado kimseyle görüştürmemek, başkalarıyla görüşmesine izin vermemek. 
hold no brief for  -in savunucusu olmamak, -in taraftarı olmamak. 
hold off  1. uzakta tutmak, yaklaştırmamak. 2. ertelemek. 
hold on  1. devam etmek, süregelmek. 2. tutmak. 3. dayanmak, direnmek. 4. (telefonda) beklemek. 
hold on to  -i tutmak, -e tutunmak. 
Hold on!  k. dili Dur!/Bekle! 
hold one´s ground  durumunu korumak. 
hold one´s own  eski durumunu korumak. 
hold one´s own  yerini korumak.
hold one´s peace  susmak, bir şey söylememek. 
hold one´s peace/tongue  dilini tutmak, konuşmamak. 
hold one´s tongue  k. dili dilini tutmak, konuşmamak. 
hold out  1. dayanmak. 2. ileri sürmek. 3. yetmek. 4. ayak diremek. 
hold out on one  birinden gizlemek. 
hold over  ertelemek. 
hold s.o. back birinin ilerlemesini durdurmak/engellemek.
hold s.o. in one´s arms  birini kucağında tutmak. 
hold s.o./s.t. in high regard  birine/bir şeye saygı duymak. 
hold still  kıpırdamamak. 
hold sway  egemen olmak.
hold the field  üstünlüğünü korumak.
hold the line  1. değişikliğe karşı olmak. 2. telefonu kapatmamak.
hold the pass  geçidi tutmak. 
hold the purse strings of  kasanın anahtarı (birinde) olmak, para (birinin) elinde olmak. 
hold together  1. bir arada tutmak. 2. ayrılmamak. 3. (ifade) tutarlı olmak.
hold up  1. kaldırmak. 2. tutmak, yardımda bulunmak, korumak. 3. geciktirmek; engellemek. 4. arzetmek, göstermek. 5. yolunu kesip soymak. 
hold water  k. dili geçerli olmak, makul olmak. 
hold with  ile aynı fikirde olmak.
Hold your horses!  k. dili Dur!/Bekle!
holder i. 1. içine bir şey konulan nesne/kap, içinde bir şey saklanabilen nesne/kap: candle holder şamdan. cigarette holder sigara ağızlığı. 2. kulp, tutamak, tutamaç. 3. tutacak. 4. huk. hamil, sahip. 5. kiracı.
holding i. 1. tutma. 2. (birinin/bir kuruluşun sahip olduğu) hisseler/emlak/mülk/mallar. 3. kira ile tutulmuş arazi.
holding company  holding.
holdover i. from k. dili -den kalma bir şey/kimse.
holdup i. 1. gecikme. 2. soygun. 
hole i. 1. delik. 2. boşluk. 3. çukur. 4. k. dili berbat yer. f. delik açmak, delmek.
hole up  saklanmak. 
holiday i. 1. tatil günü; tatil. 2. bayram günü; yortu günü. 3. İng. tatil, dinlenmek için çalışmadan geçirilen süre.
holidaymaker i., İng. tatile çıkmış kimse.
holiness i. kutsallık, kutsiyet. 
Holland i. Hollanda.
holler f., k. dili bağırmak, haykırmak. i. bağırış, haykırış.
hollow s. 1. içi boş, oyuk. 2. çukur, derin, çökük. 3. yankı yapan, boşluktan gelen (ses). 4. yalan, sahte. i. oyuk, çukur. f. out oymak. 
hollow victory  bir şeye yaramayan zafer, boş başarı.
holly i., bot. çobanpüskülü.
hollyhock i., bot. gülhatmi.
holocaust i. 1. imha. 2. büyük yangın. 
holster i. tabanca kılıfı.
holy s. kutsal, mukaddes. 
Holy Scripture  Kitabı Mukaddes. 
Holy Week  Paskalyadan önceki hafta.
homage i. (hükümdara v.b.´ne gösterilen) saygı, hürmet.
home i. 1. ev, aile ocağı, yuva. 2. vatan, yurt, memleket. s. 1. ev ile ilgili, eve özgü. 2. İng. içişlerine ait. 
home base  merkez, üs.
home economics  ev ekonomisi. 
Home Office  İng. İçişleri Bakanlığı. 
home office  (şirketin) idare merkezi. 
home port  demirleme limanı.
Home Secretary  İng. İçişleri Bakanı. 
homebody i. evde oturmayı tercih eden kimse.
homeland i. anavatan, anayurt.
homeless s. evsiz, evsiz barksız.
homelike s. ev gibi, rahat.
homely s. 1. basit, sade. 2. çirkin. 3. İng. rahat; cana yakın; gösterişsiz.
homemade s. evde yapılmış.
homemaker i. ev kadını.
homeroom i. (okulda) esas dershane.
homesick s. gurbet çeken, vatan/ev hasreti çeken.
homesickness i. gurbet çekme, sıla hasreti.
homespun s. 1. evde dokunmuş. 2. basit, sade.
homestead i. 1. ev ve eklentileri. 2. çiftlik ve eklentileri.
homeward z. eve doğru. 
homeward bound memleket yolunda.
homeward bound  evine/vatanına dönmekte olan.
homework i. ev ödevi, ödev.
homicide i. adam öldürme, cinayet, katil.
homogeneity i. homojenlik, bağdaşıklık, türdeşlik.
homogeneous s. homojen, bağdaşık, türdeş.
homogenise f., İng., bak. homogenize.
homogenize f. 1. homojenleştirmek, bağdaşık hale getirmek. 2. dövüp kıvamına getirmek.
homogenized s. homojenize: homogenized milk homojenize süt.
homogenizer i. homojenleştirici.
homologous s. homolog.
homonym i., dilb. eşadlı.
homosexual i., s. homoseksüel, eşcinsel.
Hon kıs. Honorable.
hon kıs. honorably, honorary.
Honduran i. Honduraslı. s. 1. Honduras, Honduras´a özgü. 2. Honduraslı. 
Honduras i. Honduras.
hone f. bilemek.
honest s. 1. dürüst, namuslu. 2. hilesiz.
honestly z. 1. sahiden, gerçekten. 2. dürüstçe, hilesizce.
honesty i. dürüstlük, namus. 
Honesty is the best policy.  Dürüstlük en iyi yoldur.
Honesty, let alone honor, was not in him.  Şeref şöyle dursun, onda dürüstlük namına bir şey yoktu.
honey i. 1. bal. 2. k. dili sevgilim; canım. 
honey in the comb petek balı.
honeybee i. balarısı.
honeycomb i. (ballı/balsız) petek. f. 
honeymoon i. balayı. f. balayına çıkmak.
honeysuckle i., bot. hanımeli.
honk i. 1. yabankazı sesi. 2. klakson sesi. f. 1. kaz sesi çıkarmak. 2. klakson çalmak.
honky-tonk i., k. dili pavyon; adi bar.
honor i. 1. onur, şeref. 2. şöhret, nam, ün. 3. namus, iffet. f. 1. -i şereflendirmek, -e şeref vermek. 2. (bono/çek) kabul edip karşılığını ödemek. 
honor a debt  borcunu ödemek. 
honor roll iftihar listesi.
honorable s. şerefli. 
honorable mention  mansiyon.
honorable mention mansiyon.
honorarium çoğ. hon.o.rar.i.a (anırer´iyı)/--s (anırer´iyımz) i. ücret, serbest meslek sahibine hizmet karşılığında verilen para.
honorary s. 1. fahri, onursal. 2. ücretsiz yapılan.
honour i., f., İng., bak. honor.
honourable s., İng., bak. honorable.
hood i. 1. kukuleta, başlık. 2. oto. motor kapağı, kaput. 3. kabadayı; yeraltı dünyasından biri.
hoodlum i. kabadayı; yeraltı dünyasından biri.
hoodwink f. aldatmak, göz boyamak.
hoof çoğ. --s (hûfs)/hooves (huvz) i. toynak. f. 
hoof it  k. dili 1. yaya gitmek, taban tepmek. 2. dans etmek.
hoo-ha i., İng., k. dili şamata, patırtı.
hook i. 1. kanca, çengel; kopça. 2. orak. f. 1. çengel ile yakalamak, tutmak, çekmek, bağlamak. 2. olta ile (balık) tutmak. 3. çengel şekline sokmak. 4. takılmak, asılmak. 
hook and eye  erkek ve dişi kopça. 
hook up  1. kancayla bağlamak. 2. birleştirmek. 
hook up with  argo 1. ile ilişki kurmak. 2. ile evlenmek. 
hook, line and sinker  k. dili tamamen, olduğu gibi: He swallowed my story hook, line and sinker. Masalımı olduğu gibi yuttu. 
hooka i., bak. hookah.
hookah i. nargile.
hooked s. 1. çengel şeklindeki; çengelsi. 2. çengelli. 
hooked nose  gaga burun. 
hooker i., k. dili orospu, fahişe.
hooky i. 
hooligan i., k. dili serseri, kabadayı.
hoop i. çember, kasnak. f. çemberlemek.
hoopoe i., zool. ibibik, hüthüt, çavuşkuşu, Upupa epops.
hoopoo i., zool., bak. hoopoe.
hooray ünlem, f., bak. hurrah.
hoot f. 1. (baykuş) ötmek. 2. (korna, vapur/tren/sis düdüğü) ötmek, çalmak. 3. kah kah gülmek. i. 1. (baykuş, korna, vapur/tren/sis düdüğü için) ötüş. 2. yuhalama. 
hoot of laughter kahkaha. 
hoot s.o. down birini yuhalayarak susturmak. 
hoover i., İng. elektrikli süpürge. f., İng. elektrikli süpürge ile temizlemek.
hooves i., çoğ., bak. hoof.
hop 1 f. (--ped, --ping) sekmek, sıçramak. i. 1. sekme, sıçrama. 2. k. dili uçuş, uçak seferi. 
hop 2 i. şerbetçiotu.
hope i. ümit, umut. f. ümit etmek, ummak. 
hope against hope  her şeye rağmen ümitli olmak. 
hope for the best hayırlısı demek. 
hopeful s. ümitli, ümit verici.
hopefully z. 1. ümitle. 2. k. dili inşallah.
hopeless s. 1. ümitsiz, umutsuz. 2. ümit vermeyen.
hopper i. silo, sarpın.  
hopping mad k. dili çok öfkeli.
hopping mad  k. dili çok kızmış, köpürmüş. 
hopscotch i. seksek oyunu.
horde i. 1. horda. 2. kalabalık.
horehound i., bot. 1. karaısırgan, köpekotu. 2. köpekayası.
horizon i. ufuk, çevren.
horizontal s. yatay. i. yatay düzlem/çizgi.
hormone i. hormon.
horn i. 1. boynuz. 2. müz. boru. 3. klakson, korna. 
horn of plenty  bereket boynuzu. 
hornbeam i. gürgen.
hornet i. büyük eşekarısı. 
horns of a dilemma  birinin seçilmesi gereken iki güç seçenek. 
horny s. 1. boynuzlu. 2. argo seks yapma arzusuyla yanıp tutuşan; abaza, abazan. 3. nasırlı.
horoscope i. 1. zayiçe. 2. yıldız falı. 
horrendous s., k. dili korkunç.
horrible s. 1. korkunç, dehşet verici, dehşete düşüren, dehşetli. 2. k. dili berbat, çok kötü, iğrenç. 3. k. dili çok kötü, çok fena, korkunç; çok kaba ve kırıcı. 4. k. dili büyük, korkunç: He´s a horrible liar. O büyük bir yalancı.
horribly z. 1. fena halde, aşırı bir şekilde. 2. k. dili çok kötü, çok fena; çok kaba ve kırıcı bir şekilde. 3. korkunç/dehşetli bir şekilde.
horrid s., k. dili 1. çok kötü, çok fena, korkunç; çok kaba ve kırıcı. 2. berbat, çok kötü, iğrenç.
horridly z., k. dili çok kötü, çok fena; çok kaba ve kırıcı bir şekilde.
horrific s. korkunç.
horrify f. korkutmak.
horror i. dehşet, yılgı, korku.
hors d'oeuvre Fr. ordövr, çerez, meze.
horse i. 1. at, beygir. 2. spor atlama beygiri, beygir.
horse chestnut  atkestanesi. 
horse mackerel  istavrit. 
horseback i. at sırtı. 
horsebean i. bakla. 
horsehair i. 1. at kılı. 2. at kılından dokunmuş kumaş.
horseman çoğ. horse.men (hôrs´mîn) i. binici; süvari.
horsemanship i. binicilik.
horseplay i. eşek şakası; hoyratlık.
horsepower i., mak. beygirgücü.
horseradish i., bot. bayırturpu.
horseshoe i. 1. at nalı. 2. nal şeklinde şey. 3. çoğ. nal ile oynanılan oyun.
horsewhip i. kamçı, kırbaç. f. (--ped, --ping) kamçılamak.
hort kıs. horticulture.
hortative s. 1. öğüt veren, nasihat dolu. 2. teşvik edici, gayret verici, yüreklendirici.
hortatory s., bak. hortative.
horticulture i. bahçıvanlık, bahçecilik, çiçekçilik.
hose 1 i. (çoğ. hose) çorap.
hose 2 i. (çoğ. --s) hortum.
hosier i., İng. çorapçı.
hosiery i. 1. çoraplar. 2. çorap fabrikası. 3. mensucat. 4. mensucat fabrikası.
hospice i. 1. özellikle rahipler/rahibeler tarafından idare edilen misafirhane/yurt. 2. ölümcül hastaların ölene kadar bakıldığı bakımevi.
hospitable s. konuksever, misafirperver; ikramcı.
hospital i. hastane.
hospitalise f., İng., bak. hospitalize.
hospitality i. konukseverlik, misafirperverlik; ikramcılık.
hospitalize f. hastaneye yatırmak.
Host i., Hrist. (ekmek ve şarap ayinindeki) ekmek.
host 1 i. 1. ev sahibi; davet veren kimse. 2. sunucu. f. 1. ev sahipliği yapmak, ağırlamak, konuk etmek; davet vermek. 2. sunuculuk yapmak.
host 2 i. kalabalık, çokluk. 
hostage i. rehine, tutak. 
hostel i. 1. genç turistler için ucuz otel. 2. İng. öğrenci yurdu.
hostess i. 1. ev sahibesi. 2. hostes. 3. garson kadın. 4. konsomatris.
hostile s. düşman, düşmanca, saldırgan.
hostility i. 1. düşmanlık. 2. çoğ. silahlı çatışmalar.
hot s. (--ter, --test) 1. sıcak, kızgın. 2. acı (biber v.b.). 3. şiddetli, sert. 4. yüksek gerilimli akım taşıyan (tel). 5. yeni, taze (haber v.b.). 6. radyoaktif. 7. kızışmış, şehvetli. 8. argo çalıntı/kaçak (mal). 
hot air  argo boş laf, martaval, atmasyon. 
hot chocolate  sütlü kakao.
hot dog  1. bir çeşit sosis. 2. bu sosisle yapılan sandviç, sosisli sandviç. 
hot line  1. direkt telefon hattı (özellikle devlet başkanları arasında). 2. her zaman cevap veren imdat telefonu. 
hot pepper acı biber. 
hot plate  elektrikli ocak; elektrik ocağı.
hot spring  kaplıca. hot-water bottle sıcak su torbası, buyot. 
hotbed i. 1. camekânda bulunan gübreli toprak. 2. (fesat/kötülük/huzursuzluk) kaynağı/yuvası.
hot-blooded s. 1. çabuk parlayan (kimse). 2. (cinsel açıdan) ateşli.
hotchpot i., bak. hodgepodge.
hotchpotch i., bak. hodgepodge.
hotel i. otel.
hothead i. öfkeli kimse, çabuk kızan kimse.
hothouse i. limonluk, sera, ser.
hound i. 1. tazı, av köpeği. 2. k. dili it, alçak herif. f. 1. tazı ile ava gitmek. 2. k. dili peşini bırakmamak, izlemek.
hour i. 1. saat. 2. vakit, zaman. 
hour hand  (saatte) akrep. 
hourglass i. kum saati.
hourly z. saatte bir, saat başı.
house 1 i. 1. ev. 2. ev halkı, aile. 3. tiyatro. 4. hükümet meclisi. 5. gen. b.h. hanedan. 6. ticarethane. 
house 2 f. 1. barındırmak; yerleştirmek: The government housed the refugees in tents. Hükümet sığınmacıları çadırlara yerleştirdi. 2. -de bulunmak: That room now houses our library. Şimdi o odada kütüphanemiz bulunuyor.
house dog  ev köpeği. 
house martin  evkırlangıcı, pencerekırlangıcı. 
house of cards  dayanıksız iş; derme çatma şey. 
housebound s. (hastalık v.b. nedeniyle) evde hapis olan.
housebreaker i. ev hırsızı.
housecoat i. sabahlık (giysi).
housedress i. ev kıyafeti.
houseguest i. gece yatısına gelen misafir.
household i. ev halkı, aile. s. ev, eve ait. 
household word  her gün kullanılan kelime.
householder i. aile reisi, ev sahibi.
housekeeper i. kâhya kadın.
housekeeping i. ev idaresi.
houseman çoğ. house.men (haus´mîn) i. 1. (evde temizlik v.b. işleri yapan erkek) hizmetkâr. 2. İng. stajyer doktor.
housetop i. dam, çatı.
housewarming i. yeni bir eve taşınmanın kutlanışı.
housewife i. 1. çoğ. house.wives  (haus´wayvz) ev hanımı. 2. (h^z´îf), çoğ. house.wives (h^z´îfs) İng. dikiş kutusu.
housework i. ev işi.
housing i. 1. barınacak yer. 2. konutlar. 3. barındırma, iskân. 4. mak. kutu, karter: clutch housing debriyaj karteri. 
housing estate İng. konut sitesi; toplu konutlar. 
housing project  sosyal konutlar.
hove f., bak. heave.
hovel i. 1. derme çatma ev; (tahta) baraka. 2. açık ağıl.
hover f. 1. fazla hareket etmeden üzerinde ve etrafında uçmak. 2. etrafında dolaşıp durmak. 3. tereddüt etmek.
Hovercraft i., bak. hovercraft.
hovercraft i. hoverkraft.
how z. 1. nasıl: How did it happen? Nasıl oldu? How will he do this? Bunu nasıl yapacak? How does it work? Nasıl çalışıyor? 2. ne kadar: How long must I wait? Ne kadar beklemem gerekiyor? How much did you pay for that? Ona ne kadar ödedin? 3. kaç: How old is she? Kaç yaşında? How many kilos of meat did you buy? Kaç kilo et aldın? bağ. 1. nasıl: Tell me how to do it. Bana nasıl yapıldığını anlat. He knows how old she is. Onun kaç yaşında olduğunu biliyor. He told us how he used to make five billion a month. Bize eskiden ayda nasıl beş milyar kazandığını anlattı. 2. k. dili -diğini: He told us how he used to make five billion a month. Bize eskiden ayda beş milyar kazandığını söyledi. i. yapma tarzı. 
How about it?  Ne dersiniz? 
How about that? 1. Çok ilginç, değil mi? 2. Çok güzel, değil mi? 3. Çok şaşırtıcı, değil mi? 4. Çok kötü, değil mi? 
How are you?  Nasılsınız? 
How come? k. dili Niye?/Nasıl olur? 
How did he measure up? Diğerlerine göre nasıldı o?
How do you do?  Nasılsınız? 
How do you do?  Nasılsınız? 
How ever ...? Nasıl ...?: How ever did it come about? Nasıl oldu? 
How goes it?/How is it going?  Ne var ne yok?/Ne âlemdesiniz?/İşler nasıl?
How good of you!  Çok naziksiniz. 
how much 1. ne kadar: No matter how much I try, I just can´t do it. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, yine de yapamam. How much money do you need? Ne kadar para lazım sana? 2. kaça, ne kadar: How much is that computer? O bilgisayar kaça?
How so?  Niçin?/Nasıl olabilir? 
How´s about ...? k. dili, bak. How about ...? (1). 
How´s it going?  İşler nasıl gidiyor? 
howdy ünlem, k. dili merhaba.
however z. 1. ama, bununla birlikte, ancak, yalnız. 2. nasıl. 3. ne kadar.
howl f. ulumak; inlemek. i. uluma, inleme. 
howler i., k. dili gülünç hata, budalaca yanlışlık.
HP kıs. high pressure, horsepower.
HQ kıs. Headquarters.
hr kıs. hour.
hrs kıs. hours.
HS kıs. high school, Home Secretary.
ht kıs. heat, height.
hub i. 1. poyra, tekerlek göbeği. 2. (of) merkez.
hubble-bubble i. nargile.
hubbub i. şamata, curcuna, hayhuy.
hubby i., k. dili koca, eş.
hubcap i., oto. jant kapağı.
huckleberry i. kamburüzüm.
huckster i. 1. reklamcı (Küçümseme belirtir.). 2. başlıca amacı para kazanmak olan kimse, tüccar. 3. seyyar satıcı.
huddle f. 1. bir araya sıkışmak. 2. birbirine sokulup sarılmak.
hue 1 i. 1. renk. 2. (renk için) ton. 3. tür, çeşit.
hue 2 i. 
hue and cry  bağrışma, bağrış çağrış.
huff i. kızgınlık, öfke: She left the room in a huff. Hışımla odayı terketti.
hug f. (--ged, --ging) 1. kucaklamak, sarılmak. 2. bağrına basmak, sımsıkı tutmak. 3. benimsemek. i. kucaklama, sarılma.
huge s. kocaman; dev gibi; muazzam.
huh ünlem 1. Ne? 2. Ne olacak, ...! (Küçümseme belirtir.).
hulk i. 1. hurda gemi. 2. çok büyük ve kaba gemi. 3. iri ve hantal kimse/şey. f. up hantal bir şekilde doğrulmak.
hulking s. 1. iriyarı ve hantal. 2. lenduha gibi.
hull i. 1. (ceviz, fıstık, bezelye v.b.´ne ait) kabuk. 2. den. tekne (geminin temel bölümü). f. (içini çıkarmak için) (ceviz, fıstık, bezelye v.b.´nin) kabuğunu ayıklamak.
hullabaloo i. gürültü; hayhuy; velvele; patırtı.
hum 1 ünlem Hım .../Hı ... (Düşündürücü bir durumla karşılaşınca söylenir.).
hum 2 f. (--med, --ming) 1. vızıldamak. 2. (şarkı) mırıldamak, mırıldanmak. 3. k. dili faaliyette olmak: The office was humming. Büroda herkes arı gibi çalışıyordu.
human s. beşeri, insani: human nature insan tabiatı. human psychology insan psikolojisi. human resources insan kaynakları. human rights insan hakları. i. insanoğlu, insan, beşer.
human being  insanoğlu, insan, beşer.
human nature  insan tabiatı. 
human rights  insan hakları.
humane s. insani, insanlığa yakışan.
humanely z. insanca, insana yakışan bir şekilde.
humanism i. hümanizm, insancılık.
humanist i., s. hümanist.
humanitarian s. insanlara yardım etmek isteyen; insani. i. insanlara yardım etmek isteyen kimse.
humanity i. 1. insanlık, insan sevgisi. 2. insanoğlu, insanlık. 3. insan kalabalığı. 4. insanlık, insaniyet, insanın doğasını oluşturan niteliklerin hepsi. the humanities konusu insan olan ilimler, hümaniter bilimler.
humankind i. insanoğlu, insanlık.
humanly z. insanca, insan olarak. 
humble s. 1. alçakgönüllü, mütevazı. 2. hakir, âciz. f. kibrini kırmak, burnunu kırmak.
humble apology  alçakgönüllülükle özür dileme. 
humble s.o.´s pride  birinin kibrini kırmak. 
humbleness i. alçakgönüllülük, tevazu.
humbly z. alçakgönüllülükle, tevazu ile.
humbug i. 1. yalan dolan; sahtekârlık; dolap, hile. 2. sahtekâr. 3. saçma, zırva.
humdinger i. olağanüstü şey/kimse: That was one humdinger of a storm! O ne fırtınaydı öyle!  
humdrum s. monoton, tekdüze, yeknesak; sıradan, yavan.
humid s. yaş, rutubetli, nemli.
humidifier i. nemlendirici, rutubetlendirici.
humidify f. nemlendirmek.
humidity i. rutubet, nem.
humidness i., bak. humidity.
humiliate f. küçük düşürmek, rezil etmek, çok utandırmak.
humiliation i. küçük düşürme, rezil etme, utandırma.
humility i. alçakgönüllülük, tevazu.
hummingbird i. sinekkuşu.
humongous s., argo çok büyük, kocaman.
humor i. 1. mizah, güldürü. 2. gülünçlük, komiklik. 3. nüktedanlık. 4. keyif. 5. huy, tabiat. 6. kapris. f. suyuna gitmek, kaprisine boyun eğmek, ayak uydurmak: You shouldn´t humor that spoiled brat. O şımarık veledin suyuna gitmemelisin. 
humorist i. 1. şakacı, nüktedan. 2. güldürü yazarı.
humorous s. gülünç, komik; mizahi.
humour i., f., İng., bak. humor.
hump i. 1. kambur. 2. hörgüç. 3. tümsek yer, tepe. f. 1. İng. taşımak. 2. argo sikişmek, vuruşmak; sikmek, binmek, üstünden/üzerinden geçmek. 3. k. dili acele etmek. 4. k. dili hızla/son sürat gitmek. 
humpback i. 1. kambur sırt. 2. kambur kimse.
humpbacked s. kambur.
humph ünlem 1. Hıh! (Bir şeyin/birinin hiç beğenilmediğini belirtir.). 2. Hım! (Kuşku belirtir.).
humus i., bahç. humus.
hunch f. 
hunch one´s shoulders/back  kambur durmak; sırtını kamburlaştırmak. 
hunch over  -in üstüne abanmak. i., k. dili sezinleme, sezinleyiş, sezinme, sezinti, içedoğma, içedoğuş.
hunchback i. 1. kambur sırt. 2. kambur kimse.
hunchbacked s. kambur.
hundred s. yüz. i. yüz, yüz rakamı (100, C). 
hundredfold s., z. yüz kat, yüz misli.
hundredth s. yüzüncü. i. yüzde bir.
hung f., bak. hang 2. s. asılmış, asılı. 
hung jury  kararında oybirliğine varamayan jüri. 
Hungarian i., s. 1. Macar. 2. Macarca.
Hungary i. Macaristan.
hunger i. 1. açlık. 2. for -e duyulan büyük özlem/hasret. f. for -i çok özlemek; -i çok arzu etmek, -e susamak. 
hunger strike  açlık grevi.
hungrily z. 1. açlıkla. 2.  büyük bir arzuyla.
hungry s. aç, karnı aç, acıkmış. 
hunk i., k. dili 1. iri parça. 2. boylu boslu, yakışıklı adam.
hunt f. 1. avlanmak; avlamak. 2. for -i aramak. 
hunt down  yakalayıncaya kadar peşini bırakmamak.
hunt out of season  av mevsimi dışında avlanmak.
hunt up/out  1. bulmak. 2. aramak.
hunter i. 1. avcı. 2. arayıcı. 3. av atı/köpeği.
hunting i. avcılık. s. av: hunting dog av köpeği. hunting knife av bıçağı.
hunting season  av mevsimi.
hurdle i. 1. (yarışlarda) engel, mania. 2. çoğ. engelli yarış: high hurdles 1. yüksek engel. 2. yüksek engelli 110 metrelik koşu. low hurdles 1. alçak engel. 2. alçak engelli 200 metrelik koşu.
hurdle race engelli/manialı koşu, engelli.
hurdler i. engelli koşuya katılan yarışmacı, engelci, maniacı.
hurdy-gurdy i. laterna.
hurl f. 1. fırlatmak, savurmak. 2. (tehdit, küfür v.b.´ni) savurmak, yağdırmak.
hurrah ünlem Yaşa! f. “Yaşa!” diye bağırmak.
hurray ünlem, f., bak. hurrah.
hurricane i. urağan, kasırga. 
hurricane lamp  rüzgâr feneri, gemici feneri.
hurried s. 1. aceleyle yapılan. 2. acele içinde olan.
hurry f. 1. acele etmek; acele ettirmek. 2. aceleyle götürmek/getirmek. 3. hızlandırmak, çabuklaştırmak. i. acele. 
Hurry up!  Acele et!/Çabuk ol!/Haydi! 
hurt f. (hurt) 1. (bir uzva) zarar vermek, (bir uzvu) yaralamak/incitmek/zedelemek: Are you hurt? Sana bir şey oldu mu? Is your leg hurt? Bacağına bir şey oldu mu? 2. acımak; acıtmak. 3. zarar/ziyan vermek. 4. (ruhen) kırmak/yaralamak. i. 1. (ruhsal) acı. 2. zarar, ziyan. 
hurt one´s feelings  gücendirmek, hatırını kırmak.
hurt s.o.´s feelings birini kırmak/yaralamak.
hurt s.o.´s pride  birinin onuruna/haysiyetine dokunmak, birinin gururunu kırmak. 
hurtful s. kırıcı, yaralayıcı, acı veren.
hurtle f. 1. son sürat gitmek, uçmak. 2. kuvvetle/hızla fırlatmak/atmak/uçurmak. 3. hızla düşmek/yuvarlanmak.
husband i. koca. f. (gelecek zamana kalması için) kullanmamak, idareli kullanmak.
husbandry i. 1. çiftçilik. 2. idarecilik. 3. idareli kullanma.
hush i. derin sessizlik. f. susmak; susturmak. 
hush money  susmalık, sus payı.
hush up  örtbas etmek, kapatmak.
Hush!  ünlem Susun! 
hush-hush s., k. dili çok gizli. i. büyük gizlilik.
husk i. 1. mısır başağının dış yaprakları. 2. (bazı tohum ve meyvelerde) (dış) kabuk, kapçık. 3. bir şeyin işe yaramayan dış kısmı. f. (mısır başağının) dış yapraklarını soymak; (çeltiğin) kabuğunu ayıklamak; (bazı tohum ve meyvelerin) kabuğunu çıkarmak.
husky 1 s. 1. kabuklu. 2. boğuk, kısık (ses). 3. k. dili iriyarı, güçlü kuvvetli. i. güçlü kuvvetli kimse.
husky 2 i. eskimoköpeği.
hussy i. 1. şırfıntı, ahlaksız kadın. 2. civelek kız, fındıkçı.
hustle i. hareketlilik, koşuşturma. f. 1. acele etmek, çabuk olmak; iki ayağını bir pabuca sokmak, acele ettirmek. 2. k. dili gözünü dört açıp çok çalışmak. 3. argo fahişelik yapmak. 
hustle and bustle hareketlilik, koşuşturma.
hustle s.o. into birini apar topar (bir yere) sokmak.
hustle s.o. off to birini apar topar (bir yere) götürmek.
hustle s.o. out of birini apar topar (bir yerden) çıkarmak. 
hustler i. 1. argo üçkâğıtçı, numaracı, dümenci, hileci. 2. argo fahişe. 3. k. dili gözünü dört açıp çok çalışan kimse.
hut i. kulübe; baraka.
hutch i. tavşan kafesi.
hyacinth i. sümbül.
hyaena i., bak. hyena.
hybrid i. melez hayvan/bitki, hibrit. s. melez, hibrit.
hybridisation i., İng., bak. hybridization.
hybridise f., İng., bak. hybridize.
hybridization i. melezleşme, hibritleşme.
hybridize f. melezlemek; melezleşmek.
hydrangea i., bot. ortanca.
hydrant i. yangın musluğu.
hydrate i. hidrat. f. su ile karıştırarak bileşik meydana getirmek.
hydraulic s. hidrolik.
hydraulics i. hidrolik.
hydro- önek suya ait, hidro-.
hydrobiology i. hidrobiyoloji.
hydrocarbon i., kim. hidrokarbon.
hydrocephalic s., i., tıb. hidrosefal. 
hydrocephalus i., tıb. hidrosefali.
hydrocephaly i., tıb., bak. hydrocephalus.
hydrochloric s. klorhidrik. 
hydrochloric acid  hidroklorik asit.
hydrodynamic s. hidrodinamik.
hydrodynamics i. hidrodinamik.
hydroelectric s. hidroelektrik.
hydrofoil i. deniz otobüsü.
hydrogen i. hidrojen. 
hydrogen bomb  hidrojen bombası.
hydrogen peroxide  hidrojen peroksit; oksijenli su.
hydrologist i. hidrolog, subilimci. 
hydrology i. hidroloji, subilim.
hydrolysis i. hidroliz.
hydromechanics i. hidromekanik.
hydrometer i. hidrometre, suölçer.
hydrophobia i. hidrofobi, su korkusu.
hydroplane i. deniz uçağı, suya inebilen uçak.
hydroponics i. su içinde bitki yetiştirme.
hydrosphere i. hidrosfer, suküre, suyuvarı.
hydrotherapy i. hidroterapi, su tedavisi.
hyena i. sırtlan.
hygiene i. hijyen, sağlık bilgisi.
hygienic s. hijyenik, sağlıksal.
hygrometer i. higrometre.
hygroscope i. higroskop.
hymen i., anat. kızlık zarı, himen.
hymn i. ilahi. f. ilahi okumak; ilahi okuyarak kutlamak veya ifade etmek.
hymnal i. ilahi kitabı.
hyper- önek aşırı, yüksek, hiper-.
hyperbola çoğ. --e (haypır´bıli)/--s (haypır´bılız) i., geom. hiperbol.
hyperbole i. abartma, mübalağa. 
hyperbolic 1 s., geom. hiperbolik.
hyperbolic 2 s. abartmalı.
hyperbolical 1 s., geom., bak. hyperbolic 1.
hyperbolical 2 s., bak. hyperbolic 2.
hyperboloid i., geom. hiperboloit.
hyperboloidal s., geom. 1. hiperboloidal. 2. hiperboloit.
hypercritical s. aşırı derecede eleştiren.
hypersensitive s. 1. aşırı duyarlı. 2. alerjik.
hypertension i., tıb. hipertansiyon, yüksek tansiyon.
hyperthermia i. hipertermi.
hypertrophy i., tıb. hipertrofi, irileşim, irileşme. f., tıb. irileşmek.
hyphen i. tire, kısa çizgi. 
hyphenate f. tire ile birleştirmek/ayırmak.
hyphenated s. tireli.
hypnosis i. ipnoz, hipnoz.
hypnotic s. uyutucu. i. uyuşturucu.
hypnotise f., İng., bak. hypnotize.
hypnotism i. ipnotizma, hipnotizma.
hypnotist i. ipnotizmacı. 
hypnotize f. ipnotize etmek.
hypochondria i., tıb. hastalık hastalığı.
hypochondriac i. hastalık hastası.
hypocrisy i. ikiyüzlülük.
hypocrite i. ikiyüzlü kimse.
hypocritical s. ikiyüzlü.
hypodermic s. hipodermik. 
hypodermic needle  enjeksiyon iğnesi, aşı iğnesi. 
hypodermic needle 1. enjektör iğnesi. 2. enjektör, iğne. 
hypodermic syringe 1. enjektör, iğne. 2. enjektör şırıngası.
hypoglycemia i., tıb. hipoglisemi.
hypotension i. hipotansiyon.
hypotenuse i., geom. hipotenüs.
hypothesis çoğ. hy.poth.e.ses (haypath´ısiz) i. varsayım, hipotez, faraziye. 
hypothetical s. varsayımlı, varsayımsal, hipotetik, farazi.
hypothetically z. varsayımlı olarak.
hyssop i., bot. çördükotu, zufaotu.
hysteria i. isteri, histeri.
hysteric s., bak. hysterical. 
hysterical s. 1. isterik, histerik. 2. k. dili çok komik: a hysterical joke çok komik bir şaka. 
hysterically z. 1. çılgınca, deli gibi. 2. isterik bir şekilde. 
hysterically funny k. dili çok komik.
hysterics i., çoğ. isteri krizi, kriz. 
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)