|
|
|
| H, h |
i. H, İngiliz alfabesinin sekizinci harfi (Honor, hour, herb
gibi bazı kelimelerin başında ve herhangi bir kelime veya hecenin
sonunda telaffuz edilmez. Bazı ünsüzlerden sonra başka şekillerde
telaffuz edilir.). |
| haberdasher |
i. 1. erkek giyimi satan mağaza. 2. İng. tuhafiyeci. |
| haberdashery |
i. 1. şapka dükkânı. 2. İng. tuhafiye. 3. İng. tuhafiye
dükkânı. |
| habit |
i. 1. alışkanlık, itiyat, âdet. 2. Hrist. din görevlilerine
özgü kıyafet. |
| habitat |
i. 1. habitat, hayvan veya bitkinin yetiştiği doğal ortam. 2.
bir şeyin doğal yeri. |
| habit-forming |
s. alışkanlık meydana getiren. |
| habitual |
s. 1. alışılmış, mutat. 2. daimi. |
| habitually |
z. alışıldığı şekilde, âdet üzere. |
| hack 1 |
f. 1. çentmek, yarmak, yontmak, kıymak. 2. kuru kuru öksürmek.
3. argo becermek. i. 1. çentik. 2. kuru öksürük. |
| hack 2 |
i. 1. kiralık binek atı; yaşlı at. 2. kiralık atlı araba. 3. k.
dili taksi. |
| hack 3 |
i. 1. ısmarlama yazı yazan yazar. 2. niteliksiz yazar. s.
vasat, niteliksiz (iş). |
| hack stand |
taksi durağı. |
| hackberry |
i. çitlembik, melengiç. |
| hacker |
i. bilgisayar korsanı. |
| hackle |
i. --s çoğ. (hayvan dövüşmeye hazırlanınca dikleşen/kabaran)
tüyler. |
| hackneyed |
s. basmakalıp, klişe, bayat. |
| had |
f., bak. have. |
| had best do |
yapmalı, yapsa daha iyi olur. |
| haddock |
i. mezgit. |
| hadj |
i. hac. |
| hadji |
i. hacı. |
| hadn`t |
kıs. had not. |
| hag |
i. 1. yaşlı çirkin kadın, kocakarı. 2. büyücü kadın. |
| haggard |
s. yorgunluk ve açlıktan bitkin, bitkin, argın. |
| haggle |
f. sıkı pazarlık etmek, çekişe çekişe pazarlık etmek. |
| ha-ha |
ünlem kah-kah, kih-kih (gülme sesi). |
| hail 1 |
i. dolu. f. dolu halinde yağmak. |
| hail 2 |
f. selamlamak; çağırmak; seslenmek. |
| hail fellow well met |
1. yakın arkadaş. 2. herkesle çabuk ahbap olan
kimse. |
| hail from |
den. ... limanından kalkmak. |
| hailstone |
i. dolu tanesi. |
| hailstorm |
i. dolu fırtınası. |
| hair |
i. saç, kıl, tüy. |
| hair curler |
bigudi. |
| hair dryer |
saç kurutma makinesi, saç kurutucusu. |
| hair net |
saç filesi. |
| hair spray |
saç spreyi. |
| hairbrush |
i. saç fırçası. |
| haircut |
i. 1. saç tıraşı. 2. saçın kesilme biçimi. |
| hairdo |
i. (çoğ. --s) saç tuvaleti, saç şekli. |
| hairdresser |
i. 1. kadın kuaförü, kadın berberi. 2. İng. erkek berberi. |
| hairless |
s. 1. tüysüz; kılsız. 2. saçsız. |
| hairpin |
i. saç tokası, firkete. s. U şeklinde kıvrılan. |
| hairpin turn |
keskin viraj. |
| hair-raising |
s. tüyler ürpertici, korkunç. |
| hairsplitter |
i. kılı kırk yaran kimse. |
| hairsplitting |
i. kılı kırk yarma. s. kılı kırk yaran. |
| hairy |
s. 1. tüylü; kıllı. 2. argo tehlikeli. 3. argo çok zor. |
| Haiti |
i. Haiti. |
| Haitian |
i. Haitili. s. 1. Haiti, Haiti´ye özgü. 2. Haitili. |
| hale |
s. |
| hale and hearty |
turp gibi, sapasağlam. |
| half |
çoğ. halves (hävz) i. yarım, yarı: Two halves make a whole. İki
yarım bir bütün eder. half an apple yarım elma. Half the students
have come. Öğrencilerin yarısı geldi. s. buçuk; yarı, yarım: one
and a half kilos bir buçuk kilo. a half page yarım sayfa. z. yarı,
yarı yarıya: He half filled my glass. Bardağımı yarı yarıya
doldurdu. |
| half a dozen |
yarım düzine. |
| half brother |
üvey erkek kardeş. |
| half fare |
yarım bilet. |
| half glasses |
yarım gözlük. |
| half measures |
yeterli olmayan tedbirler. |
| half sister |
üvey kızkardeş. |
| half sister |
üvey kızkardeş. |
| half sole |
yarım pençe. |
| half the battle |
işin yarısı; işin çoğu, işin en zor tarafı. |
| half time |
1. spor haftaym, ara. 2. yarım gün: She works there half
time. Orada yarım gün çalışıyor. |
| halfback |
i., spor hafbek. |
| half-baked |
s. 1. yarı pişmiş. 2. iyi düşünülmemiş. |
| half-breed |
s., i. melez. |
| halfhearted |
s. isteksiz, gönülsüz. |
| halfheartedly |
z. istemeye istemeye, isteksizce, gönülsüzce; yarım ağız, yarım
ağızla. |
| half-length |
s. yarım boy. i. vücudun yukarı kısmını gösteren resim. |
| half-life |
i., fiz. yarılanma süresi. |
| half-mast |
i. bayrağın yarıya indirilmesi. |
| half-moon |
i. yarımay. |
| half-sole |
f. (ayakkabıya) yarım pençe vurmak. |
| half-time |
s. yarım günlük (iş/çalışma). |
| halfway |
z. 1. ortada, yarı yolda. 2. yetersiz olarak. s. 1. yarı yolda
bulunan (yer). 2. yetersiz. |
| half-witted |
s. ahmak, budala. |
| Halicarnassus |
i. Bodrum, Halikarnas. |
| hall |
i. 1. koridor. 2. hol. 3. salon. 4. okul/üniversite binası. 5.
malikâne, çiftlikteki köşk. |
| hallow |
f. 1. kutsamak. 2. kutsallaştırmak. |
| Halloween |
i. (eski bir inanışa göre) cadıların, hayaletlerin,
hortlakların ortalığa çıktığı gece (31 Ekim). |
| hallucinate |
f. sanrılamak. |
| hallucination |
i., ruhb. sanrı. |
| hallway |
i. 1. koridor. 2. hol. |
| halo |
i. (çoğ. --s/--es) hale, ağıl, ayla. |
| halogen |
i. halojen. |
| halt |
i. 1. durma, duruş. 2. mola. f. durmak; durdurmak. |
| halter |
i. yular. |
| halve |
f. 1. yarıya bölmek. 2. yarıya indirmek. |
| halves |
i., çoğ., bak. half. |
| ham |
i. 1. jambon. 2. argo abartarak oynayan oyuncu. 3. k. dili
amatör radyo operatörü. f. (--med, --ming) argo abartarak
oynamak. |
| hamburger |
i. 1. sığır kıyması. 2. hamburger. |
| hamlet |
i. mezra, ufak köy. |
| hammer 1 |
i. çekiç; tokmak. |
| hammer 2 |
f. 1. çekiçle çakmak; çekiçle vurmak; çekiçlemek, çekiçle
dövmek. 2. çekiçle işlemek. |
| hammer an idea into s.o.´s head |
bir fikri birinin kafasına sokmak. |
| hammer away |
durmadan çalışmak. |
| hammer out |
-e şekil vermek. |
| hammer throw |
spor çekiç atma. |
| hammock |
i. hamak. |
| hamper 1 |
i. kapaklı büyük sepet; çamaşır sepeti. |
| hamper 2 |
f. engel olmak, güçleştirmek. |
| hamster |
i. hamster, cırlaksıçan. |
| hamstring |
i. dizardı kirişi. f. (ham.strung) 1. kösteklemek. 2. dizardı
kirişini koparmak/kesmek. |
| hamstrung |
f., bak. hamstring. |
| hand 1 |
i. 1. el. 2. ırgat, rençper; işçi. 3. den. tayfadan biri,
tayfa. 4. el yazısı. 5. (saatte) akrep/yelkovan. 6. isk. el. |
| hand 2 |
f. elle vermek, uzatmak: Please hand me that book. O kitabı
bana uzatır mısınız? |
| hand down |
kuşaktan kuşağa devretmek. |
| hand grenade |
el bombası. |
| hand in |
vermek, teslim etmek. |
| hand in hand |
el ele. |
| hand labor |
el ile yapılan iş. |
| hand on |
1. babadan oğula geçirmek. 2. başkasına
vermek. |
| hand organ |
laterna. |
| hand out |
dağıtmak. |
| hand over |
vermek, devretmek, teslim etmek. |
| handbag |
i. el çantası. |
| handball |
i., spor hentbol, eltopu. |
| handbill |
i. el ilanı. |
| handbrake |
i. el freni. |
| handcuff |
i. kelepçe. f. kelepçe vurmak, kelepçelemek. |
| handful |
i. 1. avuç dolusu. 2. az miktar. 3. k. dili idare edilmesi zor
biri; ele avuca sığmaz çocuk. |
| handgun |
i. tabanca. |
| handicap |
i. 1. engel. 2. sakatlık, özür. 3. handikap. 4. spor handikap.
f. (--ped, --ping) engel olmak, engellemek. |
| handicapped |
s. özürlü, sakat. |
| handicraft |
i. el sanatı. |
| handily |
z. kolayca, elverişli bir şekilde. |
| handiness |
i. beceriklilik. |
| handiwork |
i. iş, elişi. |
| handkerchief |
i. mendil. |
| handle |
f. 1. el sürmek, ellemek, dokunmak. 2. ele almak. 3. kullanmak.
4. idare etmek. 5. satmak. i. sap, kulp, kabza, tutamaç. |
| handle s.o. with kid gloves |
(çok kırılgan/sinirli birine) son derece dikkatli
davranmak. |
| handlebar |
i. (bisiklette/motosiklette) gidon. |
| handling |
i. 1. elle dokunma. 2. işleme tarzı. |
| handmade |
s. elişi, el yapımı. |
| hand-me-down |
s. kullanılmış, elden düşme. i. kullanılmış elbise/eşya. |
| handrail |
i. merdiven parmaklığı, tırabzan. |
| hands down |
1. parmağını kıpırdatmadan, kolaylıkla. 2. şüphesiz,
apaçık: He was hands down the best. Onun en iyi olduğu
apaçıktı. |
| Hands off! |
Dokunma!/Elini sürme! |
| Hands up! |
Eller yukarı! |
| handshake |
i. el sıkma. |
| handsome |
s. 1. yakışıklı. 2. çok, bol; büyük. 3. cömert. |
| handwork |
i. elişi. |
| handwriting |
i. el yazısı. |
| handy |
s. 1. hazır, yakın, el altında. 2. eli işe yatkın, becerikli,
marifetli, usta. 3. elverişli, kullanışlı. |
| handyman |
çoğ. hand.y.men (hän´dimen) i. elinden her iş gelen işçi. |
| hang 1 |
f. (--ed) ipe çekmek, asmak, sallandırmak, idam etmek; asılmak,
idam edilmek. |
| hang 2 |
f. (hung) 1. asmak; asılmak, asılı olmak, sallanmak, sarkmak.
2. takmak. 3. (başını) eğmek. 4. kaplamak, yapıştırmak. |
| hang 3 |
i. 1. duruş, döküm. 2. anlam; kullanılış tarzı. 3. sarkma,
asılış. |
| hang around |
k. dili başıboş gezerek beklemek. |
| hang back |
tereddüt etmek, çekinmek. |
| hang fire |
geri kalmak. |
| hang in the balance |
muallakta olmak, nazik bir durumda olmak. |
| hang in the balance |
tehlikede olmak. |
| hang on |
1. (to) (-e) sıkı tutunmak. 2. dayanmak,
katlanmak. |
| hang on s.o.´s every word |
k. dili birinin her dediğini can kulağıyla
dinlemek. |
| Hang on. |
Bekle./Bir dakika. |
| hang out/up one´s shingle |
k. dili (tıp doktoru) özel muayenehanesini açmak;
(avukat) kendi yazıhanesini açmak. |
| hang up |
telefonu kapamak. be hung up on 1. -e kafasını takmak. 2.
-e tutulmak, için yanıp tutuşmak. 3. -e bayılmak, -i çok
beğenmek. |
| hangar |
i. hangar. |
| hangdog |
i. sinsi adam. s. 1. alçak, habis. 2. ürkek, korkak. |
| hanger |
i. 1. askı, askı kancası. 2. çengel. |
| hanger-on |
i. (çoğ. hang.ers-on) beleşçi kimse. |
| hanging |
i. 1. asma. 2. ipe çekme, asma, idam. s. asılı, sarkan. |
| hangman |
çoğ. hang.men (häng´mîn) i. cellat. |
| hangnail |
i. şeytantırnağı. |
| hangover |
i. içki sersemliği. |
| hangup |
i. 1. güçlük, engel. 2. takınak. |
| hank |
i. 1. çile, yün/ipek çilesi. 2. kangal. |
| hanker |
f. (after/for) arzulamak, özlemini çekmek. |
| haphazard |
s., z. rasgele, gelişigüzel. i. rastlantı, şans. |
| hapless |
s. şanssız, talihsiz, bahtsız. |
| happen |
f. olmak, meydana gelmek. |
| happen across/on/upon |
-e rastlamak, -e tesadüf etmek. |
| happen by |
geçmek; uğramak; gelmek. |
| happen in |
uğramak, girmek. |
| happen to |
olmak; başına gelmek. |
| happen to meet |
-e rastlamak, -e tesadüf etmek. |
| happening |
i. olay, vaka. |
| happily |
z. 1. mutlulukla, sevinçle. 2. çok şükür, Allahtan, bereket
versin ki. |
| happiness |
i. mutluluk. |
| happy |
s. 1. mutlu, mesut; şen, neşeli. 2. yerinde, iyi. 3. ...
delisi: girl-happy kız delisi. |
| happy-go-lucky |
s. kaygısız; bir şeye aldırmaz, neşeli. |
| harangue |
i. uzun ve tumturaklı konuşma, tirat. f. uzun ve tumturaklı bir
şekilde konuşmak, tirat söylemek. |
| harass |
f. 1. rahat vermemek, rahatsız etmek, taciz etmek; bizar etmek,
tedirgin etmek. 2. ask. aralıksız saldırılarla taciz etmek. |
| harbor |
i. 1. liman. 2. barınak, sığınak. f. 1. barındırmak. 2. misafir
etmek. 3. beslemek. |
| harbour |
i., f., İng., bak. harbor. |
| hard 1 |
s. 1. katı, sert, pek. 2. güç, zor, çetin. 3. katı, acımasız,
sert. 4. acı, ağır, sert (söz). 5. şiddetli, kuvvetli. 6. şiddetli,
sert; çok soğuk (mevsim/hava). 7. sert, kireçli, acı (su). 8. sert
(içki). 9. tehlikeli ve bağımlılık yapan (madde). |
| hard 2 |
z. 1. çok, büyük bir gayretle: They worked hard. Çok
çalıştılar. Try hard! Çok gayret et! 2. şiddetle, kuvvetle: The
wind´s blowing hard. Rüzgâr kuvvetle esiyor. 3. fena halde, aşırı
ölçüde: He´s hitting the bottle hard these days. Bugünlerde fena
halde içiyor. |
| hard cash |
nakit para. |
| hard currency |
sağlam döviz/para. |
| hard disk |
bilg. sabit disk. |
| hard drink |
sert içki. |
| hard hat |
kask, miğfer. |
| hard labor |
huk. ağır iş cezası. |
| hard labor |
ağır iş cezası. |
| hard luck |
şanssızlık. |
| hard row to hoe |
zor iş. |
| hard-boiled |
s. 1. lop, katı (yumurta). 2. k. dili kül yutmaz, kurt. |
| hard-core |
s. 1. yolundan şaşmaz, boyun eğmez, kararlı. 2. cinsel
organları ve sevişme hareketlerini yakından gösteren. 3. çetin
ceviz. |
| harden |
f. 1. sertleştirmek, katılaştırmak; sertleşmek, katılaşmak. 2.
pekiştirmek, kuvvetlendirmek; pekişmek, kuvvetlenmek. 3. (çimento)
donmak. |
| hardheaded |
s. makul düşünen. |
| hardhearted |
s. katı yürekli, acımasız, kalpsiz. |
| hard-line |
s. katı, inatçı, uzlaşmaz. |
| hardly |
z. 1. zorla, güçlükle, güçbela. 2. hemen hemen: Hardly anything
was left. Hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı. I hardly knew her.
Tanışıklığımız çok yüzeyseldi. This is hardly the time for that!
Şimdi hiç de onun zamanı değil! |
| hardly to have time to breathe |
k. dili (birinin) nefes alacak zamanı bile olmamak, çok
meşgul olmak. |
| hardness |
i. 1. (fiziksel olarak) katılık, sertlik. 2. güçlük, zorluk. 3.
katılık, sertlik, acımasızlık. |
| hard-nosed |
s. kendi çıkarını düşünen, çıkarcı. |
| hard-on |
i. |
| hardship |
i. sıkıntı, darlık, güçlük. |
| hardware |
i. 1. madeni eşya, hırdavat. 2. silah. 3. bilg.
donanım. |
| hardware store |
nalbur dükkânı. |
| hardwood |
i. 1. kerestesi sert ağaç. 2. sert kereste. |
| hardy |
s. dayanıklı, dirençli. |
| hare |
i. yabani tavşan. |
| harebrained |
s. kuş beyinli, kafasız. |
| harelip |
i. yarık dudak, tavşandudağı. |
| harem |
i. harem. |
| haricot |
i. kuru fasulye. |
| haricot bean |
bak. haricot. |
| hark |
f. dinlemek. ünlem Dinle!/Dur!/Sus! |
| hark back to |
(geçmişe, önceki konuya) dönmek; (geçmişten, eski
olaylardan) söz etmek. |
| harlot |
i. fahişe, orospu. |
| harm |
i. 1. zarar, hasar, ziyan. 2. kötülük. f. zarar vermek, kötülük
etmek. |
| harmful |
s. zararlı. |
| harmless |
s. zararsız. |
| harmonic |
s. 1. uyumlu, ahenkli. 2. müz. armonik, armoniye ait. |
| harmonica |
i. armonika, mızıka. |
| harmonious |
s. ahenkli, uyumlu. |
| harmonise |
f., İng., bak. harmonize. |
| harmonize |
f. 1. uyum sağlamak. 2. müz. armonize etmek. 3. uymak. |
| harmony |
i. 1. ahenk, uyum. 2. müz. armoni. |
| harness |
i. koşum takımı. f. 1. (ata) koşum takmak. 2. to (atı)
(arabaya) koşmak; (öküzleri) (sabana) koşmak. 3. (doğal bir gücü
dizginleyerek) yararlanmak, kullanmak. |
| harp |
i., müz. harp, arp. f. harp çalmak. |
| harp on |
-in üzerinde çok durmak, (aynı şeyleri) tekrarlayıp
durmak. |
| harpoon |
i. zıpkın. f. zıpkınlamak. |
| harpsichord |
i. klavsen. |
| harrow |
i. 1. kesek kırma makinesi. 2. tapan. f. 1. tırmık çekmek,
kesek kırmak. 2. tapanlamak, tapan çekmek. |
| harrowing |
s. üzücü, asap bozucu. |
| harsh |
s. 1. sert, acı. 2. kaba, haşin, ters, huysuz. |
| hart |
i. erkek geyik; kızıl geyiğin erkeği. |
| harvest |
i. 1. hasat. 2. hasat zamanı, hasat, orak mevsimi. 3. ürün,
mahsul, rekolte. 4. sonuç, semere. f. hasat etmek, biçmek. |
| has |
f., bak. have. |
| hash |
i. 1. kuşbaşı doğranarak yeniden pişirilen et yemeği. 2.
karmakarışık şey. 3. bozulmuş şey. 4. argo haşiş. f. 1. kuşbaşı
doğramak. 2. bozmak, altüst etmek. |
| hash over |
k. dili tartışmak. |
| hasheesh |
i., bak. hashish. |
| hashish |
i. haşiş, hintkenevirinden çıkarılan esrar. |
| hasn`t |
kıs. has not. |
| hasp |
i. asma kilit köprüsü. |
| hassle |
i. 1. tartışma. 2. zorluk, güçlük. |
| haste |
i. 1. acele. 2. ivedilik. |
| Haste makes waste. |
Acele işe şeytan karışır. |
| hasten |
f. acele ettirmek; acele etmek. |
| hastily |
z. aceleyle. |
| hasty |
s. 1. acele, tez, çabuk. 2. düşüncesiz. 3. aceleci,
telaşçı. |
| hat |
i. şapka. |
| hat press |
şapka kalıbı. |
| hatch 1 |
i., den. ambar ağzı; ambar kapağı. |
| hatch 2 |
f. 1. civciv çıkarmak. 2. yumurtadan çıkmak. 3. (plan) yapmak,
(kumpas) kurmak. |
| hatchback |
i., oto. arkada kapısı olan küçük araba. |
| hatchet |
i. küçük balta. |
| hatchway |
i., den. ambar ağzı; lombar ağzı. |
| hate |
f. nefret etmek. i. nefret. |
| hateful |
s. 1. nefret edilen. 2. nefret dolu. |
| hatred |
i. kin, nefret, düşmanlık. |
| haughtiness |
i. kibirlilik, kendini beğenmişlik. |
| haughty |
s. kibirli, kendini beğenmiş, mağrur. |
| haul |
f. 1. çekmek. 2. taşımak. 3. den. vira etmek. 4. (rüzgâr/gemi)
yön değiştirmek, dönmek. i. 1. çekme, çekiş. 2. bir ağda çıkarılan
balıklar. 3. taşıma uzaklığı. 4. taşınılan şey. |
| haul s.o. over the coals |
k. dili birini haşlamak/azarlamak. |
| haul s.o. over the coals |
birini azarlamak/haşlamak. |
| haunch |
i. 1. kalça. 2. çoğ. kıç, popo. 3. but; sağrı. |
| haunt |
f. 1. (hortlaklar/ruhlar) sık sık uğramak. 2. usandırmak. 3.
akıldan çıkmamak. 4. sık sık gitmek, dadanmak. 5. sürekli yanında
bulunmak. i. sık sık gidilen yer, uğrak, uğrak yeri. |
| haunted |
s. tekin olmayan, perili. |
| haunting |
s. zor unutulan, akıldan çıkmayan. |
| hauteur |
i. kibir, gurur. |
| have |
f. (had, hav.ing) kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I, you,
we, they have; he, she it has; geçmiş zaman had 1. sahip olmak; -si
olmak. 2. almak; elinde tutmak. 3. elde etmek, ele geçirmek. 4.
yapmak, etmek; yaptırmak, ettirmek. 5. k. dili aldatmak. 6. k. dili
cinsel ilişkide bulunmak. Yardımcı fiil olarak geçmiş zamanı
gösterir: I have gone. Gittim. |
| have a ball |
k. dili çok eğlenmek. |
| have a bearing on |
ile ilgisi olmak; -i etkilemek. |
| have a bee in one´s bonnet |
k. dili bir fikri kafasına takmış olmak. |
| have a big lead |
çok önde olmak. |
| have a blast |
k. dili çok eğlenmek. |
| have a bone to pick with |
k. dili ... ile paylaşılacak kozu olmak. |
| have a bone to pick with s.o. |
k. dili biriyle paylaşacak kozu olmak, halledilecek
davası olmak. |
| have a bowel movement/have a BM |
büyük aptes bozmak. |
| have a change of heart |
fikir veya davranışlarını değiştirmek. |
| have a chip on one´s shoulder |
k. dili her zaman kavgaya hazır olmak. |
| have a chip on one´s shoulder |
çok alıngan olmak. |
| have a crush on s.o. |
k. dili birine fena halde tutulmak. |
| have a feeling for |
-in dilinden anlamak: She has a feeling for animals.
Hayvanların dilinden anlar. |
| have a field day |
1. bayram etmek. 2. with -i makaraya almak, -i sarakaya
almak. |
| have a finger in the pie |
çorbada tuzu bulunmak. |
| have a fit |
1. (öfkeden) deli olmak, babaları tutmak, küplere binmek,
zıvanadan çıkmak. 2. mest olmak, deli olmak, neredeyse zil takıp
oynamak, çok sevinmek. 3. fenalık geçirmek. |
| have a fling |
kurtlarını dökmek. |
| have a fling at |
(bir şey yapmayı) denemek. |
| have a gander at |
-e bakmak. |
| have a go |
(at) denemek: Have a go! Bir dene! |
| have a good grasp of |
-i iyi kavramak, -e iyice vâkıf olmak. |
| have a good head on one´s shoulders |
aklı başında biri olmak. |
| have a good head on one´s shoulders |
sağduyu sahibi olmak. |
| have a good mind to |
-eceği gelmek, -esi gelmek: I´ve a good mind to tell him
off right now. Hemen gidip terbiyesini vereceğim
geliyor. |
| have a good press |
bak. get a good press. |
| have a green thumb |
k. dili bitkileri iyi yetiştirebilen biri olmak, bitkilerden
iyi anlayan biri olmak. |
| have a hand in |
(bir işte) parmağı olmak. |
| have a heart |
insaflı davranmak. |
| Have a heart! |
İnsaf be! |
| have a kip |
İng., k. dili uyumak. |
| have a line on |
hakkında bilgi almak/bilgisi olmak. |
| have a losing streak |
k. dili (birinin) şansı rast gitmemek. |
| have a lot of brass |
argo çok yüzsüz olmak. |
| have a lucky/winning streak |
k. dili (birinin) şansı rast gitmek. |
| have a mind to |
-e niyeti olmak. |
| have a mind to |
-eceği gelmek, -esi gelmek: I have a mind to go there
this instant. Oraya hemen gidesim geliyor. |
| have a narrow escape |
ucuz kurtulmak. |
| have a one-track mind |
bir konuyu tutturmak: You´ve got a one-track mind. Aklın fikrin
hep onda. |
| have a penchant for |
-e eğilimi/meyli olmak: He has a penchant for fixing
things. Eşyaları tamir etmeye meraklı. |
| have a puncture |
We had a puncture. Lastiğimiz patladı. |
| have a rough time |
zor/sıkıntılı bir dönem geçirmek, zor/sıkıntılı bir
dönemden geçmek; zor bir hayat geçirmek: They´re having a rough
time right now. Şimdi zor bir dönem geçiriyorlar. He´s had a rough
time in life. Zor bir hayat geçirdi. |
| Have a round of drinks on me. |
Herkese benden birer bardak içki. |
| have a run-in with s.o. |
biriyle atışmak. |
| have a screw loose |
aklından zoru olmak. |
| have a screw loose |
k. dili bir tahtası eksik olmak, deli olmak. |
| have a share in |
-de payı olmak. |
| have a shit |
sıçmak. |
| have a short memory |
çabuk unutmak, hafızası zayıf olmak. |
| have a soft heart |
k. dili yumuşak kalpli olmak, müşfik olmak. |
| have a soft spot for |
k. dili (birine) zaafı olmak. |
| have a soft spot for |
k. dili (birine/bir şeye) (birinin) zaafı
olmak. |
| have a sore throat |
boğazı ağrımak/yanmak, anjin olmak. |
| have a sore throat |
anjin olmak, boğazı yanmak. |
| have a stiff neck |
boynu tutulmak. |
| have a stomachache |
(birinin) midesi ağrımak. |
| have a strong stomach |
1. (birinin) midesi kolaylıkla bulanmamak/bozulmamak, midesi
sağlam olmak. 2. korkunç görüntülere karşı dayanıklı olmak. |
| have a sweet tooth |
k. dili tatlı sevmek, tatlı yiyecekleri sevmek. |
| have a temper |
k. dili çabuk öfkelenen biri olmak: He´s got a temper.
Çabuk öfkelenir. |
| have a thing about |
k. dili 1. -i hiç sevmemek, -den nefret etmek. 2. -i çok
sevmek. |
| have a tickle in one´s throat |
(birinin) boğazı gıcıklanmak, gıcık duymak. |
| have a voice in |
-de sözü geçmek, -de söz sahibi olmak. |
| have a way with s.o. |
k. dili biriyle kolaylıkla arkadaş olabilmek/iletişim
kurabilmek. |
| have a way with s.t. |
k. dili bir şeyden anlamak. |
| have a whale of a time |
k. dili çok eğlenmek. |
| have a whale of a time |
k. dili çok eğlenmek. |
| have a whip-round |
para toplamak. |
| have a word with s.o. |
biriyle konuşmak. |
| have a working knowledge of |
(bir şeyi) iyi kötü kullanabilecek kadar bilmek: They
have a working knowledge of Russian. Bir Rusla iyi kötü
anlaşabilecek kadar Rusça biliyorlar. |
| have a wreck |
trafik kazası geçirmek. |
| have a yearning to/for |
-i arzu etmek. |
| have a yen to |
k. dili (bir şey yapmayı) arzu etmek. |
| have an abortion |
çocuk aldırmak, kürtaj olmak. |
| have an accident |
kaza geçirmek, kazaya uğramak. |
| have an ace up one´s sleeve/have an ace in the
hole |
elinde kozu olmak. |
| have an advantage over s.o. |
başkasına göre avantajlı bir durumda olmak. |
| have an affair with |
(kendisiyle evli olmayan biriyle) bir aşk ilişkisinde
bulunmak. |
| have an aptitude for |
-e yeteneği olmak. |
| have an in |
(bir yerde) torpili olmak. |
| have an itching palm |
para hırsı olmak. |
| have an option on s.t. |
bir şeyi belirli bir süre içinde alma/reddetme hakkı
olmak. |
| have bats in the belfry |
k. dili bir tahtası eksik olmak, kafadan kontak
olmak. |
| have been around |
k. dili görmüş geçirmiş olmak. |
| have both one´s feet on the ground |
aklı başında olmak, gerçekçi ve pratik bir şekilde
düşünmek. |
| have designs on |
-de gözü olmak. |
| have done with |
bitirmek, işi tamamlamak. |
| have green fingers |
İng., bak. have a green thumb. |
| have had it |
argo 1. bıkmak: I´ve had it; I am going to divorce my
husband. Artık bıktım; kocamdan boşanacağım. 2. artık yetmek: He´s
been cheating me for years, but now he´s had it. Senelerdir beni
aldatıyordu, ama artık yeter. |
| have half a mind to |
-eceği gelmek, -esi gelmek. |
| have half a mind to |
bir taraftan -eceği/-esi gelmek: I´ve half a mind to
shoot him. Bir yandan onu vuracağım geliyor. |
| have hard feelings about |
k. dili -e gücenmiş olmak. |
| have in mind |
hatırında tutmak, aklında olmak. |
| have it coming |
-i hak etmek. |
| have it in for |
(birine) kin beslemek. |
| have it in for |
k. dili -e kin beslemek. |
| have it in one |
yeteneği olmak. |
| have it made |
1. ısmarlamak. 2. argo işi iş olmak, işleri tıkırında
olmak. |
| have it out |
bir davayı kavga ederek/tartışarak
sonuçlandırmak. |
| Have it your own way. |
Siz bilirsiniz./Nasıl isterseniz öyle olsun. |
| Have it your way! |
Nasıl istersen öyle yap! |
| have kittens |
argo içini kurt kemirmek, dokuz doğurmak. |
| have many irons in the fire |
k. dili kırk tarakta bezi olmak. |
| have no business doing s.t. |
(birinin) bir şey yapmaya hakkı olmamak: You have no
business interfering in my affairs. Benim işlerime burnunu sokmaya
hiç hakkın yok. |
| have no stomach for |
k. dili (belirli bir şey için) (birinde) hiç istek/arzu
olmamak. |
| have no thought of |
... hiç aklından geçmemek, -e hiç niyeti olmamak: He´d had no
thought of becoming a teacher. Öğretmen olmak hiç aklından
geçmemişti. |
| have no time for |
1. k. dili -den hiç hoşlanmamak, -i hiç sevmemek. 2.
(birinin) -e harcayacak vakti olmamak, (birinin) (biri/bir şey)
için vakti olmamak. |
| have no use for |
-den nefret etmek/tiksinmek. |
| have no use for |
1. -e ihtiyacı olmamak, -i gereksememek. 2. -den
hoşlanmamak. |
| have none of |
-e izin vermemek, -i kabul etmemek. |
| have nothing to do with |
ile hiçbir ilişkisi olmamak. |
| have nothing to do with |
ile hiçbir ilgisi olmamak: This has nothing to do with you.
Bunun seninle hiçbir ilgisi yok. |
| have nothing to show for it |
elinde ne yaptığını gösterecek hiçbir şey
olmamak. |
| have o.s. to thank for |
(bir şeyin) suçlusu olmak: If he didn´t succeed, he´s
only got himself to thank for it! Başarılı olamadıysa suçlu olan
sadece kendisi! |
| have on |
1. giyinmek. 2. şaka etmek. |
| have one foot in the grave |
bir ayağı çukurda olmak. |
| have one´s back to the wall |
k. dili çaresiz kalmak. |
| have one´s eyes on |
1. gözü -in üzerinde olmak. 2. -e göz koymak. |
| have one´s fill of |
k. dili -den bıkmak, -den illallah demek. |
| have one´s guard down |
tetikte olmamak. |
| have one´s guard up |
tetikte olmak. |
| have one´s hands free |
1. elleri boş olmak. 2. boş olmak, meşgul
olmamak. |
| have one´s hands full |
fazla meşgul olmak, işi başından aşkın olmak. |
| have one´s hands full |
çok meşgul olmak. |
| have one´s head screwed on |
(right/the right way) aklı başında biri olmak. |
| have one´s wits about one |
bak. |
| have one´s wits about one |
kafası yerinde olmak, doğru dürüst
düşünebilmek. |
| have one´s work cut out for one |
k. dili (birinin) önünde zor bir iş olmak. |
| have other fish to fry |
başka bir işi olmak. |
| have preference |
tercih hakkına sahip olmak. |
| have recourse to |
-e başvurmak. |
| have resort to |
-e başvurmak. |
| have rocks in one´s head |
k. dili kafadan kontak olmak. |
| have s.o. on a string |
k. dili birini parmağında oynatmak: Sevda has Kâzım on a
string. Sevda, Kâzım´ı parmağında oynatıyor. |
| have s.o. to thank for |
(bir şey için) (birine) borçlu olmak: We´ve her to thank
for this. Bunun için ona borçluyuz. |
| have s.o. under one´s thumb |
k. dili, bak. get s.o. under one´s thumb. |
| have s.o./s.t. in mind |
birini/bir şeyi düşünmek, biri/bir şey aklında
olmak. |
| have s.o./s.t. on one´s mind |
biri/bir şey kafasını meşgul etmek, aklı birine/bir şeye
takılmak. |
| have s.t. at one´s fingertips |
1. bir şey elinin altında bulunmak. 2. bir şeyi çok iyi
bilmek. |
| have s.t. in common with s.o. |
biriyle bir şeyi paylaşmak: I have nothing in common with
him. Onunla ortak hiçbir şeyim yok. |
| have s.t. on s.o. |
elinde suçlayıcı delil bulunmak. |
| have s.t. on the brain |
k. dili bir şeyi kafasına takmak. |
| have scruples about doing s.t. |
vicdani nedenle bir şeyi yapmaktan çekinmek. |
| have second thoughts |
(about) (daha önce verilen bir karar hakkında) tereddüt etmeye
başlamak. |
| have sex |
seks yapmak, sevişmek. |
| have shadows around one´s eyes |
gözleri mor halkalarla çevrili olmak. |
| have some say in |
-de söz sahibi olmak. |
| have stars in one´s eyes |
k. dili ortalığı toz pembe görmek; çok sevinçli
olmak. |
| have sympathy for |
1. (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. 2.
(birinin) halini anlamak. |
| have the best of it |
galip gelmek, üstün olmak. |
| have the blues |
k. dili efkârlı olmak. |
| have the courage of one´s convictions |
inandığı şeyi yapma/söyleme cesaretini
göstermek. |
| have the face to do s.t. |
bir şey yapmaya yüzü olmak/cüret etmek. |
| have the floor |
mecliste söz söyleme hakkı olmak. |
| have the gall to |
k. dili (belirli bir şeyi) yapacak kadar küstah
olmak. |
| have the inside track |
1. yarış alanının en iç kısmına yakın olmak. 2. daha
elverişli durumda olmak. |
| have the last laugh |
sonunda başarmak. |
| have the last word |
1. (bir tartışmanın/ağız kavgasının sonunda) son söz
birinin olmak: He always has the last word. Son söz hep onun. 2. in
(bir konuda) nihai karar/son söz birinin olmak. |
| have the makings of |
#AD? |
| have the run of |
(bir yere) rahatça girip çıkabilmek; (bir yeri) serbestçe
kullanabilmek. |
| have the runs |
k. dili ishal olmak, içi sürmek/gitmek: He´s got the
runs. İshal olmuş. |
| have the shits |
ishal olmak. |
| have the squirts |
k. dili içi sürmek, içi gitmek, ishal olmak. |
| have the time of one´s life |
eğlenceli vakit geçirmek. |
| have the time of one´s life |
k. dili çok eğlenmek, çok güzel bir vakit
geçirmek. |
| have the trots |
k. dili ishal olmak, dibi tutmamak. |
| have title to |
1. (bir mülkün) tapusunun sahibi olmak. 2. (bir yerde)
(birinin) mülkiyet hakkı olmak. |
| have to |
-meli, -malı: I have to go. Gitmeliyim. had better -se
iyi olur: I had better go. Gitsem iyi olur. |
| have to do with |
ile ilgisi olmak. as Plato has it Eflatun´un
deyişiyle. |
| have what it takes |
k. dili gereken niteliklere sahip olmak: She´s got what
it takes to be number one in her class. Sınıfının birincisi olmak
için gerekli niteliklere sahip. |
| have words |
kavga etmek, atışmak. |
| have/feel qualms about |
(bir şeyden) dolayı vicdanı rahatsız olmak/sızlamak. |
| have/hold/keep in reserve |
ihtiyat olarak saklamak. |
| have/put s.o. in hysterics |
1. k. dili birini çok güldürmek, birini gülmekten öldürmek. 2.
birine isteri krizi geçirtmek. |
| have/suffer a miscarriage |
(istem dışı) düşük yapmak, çocuk düşürmek. |
| have/take a bath |
banyo yapmak, yıkanmak. |
| have/take a crap |
argo sıçmak. |
| have/take a spill |
atın sırtından düşmek. |
| have/take a zizz |
k. dili şekerleme yapmak, kestirmek, kısa bir uyku
çekmek. |
| haven |
i. 1. liman. 2. sığınak. |
| haven`t |
kıs. have not. |
| haves |
i., çoğ. |
| havoc |
i. hasar, tahribat, zarar ziyan. |
| haw |
i. alıç. |
| hawk 1 |
i. 1. şahin; doğan. 2. atmaca. 3. çaylak. |
| hawk 2 |
f. işportacılık yapmak. |
| hawker |
i. işportacı. |
| hawthorn |
i. alıç. |
| hay |
i. saman, kuru ot. f. 1. (kurutmak için) ot biçmek. 2. otu
biçip kurutmak. |
| hay fever |
saman nezlesi. |
| hay rack |
otluk, kuru ot konulan parmaklıklı raf/tekne. |
| hayloft |
i. otluk, samanlık. |
| hayrick |
i. kuru ot yığını, otluk; tınaz. |
| haystack |
i. kuru ot yığını, otluk; tınaz. |
| haywire |
s. |
| hazard |
i. şans, tehlike, riziko. f. 1. tehlikeye atmak, şansa
bırakmak. 2. -e cesaret etmek. |
| hazard a guess |
tahmin etmek, kafadan atmak. |
| hazardous |
s. tehlikeli, rizikolu. |
| haze |
i. hafif sis, ince duman, pus. |
| hazel |
i. 1. fındık ağacı. 2. kestane rengi. s. ela (göz). |
| hazelnut |
i. fındık. |
| hazy |
s. 1. sisli, dumanlı, puslu. 2. anlaşılmaz, belirsiz,
bulanık. |
| he |
zam., eril o. s. erkek: he-goat teke. |
| He can´t see the woods for the trees. |
Ayrıntılara takılıp kaldığı için durumu bir bütün olarak
göremiyor. |
| He did what little he could. |
Elinden geleni yaptı. |
| He didn´t let any grass grow under his feet. |
Hiç vakit kaybetmedi. |
| He doesn´t give a damn. |
Ona vız gelir./Umurunda değil./İplemez. |
| He gives you good value for your money. |
Ödediğin para karşılığında sana iyi mal verir. |
| He had better not. |
Yapmazsa daha iyi eder. |
| He had, say, a thousand dollars. |
Diyelim ki bin doları vardı. |
| He has a bad name. |
Adı kötüye çıkmış./Kötü şöhreti var. |
| He has a good head on his shoulders. |
Onun kafası çalışıyor./Aklı başında biri. |
| He has turned seventy. |
Yaşı yetmişi geçti./Yetmiş yaşına bastı. |
| He is not himself. |
Kendinde değil. |
| He is past hope. |
Ümitsiz durumda. |
| He is riding for a fall. |
Belasını arıyor. |
| He is welcome to come and go at his pleasure. |
İstediği zaman gelip gidebilir. |
| He just missed being run over. |
Ezilmekten zor kurtuldu. |
| He little knows .... |
Bilmiyor ki .... |
| He looked me through and through. |
Beni iyice inceledi./Beni süzdü. |
| He no longer comes here. |
Artık buraya gelmiyor. |
| He numbers eighty years. |
Seksen yaşında. |
| He said it in an unguarded moment. |
Boş bulunup ağzından kaçırdı. |
| He should have known better than to do it. |
O işi yapmayacak kadar aklı olmalıydı. |
| He suffered a violent death. |
Ölümü korkunçtu. |
| He takes his whisky on the rocks. |
k. dili Viskiyi buzlu içer. |
| He tilted back in his chair. |
Kaykılarak sandalyesini arkaya doğru yatırdı. |
| He treated me to a beer. |
Bana bir bira ısmarladı. |
| He walks home to save carfare. |
Yol parasından tasarruf etmek için eve yürüyerek
gider. |
| He was the life of the party. |
Toplantıyı canlandıran o idi. |
| He will amount to something. |
Başarılı bir adam olacak. |
| He will come to no good. |
Onun sonu iyi olmaz. |
| He will have it that .... |
-i iddia ediyor. I had him there. O noktada onu mat
ettim. I had rather go. Gitmeyi tercih ederdim. |
| He will not take nay. |
“Yok” sözünden anlamaz. |
| He/She can stew in his/her own juice! |
k. dili Ne hali varsa görsün! |
| he`d |
kıs. 1. he had. 2. he would. |
| he`ll |
kıs. he will. |
| he`s |
kıs. 1. he is. 2. he has. |
| He´s a good speller. |
Onun imlası iyi. |
| He´s a man of few words. |
Az konuşan biri o. |
| He´s a man of principle. |
Prensip sahibi bir adam. |
| He´s always thinking about sex. |
Aklı fikri sekste. |
| He´s an object of scorn. |
Herkes onu hor görüyor. |
| He´s puffed up with pride. |
Kibrinden geçilmiyor. |
| He´s/She´s not the only fish in the sea! |
Ondan başkası yok mu bu dünyada? |
| head 1 |
i. 1. baş; kafa; kelle. 2. şef, baş, başkan: the head of the
math department matematik bölümü başkanı. 3. baş yer, baş taraf, ön
taraf, baş: Go to the head of the line. Sıranın başına geç. She was
at the head of the stairs. Merdivenlerin başındaydı. 4. (sebzede)
baş: She bought two heads of cabbage. İki baş lahana aldı. 5.
kaynak, memba, baş. 6. baş, üst kısım: the head of a nail çivinin
başı. 7. akıl, kafa: Use your head. Kafanı kullan. 8. (çoğ. head)
baş: fifty head of cattle elli baş sığır. 9. (ses aygıtında)
(manyetik) kafa, başlık. |
| head 2 |
s. baş, başta olan; başa ait. f. 1. (bir şeyin) başkanlığını
yapmak/başkanı olmak: Who heads this outfit? Buranın başkanı kim?
2. -in birincisi olmak: She headed her class. Sınıfının
birincisiydi. 3. for -e gitmek; -in istikametini tutmak, -e doğru
gitmek: You´re heading for trouble. Bu gidişle başın belaya
girecek. 4. towards -e doğru yöneltmek: Head your horses towards
Kangal! Atlarınızı Kangal´a sürün! |
| head honcho |
argo şef, başkan. |
| head over heels |
tepetaklak perende atma. |
| head over heels |
bak. head. |
| head over heels in love |
sırılsıklam âşık. |
| head s.o. off |
1. birinin yolunu kesmek, birinin ilerlemesini engellemek. 2.
birini kösteklemek. |
| head s.t. off |
1. bir şeyin yolunu kesmek, bir şeyin ilerlemesini engellemek.
2. bir şeyi engellemek. |
| head start |
spor avantaj. |
| head up |
k. dili başkanlık etmek. |
| head wind |
pruva rüzgârı. |
| headache |
i. 1. baş ağrısı. 2. dert, baş belası. |
| headband |
i. saç bandı, bant. |
| headboard |
i. karyolanın başucundaki tahta. |
| headdress |
i. başlık. |
| header |
i. sayfa başlığı. |
| headfirst |
z. başı önde, balıklama (dalma). |
| headgear |
i. başlık. |
| heading |
i. (yazıda) başlık. |
| headland |
i., coğr. burun. |
| headlight |
i., oto. far. |
| headline |
i. başlık, manşet. |
| headlong |
z. 1. pervasızca, sakınmadan; balıklama. 2. apar topar. |
| headmaster |
i. özel okul müdürü. |
| headmistress |
i. özel okul müdiresi. |
| head-on |
s., z. baştan (çarpma), kafa kafaya, burun buruna
(çarpışma). |
| headphone |
i. telefon/radyo kulaklığı. |
| headquarters |
i. 1. karargâh. 2. kumanda merkezi. 3. merkez büro. 4. merkezde
çalışanlar. |
| headrest |
i. koltuk başlığı. |
| Heads or tails? |
Yazı mı, tura mı? |
| headstrong |
s. inatçı, dik başlı, bildiğini okuyan. |
| headwaiter |
i. şef garson. |
| headwaters |
i., çoğ. ırmağı besleyen kaynaklar. |
| headway |
i. ilerleme, yol alma. |
| heady |
s. 1. kuvvetli, sert, çarpıcı (esans/içki). 2. inatçı, kafa
tutan. |
| heal |
f. iyileştirmek; iyileşmek. |
| healer |
i. insanları iyileştirdiğini öne süren kişi; üfürükçü. |
| health |
i. sağlık. |
| health certificate |
sağlık belgesi. |
| health food |
sağlığa yararlı, katkısız, doğal besin. |
| health insurance |
sağlık sigortası. |
| health insurance |
sağlık sigortası. |
| health officer |
sağlık memuru. |
| healthful |
s. 1. sağlığa yararlı. 2. sağlıklı. |
| healthy |
s. 1. sağlıklı, sağlam. 2. sağlığa yararlı. |
| heap |
i. 1. yığın, küme. 2. k. dili çok miktar. 3. k. dili kalabalık.
f. 1. yığmak, kümelemek. 2. (hediye/hakaret) yağdırmak. |
| hear |
f. (heard) 1. işitmek, duymak. 2. dinlemek, kulak vermek. 3.
haber almak, mektup almak. 4. sorguya çekmek, ifadesini almak.
Hear! Hear! İng. Bravo!/Yaşa! |
| hear a shot |
silah sesi işitmek. |
| hear of/about |
-den haberi olmak, -i duymak. |
| hear out |
sonuna kadar dinlemek. |
| heard |
f., bak. hear. |
| hearing |
i. 1. işitme, işitim. 2. huk. celse, duruşma,
oturum. |
| hearing aid |
kulaklık, işitme cihazı. |
| hearsay |
i. söylenti, dedikodu. |
| hearsay evidence |
huk. başkalarından işitilerek öne sürülen delil. |
| hearse |
i. cenaze arabası. |
| heart |
i. 1. yürek, kalp. 2. kasap. yürek. 3. gönül, can. 4. merkez,
orta. 5. (marul, enginar v.b.´nde) göbek. 6. öz, can damarı. 7.
kuvvet, enerji. 8. cesaret, şevk. 9. isk. kupa. |
| heart attack |
kalp krizi. |
| heart disease |
kalp hastalığı. |
| heart failure |
kalp yetmezliği. |
| heart transplant |
kalp nakli. |
| heartache |
i. kalp ağrısı, üzüntü, acı, keder. |
| heartbeat |
i. kalp atışı, yürek vuruşu. |
| heartbreak |
i. 1. büyük acı/keder. 2. büyük acı veren kimse/şey. |
| heartbreaking |
s. büyük acı veren. |
| heartburn |
i., tıb. mide ekşimesinden dolayı yemek borusunda veya midede
duyulan yanma hissi. |
| hearten |
f. yüreklendirmek, cesaretlendirmek. |
| heartfelt |
s. yürekten, candan, içten. |
| hearth |
i. 1. ocak, şömine. 2. yurt, aile ocağı. |
| heartless |
s. kalpsiz, acımasız, merhametsiz. |
| heart-rending |
s. yürek parçalayıcı, çok acıklı, yürekler acısı. |
| heartstrings |
i., çoğ. |
| heart-to-heart |
s. samimi, açık. |
| hearty |
s. 1. candan, yürekten, içten. 2. sağlam, kuvvetli,
sağlıklı. |
| heat 1 |
i. 1. sıcaklık, ısı. 2. hiddet, öfke. 3. tav. 4. kızışma,
kösnü. 5. spor eleme, eleme koşusu/yarışı. |
| heat 2 |
f. ısıtmak; ısınmak. |
| heat conduction |
ısı iletimi. |
| heat rash |
isilik. |
| heat rash |
isilik. |
| heat stroke |
sıcak çarpması. |
| heat wave |
sıcak dalgası. |
| heat wave |
sıcak dalgası. |
| heated |
s. 1. öfkeli. 2. kızışmış, kızışık, hararetli (tartışma). |
| heater |
i. ısıtıcı, soba, ocak, fırın. |
| heath |
i. 1. fundalık. 2. funda, süpürge çalısı, süpürgeotu. |
| heathen |
i. (çoğ. hea.then/--s) 1. kâfirler, kefere, küffar. 2. kâfir.
s. kâfir, kâfirlere özgü. |
| heather |
i. süpürgeotuna benzer bir çalı. |
| heating |
s. ısıtıcı. i. ısıtma. |
| heating coil |
elek. rezistans. |
| heave 1 |
f. (--d/hove) 1. büyük bir güçle atmak/fırlatmak. 2. kaldırmak,
çekmek. 3. yukarı kaldırmak. 4. yükseltmek, kabartmak. 5. (deniz)
kabarmak. 6. (göğüs) şişirmek; (göğüs) inip kalkmak. 7. (inilti)
güçlükle çıkarmak. 8. kusmak. 9. den. ırgatı çevirmek, vira
etmek. |
| heave 2 |
i. 1. kaldırma. 2. fırlatma. |
| heave a sigh |
içini çekmek, ah çekmek. |
| Heave ho! |
den. Yisa!/Vira salpa! |
| heave to |
1. rüzgârı başa alıp gemiyi durdurmak. 2. faça edip
durmak. |
| heaven |
i. cennet. |
| heavenly |
s. 1. cennet gibi, çok güzel. 2. göksel, gökle ilgili, göğe
ilişkin. 3. ilahi, Tanrısal. |
| heavenly body |
gökcismi. |
| heavily |
z. 1. ağır bir şekilde. 2. şiddetle. |
| heaviness |
i. 1. ağırlık. 2. şiddet, yeğinlik. |
| heavy |
s. 1. ağır. 2. şiddetli, kuvvetli (yağmur/rüzgâr/fırtına). 3.
kalın (kar tabakası). 4. çok miktarda (oy kullanımı). 5. (borsada)
çok miktarda (alım satım). 6. kabarmış (deniz). 7. aşırı. 8. kalın
(elbise). 9. ciddi, önemli. 10. güç, zor (iş). 11. bulutlu, kapalı
(gök). 12. sıkıcı, ezici, usandırıcı. 13. sıkıntılı, üzücü. 14.
kederli. 15. zarafetsiz, incelikten yoksun, kaba. 16. ağır, hazmı
güç (yemek). 17. ağır, boğucu (koku). 18. derin (sessizlik). 19.
uyku basmış, ağırlaşmış (göz). 20. fiz. ağır (izotop). 21. yoğun
(trafik). |
| heavy guns |
ağır silahlar. |
| heavy industry |
ağır sanayi. |
| heavy industry |
ağır sanayi. |
| heavy metals |
ağır metaller. |
| heavy water |
kim. ağır su. |
| heavy-duty |
s. dayanıklı, ağır iş için elverişli. |
| heavy-handed |
s. eli ağır, beceriksiz, sakar. |
| heavy-hearted |
s. üzgün, kederli. |
| heavyweight |
i., s. ağırsıklet. |
| Hebrew |
i., s. 1. İbrani. 2. İbranice. |
| heck |
ünlem, argo Kahrolası. |
| heckle |
f. (konuşmacının) sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak,
sıkıştırmak. |
| hectare |
i. hektar. |
| hectic |
s. heyecanlı, telaşlı. |
| hedge |
i. sık ağaçlardan/çalılardan oluşan çit; çalı çit. f. 1.
etrafına çalı dikmek, çalı ile çevirmek. 2. kuşatmak, sarmak,
çevirmek. 3. kaçamak cevap vermek. |
| hedgehog |
i. kirpi. |
| hedgerow |
i. ekilmiş çalılardan/ağaçlardan oluşan çit. |
| heed |
f. dikkat etmek, dinlemek, önemsemek. i. dikkat,
önemseme. |
| heedless |
s. 1. dikkatsiz. 2. pervasız. |
| heehaw |
i. eşek anırması, anırma. |
| heel 1 |
i. 1. topuk, ökçe. 2. argo alçak herif. |
| heel 2 |
f. ökçe takmak. |
| hefty |
s., k. dili 1. oldukça ağır. 2. kuvvetli. 3. iriyarı. 4.
bol. |
| heifer |
i. düve, doğurmamış genç inek. |
| height |
i. 1. yükseklik. 2. boy. 3. yükselti. 4. doruk, en yüksek
nokta. |
| heighten |
f. 1. yükseltmek; yükselmek. 2. artırmak; artmak. 3. çoğaltmak;
çoğalmak. |
| heinous |
s. tiksindirici, iğrenç, kötü, çirkin. |
| heir |
i. vâris, mirasçı, kalıtçı. |
| heiress |
i. kadın mirasçı. |
| heirloom |
i. kuşaktan kuşağa geçen değerli şey. |
| held |
f., bak. hold. |
| helicopter |
i. helikopter. |
| heliotrope |
i., bot. bambulotu. |
| helium |
i. helyum. |
| hell |
i. cehennem. ünlem Kahrolsun! |
| hellebore |
i., bot. çöpleme. |
| hellish |
s. kötü, berbat, korkunç. |
| hello |
ünlem 1. Merhaba. 2. Alo. |
| helm |
i., den. dümen yekesi; dümen. |
| helmet |
i. 1. miğfer, tolga. 2. kask. |
| helmsman |
çoğ. helms.men (helmz´mîn) i. dümenci. |
| help |
f. 1. yardım etmek; katkıda bulunmak: I don´t see how I can
help you. Sana nasıl yardım edeyim bilemiyorum. 2. faydası olmak,
fayda etmek; rahatlatmak; (acıyı) dindirmek; (gergin/zor bir
durumu) yumuşatmak: I can lend you some money, if that´ll help.
Faydası olursa sana biraz borç verebilirim. Complaining won´t help.
Şikâyet etmek fayda etmez. A little lemon juice´ll help. Biraz
limon sıksan iyi olur. i. 1. yardım; katkı. 2. (çoğ. help)
yardımcı; hizmetçi; hizmetkâr. 3. (çoğ. help) ırgat,
rençper. |
| help o.s. to |
(kendi kendine servis yaparak) (yiyeceklerden) almak: He
helped himself to a piece of the cake. Kekten bir dilim
aldı. |
| help out |
yardımda bulunmak. |
| help s.o. out |
birine yardım etmek: Can you help her out with her
French? Fransızcasına yardım edebilir misin? |
| Help wanted. |
Eleman aranıyor. |
| Help! |
ünlem İmdat! |
| helper |
i. yardımcı; muavin; çırak. |
| helpful |
s. 1. faydalı, yararlı; kullanışlı. 2. yardımsever, yardımcı:
You´re not being helpful. Yardımcı olmuyorsun. |
| helping |
i. 1. yardım etme; katkıda bulunma. 2. ahçı.
porsiyon. |
| helpless |
s. âciz; savunmasız. |
| helplessness |
i. aciz, âcizlik; savunmasızlık. |
| helter-skelter |
z. alelacele, telaşla, apar topar. s. 1. karmakarışık. 2.
gelişigüzel. |
| hem |
i. elbise kenarı, baskı. f. (--med, --ming) kıvırıp kenarını
bastırmak. |
| hem in/about |
kuşatmak, içine almak, çevirmek. |
| hemisphere |
i. yarıküre. |
| hemline |
i., terz. elbise veya paltonun etek kenarı, etek boyu,
etek. |
| hemlock |
i. baldıran, ağıotu. |
| hemoglobin |
i. hemoglobin. |
| hemophilia |
i., tıb. hemofili. |
| hemophiliac |
i., s. hemofil. |
| hemorrhage |
i., tıb. kanama. |
| hemorrhoid |
i., tıb. basur, emoroit. |
| hemp |
i. kenevir, kendir. |
| hemstitch |
i. ajur, antika, sıçandişi. |
| hen |
i. 1. tavuk. 2. dişi kuş. |
| hence |
z. 1. bu nedenle, bundan dolayı, dolayısıyla. 2. (belirli bir
zaman) sonra. 3. buradan. |
| henceforth |
z. bundan böyle, bundan sonra. |
| henceforward |
z., bak. henceforth. |
| hencoop |
i. kümes. |
| henpeck |
f. başının etini yemek, vır vır etmek, dır dır etmek. |
| henpecked |
s. kılıbık. |
| hepatitis |
i., tıb. hepatit, karaciğer iltihabı. |
| her |
zam., dişil onu; ona; ondan; onun: He loves her. Onu seviyor.
He looked at her. Ona baktı. They hated her. Ondan nefret ettiler.
It pleased her. Onun hoşuna gitti. s. onun; kendi: It´s her book.
Onun kitabı. She gazed at her portrait. Kendi portresini
seyretti. |
| Her conscience pricked her. |
Vicdanı kendisini rahatsız etti. |
| herald |
i. 1. haberci, müjdeci. 2. protokol görevlisi, teşrifatçı. f.
haber vermek, ilan etmek. |
| herb |
i. 1. ot. 2. yemeklere tat vermek için kullanılan bitki. 3.
şifalı bitki. |
| herbal |
s. otlara ait; otlardan yapılan, bitkisel. |
| herbicide |
i. herbisit, yabancı ot öldürücü. |
| herbivore |
i. otçul hayvan. |
| herbivorous |
s. otçul. |
| Hercules |
i. Herkül. |
| Hercules´ allheal |
çavşırotu, çavşır. |
| herd |
i. 1. hayvan sürüsü, sürü. 2. avam, ayaktakımı. f. 1. gütmek.
2. sürü halinde gitmek. |
| herd instinct |
sürü içgüdüsü. |
| herdsman |
çoğ. herds.men (hırdz´mîn) i. çoban. |
| here |
z. burada; buraya; burası. |
| here and there |
orada burada, şurada burada. |
| Here goes! |
İşte başlıyorum. |
| Here goes! |
Başlıyoruz!/Haydi bakalım! |
| Here you are. |
1. Buyur, al. 2. Ha, geldin mi? 3. İşte! |
| hereabouts |
z. buralarda. |
| hereafter |
z. ileride, bundan sonra. |
| hereby |
z. bu vesile ile. |
| hereditary |
s. 1. miras yoluyla geçen. 2. kalıtsal, kalıtımsal, irsi. |
| heredity |
i. kalıtım, soyaçekim, irsiyet. |
| herein |
z. bunda, bunun içinde. |
| heresy |
i. 1. dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünce, dalalet. 2.
hâkim olan felsefi/siyasi doktrinlere karşı gelen düşünce. |
| heretic |
i. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan kimse. |
| heretical |
s. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan. |
| heretofore |
z. şimdiye kadar, bundan önce. |
| hereupon |
z. bunun üzerine. |
| herewith |
z. 1. bununla. 2. ilişikte. |
| heritage |
i. miras, kalıt. |
| hermit |
i. münzevi, topluluktan kaçan, yalnız başına yaşayan
kimse. |
| hernia |
i. fıtık, kavlıç. |
| hero |
i. (çoğ. --es) 1. kahraman, yiğit. 2. edeb. kahraman, baş
karakter. |
| heroic |
s. 1. kahraman, kahramanca, cesur. 2. güz. san. muazzam, gerçek
boyutlarından çok büyük (heykel/resim). 3. edeb. kahramanlarla
ilgili, destansı, epik. |
| heroical |
s., bak. heroic. |
| heroin |
i. eroin. |
| heroine |
i. kadın kahraman. |
| heroism |
i. kahramanlık. |
| heron |
i. balıkçıl. |
| herring |
i., zool. ringa. |
| hers |
zam., dişil onunki; onun: Take hers. Onunkini al. That´s hers.
O onun. That damn goat of hers is eating my roses. Onun o kör olası
keçisi güllerimi yiyor. |
| herself |
zam., dişil kendisi, kendi; bizzat. |
| hertz |
i. (çoğ. hertz/--es) fiz. hertz. |
| hesitant |
s. tereddütlü, ikircikli, ikircimli, kararsız, duruksun. |
| hesitantly |
z. tereddütle, duraksayarak. |
| hesitate |
f. tereddüt etmek, duraksamak; çekinmek. |
| hesitation |
i. tereddüt, duraksama, ikircik, ikircim. |
| heterogeneous |
s. heterojen. |
| heterophyte |
i. tamasalak. |
| heterosexual |
s. karşı cinse ilgi duyan, heteroseksüel. |
| hew |
f. (--ed, hewn) 1. balta ile kesmek. 2. yontmak. 3. kesmek,
yarmak. |
| hew down |
(ağacı) kesip devirmek. |
| hew out |
1. yontarak şekil vermek. 2. zahmetle meydana
getirmek. |
| hewn |
f., bak. hew. |
| hexagon |
i., geom. altıgen. |
| hey |
ünlem 1. Hey!/Baksana! 2. Haydi! 3. A! |
| heyday |
i. altın çağ, en parlak dönem. |
| HH |
kıs. 1. His/Her Highness. 2. His Holiness. |
| hi |
ünlem 1. Merhaba! 2. İng. Hey! |
| hiatus |
i. (çoğ. --es/hi.a.tus) aralık, açıklık, ara, fasıla, boş
yer. |
| hibernate |
f. kış uykusuna yatmak. |
| hibernation |
i. kış uykusu. |
| hibiscus |
i. çingülü. |
| hiccough |
i., f., bak. hiccup. |
| hiccup |
i. hıçkırık. f. hıçkırmak. |
| hick |
i., k. dili taşralı, hödük, hanzo, kıro. |
| hickory |
i., bot. karya. |
| hid |
f., bak. hide 2. |
| hidden |
f., bak. hide 2. s. gizli, kapalı. |
| hide 1 |
i. hayvan derisi, deri; post. |
| hide 2 |
f. (hid, hid.den) saklamak, gizlemek; saklanmak,
gizlenmek. |
| hide away |
saklamak; saklanmak. |
| hide out |
(polisten) saklanmak. in hiding saklı. |
| hide-and-seek |
i. saklambaç. |
| hideaway |
i. (polisten) saklanacak yer, yatak. |
| hidebound |
s. dar görüşlü, eski kafalı. |
| hideous |
s. çok çirkin, iğrenç, korkunç. |
| hide-out |
i., bak. hideaway. |
| hiding-place |
i. 1. saklanacak yer, gizlenecek yer. 2. zula. |
| hierarchical |
s. hiyerarşik. |
| hierarchy |
i. hiyerarşi. |
| hieroglyph |
i. hiyeroglif. |
| hi-fi |
i., s., bak. high fidelity. |
| high |
s. 1. yüksek. 2. kibirli, kendini beğenmiş. 3. yüce. 4. müz.
tiz, yüksek perdeden. 5. lüks (yaşantı). 6. kokmuş (et). 7. coğr.
kutuplara yakın. 8. coşkun, taşkın (neşe). 9. yüksek, fahiş
(fiyat). 10. şiddetli, sert (rüzgâr). 11. kabarık, azgın (deniz).
12. argo uyuşturucu etkisi altında. |
| high and low |
1. her yerde. 2. zengin fakir, herkes. |
| high density |
bilg. yüksek yoğunluk. |
| high fidelity |
1. sesi çok doğal bir şekilde verme. 2. sesi çok doğal
bir şekilde veren (radyo/pikap/hoparlör). |
| high frequency |
yüksek frekans. |
| high gear |
oto. en hızlı vites. |
| high jinks |
şamata, cümbüş. |
| high jump |
yüksek atlama. |
| high jump |
yüksek atlama. |
| high latitudes |
kutuplara yakın yerler. |
| high living |
lüks hayat. |
| high octane gasoline |
yüksek oktanlı benzin. |
| high places |
yüksek mertebeler. |
| high point |
en önemli/heyecanlı nokta. |
| high price |
yüksek fiyat. |
| high relief |
güz. san. yüksek kabartma. |
| high school |
lise. |
| high school |
lise. |
| high seas |
enginler, açık deniz. |
| high tech |
k. dili ileri teknoloji. |
| high tide |
kabarma, met. |
| high tide |
1. met zamanı. 2. met hareketi, denizin kabarması; met
hali. |
| highbrow |
s., i. entelektüel. |
| highchair |
i. (yüksek) mama iskemlesi. |
| high-class |
s., k. dili kaliteli, birinci sınıf. |
| high-density |
s., bilg. yüksek yoğunluklu. |
| higher |
s. daha yüksek. |
| higher education |
yükseköğrenim. |
| high-grade |
s. kaliteli, üstün nitelikli, ekstra. |
| highlands |
i., çoğ. dağlık yer. |
| highlight |
i. 1. (resimde) ışıklı bölüm. 2. foto. parlak nokta. 3. ilgi
çekici olay; en önemli bölüm. f. 1. -i vurgulamak, -in altını
çizmek, -e dikkati çekmek. 2. bilg. aydınlatmak. |
| highly |
z. 1. çok, pek çok, son derece. 2. çok iyi; çok olumlu bir
şekilde. |
| high-minded |
s. yüce gönüllü. |
| highness |
i. yücelik. |
| high-pitched |
s. çok tiz. |
| high-pressure |
i. yüksek basınç. s. 1. zorla yapılan (satış). 2.
zorlayıcı. |
| high-rise |
s., i. yüksek (bina/apartman). |
| highroad |
i. anayol. |
| high-speed |
s. büyük hızla giden. |
| high-speed train |
hızlı tren. |
| high-strung |
s. sinirli, sinirleri gergin. |
| high-tech |
s., k. dili ileri teknolojinin ürünleriyle
donatılmış/yapılmış. |
| high-water |
i. 1. azami kabarma. 2. taşkın. |
| high-water mark |
1. suyun azami kabarma noktası. 2. doruk, en üstün başarı
düzeyi. |
| highway |
i. anayol. |
| highwayman |
çoğ. high.way.men (hay´weymîn) i. eşkıya, haydut. |
| hijack |
f. 1. (uçak/gemi) kaçırmak. 2. (kamyon, tren v.b.´ni)
soymak. |
| hijacker |
i. 1. uçak korsanı. 2. (kamyon, tren v.b.´ni durdurarak soyan)
soyguncu. |
| hike |
f. 1. uzun yürüyüş yapmak. 2. (eteğini) toplamak. 3. (fiyatı)
yükseltmek, artırmak. i. 1. uzun ve çetin yürüyüş. 2. yükselme,
artış. |
| hiker |
i. uzun yürüyüş yapan kimse. |
| hilarious |
s. gürültülü ve neşeli. |
| hilarity |
i. neşe, kahkaha. |
| hill |
i. 1. tepe. 2. bayır, yokuş. |
| hillside |
i. yamaç. |
| hilltop |
i. doruk. |
| hilly |
s. tepelik. |
| hilt |
i. kabza, kılıç kabzası. |
| him |
zam., eril onu; ona. |
| himself |
zam., eril kendisi, kendi; bizzat. |
| hind 1 |
i. dişi geyik. |
| hind 2 |
s. (--er, --most/--er.most) arkadaki, geride olan, art. |
| hind legs |
arka ayaklar. |
| hind quarter |
but (et). |
| hinder |
f. engellemek. |
| hindermost |
s., bak. hindmost. |
| Hindi |
i., s. Hintçe. |
| hindmost |
s. en arkadaki, en gerideki, en sondaki. |
| hindrance |
i. 1. engelleme. 2. engel. |
| Hindu |
i. Hindu, dini Hinduizm olan kimse. s. Hindu; Hinduizme özgü;
dini Hinduizm olan. |
| hinge |
i. 1. menteşe, reze. 2. dayanak noktası. f. 1. menteşe takmak.
2. on/upon -e bağlı olmak, -e dayanmak. |
| hint |
i. ima, üstü kapalı söz. f. ima etmek, çıtlatmak. |
| hint at |
-i hissettirmek, -i üstü kapalı söylemek, -i dokundurmak,
-i ima etmek. |
| hinterland |
i. hinterlant, iç bölge. |
| hip |
i. kalça. |
| hipbone |
i., anat. kalça kemiği. |
| hippie |
i. hippi. |
| hippo |
i., k. dili suaygırı. |
| hippopotamus |
çoğ. --es (hîpıpat´ımısız)/hip.po.pot.a.mi (hîpıpat´ımay) i.
suaygırı. |
| hire |
i. kira; ücret. f. 1. ücretle tutmak. 2. kira ile tutmak,
kiralamak. |
| hire o.s. out |
ücretle çalışmak. |
| hire out |
-i kiraya vermek. |
| hirsute |
s. 1. kıllı, tüylü. 2. saçlı sakallı. |
| his |
zam., eril onunki; onun: I don´t want his. Onunkini
istemiyorum. That dog´s his. O köpek onun. Take his outside.
Onunkini dışarıya çıkar. s. onun; kendi: It´s his car. Onun
arabası. He likes his handwriting. Kendi elyazısını beğeniyor. |
| His All Holiness |
Patrik Cenapları (Ekümenik Patrik için kullanılır.). |
| His bark is worse than his bite. |
k. dili Ne varsa dilindedir. |
| His blood is up. |
k. dili Bayağı kızdı. |
| His eyes rested on it. |
Gözleri ona dikildi. |
| His face became purple. |
Öfkeden mosmor kesildi. |
| His face was wreathed in smiles. |
Yüzünde büyük bir tebessüm vardı. |
| His hair stood on end. |
Tüyleri ürperdi. |
| His head is spinning. |
Başı dönüyor. |
| His heart is in the right place. |
İyi niyetlidir. |
| His Holiness |
Papa Cenapları. |
| his opposite number |
karşı tarafta aynı yeri işgal eden kimse. |
| his strong point |
onun kuvvetli tarafı. |
| His/Your Highness |
Ekselansları. |
| hiss |
f. 1. tıslamak. 2. ıslıklamak, ıslık çalarak yuhalamak. i. 1.
tıslama. 2. ıslık. |
| hiss s.o. off the stage |
birini ıslıklayarak sahneden kovmak. |
| hist |
kıs. historian, historical, history. |
| histoid |
s. dokusal. |
| histology |
i. dokubilim, histoloji. |
| historian |
i. tarihçi. |
| historic |
s. 1. tarihsel, tarihi. 2. önemli. |
| historic moment |
dönüm noktası, tarihi an. |
| historical |
s. tarihsel, tarihi, tarihle ilgili. |
| historical novel |
tarihi roman. |
| historically |
z. tarihe göre. |
| history |
i. tarih. |
| hit |
f. (hit, --ting) 1. vurmak, çarpmak. 2. isabet ettirmek; isabet
etmek. i. 1. vuruş, vurma, darbe. 2. isabet. 3. başarı. 4. yerinde
söz. |
| hit below the belt |
1. boks kemerden aşağı usulsüz olarak vurmak. 2. mec.
(birine) kahpelik etmek. |
| hit below the belt |
haksızlık etmek, kalleşlik etmek. |
| hit it off |
anlaşmak, uyuşmak. |
| hit man |
k. dili kiralık katil. |
| hit one´s stride |
k. dili en yüksek hıza/dereceye ulaşmak. |
| hit pay dirt |
k. dili (bir şeyi arayan biri) aradığını bulmak/kendisini çok
umutlandıran bir şey bulmak. |
| hit the books |
k. dili ineklemek. |
| hit the bottle |
argo şişeyi devirmek. |
| hit the ceiling |
argo tepesi atmak. |
| hit the deck |
argo 1. yataktan kalkmak. 2. iki/bir seksen
uzanmak. |
| hit the high spots |
k. dili 1. ancak en önemli noktalara değinmek. 2. ancak
en önemli şeyleri görmek. |
| hit the jackpot |
umulmadık bir anda başarı kazanmak, turnayı gözünden
vurmak. |
| hit the jackpot |
k. dili turnayı gözünden vurmak; büyük bir başarı
kazanmak. |
| hit the mark |
1. hedefi vurmak. 2. tahmini doğru olmak. |
| hit the nail on the head |
1. taşı gediğine koymak. 2. tam bilmek. 3. tam isabet
kaydetmek. |
| hit the roof |
k. dili küplere binmek, tepesi atmak. |
| hit the sack |
argo yatmak. |
| hit the sack/sack out |
k. dili yatmak. |
| hit the spot |
k. dili (yiyecek/içecek) çok makbule geçmek. |
| hit the trail |
k. dili yola koyulmak. |
| hit upon |
rasgele bulmak. |
| hit-and-run |
s. çarpıp kaçan (şoför). |
| hitch |
f. 1. ip ile bağlamak; bağlamak, iliştirmek, takmak. 2.
topallamak. 3. çekelemek. i. 1. engel. 2. aksama. 3. bağlantı
parçası. 4. volta, bağ, adi düğüm. |
| hitch on to |
-e bağlamak. |
| hitch up |
1. to (atı) -e koşmak. 2. yukarı çekmek. |
| hitchhike |
f. otostop yapmak. |
| hitchhiker |
i. otostopçu. |
| hither |
z. buraya. s. beriki, beri yandaki. |
| hither and thither/yon |
1. oraya buraya, şuraya buraya. 2. bir ileri bir
geri. |
| hitherto |
z. şimdiye kadar, şimdiye dek. |
| hive |
i. kovan; arı kovanı. |
| hives |
i., tıb. ürtiker, kurdeşen. |
| HMS |
kıs. His/Her Majesty´s Service, His/Her Majesty´s Ship. |
| hoard |
i. biriktirilmiş şey, istif. f. biriktirmek, stok etmek,
istiflemek. |
| hoarder |
i. biriktirip saklayan kimse, istifçi. |
| hoarding |
i. istifçilik. |
| hoarfrost |
i. kırağı. |
| hoarhound |
i., bak. horehound. |
| hoarse |
s. 1. boğuk. 2. boğuk sesli. |
| hoarsely |
z. boğuk sesle. |
| hoarseness |
i. 1. boğukluk. 2. boğuk seslilik. |
| hoary |
s. kır; ak, ağarmış. |
| hoax |
i. 1. şaka, latife. 2. hile, oyun. f. aldatmak, oyun etmek,
işletmek. |
| hobble |
f. 1. topallamak, aksayarak yürümek. 2. bukağı vurmak,
kösteklemek. 3. topal etmek. i. 1. topallama, aksama. 2. bukağı,
köstek. 3. dert. 4. ayak bağı, engel. |
| hobby |
i. hobi, düşkü, özel zevk. |
| hobgoblin |
i. 1. ifrit, gulyabani. 2. yersiz korku; saplantı. |
| hobo |
i. (çoğ. --es/--s) 1. gezici rençper. 2. serseri, aylak, boş
gezenin boş kalfası. |
| hock |
i., k. dili rehin. f. rehine koymak. |
| hockey |
i. hokey. |
| hodgepodge |
i. 1. karmakarışık şey. 2. türlü yemeği. |
| hoe |
i. çapa. f. çapalamak. |
| hog |
i. büyük domuz. |
| hog wild |
argo çılgın. |
| hoist |
f. 1. yukarı kaldırmak; yukarı çekmek. 2. (bayrak) çekmek. i.
yük asansörü. |
| hold 1 |
f. (held) 1. tutmak: Hold my hand. Elimi tut. 2. bırakmamak,
zaptetmek. 3. içine almak: How much water will this glass hold? Bu
bardak ne kadar su alır? 4. alıkoymak, salıvermemek, durdurmak. 5.
sahip olmak, elinde tutmak. 6. (toplantı) düzenlemek. 7. (makam)
işgal etmek. 8. (mevzi) savunmak, korumak. 9. (ağırlık) taşımak,
çekmek. 10. devam ettirmek. 11. inanmak; kabul etmek; düşünmek,
saymak; karar vermek. 12. devam etmek. 13. (zamk) yapışmak. 14.
dayanmak, sabit olmak. 15. to -e sadık kalmak, -den caymamak, -den
vazgeçmemek: He held to his decision. Kararından caymadı. 16.
değişmemek. 17. devam etmek, arkası kesilmemek, ilerlemek. 18.
durmak. i. 1. tutma, tutuş. 2. tutunacak yer. 3. tutamak. 4.
sığınacak yer, destek, dayanak noktası. 5. nüfuz, hüküm. 6. müz.
uzatma işareti. |
| hold 2 |
i. 1. gemi ambarı. 2. geminin iç tarafı. |
| hold a child back a year |
çocuğa (okulda) aynı sınıfı tekrarlatmak. |
| hold a crowd back |
kalabalığı zaptetmek. |
| hold a postmortem |
(başarısız bir durumu) ameliyat masasına yatırmak. |
| hold a thing over s.o. |
birini bir şey ile durmadan tehdit etmek. |
| hold against |
1. (suçu) -e yüklemek. 2. yüzüne vurmak. |
| hold aloof |
uzak durmak, yaklaşmamak, ilişki kurmamak. |
| hold at bay |
arada mesafe bırakmak, yaklaştırmamak. |
| hold by |
k. dili tutmak, inanmak. |
| hold down |
1. k. dili (bir işi) yürütmek. 2. baskı altında
tutmak. |
| hold forth |
1. önermek, öne sürmek. 2. nutuk söylemek, uzun uzadıya
konuşmak. |
| hold good |
geçerli olmak. |
| hold good |
geçerli olmak. |
| hold in |
tutmak, zaptetmek. |
| hold in contempt |
hakir görmek, hor görmek. |
| hold in esteem |
saymak, saygı göstermek. |
| hold in leash |
yularını elden bırakmamak. |
| hold in pledge |
rehin olarak tutmak. |
| hold incommunicado |
kimseyle görüştürmemek, başkalarıyla görüşmesine izin
vermemek. |
| hold no brief for |
-in savunucusu olmamak, -in taraftarı olmamak. |
| hold off |
1. uzakta tutmak, yaklaştırmamak. 2.
ertelemek. |
| hold on |
1. devam etmek, süregelmek. 2. tutmak. 3. dayanmak,
direnmek. 4. (telefonda) beklemek. |
| hold on to |
-i tutmak, -e tutunmak. |
| Hold on! |
k. dili Dur!/Bekle! |
| hold one´s ground |
durumunu korumak. |
| hold one´s own |
eski durumunu korumak. |
| hold one´s own |
yerini korumak. |
| hold one´s peace |
susmak, bir şey söylememek. |
| hold one´s peace/tongue |
dilini tutmak, konuşmamak. |
| hold one´s tongue |
k. dili dilini tutmak, konuşmamak. |
| hold out |
1. dayanmak. 2. ileri sürmek. 3. yetmek. 4. ayak
diremek. |
| hold out on one |
birinden gizlemek. |
| hold over |
ertelemek. |
| hold s.o. back |
birinin ilerlemesini durdurmak/engellemek. |
| hold s.o. in one´s arms |
birini kucağında tutmak. |
| hold s.o./s.t. in high regard |
birine/bir şeye saygı duymak. |
| hold still |
kıpırdamamak. |
| hold sway |
egemen olmak. |
| hold the field |
üstünlüğünü korumak. |
| hold the line |
1. değişikliğe karşı olmak. 2. telefonu kapatmamak. |
| hold the pass |
geçidi tutmak. |
| hold the purse strings of |
kasanın anahtarı (birinde) olmak, para (birinin) elinde
olmak. |
| hold together |
1. bir arada tutmak. 2. ayrılmamak. 3. (ifade) tutarlı
olmak. |
| hold up |
1. kaldırmak. 2. tutmak, yardımda bulunmak, korumak. 3.
geciktirmek; engellemek. 4. arzetmek, göstermek. 5. yolunu kesip
soymak. |
| hold water |
k. dili geçerli olmak, makul olmak. |
| hold with |
ile aynı fikirde olmak. |
| Hold your horses! |
k. dili Dur!/Bekle! |
| holder |
i. 1. içine bir şey konulan nesne/kap, içinde bir şey
saklanabilen nesne/kap: candle holder şamdan. cigarette holder
sigara ağızlığı. 2. kulp, tutamak, tutamaç. 3. tutacak. 4. huk.
hamil, sahip. 5. kiracı. |
| holding |
i. 1. tutma. 2. (birinin/bir kuruluşun sahip olduğu)
hisseler/emlak/mülk/mallar. 3. kira ile tutulmuş arazi. |
| holding company |
holding. |
| holdover |
i. from k. dili -den kalma bir şey/kimse. |
| holdup |
i. 1. gecikme. 2. soygun. |
| hole |
i. 1. delik. 2. boşluk. 3. çukur. 4. k. dili berbat yer. f.
delik açmak, delmek. |
| hole up |
saklanmak. |
| holiday |
i. 1. tatil günü; tatil. 2. bayram günü; yortu günü. 3. İng.
tatil, dinlenmek için çalışmadan geçirilen süre. |
| holidaymaker |
i., İng. tatile çıkmış kimse. |
| holiness |
i. kutsallık, kutsiyet. |
| Holland |
i. Hollanda. |
| holler |
f., k. dili bağırmak, haykırmak. i. bağırış, haykırış. |
| hollow |
s. 1. içi boş, oyuk. 2. çukur, derin, çökük. 3. yankı yapan,
boşluktan gelen (ses). 4. yalan, sahte. i. oyuk, çukur. f. out
oymak. |
| hollow victory |
bir şeye yaramayan zafer, boş başarı. |
| holly |
i., bot. çobanpüskülü. |
| hollyhock |
i., bot. gülhatmi. |
| holocaust |
i. 1. imha. 2. büyük yangın. |
| holster |
i. tabanca kılıfı. |
| holy |
s. kutsal, mukaddes. |
| Holy Scripture |
Kitabı Mukaddes. |
| Holy Week |
Paskalyadan önceki hafta. |
| homage |
i. (hükümdara v.b.´ne gösterilen) saygı, hürmet. |
| home |
i. 1. ev, aile ocağı, yuva. 2. vatan, yurt, memleket. s. 1. ev
ile ilgili, eve özgü. 2. İng. içişlerine ait. |
| home base |
merkez, üs. |
| home economics |
ev ekonomisi. |
| Home Office |
İng. İçişleri Bakanlığı. |
| home office |
(şirketin) idare merkezi. |
| home port |
demirleme limanı. |
| Home Secretary |
İng. İçişleri Bakanı. |
| homebody |
i. evde oturmayı tercih eden kimse. |
| homeland |
i. anavatan, anayurt. |
| homeless |
s. evsiz, evsiz barksız. |
| homelike |
s. ev gibi, rahat. |
| homely |
s. 1. basit, sade. 2. çirkin. 3. İng. rahat; cana yakın;
gösterişsiz. |
| homemade |
s. evde yapılmış. |
| homemaker |
i. ev kadını. |
| homeroom |
i. (okulda) esas dershane. |
| homesick |
s. gurbet çeken, vatan/ev hasreti çeken. |
| homesickness |
i. gurbet çekme, sıla hasreti. |
| homespun |
s. 1. evde dokunmuş. 2. basit, sade. |
| homestead |
i. 1. ev ve eklentileri. 2. çiftlik ve eklentileri. |
| homeward |
z. eve doğru. |
| homeward bound |
memleket yolunda. |
| homeward bound |
evine/vatanına dönmekte olan. |
| homework |
i. ev ödevi, ödev. |
| homicide |
i. adam öldürme, cinayet, katil. |
| homogeneity |
i. homojenlik, bağdaşıklık, türdeşlik. |
| homogeneous |
s. homojen, bağdaşık, türdeş. |
| homogenise |
f., İng., bak. homogenize. |
| homogenize |
f. 1. homojenleştirmek, bağdaşık hale getirmek. 2. dövüp
kıvamına getirmek. |
| homogenized |
s. homojenize: homogenized milk homojenize süt. |
| homogenizer |
i. homojenleştirici. |
| homologous |
s. homolog. |
| homonym |
i., dilb. eşadlı. |
| homosexual |
i., s. homoseksüel, eşcinsel. |
| Hon |
kıs. Honorable. |
| hon |
kıs. honorably, honorary. |
| Honduran |
i. Honduraslı. s. 1. Honduras, Honduras´a özgü. 2.
Honduraslı. |
| Honduras |
i. Honduras. |
| hone |
f. bilemek. |
| honest |
s. 1. dürüst, namuslu. 2. hilesiz. |
| honestly |
z. 1. sahiden, gerçekten. 2. dürüstçe, hilesizce. |
| honesty |
i. dürüstlük, namus. |
| Honesty is the best policy. |
Dürüstlük en iyi yoldur. |
| Honesty, let alone honor, was not in him. |
Şeref şöyle dursun, onda dürüstlük namına bir şey
yoktu. |
| honey |
i. 1. bal. 2. k. dili sevgilim; canım. |
| honey in the comb |
petek balı. |
| honeybee |
i. balarısı. |
| honeycomb |
i. (ballı/balsız) petek. f. |
| honeymoon |
i. balayı. f. balayına çıkmak. |
| honeysuckle |
i., bot. hanımeli. |
| honk |
i. 1. yabankazı sesi. 2. klakson sesi. f. 1. kaz sesi çıkarmak.
2. klakson çalmak. |
| honky-tonk |
i., k. dili pavyon; adi bar. |
| honor |
i. 1. onur, şeref. 2. şöhret, nam, ün. 3. namus, iffet. f. 1.
-i şereflendirmek, -e şeref vermek. 2. (bono/çek) kabul edip
karşılığını ödemek. |
| honor a debt |
borcunu ödemek. |
| honor roll |
iftihar listesi. |
| honorable |
s. şerefli. |
| honorable mention |
mansiyon. |
| honorable mention |
mansiyon. |
| honorarium |
çoğ. hon.o.rar.i.a (anırer´iyı)/--s (anırer´iyımz) i. ücret,
serbest meslek sahibine hizmet karşılığında verilen para. |
| honorary |
s. 1. fahri, onursal. 2. ücretsiz yapılan. |
| honour |
i., f., İng., bak. honor. |
| honourable |
s., İng., bak. honorable. |
| hood |
i. 1. kukuleta, başlık. 2. oto. motor kapağı, kaput. 3.
kabadayı; yeraltı dünyasından biri. |
| hoodlum |
i. kabadayı; yeraltı dünyasından biri. |
| hoodwink |
f. aldatmak, göz boyamak. |
| hoof |
çoğ. --s (hûfs)/hooves (huvz) i. toynak. f. |
| hoof it |
k. dili 1. yaya gitmek, taban tepmek. 2. dans etmek. |
| hoo-ha |
i., İng., k. dili şamata, patırtı. |
| hook |
i. 1. kanca, çengel; kopça. 2. orak. f. 1. çengel ile
yakalamak, tutmak, çekmek, bağlamak. 2. olta ile (balık) tutmak. 3.
çengel şekline sokmak. 4. takılmak, asılmak. |
| hook and eye |
erkek ve dişi kopça. |
| hook up |
1. kancayla bağlamak. 2. birleştirmek. |
| hook up with |
argo 1. ile ilişki kurmak. 2. ile evlenmek. |
| hook, line and sinker |
k. dili tamamen, olduğu gibi: He swallowed my story hook,
line and sinker. Masalımı olduğu gibi yuttu. |
| hooka |
i., bak. hookah. |
| hookah |
i. nargile. |
| hooked |
s. 1. çengel şeklindeki; çengelsi. 2. çengelli. |
| hooked nose |
gaga burun. |
| hooker |
i., k. dili orospu, fahişe. |
| hooky |
i. |
| hooligan |
i., k. dili serseri, kabadayı. |
| hoop |
i. çember, kasnak. f. çemberlemek. |
| hoopoe |
i., zool. ibibik, hüthüt, çavuşkuşu, Upupa epops. |
| hoopoo |
i., zool., bak. hoopoe. |
| hooray |
ünlem, f., bak. hurrah. |
| hoot |
f. 1. (baykuş) ötmek. 2. (korna, vapur/tren/sis düdüğü) ötmek,
çalmak. 3. kah kah gülmek. i. 1. (baykuş, korna, vapur/tren/sis
düdüğü için) ötüş. 2. yuhalama. |
| hoot of laughter |
kahkaha. |
| hoot s.o. down |
birini yuhalayarak susturmak. |
| hoover |
i., İng. elektrikli süpürge. f., İng. elektrikli süpürge ile
temizlemek. |
| hooves |
i., çoğ., bak. hoof. |
| hop 1 |
f. (--ped, --ping) sekmek, sıçramak. i. 1. sekme, sıçrama. 2.
k. dili uçuş, uçak seferi. |
| hop 2 |
i. şerbetçiotu. |
| hope |
i. ümit, umut. f. ümit etmek, ummak. |
| hope against hope |
her şeye rağmen ümitli olmak. |
| hope for the best |
hayırlısı demek. |
| hopeful |
s. ümitli, ümit verici. |
| hopefully |
z. 1. ümitle. 2. k. dili inşallah. |
| hopeless |
s. 1. ümitsiz, umutsuz. 2. ümit vermeyen. |
| hopper |
i. silo, sarpın. |
| hopping mad |
k. dili çok öfkeli. |
| hopping mad |
k. dili çok kızmış, köpürmüş. |
| hopscotch |
i. seksek oyunu. |
| horde |
i. 1. horda. 2. kalabalık. |
| horehound |
i., bot. 1. karaısırgan, köpekotu. 2. köpekayası. |
| horizon |
i. ufuk, çevren. |
| horizontal |
s. yatay. i. yatay düzlem/çizgi. |
| hormone |
i. hormon. |
| horn |
i. 1. boynuz. 2. müz. boru. 3. klakson, korna. |
| horn of plenty |
bereket boynuzu. |
| hornbeam |
i. gürgen. |
| hornet |
i. büyük eşekarısı. |
| horns of a dilemma |
birinin seçilmesi gereken iki güç seçenek. |
| horny |
s. 1. boynuzlu. 2. argo seks yapma arzusuyla yanıp tutuşan;
abaza, abazan. 3. nasırlı. |
| horoscope |
i. 1. zayiçe. 2. yıldız falı. |
| horrendous |
s., k. dili korkunç. |
| horrible |
s. 1. korkunç, dehşet verici, dehşete düşüren, dehşetli. 2. k.
dili berbat, çok kötü, iğrenç. 3. k. dili çok kötü, çok fena,
korkunç; çok kaba ve kırıcı. 4. k. dili büyük, korkunç: He´s a
horrible liar. O büyük bir yalancı. |
| horribly |
z. 1. fena halde, aşırı bir şekilde. 2. k. dili çok kötü, çok
fena; çok kaba ve kırıcı bir şekilde. 3. korkunç/dehşetli bir
şekilde. |
| horrid |
s., k. dili 1. çok kötü, çok fena, korkunç; çok kaba ve kırıcı.
2. berbat, çok kötü, iğrenç. |
| horridly |
z., k. dili çok kötü, çok fena; çok kaba ve kırıcı bir
şekilde. |
| horrific |
s. korkunç. |
| horrify |
f. korkutmak. |
| horror |
i. dehşet, yılgı, korku. |
| hors d'oeuvre |
Fr. ordövr, çerez, meze. |
| horse |
i. 1. at, beygir. 2. spor atlama beygiri, beygir. |
| horse chestnut |
atkestanesi. |
| horse mackerel |
istavrit. |
| horseback |
i. at sırtı. |
| horsebean |
i. bakla. |
| horsehair |
i. 1. at kılı. 2. at kılından dokunmuş kumaş. |
| horseman |
çoğ. horse.men (hôrs´mîn) i. binici; süvari. |
| horsemanship |
i. binicilik. |
| horseplay |
i. eşek şakası; hoyratlık. |
| horsepower |
i., mak. beygirgücü. |
| horseradish |
i., bot. bayırturpu. |
| horseshoe |
i. 1. at nalı. 2. nal şeklinde şey. 3. çoğ. nal ile oynanılan
oyun. |
| horsewhip |
i. kamçı, kırbaç. f. (--ped, --ping) kamçılamak. |
| hort |
kıs. horticulture. |
| hortative |
s. 1. öğüt veren, nasihat dolu. 2. teşvik edici, gayret verici,
yüreklendirici. |
| hortatory |
s., bak. hortative. |
| horticulture |
i. bahçıvanlık, bahçecilik, çiçekçilik. |
| hose 1 |
i. (çoğ. hose) çorap. |
| hose 2 |
i. (çoğ. --s) hortum. |
| hosier |
i., İng. çorapçı. |
| hosiery |
i. 1. çoraplar. 2. çorap fabrikası. 3. mensucat. 4. mensucat
fabrikası. |
| hospice |
i. 1. özellikle rahipler/rahibeler tarafından idare edilen
misafirhane/yurt. 2. ölümcül hastaların ölene kadar bakıldığı
bakımevi. |
| hospitable |
s. konuksever, misafirperver; ikramcı. |
| hospital |
i. hastane. |
| hospitalise |
f., İng., bak. hospitalize. |
| hospitality |
i. konukseverlik, misafirperverlik; ikramcılık. |
| hospitalize |
f. hastaneye yatırmak. |
| Host |
i., Hrist. (ekmek ve şarap ayinindeki) ekmek. |
| host 1 |
i. 1. ev sahibi; davet veren kimse. 2. sunucu. f. 1. ev
sahipliği yapmak, ağırlamak, konuk etmek; davet vermek. 2.
sunuculuk yapmak. |
| host 2 |
i. kalabalık, çokluk. |
| hostage |
i. rehine, tutak. |
| hostel |
i. 1. genç turistler için ucuz otel. 2. İng. öğrenci
yurdu. |
| hostess |
i. 1. ev sahibesi. 2. hostes. 3. garson kadın. 4.
konsomatris. |
| hostile |
s. düşman, düşmanca, saldırgan. |
| hostility |
i. 1. düşmanlık. 2. çoğ. silahlı çatışmalar. |
| hot |
s. (--ter, --test) 1. sıcak, kızgın. 2. acı (biber v.b.). 3.
şiddetli, sert. 4. yüksek gerilimli akım taşıyan (tel). 5. yeni,
taze (haber v.b.). 6. radyoaktif. 7. kızışmış, şehvetli. 8. argo
çalıntı/kaçak (mal). |
| hot air |
argo boş laf, martaval, atmasyon. |
| hot chocolate |
sütlü kakao. |
| hot dog |
1. bir çeşit sosis. 2. bu sosisle yapılan sandviç,
sosisli sandviç. |
| hot line |
1. direkt telefon hattı (özellikle devlet başkanları
arasında). 2. her zaman cevap veren imdat telefonu. |
| hot pepper |
acı biber. |
| hot plate |
elektrikli ocak; elektrik ocağı. |
| hot spring |
kaplıca. hot-water bottle sıcak su torbası,
buyot. |
| hotbed |
i. 1. camekânda bulunan gübreli toprak. 2.
(fesat/kötülük/huzursuzluk) kaynağı/yuvası. |
| hot-blooded |
s. 1. çabuk parlayan (kimse). 2. (cinsel açıdan) ateşli. |
| hotchpot |
i., bak. hodgepodge. |
| hotchpotch |
i., bak. hodgepodge. |
| hotel |
i. otel. |
| hothead |
i. öfkeli kimse, çabuk kızan kimse. |
| hothouse |
i. limonluk, sera, ser. |
| hound |
i. 1. tazı, av köpeği. 2. k. dili it, alçak herif. f. 1. tazı
ile ava gitmek. 2. k. dili peşini bırakmamak, izlemek. |
| hour |
i. 1. saat. 2. vakit, zaman. |
| hour hand |
(saatte) akrep. |
| hourglass |
i. kum saati. |
| hourly |
z. saatte bir, saat başı. |
| house 1 |
i. 1. ev. 2. ev halkı, aile. 3. tiyatro. 4. hükümet meclisi. 5.
gen. b.h. hanedan. 6. ticarethane. |
| house 2 |
f. 1. barındırmak; yerleştirmek: The government housed the
refugees in tents. Hükümet sığınmacıları çadırlara yerleştirdi. 2.
-de bulunmak: That room now houses our library. Şimdi o odada
kütüphanemiz bulunuyor. |
| house dog |
ev köpeği. |
| house martin |
evkırlangıcı, pencerekırlangıcı. |
| house of cards |
dayanıksız iş; derme çatma şey. |
| housebound |
s. (hastalık v.b. nedeniyle) evde hapis olan. |
| housebreaker |
i. ev hırsızı. |
| housecoat |
i. sabahlık (giysi). |
| housedress |
i. ev kıyafeti. |
| houseguest |
i. gece yatısına gelen misafir. |
| household |
i. ev halkı, aile. s. ev, eve ait. |
| household word |
her gün kullanılan kelime. |
| householder |
i. aile reisi, ev sahibi. |
| housekeeper |
i. kâhya kadın. |
| housekeeping |
i. ev idaresi. |
| houseman |
çoğ. house.men (haus´mîn) i. 1. (evde temizlik v.b. işleri
yapan erkek) hizmetkâr. 2. İng. stajyer doktor. |
| housetop |
i. dam, çatı. |
| housewarming |
i. yeni bir eve taşınmanın kutlanışı. |
| housewife |
i. 1. çoğ. house.wives (haus´wayvz) ev hanımı. 2.
(h^z´îf), çoğ. house.wives (h^z´îfs) İng. dikiş kutusu. |
| housework |
i. ev işi. |
| housing |
i. 1. barınacak yer. 2. konutlar. 3. barındırma, iskân. 4. mak.
kutu, karter: clutch housing debriyaj karteri. |
| housing estate |
İng. konut sitesi; toplu konutlar. |
| housing project |
sosyal konutlar. |
| hove |
f., bak. heave. |
| hovel |
i. 1. derme çatma ev; (tahta) baraka. 2. açık ağıl. |
| hover |
f. 1. fazla hareket etmeden üzerinde ve etrafında uçmak. 2.
etrafında dolaşıp durmak. 3. tereddüt etmek. |
| Hovercraft |
i., bak. hovercraft. |
| hovercraft |
i. hoverkraft. |
| how |
z. 1. nasıl: How did it happen? Nasıl oldu? How will he do
this? Bunu nasıl yapacak? How does it work? Nasıl çalışıyor? 2. ne
kadar: How long must I wait? Ne kadar beklemem gerekiyor? How much
did you pay for that? Ona ne kadar ödedin? 3. kaç: How old is she?
Kaç yaşında? How many kilos of meat did you buy? Kaç kilo et aldın?
bağ. 1. nasıl: Tell me how to do it. Bana nasıl yapıldığını anlat.
He knows how old she is. Onun kaç yaşında olduğunu biliyor. He told
us how he used to make five billion a month. Bize eskiden ayda
nasıl beş milyar kazandığını anlattı. 2. k. dili -diğini: He told
us how he used to make five billion a month. Bize eskiden ayda beş
milyar kazandığını söyledi. i. yapma tarzı. |
| How about it? |
Ne dersiniz? |
| How about that? |
1. Çok ilginç, değil mi? 2. Çok güzel, değil mi? 3. Çok
şaşırtıcı, değil mi? 4. Çok kötü, değil mi? |
| How are you? |
Nasılsınız? |
| How come? |
k. dili Niye?/Nasıl olur? |
| How did he measure up? |
Diğerlerine göre nasıldı o? |
| How do you do? |
Nasılsınız? |
| How do you do? |
Nasılsınız? |
| How ever ...? |
Nasıl ...?: How ever did it come about? Nasıl oldu? |
| How goes it?/How is it going? |
Ne var ne yok?/Ne âlemdesiniz?/İşler nasıl? |
| How good of you! |
Çok naziksiniz. |
| how much |
1. ne kadar: No matter how much I try, I just can´t do it. Ne
kadar uğraşırsam uğraşayım, yine de yapamam. How much money do you
need? Ne kadar para lazım sana? 2. kaça, ne kadar: How much is that
computer? O bilgisayar kaça? |
| How so? |
Niçin?/Nasıl olabilir? |
| How´s about ...? |
k. dili, bak. How about ...? (1). |
| How´s it going? |
İşler nasıl gidiyor? |
| howdy |
ünlem, k. dili merhaba. |
| however |
z. 1. ama, bununla birlikte, ancak, yalnız. 2. nasıl. 3. ne
kadar. |
| howl |
f. ulumak; inlemek. i. uluma, inleme. |
| howler |
i., k. dili gülünç hata, budalaca yanlışlık. |
| HP |
kıs. high pressure, horsepower. |
| HQ |
kıs. Headquarters. |
| hr |
kıs. hour. |
| hrs |
kıs. hours. |
| HS |
kıs. high school, Home Secretary. |
| ht |
kıs. heat, height. |
| hub |
i. 1. poyra, tekerlek göbeği. 2. (of) merkez. |
| hubble-bubble |
i. nargile. |
| hubbub |
i. şamata, curcuna, hayhuy. |
| hubby |
i., k. dili koca, eş. |
| hubcap |
i., oto. jant kapağı. |
| huckleberry |
i. kamburüzüm. |
| huckster |
i. 1. reklamcı (Küçümseme belirtir.). 2. başlıca amacı para
kazanmak olan kimse, tüccar. 3. seyyar satıcı. |
| huddle |
f. 1. bir araya sıkışmak. 2. birbirine sokulup sarılmak. |
| hue 1 |
i. 1. renk. 2. (renk için) ton. 3. tür, çeşit. |
| hue 2 |
i. |
| hue and cry |
bağrışma, bağrış çağrış. |
| huff |
i. kızgınlık, öfke: She left the room in a huff. Hışımla odayı
terketti. |
| hug |
f. (--ged, --ging) 1. kucaklamak, sarılmak. 2. bağrına basmak,
sımsıkı tutmak. 3. benimsemek. i. kucaklama, sarılma. |
| huge |
s. kocaman; dev gibi; muazzam. |
| huh |
ünlem 1. Ne? 2. Ne olacak, ...! (Küçümseme belirtir.). |
| hulk |
i. 1. hurda gemi. 2. çok büyük ve kaba gemi. 3. iri ve hantal
kimse/şey. f. up hantal bir şekilde doğrulmak. |
| hulking |
s. 1. iriyarı ve hantal. 2. lenduha gibi. |
| hull |
i. 1. (ceviz, fıstık, bezelye v.b.´ne ait) kabuk. 2. den. tekne
(geminin temel bölümü). f. (içini çıkarmak için) (ceviz, fıstık,
bezelye v.b.´nin) kabuğunu ayıklamak. |
| hullabaloo |
i. gürültü; hayhuy; velvele; patırtı. |
| hum 1 |
ünlem Hım .../Hı ... (Düşündürücü bir durumla karşılaşınca
söylenir.). |
| hum 2 |
f. (--med, --ming) 1. vızıldamak. 2. (şarkı) mırıldamak,
mırıldanmak. 3. k. dili faaliyette olmak: The office was humming.
Büroda herkes arı gibi çalışıyordu. |
| human |
s. beşeri, insani: human nature insan tabiatı. human psychology
insan psikolojisi. human resources insan kaynakları. human rights
insan hakları. i. insanoğlu, insan, beşer. |
| human being |
insanoğlu, insan, beşer. |
| human nature |
insan tabiatı. |
| human rights |
insan hakları. |
| humane |
s. insani, insanlığa yakışan. |
| humanely |
z. insanca, insana yakışan bir şekilde. |
| humanism |
i. hümanizm, insancılık. |
| humanist |
i., s. hümanist. |
| humanitarian |
s. insanlara yardım etmek isteyen; insani. i. insanlara yardım
etmek isteyen kimse. |
| humanity |
i. 1. insanlık, insan sevgisi. 2. insanoğlu, insanlık. 3. insan
kalabalığı. 4. insanlık, insaniyet, insanın doğasını oluşturan
niteliklerin hepsi. the humanities konusu insan olan ilimler,
hümaniter bilimler. |
| humankind |
i. insanoğlu, insanlık. |
| humanly |
z. insanca, insan olarak. |
| humble |
s. 1. alçakgönüllü, mütevazı. 2. hakir, âciz. f. kibrini
kırmak, burnunu kırmak. |
| humble apology |
alçakgönüllülükle özür dileme. |
| humble s.o.´s pride |
birinin kibrini kırmak. |
| humbleness |
i. alçakgönüllülük, tevazu. |
| humbly |
z. alçakgönüllülükle, tevazu ile. |
| humbug |
i. 1. yalan dolan; sahtekârlık; dolap, hile. 2. sahtekâr. 3.
saçma, zırva. |
| humdinger |
i. olağanüstü şey/kimse: That was one humdinger of a storm! O
ne fırtınaydı öyle! |
| humdrum |
s. monoton, tekdüze, yeknesak; sıradan, yavan. |
| humid |
s. yaş, rutubetli, nemli. |
| humidifier |
i. nemlendirici, rutubetlendirici. |
| humidify |
f. nemlendirmek. |
| humidity |
i. rutubet, nem. |
| humidness |
i., bak. humidity. |
| humiliate |
f. küçük düşürmek, rezil etmek, çok utandırmak. |
| humiliation |
i. küçük düşürme, rezil etme, utandırma. |
| humility |
i. alçakgönüllülük, tevazu. |
| hummingbird |
i. sinekkuşu. |
| humongous |
s., argo çok büyük, kocaman. |
| humor |
i. 1. mizah, güldürü. 2. gülünçlük, komiklik. 3. nüktedanlık.
4. keyif. 5. huy, tabiat. 6. kapris. f. suyuna gitmek, kaprisine
boyun eğmek, ayak uydurmak: You shouldn´t humor that spoiled brat.
O şımarık veledin suyuna gitmemelisin. |
| humorist |
i. 1. şakacı, nüktedan. 2. güldürü yazarı. |
| humorous |
s. gülünç, komik; mizahi. |
| humour |
i., f., İng., bak. humor. |
| hump |
i. 1. kambur. 2. hörgüç. 3. tümsek yer, tepe. f. 1. İng.
taşımak. 2. argo sikişmek, vuruşmak; sikmek, binmek,
üstünden/üzerinden geçmek. 3. k. dili acele etmek. 4. k. dili
hızla/son sürat gitmek. |
| humpback |
i. 1. kambur sırt. 2. kambur kimse. |
| humpbacked |
s. kambur. |
| humph |
ünlem 1. Hıh! (Bir şeyin/birinin hiç beğenilmediğini
belirtir.). 2. Hım! (Kuşku belirtir.). |
| humus |
i., bahç. humus. |
| hunch |
f. |
| hunch one´s shoulders/back |
kambur durmak; sırtını kamburlaştırmak. |
| hunch over |
-in üstüne abanmak. i., k. dili sezinleme, sezinleyiş,
sezinme, sezinti, içedoğma, içedoğuş. |
| hunchback |
i. 1. kambur sırt. 2. kambur kimse. |
| hunchbacked |
s. kambur. |
| hundred |
s. yüz. i. yüz, yüz rakamı (100, C). |
| hundredfold |
s., z. yüz kat, yüz misli. |
| hundredth |
s. yüzüncü. i. yüzde bir. |
| hung |
f., bak. hang 2. s. asılmış, asılı. |
| hung jury |
kararında oybirliğine varamayan jüri. |
| Hungarian |
i., s. 1. Macar. 2. Macarca. |
| Hungary |
i. Macaristan. |
| hunger |
i. 1. açlık. 2. for -e duyulan büyük özlem/hasret. f. for -i
çok özlemek; -i çok arzu etmek, -e susamak. |
| hunger strike |
açlık grevi. |
| hungrily |
z. 1. açlıkla. 2. büyük bir arzuyla. |
| hungry |
s. aç, karnı aç, acıkmış. |
| hunk |
i., k. dili 1. iri parça. 2. boylu boslu, yakışıklı adam. |
| hunt |
f. 1. avlanmak; avlamak. 2. for -i aramak. |
| hunt down |
yakalayıncaya kadar peşini bırakmamak. |
| hunt out of season |
av mevsimi dışında avlanmak. |
| hunt up/out |
1. bulmak. 2. aramak. |
| hunter |
i. 1. avcı. 2. arayıcı. 3. av atı/köpeği. |
| hunting |
i. avcılık. s. av: hunting dog av köpeği. hunting knife av
bıçağı. |
| hunting season |
av mevsimi. |
| hurdle |
i. 1. (yarışlarda) engel, mania. 2. çoğ. engelli yarış: high
hurdles 1. yüksek engel. 2. yüksek engelli 110 metrelik koşu. low
hurdles 1. alçak engel. 2. alçak engelli 200 metrelik koşu. |
| hurdle race |
engelli/manialı koşu, engelli. |
| hurdler |
i. engelli koşuya katılan yarışmacı, engelci, maniacı. |
| hurdy-gurdy |
i. laterna. |
| hurl |
f. 1. fırlatmak, savurmak. 2. (tehdit, küfür v.b.´ni) savurmak,
yağdırmak. |
| hurrah |
ünlem Yaşa! f. “Yaşa!” diye bağırmak. |
| hurray |
ünlem, f., bak. hurrah. |
| hurricane |
i. urağan, kasırga. |
| hurricane lamp |
rüzgâr feneri, gemici feneri. |
| hurried |
s. 1. aceleyle yapılan. 2. acele içinde olan. |
| hurry |
f. 1. acele etmek; acele ettirmek. 2. aceleyle
götürmek/getirmek. 3. hızlandırmak, çabuklaştırmak. i.
acele. |
| Hurry up! |
Acele et!/Çabuk ol!/Haydi! |
| hurt |
f. (hurt) 1. (bir uzva) zarar vermek, (bir uzvu)
yaralamak/incitmek/zedelemek: Are you hurt? Sana bir şey oldu mu?
Is your leg hurt? Bacağına bir şey oldu mu? 2. acımak; acıtmak. 3.
zarar/ziyan vermek. 4. (ruhen) kırmak/yaralamak. i. 1. (ruhsal)
acı. 2. zarar, ziyan. |
| hurt one´s feelings |
gücendirmek, hatırını kırmak. |
| hurt s.o.´s feelings |
birini kırmak/yaralamak. |
| hurt s.o.´s pride |
birinin onuruna/haysiyetine dokunmak, birinin gururunu
kırmak. |
| hurtful |
s. kırıcı, yaralayıcı, acı veren. |
| hurtle |
f. 1. son sürat gitmek, uçmak. 2. kuvvetle/hızla
fırlatmak/atmak/uçurmak. 3. hızla düşmek/yuvarlanmak. |
| husband |
i. koca. f. (gelecek zamana kalması için) kullanmamak, idareli
kullanmak. |
| husbandry |
i. 1. çiftçilik. 2. idarecilik. 3. idareli kullanma. |
| hush |
i. derin sessizlik. f. susmak; susturmak. |
| hush money |
susmalık, sus payı. |
| hush up |
örtbas etmek, kapatmak. |
| Hush! |
ünlem Susun! |
| hush-hush |
s., k. dili çok gizli. i. büyük gizlilik. |
| husk |
i. 1. mısır başağının dış yaprakları. 2. (bazı tohum ve
meyvelerde) (dış) kabuk, kapçık. 3. bir şeyin işe yaramayan dış
kısmı. f. (mısır başağının) dış yapraklarını soymak; (çeltiğin)
kabuğunu ayıklamak; (bazı tohum ve meyvelerin) kabuğunu
çıkarmak. |
| husky 1 |
s. 1. kabuklu. 2. boğuk, kısık (ses). 3. k. dili iriyarı, güçlü
kuvvetli. i. güçlü kuvvetli kimse. |
| husky 2 |
i. eskimoköpeği. |
| hussy |
i. 1. şırfıntı, ahlaksız kadın. 2. civelek kız, fındıkçı. |
| hustle |
i. hareketlilik, koşuşturma. f. 1. acele etmek, çabuk olmak;
iki ayağını bir pabuca sokmak, acele ettirmek. 2. k. dili gözünü
dört açıp çok çalışmak. 3. argo fahişelik yapmak. |
| hustle and bustle |
hareketlilik, koşuşturma. |
| hustle s.o. into |
birini apar topar (bir yere) sokmak. |
| hustle s.o. off to |
birini apar topar (bir yere) götürmek. |
| hustle s.o. out of |
birini apar topar (bir yerden) çıkarmak. |
| hustler |
i. 1. argo üçkâğıtçı, numaracı, dümenci, hileci. 2. argo
fahişe. 3. k. dili gözünü dört açıp çok çalışan kimse. |
| hut |
i. kulübe; baraka. |
| hutch |
i. tavşan kafesi. |
| hyacinth |
i. sümbül. |
| hyaena |
i., bak. hyena. |
| hybrid |
i. melez hayvan/bitki, hibrit. s. melez, hibrit. |
| hybridisation |
i., İng., bak. hybridization. |
| hybridise |
f., İng., bak. hybridize. |
| hybridization |
i. melezleşme, hibritleşme. |
| hybridize |
f. melezlemek; melezleşmek. |
| hydrangea |
i., bot. ortanca. |
| hydrant |
i. yangın musluğu. |
| hydrate |
i. hidrat. f. su ile karıştırarak bileşik meydana
getirmek. |
| hydraulic |
s. hidrolik. |
| hydraulics |
i. hidrolik. |
| hydro- |
önek suya ait, hidro-. |
| hydrobiology |
i. hidrobiyoloji. |
| hydrocarbon |
i., kim. hidrokarbon. |
| hydrocephalic |
s., i., tıb. hidrosefal. |
| hydrocephalus |
i., tıb. hidrosefali. |
| hydrocephaly |
i., tıb., bak. hydrocephalus. |
| hydrochloric |
s. klorhidrik. |
| hydrochloric acid |
hidroklorik asit. |
| hydrodynamic |
s. hidrodinamik. |
| hydrodynamics |
i. hidrodinamik. |
| hydroelectric |
s. hidroelektrik. |
| hydrofoil |
i. deniz otobüsü. |
| hydrogen |
i. hidrojen. |
| hydrogen bomb |
hidrojen bombası. |
| hydrogen peroxide |
hidrojen peroksit; oksijenli su. |
| hydrologist |
i. hidrolog, subilimci. |
| hydrology |
i. hidroloji, subilim. |
| hydrolysis |
i. hidroliz. |
| hydromechanics |
i. hidromekanik. |
| hydrometer |
i. hidrometre, suölçer. |
| hydrophobia |
i. hidrofobi, su korkusu. |
| hydroplane |
i. deniz uçağı, suya inebilen uçak. |
| hydroponics |
i. su içinde bitki yetiştirme. |
| hydrosphere |
i. hidrosfer, suküre, suyuvarı. |
| hydrotherapy |
i. hidroterapi, su tedavisi. |
| hyena |
i. sırtlan. |
| hygiene |
i. hijyen, sağlık bilgisi. |
| hygienic |
s. hijyenik, sağlıksal. |
| hygrometer |
i. higrometre. |
| hygroscope |
i. higroskop. |
| hymen |
i., anat. kızlık zarı, himen. |
| hymn |
i. ilahi. f. ilahi okumak; ilahi okuyarak kutlamak veya ifade
etmek. |
| hymnal |
i. ilahi kitabı. |
| hyper- |
önek aşırı, yüksek, hiper-. |
| hyperbola |
çoğ. --e (haypır´bıli)/--s (haypır´bılız) i., geom.
hiperbol. |
| hyperbole |
i. abartma, mübalağa. |
| hyperbolic 1 |
s., geom. hiperbolik. |
| hyperbolic 2 |
s. abartmalı. |
| hyperbolical 1 |
s., geom., bak. hyperbolic 1. |
| hyperbolical 2 |
s., bak. hyperbolic 2. |
| hyperboloid |
i., geom. hiperboloit. |
| hyperboloidal |
s., geom. 1. hiperboloidal. 2. hiperboloit. |
| hypercritical |
s. aşırı derecede eleştiren. |
| hypersensitive |
s. 1. aşırı duyarlı. 2. alerjik. |
| hypertension |
i., tıb. hipertansiyon, yüksek tansiyon. |
| hyperthermia |
i. hipertermi. |
| hypertrophy |
i., tıb. hipertrofi, irileşim, irileşme. f., tıb.
irileşmek. |
| hyphen |
i. tire, kısa çizgi. |
| hyphenate |
f. tire ile birleştirmek/ayırmak. |
| hyphenated |
s. tireli. |
| hypnosis |
i. ipnoz, hipnoz. |
| hypnotic |
s. uyutucu. i. uyuşturucu. |
| hypnotise |
f., İng., bak. hypnotize. |
| hypnotism |
i. ipnotizma, hipnotizma. |
| hypnotist |
i. ipnotizmacı. |
| hypnotize |
f. ipnotize etmek. |
| hypochondria |
i., tıb. hastalık hastalığı. |
| hypochondriac |
i. hastalık hastası. |
| hypocrisy |
i. ikiyüzlülük. |
| hypocrite |
i. ikiyüzlü kimse. |
| hypocritical |
s. ikiyüzlü. |
| hypodermic |
s. hipodermik. |
| hypodermic needle |
enjeksiyon iğnesi, aşı iğnesi. |
| hypodermic needle |
1. enjektör iğnesi. 2. enjektör, iğne. |
| hypodermic syringe |
1. enjektör, iğne. 2. enjektör şırıngası. |
| hypoglycemia |
i., tıb. hipoglisemi. |
| hypotension |
i. hipotansiyon. |
| hypotenuse |
i., geom. hipotenüs. |
| hypothesis |
çoğ. hy.poth.e.ses (haypath´ısiz) i. varsayım, hipotez,
faraziye. |
| hypothetical |
s. varsayımlı, varsayımsal, hipotetik, farazi. |
| hypothetically |
z. varsayımlı olarak. |
| hyssop |
i., bot. çördükotu, zufaotu. |
| hysteria |
i. isteri, histeri. |
| hysteric |
s., bak. hysterical. |
| hysterical |
s. 1. isterik, histerik. 2. k. dili çok komik: a hysterical
joke çok komik bir şaka. |
| hysterically |
z. 1. çılgınca, deli gibi. 2. isterik bir şekilde. |
| hysterically funny |
k. dili çok komik. |
| hysterics |
i., çoğ. isteri krizi, kriz. |
|