Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
I Romen rakamları dizisinde 1 sayısı.
I zam. ben.
I  shouldn´t think so. Zannetmiyorum.
I am much obliged.  Çok minnettarım. 
I am proud to know him.  Onu tanımakla iftihar ediyorum.
I beg your pardon.  Affedersiniz.
I can´t make head or tail of it.  Hiçbir şey anlayamıyorum./İşin içinden çıkamıyorum. 
I can´t make heads or tails of it.  Ondan hiçbir şey anlayamıyorum. 
I can´t seem to solve this problem.  Bu sorunu çözebileceğimi sanmıyorum. 
I couldn´t help smiling.  Kendimi gülümsemekten alamadım. 
I dare say  zannedersem, sanırım, bana kalırsa.
I dare say  belki, diyebilirim ki. 
I dare you.  Haydi yap bakalım.
I don´t doubt that  .... Hiç kuşkum yok ki .... 
I don´t feel like myself.  İyi değilim./Keyfim yok. 
I don´t give a darn.  Bana vız gelir.
I don´t give a toot!  k. dili Bana ne!/Bana vız gelir!
I don´t like the sound of it.  k. dili Bana iyi bir şey gibi gelmiyor.
I don´t mind.  1. İtirazım yok. 2. İng. Benim için farketmez.
I don´t think he´s all there.  k. dili Bence bir tahtası eksik. 
I doubt whether ....  ... pek sanmam./... pek sanmıyorum. 
I feel like resting.  Canım dinlenmek istiyor.
I feel refreshed.  Kendime geldim.
I for one  I for one do not believe it. Kendi hesabıma ben inanmıyorum. 
I had better go.  Gitsem iyi olacak. 
I have had enough of him.  Burama kadar geldi. 
I have no idea.  Hiçbir fikrim yok. 
I haven´t a penny to my name.  Hiç param yok. 
I haven´t seen hide or hair of him.  İzi tozu yok. 
I heard it on the grapevine.  k. dili Kulağıma geldi.
I hope so.  İnşallah./Umarım öyle olur. 
I kind of expected it.  Bunu biraz da bekliyordum. 
I myself am doubtful.  Ben bile kuşkulanıyorum.
I paid through the nose for it.  Bana çok pahalıya mal oldu.
I promise you! 1. Yemin ederim!/Vallahi doğru! 2. Orası kesin! 3. ... benden söylemesi/sana söyleyeyim: This plan won´t work, I promise you! Bu plan yürümez, benden söylemesi! 
I say ....  İng., k. dili Dinle ...!/Bak ...!/Baksana ...! 
I say!  İng., k. dili 1. Fevkalade!/Harika! 2. Hayret! 
I seem to hear ....  ... işitir gibi oluyorum. 
I should have liked ...: I should have liked you to have known her.  Onu tanımış olmanızı isterdim. 
I should have thought ...: I should have thought her to be older.  Daha yaşlı olduğunu zannederdim. 
I should like ...: I should like to tell you I´m sorry.  Senden özür dilemek istiyorum. I´d like to buy a novel. Roman almak istiyorum. 
I should say so!  Hem de nasıl! 
I should say so.  Öyle zannediyorum./Herhalde. 
I should think so. Öyle zannediyorum./Herhalde. 
I swear ....  Bir sözü pekiştirmek için kullanılır: I swear I didn´t do it! Vallahi yapmadım!
I think so.  Öyle zannediyorum. 
I thought as much.  Zaten bunu bekliyordum./Hiç şaşırmadım. 
I treated myself to a new dress. Paraya kıyıp kendime yeni bir elbise aldım. 
I want a haircut.  Saçımı kestirmek istiyorum.
I want no more of it.  Bu kadarı yeter./Sözü uzatma. 
I was on the verge of leaving when he arrived.  O geldiğinde ben gitmek üzereydim. She is on the verge of accepting our job offer. İş teklifimizi kabul etmek üzere. 
I was under the impression that ....  Öyle zannediyordum ki ..../Bana öyle geliyordu ki .... 
I will not labor the point.  İşin ayrıntılarına girmeyeceğim. 
I won´t hear of it.  Kabul etmem.
I would like to take this occasion to thank you all.  Bu vesileyle hepinize teşekkür etmek istiyorum. 
I would not know!  Ne bileyim ben! 
I wouldn´t know.  Hiçbir bilgim yok./Bilmiyorum. 
I, i i. İ, İngiliz alfabesinin dokuzuncu harfi.
I`d kıs. 1. I had. 2. I would/should. 
I`ll kıs. I will/shall.
I`m kıs. I am.
I`ve kıs. I have.
I´d just as soon stay here. Burada kalmayı tercih ederim.
I´d sooner die!  Ölmeyi tercih ederim! 
I´ll be buggered! İng., argo Hay Allah! 
I´ll be damned!  Olur şey değil!/Allah Allah!
I´ll be jiggered! k. dili Vay anasına!
I´ll come in a minute or two.  Bir iki dakikaya kadar geleceğim. 
I´ll do my level best.  Elimden geleni yaparım.
I´ll go along now.  Gidiyorum artık. 
I´ll have his head/hide!  k. dili Kellesini uçuracağım!/Derisini yüzeceğim! I´ve been had. k. dili Üçkâğıda geldim. 
I´ll thank you to keep out of this!  k. dili Bu işe burnunu sokmazsan iyi olur! 
I´m buggered! İng., argo Pestilim çıktı!/Bittim!
I´m on the horns of a dilemma.  Aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım.
I´m pleased to meet you.  Tanıştığımıza memnun oldum.
I´m surprised at you.  1. Yaptığına şaşırıyorum. 2. Aşkolsun!
I´ve a sinking feeling you´re right.  Korkarım haklısın. 
I´ve half a notion to give you a hiding!  Sana dayak atasım geliyor!
I´ve never seen the like of it./I never saw the likes of it.  Benzerini hiç görmedim.
Iceland i. İzlanda.
Icelander i. İzlandalı.
Icelandic i. İzlandaca. s. 1. İzlanda, İzlanda´ya özgü. 2. İzlandaca. 3. İzlandalı.
ID card kimlik kartı, kimlik.
If he hasn´t done it again!  Hay Allah, yine aynı şeyi yaptı. 
If I only knew!  Keşke bilseydim! 
If it weren´t for you ....  Siz olmasaydınız .... 
If it´s just the same to you, I´ll go with them. Senin için farketmezse onlarla giderim.
If you don´t like it you can lump it.  k. dili Beğensen de bir, beğenmesen de.
If you don´t mind, ....  Müsaade ederseniz .../İzin verirseniz .../İzninizle .... 
ILO kıs. International Labor Organization (Uluslararası Çalışma Örgütü).
IMF kıs. the International Monetary Fund (Uluslararası Para Fonu).
Indeed!  Öyle mi? 
Independence Day  A.B.D. Bağımsızlık Günü (4 Temmuz). 
India i. Hindistan. 
India ink  çini mürekkebi.
Indian i. 1. Hintli. 2. Kızılderili. s. 1. Hint; Hindistan; Hindistan´a özgü. 2. Hintli. 3. Kızılderili, Kızılderililere özgü. 4. Kızılderili. 
Indian corn  İng. mısır. 
Indian file  tek sıra (yürüyüş).
Indian hemp hintkeneviri.
Indian lotus  hintfulü.
Indian meal İng. mıısır unu. 
Indian rice hintpirinci.
Indian summer  pastırma yazı.
Indian yellow hintsarısı.
Indochina i. Çinhindi.
Indochinese i. (çoğ. In.do.chi.nese) Çinhintli. s. 1. Çinhindi, Çinhindi´ne özgü. 2. Çinhintli.
Indo-European s. Hint-Avrupa dil ailesine ait. 
Indo-European languages  Hint-Avrupa dilleri.
Indonesia i. Endonezya, İndonezya.
Indonesian i. Endonezyalı. s. 1. Endonezya, Endonezya´ya özgü. 2. Endonezyalı. 
Inner Mongolia İç Moğolistan. 
International Standard Book Number uluslararası standart kitap numarası.
Internet i. 
Interpol i. İnterpol.
IOU kıs. I owe you size olan borcum; borç senedi.
Iran i. İran.
Iranian i. İranlı. s. 1. İran, İran´a özgü. 2. İranlı.
Iraq i. Irak.
Iraqi i. Iraklı. s. 1. Irak, Irak´a özgü. 2. Iraklı.
Ireland i. İrlanda. 
Irish i. İrlandaca. s. 1. İrlanda, İrlanda´ya özgü. 2. İrlandaca. 3. İrlandalı. 
Irish coffee üstüne kremşantiyi konulan viskili ve şekerli kahve, İrlanda kahvesi. 
Irish Gaelic İrlandaca.
Irishman çoğ. I.rish.men (ay´rîşmîn) i. İrlandalı erkek, İrlandalı.
Irishwoman çoğ. I.rish.wom.en (ay´rîşwîmîn) i. İrlandalı kadın, İrlandalı.
Iron Curtain tar. Demirperde.
Is he the man for the job?  O bu işin adamı mı? 
ISBN kıs. International Standard Book Number (Uluslararası Standart Kitap Numarası).
Islam i. İslam, Müslümanlık, İslamiyet.
Islamic s. İslam, İslami, Müslüman.
Islamise f., İng., bak. İslamize.
Islamize f. İslamlaştırmak; İslamlaşmak.
Israel i. İsrail.
Israeli i. İsrailli. s. 1. İsrail, İsrail´e özgü. 2. İsrailli.
It appeals to the eye.  Göze hoş geliyor./Göze güzel görünüyor.
It comes to the same thing.  Aynı kapıya çıkar.
It dawned on me.  Kafama dank etti.
It doesn´t matter.  Önemi yok./Farketmez. 
It gives me a kick.  Bana zevk veriyor./Hoşuma gidiyor.
It has seen better days.  Eskisi kadar işe yaramaz. 
It has seen better days.  Artık eskidi. 
It is   reported that ....  -diği söyleniyor.
It is an ill wind that blows nobody good.  Her işte bir hayır vardır.
It is beyond my power.  Elimde değil. 
It is half past one.  Saat bir buçuk. 
It is more than probable that ....  Büyük bir olasılıkla ....
It is neither here nor there.  Onun önemi yok./Mesele onda değil.
It is only a question of time.  Sadece bir zaman meselesi. 
It is rumored that ..../Rumor has it that ....  Söylentiye göre .... 
It is usual  to do so.  Böyle yapmak âdettir.
It isn´t done.  Yakışık almaz./Hiç hoş bir şey değil.
It isn´t worth a farthing.  Beş para etmez.
It leaves me cold.  Beni etkilemiyor./Bana vız gelir. 
It looks like rain.  Yağmur yağacağa benziyor.
It makes my flesh creep.  Tüylerimi ürpertiyor. 
It makes no difference.  Farketmez.
It never rains but it pours.  1. Aksilikler hep üst üste gelir. 2. Allah verince yağdırır. 
It requires qualification.  Kısmen doğru.
It rings a bell (with me). k. dili Tanıdık gibi geliyor./Bana bir şey hatırlatıyor. 
It says here that ....  Burada (gazete, kitap v.b.´nde) diyor ki .... 
It seems as if/as though ....  Sanki .../Galiba .../... imiş gibi. 
It serves him right!  Müstahaktır!/Oh olsun! 
It serves him right!  Müstahaktır!/Oh olsun!/Ettiğini buldu!
It stands to reason (that) .... Kuvvetle tahmin edilen bir şey için kullanılır: “Will she come?” “It stands to reason she will.” “Gelecek mi?” “Tabii, neden gelmesin?” 
It stands to reason that ....  Mantık diyor ki ..., -e göre tabii ki ...: Unless you pay him a decent salary, it stands to reason he won´t work hard. Ona makul bir maaş vermedikçe tabii ki gayretle çalışmaz. 
It still hasn´t penetrated. k. dili Jeton hâlâ düşmedi. 
It was just one of those things. Ne yapalım? Kısmet!
It was like  this.  Böyleydi.
It was nothing of the kind!  Hiç de öyle değildi! 
It would seem that .... ... gibi görünüyor.
It´s a bit thick of you to ask me to do this, isn´t it?  İng., k. dili Benden bunu istemen biraz fazla, değil mi? 
It´s a change for the better. İyi ettiniz! (Cevaben söylenir.).
It´s a cinch! k. dili Çok kolay bir şey!/İşten bile değil!  
It´s a crying shame!  Yazıklar olsun! 
It´s a deal!  Anlaştık!
It´s a pleasure.  Benim için bir zevktir. 
It´s a real pity! Çok yazık!
It´s a sure thing!  k. dili Yüzde yüz olacak bir şey!/Sağlam bir iş bu! 
It´s a wonder she´s still alive.  Onun hayatta kalması bir mucize. 
It´s about time! Nihayet! (Sitem belirtir.). 
It´s all very well but ....  Hepsi iyi hoş ama .../Her şey iyi güzel de .... 
It´s anybody´s guess.  Kesin olarak kimse bilmiyor. 
It´s become  indispensable. Artık onsuz olmaz.
It´s Greek to me.  Hiç anlayamıyorum.
It´s high time.  Tam vakti./Zamanı geldi de geçti bile. 
It´s just the thing!  k. dili Tam aradığımız şey! 
It´s my treat.  Ben ısmarlıyorum. 
It´s no go.  Olmuyor.: It´s no go; he won´t change his mind. Olmuyor; kararından vazgeçmiyor. 
It´s no joke.  Şakaya gelmez./Şakası yok. 
It´s no joke.  Kolay iş değil./Şakaya gelmez. 
It´s no laughing matter.  İşin şakası yok./Şakaya gelmez. 
It´s no skin off my nose!  k. dili Bana ne! 
It´s no wonder he took to drink.  Kendini içkiye vermesi şaşılacak bir şey değil. 
It´s not humanly possible. k. dili İnsanoğlu bunu yapamaz.
It´s not my cup of tea.  k. dili O bana göre değil.
It´s not within her capacity.  Kapasitesi ona yetmez. 
It´s not within reach.  El altında değil. 
It´s nothing special. Pek bir özelliği yok./Ahım şahım bir şey değil.
It´s one o'clock.  Saat bir.
It´s outside the city proper. Aslında şehrin sınırları dışında.
It´s plain sailing from here on.  k. dili Bundan sonrası kolay.
It´s prohibitively expensive. O kadar pahalı ki kimse alamaz./Yanına yaklaşılmaz.
It´s six of one and half a dozen of the other.  k. dili Aralarında hiç fark yok aslında./İkisi aynı kapıya çıkar./Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali.
It´s the rage these days! O şimdi çok moda!
It´s time for  It´s time for school. Okul zamanı geldi. 
It´s your turn.  Sıra sende. 
Italian i., s. 1. İtalyan. 2. İtalyanca.
Italy i. İtalya.
IUD kıs. intrauterine device.
Ivorian i. Fildişi Kıyılı. s. 1. Fildişi Kıyısı, Fildişi Kıyısı´na özgü. 2. Fildişi Kıyılı.
Ivory i. 
ice i. 1. buz. 2. buzlu şerbetten yapılan tatlı. f. 1. dondurmak; donmak. 2. (over/up) buzlanmak. 3. buzda soğutmak. 4. üzerine krema sürmek. 5. argo öldürmek. 
ice cream  dondurma. ice-cream cone 1. dondurma külahı. 2. dondurmayla dolu külah: She was eating an ice-cream cone. Külah içinde dondurma yiyordu. 
ice cube  küçük buz kalıbı.
ice field isfilt.
ice hockey  buz hokeyi.
ice hockey  buz hokeyi. 
ice pack  buz torbası. 
ice pick  buz kıracağı. 
ice rink  buz pateni alanı. 
iceberg i. aysberg, buzdağı.
icebound s. 1. etrafı buzlarla çevrili (gemi). 2. buzlarla kaplı, buz tutmuş (liman).
icebox i., k. dili buzdolabı.
icebreaker i. buzkıran.
icecap i. buzul.
ice-cold s. buz gibi.
ice-cream soda  üstüne soda dökülmüş dondurma. 
iced s. 1. buzlu: iced tea buzlu çay. 2. üzerine krema sürülmüş (pasta/kek).
iced-tea s. 
iced-tea spoon uzun saplı tatlı kaşığı.
icicle i. buz, saçak buzu, buz saçağı, buz salkımı, kar dişi.
icing i. (pasta ve kek üzerine sürülen) krema v.b.
icon i. ikona, ikon.
iconoclasm i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkma/saldırma. 2. b.h., tar. ikonoklazm, ikon kırıcılık.
iconoclast i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkan/saldıran kimse. 2. b.h., tar. ikonoklast, ikon kırıcı.
iconoclastic s. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkan/saldıran. 2. b.h., tar. ikonoklast, ikon kırıcı.
icy s. 1. buz gibi. 2. buzlu, buz kaplı.
idea i. fikir, düşünce. 
ideal i. ideal, ülkü. s. 1. ideal, ülküsel. 2. ideal, mükemmel.
idealise f., İng., bak. idealize.
idealism i., fels. idealizm, ülkücülük.
idealist i. idealist, ülkücü.
idealistic s. idealist, ülkücü.
idealize f. idealleştirmek.
ideally z. ideal olarak.
idée fixe saplantı, sabit fikir, idefiks.
identical s. 1. (with/to) (ile) aynı. 2. mat., fels. özdeş. 
identical twins özdeş ikizler.
identically z. aynen, aynı şekilde.
identification tag  ask. (kolye zincirine takılı) künye. 
identify f. 1. -in kim/ne/kimin olduğunu tespit etmek/saptamak/söylemek. 2. with kendini (biriyle) özdeşleştirmek, (biriyle) özdeşleşmek. 
identify s.o./s.t. with birinin/bir şeyin ... ile ilgili olduğunu düşünmek.
identity i. 1. kimlik, hüviyet. 2. mat., fels. özdeşlik. 
identity card  kimlik kartı, kimlik cüzdanı. 
identity crisis  ruhb. kimlik bunalımı. 
identity disk  ask. künye.
ideological s. ideolojik.
ideologist i. ideolog.
ideology i. ideoloji.
idiom i. 1. deyim, tabir. 2. (bir gruba özgü) dil, ağız.
idiomatic s. (bir dilin) ifade tarzına uygun.
idiomatically z. (bir dilin) ifade tarzına uygun olarak.
idiosyncracy i. tuhaf özellik, tuhaflık, eksantriklik, ayrıksılık.
idiot i. geri zekâlı; dangalak.
idiotic s. geri zekâlı; dangalak.
idle s. 1. işsiz, aylak. 2. tembel. 3. boş, asılsız (söz/vaat/tehdit). 4. boşta, işlemeyen (makine). 5. boş (vakit). f. (motor) rölantide/avarada çalışmak. 
idle away time  zaman öldürmek. 
idle hours  boş vakit.
idler i. 1. boş gezen kimse. 2. mak. avara dişlisi. 3. mak. avara kasnağı.
idol i. 1. put, sanem. 2. çok sevilen kimse/şey.
idolater i. putperest.
idolatry i. putperestlik.
idolise f., İng., bak. idolize.
idolize f. 1. tapınmak. 2. putlaştırmak.
idyl i., bak. idyll.
idyll i. idil.
idyllic s. idilik; sanki bir idilden alınmış; pastoral.
ie kıs. id est yani, demek ki.
if bağ. eğer, ise, şayet. i. şart. 
if ever  şayet. 
if need be  gerekirse. 
if not  aksi takdirde, değilse, olmazsa. 
if only  keşke: If only I had known. Keşke bilseydim.
if perchance  eğer, şayet.
if push comes to shove/if it comes to the push  k. dili çok gerekirse. 
if worst comes to worst  en kötü ihtimal gerçekleşecek olursa/gerçekleşirse: If worst comes to worst, we can always live in the cave. En kötü ihtimal gerçekleşecek olursa mağarada yaşayabiliriz. 
if you please  1. lütfen, rica ederim. 2. isterseniz. 
iffy s., k. dili şüpheli; belirsiz.
igneous s. püskürük (kütle).
ignite f. tutuşturmak, yakmak, ateşlemek; tutuşmak, yanmak, ateş almak.
ignition i. 1. tutuşma; tutuşturma, ateşleme. 2. oto. ateşleme tertibatı. 
ignition key oto. kontak anahtarı.
ignition switch oto. kontak, ateşleme düzeninin açılıp kapanmasını sağlayan aygıt.
ignoble s. 1. alçak, aşağılık, bayağı. 2. soysuz, şerefsiz.
ignominious s. 1. alçakça, namussuzca. 2. yüz kızartıcı.
ignominy i. rezalet, alçaklık.
ignoramus i. cahil.
ignorance i. cehalet, cahillik, bilgisizlik.
ignorant s. 1. pek bilgisi olmayan, cahil, bilgisiz. 2. bilgisizlikten ileri gelen. 
ignore f. 1. aldırmamak, boş vermek. 2. bilmezlikten gelmek.
iguana i., zool. iguana, hintkertenkelesi, Iguana iguana.
ileum çoğ. il.e.a (îl´iyı) i., anat. kıvrımbağırsak.
ilex i., bot. 1. pırnal, pırnar, yeşilmeşe. 2. çobanpüskülü.
ill s. (worse, worst) 1. hasta, rahatsız. 2. kötü, fena. 3. ters, uğursuz. i. kötülük, fenalık, zarar. 
ill at ease  huzursuz, içi rahat olmayan. 
ill will  kötü niyet. 
ill will  husumet. 
ill-adapted s. uymayan, uygun olmayan.
ill-advised s. yanlış, sakıncalı.
ill-bred s. terbiye görmemiş.
ill-disposed s. 1. kötü huylu. 2. düzensiz.
illegal s. 1. yasadışı, illegal. 2. yolsuz.
illegibility i. okunaksızlık.
illegible s. okunaksız.
illegitimate s. 1. gayrimeşru, evlilikdışı. 2. yasadışı, yolsuz.
ill-fated s. bahtsız, talihsiz.
illiberal s. 1. cimri. 2. dar görüşlü. 3. kültürsüz, bilgisiz.
illicit s. 1. yasadışı. 2. haram; caiz olmayan.
illiterate s. okumamış, kara cahil, okuma yazma bilmeyen.
ill-judged s. yanlış; yanlış düşünülmüş/tasarlanmış.
ill-mannered s. terbiyesiz, kaba.
ill-natured s. huysuz, ters, serkeş.
illness i. hastalık, rahatsızlık.
illogical s. mantıksız, mantığa aykırı.
ill-omened s. uğursuz.
ill-starred s. bahtı kara, talihsiz.
ill-timed s. vakitsiz, zamansız, mevsimsiz.
ill-treat f. kötü davranmak.
illuminate f. 1. aydınlatmak, ışıklandırmak. 2. (kitabı/yazıyı) tezhip etmek. 3. (birini/bir konuyu) aydınlatmak.
illuminating s. aydınlatıcı.
illumination i. 1. aydınlatma. 2. tezhip. 
illusion i. 1. yanılsama, illüzyon. 2. hayal.
illusive s. aldatıcı, asılsız. 
illusory s. aldatıcı, asılsız.
illustrate f. 1. örneklemek. 2. resimlemek.
illustration i. 1. örnek. 2. resim, illüstrasyon.
illustrative s. örnekleyen.
illustrator i. çizer, illüstratör.
illustrious s. 1. ünlü, meşhur. 2. şanlı, şerefli.
illuvium çoğ. il.lu.vi.a (îlu´viyı)/--s (îlu´viyımz) i., jeol. ilüvyon.
image i. 1. imaj. 2. görüntü. 3. hayal, imge. 4. put. 
imagery i. betimleme.
imaginable s. hayal edilebilir, göz önüne getirilebilir.
imaginary s. imgesel, hayal ürünü, hayali.
imagination i. 1. hayal gücü. 2. imgelem. 3. hayal. 4. kuruntu.
imaginative s. 1. hayal gücü kuvvetli, yaratıcı. 2. iyi planlanmış.
imaginatively z. hayal gücüne dayanarak.
imagine f. 1. hayal etmek, imgelemek; tasarımlamak. 2. sanmak, zannetmek.
imagism i. imgecilik. 
imagist i., s. imgeci.
imbalance i. dengesizlik.
imbecile s., i. geri zekâlı, aptal.
imbecility i. geri zekâlılık, aptallık.
imbibe f. 1. içmek. 2. soğurmak, emmek. 3. öğrenmek, kapmak; özümsemek.
imbue f. with (fikir) aşılamak. 
imitate f. 1. taklit etmek, taklidini yapmak. 2. (birini) örnek almak.
imitation i. 1. taklit. 2. taklit etme. 
immaculate s. 1. lekesiz, tertemiz. 2. kusursuz.
immaculately z. lekesiz olarak, tertemiz bir şekilde.
immanence i., fels. içkinlik.
immanent s., fels. içkin.
immaterial s. 1. önemsiz. 2. konu dışı. 3. maddi olmayan.
immature s. 1. olgunlaşmamış. 2. ham, olmamış. 3. toy, gelişmemiş.
immaturity i. 1. olgun olmama. 2. hamlık. 3. toyluk.
immeasurable s. ölçülemez; ölçülemeyecek kadar büyük/çok, tahmin edilemeyecek boyutlarda; sonsuz.
immediate s. 1. şimdiki. 2. acil. 3. yakın. 
immediate cause  (bir şeye) doğrudan yol açan neden.
immediately z. 1. hemen, derhal. 2. doğrudan doğruya.
immense s. çok büyük, kocaman; uçsuz bucaksız.
immensely z. gayet, pek çok.
immensity i. çok büyük olma; uçsuz bucaksız olma.
immerse f. daldırmak, suya batırmak. 
immersed in thought  dalgın, derin düşüncelere dalmış.
immersion i. 1. dalma, batma; daldırma, batırma. 2. İng., k. dili elektrikli su ısıtıcısı. 
immersion heater İng. elektrikli su ısıtıcısı.
immigrant i. göçmen, muhacir.
immigrate f. göç etmek.
immigration i. göç etme.
imminent s. yakında olmasından korkulan, yakın.
immobile s. 1. kımıldatılamaz. 2. hareketsiz.
immobilise f., İng., bak. immobilize.
immobility i. hareketsizlik.
immobilize f. kımıldayamaz duruma getirmek, tespit etmek.
immoderate s. aşırı, ölçüsüz.
immodest s. 1. utanmaz, arsız. 2. açık saçık. 3. haddini bilmez.
immoral s. 1. ahlaksız, edepsiz. 2. ahlaka aykırı.
immorality i. ahlaksızlık.
immortal s. ölümsüz, ebedi, sonsuz. i. ölümsüz varlık.
immortalise f., İng., bak. immortalize. 
immortality i. ölümsüzlük.
immortalize f. ölümsüzleştirmek, ebedileştirmek.
immovable s. 1. kımıldamaz, yerinden oynamaz, sabit. 2. değişmez. 3. kolay etkilenmez. 4. huk. gayrimenkul, taşınmaz.
immune s. to -e karşı bağışık; from/to -den muaf.
immunise f., İng., bak. immunize.
immunity i. 1. bağışıklık. 2. huk. dokunulmazlık.
immunize f. (against) (-e karşı) bağışık kılmak.
immutable s. değişmez, sabit.
imp i. 1. küçük şeytan. 2. afacan çocuk, şeytanın art ayağı.
impact 1 f. sıkıştırmak, pekiştirmek. 
impact 2 i. 1. vuruş. 2. çarpışma. 3. etki.
impacted tooth  dişçi. çene kemiğine kaynamış diş.
impair f. bozmak, zayıflatmak.
impale f. kazıklamak, kazığa oturtmak, kazığa vurmak.
impart f. 1. (to) (-e) bildirmek, söylemek. 2. to -e vermek.
impartial s. tarafsız, yansız.
impartiality i. tarafsızlık, yansızlık.
impassable s. geçilmez, aşılmaz, geçit vermez.
impasse i. çıkmaz, açmaz, kördüğüm.
impassion f. 1. hırslandırmak, kızdırmak, çileden çıkarmak. 2. coşturmak, heyecanlandırmak.
impassioned s. ateşli, coşkulu, heyecanlı.
impassive s. duygularını açığa vurmayan.
impatience i. sabırsızlık.
impatient s. sabırsız, tez canlı.
impatiently z. sabırsızlıkla.
impeach f. (devlet memurunu) mahkeme önünde suçlandırmak; suçlamak.
impeccable s. kusursuz.
impecunious s. parasız.
impede f. engellemek.
impediment i. 1. engel, mâni. 2. özür, engel.
impel f. (--led, --ling) sürmek, itmek, sevketmek.
impending s. olması yakın.
impenetrable s. 1. delinmez. 2. to (yağmur/hava) geçirmez. 3. içinden geçilmez (orman). 4. girilmesi imkânsız (kale). 5. çözülemeyen (sav, söz, sır v.b.). 6. koyu, zifiri (karanlık).
impenitence i. pişman olmama, pişmanlık duymama.
impenitent s. pişman olmayan, pişmanlık duymayan.
imperative s. 1. zorunlu, mecburi. 2. emreden. 3. dilb. emir belirten. i. 1. zorunlu şey. 2. zorunluk, zorunluluk. 3. emir. 
imperceptible s. görülmez, seçilmez, farkedilmez, hissedilmez; belli belirsiz.
imperfect s. 1. eksik, noksan, kusurlu. 2. defolu. 3. dilb. bitmemiş bir eylemi gösteren (zaman/fiil). i. 
imperfection i. kusur, eksiklik.
imperial s. 1. imparatora özgü; imparatorluğa ait. 2. şahane. i. keçisakalı.
imperialism i. 1. imparatorluk sistemi. 2. emperyalizm, yayılımcılık.
imperialist i. emperyalist, yayılımcı. 
imperialistic s. emperyalist, yayılımcı.
imperil f. (--ed/--led, --ing/--ling) tehlikeye atmak.
imperious s. emretmeyi seven, buyurgan; amirane.
imperishable s. bozulmaz, çürümez, yok olmaz.
impermanent s. geçici, kalıcı olmayan.
impermeable s. 1. sugeçirmez; hava geçirmez. 2. geçirimsiz (toprak).
impersonal s. kişisel olmayan, kişilikdışı.
impersonate f. 1. taklit etmek. 2. canlandırmak, temsil etmek.
impersonation i. 1. taklit etme. 2. canlandırma.
impertinence i. küstahlık; münasebetsizlik.
impertinency i., bak. impertinence. 
impertinent s. terbiyesiz, küstah; münasebetsiz.
imperturbable s. ağırbaşlı, temkinli, istifini bozmayan, soğukkanlı.
impervious s. 1. to (su, hava v.b.´ni) geçirmez. 2. nüfuz edilemeyen. 3. to (öğüt, eleştiri v.b.´ne) kulak asmaz, (öğüt, eleştiri v.b.´ni) dinlemez. 4. to (korku, acı v.b.´nden) etkilenmez.
impetuous s. 1. aceleci. 2. düşünmeden yapılan. 3. sert, şiddetli. 4. çabuk, hızlı.
impetus i. 1. güç, zor, şiddet. 2. uyarı; dürtü; güdü.
impiety i. Allaha karşı saygısızlık. 
impinge f. on/upon -i etkilemek.
impious s. Allaha karşı saygısız.
implacable s. 1. yatıştırılmaz (öfke, nefret v.b.). 2. amansız (düşman).
implant 1 f. 1. dikmek. 2. aklına sokmak, aşılamak. 3. tıb. implantasyon yoluyla aşılamak/dikmek.
implant 2 i., tıb. implantasyon. 
implantation i. 1. tıb. implantasyon. 2. mim. aplikasyon.
implement 1 i. alet, araç.
implement 2 f. 1. (taahhüt, plan v.b.´ni) yerine getirmek, uygulamak. 2. (yasa, karar v.b.´ni) yürürlüğe koymak.
implementation i. 1. yerine getirme, yürütme. 2. yürürlüğe koyma.
implicate f. (birini) (olumsuz bir şeye) karıştırmak.
implication i. 1. (bir şeyin içinde) saklı olan anlam. 2. (birini) (olumsuz bir şeye) karıştırma.
implicit s. 1. ifade edilmeden anlaşılan, saklı. 2. ima edilen, dolaylı olarak anlaşılan. 3. tam, kesin: implicit trust tam güven.
implicitly z. 1. dolaylı olarak. 2. tamamıyla.
implore f. yalvarmak.
imply f. 1. (dolaylı olarak) göstermek, ima etmek, -e işaret etmek. 2. içermek: Smoke implies fire. Duman ateşi içerir. 3. beraberinde getirmek: Privileges imply duties. Ayrıcalıklar beraberinde görevleri getirir.
impolite s. terbiyesiz, kaba.
impolitely z. terbiyesizce, kaba bir şekilde.
impoliteness i. terbiyesizlik, kabalık.
impolitic s. uygunsuz, isabetsiz.
imponderable s. tartıya gelmez, ağırlığı olmayan, ölçülemeyen. i. önceden kestirilemeyen etken.  
import 1 f. ithal etmek.
import 2 i. 1. ithal malı. 2. anlam. 3. önem. 
import duty  ithalat vergisi. 
import license/permit  ithal izni. 
import permit  permi, ithalat izni. 
import quota ithalat kotası.
importance i. 1. önem. 2. etki, nüfuz, itibar.
important s. 1. önemli. 2. etkili, nüfuzlu, itibarlı.
importation i. ithalat, dışalım.
importer i. ithalatçı.
imports and exports  ithalat ve ihracat. 
importunate s. isteğinde çok ısrar eden; çok ısrarlı.
importune f. ısrarla istemek.
impose f. on/upon 1. -e (vergi) koymak. 2. zorla kabul ettirmek, empoze etmek. 3. rahatsız etmek. 4. zahmet vermek. 5. (ceza) vermek. 6. (zorla) yüklemek. 7. hile ile kabul ettirmek. 8. etkilemek.
imposing s. heybetli, görkemli.
imposition i. 1. (vergi) koyma. 2. zorla kabul ettirme. 3. zahmet. 4. ceza. 5. yük. 6. hile. 7. haksız talep.
impossibility i. olanaksızlık, imkânsızlık.
impossible s. olanaksız, imkânsız.
impossibly z. imkânsız bir şekilde.
impost 1 i. vergi; resim, harç.
impost 2 i., mim. üzengitaşı.
impostor i. sahtekâr, dolandırıcı.
impotence i. 1. güçsüzlük. 2. iktidarsızlık.
impotency i., bak. impotence.
impotent s. 1. güçsüz, âciz, zayıf. 2. iktidarsız (erkek).
impound f. 1. haczetmek, kanunen el koymak. 2. ağıla kapamak.
impoverish f. 1. yoksullaştırmak, fakirleştirmek. 2. kuvvetini kesmek.
impracticable s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. 3. kullanışsız, elverişsiz, pratik olmayan. 4. geçilmez, çetin (yol).
impractical s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. 3. elverişsiz, pratik olmayan, mantıksız. 4. beceriksiz. 
imprecise s. 1. kesin olmayan. 2. dikkatsiz, titiz olmayan, özensiz.
impregnable s. 1. zaptedilemez. 2. kazanılamaz.
impregnate f. 1. gebe bırakmak, döllemek. 2. kim. emdirmek, emprenye etmek. 3. with (fikir) aşılamak.
impress f. 1. etkilemek. 2. on/upon aklına sokmak. 3. (damga) basmak.
impression i. 1. etki. 2. izlenim. 3. damga. 4. baskı. 
impressionable s. 1. aşırı duyarlı, hassas. 2. kolayca etkilenen.
impressionism i. izlenimcilik, empresyonizm.
impressionist i. izlenimci, empresyonist.
impressionistic s. izlenimci, empresyonist.
impressive s. duyguları etkileyen, etkileyici.
impressively z. etkileyici bir şekilde, şaşırtıcı derecede.
imprint 1 i. 1. baskı. 2. damga. 3. iz. 4. etki. 5. izlenim. 6. (kitapta) yayınevinin adı.
imprint 2 f. (on) 1. (damga/mühür) basmak. 2. (zihnine) sokmak, nakşetmek.
imprison f. hapsetmek.
imprisonment i. 1. hapsetme. 2. hapis.
improbable s. ihtimal dışı, olmayacak.
impromptu s. (hazırlık yapılmadan) o anda yapılan, hazırlıksız; doğaçtan/irticalen yapılan. z. hazırlıksız olarak, hazırlıksız; doğaçtan, irticalen.
improper s. 1. uygunsuz. 2. yakışıksız, çirkin.
impropriety i. uygunsuzluk.
improve f. 1. düzeltmek, yoluna koymak; düzelmek, yola girmek: Özhan´s health is improving. Özhan´ın sağlığı düzeliyor. 2. geliştirmek, ilerletmek; gelişmek, ilerlemek: He is trying to improve his Latin. Latincesini ilerletmeye çalışıyor. 3. değerlendirmek; değerlenmek.
improvement i. 1. düzelme; düzeltme. 2. geliştirme; gelişme. 3. ilerleme.
improvise f. 1. anında uydurmak, uydurup yapmak. 2. doğaçtan çalmak.
imprudence i. tedbirsizlik, ihtiyatsızlık.
imprudent s. tedbirsiz, ihtiyatsız.
imprudent s. tedbirsiz, ihtiyatsız.
impudence i. küstahlık, yüzsüzlük, arsızlık.
impudent s. küstah, yüzsüz, arsız.
impugn f. yalancı çıkarmak.
impulse i. 1. tepi, itki. 2. itici güç. 3. ani bir istek. 
impulsive s. 1. düşüncesizce davranan. 2. ruhb. tepisel.
impulsively z. düşünmeden, birdenbire.
impunity i. cezadan muaf olma. 
impure s. 1. kirli, pis, murdar. 2. karışık, katışık. 3. iffetsiz.
impurity i. 1. kirlilik, pislik, murdarlık. 2. katışıklık. 3. saflığı bozan şey, yabancı madde, katışkı.
impute f. 1. atfetmek. 2. üstüne yıkmak, yüklemek. 3. vermek.
in  acknowledgment of #AD?
in 1 edat 1. içinde, -de, -da: in the box kutuda. in the envelope zarfın içinde. 2. içine, -e, -a: Put it in your pocket. Cebine koy. 3. içinde, -de, -da, durumunda, halinde: in poverty yoksulluk içinde. in panic panik halinde. 4. iken, -ken: in writing the book kitabı yazarken. 5. ile: in anger öfkeyle. in haste aceleyle. 6. olarak: He wrote an article in response to his critics. Kendisini eleştirenlere cevap olarak bir makale yazdı. 7. bakımından, açısından, -ce, -ca: In quality, his writings surpass those of his contemporaries. Onun yazıları nitelik açısından çağdaşlarınınkinden üstün. 8. -den yapılmış: The book was bound in leather. Kitabın cildi deriden yapılmış. 9. ile, kullanarak: written in pencil kurşunkalemle yazılmış. upholstered in blue mavi renkle döşenmiş. 10. -li, -lı: in a fur coat kürk mantolu. in uniform üniformalı. 
in 2 z. 1. içeride; içeriye; içine. 2. evde. 3. görev başında. 4. mevsimi gelmiş. 5. moda, gözde. 
in 3 s. 1. iç. 2. iktidardaki. 3. elinde. 4. içeri doğru yönelen. 5. çok moda olan.
in 4 i. 1. yetkili kişi. 2. k. dili torpil, piston. 
in a bad way  k. dili 1. kötü bir durumda. 2. tehlikede. 3. çok hasta. 
in a big way k. dili büyük çapta.
in a breeze kolaylıkla. 
in a coon´s age k. dili çoktandır, epeydir. 
in a daze  sersem sepelek.
in a ferment  k. dili kargaşalık içinde.
in a flash  yıldırım hızıyla.
in a good light  (bir şeyi) iyimser olarak (görmek).
in a hurry  aceleyle, çabuk çabuk.
in a jiffy  hemen.
in a lather  k. dili heyecanlı. 
in a lump sum  peşin ve taksitsiz olarak: I can pay for it in a lump sum. Parasının hepsini peşinen ödeyebilirim.
in a manner of speaking  bir anlamda.
in a monotone  monoton bir şekilde, sesini alçaltıp yükseltmeden.
in a nutshell  az ve öz olarak.
in a roundabout way  1. dolambaçlı yoldan. 2. dolaylı yoldan, dolaylı olarak.
in a sense  bir anlamda, yani. 
in a slapdash manner  gelişigüzel, baştan savma.
in a small way  karınca kararınca; azıcık. 
in a small way  k. dili küçük çapta. 
in a state of undress  çıplak.
in a trice k. dili bir anda, çabucak, bir çırpıda.
in a twitter/all in a twitter  k. dili heyecan içinde.
in a way  bir bakıma. 
in a word  sözün kısası. 
in a/one body hep birlikte/beraber.
in absolute privacy  tamamen aralarında kalmak üzere.
in abundance bol/çok miktarda: There were pears in abundance. Çok miktarda armut vardı.
in accord with #AD?
in accordance with  -e göre, -e uygun olarak: Is this in accordance with your wishes? Bu isteklerinize göre mi? I acted in accordance with your instructions. Talimatınıza göre hareket ettim.
in actuality  gerçekten, hakikaten.
in addition to  -e ilaveten, -e ek olarak, ayrıca, fazla olarak.
in advance  1. önde, ileride. 2. peşin olarak.
in aid of  yararına, menfaatine, -e yardım için.
in all  hepsi, tamamı.
in all  toplam olarak, toplam. 
in all probability  büyük bir ihtimalle/olasılıkla.
in alphabetical order  1. alfabetik olarak dizilmiş. 2. alfabetik sıraya göre. 
in an advisory capacity danışman olarak. i. uyarı niteliğinde bülten/duyuru.
in and out  kâh içeride, kâh dışarıda. 
in anticipation of (bir şeyin gerçekleşebileceği) düşüncesiyle.
in any case  1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any case you be there. Ne olursa olsun sen orada ol. 2. zaten: In any case you couldn´t have seen her. Zaten onu göremezdin. 
in any case  herhalde, ne olursa olsun.
in any event  1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any event I´ll see you at Billur´s dinner. Her halükârda Billur´un yemeğinde görüşürüz. 2. zaten: In any event I wouldn´t have told you. Zaten sana söylemezdim. 
in any shape or form  hiçbir şekilde. 
in apple-pie order  çok düzenli bir şekilde. 
in bad/ill repair  kötü durumda.
in between  aralarında: two houses with a yard in between aralarında bir bahçe olan iki ev.
in black and white k. dili yazılı olarak. 
in bloom  çiçek açmış, çiçekte.
in brief kısaca, özetle.
in broad daylight güpegündüz.
in broad daylight  güpegündüz. 
in bulk 1. açık, ambalajsız. 2. toptan.
in camera  huk. gizli celsede.
in case  takdirde: In case it´s necessary, I can work late. Gerektiği takdirde geç vakte kadar çalışabilirim. 
in case of  halinde: In case of fire press this button. Yangın anında bu düğmeye basın. in case of emergency acil durumda. 
in case of emergency  acil bir durumda.
in cipher  şifreli.
in cold blood kılını kıpırdatmadan. 
in cold blood  soğukkanlılıkla. 
in command  amir, sözü geçen.
in commission  1. sefere hazır (gemi). 2. işe hazır. 
in company with  ile beraber, birlikte. 
in comparison with  -e nazaran, -e göre.
in compliance with  -e uygun olarak, mucibince.
in concert  uyum içinde, birlik içinde.
in conclusion  son olarak.
in conference  toplantıda, meşgul.
in conjunction with  ile beraber, ile birlikte, ile bir arada.
in connection with ile ilgili olarak.
in consequence of  sonucunda, nedeniyle. 
in danger  tehlikede. 
in days of yore  çok eskiden.
in deep water  1. başı dertte. 2. şaşkınlık içinde.
in deep water  k. dili başı dertte, zor durumda. 
in default of  yokluğunda, yokluğundan dolayı. 
in defiance of  1. -i hiçe sayarak, -e meydan okuyarak. 2. -e aykırı olarak.
in despite of  -e karşın, -e rağmen.
in detail  ayrıntılı olarak, ayrıntılarıyla.
in diameter  çap olarak.
in disrepair  tamire muhtaç, harap.
in doubt  kuşkulu, şüpheli, henüz belli olmayan. 
in due course  zamanı gelince; zamanla. 
in due course zamanı/vakti gelince. 
in duplicate  iki suret halinde.
in earnest  1. ciddi olarak, ciddi, gerçekten. 2. bayağı, çok.
in easy circumstances/on easy street  hali vakti yerinde, varlıklı.
in effect  1. aslında. 2. yürürlükte. 
in excess of  -den fazla, -i geçen.
in fact  aslında, doğrusu.
in fact  gerçekte, aslında. 
in favor of  -in lehinde, -in lehine, -den yana, -in taraftarı. 
in fine fettle  keyfi yerinde.
in flagrante delicto z. suçüstü, cürmü meşhut halinde. 
in flames  alevler içinde.
in focus  iyi odaklanmış. 
in front  önde. 
in front of  önünde: in front of the building binanın önünde. 
in full retreat  tam çekilme durumunda.
in full view  tam göz önünde. 
in fun  şakadan. 
in future bundan sonra, bundan böyle. 
in general  genellikle, genel olarak.
in good company  iyi arkadaşlarla. 
in good faith  sadece birinin sözüne güvenerek. 
in good repair  iyi durumda.
in good season  tam zamanında.
in good spirits  keyfi yerinde. 
in good time  1. biraz erken. 2. vaktinde, önceden belirlenen zamanda. 3. süresi gelince. 
in good trim  k. dili iyi durumda/vaziyette, formda. 
in great demand  çok revaçta, çok aranan, büyük rağbet gören, tutulan. 
in great request  çok aranan, çok rağbette.
in hand  1. elde. 2. hazırlanmakta. 3. kontrol altında.
in harness  iş başında.
in haste  aceleyle, telaşla. 
in his/her own backyard  kendi çevresinde.
in hock  rehinde.
in honor of  şerefine. 
in imitation of  -i taklit ederek.
in irons  zincire vurulmuş; eli kelepçeli.
in itself/in and of itself  özünde, kendisi, bizatihi: In itself it´s not a problem. Kendi başına bir problem değil.
in jeopardy of his life  1. idam cezası tehlikesiyle karşı karşıya. 2. hayatı tehlikede.
in jest  şaka olarak.
in leaf  yapraklanmış. 
in less than no time/in no time/in no time at all  çok çabuk, çabucak, çabucacık. 
in lieu of  -in yerine, -e bedel olarak.
in line for  -e aday, için sırada.
in luck  talihli, şansı açık.
in memory of  -in anısına, -in hatırasına.
in mesh  birbirine girmiş.
in miniature  ufak çapta, minyatür.
in motion  hareket halinde. 
in my book bana göre.
in my judgment  fikrimce, bana kalırsa. 
in my opinion  kanımca, bana göre; bana kalırsa. 
in my opinion  bence, bana göre, kanımca.
in name  sözde, ismen. 
in no time  hemen, derhal. 
in no uncertain terms  sert bir şekilde/açıkça (söylemek).
in no way hiç, kesinlikle: He was in no way responsible. O hiçbir şekilde sorumlu değildi.
in no way. out of the way  1. sapa, yol üstü olmayan. 2. alışılmışın dışında. 
in nothing flat  k. dili çok çabuk. 
in one go  bir kerede, bir seferde: He  drank all the beer in one go. Biranın tümünü bir  dikişte içti. 
in one sense  bir anlamda, bir taraftan. 
in one´s mind´s eye hayalinde, kafasında. 
in one´s pocket  nüfuzu altında, avucunun içinde.
in one´s spare time  boş vaktinde: Do it in your spare time! Onu boş vaktinde yap! 
in operation  yürürlükte.
in order that  diye, ta ki. 
in order that -sin diye: in order that he may see görsün diye. 
in order to için: in order to see görmek için. 
in order to keep up appearances  ele güne karşı rezil olmamak için. 
in other words  yani, demek. 
in our midst  aramızda. 
in part  kısmen. 
in particular  özellikle.
in parts  parça parça, kısım kısım. 
in passing  1. geçerken. 2. tesadüfen.
in patches  kısmen, yer yer.
in pawn  rehinde.
in perpetuity  ebediyen, her zaman için, daima.
in person şahsen, bizzat.
in place  yerinde. 
in place of  -in yerine. 
in plain English  açıkçası. 
in plain English  1. açıkça. 2. açıkçası. 
in play  şaka olarak.
in point of  bakımından. 
in point of fact aslında, gerçekte. 
in position  tam yerinde. 
in practice  pratikte, uygulamada. 
in press  baskıda, basılmakta. 
in private  1. gizlice, gizli olarak. 2. başkaları yokken, baş başa.
in process of construction inşa halinde, yapılmakta. 
in proportion to  -e oranla, -e göre. 
in protest against -e protesto olarak. 
in public alenen, açıkça, herkesin önünde. 
in pursuance of  yerine getirirken, peşinde koşarken, gerçekleştirmeye çalışırken: He sacrificed his wealth in pursuance of his ideals. İdeallerinin peşinde koşarken servetini feda etti.
in regard to  bak. with regard to.  
in relation to ... hakkında: She said nothing in relation to that matter. O mesele hakkında hiçbir şey söylemedi.
in reply to  -e cevap olarak. 
in respect of 1. -e gelince. 2. ile ilgili olarak. 
in respect to  1. ile ilgili olarak. 2. ile ilgili. 
in response to  -e karşılık; -e karşılık olarak.
in retrospect  geçmişe bakarak.
in return for  -e karşılık olarak, -in karşılığında.
in revenge for  -den öç almak için. 
in s.o.´s stead  birinin yerine, birinin namına: Çetin can go in his stead. Onun yerine Çetin gidebilir. 
in search of  aramaya; aramakta, peşinde. 
in self-defense  kendini korumak için.
in sequence  1. sırayla. 2. art arda.
in seventh heaven  çok mutlu. 
in shore kıyıya yakın.
in short  kısaca, sözün kısası. 
in short course  kısaca. 
in short order çabuk. 
in short order  çarçabuk.
in sight  görünürde. 
in single file  tek sıra halinde. 
in so far as  -diği kadar/derecede. 
in so many words  açık seçik bir şekilde, açıkça. 
in some  ways  bazı bakımlardan. 
in some measure  bir dereceye kadar, kısmen. 
in spite of -e rağmen, -e karşın: He´s carrying on in spite of the difficulties. Zorluklara rağmen devam ediyor. 
in stock tic. mevcut.
in sum  sözün kısası, kısaca. 
in tandem  1. art arda dizilmiş bir şekilde. 2. koordinasyon içinde, birbirine bağlı olarak; ortaklaşa, birlikte, beraber. 
in ten seconds flat  tam on saniyede. 
in terms of  1. ... açıdan: Don´t look at the situation in those terms! Duruma o açıdan bakma! 2. k. dili -e gelince, -ce/-çe: In terms of money she´s well fixed. Paraca iyi durumda.
in that  -diğinden, -diğinden dolayı; çünkü; -diğine göre, mademki, madem. 
in that case  o takdirde. 
in the absence of #AD?
in the abstract kavram olarak: He approves of it in the abstract, but not in practice. Onu uygulamada değil, kavram olarak beğeniyor.
in the aggregate toplam olarak.
in the background  ikinci planda. 
in the bag  k. dili emin, garantili; çantada keklik.
in the cards  k. dili muhtemel, olası. 
in the circumstances bak. under the circumstances. pomp and circumtance tantana, debdebe.
in the clouds  hayal âleminde, dalgın. 
in the course of  sırasında, esnasında. 
in the course of  sırasında, esnasında. 
in the course of time  zamanla. 
in the crunch  k. dili paçası sıkışınca.
in the dark  1. karanlıkta. 2. habersiz.
in the end  sonunda, eninde sonunda. 
in the event of  takdirde, halinde.
in the extreme  son derece.
in the eyes of  -in gözünde. 
in the face of  karşısında. 
in the family way  k. dili gebe, hamile.
in the flesh  bizzat. 
in the hole  k. dili borçlu; para kaybetmiş durumda. 
in the interest of  ... yararına, ... için. 
in the interim  aradaki zamanda.
in the land of the living  sağ, hayatta. 
in the large  bütün kapsamı ile.
in the light of the facts  olayların gelişmesine göre, olayların ışığı altında.
in the long run  uzun vadede; eninde sonunda.
in the long run  zamanla, eninde sonunda. 
in the long term  uzun vadede. 
in the lump  bütünüyle, bütün olarak.
in the main  çoğunlukla, çoğu.
in the matter of  ... konusunda. 
in the meantime  o/bu arada, o/bu süre içinde.
in the midst of  -in ortasında, -in arasında.
in the morning  sabahleyin.
in the name of  1. adına, namına, yerine. 2. başı için, hakkı için, aşkına. 
in the nature of things  doğal olarak, tabiatıyla.
in the neighborhood of  yaklaşık olarak, civarında.
in the nick of time  tam zamanında.
in the nick of time  tam zamanında (Gecikmeye hiç yer olmayan durumlar için kullanılır.): Reinforcements arrived in the nick of time. Takviyeler tam zamanında vardı. 
in the nude  çıplak olarak, çıplak.
in the offing  yakında, pek uzak olmayan (olay).
in the open açık havada. f. 1. açmak; açılmak. 2. başlamak; başlatmak. 3. yaymak, sermek. 4. açığa vurmak. 
in the presence of (birinin) önünde/yanında/huzurunda: in the presence of a large company büyük bir topluluk önünde. Don´t say that in her presence! Onun yanında söyleme! You are in the presence of the emperor. İmparatorun huzurunda bulunuyorsunuz.
in the process of time  zamanla, zaman geçtikçe.
in the raw  1. doğal halde, işlenmemiş. 2. k. dili çıplak.
in the rough  1. kaba taslak durumda. 2. işlenmemiş durumda.
in the same breath bir solukta, aynı zamanda. 
in the second place  ikinci olarak, ondan sonra. 
in the short haul/term kısa vadede. 
in the short run  kısa vadede.
in the short term  kısa vadede. 
in the thick of the battle  muharebenin en şiddetli yerinde. 
in the vicinity of  1. dolaylarında, civarında: She lives in the vicinity of Taksim. Taksim civarında oturuyor. 2. k. dili aşağı yukarı, yaklaşık olarak: His salary is in the vicinity of two billion a month. Ayda aşağı yukarı iki milyar maaş alıyor.
in the wake of  1. -in ardında, -in peşinde. 2. -in ardından, -den sonra; ... sonucunda.
in the world  k. dili Allah aşkına, Allahı/Allahını seversen (Soru zamirleriyle kullanılır.): What in the world is that? O ne, Allahını seversen? How in the world did you do that? Onu nasıl yaptın Allah aşkına? 
in this connection  bu münasebetle, bu hususta.
in three months  üç aya kadar. 
in time  1. vaktinde, zamanında (yetişmek/yetiştirmek): Can you finish this in time? Bunu vaktinde yetiştirebilir misiniz? We can´t get there in time. Yetişemeyiz. 2. zamanla: In time you too will become a general. Zamanla sen de general olursun. 
in total  1. toplam olarak. 2. bütünüyle, tamamıyla.
in tow  k. dili beraberinde: He had his girl friend in tow as well. Beraberinde kız arkadaşı da vardı. 
in triplicate üç kopya olarak.
in truth  hakikaten, gerçekten.
in tune  akortlu. 
in turn  1. sıra ile; sırasıyla; nöbetleşe: Each charge was mowed down in turn by their deadly fire. Hücuma kalkan her grup onların öldürücü ateşiyle helak oldu. 2. kâh ... kâh ...: She was cutting and tender in turn. Kâh kırıcı, kâh şefkatliydi. 
in two  iki kısma, ikiye (kesmek/bölmek/ayırmak). 
in two shakes (of a lamb´s tail) k. dili hemen, bir çırpıda, bir lahzada. 
in unison  1. birlikte, beraber (yapmak). 2. hep bir ağızdan, hep beraber.
in vain  boş yere, boşuna.
in view  görünürde, ortada. 
in view of  -den dolayı, ... yüzünden, -i göz önünde tutarak.
in/at a pinch  gerektiğinde, gereğinde; sıkışınca.
inability i. yetersizlik, ehliyetsizlik; yeteneksizlik; güçsüzlük; beceriksizlik.
inaccessible s. yanına varılmaz, erişilmez.
inaccurate s. yanlış, kusurlu, hatalı.
inaction i. hareketsizlik. 
inactive s. 1. hareketsiz. 2. kim. etkisiz. 3. tic. durgun.
inactivity i. 1. hareketsizlik. 2. kim. etkisizlik. 3. tic. durgunluk.
inadequate s. 1. yetersiz. 2. eksik, noksan.
inadmissible s. kabul olunmaz, uygun görülmez.
inadvertent s. kasıtsız, elde olmayan.
inalienable s. 1. (kişinin) elinden alınamayacak (hak). 2. satılamaz, devrolunamaz.
inane s. 1. boş, anlamsız. 2. budala, aptal; budalaca, aptalca.
inanimate s. 1. cansız, ruhsuz, ölü. 2. donuk, sönük.
inappropriate s. uygunsuz, yersiz, münasebetsiz.
inapt s., bak. inept.
inarticulate s. 1. kendini iyi ifade edemeyen. 2. anlaşılmaz. 3. dilsiz. 4. iyi ifade edilmemiş.
inasmuch z. 
inasmuch as  1. -diğine göre, mademki. 2. -diği derecede/kadar.
inattention i. dikkatsizlik.
inattentive s. dikkatsiz.
inattentiveness i. dikkatsizlik.
inaugural s. açılış töreni ile ilgili.
inaugurate f. 1. resmen işe başlatmak, (birini) törenle bir göreve getirmek. 2. törenle açmak, açılış töreniyle başlatmak. 3. başlamak; başlatmak, -in başlangıcı olmak.
inauguration i. 1. resmen işe başlama. 2. göreve başlama töreni. 3. açılış töreni, açılış.
inauspicious s. uğursuz, meşum.
inborn s. 1. (birinin) tabiatında olan, doğuştan gelen. 2. irsi, kalıtsal.
inbound s. 1. limana/havaalanına giren (gemi/uçak). 2. şehir merkezine doğru giden (tren, otobüs v.b.).
inbred s. uzun zaman boyunca edinilegelmiş.
incalculable s. hesap edilemez, hesaplanamayan; haddi hesabı olmayan.
incandescence i. akkorluk.
incandescent s. akkor. 
incandescent lamp  elektrik ampulü.
incandescent lamp  ampul. 
incapable s. yeteneksiz, kabiliyetsiz; âciz, güçsüz. 
incapacitate f. güçsüz duruma getirmek; iş yapamaz duruma getirmek.
incapacity i. güçsüzlük, yeteneksizlik. 
incapacity for (bir şeyi) yapamama.
incarcerate f. hapsetmek.
incarnate s. 1. cisimlenmiş. 2. insan şekline girmiş.
incase f., bak. encase.
incautious s. dikkatsiz, tedbirsiz, düşüncesiz.
incendiary s. 1. kasten yangın çıkaran. 2. kışkırtıcı, karışıklık çıkaran. i. kundakçı. 
incendiary bomb  yangın bombası.
incense 1 i. günlük, buhur, tütsü.
incense 2 f. kızdırmak, öfkelendirmek.
incentive i. 1. isteklendiren ödül; özendirici şey. 2. dürtü, güdü. 
incentive pay  teşvik primi.
inception i. başlama, başlangıç.
incessant s. devamlı, sürekli, ardı arkası kesilmeyen.
incessantly z. sürekli olarak, ardı arkası kesilmeden.
incest i. ensest, yakın akraba ile cinsel ilişki kurma.
inch i. inç, parmak, 2,54 cm. 
inch along  1. yavaş yavaş ilerlemek. 2. yavaş yavaş hareket ettirmek. 
incidence i. of (bir şeyin) meydana gelmesi: The incidence of cholera has been declining. Kolera vakaları azalmakta.
incident i. olay, hadise, vaka. s. to -e ait olan, -e özgü; ile beraber gelen.
incidental s. 1. ikinci derecede olan/sayılan: incidental expenses yan masraflar. 2. tesadüfen meydana gelen, tesadüfi. 3. to -e ait olan, -e özgü; ile beraber gelen: problems incidental to divorce boşanmanın yol açabileceği sorunlar.
incidentally z. aklıma gelmişken.
incinerate f. yakıp kül etmek.
incinerator i. çöp fırını; fırın.
incipient s. henüz başlamakta olan, yeni başlayan.
incise f. hakketmek, oymak, kazımak.
incision i. 1. yarma, deşme. 2. tıb. ensizyon.
incisive s. 1. keskin. 2. zeki.
incisor i. kesicidiş.
incite f. kışkırtmak, tahrik etmek; teşvik etmek.
incitement i. kışkırtma, tahrik; teşvik.
incivility i. 1. kabalık, nezaketsizlik. 2. kaba davranış.
inclement s. sert, fırtınalı (hava).
inclination i. 1. eğilim, meyil; istek, heves. 2. eğim, eğiklik.
incline 1 f. 1. -e yöneltmek, -e sebep olmak: It inclined him to support us. Onu bizi desteklemeye yöneltti. 2. to eğiliminde olmak: His thought inclines to the radical. Düşüncesinde radikalliğe bir eğilim var. 3. eğilmek, meyletmek. 4. to (renk) -e çalmak. 
incline 2 i. meyil, eğim.
incline one´s ear  kulak kabartmak. 
incline one´s head başını eğmek. 
inclined plane  eğri yüzey. 
inclose f., bak. enclose.
inclosure i., bak. enclosure.
include f. 1. içine almak, içermek, kapsamak. 2. dahil etmek, katmak.
included s. dahil. 
inclusion i. 1. dahil etme, katma; dahil olma, katılma. 2. içindeleme. 3. katılan şey.
inclusive s. 1. of -i kapsayan, dahil: The charge is thirty million liras inclusive of service. Hesap, servis dahil otuz milyon lira tuttu. 2. içlemci.
incognito z. takma adla; kılık değiştirerek.
incoherence i. tutarsızlık.
incoherency i., bak. incoherence.
incoherent s. 1. anlaşılmayan, anlaşılmaz (sözler/sesler). 2. tutarsız, rabıtasız, bağlantısız (sözler/fikirler).
income i. gelir, kazanç. 
income tax  gelir vergisi. 
incoming s. 1. giren, ele geçen. 2. yeni (hükümet/yıl).
incommensurate s. 1. oransız. 2. yetersiz.
incommunicado z. 
incommunicative s. bildiğini başkalarına söylemeyen, ketum.
incomparable s. 1. eşsiz, emsalsiz. 2. with/to ile karşılaştırılamaz, ile kıyaslanamaz.
incompatibility i. uyuşmazlık, bağdaşmazlık.
incompatible s. 1. birbirine uymayan, birbirine zıt. 2. uyuşmaz, bağdaşmaz.
incompetence i. beceriksizlik, yetersizlik.
incompetency i., bak. incompetence.
incompetent s. 1. beceriksiz, yetersiz, gereken yetenekte olmayan. 2. huk. ehliyetsiz.
incomplete s. eksik, noksan, bitmemiş; kusurlu.
incomprehensible s. anlaşılmaz, akıl almaz.
incomprehension i. anlayışsızlık, kavrayamama.
inconceivable s. kavranılmaz, anlaşılmaz.
inconclusive s. 1. bir sonuca varmayan, sonuçsuz. 2. inandırıcı olmayan. 3. etkisiz.
incongruity i. 1. uyuşmazlık, bağdaşmazlık. 2. uygunsuzluk, yersizlik. 3. uyuşmayan kısım/şey.
incongruous s. 1. uyuşmaz, bağdaşmaz. 2. uygunsuz, yersiz.
inconsequent s. 1. tutarsız. 2. mantıksız. 3. konu dışı.
inconsequential s. 1. yersiz. 2. önemsiz.
inconsiderate s. düşüncesiz, saygısız.
inconsistent s. tutarsız; yaptıkları birbirini tutmayan (kimse); her zaman aynı seviyeyi tutmayan (iş). 
inconsolable s. avutulamaz, teselli edilemez; tesellisiz, tesellisi olmayan.
inconspicuous s. 1. farkedilmeyen, göze çarpmayan. 2. önemsiz.
inconstant s. 1. kararsız, değişken. 2. vefasız.
incontestable s. tartışılmaz, itiraz edilemez, su götürmez.
incontinent s. 1. kendini tutamayan. 2. idrarını tutamayan.
incontrovertible s. yadsınamaz, inkâr edilemez.
incontrovertibly z. yadsınamayacak şekilde.
inconvenience i. güçlük, zahmet, rahatsızlık. f. zahmet vermek, rahatsız etmek. 
inconvenient s. 1. uygunsuz. 2. zahmetli, müşkül. 3. elverişsiz.
incorporate f. 1. içermek, kapsamak. 2. into/in -e dahil etmek, -e katmak. 3. anonim şirket haline getirmek. 4. birleştirmek; birleşmek. 5. cisimlendirmek.
incorporated s. anonim.
incorrect s. 1. yanlış. 2. düzeltilmemiş. 3. biçimsiz.
incorrigible s. adam olmaz, yola getirilemez, düzelmez (kimse).
incorruptible s. 1. rüşvet kabul etmez. 2. ahlakı bozulmaz. 3. bozulmaz, çürümez, kokuşmaz.
increase 1 f. 1. artmak, çoğalmak; artırmak, çoğaltmak. 2. büyümek, gelişmek; verimli olmak; büyütmek, geliştirmek.
increase 2 i. 1. artış, artma, çoğalma. 2. ürün. 3. kâr. 4. hâsılat. 
increasingly z. gittikçe artarak: become increasingly difficult gittikçe zorlaşmak.
incredible s. 1. inanılmaz, akıl almaz. 2. k. dili harika.
incredulity i. 1. inanmazlık. 2. kuşku.
incredulous s. 1. inanmayan. 2. kuşkulu, kuşkulanan.
incredulousness i., bak. incredulity.
increment i. artış, artma, çoğalma.
incriminate f. suçlamak.
incrust f., bak. encrust.
incubate f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. civciv çıkarmak. 3. kafasında (plan) kurmak.
incubation i. kuluçka dönemi.
incubator i. 1. kuluçka makinesi. 2. kuvöz.
inculcate f. öğretmek, tekrarlayarak kafasına sokmak, aşılamak.
incumbency i. 1. görev, vazife. 2. görev süresi.
incumbent s. 
incur f. (--red, --ring) 1. uğramak, maruz kalmak, girmek. 2. üstüne çekmek, uyandırmak. 
incur a debt  borçlanmak, borca girmek.
incurable s. onulmaz, amansız, şifasız.
incurious s. 1. meraksız. 2. ilgisiz, kayıtsız.
incursion i. akın, hücum, saldırı.
indebted s. 1. borçlu. 2. teşekkür borçlu, minnettar.
indecent s. 1. yakışıksız, edepsiz, kaba. 2. huk. toplum töresine aykırı.
indecipherable s. okunmaz, çözülmez, sökülmez.
indecision i. kararsızlık.
indecisive s. 1. kararsız. 2. kesin olmayan.
indecorous s. uygunsuz, münasebetsiz, yakışıksız, yakışık almayan.
indecorum i. 1. uygunsuz davranış/söz, uygunsuzluk. 2. uygunsuzluk, uygunsuz olma.
indeed z. 1. gerçekten, hakikaten. 2. doğrusu, doğrusu istenirse, gerçeği söylemek gerekirse. 
indefatigable s. yorulmaz, yorulmak bilmez.
indefensible s. savunulamaz.
indefinable s. 1. anlatılması zor; anlatılması imkânsız. 2. belli olmayan, belirsiz. 3. tanımlanması zor.
indefinite s. 1. belirsiz. 2. dilb. belgisiz. 
indefinite article  dilb. belgisiz sıfat: bir (İngilizcede a, an). 
indefinite pronoun  dilb. belgisiz zamir.
indefinite pronoun  belirsizlik zamiri. 
indelible s. 1. silinmez, çıkmaz, giderilmez (leke/iz). 2. silinmez, kalıcı (izlenim/etki/duygu). 3. sabit (boya/mürekkep). 
indelible ink  sabit mürekkep. 
indelible pencil  kopya kalemi.
indelicacy i. 1. uygunsuzluk. 2. kabalık.
indelicate s. 1. uygun olmayan. 2. kaba, nazik olmayan, nezaketsiz.
indemnify f. 1. zararını ödemek. 2. zarar görmeyeceğine dair peşinen kefil olmak.
indemnity i. 1. tazminat, ödence. 2. kefalet, teminat, güvence.
indent 1 f. 1. içerlek yazmak, paragraf başı yapmak. 2. çentmek. 3. (for) İng. -i sipariş etmek; sipariş vermek. 4. (for) İng. -i talep etmek; talepte bulunmak. 5. on/upon İng. (para fonundan/malzemeden) bir miktarı çıkarıp kullanmak. 6. on/upon İng. -e sipariş vermek. 7. on/upon İng. -den talepte bulunmak.
indent 2 i., İng. 1. sipariş. 2. talep.
indentation i. 1. içerlek yazma. 2. (satır için) içerlek olma.
indenture i. sözleşme. f. kontratla/senetle bağlamak.
independence i. bağımsızlık. 
independent s. 1. bağımsız. 2. başına buyruk. 3. (ekonomik açıdan) bağımsız, kendi geliri ile geçinebilen. 4. pol. bağımsız. i., pol. bağımsız.
independently z. 1. bağımsız olarak. 2. birbirini etkilemeden.
indescribable s. tanımlanamaz, anlatılmaz.
indestructible s. yıkılmaz, yok edilemez.
indeterminate s. 1. sınırsız, belirsiz, bellisiz. 2. kuşkulu.
index çoğ. --es (în´deksîz)/in.di.ces (în´dısiz) i. 1. dizin, indeks, fihrist. 2. katalog. 3. gösterge. f. 1. (kitap) için dizin hazırlamak, (kitabın) indeksini yapmak. 2. işaret etmek, göstermek. 
index card  fiş.
index finger  işaretparmağı. 
indicate f. işaret etmek, göstermek, imlemek.
indication i. 1. bildirme, anlatma, gösterme. 2. belirti, delil, gösterge, işaret.
indicative s. 
indicator i. gösterge, ibre.
indict f. for ile suçlamak.
indictment i. 1. iddianame, savca. 2. suçlama. 3. dava açma.
indifference i. ilgisizlik; aldırmazlık. 
indifferent s. 1. ilgisiz; aldırmaz, umursamayan. 2. vasat, sıradan. 
indigenous s. 1. yerli. 2. to (bir yere) özgü, (bir yerde) doğal olarak bulunan/yetişen.
indigent s. yoksul, fakir.
indigestible s. hazmedilemez.
indigestion i. sindirim güçlüğü, hazımsızlık, mide fesadı.
indignant s. (haksızlıktan dolayı) kızgın, öfkeli.
indignation i. (haksızlıktan dolayı) kızgınlık, öfke.
indignity i. küçük düşürücü hareket, hakaret; onur kırıcı durum.
indigo i. 1. çivit rengi, çivit mavisi. 2. bot. çivitotu, indigo, Indigofera tinctoria. s. çivit rengi, çivit mavisi, çividi. 
indigo  plant bot. çivitotu, indigo, Indigofera tinctoria.
indigo blue çivit rengi, çivit mavisi.
indigo-blue s. çivit rengi, çivit mavisi, çividi.
indirect s. 1. dolaylı. 2. dolaşık, dolambaçlı.
indirect cost  dolaylı masraf. 
indirect lighting  dolaylı ışıklandırma. 
indirect object  dilb. dolaylı tümleç, -e halindeki isim. 
indirect object  dilb. dolaylı tümleç. 
indirect tax  dolaylı vergi.
indirectly z. dolaylı olarak.
indiscernible s. seçilemez, ayırt edilemez, farkedilemeyecek.
indiscreet s. 1. düşünmeden davranan; boşboğaz. 2. düşüncesizce yapılan.
indiscrete s. kısımlara bölünmemiş, toplu halde.
indiscretion i. 1. düşünmeden davranma; boşboğazlık. 2. düşüncesiz bir davranış; düşüncesizce söylenen söz.
indiscriminate s. gelişigüzel, rasgele; ayırt edilmemiş, karışık.
indispensable s. vazgeçilmez; zaruri. 
indispose f. 1. hevesini kırmak, soğutmak. 2. rahatsız etmek.
indisposed s. 1. rahatsız, hasta, keyifsiz. 2. isteksiz.
indisposition s. 1. rahatsızlık, keyifsizlik. 2. isteksizlik.
indisputable s. su götürmez, kesin, tartışılmaz.
indistinct s. belirsiz, müphem, iyice görülmeyen.
indistinguishable s. ayırt edilmesi olanaksız, seçilemez.
individual s. 1. her ... kendi ...: This decision will be up to the individual agencies. Bu konuda her acente kendi kararını verecek. The individual tiles are each a work of art. Her çini başlı başına bir sanat eseri. 2. bireysel, kişisel: individual differences kişisel farklılıklar. 3. tek kişilik. i. 1. birey, fert. 2. kişi, kimse, şahıs.
individualism i. bireycilik.
individualist i. bireyci.
individuality i. bireysellik.
individually z. tek tek, ayrı ayrı.
indivisible s. bölünmez.
indoctrinate f. 1. bir düşünce sisteminin esaslarını öğretmek. 2. -in beynini yıkamak. 
indoctrinate s.o. with birine (bir fikri) aşılamak/telkin etmek.
indolent s. 1. tembel, üşengen, üşengeç. 2. tıb. ağrısız.
indomitable s. yılmaz, boyun eğmez.
indoor s. 1. iç mekânlara uygun; iç mekânlarda kullanılan: indoor shoes iç mekânlarda giyilen ayakkabılar. 2. kapalı: indoor tennis court kapalı tenis kortu. 3. iç mekânlarda yapılan: He´s got an indoor job. Onun işi içeride çalışmasını gerektiriyor. 4. tiy. iç mekânda geçen (sahne).
indoors z. içeride; içeri, içeriye: Stay indoors! İçeride kal! She went indoors. İçeri gitti.
indorse f., bak. endorse.
induce f. 1. neden olmak. 2. ikna etmek, kandırıp yaptırmak.
inducement i. 1. neden, vesile. 2. ikna, teşvik.
induct f. 
induct s.o. into  birini resmen -in üyesi yapmak. 
induct s.o. into the army  birini askere almak.
induction i. 1. göreve getirme. 2. man. tümevarım. 3. sonuç çıkarma. 4. elek. indüksiyon, indükleme.
inductive s. 1. man. tümevarımsal. 2. elek. indükleyen, indüksiyon yapan.
inductive reasoning  tümevarımlı usavurma.
indulge f. 1. (sakınılması gereken bir şeye) teslim olmak: She indulged her desire for candy. Şeker yeme arzusuna yenildi. 2. in kendine bir şey yapma izni vermek: I haven´t indulged in a cigarette for a week. Bir haftadır sigaradan uzak duruyorum. 3. (arzu, rica v.b.´ni) yerine getirmek. 4. -e yüz vermek: Don´t indulge that naughty child. O yaramaz çocuğa yüz verme. 5. k. dili içki içmek.
indulgence i. 1. yüz verme, müsamaha. 2. in kendine (bir şey yapma) izni verme. 
indulgent s. yüz veren, müsamahakâr.
industrial s. endüstriyel, sınai, işleyimsel.
industrial action İng. grev; işi yavaşlatma. 
industrial arts  endüstriyel sanatlar. 
industrial engineer  endüstri mühendisi. 
industrial estate İng. organize sanayi bölgesi. 
industrial school  endüstri meslek lisesi.
industrialise f., İng., bak. industrialize.
industrialist i. sanayici.
industrialize f. sanayileştirmek.
industrious s. çalışkan, gayretli.
industry i. 1. sanayi, endüstri, işleyim. 2. çalışkanlık, gayret. 
inebriate f. sarhoş etmek, mest etmek.
inedible s. yenmez.
ineffable s. 1. sözü edilmez, ağza alınmaz (kutsal). 2. tarifsiz, anlatılmaz.
ineffective s. 1. etkisiz (çare, ilaç v.b.). 2. beceriksiz (yönetici, işçi v.b.).
ineffectual s. 1. etkisiz (çare, ilaç v.b.). 2. başarısız; beceriksiz (yönetici, işçi v.b.).
inefficient s. 1. istenilen etkiyi uyandırmayan, etkisiz. 2. zaman ve enerjiyi ekonomik bir şekilde kullanmayan, verimsiz, randımansız (iş yöntemi, makine v.b.).
inelegant s. zarif olmayan, incelikten yoksun.
ineligible s. 
ineluctable s. kaçınılmaz.
inept s. 1. uygunsuz, yersiz, yakışıksız. 2. beceriksiz, hünersiz.
ineptitude i. 1. uygunsuzluk. 2. beceriksizlik. 3. gaf, pot.
inequality i. 1. eşitsizlik, farklılık. 2. değişebilirlik, değişkenlik.
inequitable s. haksız, insafsız.
inequity i. haksızlık, insafsızlık.
inert s. 1. hareket edemeyecek durumda olan; hareketsiz. 2. yavaş işleyen. 3. yavaş harekete geçen; uyuşuk, tembel. 4. fiz., kim. atıl, süreduran, inert.
inertia i. 1. fiz., kim. atalet, süredurum. 2. uyuşukluk, tembellik.
inescapable s. kaçınılmaz.
inessential s. gereksiz.
inestimable s. 1. hesaba sığmaz, hesapsız. 2. paha biçilmez, çok değerli.
inevitable s. kaçınılmaz, çaresiz.
inevitably z. kaçınılmaz şekilde.
inexact s. 1. tam doğru olmayan, yanlış, hatalı. 2. kesin olmayan.
inexcusable s. bağışlanamaz, affedilmez.
inexcusably z. affedilmeyecek şekilde.
inexhaustible s. 1. tükenmez, bitmez tükenmez. 2. yorulmaz.
inexorable s. 1. amansız, insafsız, acımasız. 2. değiştirilemez.
inexpedient s. amaca uygun düşmeyen, elverişsiz.
inexpensive s. ucuz, pahalı olmayan; masrafı az.
inexpensively z. ucuza.
inexperience i. tecrübesizlik, deneyimsizlik, acemilik.
inexperienced s. tecrübesiz, deneyimsiz, acemi.
inexpert s. 1. tecrübesiz, deneyimsiz, acemi. 2. beceriksiz. 3. yetersiz, usta işi olmayan.
inexplicable s. nedeni anlaşılmaz, açıklanamaz; muammalı, esrarengiz.
inexplicably z.  açıklanamayacak şekilde.
inexpressible s. anlatılmaz, ifade edilemez.
inexpressibly z. anlatılamayacak derecede.
inexpressive s. bir anlam/düşünce ifade etmeyen.
inextricable s. 1. içinden çıkılmaz. 2. çözülmez. 3. ayrılmaz; girift.
inextricably z. içinden çıkılamayacak şekilde.
infallibility i. yanılmazlık.
infallible s. yanılmaz, şaşmaz, hata yapmaz.
infallibly z. yanılmadan.
infamous s. 1. adı kötüye çıkmış, (kötü bir şeyden dolayı) meşhur. 2. rezil. 3. ayıp, çok çirkin.
infamy i. rezalet, alçaklık.
infancy i. 1. bebeklik, çocukluk. 2. küçüklük. 3. (tasarı, iş v.b.´nin) başlangıç aşaması, emekleme dönemi.
infant i. bebek, küçük çocuk. s. küçük.
infantile s. 1. çocuğa özgü. 2. çocukça. 3. bebeksi, çocuksu, bebek gibi, ufak bir çocuk gibi. 
infantile paralysis tıb. çocuk felci.
infantilism i., ruhb. bebeksilik.
infantry i. 1. piyadeler, piyade sınıfına ait askerler. 2. piyade, piyade sınıfı.
infantryman çoğ. in.fan.try.men (în´fıntrimîn) i. piyade, piyade askeri.
infatuate f. aklını çelmek, çıldırtmak. 
infatuation i. (with) (-e) hayranlık, delicesine âşık olma.
infect f. bulaştırmak, geçirmek. 
infection i. 1. iltihap. 2. enfeksiyon. 3. bulaşma; bulaştırma.
infectious s. 1. bulaşıcı. 2. başkalarına kolay geçen (gülme/neşe).
infelicitous s. hoş olmayan/nahoş (söz/davranış).
infelicity i. hoş olmayan/nahoş söz/davranış.
infer f. (--red, --ring) (from) (-den) 1. çıkarmak, anlamak. 2. sonuç çıkarmak.
inference i. 1. sonuç çıkarma. 2. man. çıkarım.
inferior s. 1. (to) (-den) aşağı, daha aşağı bir nitelikte olan. 2. kalitesiz.
inferiority i. 1. daha aşağı bir nitelikte olma. 2. kalitesizlik. 
inferiority complex  aşağılık duygusu/kompleksi. 
inferiority complex  aşağılık kompleksi.
infernal s. 1. cehenneme ait. 2. iğrenç.
inferno i. 1. cehennem. 2. cehennem gibi yer.
infertile s. 1. çorak, verimsiz. 2. kısır.
infertility i. 1. verimsizlik. 2. kısırlık.
infest f. (bit/kurt/fare) istila etmek, etrafı sarmak.
infestation i. (bit/kurt/fare) istila etme, etrafı sarma.
infested s. 
infidel i. kâfir.
infidelity i. 1. sadakatsizlik. 2. zina. 3. imansızlık, küfür.
infiltrate f. (örgüt, kuruluş v.b.´ne) sızmak/gerçek kimliğini gizleyerek girmek. 
infiltrate s.o. into birini -e sızdırmak.
infiltration i. (örgüt, kuruluş v.b.´ne) sızma/gerçek kimliğini gizleyerek girme. 
infinite s. 1. sonsuz, sınırsız. 2. bitmez, tükenmez. 3. muazzam bir, çok büyük bir (sabır, dikkat v.b.). 
infinite pains  sonsuz gayret.
infinitely z. son derece, çok.
infinitesimal s. 1. mat. infinitezimal, sonsuzküçük. 2. ölçülemeyecek kadar küçük.
infinitive i., dilb. mastar. 
infinity i. sonsuzluk, sınırsızlık.
infirm s. zayıf, kuvvetsiz, halsiz.
infirmary i. 1. (okulda/fabrikada) revir. 2. hastane. 3. klinik.
infirmity i. 1. zayıflık. 2. hastalık. 3. sakatlık
inflame f. 1. tutuşturmak, alevlendirmek; tutuşmak; alevlenmek. 2. kışkırtmak, tahrik etmek. 3. öfkelendirmek. 4. tıb. iltihaplandırmak.
inflammable s. 1. kolay tutuşan, parlayıcı. 2. kolay kızdırılır.
inflammation i., tıb. 1. kızarma. 2. iltihaplanma, iltihap, yangı.
inflammatory s. kışkırtıcı, tahrik edici.
inflate f. 1. (hava ile) şişirmek. 2. (fiyatları) suni olarak yükseltmek, şişirmek. 3. piyasaya çok miktarda kâğıt para çıkarmak.
inflation i. enflasyon, para şişkinliği.
inflect f. 1. ses tonunu değiştirmek. 2. dilb. çekmek.
inflection i. 1. sesin yükselip alçalması. 2. dilb. çekim. 
inflexible s. 1. eğilmez, bükülmez. 2. hiç esnek davranmayan, katı, sert.
inflexion i., İng., bak. inflection. 
inflict f. (on) (birini) kötü bir şeye uğratmak: inflict pain acı çektirmek.
inflict punishment on  -e ceza vermek/verdirmek.
inflorescence i., bot. çiçek durumu.
inflow i. içeriye akış.
influence i. etki, tesir, nüfuz. f. 1. etkilemek, tesir etmek. 2. sözünü geçirmek.
influential s. nüfuzlu, sözü geçen.
influenza i., tıb. grip, enflüanza.
influx i. 1. içeriye akma. 2. akın.
inform f. 1. (of/about/that) -den haberdar etmek, hakkında bilgi vermek, -i bildirmek: I informed him that I would not come tomorrow. Ona yarın gelmeyeceğimi bildirdim. 2. bilgilendirmek. 3. against/on -i ihbar etmek.
informal s. resmi olmayan; teklifsiz.
informality i. resmi olmama; teklifsizlik. 
informally z. gayri resmi olarak; teklifsizce.
informant i. bilgi veren kimse.
information i. 1. bilgi, haber. 2. danışma. 
information booth danışma, müracaat, danışma yeri.
information desk danışma, danışılan yer.
informative s. bilgilendirici, aydınlatıcı, öğretici, eğitici.
informed s. bilgili, haberli. 
informer i. jurnalci, ihbarcı, muhbir.
infraction i. (kuralları) bozma, ihlal.
infrared s. kızılötesi, kızılaltı, enfraruj.
infrastructure i. altyapı, enfrastrüktür.
infrequent s. seyrek.
infringe f. 1. (anlaşma, antlaşma v.b.´ni) bozmak, ihlal etmek. 2. on/upon -e tecavüz etmek.
infringement i. 1. (anlaşma, antlaşma v.b.´ni) bozma. 2. on/upon -e tecavüz etme.
infuriate f. gazaba getirmek, çileden çıkarmak.
infuse f. 1. with -i aşılamak; into -e aşılamak. 2. into içine dökmek/akıtmak. 3. (çay) demlemek, demlendirmek.
infusion i. 1. içine dökme/akıtma; içine dökülme. 2. demleme, demlendirme. 3. demlenmiş içecek (çay/ilaç). 4. tıb. damara zerketme, içitim.
ingenious s. 1. çok becerikli, hünerli, maharetli, mahir. 2. usta işi, mahirane.
ingeniously z. ustalıkla, mahirane bir şekilde.
ingenuity i. ustalık, maharet, hüner.
ingenuous s. 1. saf, masum. 2. açıkyürekli, samimi, candan.
inglorious s. 1. utandırıcı, yüz kızartıcı. 2. şerefsiz. 3. tanınmamış.
ingoing s. 1. iktidara yeni gelen (hükümet). 2. kabaran (deniz).
ingot i. külçe.
ingrate i. nankör kimse.
ingratiate f. 
ingratiate o.s. with s.o.  birinin gözüne girmek; birinin gözüne girmeye çalışmak.
ingratitude i. nankörlük.
ingredient i. (karışımdaki) madde, malzeme: What are the ingredients in this cake? Bu kekin malzemesi ne?
ingrowing s. içe doğru büyüyen.
inguinal s. kasıksal, kasığa ait. 
inguinal gland  anat. kasık bezi.
inhabit f. -de oturmak.
inhabitable s. içinde oturulur, oturmaya elverişli.
inhabitant i. (bir yerde) oturan kimse, sakin.
inhalation i. 1. nefes alma. 2. (sigara dumanı v.b.´ni) içine çekme.
inhale f. 1. nefes almak. 2. (sigara dumanı v.b.´ni) içine çekmek. 
inherence i. (bir şeye/birine) özgü olma.
inherency i., bak. inherence.
inherent s. 1. in (bir şeye/birine) özgü/has. 2. esas, asıl, öz: inherent rights temel haklar. 
inherit f. (from) -e (-den) miras kalmak, -e (-den) kalmak, (bir şeyin) mirasçısı/vârisi olmak: She inherited it from her grandfather. Ona dedesinden kaldı.
inheritance i. 1. miras, kalıt. 2. biyol. kalıtım, soyaçekim. 
inheritance tax veraset vergisi.
inherited s. 1. irsi, kalıtsal. 2. miras kalan.
inheritor i. mirasçı, vâris.
inhibit f. -e ket vurmak. 
inhibit s.o. from  birinin (bir şey yapmasına) ket vurmak.
inhibited s. duygularını pek dışa vuramayan.
inhibition i. 1. ket vurma/vurulma. 2. ruhb. inhibisyon, inhibe etme.
inhospitable s. 1. konukseverlik göstermeyen. 2. yaşanması zor olan (yer/iklim).
inhuman s. 1. insanlıktan çıkmış; acımasız, zalimane. 2. çok soğuk, robot gibi. 3. insana göre yapılmamış/olmayan.
inhumane s. zalim, merhametsiz.
inhumanity i. insaniyetsizlik.
inimical s. 1. to -e düşman: That village is inimical to strangers. O köy yabancılara düşman. 2. to -e ters düşen, -e karşıt; -e zararlı: His plan is inimical to our interests. Onun planı bizim çıkarlarımıza ters düşüyor.
inimitable s. 1. taklit edilemez. 2. eşsiz.
iniquity i. 1. günah. 2. kötülük. 3. haksızlık, adaletsizlik.
initial s. baştaki, birinci, ilk. i. birinin adı veya soyadının baş harfi. f. (--ed/--led, --ing/--ling) parafe etmek.
initially z. ilkin, başta, başlangıçta, önce. 
initiate 1 f. 1. başlatmak. 2. into -e alıştırmak, -i göstermek. 3. into -i törenle üyeliğe kabul etmek.
initiate 2 i. üyeliğe yeni kabul edilmiş kimse.
initiation i. 1. üyeliğe kabul töreni. 2. başlatma.
initiative i. 1. inisiyatif. 2. girişim, teşebbüs. 
initiator i. başlatan kimse.
inject f. 1. şırınga etmek, enjeksiyon yapmak. 2. katmak, vermek.
injection i. enjeksiyon, iğne.
injudicious s. akılsızca; aklını kullanmayan.
injunction i., huk. (birinin bir şey yapmasını/yapmamasını emreden, mahkemece verilen) karar.
injure f. 1. (bir uzva) zarar vermek, (bir uzvu) yaralamak/incitmek/zedelemek. 2. zarar/ziyan vermek: It could injure your reputation. Adına halel getirebilir.
injured s. yaralı.
injurious s. 1. zararlı, dokunur. 2. kırıcı, yerici, aşağılayıcı.
injury i. 1. yara; zarar. 2. zarar, ziyan. 3. eza, üzgü. 4. haksızlık.
injustice i. haksızlık, adaletsizlik. 
ink i. mürekkep. 
inkling i. 1. işaret, ipucu. 2. seziş.
inkpad i. ıstampa.
inkwell i. mürekkep hokkası.
inky s. 1. mürekkeplenmiş, mürekkepli. 2. zifiri.
inlaid s. kakma, kakmalı, işlemeli.
inland i. ülkenin denizden uzak yerleri; ülkenin iç kısmı. s. denizden uzak, iç. z. denizden uzakta, iç kısımlarda; iç kısımlara doğru. 
inland revenue İng. yurt içinde tahsil edilen vergi. 
inland sea kapalı deniz, içdeniz.
inland sea  içdeniz. 
inland waters iç sular. 
in-law i., k. dili evlilik dolayısıyla yakın akraba olan kimse.
inlay f. (in.laid) içine kakmak, kakma yapmak. i. 1. kakma işi. 2. dişçi. dolgu.
inlet i. 1. koy, küçük körfez. 2. giriş, giriş yeri.
inmate i. 1. hapishanede/akıl hastanesinde bulunan kimse. 2. sakin. 3. başkası ile aynı evde oturan kimse. 4. birlikte oturan kimse.
inn i. han, otel.
innards i., çoğ., k. dili iç kısımlar, iç organlar.
innate s. 1. (bir şeyin) temelinde/özünde olan. 2. (birinin) tabiatında/özünde olan. 3. irsi, kalıtsal. 4. fels. doğuştan olan.
inner s. 1. iç, dahili. 2. iç, ruhsal. 3. gizli, saklı (anlam v.b.). 
inner city  şehrin merkezinde yoksulların oturduğu mahalle. 
inner resources  manevi kuvvet.
inner significance  derin/gizli anlam. 
inner tube  iç lastik. 
innermost s. en içerideki, en içteki.
inning i., beysbol her iki takımdaki oyuncuların birer vuruş sırası.
innings i. 1. kriket bir takımdaki on oyuncunun oyun dışı edilinceye kadar vuruş sıraları. 2. sıra, nöbet.
innkeeper i. hancı, otelci.
innocence i. 1. masumluk, suçsuzluk. 2. saflık.
innocent s. 1. masum, suçsuz. 2. zararsız. 3. saf, safdil. i. 1. masum kimse/çocuk. 2. aptal kimse. 
innocent amusement  zararsız eğlence.
innocuous s. zararsız, incitmeyen.
innovate f. yenilik çıkarmak, değişiklik yapmak.
innovation i. 1. değişiklik yapma; yenilik getirme. 2. yenilik; değişiklik. 3. yeni metot/alet, yeni şey.
innovator i. yenilik yapan kimse.
innuendo i. olumsuz bir şey ima eden söz, taş, kinaye.
innumerable s. sayısız, hesapsız, pek çok.
inoculate f. aşılamak.
inoculation i. 1. aşı. 2. aşılama.
inoffensive s. zararsız, incitmeyen.
inoperable s. 1. ameliyat edilemez. 2. çalıştırılamaz; uygulanamaz.
inoperative s. işlemeyen, çalışmayan.
inopportune s. zamansız, mevsimsiz, uygunsuz, sırasız.
inordinate s. 1. aşırı. 2. düzensiz.
inorganic s. inorganik. 
inorganic chemistry  inorganik kimya.
inpatient i. hastanede yatan hasta.
input i. 1. (birinden gelen) düşünceler/sözler. 2. ekon., elek. girdi. 3. bilg. girdi, giriş. 4. katma, verme. 
input data  bilg. girdi, giriş verileri.
input device  bilg. girdi aygıtı.
input-output s., bilg. girdi-çıktı, giriş-çıkış.
inquest i. (resmi) soruşturma; (nedeni bilinmeyen ölüm hakkında adli) soruşturma.
inquire f. 1. about -i sormak, ... hakkında bilgi almak istemek. 2. into hakkında soruşturma/tahkikat yapmak, soruşturma yaparak -i araştırmak. 3. (of) (-e) sormak. 
inquire after s.o.  birinin hal ve hatırını sormak, birini sormak.
inquiring s. 1. soru sorar gibi (bakış/yüz ifadesi). 2. öğrenmeye hevesli.
inquiry i. 1. araştırma. 2. soruşturma, tahkikat. I received a lot of inquiries about the new tax law. Yeni vergi yasası hakkında epey soru soran oldu. make inquiries (about) (hakkında) bilgi edinmeye çalışmak.
inquisition i. sorguya çekme. 
inquisitive s. meraklı, başkaları hakkında bilgi edinmeyi seven.
inroad i., gen. çoğ. akın, baskın.
insane s. 1. akıl hastası, deli. 2. delice, anlamsız. 
insane person  deli.
insanitary s. hijyenik olmayan, sağlığa zararlı.
insanity i. delilik, cinnet.
insatiability i. doymazlık, açgözlülük.
insatiable s. 1. doymak bilmez, doymaz, kanmaz. 2. açgözlü, obur.
insatiableness i., bak. insatiability.
inscribe f. 1. yazmak, kaydetmek. 2. (yazıt) yazmak, hakketmek. 3. to/for (bir yapıtı imzalayarak) -e ithaf etmek.
inscription i. 1. kitabe, yazıt, yazı. 2. ithaf. 3. madalya veya para üzerindeki yazı.
inscrutable s. 1. ne düşündüğü belli olmayan. 2. ne anlama geldiği belli olmayan.
insect i. böcek. 
insecticide i. böcek ilacı.
insectivorous s. böcekçil.
insecure s. 1. emniyetsiz; tehlikede olan; sağlam olmayan: He feels insecure here. Burada kendini emniyette hissetmiyor. 2. ruhb. kendine güveni olmayan.
insecurity i. 1. emniyetsizlik; tehlikede olma; sağlam olmama. 2. ruhb. kendine güveni olmama. 
inseminate f. 1. döllemek. 2. aşılamak, telkin etmek.
insemination i. dölleme.
insensible s. 1. hissedilemeyecek kadar ufak. 2. baygın. 
insensitive s. düşüncesiz, başkalarını düşünmeyen. 
inseparable s. ayrılmaz.
inseparables i. ayrılmaz dostlar.
insert 1 f. 1. (in) (-e) sokmak. 2. (into) (-e) koymak. 3. arasına koymak.
insert 2 i. 1. araya eklenen şey. 2. kitap ortasına eklenen sayfalar. 3. dergi/gazete arasına konulan ek.
insertion i. 1. ekleme. 2. eklenen şey. 3. bir ilanın gazeteye bir kez konması.
inshore s. kıyıya yakın. z. kıyıya doğru.
inside 1 i. iç, iç taraf: the inside of the box kutunun içi. 
inside 2 s. iç, içteki. 
inside 3 z. içeride; içeriye.
inside 4 edat içine, içerisine; içinde, içerisinde: The mouse is hiding inside that piano. Fare o piyanonun içinde saklanıyor.
inside information  içeriden sızan haberler. 
inside of an hour  bir saate kadar.
inside out  tersyüz.
insider i. içeriden biri, iç yüzünü bilen kimse.
insides i., k. dili bağırsaklar; iç organlar, iç kısımlar.
insidious s. 1. sinsi, gizlice fırsat kollayan. 2. hain, hilekâr.
insight i. anlayış, bir şeyin iç yüzünü kavrama.
insignia i., çoğ. (rütbeyi/makamı simgeleyen) işaretler, alametler.
insignificant s. 1. anlamsız. 2. önemsiz. 3. pek az. 4. ufak. 5. değersiz, değmez.
insincere s. samimiyetsiz, içtenliksiz, ikiyüzlü.
insincerity i. samimiyetsizlik, içtensizlik.
insinuate f. (kötü bir şey) demek istemek, demeye getirmek, (kötü bir şeyi) üstü kapalı söylemek: Are you insinuating that she´s a liar? O yalancı mı demek istiyorsun?
insinuation i. 1. üstü kapalı (kötü) söz. 2. üstü kapalı söyleme.
insipid s. 1. sönük. 2. tatsız, yavan, lezzetsiz.
insist f. (on/upon) (-de) ısrar etmek, (-de) direnmek, (için) diretmek, (-de) ayak diremek, -i tutturmak: She insisted on buying the red dress. Kırmızı elbiseyi almakta ısrar etti. He insisted that there be an immediate investigation. Derhal bir soruşturma açılması için diretti.
insistence i. ısrar, ayak direme.
insistent s. 1. ısrar edici, direngen. 2. ısrarlı.
insofar z. 
insofar as  -diği derecede/kadar.
insolence i. küstahlık.
insolent s. küstah, terbiyesiz, arsız.
insoluble s. 1. çözülmez, halledilmez (problem v.b.). 2. erimez, çözünmez.
insolvency i., huk. aciz hali.
insolvent s., tic. ödeme aczine düşmüş; iflas etmiş, batkın. i. ödeme aczine düşmüş kişi/şirket; müflis kimse, batkın.
insomnia i. uykusuzluk, uyuyamazlık, uyku yitimi. 
insomniac i. uykusuzluk çeken kimse.
insomuch z. 
insomuch as 1. -diğine göre, mademki. 2. -diği derecede/kadar.
insomuch that o kadar ki.
inspect f. teftiş etmek, denetlemek; kontrol etmek, yoklamak.
inspection i. teftiş, denetleme; kontrol, yoklama.
inspector i. müfettiş; denetleyici, denetçi, denetimci, kontrolör.
inspiration i. 1. ilham, esin. 2. aşılama, telkin.
inspire f. 1. ilham etmek, esinlemek. 2. (öfke, sevgi v.b.´ni) uyandırmak. 3. solumak.
inst kıs. instant, institute, institution.
instability i. istikrarsızlık.
install f. 1. (bir aygıtı) (bir yere) takmak; (kalorifer, elektrik v.b.) tesisatı döşemek; (bilgisayar v.b. sistemi) kurmak. 2. (yeni seçilmiş/atanmış birini) törenle makamına getirmek. 
install o.s. in/on   -e oturmak.
installation i. 1. (bir aygıtı) (bir yere) takma; (kalorifer, elektrik v.b.) tesisatı döşeme; (bilgisayar v.b. sistemi) kurma. 2. ask. tesis, kuruluş.
installment i. 1. taksit. 2. kısım, bölüm. 
installment plan  taksit usulü. 
instalment i., İng., bak. installment.
instance i. 1. örnek. 2. kere, defa. 3. durum. 
instant s. 1. ani, hemen olan, derhal olan. 2. acil, ivedi. 3. şimdiki. 4. su katılarak hemen hazırlanan (yiyecek/içecek). i. an, dakika: at this instant bu anda. the instant I came ben gelir gelmez.
instantaneous s. hemen/anında meydana gelen, ani, enstantane.
instantly z. hemen, derhal.
instead z. of -in yerine, -ecek yerde, -eceğine: He came here instead. Oraya gideceğine buraya geldi./Başkasının yerine kendisi buraya geldi.
instep i. ayağın üst kısmı, ağım.
instigate f. kışkırtmak, tahrik etmek, teşvik etmek.
instigation i. kışkırtma.
instigator i. kışkırtıcı.
instil f., İng., bak. instill.
instill f. 1. in/into -e yavaş yavaş aşılamak/telkin etmek. 2. with -i yavaş yavaş aşılamak/telkin etmek.
instillation i. fikir aşılama.
instinct i. içgüdü.
instinctive s. içgüdüsel.
instinctively z. içgüdüsel olarak.
institute i. 1. kuruluş, müessese. 2. enstitü, okul. 3. bilimsel kurum. f. 1. kurmak, tesis etmek. 2. atamak, tayin etmek.
institution i. 1. yerleşmiş gelenek. 2. kurum, müessese.
institutional s. 1. kuruluşa/kuruma ait. 2. kurumsal.
institutionalise f., İng., bak. institutionalize.
institutionalize f. 1. kurum haline getirmek, kurumlaştırmak. 2. âdet haline getirmek. 3. akıl hastanesi, ıslahevi v.b.´ne yerleştirmek.
instruct f. 1. okutmak, öğretmek, eğitmek. 2. talimat vermek, yol göstermek. 
instruct a solicitor İng. avukat tutmak.
instruction i. 1. öğretme, eğitim. 2. öğrenim. 3. bilgi; ders.
instructions i. direktif, yönerge; açıklama.
instructive s. öğretici, eğitici.
instructor i. 1. öğretmen, eğitmen. 2. asistan; okutman.
instrument i. 1. alet. 2. araç. 3. enstrüman, çalgı. 4. huk. belge. 5. belgit, senet. 
instrument panel  kontrol paneli, pano. 
instrumental s. 1. yararlı, etkili. 2. yardımcı, aracı olan. 3. müz. enstrümantal.
instrumental music  enstrümantal müzik. 
instrumentalist i. çalgı çalan müzisyen.
insubordinate s. asi, itaatsiz, kafa tutan, baş kaldıran. 
insubordination i. baş kaldırma.
insubstantial s. 1. asılsız, temelsiz, hayali. 2. zayıf; hafif.
insufferable s. çekilmez, katlanılmaz.
insufficient s. eksik, yetersiz.
insufficiently z. yetersiz derecede.
insular s. 1. adaya ait, adaya özgü. 2. ayrılmış, ayrı. 3. dar görüşlü.
insulate f. izole etmek, yalıtmak. insulating tape elek. izole bant, yalıtım sargısı.
insulation i. 1. izolasyon, yalıtım. 2. yalıtım maddesi.
insulator i. izolatör, yalıtkan.
insulin i. ensülin.
insult 1 f. hakaret etmek, aşağısamak, hor görmek.
insult 2 i. hakaret, onur kırma, aşağısama.
insuperable s. 1. başa çıkılmaz, yenilemez. 2. geçilemez.
insurance i., ekon. sigorta.
insurance broker  sigorta simsarı. 
insurance company  sigorta şirketi.
insurance policy  sigorta poliçesi.
insurance premium  sigorta primi.
insure f. 1. against -e karşı sigorta etmek; sigorta olmak. 2. emin olmak; sağlamak, temin etmek: I called the hotel to insure that I had a reservation. Rezervasyonumun yapıldığından emin olmak için otele telefon ettim. My investments insure that I have sufficient income. Yatırımlarım bana yeteri kadar gelir sağlar.
insurgent s. asi, baş kaldıran, kafa tutan. i. isyancı, asi.
insurmountable s. yenilmez, geçilemez, başa çıkılmaz, üstesinden gelinemez. 
insurrection i. isyan, ayaklanma.
int kıs. intelligence, interest, interior, interjection, internal, international, interval, intransitive.
intact s. bozulmamış, dokunulmamış, el sürülmemiş; sağlam, eksiksiz.
intake i. 1. (yemek) yeme. 2. İng. (bir kuruluşa/camiaya) yeni girenler. 
intake valve oto. emme supabı/valfı.
intangible s. 1. fiziksel varlığı olmayan, elle tutulamaz, dokunulamaz. 2. kavranamaz.
integer i., mat. tamsayı.
integral s. 1. bir bütünün ayrılmaz bir parçası olan. 2. parçalardan oluşan. i., mat. integral. 
integral calculus integral hesabı/kalkülüsü.
integral equation integral denklemi.
integrate f. 1. tamamlamak, bütünlemek. 2. with ile birleştirmek. 3. into -e katmak: He integrated the letters into his book. Mektupları kitabına kattı.
integration i. 1. bütünleşme, birleşme, integrasyon, entegrasyon. 2. mat. integrasyon.
integrity i. 1. doğruluk, dürüstlük. 2. bütünlük.
intellect i. 1. akıl, zihin, idrak, anlık, entelekt, intelekt. 2. akıl sahibi.
intellectual s. 1. zihinsel, entelektüel, akla ait. 2. entelektüel, aydın. 3. yüksek zekâ sahibi. i. entelektüel, aydın.
intellectualism i., fels. anlıkçılık, entelektüalizm, intelektüalizm.
intelligence i. 1. akıl, zekâ, anlayış. 2. zekâ sahibi. 3. haber; bilgi. 4. istihbarat. 
intelligence bureau  istihbarat bürosu.
intelligence quotient  zekâ bölümü. 
intelligence service  istihbarat teşkilatı.
intelligence test  zekâ testi.
intelligent s. akıllı, zeki, anlayışlı.
intelligible s. anlaşılır.
intemperate s. 1. taşkın, aşırı. 2. sert, fırtınalı, bozuk (hava). 3. sert, şiddetli (söz).
intend f. 1. kastetmek, demek istemek: That´s not what she intended to say. Demek istediği o değil. 2. niyetinde olmak, niyetlenmek; kararlı olmak: I don´t intend to speak to him ever again. Onunla bir daha konuşmamakta kararlıyım. 3. tasarlamak, planlamak: He intends to build a summer house in Kalkan. Kalkan´da bir yazlık yapmayı tasarlıyor. 
intense s. 1. şiddetli, kuvvetli, keskin, hararetli. 2. gergin. 3. ciddi olan (kimse).
intensely z. 1. şiddetle. 2. yoğun bir şekilde.
intensify f. şiddetlendirmek, yoğunlaştırmak; şiddetlenmek, yoğunlaşmak: The storm is intensifying. Fırtına şiddetleniyor. They intensified their search for the lost child. Kayıp çocuğu bulmak için aramalarını yoğunlaştırdılar.
intensity i. 1. keskinlik, şiddet. 2. yoğunluk.
intensive s. 1. şiddetli. 2. yoğun. 
intensive care  tıb. yoğun bakım. 
intensive care unit  tıb. yoğun bakım servisi.
intent i. amaç, maksat, niyet. s. 
intention i. 1. niyet, amaç, maksat: His intention is to help you. Amacı size yardım etmek. He has no intention of coming. Gelmek niyetinde değil. 2. anlam, mana: That´s not the intention of the poem. Şiirin anlamı öyle değil. 3. kasıt.
intentional s. kasıtlı, kasti, maksatlı, bile bile yapılan, isteyerek yapılan.
intentionally z. kasten, bile bile, isteyerek, mahsus. 
inter f. (--red, --ring) gömmek, defnetmek.
interact f. birbirini etkilemek. 
interaction i. 1. birbirini etkileme, etkileşim. 2. kim., fiz. interaksiyon, etkileşim.
intercede f. araya girmek, aracılık etmek.
intercellular s., biyol. hücrelerarası, gözelerarası.
intercept f. yolunu kesip durdurmak, yolunu kesip yakalamak.
intercession i. araya girme, aracılık.
intercessor i. aracı, arabulucu.
interchange f. değiştirmek, değiş tokuş etmek. i. değiştirme, değiş tokuş etme.
interchangeable s. birbiriyle değiştirilebilir.
interconnect f. birbirine bağlamak. 
interconnecting rooms  birbirine açılan odalar.
interconnection i. 1. birbirine bağlı olma. 2. elek. interkoneksiyon.
intercontinental s. kıtalararası.
intercourse i. 1. görüşme, konuşma; ilişki. 2. cinsel ilişki.
interdependence i. karşılıklı dayanışma.
interdependent s. birbirine bağlı olan.
interdict 1 i. yasak.
interdict 2 f. yasaklamak, menetmek.
interest i. 1. in -e ilgi, merak. 2. hisse, pay. 3. çıkar. 4. kâr, kazanç. 5. faiz. f. 1. ilgilendirmek. 2. merakını uyandırmak. 
interesting s. ilginç, enteresan.
interface i. 1. arayüzey. 2. bilg. arabirim.
interfere f. 1. in -e karışmak, -e burnunu sokmak, -e müdahale etmek. 2. with ile çatışmak. 3. with -i engellemek.
interference i. 1. karışma, müdahale. 2. çatışma. 3. engel. 4. radyo parazit.
interim i. aralık, ara, fasıla. s. geçici. 
interior s. içerideki, iç, dahili. i. 1. iç, dahil. 2. iç yerler, iç kısım.
interior decoration  içmimarlık. 
interior decorator  içmimar.
interject f. arada (söz) söylemek.
interjection i. 1. ünlem. 2. arada söyleme.
interlace f. 1. birbirine dolanmak; birbirine dolamak. 2. birbirine geçmek; birbirine geçirmek. 3. with -e yer yer serpiştirmek: He interlaced his writings with aphorisms. Yazılarına yer yer özdeyişler serpiştirdi.
interlock f. birbirine bağlamak, birbirine kenetlemek; birbirine bağlanmak, birbirine kenetlenmek.
interlope f. başkasının işine karışmak.
interloper i. başkasının işine burnunu sokan kimse.
interlude i. 1. ara dönem. 2. tiy., sin., konser ara, antrakt. 3. tiy. ara oyunu.
intermarriage i. 1. çeşitli aileler/milletler arasında evlenme. 2. yakın akrabalar arasında evlenme.
intermediary s. arada bulunan, aracılık eden. i. aracı, arabulucu.
intermediate s. ortadaki, aradaki, orta.
interment i. (ölüyü) gömme, defnetme.
intermezzo i., müz. intermezzo.
interminable s. sonsuz, bitmez tükenmez.
intermission i. 1. sin., tiy., konser ara, antrakt. 2. futbol ara, haftaym. 3. voleybol, basketbol ara, mola.
intermittent s. kesik kesik, aralıklı. 
intermittent current elek. kesikli akım.
intermittent fever  tıb. belirli aralıklarla gelen ateş.
intermittently z. kesik kesik, aralıklı olarak.
intern 1 f. 1. enterne etmek, gözaltına almak. 2. (bir gemiyi bir limanda) hapsetmek.
intern 2 i. 1. staj yapan tıp öğrencisi, intern. 2. staj yapan kimse.
internal s. 1. iç, dahili. 2. içilir (ilaç). 3. içten. 
internal affairs  içişleri. 
internal combustion engine  iç yakımlı motor. 
internal inflection dilb. içbükün.
internal medicine  tıb. dahiliye. 
internal migration içgöç.
internal organs iç organlar. 
internal revenue  devlet geliri. 
internal structure  iç bünye, iç yapı.
international s. uluslararası, milletlerarası, enternasyonal. 
international law  uluslararası hukuk. 
international law  uluslararası hukuk.
internationalism i. enternasyonalizm, uluslararasıcılık.
internationalist i. enternasyonalist, uluslararasıcı.
interpenetrate f. 1. tamamen içine geçmek, nüfuz etmek. 2. birbirinin içine geçmek.
interplay i. karşılıklı etkileme.
interpolate f. 1. yazıya sözcük/cümle ekleyerek asıl metni değiştirmek. 2. iki şey arasına başka bir şey sokmak.
interpolation i. 1. yazıya sözcük/cümle ekleyerek asıl metni değiştirme. 2. metne eklenmiş sözcük/cümle, eklenti. 3. araya bir şey sokma. 4. mat. interpolasyon.
interpose f. 1. iki şeyin arasına koymak. 2. araya girmek.
interpret f. 1. yorumlamak. 2. çevirmek, tercüme etmek. 3. çevirmenlik yapmak.
interpret s.t. strictly  bir şeyi tam yazıldığı/söylendiği gibi yorumlamak, hayal gücünü kullanarak (bir şeye) başka bir anlam yüklemeye kalkmamak.
interpretation i. yorum, açıklama.
interpreter i. 1. yorumcu. 2. çevirmen, tercüman.
interracial s. ırklararası.
interrelated s. birbiriyle ilgili.
interrelation i. karşılıklı ilişki.
interrogate f. 1. sorguya çekmek. 2. soru sormak.
interrogation i. 1. sorguya çekme. 2. soru sorma.
interrogative s. sorulu, soru ifade eden. i. soru zamiri; soru sözcüğü.
interrogative pronoun  soru zamiri. 
interrogator i. 1. sorgu yargıcı. 2. soru soran kimse.
interrupt f. 1. yarıda kesmek. 2. engellemek. 3. (birinin) sözünü kesmek.
interruption i. ara, kesinti, kesilme.
intersect f. 1. kesişmek. 2. katetmek, kesmek, ikiye bölmek.
intersection i. 1. kesişme. 2. kavşak. 3. geom. arakesit.
intersperse f. arasına serpmek, karıştırmak.
interspersion i. serpiştirme.
interstate s., A.B.D. eyaletlerarası. i., A.B.D. eyaletler arasından geçen otoyol.
intertwine f. 1. birbirine sarılmak, birbirine geçmek. 2. with -e sarmak, -e dolamak.
interuniversity s. üniversitelerarası.
interval i. 1. aralık, ara. 2. süre. 3. müz. iki ses arasındaki perde farkı, enterval.
intervene f. 1. araya girmek. 2. in -e karışmak.
intervention i. 1. aracılık. 2. karışma.
interview i. 1. görüşme, mülakat. 2. röportaj. f. 1. ile görüşme/mülakat yapmak. 2. ile röportaj yapmak.
interweave f. (in.ter.wove, in.ter.wo.ven) 1. beraber dokumak. 2. birbirine karıştırmak.
intestinal s. bağırsaklara ait.
intestine i., anat. bağırsak. 
intimacy i. samimilik, samimiyet.
intimate 1 s. 1. samimi, çok yakın (arkadaş). 2. çok yakın, sıkı: There is an intimate relationship between love and hate. Aşk ve nefret arasında çok yakın bir ilişki var. 3. derin, ayrıntılı (bilgi). 4. özel, mahrem. i. 1. samimi arkadaş. 2. sırdaş. 
intimate 2 f. üstü kapalı söylemek, ima etmek, imlemek, çıtlatmak.
intimately z. 1. içtenlikle, samimiyetle. 2. çok yakından: He´s a distant relative; I don´t know him intimately. O uzak bir akraba; kendisini yakından tanımıyorum. The two subjects are intimately related. İki konu birbiriyle yakından ilgili. 3. derinlemesine, çok iyi: She is intimately familiar with Bach´s music. Bach´ın müziğini derinlemesine biliyor.
intimation i. üstü kapalı söyleme, ima.
intimidate f. gözünü korkutmak, sindirmek, yıldırmak; gözdağı vermek.
intimidation i. gözünü korkutma, yıldırma, sindirme; gözdağı verme.
into edat içine; içeri; -e, -ye. 
into the bargain  üstelik, caba. 
intolerable s. çekilmez, dayanılmaz.
intolerance i. hoşgörüsüzlük.
intolerant s. of -e karşı hoşgörüsüz.
intonation i. 1. ses tonunun yükselip alçalma şekli, tonlanma, titremleme. 2. müz. entonasyon, tonötüm.
intoxicant s. sarhoş edici. i. sarhoş eden madde.
intoxicate f. 1. sarhoş etmek. 2. mest etmek. 3. tıb. zehirlemek.
intoxication i. 1. sarhoşluk. 2. mest olma. 3. tıb. zehirlenme.
intractable s. 1. inatçı, serkeş, yola getirilemeyen. 2. kolay kontrol edilemeyen.
intramuscular s. kasiçi.
intransigence i. uzlaşmazlık.
intransigent s. uzlaşmaz, uzlaşması olanaksız.
intransitive s., dilb. geçişsiz, nesnesiz (fiil).
intransitive verb  geçişsiz fiil. 
intrauterine device tıb. spiral.
intravenous s. damariçi.
intrepid s. yılmaz, korkusuz, cesur.
intricate s. karışık, çapraşık, girişik, girift.
intrigue 1 f. 1. merakını uyandırmak, ilgisini çekmek; şaşırtmak. 2. entrika çevirmek, dalavere çevirmek. 3. gizlice sevişmek.
intrigue 2 i. 1. entrika, hile. 2. gizli aşk macerası.
intrinsic s. asıl, esas, kendine özgü. 
intrinsical s., bak. intrinsic.
intrinsically z. aslında, özünde.
introduce f. 1. to ile tanıştırmak: She introduced him to her mother. Onu annesiyle tanıştırdı. 2. to -i tanıtmak: This book introduces preschool children to biology. Bu kitap okulöncesi çocuklarına biyolojiyi tanıtıyor. 3. ortaya koymak, ileri sürmek, öne sürmek: I´m about to introduce new evidence in support of my thesis. Tezimi desteklemek için yeni kanıtlar ortaya koymak üzereyim. 4. into -e sunmak: The bill was introduced into the Grand National Assembly. Yasa tasarısı Büyük Millet Meclisine sunuldu. 5. into (soyut bir şeyi) -e (ilk olarak) getirmek, -e tanıtmak: He introduced double-entry accounting into that firm. O firmaya çift kayıt defter tutma yöntemini o tanıttı. 6. into (somut bir şeyi) -e (ilk olarak) getirmek/götürmek: The English introduced rabbits into Australia. Avustralya´ya tavşanı ilk olarak İngilizler getirdi. 7. into içine sokmak: The nurse introduced the needle into the vein with difficulty. Hemşire iğneyi damara sokmakta zorlandı.
introduction i. 1. tanıtım. 2. tanıştırma, takdim. 3. başlangıç, giriş, önsöz.
introductory s. 1. tanıtıcı. 2. başlangıç ile ilgili.
introspection i. içgözlem, içebakış.
introspectionism i. içebakışçılık.
introspectionist i., s. içebakışçı.
introspectionistic s. içebakışçı.
introspective s. içgözlemsel.
introvert i. içedönük kimse.
intrude f. 1. zorla içeriye sokmak; zorla girmek. 2. istenilmeyen bir yere izinsiz ve davetsiz girmek.
intruder i. 1. zorla giren kimse. 2. davetsiz misafir.
intrusion i. 1. zorla girme. 2. izinsiz ve davetsiz girme.
intrusive s. 1. zorla giren. 2. izinsiz ve davetsiz giren.
intuition i. sezgi, sezi, içe doğma.
intuitionism i., fels. sezgicilik.
intuitionist i., s., fels. sezgici.
intuitionistic s., fels. sezgici. 
intuitive s. sezgiyle anlaşılan/öğrenilen, sezgisel.
intuitive knowledge  sezgiyle edinilen bilgi. 
intuitively z. sezgiyle.
inundate f. 1. su basmak, sel basmak. 2. garketmek.
invade f. 1. saldırmak, hücum etmek. 2. istila etmek.
invader i. istilacı.
invalid 1 s. 1. hasta. 2. yatalak. 3. sakat.
invalid 2 s. geçersiz, hükümsüz.
invalidate f. geçersizleştirmek, hükümsüz kılmak.
invaluable s. çok değerli, paha biçilmez.
invariable s. değişmeyen, değişmez, sabit kalan.
invariably z. 1. değişmeyerek. 2. aynı şekilde. 3. her zaman.
invasion i. istila, saldırı, akın.
invective i. ağır hakaret, sövüp sayma, küfür.
inveigh f. against -i şiddetle eleştirmek; -i paylamak.
invent f. 1. icat etmek, yaratmak. 2. uydurmak.
invention i. buluş, icat.
inventive s. yaratıcı.
inventor i. icat eden, yaratıcı.
inventory i. 1. envanter. 2. deftere kayıtlı eşya, demirbaş.
inverse s. ters, aksi. i., mat. ters sonuç.
inversion i. 1. ters dönme, altüst olma. 2. tersine dönmüş şey. 3. ters çevirme. 4. müz. tersine çalış, enversiyon.
invert f. 1. tersine çevirmek, tersyüz etmek. 2. dilb., müz. sırasını değiştirmek.
invertebrate s. omurgasız. i. omurgasız hayvan.
inverted s. 1. tersine çevrilmiş, tersyüz edilmiş. 2. dilb., müz. sırası değiştirilmiş. 
inverted commas  İng. tırnak işaretleri.
inverted commas İng. tırnak işaretleri, tırnaklar.
invest f. 1. in -e (para) yatırmak. 2. in (bir proje için) (para/emek/zaman) harcamak. 3. with (bir makama) getirmek. 4. with (sorumluluk, yetki v.b.´ni) vermek. 5. (with) (belirli bir) hava vermek: His voice invests what he says with authority. Sesi söylediklerine otoriter bir hava veriyor. 6. ask. kuşatmak, muhasara etmek.
investigate f. 1. hakkında tahkikat/soruşturma yapmak: The detective was investigating the murder. Dedektif cinayet hakkında tahkikat yapıyordu. 2. araştırmak, incelemek: They were investigating the problem. Problemi araştırıyorlardı.
investigation i. 1. tahkikat, soruşturma. 2. araştırma, inceleme.
investigator i. 1. dedektif. 2. araştırıcı.
investment i. 1. yatırım, envestisman. 2. (sorumluluk, yetki v.b.´ni) verme.
investor i. yatırımcı.
inveterate s. 1. kökleşmiş, yerleşmiş. 2. müzmin; düşkün, tiryaki.
invidious s. 1. kıskandırıcı. 2. haksız. 3. tiksindirici.
invigorate f. canlandırmak, güçlendirmek.
invincible s. yenilmez.
inviolable s. 1. dokunulmaz. 2. bozulamaz, çiğnenemez.
inviolate s. bozulmamış, çiğnenmemiş.
invisibility i. görünmezlik.
invisible s. 1. görülmez, görünmez, gözle seçilemez. 2. çabuk kestirilemez. 3. mal. resmi hesaplarda gözükmeyen.
invisibleness i., bak. invisibility.
invitation i. 1. davet, çağrı. 2. davetiye.
invite f. 1. davet etmek, çağırmak: He invited only his close friends to the exhibit. Sergiye sadece en yakın arkadaşlarını davet etti. 2. rica etmek: He invited me to apply for the job. İşe başvurmamı rica etti. 3. davet etmek, yol açmak: Carelessness invites criticism. Dikkatsizlik eleştiriye yol açar. i., k. dili davet. 
invite s.o. in birini buyur etmek, birini içeriye davet etmek.
inviting s. çekici, cazip, hoş; davetkâr.
invoice i. fatura. f. faturasını çıkarmak. 
invoke f. 1. (yardım, koruma v.b.´ni) istemek. 2. (Allaha) yakarmak, yalvarmak. 3. (ruh) çağırmak. 4. başvurmak: He invoked his diplomatic immunity. Diplomatik dokunulmazlığına başvurdu. He invoked Plato in defense of his thesis. Tezini savunmak için Eflatun´a başvurdu.
involuntary s. 1. gayriihtiyari, istemeyerek yapılan, istemsiz. 2. ruhb. istençsiz, iradedışı, gayriiradi.
involve f. 1. gerektirmek, istemek: Expertise involves practice. Ustalık pratik ister. 2. in -e karıştırmak, -e bulaştırmak, -e sokmak: Don´t involve me in your illegal activities. Beni yasadışı işlerinize bulaştırmayın. 3. içermek, kapsamak: This problem involves other problems. Bu sorun başka sorunları içeriyor. 
involvement i. 1. ilgi, ilişki. 2. karışma, bulaşma. 3. k. dili aşk ilişkisi.
invulnerable s. 1. zarar görmekten veya yaralanmaktan tamamen korunmuş. 2. fethedilemez; ele geçirilmez (yer). 3. gayet sağlam: His position in  the firm is invulnerable. Firmadaki yeri gayet sağlam.
inward 1 s. 1. içeride bulunan, iç. 2. ruhsal, manevi. i. iç kısım.
inward 2 z. 1. içeriye doğru. 2. fikir veya ruhun derinliğine doğru, içe doğru.
inwards z., bak. inward 2. 
iodic s. iyotlu.
iodine i. iyot. 
iodisation i., İng., bak. iodization.
iodise f., İng., bak. iodize.
iodised s., İng., bak. iodized.
iodization i. iyotlama.
iodize f. iyotlamak.
iodized s. iyotlu, iyotlanmış.
ion i. iyon.
ionic s. iyonik.
ionisation i., İng., bak. ionization.
ionise f., İng., bak. ionize.
ionization i. iyonlaşma, iyonlanma.
ionize f. iyonlaştırmak; iyonlaşmak.
ionosphere i. iyonyuvarı.
iota i. zerre, nebze: There´s not an iota of truth in it. Onda zerre kadar gerçeklik yok.
irascible s. çabuk öfkelenen, sinirli, huysuz.
irate s. öfkeli, hiddetli, kızgın.
ire i. öfke, hiddet, kızgınlık.
iridescent s. yanardöner.
iris i. 1. anat. iris. 2. bot. süsen, iris, Iris.
irk f. 1. bıktırmak, usandırmak. 2. canını sıkmak, sinirlendirmek.
irksome s. can sıkıcı, bıktırıcı, usandırıcı.
iron i. 1. demir. 2. ütü. 3. maden uçlu golf sopası. s. 1. demir, demirden yapılmış. 2. demir gibi. f. ütülemek.
iron foundry  dökümhane, demirhane. 
iron gray  demirkırı. 
iron out  1. ütüleyerek (buruşuklukları) gidermek. 2. (pürüz, sorun v.b.´ni) gidermek. 
ironic s. inceden inceye alay eden, alaylı, ironik.
ironical s., bak. ironic.
ironing i. 1. ütüleme: Have you done the ironing? Çamaşırları ütüledin mi? 2. ütülenecek çamaşırlar: She´s got a lot of ironing to do. Çok ütü işi var. 3. ütülenmiş/ütülü çamaşırlar. 
ironing board ütü tahtası/masası.
ironmonger i., İng. nalbur.
ironwork i. (bir şeye ait) demir kısımlar, demirler.
ironworks i. demirhane.
irony i. 1. ironi, istihza. 2. insana alay gibi gelen bir tesadüf. 
irony of fate  kaderin cilvesi.
irrational s. 1. akılsız, mantıksız. 2. akıldışı, usdışı, irrasyonel.
irrationalism i., fels. usdışıcılık, irrasyonalizm.
irrationally z. mantıksızca.
irreconcilable s. uzlaştırılamaz, barıştırılamaz. i. 1. uzlaşmaz kimse. 2. çoğ. uyuşmayan fikirler.
irrecoverable s. 1. düzeltilemez. 2. geri alınamaz.
irredeemable s. 1. kurtulamaz. 2. paraya çevrilemez. 3. bedeli ödenerek kurtarılamaz. 4. çaresiz.
irrefutable s. aksi iddia edilemez, su götürmez, çürütülemez.
irregular s. 1. düzensiz, kuralsız. 2. yolsuz, usulsüz. 3. çarpık, düz olmayan. 4. başıbozuk (asker). 5. dilb. kuraldışı.
irrelevant s. konu dışı; to ile ilgisi olmayan.
irremediable s. 1. çaresiz. 2. tedavisi olanaksız.
irreparable s. onarılamaz, tamir olunamaz; onulmaz, çaresiz.
irreplaceable s. yeri doldurulamaz.
irrepressible s. 1. bastırılamayan, frenlenemeyen, önüne geçilemeyen. 2. zaptolunmaz, gemlenmez.
irreproachable s. kusur bulunamaz, aleyhinde söylenecek bir şey olmayan, kusursuz.
irresistible s. karşı konulmaz, dayanılmaz, çok çekici.
irresolute s. kararsız, ikircimli, mütereddit.
irresolvable s. çözülemez.
irrespective s. of -e bakmaksızın.
irresponsibility i. sorumsuzluk.
irresponsible s. sorumsuz.
irretrievable s. 1. bir daha ele geçmez. 2. telafi edilemez.
irreverence i. saygısızlık.
irreverent s. saygısız.
irreversible s. 1. ters çevrilemez. 2. değiştirilemez, geri alınamaz. 3. kim., fiz. tersinmez.
irrevocable s. geri alınamaz, değişmez, değiştirilemez.
irrigate f. 1. (toprağı) sulamak. 2. tıb. yıkamak, lavaj yapmak.
irrigation i. 1. (toprağı) sulama. 2. tıb. yıkama, lavaj.
irritable s. çabuk kızan, sinirli.
irritant s. 1. sinirlendirici. 2. tahriş edici. i. 1. tahriş edici şey. 2. sinirlendirici şey.
irritate f. 1. sinirlendirmek. 2. tahriş etmek.
irritating s. 1. sinirlendirici. 2. tahriş edici.
irritation i. 1. kızgınlık, öfke. 2. tahriş, kaşındırma.
is bak. be.
island i. ada.
islander i. adalı.
isle i. ada.
islet i. adacık.
isn`t kıs. is not.
isobar i. izobar, eşbasınç.
isolate f. 1. yalnız bırakmak, izole etmek. 2. ayırmak; tecrit etmek. 3. mahsur bırakmak. 4. kim. ayırmak.
isolated s. 1. tenha. 2. yalnız, tek başına kalmış; tek. 3. tek tük: isolated instances of cholera tek tük kolera vakaları. 4. mahsur kalan.
isolation i. 1.tenhalık; yalnızlık. 2. yalnız bırakma, izole etme. 3. ayırma; tecrit etme. 4. kim. ayırma.
isomer i., kim. izomer.
isomeric s. izomerik. 
isomerism i. izomerizm.
isomorph i. izomorf, eşbiçim.
isomorphic s. izomorfik, eşbiçimli.
isomorphism i. izomorfizm, eşbiçimlilik.
isosceles s. ikizkenar. 
isosceles triangle  geom. ikizkenar üçgen.
isotherm i. izoterm, eşsıcak.
isotope i. izotop, yerdeş.
issue f. 1. yayımlama, yayım, basım. 2. konu. 3. sorun, mesele. 4. sonuç, netice. 5. sayı, nüsha. 6. boşalma yeri. 7. boşalma, çıkış. 8. dağıtım. 9. huk. çocuklar, füru. 10. mal. piyasaya sürme, emisyon. 
issue of shares  hisse senedi ihracı. 
isthmus i., coğr. kıstak, berzah.
it zam. o; onu; ona. i. (oyunlarda) ebe.
it`d kıs. 1. it had. 2. it would.
it`ll kıs. it will.
it`s kıs. 1. it is. 2. it has.
italic s. italik. i., gen. çoğ. italik.
italicise f., İng., bak. italicize.
italicize f. italik harflerle basmak.
itch f. kaşınmak, kaşıma isteği duymak. i. 1. kaşıntı, kaşınma. 2. arzu, istek. 
itch mite  uyuzböceği.
itchy s. 1. insanı kaşındıran, teni dalayan (kumaş/giysi). 2. kaşınan, kaşıntısı olan.
item i. 1. parça, kalem, adet. 2. madde, fıkra. 3. gazet. haber. 4. hesapta tek rakam.
itemise f., İng., bak. itemize.
itemize f. ayrıntılarıyla yazmak.
itinerant s. dolaşan, gezgin, seyyar. i. gezginci, seyyar kimse.
itinerary i. 1. yol. 2. seyahat programı. 3. yolcu rehberi. s. 1. yola ait. 2. yolculukla ilgili.
its zam. onun (it´in iyelik hali).
itself zam. kendi, kendisi.
ivory i. 1. fildişi. 2. fildişi rengi. 
ivory tower  fildişi kule.
ivy i., bot. duvarsarmaşığı, ağaçsarmaşığı, sarmaşık, hedera.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)