|
|
|
| I |
Romen rakamları dizisinde 1 sayısı. |
| I |
zam. ben. |
| I shouldn´t think so. |
Zannetmiyorum. |
| I am much obliged. |
Çok minnettarım. |
| I am proud to know him. |
Onu tanımakla iftihar ediyorum. |
| I beg your pardon. |
Affedersiniz. |
| I can´t make head or tail of it. |
Hiçbir şey anlayamıyorum./İşin içinden
çıkamıyorum. |
| I can´t make heads or tails of it. |
Ondan hiçbir şey anlayamıyorum. |
| I can´t seem to solve this problem. |
Bu sorunu çözebileceğimi sanmıyorum. |
| I couldn´t help smiling. |
Kendimi gülümsemekten alamadım. |
| I dare say |
zannedersem, sanırım, bana kalırsa. |
| I dare say |
belki, diyebilirim ki. |
| I dare you. |
Haydi yap bakalım. |
| I don´t doubt that |
.... Hiç kuşkum yok ki .... |
| I don´t feel like myself. |
İyi değilim./Keyfim yok. |
| I don´t give a darn. |
Bana vız gelir. |
| I don´t give a toot! |
k. dili Bana ne!/Bana vız gelir! |
| I don´t like the sound of it. |
k. dili Bana iyi bir şey gibi gelmiyor. |
| I don´t mind. |
1. İtirazım yok. 2. İng. Benim için farketmez. |
| I don´t think he´s all there. |
k. dili Bence bir tahtası eksik. |
| I doubt whether .... |
... pek sanmam./... pek sanmıyorum. |
| I feel like resting. |
Canım dinlenmek istiyor. |
| I feel refreshed. |
Kendime geldim. |
| I for one |
I for one do not believe it. Kendi hesabıma ben
inanmıyorum. |
| I had better go. |
Gitsem iyi olacak. |
| I have had enough of him. |
Burama kadar geldi. |
| I have no idea. |
Hiçbir fikrim yok. |
| I haven´t a penny to my name. |
Hiç param yok. |
| I haven´t seen hide or hair of him. |
İzi tozu yok. |
| I heard it on the grapevine. |
k. dili Kulağıma geldi. |
| I hope so. |
İnşallah./Umarım öyle olur. |
| I kind of expected it. |
Bunu biraz da bekliyordum. |
| I myself am doubtful. |
Ben bile kuşkulanıyorum. |
| I paid through the nose for it. |
Bana çok pahalıya mal oldu. |
| I promise you! |
1. Yemin ederim!/Vallahi doğru! 2. Orası kesin! 3. ... benden
söylemesi/sana söyleyeyim: This plan won´t work, I promise you! Bu
plan yürümez, benden söylemesi! |
| I say .... |
İng., k. dili Dinle ...!/Bak ...!/Baksana ...! |
| I say! |
İng., k. dili 1. Fevkalade!/Harika! 2. Hayret! |
| I seem to hear .... |
... işitir gibi oluyorum. |
| I should have liked ...: I should have liked you to
have known her. |
Onu tanımış olmanızı isterdim. |
| I should have thought ...: I should have thought
her to be older. |
Daha yaşlı olduğunu zannederdim. |
| I should like ...: I should like to tell you I´m
sorry. |
Senden özür dilemek istiyorum. I´d like to buy a novel.
Roman almak istiyorum. |
| I should say so! |
Hem de nasıl! |
| I should say so. |
Öyle zannediyorum./Herhalde. |
| I should think so. |
Öyle zannediyorum./Herhalde. |
| I swear .... |
Bir sözü pekiştirmek için kullanılır: I swear I didn´t do
it! Vallahi yapmadım! |
| I think so. |
Öyle zannediyorum. |
| I thought as much. |
Zaten bunu bekliyordum./Hiç şaşırmadım. |
| I treated myself to a new dress. |
Paraya kıyıp kendime yeni bir elbise aldım. |
| I want a haircut. |
Saçımı kestirmek istiyorum. |
| I want no more of it. |
Bu kadarı yeter./Sözü uzatma. |
| I was on the verge of leaving when he arrived. |
O geldiğinde ben gitmek üzereydim. She is on the verge of
accepting our job offer. İş teklifimizi kabul etmek
üzere. |
| I was under the impression that .... |
Öyle zannediyordum ki ..../Bana öyle geliyordu ki
.... |
| I will not labor the point. |
İşin ayrıntılarına girmeyeceğim. |
| I won´t hear of it. |
Kabul etmem. |
| I would like to take this occasion to thank you
all. |
Bu vesileyle hepinize teşekkür etmek
istiyorum. |
| I would not know! |
Ne bileyim ben! |
| I wouldn´t know. |
Hiçbir bilgim yok./Bilmiyorum. |
| I, i |
i. İ, İngiliz alfabesinin dokuzuncu harfi. |
| I`d |
kıs. 1. I had. 2. I would/should. |
| I`ll |
kıs. I will/shall. |
| I`m |
kıs. I am. |
| I`ve |
kıs. I have. |
| I´d just as soon stay here. |
Burada kalmayı tercih ederim. |
| I´d sooner die! |
Ölmeyi tercih ederim! |
| I´ll be buggered! |
İng., argo Hay Allah! |
| I´ll be damned! |
Olur şey değil!/Allah Allah! |
| I´ll be jiggered! |
k. dili Vay anasına! |
| I´ll come in a minute or two. |
Bir iki dakikaya kadar geleceğim. |
| I´ll do my level best. |
Elimden geleni yaparım. |
| I´ll go along now. |
Gidiyorum artık. |
| I´ll have his head/hide! |
k. dili Kellesini uçuracağım!/Derisini yüzeceğim! I´ve
been had. k. dili Üçkâğıda geldim. |
| I´ll thank you to keep out of this! |
k. dili Bu işe burnunu sokmazsan iyi olur! |
| I´m buggered! |
İng., argo Pestilim çıktı!/Bittim! |
| I´m on the horns of a dilemma. |
Aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım. |
| I´m pleased to meet you. |
Tanıştığımıza memnun oldum. |
| I´m surprised at you. |
1. Yaptığına şaşırıyorum. 2. Aşkolsun! |
| I´ve a sinking feeling you´re right. |
Korkarım haklısın. |
| I´ve half a notion to give you a hiding! |
Sana dayak atasım geliyor! |
| I´ve never seen the like of it./I never saw the
likes of it. |
Benzerini hiç görmedim. |
| Iceland |
i. İzlanda. |
| Icelander |
i. İzlandalı. |
| Icelandic |
i. İzlandaca. s. 1. İzlanda, İzlanda´ya özgü. 2. İzlandaca. 3.
İzlandalı. |
| ID card |
kimlik kartı, kimlik. |
| If he hasn´t done it again! |
Hay Allah, yine aynı şeyi yaptı. |
| If I only knew! |
Keşke bilseydim! |
| If it weren´t for you .... |
Siz olmasaydınız .... |
| If it´s just the same to you, I´ll go with
them. |
Senin için farketmezse onlarla giderim. |
| If you don´t like it you can lump it. |
k. dili Beğensen de bir, beğenmesen de. |
| If you don´t mind, .... |
Müsaade ederseniz .../İzin verirseniz .../İzninizle
.... |
| ILO |
kıs. International Labor Organization (Uluslararası Çalışma
Örgütü). |
| IMF |
kıs. the International Monetary Fund (Uluslararası Para
Fonu). |
| Indeed! |
Öyle mi? |
| Independence Day |
A.B.D. Bağımsızlık Günü (4 Temmuz). |
| India |
i. Hindistan. |
| India ink |
çini mürekkebi. |
| Indian |
i. 1. Hintli. 2. Kızılderili. s. 1. Hint; Hindistan;
Hindistan´a özgü. 2. Hintli. 3. Kızılderili, Kızılderililere özgü.
4. Kızılderili. |
| Indian corn |
İng. mısır. |
| Indian file |
tek sıra (yürüyüş). |
| Indian hemp |
hintkeneviri. |
| Indian lotus |
hintfulü. |
| Indian meal |
İng. mıısır unu. |
| Indian rice |
hintpirinci. |
| Indian summer |
pastırma yazı. |
| Indian yellow |
hintsarısı. |
| Indochina |
i. Çinhindi. |
| Indochinese |
i. (çoğ. In.do.chi.nese) Çinhintli. s. 1. Çinhindi, Çinhindi´ne
özgü. 2. Çinhintli. |
| Indo-European |
s. Hint-Avrupa dil ailesine ait. |
| Indo-European languages |
Hint-Avrupa dilleri. |
| Indonesia |
i. Endonezya, İndonezya. |
| Indonesian |
i. Endonezyalı. s. 1. Endonezya, Endonezya´ya özgü. 2.
Endonezyalı. |
| Inner Mongolia |
İç Moğolistan. |
| International Standard Book Number |
uluslararası standart kitap numarası. |
| Internet |
i. |
| Interpol |
i. İnterpol. |
| IOU |
kıs. I owe you size olan borcum; borç senedi. |
| Iran |
i. İran. |
| Iranian |
i. İranlı. s. 1. İran, İran´a özgü. 2. İranlı. |
| Iraq |
i. Irak. |
| Iraqi |
i. Iraklı. s. 1. Irak, Irak´a özgü. 2. Iraklı. |
| Ireland |
i. İrlanda. |
| Irish |
i. İrlandaca. s. 1. İrlanda, İrlanda´ya özgü. 2. İrlandaca. 3.
İrlandalı. |
| Irish coffee |
üstüne kremşantiyi konulan viskili ve şekerli kahve, İrlanda
kahvesi. |
| Irish Gaelic |
İrlandaca. |
| Irishman |
çoğ. I.rish.men (ay´rîşmîn) i. İrlandalı erkek, İrlandalı. |
| Irishwoman |
çoğ. I.rish.wom.en (ay´rîşwîmîn) i. İrlandalı kadın,
İrlandalı. |
| Iron Curtain |
tar. Demirperde. |
| Is he the man for the job? |
O bu işin adamı mı? |
| ISBN |
kıs. International Standard Book Number (Uluslararası Standart
Kitap Numarası). |
| Islam |
i. İslam, Müslümanlık, İslamiyet. |
| Islamic |
s. İslam, İslami, Müslüman. |
| Islamise |
f., İng., bak. İslamize. |
| Islamize |
f. İslamlaştırmak; İslamlaşmak. |
| Israel |
i. İsrail. |
| Israeli |
i. İsrailli. s. 1. İsrail, İsrail´e özgü. 2. İsrailli. |
| It appeals to the eye. |
Göze hoş geliyor./Göze güzel görünüyor. |
| It comes to the same thing. |
Aynı kapıya çıkar. |
| It dawned on me. |
Kafama dank etti. |
| It doesn´t matter. |
Önemi yok./Farketmez. |
| It gives me a kick. |
Bana zevk veriyor./Hoşuma gidiyor. |
| It has seen better days. |
Eskisi kadar işe yaramaz. |
| It has seen better days. |
Artık eskidi. |
| It is reported that .... |
-diği söyleniyor. |
| It is an ill wind that blows nobody good. |
Her işte bir hayır vardır. |
| It is beyond my power. |
Elimde değil. |
| It is half past one. |
Saat bir buçuk. |
| It is more than probable that .... |
Büyük bir olasılıkla .... |
| It is neither here nor there. |
Onun önemi yok./Mesele onda değil. |
| It is only a question of time. |
Sadece bir zaman meselesi. |
| It is rumored that ..../Rumor has it that .... |
Söylentiye göre .... |
| It is usual to do so. |
Böyle yapmak âdettir. |
| It isn´t done. |
Yakışık almaz./Hiç hoş bir şey değil. |
| It isn´t worth a farthing. |
Beş para etmez. |
| It leaves me cold. |
Beni etkilemiyor./Bana vız gelir. |
| It looks like rain. |
Yağmur yağacağa benziyor. |
| It makes my flesh creep. |
Tüylerimi ürpertiyor. |
| It makes no difference. |
Farketmez. |
| It never rains but it pours. |
1. Aksilikler hep üst üste gelir. 2. Allah verince
yağdırır. |
| It requires qualification. |
Kısmen doğru. |
| It rings a bell |
(with me). k. dili Tanıdık gibi geliyor./Bana bir şey
hatırlatıyor. |
| It says here that .... |
Burada (gazete, kitap v.b.´nde) diyor ki .... |
| It seems as if/as though .... |
Sanki .../Galiba .../... imiş gibi. |
| It serves him right! |
Müstahaktır!/Oh olsun! |
| It serves him right! |
Müstahaktır!/Oh olsun!/Ettiğini buldu! |
| It stands to reason |
(that) .... Kuvvetle tahmin edilen bir şey için kullanılır:
“Will she come?” “It stands to reason she will.” “Gelecek mi?”
“Tabii, neden gelmesin?” |
| It stands to reason that .... |
Mantık diyor ki ..., -e göre tabii ki ...: Unless you pay
him a decent salary, it stands to reason he won´t work hard. Ona
makul bir maaş vermedikçe tabii ki gayretle çalışmaz. |
| It still hasn´t penetrated. |
k. dili Jeton hâlâ düşmedi. |
| It was just one of those things. |
Ne yapalım? Kısmet! |
| It was like this. |
Böyleydi. |
| It was nothing of the kind! |
Hiç de öyle değildi! |
| It would seem that .... |
... gibi görünüyor. |
| It´s a bit thick of you to ask me to do this, isn´t
it? |
İng., k. dili Benden bunu istemen biraz fazla, değil
mi? |
| It´s a change for the better. |
İyi ettiniz! (Cevaben söylenir.). |
| It´s a cinch! |
k. dili Çok kolay bir şey!/İşten bile değil! |
| It´s a crying shame! |
Yazıklar olsun! |
| It´s a deal! |
Anlaştık! |
| It´s a pleasure. |
Benim için bir zevktir. |
| It´s a real pity! |
Çok yazık! |
| It´s a sure thing! |
k. dili Yüzde yüz olacak bir şey!/Sağlam bir iş
bu! |
| It´s a wonder she´s still alive. |
Onun hayatta kalması bir mucize. |
| It´s about time! |
Nihayet! (Sitem belirtir.). |
| It´s all very well but .... |
Hepsi iyi hoş ama .../Her şey iyi güzel de
.... |
| It´s anybody´s guess. |
Kesin olarak kimse bilmiyor. |
| It´s become indispensable. |
Artık onsuz olmaz. |
| It´s Greek to me. |
Hiç anlayamıyorum. |
| It´s high time. |
Tam vakti./Zamanı geldi de geçti bile. |
| It´s just the thing! |
k. dili Tam aradığımız şey! |
| It´s my treat. |
Ben ısmarlıyorum. |
| It´s no go. |
Olmuyor.: It´s no go; he won´t change his mind. Olmuyor;
kararından vazgeçmiyor. |
| It´s no joke. |
Şakaya gelmez./Şakası yok. |
| It´s no joke. |
Kolay iş değil./Şakaya gelmez. |
| It´s no laughing matter. |
İşin şakası yok./Şakaya gelmez. |
| It´s no skin off my nose! |
k. dili Bana ne! |
| It´s no wonder he took to drink. |
Kendini içkiye vermesi şaşılacak bir şey
değil. |
| It´s not humanly possible. |
k. dili İnsanoğlu bunu yapamaz. |
| It´s not my cup of tea. |
k. dili O bana göre değil. |
| It´s not within her capacity. |
Kapasitesi ona yetmez. |
| It´s not within reach. |
El altında değil. |
| It´s nothing special. |
Pek bir özelliği yok./Ahım şahım bir şey değil. |
| It´s one o'clock. |
Saat bir. |
| It´s outside the city proper. |
Aslında şehrin sınırları dışında. |
| It´s plain sailing from here on. |
k. dili Bundan sonrası kolay. |
| It´s prohibitively expensive. |
O kadar pahalı ki kimse alamaz./Yanına yaklaşılmaz. |
| It´s six of one and half a dozen of the other. |
k. dili Aralarında hiç fark yok aslında./İkisi aynı
kapıya çıkar./Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali. |
| It´s the rage these days! |
O şimdi çok moda! |
| It´s time for |
It´s time for school. Okul zamanı geldi. |
| It´s your turn. |
Sıra sende. |
| Italian |
i., s. 1. İtalyan. 2. İtalyanca. |
| Italy |
i. İtalya. |
| IUD |
kıs. intrauterine device. |
| Ivorian |
i. Fildişi Kıyılı. s. 1. Fildişi Kıyısı, Fildişi Kıyısı´na
özgü. 2. Fildişi Kıyılı. |
| Ivory |
i. |
| ice |
i. 1. buz. 2. buzlu şerbetten yapılan tatlı. f. 1. dondurmak;
donmak. 2. (over/up) buzlanmak. 3. buzda soğutmak. 4. üzerine krema
sürmek. 5. argo öldürmek. |
| ice cream |
dondurma. ice-cream cone 1. dondurma külahı. 2.
dondurmayla dolu külah: She was eating an ice-cream cone. Külah
içinde dondurma yiyordu. |
| ice cube |
küçük buz kalıbı. |
| ice field |
isfilt. |
| ice hockey |
buz hokeyi. |
| ice hockey |
buz hokeyi. |
| ice pack |
buz torbası. |
| ice pick |
buz kıracağı. |
| ice rink |
buz pateni alanı. |
| iceberg |
i. aysberg, buzdağı. |
| icebound |
s. 1. etrafı buzlarla çevrili (gemi). 2. buzlarla kaplı, buz
tutmuş (liman). |
| icebox |
i., k. dili buzdolabı. |
| icebreaker |
i. buzkıran. |
| icecap |
i. buzul. |
| ice-cold |
s. buz gibi. |
| ice-cream soda |
üstüne soda dökülmüş dondurma. |
| iced |
s. 1. buzlu: iced tea buzlu çay. 2. üzerine krema sürülmüş
(pasta/kek). |
| iced-tea |
s. |
| iced-tea spoon |
uzun saplı tatlı kaşığı. |
| icicle |
i. buz, saçak buzu, buz saçağı, buz salkımı, kar dişi. |
| icing |
i. (pasta ve kek üzerine sürülen) krema v.b. |
| icon |
i. ikona, ikon. |
| iconoclasm |
i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı
çıkma/saldırma. 2. b.h., tar. ikonoklazm, ikon kırıcılık. |
| iconoclast |
i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı
çıkan/saldıran kimse. 2. b.h., tar. ikonoklast, ikon kırıcı. |
| iconoclastic |
s. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı
çıkan/saldıran. 2. b.h., tar. ikonoklast, ikon kırıcı. |
| icy |
s. 1. buz gibi. 2. buzlu, buz kaplı. |
| idea |
i. fikir, düşünce. |
| ideal |
i. ideal, ülkü. s. 1. ideal, ülküsel. 2. ideal, mükemmel. |
| idealise |
f., İng., bak. idealize. |
| idealism |
i., fels. idealizm, ülkücülük. |
| idealist |
i. idealist, ülkücü. |
| idealistic |
s. idealist, ülkücü. |
| idealize |
f. idealleştirmek. |
| ideally |
z. ideal olarak. |
| idée fixe |
saplantı, sabit fikir, idefiks. |
| identical |
s. 1. (with/to) (ile) aynı. 2. mat., fels. özdeş. |
| identical twins |
özdeş ikizler. |
| identically |
z. aynen, aynı şekilde. |
| identification tag |
ask. (kolye zincirine takılı) künye. |
| identify |
f. 1. -in kim/ne/kimin olduğunu tespit etmek/saptamak/söylemek.
2. with kendini (biriyle) özdeşleştirmek, (biriyle)
özdeşleşmek. |
| identify s.o./s.t. with |
birinin/bir şeyin ... ile ilgili olduğunu düşünmek. |
| identity |
i. 1. kimlik, hüviyet. 2. mat., fels. özdeşlik. |
| identity card |
kimlik kartı, kimlik cüzdanı. |
| identity crisis |
ruhb. kimlik bunalımı. |
| identity disk |
ask. künye. |
| ideological |
s. ideolojik. |
| ideologist |
i. ideolog. |
| ideology |
i. ideoloji. |
| idiom |
i. 1. deyim, tabir. 2. (bir gruba özgü) dil, ağız. |
| idiomatic |
s. (bir dilin) ifade tarzına uygun. |
| idiomatically |
z. (bir dilin) ifade tarzına uygun olarak. |
| idiosyncracy |
i. tuhaf özellik, tuhaflık, eksantriklik, ayrıksılık. |
| idiot |
i. geri zekâlı; dangalak. |
| idiotic |
s. geri zekâlı; dangalak. |
| idle |
s. 1. işsiz, aylak. 2. tembel. 3. boş, asılsız
(söz/vaat/tehdit). 4. boşta, işlemeyen (makine). 5. boş (vakit). f.
(motor) rölantide/avarada çalışmak. |
| idle away time |
zaman öldürmek. |
| idle hours |
boş vakit. |
| idler |
i. 1. boş gezen kimse. 2. mak. avara dişlisi. 3. mak. avara
kasnağı. |
| idol |
i. 1. put, sanem. 2. çok sevilen kimse/şey. |
| idolater |
i. putperest. |
| idolatry |
i. putperestlik. |
| idolise |
f., İng., bak. idolize. |
| idolize |
f. 1. tapınmak. 2. putlaştırmak. |
| idyl |
i., bak. idyll. |
| idyll |
i. idil. |
| idyllic |
s. idilik; sanki bir idilden alınmış; pastoral. |
| ie |
kıs. id est yani, demek ki. |
| if |
bağ. eğer, ise, şayet. i. şart. |
| if ever |
şayet. |
| if need be |
gerekirse. |
| if not |
aksi takdirde, değilse, olmazsa. |
| if only |
keşke: If only I had known. Keşke bilseydim. |
| if perchance |
eğer, şayet. |
| if push comes to shove/if it comes to the push |
k. dili çok gerekirse. |
| if worst comes to worst |
en kötü ihtimal gerçekleşecek olursa/gerçekleşirse: If
worst comes to worst, we can always live in the cave. En kötü
ihtimal gerçekleşecek olursa mağarada yaşayabiliriz. |
| if you please |
1. lütfen, rica ederim. 2. isterseniz. |
| iffy |
s., k. dili şüpheli; belirsiz. |
| igneous |
s. püskürük (kütle). |
| ignite |
f. tutuşturmak, yakmak, ateşlemek; tutuşmak, yanmak, ateş
almak. |
| ignition |
i. 1. tutuşma; tutuşturma, ateşleme. 2. oto. ateşleme
tertibatı. |
| ignition key |
oto. kontak anahtarı. |
| ignition switch |
oto. kontak, ateşleme düzeninin açılıp kapanmasını sağlayan
aygıt. |
| ignoble |
s. 1. alçak, aşağılık, bayağı. 2. soysuz, şerefsiz. |
| ignominious |
s. 1. alçakça, namussuzca. 2. yüz kızartıcı. |
| ignominy |
i. rezalet, alçaklık. |
| ignoramus |
i. cahil. |
| ignorance |
i. cehalet, cahillik, bilgisizlik. |
| ignorant |
s. 1. pek bilgisi olmayan, cahil, bilgisiz. 2. bilgisizlikten
ileri gelen. |
| ignore |
f. 1. aldırmamak, boş vermek. 2. bilmezlikten gelmek. |
| iguana |
i., zool. iguana, hintkertenkelesi, Iguana iguana. |
| ileum |
çoğ. il.e.a (îl´iyı) i., anat. kıvrımbağırsak. |
| ilex |
i., bot. 1. pırnal, pırnar, yeşilmeşe. 2. çobanpüskülü. |
| ill |
s. (worse, worst) 1. hasta, rahatsız. 2. kötü, fena. 3. ters,
uğursuz. i. kötülük, fenalık, zarar. |
| ill at ease |
huzursuz, içi rahat olmayan. |
| ill will |
kötü niyet. |
| ill will |
husumet. |
| ill-adapted |
s. uymayan, uygun olmayan. |
| ill-advised |
s. yanlış, sakıncalı. |
| ill-bred |
s. terbiye görmemiş. |
| ill-disposed |
s. 1. kötü huylu. 2. düzensiz. |
| illegal |
s. 1. yasadışı, illegal. 2. yolsuz. |
| illegibility |
i. okunaksızlık. |
| illegible |
s. okunaksız. |
| illegitimate |
s. 1. gayrimeşru, evlilikdışı. 2. yasadışı, yolsuz. |
| ill-fated |
s. bahtsız, talihsiz. |
| illiberal |
s. 1. cimri. 2. dar görüşlü. 3. kültürsüz, bilgisiz. |
| illicit |
s. 1. yasadışı. 2. haram; caiz olmayan. |
| illiterate |
s. okumamış, kara cahil, okuma yazma bilmeyen. |
| ill-judged |
s. yanlış; yanlış düşünülmüş/tasarlanmış. |
| ill-mannered |
s. terbiyesiz, kaba. |
| ill-natured |
s. huysuz, ters, serkeş. |
| illness |
i. hastalık, rahatsızlık. |
| illogical |
s. mantıksız, mantığa aykırı. |
| ill-omened |
s. uğursuz. |
| ill-starred |
s. bahtı kara, talihsiz. |
| ill-timed |
s. vakitsiz, zamansız, mevsimsiz. |
| ill-treat |
f. kötü davranmak. |
| illuminate |
f. 1. aydınlatmak, ışıklandırmak. 2. (kitabı/yazıyı) tezhip
etmek. 3. (birini/bir konuyu) aydınlatmak. |
| illuminating |
s. aydınlatıcı. |
| illumination |
i. 1. aydınlatma. 2. tezhip. |
| illusion |
i. 1. yanılsama, illüzyon. 2. hayal. |
| illusive |
s. aldatıcı, asılsız. |
| illusory |
s. aldatıcı, asılsız. |
| illustrate |
f. 1. örneklemek. 2. resimlemek. |
| illustration |
i. 1. örnek. 2. resim, illüstrasyon. |
| illustrative |
s. örnekleyen. |
| illustrator |
i. çizer, illüstratör. |
| illustrious |
s. 1. ünlü, meşhur. 2. şanlı, şerefli. |
| illuvium |
çoğ. il.lu.vi.a (îlu´viyı)/--s (îlu´viyımz) i., jeol.
ilüvyon. |
| image |
i. 1. imaj. 2. görüntü. 3. hayal, imge. 4. put. |
| imagery |
i. betimleme. |
| imaginable |
s. hayal edilebilir, göz önüne getirilebilir. |
| imaginary |
s. imgesel, hayal ürünü, hayali. |
| imagination |
i. 1. hayal gücü. 2. imgelem. 3. hayal. 4. kuruntu. |
| imaginative |
s. 1. hayal gücü kuvvetli, yaratıcı. 2. iyi planlanmış. |
| imaginatively |
z. hayal gücüne dayanarak. |
| imagine |
f. 1. hayal etmek, imgelemek; tasarımlamak. 2. sanmak,
zannetmek. |
| imagism |
i. imgecilik. |
| imagist |
i., s. imgeci. |
| imbalance |
i. dengesizlik. |
| imbecile |
s., i. geri zekâlı, aptal. |
| imbecility |
i. geri zekâlılık, aptallık. |
| imbibe |
f. 1. içmek. 2. soğurmak, emmek. 3. öğrenmek, kapmak;
özümsemek. |
| imbue |
f. with (fikir) aşılamak. |
| imitate |
f. 1. taklit etmek, taklidini yapmak. 2. (birini) örnek
almak. |
| imitation |
i. 1. taklit. 2. taklit etme. |
| immaculate |
s. 1. lekesiz, tertemiz. 2. kusursuz. |
| immaculately |
z. lekesiz olarak, tertemiz bir şekilde. |
| immanence |
i., fels. içkinlik. |
| immanent |
s., fels. içkin. |
| immaterial |
s. 1. önemsiz. 2. konu dışı. 3. maddi olmayan. |
| immature |
s. 1. olgunlaşmamış. 2. ham, olmamış. 3. toy, gelişmemiş. |
| immaturity |
i. 1. olgun olmama. 2. hamlık. 3. toyluk. |
| immeasurable |
s. ölçülemez; ölçülemeyecek kadar büyük/çok, tahmin
edilemeyecek boyutlarda; sonsuz. |
| immediate |
s. 1. şimdiki. 2. acil. 3. yakın. |
| immediate cause |
(bir şeye) doğrudan yol açan neden. |
| immediately |
z. 1. hemen, derhal. 2. doğrudan doğruya. |
| immense |
s. çok büyük, kocaman; uçsuz bucaksız. |
| immensely |
z. gayet, pek çok. |
| immensity |
i. çok büyük olma; uçsuz bucaksız olma. |
| immerse |
f. daldırmak, suya batırmak. |
| immersed in thought |
dalgın, derin düşüncelere dalmış. |
| immersion |
i. 1. dalma, batma; daldırma, batırma. 2. İng., k. dili
elektrikli su ısıtıcısı. |
| immersion heater |
İng. elektrikli su ısıtıcısı. |
| immigrant |
i. göçmen, muhacir. |
| immigrate |
f. göç etmek. |
| immigration |
i. göç etme. |
| imminent |
s. yakında olmasından korkulan, yakın. |
| immobile |
s. 1. kımıldatılamaz. 2. hareketsiz. |
| immobilise |
f., İng., bak. immobilize. |
| immobility |
i. hareketsizlik. |
| immobilize |
f. kımıldayamaz duruma getirmek, tespit etmek. |
| immoderate |
s. aşırı, ölçüsüz. |
| immodest |
s. 1. utanmaz, arsız. 2. açık saçık. 3. haddini bilmez. |
| immoral |
s. 1. ahlaksız, edepsiz. 2. ahlaka aykırı. |
| immorality |
i. ahlaksızlık. |
| immortal |
s. ölümsüz, ebedi, sonsuz. i. ölümsüz varlık. |
| immortalise |
f., İng., bak. immortalize. |
| immortality |
i. ölümsüzlük. |
| immortalize |
f. ölümsüzleştirmek, ebedileştirmek. |
| immovable |
s. 1. kımıldamaz, yerinden oynamaz, sabit. 2. değişmez. 3.
kolay etkilenmez. 4. huk. gayrimenkul, taşınmaz. |
| immune |
s. to -e karşı bağışık; from/to -den muaf. |
| immunise |
f., İng., bak. immunize. |
| immunity |
i. 1. bağışıklık. 2. huk. dokunulmazlık. |
| immunize |
f. (against) (-e karşı) bağışık kılmak. |
| immutable |
s. değişmez, sabit. |
| imp |
i. 1. küçük şeytan. 2. afacan çocuk, şeytanın art ayağı. |
| impact 1 |
f. sıkıştırmak, pekiştirmek. |
| impact 2 |
i. 1. vuruş. 2. çarpışma. 3. etki. |
| impacted tooth |
dişçi. çene kemiğine kaynamış diş. |
| impair |
f. bozmak, zayıflatmak. |
| impale |
f. kazıklamak, kazığa oturtmak, kazığa vurmak. |
| impart |
f. 1. (to) (-e) bildirmek, söylemek. 2. to -e vermek. |
| impartial |
s. tarafsız, yansız. |
| impartiality |
i. tarafsızlık, yansızlık. |
| impassable |
s. geçilmez, aşılmaz, geçit vermez. |
| impasse |
i. çıkmaz, açmaz, kördüğüm. |
| impassion |
f. 1. hırslandırmak, kızdırmak, çileden çıkarmak. 2. coşturmak,
heyecanlandırmak. |
| impassioned |
s. ateşli, coşkulu, heyecanlı. |
| impassive |
s. duygularını açığa vurmayan. |
| impatience |
i. sabırsızlık. |
| impatient |
s. sabırsız, tez canlı. |
| impatiently |
z. sabırsızlıkla. |
| impeach |
f. (devlet memurunu) mahkeme önünde suçlandırmak;
suçlamak. |
| impeccable |
s. kusursuz. |
| impecunious |
s. parasız. |
| impede |
f. engellemek. |
| impediment |
i. 1. engel, mâni. 2. özür, engel. |
| impel |
f. (--led, --ling) sürmek, itmek, sevketmek. |
| impending |
s. olması yakın. |
| impenetrable |
s. 1. delinmez. 2. to (yağmur/hava) geçirmez. 3. içinden
geçilmez (orman). 4. girilmesi imkânsız (kale). 5. çözülemeyen
(sav, söz, sır v.b.). 6. koyu, zifiri (karanlık). |
| impenitence |
i. pişman olmama, pişmanlık duymama. |
| impenitent |
s. pişman olmayan, pişmanlık duymayan. |
| imperative |
s. 1. zorunlu, mecburi. 2. emreden. 3. dilb. emir belirten. i.
1. zorunlu şey. 2. zorunluk, zorunluluk. 3. emir. |
| imperceptible |
s. görülmez, seçilmez, farkedilmez, hissedilmez; belli
belirsiz. |
| imperfect |
s. 1. eksik, noksan, kusurlu. 2. defolu. 3. dilb. bitmemiş bir
eylemi gösteren (zaman/fiil). i. |
| imperfection |
i. kusur, eksiklik. |
| imperial |
s. 1. imparatora özgü; imparatorluğa ait. 2. şahane. i.
keçisakalı. |
| imperialism |
i. 1. imparatorluk sistemi. 2. emperyalizm, yayılımcılık. |
| imperialist |
i. emperyalist, yayılımcı. |
| imperialistic |
s. emperyalist, yayılımcı. |
| imperil |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) tehlikeye atmak. |
| imperious |
s. emretmeyi seven, buyurgan; amirane. |
| imperishable |
s. bozulmaz, çürümez, yok olmaz. |
| impermanent |
s. geçici, kalıcı olmayan. |
| impermeable |
s. 1. sugeçirmez; hava geçirmez. 2. geçirimsiz (toprak). |
| impersonal |
s. kişisel olmayan, kişilikdışı. |
| impersonate |
f. 1. taklit etmek. 2. canlandırmak, temsil etmek. |
| impersonation |
i. 1. taklit etme. 2. canlandırma. |
| impertinence |
i. küstahlık; münasebetsizlik. |
| impertinency |
i., bak. impertinence. |
| impertinent |
s. terbiyesiz, küstah; münasebetsiz. |
| imperturbable |
s. ağırbaşlı, temkinli, istifini bozmayan, soğukkanlı. |
| impervious |
s. 1. to (su, hava v.b.´ni) geçirmez. 2. nüfuz edilemeyen. 3.
to (öğüt, eleştiri v.b.´ne) kulak asmaz, (öğüt, eleştiri v.b.´ni)
dinlemez. 4. to (korku, acı v.b.´nden) etkilenmez. |
| impetuous |
s. 1. aceleci. 2. düşünmeden yapılan. 3. sert, şiddetli. 4.
çabuk, hızlı. |
| impetus |
i. 1. güç, zor, şiddet. 2. uyarı; dürtü; güdü. |
| impiety |
i. Allaha karşı saygısızlık. |
| impinge |
f. on/upon -i etkilemek. |
| impious |
s. Allaha karşı saygısız. |
| implacable |
s. 1. yatıştırılmaz (öfke, nefret v.b.). 2. amansız
(düşman). |
| implant 1 |
f. 1. dikmek. 2. aklına sokmak, aşılamak. 3. tıb. implantasyon
yoluyla aşılamak/dikmek. |
| implant 2 |
i., tıb. implantasyon. |
| implantation |
i. 1. tıb. implantasyon. 2. mim. aplikasyon. |
| implement 1 |
i. alet, araç. |
| implement 2 |
f. 1. (taahhüt, plan v.b.´ni) yerine getirmek, uygulamak. 2.
(yasa, karar v.b.´ni) yürürlüğe koymak. |
| implementation |
i. 1. yerine getirme, yürütme. 2. yürürlüğe koyma. |
| implicate |
f. (birini) (olumsuz bir şeye) karıştırmak. |
| implication |
i. 1. (bir şeyin içinde) saklı olan anlam. 2. (birini) (olumsuz
bir şeye) karıştırma. |
| implicit |
s. 1. ifade edilmeden anlaşılan, saklı. 2. ima edilen, dolaylı
olarak anlaşılan. 3. tam, kesin: implicit trust tam güven. |
| implicitly |
z. 1. dolaylı olarak. 2. tamamıyla. |
| implore |
f. yalvarmak. |
| imply |
f. 1. (dolaylı olarak) göstermek, ima etmek, -e işaret etmek.
2. içermek: Smoke implies fire. Duman ateşi içerir. 3. beraberinde
getirmek: Privileges imply duties. Ayrıcalıklar beraberinde
görevleri getirir. |
| impolite |
s. terbiyesiz, kaba. |
| impolitely |
z. terbiyesizce, kaba bir şekilde. |
| impoliteness |
i. terbiyesizlik, kabalık. |
| impolitic |
s. uygunsuz, isabetsiz. |
| imponderable |
s. tartıya gelmez, ağırlığı olmayan, ölçülemeyen. i. önceden
kestirilemeyen etken. |
| import 1 |
f. ithal etmek. |
| import 2 |
i. 1. ithal malı. 2. anlam. 3. önem. |
| import duty |
ithalat vergisi. |
| import license/permit |
ithal izni. |
| import permit |
permi, ithalat izni. |
| import quota |
ithalat kotası. |
| importance |
i. 1. önem. 2. etki, nüfuz, itibar. |
| important |
s. 1. önemli. 2. etkili, nüfuzlu, itibarlı. |
| importation |
i. ithalat, dışalım. |
| importer |
i. ithalatçı. |
| imports and exports |
ithalat ve ihracat. |
| importunate |
s. isteğinde çok ısrar eden; çok ısrarlı. |
| importune |
f. ısrarla istemek. |
| impose |
f. on/upon 1. -e (vergi) koymak. 2. zorla kabul ettirmek,
empoze etmek. 3. rahatsız etmek. 4. zahmet vermek. 5. (ceza)
vermek. 6. (zorla) yüklemek. 7. hile ile kabul ettirmek. 8.
etkilemek. |
| imposing |
s. heybetli, görkemli. |
| imposition |
i. 1. (vergi) koyma. 2. zorla kabul ettirme. 3. zahmet. 4.
ceza. 5. yük. 6. hile. 7. haksız talep. |
| impossibility |
i. olanaksızlık, imkânsızlık. |
| impossible |
s. olanaksız, imkânsız. |
| impossibly |
z. imkânsız bir şekilde. |
| impost 1 |
i. vergi; resim, harç. |
| impost 2 |
i., mim. üzengitaşı. |
| impostor |
i. sahtekâr, dolandırıcı. |
| impotence |
i. 1. güçsüzlük. 2. iktidarsızlık. |
| impotency |
i., bak. impotence. |
| impotent |
s. 1. güçsüz, âciz, zayıf. 2. iktidarsız (erkek). |
| impound |
f. 1. haczetmek, kanunen el koymak. 2. ağıla kapamak. |
| impoverish |
f. 1. yoksullaştırmak, fakirleştirmek. 2. kuvvetini
kesmek. |
| impracticable |
s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. 3. kullanışsız, elverişsiz,
pratik olmayan. 4. geçilmez, çetin (yol). |
| impractical |
s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. 3. elverişsiz, pratik olmayan,
mantıksız. 4. beceriksiz. |
| imprecise |
s. 1. kesin olmayan. 2. dikkatsiz, titiz olmayan, özensiz. |
| impregnable |
s. 1. zaptedilemez. 2. kazanılamaz. |
| impregnate |
f. 1. gebe bırakmak, döllemek. 2. kim. emdirmek, emprenye
etmek. 3. with (fikir) aşılamak. |
| impress |
f. 1. etkilemek. 2. on/upon aklına sokmak. 3. (damga)
basmak. |
| impression |
i. 1. etki. 2. izlenim. 3. damga. 4. baskı. |
| impressionable |
s. 1. aşırı duyarlı, hassas. 2. kolayca etkilenen. |
| impressionism |
i. izlenimcilik, empresyonizm. |
| impressionist |
i. izlenimci, empresyonist. |
| impressionistic |
s. izlenimci, empresyonist. |
| impressive |
s. duyguları etkileyen, etkileyici. |
| impressively |
z. etkileyici bir şekilde, şaşırtıcı derecede. |
| imprint 1 |
i. 1. baskı. 2. damga. 3. iz. 4. etki. 5. izlenim. 6. (kitapta)
yayınevinin adı. |
| imprint 2 |
f. (on) 1. (damga/mühür) basmak. 2. (zihnine) sokmak,
nakşetmek. |
| imprison |
f. hapsetmek. |
| imprisonment |
i. 1. hapsetme. 2. hapis. |
| improbable |
s. ihtimal dışı, olmayacak. |
| impromptu |
s. (hazırlık yapılmadan) o anda yapılan, hazırlıksız;
doğaçtan/irticalen yapılan. z. hazırlıksız olarak, hazırlıksız;
doğaçtan, irticalen. |
| improper |
s. 1. uygunsuz. 2. yakışıksız, çirkin. |
| impropriety |
i. uygunsuzluk. |
| improve |
f. 1. düzeltmek, yoluna koymak; düzelmek, yola girmek: Özhan´s
health is improving. Özhan´ın sağlığı düzeliyor. 2. geliştirmek,
ilerletmek; gelişmek, ilerlemek: He is trying to improve his Latin.
Latincesini ilerletmeye çalışıyor. 3. değerlendirmek;
değerlenmek. |
| improvement |
i. 1. düzelme; düzeltme. 2. geliştirme; gelişme. 3.
ilerleme. |
| improvise |
f. 1. anında uydurmak, uydurup yapmak. 2. doğaçtan çalmak. |
| imprudence |
i. tedbirsizlik, ihtiyatsızlık. |
| imprudent |
s. tedbirsiz, ihtiyatsız. |
| imprudent |
s. tedbirsiz, ihtiyatsız. |
| impudence |
i. küstahlık, yüzsüzlük, arsızlık. |
| impudent |
s. küstah, yüzsüz, arsız. |
| impugn |
f. yalancı çıkarmak. |
| impulse |
i. 1. tepi, itki. 2. itici güç. 3. ani bir istek. |
| impulsive |
s. 1. düşüncesizce davranan. 2. ruhb. tepisel. |
| impulsively |
z. düşünmeden, birdenbire. |
| impunity |
i. cezadan muaf olma. |
| impure |
s. 1. kirli, pis, murdar. 2. karışık, katışık. 3.
iffetsiz. |
| impurity |
i. 1. kirlilik, pislik, murdarlık. 2. katışıklık. 3. saflığı
bozan şey, yabancı madde, katışkı. |
| impute |
f. 1. atfetmek. 2. üstüne yıkmak, yüklemek. 3. vermek. |
| in acknowledgment of |
#AD? |
| in 1 |
edat 1. içinde, -de, -da: in the box kutuda. in the envelope
zarfın içinde. 2. içine, -e, -a: Put it in your pocket. Cebine koy.
3. içinde, -de, -da, durumunda, halinde: in poverty yoksulluk
içinde. in panic panik halinde. 4. iken, -ken: in writing the book
kitabı yazarken. 5. ile: in anger öfkeyle. in haste aceleyle. 6.
olarak: He wrote an article in response to his critics. Kendisini
eleştirenlere cevap olarak bir makale yazdı. 7. bakımından,
açısından, -ce, -ca: In quality, his writings surpass those of his
contemporaries. Onun yazıları nitelik açısından çağdaşlarınınkinden
üstün. 8. -den yapılmış: The book was bound in leather. Kitabın
cildi deriden yapılmış. 9. ile, kullanarak: written in pencil
kurşunkalemle yazılmış. upholstered in blue mavi renkle döşenmiş.
10. -li, -lı: in a fur coat kürk mantolu. in uniform
üniformalı. |
| in 2 |
z. 1. içeride; içeriye; içine. 2. evde. 3. görev başında. 4.
mevsimi gelmiş. 5. moda, gözde. |
| in 3 |
s. 1. iç. 2. iktidardaki. 3. elinde. 4. içeri doğru yönelen. 5.
çok moda olan. |
| in 4 |
i. 1. yetkili kişi. 2. k. dili torpil, piston. |
| in a bad way |
k. dili 1. kötü bir durumda. 2. tehlikede. 3. çok
hasta. |
| in a big way |
k. dili büyük çapta. |
| in a breeze |
kolaylıkla. |
| in a coon´s age |
k. dili çoktandır, epeydir. |
| in a daze |
sersem sepelek. |
| in a ferment |
k. dili kargaşalık içinde. |
| in a flash |
yıldırım hızıyla. |
| in a good light |
(bir şeyi) iyimser olarak (görmek). |
| in a hurry |
aceleyle, çabuk çabuk. |
| in a jiffy |
hemen. |
| in a lather |
k. dili heyecanlı. |
| in a lump sum |
peşin ve taksitsiz olarak: I can pay for it in a lump
sum. Parasının hepsini peşinen ödeyebilirim. |
| in a manner of speaking |
bir anlamda. |
| in a monotone |
monoton bir şekilde, sesini alçaltıp yükseltmeden. |
| in a nutshell |
az ve öz olarak. |
| in a roundabout way |
1. dolambaçlı yoldan. 2. dolaylı yoldan, dolaylı
olarak. |
| in a sense |
bir anlamda, yani. |
| in a slapdash manner |
gelişigüzel, baştan savma. |
| in a small way |
karınca kararınca; azıcık. |
| in a small way |
k. dili küçük çapta. |
| in a state of undress |
çıplak. |
| in a trice |
k. dili bir anda, çabucak, bir çırpıda. |
| in a twitter/all in a twitter |
k. dili heyecan içinde. |
| in a way |
bir bakıma. |
| in a word |
sözün kısası. |
| in a/one body |
hep birlikte/beraber. |
| in absolute privacy |
tamamen aralarında kalmak üzere. |
| in abundance |
bol/çok miktarda: There were pears in abundance. Çok miktarda
armut vardı. |
| in accord with |
#AD? |
| in accordance with |
-e göre, -e uygun olarak: Is this in accordance with your
wishes? Bu isteklerinize göre mi? I acted in accordance with your
instructions. Talimatınıza göre hareket ettim. |
| in actuality |
gerçekten, hakikaten. |
| in addition to |
-e ilaveten, -e ek olarak, ayrıca, fazla olarak. |
| in advance |
1. önde, ileride. 2. peşin olarak. |
| in aid of |
yararına, menfaatine, -e yardım için. |
| in all |
hepsi, tamamı. |
| in all |
toplam olarak, toplam. |
| in all probability |
büyük bir ihtimalle/olasılıkla. |
| in alphabetical order |
1. alfabetik olarak dizilmiş. 2. alfabetik sıraya
göre. |
| in an advisory capacity |
danışman olarak. i. uyarı niteliğinde bülten/duyuru. |
| in and out |
kâh içeride, kâh dışarıda. |
| in anticipation of |
(bir şeyin gerçekleşebileceği) düşüncesiyle. |
| in any case |
1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any case
you be there. Ne olursa olsun sen orada ol. 2. zaten: In any case
you couldn´t have seen her. Zaten onu göremezdin. |
| in any case |
herhalde, ne olursa olsun. |
| in any event |
1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any
event I´ll see you at Billur´s dinner. Her halükârda Billur´un
yemeğinde görüşürüz. 2. zaten: In any event I wouldn´t have told
you. Zaten sana söylemezdim. |
| in any shape or form |
hiçbir şekilde. |
| in apple-pie order |
çok düzenli bir şekilde. |
| in bad/ill repair |
kötü durumda. |
| in between |
aralarında: two houses with a yard in between aralarında
bir bahçe olan iki ev. |
| in black and white |
k. dili yazılı olarak. |
| in bloom |
çiçek açmış, çiçekte. |
| in brief |
kısaca, özetle. |
| in broad daylight |
güpegündüz. |
| in broad daylight |
güpegündüz. |
| in bulk |
1. açık, ambalajsız. 2. toptan. |
| in camera |
huk. gizli celsede. |
| in case |
takdirde: In case it´s necessary, I can work late.
Gerektiği takdirde geç vakte kadar çalışabilirim. |
| in case of |
halinde: In case of fire press this button. Yangın anında
bu düğmeye basın. in case of emergency acil durumda. |
| in case of emergency |
acil bir durumda. |
| in cipher |
şifreli. |
| in cold blood |
kılını kıpırdatmadan. |
| in cold blood |
soğukkanlılıkla. |
| in command |
amir, sözü geçen. |
| in commission |
1. sefere hazır (gemi). 2. işe hazır. |
| in company with |
ile beraber, birlikte. |
| in comparison with |
-e nazaran, -e göre. |
| in compliance with |
-e uygun olarak, mucibince. |
| in concert |
uyum içinde, birlik içinde. |
| in conclusion |
son olarak. |
| in conference |
toplantıda, meşgul. |
| in conjunction with |
ile beraber, ile birlikte, ile bir arada. |
| in connection with |
ile ilgili olarak. |
| in consequence of |
sonucunda, nedeniyle. |
| in danger |
tehlikede. |
| in days of yore |
çok eskiden. |
| in deep water |
1. başı dertte. 2. şaşkınlık içinde. |
| in deep water |
k. dili başı dertte, zor durumda. |
| in default of |
yokluğunda, yokluğundan dolayı. |
| in defiance of |
1. -i hiçe sayarak, -e meydan okuyarak. 2. -e aykırı
olarak. |
| in despite of |
-e karşın, -e rağmen. |
| in detail |
ayrıntılı olarak, ayrıntılarıyla. |
| in diameter |
çap olarak. |
| in disrepair |
tamire muhtaç, harap. |
| in doubt |
kuşkulu, şüpheli, henüz belli olmayan. |
| in due course |
zamanı gelince; zamanla. |
| in due course |
zamanı/vakti gelince. |
| in duplicate |
iki suret halinde. |
| in earnest |
1. ciddi olarak, ciddi, gerçekten. 2. bayağı, çok. |
| in easy circumstances/on easy street |
hali vakti yerinde, varlıklı. |
| in effect |
1. aslında. 2. yürürlükte. |
| in excess of |
-den fazla, -i geçen. |
| in fact |
aslında, doğrusu. |
| in fact |
gerçekte, aslında. |
| in favor of |
-in lehinde, -in lehine, -den yana, -in
taraftarı. |
| in fine fettle |
keyfi yerinde. |
| in flagrante delicto |
z. suçüstü, cürmü meşhut halinde. |
| in flames |
alevler içinde. |
| in focus |
iyi odaklanmış. |
| in front |
önde. |
| in front of |
önünde: in front of the building binanın
önünde. |
| in full retreat |
tam çekilme durumunda. |
| in full view |
tam göz önünde. |
| in fun |
şakadan. |
| in future |
bundan sonra, bundan böyle. |
| in general |
genellikle, genel olarak. |
| in good company |
iyi arkadaşlarla. |
| in good faith |
sadece birinin sözüne güvenerek. |
| in good repair |
iyi durumda. |
| in good season |
tam zamanında. |
| in good spirits |
keyfi yerinde. |
| in good time |
1. biraz erken. 2. vaktinde, önceden belirlenen zamanda.
3. süresi gelince. |
| in good trim |
k. dili iyi durumda/vaziyette, formda. |
| in great demand |
çok revaçta, çok aranan, büyük rağbet gören,
tutulan. |
| in great request |
çok aranan, çok rağbette. |
| in hand |
1. elde. 2. hazırlanmakta. 3. kontrol altında. |
| in harness |
iş başında. |
| in haste |
aceleyle, telaşla. |
| in his/her own backyard |
kendi çevresinde. |
| in hock |
rehinde. |
| in honor of |
şerefine. |
| in imitation of |
-i taklit ederek. |
| in irons |
zincire vurulmuş; eli kelepçeli. |
| in itself/in and of itself |
özünde, kendisi, bizatihi: In itself it´s not a problem.
Kendi başına bir problem değil. |
| in jeopardy of his life |
1. idam cezası tehlikesiyle karşı karşıya. 2. hayatı
tehlikede. |
| in jest |
şaka olarak. |
| in leaf |
yapraklanmış. |
| in less than no time/in no time/in no time at
all |
çok çabuk, çabucak, çabucacık. |
| in lieu of |
-in yerine, -e bedel olarak. |
| in line for |
-e aday, için sırada. |
| in luck |
talihli, şansı açık. |
| in memory of |
-in anısına, -in hatırasına. |
| in mesh |
birbirine girmiş. |
| in miniature |
ufak çapta, minyatür. |
| in motion |
hareket halinde. |
| in my book |
bana göre. |
| in my judgment |
fikrimce, bana kalırsa. |
| in my opinion |
kanımca, bana göre; bana kalırsa. |
| in my opinion |
bence, bana göre, kanımca. |
| in name |
sözde, ismen. |
| in no time |
hemen, derhal. |
| in no uncertain terms |
sert bir şekilde/açıkça (söylemek). |
| in no way |
hiç, kesinlikle: He was in no way responsible. O hiçbir şekilde
sorumlu değildi. |
| in no way. out of the way |
1. sapa, yol üstü olmayan. 2. alışılmışın
dışında. |
| in nothing flat |
k. dili çok çabuk. |
| in one go |
bir kerede, bir seferde: He drank all the beer in
one go. Biranın tümünü bir dikişte içti. |
| in one sense |
bir anlamda, bir taraftan. |
| in one´s mind´s eye |
hayalinde, kafasında. |
| in one´s pocket |
nüfuzu altında, avucunun içinde. |
| in one´s spare time |
boş vaktinde: Do it in your spare time! Onu boş vaktinde
yap! |
| in operation |
yürürlükte. |
| in order that |
diye, ta ki. |
| in order that |
-sin diye: in order that he may see görsün diye. |
| in order to |
için: in order to see görmek için. |
| in order to keep up appearances |
ele güne karşı rezil olmamak için. |
| in other words |
yani, demek. |
| in our midst |
aramızda. |
| in part |
kısmen. |
| in particular |
özellikle. |
| in parts |
parça parça, kısım kısım. |
| in passing |
1. geçerken. 2. tesadüfen. |
| in patches |
kısmen, yer yer. |
| in pawn |
rehinde. |
| in perpetuity |
ebediyen, her zaman için, daima. |
| in person |
şahsen, bizzat. |
| in place |
yerinde. |
| in place of |
-in yerine. |
| in plain English |
açıkçası. |
| in plain English |
1. açıkça. 2. açıkçası. |
| in play |
şaka olarak. |
| in point of |
bakımından. |
| in point of fact |
aslında, gerçekte. |
| in position |
tam yerinde. |
| in practice |
pratikte, uygulamada. |
| in press |
baskıda, basılmakta. |
| in private |
1. gizlice, gizli olarak. 2. başkaları yokken, baş
başa. |
| in process of construction |
inşa halinde, yapılmakta. |
| in proportion to |
-e oranla, -e göre. |
| in protest against |
-e protesto olarak. |
| in public |
alenen, açıkça, herkesin önünde. |
| in pursuance of |
yerine getirirken, peşinde koşarken, gerçekleştirmeye
çalışırken: He sacrificed his wealth in pursuance of his ideals.
İdeallerinin peşinde koşarken servetini feda etti. |
| in regard to |
bak. with regard to. |
| in relation to |
... hakkında: She said nothing in relation to that matter. O
mesele hakkında hiçbir şey söylemedi. |
| in reply to |
-e cevap olarak. |
| in respect of |
1. -e gelince. 2. ile ilgili olarak. |
| in respect to |
1. ile ilgili olarak. 2. ile ilgili. |
| in response to |
-e karşılık; -e karşılık olarak. |
| in retrospect |
geçmişe bakarak. |
| in return for |
-e karşılık olarak, -in karşılığında. |
| in revenge for |
-den öç almak için. |
| in s.o.´s stead |
birinin yerine, birinin namına: Çetin can go in his
stead. Onun yerine Çetin gidebilir. |
| in search of |
aramaya; aramakta, peşinde. |
| in self-defense |
kendini korumak için. |
| in sequence |
1. sırayla. 2. art arda. |
| in seventh heaven |
çok mutlu. |
| in shore |
kıyıya yakın. |
| in short |
kısaca, sözün kısası. |
| in short course |
kısaca. |
| in short order |
çabuk. |
| in short order |
çarçabuk. |
| in sight |
görünürde. |
| in single file |
tek sıra halinde. |
| in so far as |
-diği kadar/derecede. |
| in so many words |
açık seçik bir şekilde, açıkça. |
| in some ways |
bazı bakımlardan. |
| in some measure |
bir dereceye kadar, kısmen. |
| in spite of |
-e rağmen, -e karşın: He´s carrying on in spite of the
difficulties. Zorluklara rağmen devam ediyor. |
| in stock |
tic. mevcut. |
| in sum |
sözün kısası, kısaca. |
| in tandem |
1. art arda dizilmiş bir şekilde. 2. koordinasyon içinde,
birbirine bağlı olarak; ortaklaşa, birlikte, beraber. |
| in ten seconds flat |
tam on saniyede. |
| in terms of |
1. ... açıdan: Don´t look at the situation in those
terms! Duruma o açıdan bakma! 2. k. dili -e gelince, -ce/-çe: In
terms of money she´s well fixed. Paraca iyi durumda. |
| in that |
-diğinden, -diğinden dolayı; çünkü; -diğine göre,
mademki, madem. |
| in that case |
o takdirde. |
| in the absence of |
#AD? |
| in the abstract |
kavram olarak: He approves of it in the abstract, but not in
practice. Onu uygulamada değil, kavram olarak beğeniyor. |
| in the aggregate |
toplam olarak. |
| in the background |
ikinci planda. |
| in the bag |
k. dili emin, garantili; çantada keklik. |
| in the cards |
k. dili muhtemel, olası. |
| in the circumstances |
bak. under the circumstances. pomp and circumtance tantana,
debdebe. |
| in the clouds |
hayal âleminde, dalgın. |
| in the course of |
sırasında, esnasında. |
| in the course of |
sırasında, esnasında. |
| in the course of time |
zamanla. |
| in the crunch |
k. dili paçası sıkışınca. |
| in the dark |
1. karanlıkta. 2. habersiz. |
| in the end |
sonunda, eninde sonunda. |
| in the event of |
takdirde, halinde. |
| in the extreme |
son derece. |
| in the eyes of |
-in gözünde. |
| in the face of |
karşısında. |
| in the family way |
k. dili gebe, hamile. |
| in the flesh |
bizzat. |
| in the hole |
k. dili borçlu; para kaybetmiş durumda. |
| in the interest of |
... yararına, ... için. |
| in the interim |
aradaki zamanda. |
| in the land of the living |
sağ, hayatta. |
| in the large |
bütün kapsamı ile. |
| in the light of the facts |
olayların gelişmesine göre, olayların ışığı altında. |
| in the long run |
uzun vadede; eninde sonunda. |
| in the long run |
zamanla, eninde sonunda. |
| in the long term |
uzun vadede. |
| in the lump |
bütünüyle, bütün olarak. |
| in the main |
çoğunlukla, çoğu. |
| in the matter of |
... konusunda. |
| in the meantime |
o/bu arada, o/bu süre içinde. |
| in the midst of |
-in ortasında, -in arasında. |
| in the morning |
sabahleyin. |
| in the name of |
1. adına, namına, yerine. 2. başı için, hakkı için,
aşkına. |
| in the nature of things |
doğal olarak, tabiatıyla. |
| in the neighborhood of |
yaklaşık olarak, civarında. |
| in the nick of time |
tam zamanında. |
| in the nick of time |
tam zamanında (Gecikmeye hiç yer olmayan durumlar için
kullanılır.): Reinforcements arrived in the nick of time.
Takviyeler tam zamanında vardı. |
| in the nude |
çıplak olarak, çıplak. |
| in the offing |
yakında, pek uzak olmayan (olay). |
| in the open |
açık havada. f. 1. açmak; açılmak. 2. başlamak; başlatmak. 3.
yaymak, sermek. 4. açığa vurmak. |
| in the presence of |
(birinin) önünde/yanında/huzurunda: in the presence of a large
company büyük bir topluluk önünde. Don´t say that in her presence!
Onun yanında söyleme! You are in the presence of the emperor.
İmparatorun huzurunda bulunuyorsunuz. |
| in the process of time |
zamanla, zaman geçtikçe. |
| in the raw |
1. doğal halde, işlenmemiş. 2. k. dili çıplak. |
| in the rough |
1. kaba taslak durumda. 2. işlenmemiş durumda. |
| in the same breath |
bir solukta, aynı zamanda. |
| in the second place |
ikinci olarak, ondan sonra. |
| in the short haul/term |
kısa vadede. |
| in the short run |
kısa vadede. |
| in the short term |
kısa vadede. |
| in the thick of the battle |
muharebenin en şiddetli yerinde. |
| in the vicinity of |
1. dolaylarında, civarında: She lives in the vicinity of
Taksim. Taksim civarında oturuyor. 2. k. dili aşağı yukarı,
yaklaşık olarak: His salary is in the vicinity of two billion a
month. Ayda aşağı yukarı iki milyar maaş alıyor. |
| in the wake of |
1. -in ardında, -in peşinde. 2. -in ardından, -den sonra;
... sonucunda. |
| in the world |
k. dili Allah aşkına, Allahı/Allahını seversen (Soru
zamirleriyle kullanılır.): What in the world is that? O ne,
Allahını seversen? How in the world did you do that? Onu nasıl
yaptın Allah aşkına? |
| in this connection |
bu münasebetle, bu hususta. |
| in three months |
üç aya kadar. |
| in time |
1. vaktinde, zamanında (yetişmek/yetiştirmek): Can you
finish this in time? Bunu vaktinde yetiştirebilir misiniz? We can´t
get there in time. Yetişemeyiz. 2. zamanla: In time you too will
become a general. Zamanla sen de general olursun. |
| in total |
1. toplam olarak. 2. bütünüyle, tamamıyla. |
| in tow |
k. dili beraberinde: He had his girl friend in tow as
well. Beraberinde kız arkadaşı da vardı. |
| in triplicate |
üç kopya olarak. |
| in truth |
hakikaten, gerçekten. |
| in tune |
akortlu. |
| in turn |
1. sıra ile; sırasıyla; nöbetleşe: Each charge was mowed
down in turn by their deadly fire. Hücuma kalkan her grup onların
öldürücü ateşiyle helak oldu. 2. kâh ... kâh ...: She was cutting
and tender in turn. Kâh kırıcı, kâh şefkatliydi. |
| in two |
iki kısma, ikiye (kesmek/bölmek/ayırmak). |
| in two shakes |
(of a lamb´s tail) k. dili hemen, bir çırpıda, bir
lahzada. |
| in unison |
1. birlikte, beraber (yapmak). 2. hep bir ağızdan, hep
beraber. |
| in vain |
boş yere, boşuna. |
| in view |
görünürde, ortada. |
| in view of |
-den dolayı, ... yüzünden, -i göz önünde tutarak. |
| in/at a pinch |
gerektiğinde, gereğinde; sıkışınca. |
| inability |
i. yetersizlik, ehliyetsizlik; yeteneksizlik; güçsüzlük;
beceriksizlik. |
| inaccessible |
s. yanına varılmaz, erişilmez. |
| inaccurate |
s. yanlış, kusurlu, hatalı. |
| inaction |
i. hareketsizlik. |
| inactive |
s. 1. hareketsiz. 2. kim. etkisiz. 3. tic. durgun. |
| inactivity |
i. 1. hareketsizlik. 2. kim. etkisizlik. 3. tic.
durgunluk. |
| inadequate |
s. 1. yetersiz. 2. eksik, noksan. |
| inadmissible |
s. kabul olunmaz, uygun görülmez. |
| inadvertent |
s. kasıtsız, elde olmayan. |
| inalienable |
s. 1. (kişinin) elinden alınamayacak (hak). 2. satılamaz,
devrolunamaz. |
| inane |
s. 1. boş, anlamsız. 2. budala, aptal; budalaca, aptalca. |
| inanimate |
s. 1. cansız, ruhsuz, ölü. 2. donuk, sönük. |
| inappropriate |
s. uygunsuz, yersiz, münasebetsiz. |
| inapt |
s., bak. inept. |
| inarticulate |
s. 1. kendini iyi ifade edemeyen. 2. anlaşılmaz. 3. dilsiz. 4.
iyi ifade edilmemiş. |
| inasmuch |
z. |
| inasmuch as |
1. -diğine göre, mademki. 2. -diği derecede/kadar. |
| inattention |
i. dikkatsizlik. |
| inattentive |
s. dikkatsiz. |
| inattentiveness |
i. dikkatsizlik. |
| inaugural |
s. açılış töreni ile ilgili. |
| inaugurate |
f. 1. resmen işe başlatmak, (birini) törenle bir göreve
getirmek. 2. törenle açmak, açılış töreniyle başlatmak. 3.
başlamak; başlatmak, -in başlangıcı olmak. |
| inauguration |
i. 1. resmen işe başlama. 2. göreve başlama töreni. 3. açılış
töreni, açılış. |
| inauspicious |
s. uğursuz, meşum. |
| inborn |
s. 1. (birinin) tabiatında olan, doğuştan gelen. 2. irsi,
kalıtsal. |
| inbound |
s. 1. limana/havaalanına giren (gemi/uçak). 2. şehir merkezine
doğru giden (tren, otobüs v.b.). |
| inbred |
s. uzun zaman boyunca edinilegelmiş. |
| incalculable |
s. hesap edilemez, hesaplanamayan; haddi hesabı olmayan. |
| incandescence |
i. akkorluk. |
| incandescent |
s. akkor. |
| incandescent lamp |
elektrik ampulü. |
| incandescent lamp |
ampul. |
| incapable |
s. yeteneksiz, kabiliyetsiz; âciz, güçsüz. |
| incapacitate |
f. güçsüz duruma getirmek; iş yapamaz duruma getirmek. |
| incapacity |
i. güçsüzlük, yeteneksizlik. |
| incapacity for |
(bir şeyi) yapamama. |
| incarcerate |
f. hapsetmek. |
| incarnate |
s. 1. cisimlenmiş. 2. insan şekline girmiş. |
| incase |
f., bak. encase. |
| incautious |
s. dikkatsiz, tedbirsiz, düşüncesiz. |
| incendiary |
s. 1. kasten yangın çıkaran. 2. kışkırtıcı, karışıklık çıkaran.
i. kundakçı. |
| incendiary bomb |
yangın bombası. |
| incense 1 |
i. günlük, buhur, tütsü. |
| incense 2 |
f. kızdırmak, öfkelendirmek. |
| incentive |
i. 1. isteklendiren ödül; özendirici şey. 2. dürtü,
güdü. |
| incentive pay |
teşvik primi. |
| inception |
i. başlama, başlangıç. |
| incessant |
s. devamlı, sürekli, ardı arkası kesilmeyen. |
| incessantly |
z. sürekli olarak, ardı arkası kesilmeden. |
| incest |
i. ensest, yakın akraba ile cinsel ilişki kurma. |
| inch |
i. inç, parmak, 2,54 cm. |
| inch along |
1. yavaş yavaş ilerlemek. 2. yavaş yavaş hareket
ettirmek. |
| incidence |
i. of (bir şeyin) meydana gelmesi: The incidence of cholera has
been declining. Kolera vakaları azalmakta. |
| incident |
i. olay, hadise, vaka. s. to -e ait olan, -e özgü; ile beraber
gelen. |
| incidental |
s. 1. ikinci derecede olan/sayılan: incidental expenses yan
masraflar. 2. tesadüfen meydana gelen, tesadüfi. 3. to -e ait olan,
-e özgü; ile beraber gelen: problems incidental to divorce
boşanmanın yol açabileceği sorunlar. |
| incidentally |
z. aklıma gelmişken. |
| incinerate |
f. yakıp kül etmek. |
| incinerator |
i. çöp fırını; fırın. |
| incipient |
s. henüz başlamakta olan, yeni başlayan. |
| incise |
f. hakketmek, oymak, kazımak. |
| incision |
i. 1. yarma, deşme. 2. tıb. ensizyon. |
| incisive |
s. 1. keskin. 2. zeki. |
| incisor |
i. kesicidiş. |
| incite |
f. kışkırtmak, tahrik etmek; teşvik etmek. |
| incitement |
i. kışkırtma, tahrik; teşvik. |
| incivility |
i. 1. kabalık, nezaketsizlik. 2. kaba davranış. |
| inclement |
s. sert, fırtınalı (hava). |
| inclination |
i. 1. eğilim, meyil; istek, heves. 2. eğim, eğiklik. |
| incline 1 |
f. 1. -e yöneltmek, -e sebep olmak: It inclined him to support
us. Onu bizi desteklemeye yöneltti. 2. to eğiliminde olmak: His
thought inclines to the radical. Düşüncesinde radikalliğe bir
eğilim var. 3. eğilmek, meyletmek. 4. to (renk) -e
çalmak. |
| incline 2 |
i. meyil, eğim. |
| incline one´s ear |
kulak kabartmak. |
| incline one´s head |
başını eğmek. |
| inclined plane |
eğri yüzey. |
| inclose |
f., bak. enclose. |
| inclosure |
i., bak. enclosure. |
| include |
f. 1. içine almak, içermek, kapsamak. 2. dahil etmek,
katmak. |
| included |
s. dahil. |
| inclusion |
i. 1. dahil etme, katma; dahil olma, katılma. 2. içindeleme. 3.
katılan şey. |
| inclusive |
s. 1. of -i kapsayan, dahil: The charge is thirty million liras
inclusive of service. Hesap, servis dahil otuz milyon lira tuttu.
2. içlemci. |
| incognito |
z. takma adla; kılık değiştirerek. |
| incoherence |
i. tutarsızlık. |
| incoherency |
i., bak. incoherence. |
| incoherent |
s. 1. anlaşılmayan, anlaşılmaz (sözler/sesler). 2. tutarsız,
rabıtasız, bağlantısız (sözler/fikirler). |
| income |
i. gelir, kazanç. |
| income tax |
gelir vergisi. |
| incoming |
s. 1. giren, ele geçen. 2. yeni (hükümet/yıl). |
| incommensurate |
s. 1. oransız. 2. yetersiz. |
| incommunicado |
z. |
| incommunicative |
s. bildiğini başkalarına söylemeyen, ketum. |
| incomparable |
s. 1. eşsiz, emsalsiz. 2. with/to ile karşılaştırılamaz, ile
kıyaslanamaz. |
| incompatibility |
i. uyuşmazlık, bağdaşmazlık. |
| incompatible |
s. 1. birbirine uymayan, birbirine zıt. 2. uyuşmaz,
bağdaşmaz. |
| incompetence |
i. beceriksizlik, yetersizlik. |
| incompetency |
i., bak. incompetence. |
| incompetent |
s. 1. beceriksiz, yetersiz, gereken yetenekte olmayan. 2. huk.
ehliyetsiz. |
| incomplete |
s. eksik, noksan, bitmemiş; kusurlu. |
| incomprehensible |
s. anlaşılmaz, akıl almaz. |
| incomprehension |
i. anlayışsızlık, kavrayamama. |
| inconceivable |
s. kavranılmaz, anlaşılmaz. |
| inconclusive |
s. 1. bir sonuca varmayan, sonuçsuz. 2. inandırıcı olmayan. 3.
etkisiz. |
| incongruity |
i. 1. uyuşmazlık, bağdaşmazlık. 2. uygunsuzluk, yersizlik. 3.
uyuşmayan kısım/şey. |
| incongruous |
s. 1. uyuşmaz, bağdaşmaz. 2. uygunsuz, yersiz. |
| inconsequent |
s. 1. tutarsız. 2. mantıksız. 3. konu dışı. |
| inconsequential |
s. 1. yersiz. 2. önemsiz. |
| inconsiderate |
s. düşüncesiz, saygısız. |
| inconsistent |
s. tutarsız; yaptıkları birbirini tutmayan (kimse); her zaman
aynı seviyeyi tutmayan (iş). |
| inconsolable |
s. avutulamaz, teselli edilemez; tesellisiz, tesellisi
olmayan. |
| inconspicuous |
s. 1. farkedilmeyen, göze çarpmayan. 2. önemsiz. |
| inconstant |
s. 1. kararsız, değişken. 2. vefasız. |
| incontestable |
s. tartışılmaz, itiraz edilemez, su götürmez. |
| incontinent |
s. 1. kendini tutamayan. 2. idrarını tutamayan. |
| incontrovertible |
s. yadsınamaz, inkâr edilemez. |
| incontrovertibly |
z. yadsınamayacak şekilde. |
| inconvenience |
i. güçlük, zahmet, rahatsızlık. f. zahmet vermek, rahatsız
etmek. |
| inconvenient |
s. 1. uygunsuz. 2. zahmetli, müşkül. 3. elverişsiz. |
| incorporate |
f. 1. içermek, kapsamak. 2. into/in -e dahil etmek, -e katmak.
3. anonim şirket haline getirmek. 4. birleştirmek; birleşmek. 5.
cisimlendirmek. |
| incorporated |
s. anonim. |
| incorrect |
s. 1. yanlış. 2. düzeltilmemiş. 3. biçimsiz. |
| incorrigible |
s. adam olmaz, yola getirilemez, düzelmez (kimse). |
| incorruptible |
s. 1. rüşvet kabul etmez. 2. ahlakı bozulmaz. 3. bozulmaz,
çürümez, kokuşmaz. |
| increase 1 |
f. 1. artmak, çoğalmak; artırmak, çoğaltmak. 2. büyümek,
gelişmek; verimli olmak; büyütmek, geliştirmek. |
| increase 2 |
i. 1. artış, artma, çoğalma. 2. ürün. 3. kâr. 4.
hâsılat. |
| increasingly |
z. gittikçe artarak: become increasingly difficult gittikçe
zorlaşmak. |
| incredible |
s. 1. inanılmaz, akıl almaz. 2. k. dili harika. |
| incredulity |
i. 1. inanmazlık. 2. kuşku. |
| incredulous |
s. 1. inanmayan. 2. kuşkulu, kuşkulanan. |
| incredulousness |
i., bak. incredulity. |
| increment |
i. artış, artma, çoğalma. |
| incriminate |
f. suçlamak. |
| incrust |
f., bak. encrust. |
| incubate |
f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. civciv çıkarmak. 3. kafasında (plan)
kurmak. |
| incubation |
i. kuluçka dönemi. |
| incubator |
i. 1. kuluçka makinesi. 2. kuvöz. |
| inculcate |
f. öğretmek, tekrarlayarak kafasına sokmak, aşılamak. |
| incumbency |
i. 1. görev, vazife. 2. görev süresi. |
| incumbent |
s. |
| incur |
f. (--red, --ring) 1. uğramak, maruz kalmak, girmek. 2. üstüne
çekmek, uyandırmak. |
| incur a debt |
borçlanmak, borca girmek. |
| incurable |
s. onulmaz, amansız, şifasız. |
| incurious |
s. 1. meraksız. 2. ilgisiz, kayıtsız. |
| incursion |
i. akın, hücum, saldırı. |
| indebted |
s. 1. borçlu. 2. teşekkür borçlu, minnettar. |
| indecent |
s. 1. yakışıksız, edepsiz, kaba. 2. huk. toplum töresine
aykırı. |
| indecipherable |
s. okunmaz, çözülmez, sökülmez. |
| indecision |
i. kararsızlık. |
| indecisive |
s. 1. kararsız. 2. kesin olmayan. |
| indecorous |
s. uygunsuz, münasebetsiz, yakışıksız, yakışık almayan. |
| indecorum |
i. 1. uygunsuz davranış/söz, uygunsuzluk. 2. uygunsuzluk,
uygunsuz olma. |
| indeed |
z. 1. gerçekten, hakikaten. 2. doğrusu, doğrusu istenirse,
gerçeği söylemek gerekirse. |
| indefatigable |
s. yorulmaz, yorulmak bilmez. |
| indefensible |
s. savunulamaz. |
| indefinable |
s. 1. anlatılması zor; anlatılması imkânsız. 2. belli olmayan,
belirsiz. 3. tanımlanması zor. |
| indefinite |
s. 1. belirsiz. 2. dilb. belgisiz. |
| indefinite article |
dilb. belgisiz sıfat: bir (İngilizcede a, an). |
| indefinite pronoun |
dilb. belgisiz zamir. |
| indefinite pronoun |
belirsizlik zamiri. |
| indelible |
s. 1. silinmez, çıkmaz, giderilmez (leke/iz). 2. silinmez,
kalıcı (izlenim/etki/duygu). 3. sabit (boya/mürekkep). |
| indelible ink |
sabit mürekkep. |
| indelible pencil |
kopya kalemi. |
| indelicacy |
i. 1. uygunsuzluk. 2. kabalık. |
| indelicate |
s. 1. uygun olmayan. 2. kaba, nazik olmayan, nezaketsiz. |
| indemnify |
f. 1. zararını ödemek. 2. zarar görmeyeceğine dair peşinen
kefil olmak. |
| indemnity |
i. 1. tazminat, ödence. 2. kefalet, teminat, güvence. |
| indent 1 |
f. 1. içerlek yazmak, paragraf başı yapmak. 2. çentmek. 3.
(for) İng. -i sipariş etmek; sipariş vermek. 4. (for) İng. -i talep
etmek; talepte bulunmak. 5. on/upon İng. (para fonundan/malzemeden)
bir miktarı çıkarıp kullanmak. 6. on/upon İng. -e sipariş vermek.
7. on/upon İng. -den talepte bulunmak. |
| indent 2 |
i., İng. 1. sipariş. 2. talep. |
| indentation |
i. 1. içerlek yazma. 2. (satır için) içerlek olma. |
| indenture |
i. sözleşme. f. kontratla/senetle bağlamak. |
| independence |
i. bağımsızlık. |
| independent |
s. 1. bağımsız. 2. başına buyruk. 3. (ekonomik açıdan)
bağımsız, kendi geliri ile geçinebilen. 4. pol. bağımsız. i., pol.
bağımsız. |
| independently |
z. 1. bağımsız olarak. 2. birbirini etkilemeden. |
| indescribable |
s. tanımlanamaz, anlatılmaz. |
| indestructible |
s. yıkılmaz, yok edilemez. |
| indeterminate |
s. 1. sınırsız, belirsiz, bellisiz. 2. kuşkulu. |
| index |
çoğ. --es (în´deksîz)/in.di.ces (în´dısiz) i. 1. dizin, indeks,
fihrist. 2. katalog. 3. gösterge. f. 1. (kitap) için dizin
hazırlamak, (kitabın) indeksini yapmak. 2. işaret etmek,
göstermek. |
| index card |
fiş. |
| index finger |
işaretparmağı. |
| indicate |
f. işaret etmek, göstermek, imlemek. |
| indication |
i. 1. bildirme, anlatma, gösterme. 2. belirti, delil, gösterge,
işaret. |
| indicative |
s. |
| indicator |
i. gösterge, ibre. |
| indict |
f. for ile suçlamak. |
| indictment |
i. 1. iddianame, savca. 2. suçlama. 3. dava açma. |
| indifference |
i. ilgisizlik; aldırmazlık. |
| indifferent |
s. 1. ilgisiz; aldırmaz, umursamayan. 2. vasat,
sıradan. |
| indigenous |
s. 1. yerli. 2. to (bir yere) özgü, (bir yerde) doğal olarak
bulunan/yetişen. |
| indigent |
s. yoksul, fakir. |
| indigestible |
s. hazmedilemez. |
| indigestion |
i. sindirim güçlüğü, hazımsızlık, mide fesadı. |
| indignant |
s. (haksızlıktan dolayı) kızgın, öfkeli. |
| indignation |
i. (haksızlıktan dolayı) kızgınlık, öfke. |
| indignity |
i. küçük düşürücü hareket, hakaret; onur kırıcı durum. |
| indigo |
i. 1. çivit rengi, çivit mavisi. 2. bot. çivitotu, indigo,
Indigofera tinctoria. s. çivit rengi, çivit mavisi,
çividi. |
| indigo plant |
bot. çivitotu, indigo, Indigofera tinctoria. |
| indigo blue |
çivit rengi, çivit mavisi. |
| indigo-blue |
s. çivit rengi, çivit mavisi, çividi. |
| indirect |
s. 1. dolaylı. 2. dolaşık, dolambaçlı. |
| indirect cost |
dolaylı masraf. |
| indirect lighting |
dolaylı ışıklandırma. |
| indirect object |
dilb. dolaylı tümleç, -e halindeki isim. |
| indirect object |
dilb. dolaylı tümleç. |
| indirect tax |
dolaylı vergi. |
| indirectly |
z. dolaylı olarak. |
| indiscernible |
s. seçilemez, ayırt edilemez, farkedilemeyecek. |
| indiscreet |
s. 1. düşünmeden davranan; boşboğaz. 2. düşüncesizce
yapılan. |
| indiscrete |
s. kısımlara bölünmemiş, toplu halde. |
| indiscretion |
i. 1. düşünmeden davranma; boşboğazlık. 2. düşüncesiz bir
davranış; düşüncesizce söylenen söz. |
| indiscriminate |
s. gelişigüzel, rasgele; ayırt edilmemiş, karışık. |
| indispensable |
s. vazgeçilmez; zaruri. |
| indispose |
f. 1. hevesini kırmak, soğutmak. 2. rahatsız etmek. |
| indisposed |
s. 1. rahatsız, hasta, keyifsiz. 2. isteksiz. |
| indisposition |
s. 1. rahatsızlık, keyifsizlik. 2. isteksizlik. |
| indisputable |
s. su götürmez, kesin, tartışılmaz. |
| indistinct |
s. belirsiz, müphem, iyice görülmeyen. |
| indistinguishable |
s. ayırt edilmesi olanaksız, seçilemez. |
| individual |
s. 1. her ... kendi ...: This decision will be up to the
individual agencies. Bu konuda her acente kendi kararını verecek.
The individual tiles are each a work of art. Her çini başlı başına
bir sanat eseri. 2. bireysel, kişisel: individual differences
kişisel farklılıklar. 3. tek kişilik. i. 1. birey, fert. 2. kişi,
kimse, şahıs. |
| individualism |
i. bireycilik. |
| individualist |
i. bireyci. |
| individuality |
i. bireysellik. |
| individually |
z. tek tek, ayrı ayrı. |
| indivisible |
s. bölünmez. |
| indoctrinate |
f. 1. bir düşünce sisteminin esaslarını öğretmek. 2. -in
beynini yıkamak. |
| indoctrinate s.o. with |
birine (bir fikri) aşılamak/telkin etmek. |
| indolent |
s. 1. tembel, üşengen, üşengeç. 2. tıb. ağrısız. |
| indomitable |
s. yılmaz, boyun eğmez. |
| indoor |
s. 1. iç mekânlara uygun; iç mekânlarda kullanılan: indoor
shoes iç mekânlarda giyilen ayakkabılar. 2. kapalı: indoor tennis
court kapalı tenis kortu. 3. iç mekânlarda yapılan: He´s got an
indoor job. Onun işi içeride çalışmasını gerektiriyor. 4. tiy. iç
mekânda geçen (sahne). |
| indoors |
z. içeride; içeri, içeriye: Stay indoors! İçeride kal! She went
indoors. İçeri gitti. |
| indorse |
f., bak. endorse. |
| induce |
f. 1. neden olmak. 2. ikna etmek, kandırıp yaptırmak. |
| inducement |
i. 1. neden, vesile. 2. ikna, teşvik. |
| induct |
f. |
| induct s.o. into |
birini resmen -in üyesi yapmak. |
| induct s.o. into the army |
birini askere almak. |
| induction |
i. 1. göreve getirme. 2. man. tümevarım. 3. sonuç çıkarma. 4.
elek. indüksiyon, indükleme. |
| inductive |
s. 1. man. tümevarımsal. 2. elek. indükleyen, indüksiyon
yapan. |
| inductive reasoning |
tümevarımlı usavurma. |
| indulge |
f. 1. (sakınılması gereken bir şeye) teslim olmak: She indulged
her desire for candy. Şeker yeme arzusuna yenildi. 2. in kendine
bir şey yapma izni vermek: I haven´t indulged in a cigarette for a
week. Bir haftadır sigaradan uzak duruyorum. 3. (arzu, rica
v.b.´ni) yerine getirmek. 4. -e yüz vermek: Don´t indulge that
naughty child. O yaramaz çocuğa yüz verme. 5. k. dili içki
içmek. |
| indulgence |
i. 1. yüz verme, müsamaha. 2. in kendine (bir şey yapma) izni
verme. |
| indulgent |
s. yüz veren, müsamahakâr. |
| industrial |
s. endüstriyel, sınai, işleyimsel. |
| industrial action |
İng. grev; işi yavaşlatma. |
| industrial arts |
endüstriyel sanatlar. |
| industrial engineer |
endüstri mühendisi. |
| industrial estate |
İng. organize sanayi bölgesi. |
| industrial school |
endüstri meslek lisesi. |
| industrialise |
f., İng., bak. industrialize. |
| industrialist |
i. sanayici. |
| industrialize |
f. sanayileştirmek. |
| industrious |
s. çalışkan, gayretli. |
| industry |
i. 1. sanayi, endüstri, işleyim. 2. çalışkanlık,
gayret. |
| inebriate |
f. sarhoş etmek, mest etmek. |
| inedible |
s. yenmez. |
| ineffable |
s. 1. sözü edilmez, ağza alınmaz (kutsal). 2. tarifsiz,
anlatılmaz. |
| ineffective |
s. 1. etkisiz (çare, ilaç v.b.). 2. beceriksiz (yönetici, işçi
v.b.). |
| ineffectual |
s. 1. etkisiz (çare, ilaç v.b.). 2. başarısız; beceriksiz
(yönetici, işçi v.b.). |
| inefficient |
s. 1. istenilen etkiyi uyandırmayan, etkisiz. 2. zaman ve
enerjiyi ekonomik bir şekilde kullanmayan, verimsiz, randımansız
(iş yöntemi, makine v.b.). |
| inelegant |
s. zarif olmayan, incelikten yoksun. |
| ineligible |
s. |
| ineluctable |
s. kaçınılmaz. |
| inept |
s. 1. uygunsuz, yersiz, yakışıksız. 2. beceriksiz,
hünersiz. |
| ineptitude |
i. 1. uygunsuzluk. 2. beceriksizlik. 3. gaf, pot. |
| inequality |
i. 1. eşitsizlik, farklılık. 2. değişebilirlik,
değişkenlik. |
| inequitable |
s. haksız, insafsız. |
| inequity |
i. haksızlık, insafsızlık. |
| inert |
s. 1. hareket edemeyecek durumda olan; hareketsiz. 2. yavaş
işleyen. 3. yavaş harekete geçen; uyuşuk, tembel. 4. fiz., kim.
atıl, süreduran, inert. |
| inertia |
i. 1. fiz., kim. atalet, süredurum. 2. uyuşukluk,
tembellik. |
| inescapable |
s. kaçınılmaz. |
| inessential |
s. gereksiz. |
| inestimable |
s. 1. hesaba sığmaz, hesapsız. 2. paha biçilmez, çok
değerli. |
| inevitable |
s. kaçınılmaz, çaresiz. |
| inevitably |
z. kaçınılmaz şekilde. |
| inexact |
s. 1. tam doğru olmayan, yanlış, hatalı. 2. kesin olmayan. |
| inexcusable |
s. bağışlanamaz, affedilmez. |
| inexcusably |
z. affedilmeyecek şekilde. |
| inexhaustible |
s. 1. tükenmez, bitmez tükenmez. 2. yorulmaz. |
| inexorable |
s. 1. amansız, insafsız, acımasız. 2. değiştirilemez. |
| inexpedient |
s. amaca uygun düşmeyen, elverişsiz. |
| inexpensive |
s. ucuz, pahalı olmayan; masrafı az. |
| inexpensively |
z. ucuza. |
| inexperience |
i. tecrübesizlik, deneyimsizlik, acemilik. |
| inexperienced |
s. tecrübesiz, deneyimsiz, acemi. |
| inexpert |
s. 1. tecrübesiz, deneyimsiz, acemi. 2. beceriksiz. 3.
yetersiz, usta işi olmayan. |
| inexplicable |
s. nedeni anlaşılmaz, açıklanamaz; muammalı, esrarengiz. |
| inexplicably |
z. açıklanamayacak şekilde. |
| inexpressible |
s. anlatılmaz, ifade edilemez. |
| inexpressibly |
z. anlatılamayacak derecede. |
| inexpressive |
s. bir anlam/düşünce ifade etmeyen. |
| inextricable |
s. 1. içinden çıkılmaz. 2. çözülmez. 3. ayrılmaz; girift. |
| inextricably |
z. içinden çıkılamayacak şekilde. |
| infallibility |
i. yanılmazlık. |
| infallible |
s. yanılmaz, şaşmaz, hata yapmaz. |
| infallibly |
z. yanılmadan. |
| infamous |
s. 1. adı kötüye çıkmış, (kötü bir şeyden dolayı) meşhur. 2.
rezil. 3. ayıp, çok çirkin. |
| infamy |
i. rezalet, alçaklık. |
| infancy |
i. 1. bebeklik, çocukluk. 2. küçüklük. 3. (tasarı, iş v.b.´nin)
başlangıç aşaması, emekleme dönemi. |
| infant |
i. bebek, küçük çocuk. s. küçük. |
| infantile |
s. 1. çocuğa özgü. 2. çocukça. 3. bebeksi, çocuksu, bebek gibi,
ufak bir çocuk gibi. |
| infantile paralysis |
tıb. çocuk felci. |
| infantilism |
i., ruhb. bebeksilik. |
| infantry |
i. 1. piyadeler, piyade sınıfına ait askerler. 2. piyade,
piyade sınıfı. |
| infantryman |
çoğ. in.fan.try.men (în´fıntrimîn) i. piyade, piyade
askeri. |
| infatuate |
f. aklını çelmek, çıldırtmak. |
| infatuation |
i. (with) (-e) hayranlık, delicesine âşık olma. |
| infect |
f. bulaştırmak, geçirmek. |
| infection |
i. 1. iltihap. 2. enfeksiyon. 3. bulaşma; bulaştırma. |
| infectious |
s. 1. bulaşıcı. 2. başkalarına kolay geçen (gülme/neşe). |
| infelicitous |
s. hoş olmayan/nahoş (söz/davranış). |
| infelicity |
i. hoş olmayan/nahoş söz/davranış. |
| infer |
f. (--red, --ring) (from) (-den) 1. çıkarmak, anlamak. 2. sonuç
çıkarmak. |
| inference |
i. 1. sonuç çıkarma. 2. man. çıkarım. |
| inferior |
s. 1. (to) (-den) aşağı, daha aşağı bir nitelikte olan. 2.
kalitesiz. |
| inferiority |
i. 1. daha aşağı bir nitelikte olma. 2.
kalitesizlik. |
| inferiority complex |
aşağılık duygusu/kompleksi. |
| inferiority complex |
aşağılık kompleksi. |
| infernal |
s. 1. cehenneme ait. 2. iğrenç. |
| inferno |
i. 1. cehennem. 2. cehennem gibi yer. |
| infertile |
s. 1. çorak, verimsiz. 2. kısır. |
| infertility |
i. 1. verimsizlik. 2. kısırlık. |
| infest |
f. (bit/kurt/fare) istila etmek, etrafı sarmak. |
| infestation |
i. (bit/kurt/fare) istila etme, etrafı sarma. |
| infested |
s. |
| infidel |
i. kâfir. |
| infidelity |
i. 1. sadakatsizlik. 2. zina. 3. imansızlık, küfür. |
| infiltrate |
f. (örgüt, kuruluş v.b.´ne) sızmak/gerçek kimliğini gizleyerek
girmek. |
| infiltrate s.o. into |
birini -e sızdırmak. |
| infiltration |
i. (örgüt, kuruluş v.b.´ne) sızma/gerçek kimliğini gizleyerek
girme. |
| infinite |
s. 1. sonsuz, sınırsız. 2. bitmez, tükenmez. 3. muazzam bir,
çok büyük bir (sabır, dikkat v.b.). |
| infinite pains |
sonsuz gayret. |
| infinitely |
z. son derece, çok. |
| infinitesimal |
s. 1. mat. infinitezimal, sonsuzküçük. 2. ölçülemeyecek kadar
küçük. |
| infinitive |
i., dilb. mastar. |
| infinity |
i. sonsuzluk, sınırsızlık. |
| infirm |
s. zayıf, kuvvetsiz, halsiz. |
| infirmary |
i. 1. (okulda/fabrikada) revir. 2. hastane. 3. klinik. |
| infirmity |
i. 1. zayıflık. 2. hastalık. 3. sakatlık |
| inflame |
f. 1. tutuşturmak, alevlendirmek; tutuşmak; alevlenmek. 2.
kışkırtmak, tahrik etmek. 3. öfkelendirmek. 4. tıb.
iltihaplandırmak. |
| inflammable |
s. 1. kolay tutuşan, parlayıcı. 2. kolay kızdırılır. |
| inflammation |
i., tıb. 1. kızarma. 2. iltihaplanma, iltihap, yangı. |
| inflammatory |
s. kışkırtıcı, tahrik edici. |
| inflate |
f. 1. (hava ile) şişirmek. 2. (fiyatları) suni olarak
yükseltmek, şişirmek. 3. piyasaya çok miktarda kâğıt para
çıkarmak. |
| inflation |
i. enflasyon, para şişkinliği. |
| inflect |
f. 1. ses tonunu değiştirmek. 2. dilb. çekmek. |
| inflection |
i. 1. sesin yükselip alçalması. 2. dilb. çekim. |
| inflexible |
s. 1. eğilmez, bükülmez. 2. hiç esnek davranmayan, katı,
sert. |
| inflexion |
i., İng., bak. inflection. |
| inflict |
f. (on) (birini) kötü bir şeye uğratmak: inflict pain acı
çektirmek. |
| inflict punishment on |
-e ceza vermek/verdirmek. |
| inflorescence |
i., bot. çiçek durumu. |
| inflow |
i. içeriye akış. |
| influence |
i. etki, tesir, nüfuz. f. 1. etkilemek, tesir etmek. 2. sözünü
geçirmek. |
| influential |
s. nüfuzlu, sözü geçen. |
| influenza |
i., tıb. grip, enflüanza. |
| influx |
i. 1. içeriye akma. 2. akın. |
| inform |
f. 1. (of/about/that) -den haberdar etmek, hakkında bilgi
vermek, -i bildirmek: I informed him that I would not come
tomorrow. Ona yarın gelmeyeceğimi bildirdim. 2. bilgilendirmek. 3.
against/on -i ihbar etmek. |
| informal |
s. resmi olmayan; teklifsiz. |
| informality |
i. resmi olmama; teklifsizlik. |
| informally |
z. gayri resmi olarak; teklifsizce. |
| informant |
i. bilgi veren kimse. |
| information |
i. 1. bilgi, haber. 2. danışma. |
| information booth |
danışma, müracaat, danışma yeri. |
| information desk |
danışma, danışılan yer. |
| informative |
s. bilgilendirici, aydınlatıcı, öğretici, eğitici. |
| informed |
s. bilgili, haberli. |
| informer |
i. jurnalci, ihbarcı, muhbir. |
| infraction |
i. (kuralları) bozma, ihlal. |
| infrared |
s. kızılötesi, kızılaltı, enfraruj. |
| infrastructure |
i. altyapı, enfrastrüktür. |
| infrequent |
s. seyrek. |
| infringe |
f. 1. (anlaşma, antlaşma v.b.´ni) bozmak, ihlal etmek. 2.
on/upon -e tecavüz etmek. |
| infringement |
i. 1. (anlaşma, antlaşma v.b.´ni) bozma. 2. on/upon -e tecavüz
etme. |
| infuriate |
f. gazaba getirmek, çileden çıkarmak. |
| infuse |
f. 1. with -i aşılamak; into -e aşılamak. 2. into içine
dökmek/akıtmak. 3. (çay) demlemek, demlendirmek. |
| infusion |
i. 1. içine dökme/akıtma; içine dökülme. 2. demleme,
demlendirme. 3. demlenmiş içecek (çay/ilaç). 4. tıb. damara
zerketme, içitim. |
| ingenious |
s. 1. çok becerikli, hünerli, maharetli, mahir. 2. usta işi,
mahirane. |
| ingeniously |
z. ustalıkla, mahirane bir şekilde. |
| ingenuity |
i. ustalık, maharet, hüner. |
| ingenuous |
s. 1. saf, masum. 2. açıkyürekli, samimi, candan. |
| inglorious |
s. 1. utandırıcı, yüz kızartıcı. 2. şerefsiz. 3.
tanınmamış. |
| ingoing |
s. 1. iktidara yeni gelen (hükümet). 2. kabaran (deniz). |
| ingot |
i. külçe. |
| ingrate |
i. nankör kimse. |
| ingratiate |
f. |
| ingratiate o.s. with s.o. |
birinin gözüne girmek; birinin gözüne girmeye
çalışmak. |
| ingratitude |
i. nankörlük. |
| ingredient |
i. (karışımdaki) madde, malzeme: What are the ingredients in
this cake? Bu kekin malzemesi ne? |
| ingrowing |
s. içe doğru büyüyen. |
| inguinal |
s. kasıksal, kasığa ait. |
| inguinal gland |
anat. kasık bezi. |
| inhabit |
f. -de oturmak. |
| inhabitable |
s. içinde oturulur, oturmaya elverişli. |
| inhabitant |
i. (bir yerde) oturan kimse, sakin. |
| inhalation |
i. 1. nefes alma. 2. (sigara dumanı v.b.´ni) içine çekme. |
| inhale |
f. 1. nefes almak. 2. (sigara dumanı v.b.´ni) içine
çekmek. |
| inherence |
i. (bir şeye/birine) özgü olma. |
| inherency |
i., bak. inherence. |
| inherent |
s. 1. in (bir şeye/birine) özgü/has. 2. esas, asıl, öz:
inherent rights temel haklar. |
| inherit |
f. (from) -e (-den) miras kalmak, -e (-den) kalmak, (bir şeyin)
mirasçısı/vârisi olmak: She inherited it from her grandfather. Ona
dedesinden kaldı. |
| inheritance |
i. 1. miras, kalıt. 2. biyol. kalıtım, soyaçekim. |
| inheritance tax |
veraset vergisi. |
| inherited |
s. 1. irsi, kalıtsal. 2. miras kalan. |
| inheritor |
i. mirasçı, vâris. |
| inhibit |
f. -e ket vurmak. |
| inhibit s.o. from |
birinin (bir şey yapmasına) ket vurmak. |
| inhibited |
s. duygularını pek dışa vuramayan. |
| inhibition |
i. 1. ket vurma/vurulma. 2. ruhb. inhibisyon, inhibe etme. |
| inhospitable |
s. 1. konukseverlik göstermeyen. 2. yaşanması zor olan
(yer/iklim). |
| inhuman |
s. 1. insanlıktan çıkmış; acımasız, zalimane. 2. çok soğuk,
robot gibi. 3. insana göre yapılmamış/olmayan. |
| inhumane |
s. zalim, merhametsiz. |
| inhumanity |
i. insaniyetsizlik. |
| inimical |
s. 1. to -e düşman: That village is inimical to strangers. O
köy yabancılara düşman. 2. to -e ters düşen, -e karşıt; -e zararlı:
His plan is inimical to our interests. Onun planı bizim
çıkarlarımıza ters düşüyor. |
| inimitable |
s. 1. taklit edilemez. 2. eşsiz. |
| iniquity |
i. 1. günah. 2. kötülük. 3. haksızlık, adaletsizlik. |
| initial |
s. baştaki, birinci, ilk. i. birinin adı veya soyadının baş
harfi. f. (--ed/--led, --ing/--ling) parafe etmek. |
| initially |
z. ilkin, başta, başlangıçta, önce. |
| initiate 1 |
f. 1. başlatmak. 2. into -e alıştırmak, -i göstermek. 3. into
-i törenle üyeliğe kabul etmek. |
| initiate 2 |
i. üyeliğe yeni kabul edilmiş kimse. |
| initiation |
i. 1. üyeliğe kabul töreni. 2. başlatma. |
| initiative |
i. 1. inisiyatif. 2. girişim, teşebbüs. |
| initiator |
i. başlatan kimse. |
| inject |
f. 1. şırınga etmek, enjeksiyon yapmak. 2. katmak, vermek. |
| injection |
i. enjeksiyon, iğne. |
| injudicious |
s. akılsızca; aklını kullanmayan. |
| injunction |
i., huk. (birinin bir şey yapmasını/yapmamasını emreden,
mahkemece verilen) karar. |
| injure |
f. 1. (bir uzva) zarar vermek, (bir uzvu)
yaralamak/incitmek/zedelemek. 2. zarar/ziyan vermek: It could
injure your reputation. Adına halel getirebilir. |
| injured |
s. yaralı. |
| injurious |
s. 1. zararlı, dokunur. 2. kırıcı, yerici, aşağılayıcı. |
| injury |
i. 1. yara; zarar. 2. zarar, ziyan. 3. eza, üzgü. 4.
haksızlık. |
| injustice |
i. haksızlık, adaletsizlik. |
| ink |
i. mürekkep. |
| inkling |
i. 1. işaret, ipucu. 2. seziş. |
| inkpad |
i. ıstampa. |
| inkwell |
i. mürekkep hokkası. |
| inky |
s. 1. mürekkeplenmiş, mürekkepli. 2. zifiri. |
| inlaid |
s. kakma, kakmalı, işlemeli. |
| inland |
i. ülkenin denizden uzak yerleri; ülkenin iç kısmı. s. denizden
uzak, iç. z. denizden uzakta, iç kısımlarda; iç kısımlara
doğru. |
| inland revenue |
İng. yurt içinde tahsil edilen vergi. |
| inland sea |
kapalı deniz, içdeniz. |
| inland sea |
içdeniz. |
| inland waters |
iç sular. |
| in-law |
i., k. dili evlilik dolayısıyla yakın akraba olan kimse. |
| inlay |
f. (in.laid) içine kakmak, kakma yapmak. i. 1. kakma işi. 2.
dişçi. dolgu. |
| inlet |
i. 1. koy, küçük körfez. 2. giriş, giriş yeri. |
| inmate |
i. 1. hapishanede/akıl hastanesinde bulunan kimse. 2. sakin. 3.
başkası ile aynı evde oturan kimse. 4. birlikte oturan kimse. |
| inn |
i. han, otel. |
| innards |
i., çoğ., k. dili iç kısımlar, iç organlar. |
| innate |
s. 1. (bir şeyin) temelinde/özünde olan. 2. (birinin)
tabiatında/özünde olan. 3. irsi, kalıtsal. 4. fels. doğuştan
olan. |
| inner |
s. 1. iç, dahili. 2. iç, ruhsal. 3. gizli, saklı (anlam
v.b.). |
| inner city |
şehrin merkezinde yoksulların oturduğu
mahalle. |
| inner resources |
manevi kuvvet. |
| inner significance |
derin/gizli anlam. |
| inner tube |
iç lastik. |
| innermost |
s. en içerideki, en içteki. |
| inning |
i., beysbol her iki takımdaki oyuncuların birer vuruş
sırası. |
| innings |
i. 1. kriket bir takımdaki on oyuncunun oyun dışı edilinceye
kadar vuruş sıraları. 2. sıra, nöbet. |
| innkeeper |
i. hancı, otelci. |
| innocence |
i. 1. masumluk, suçsuzluk. 2. saflık. |
| innocent |
s. 1. masum, suçsuz. 2. zararsız. 3. saf, safdil. i. 1. masum
kimse/çocuk. 2. aptal kimse. |
| innocent amusement |
zararsız eğlence. |
| innocuous |
s. zararsız, incitmeyen. |
| innovate |
f. yenilik çıkarmak, değişiklik yapmak. |
| innovation |
i. 1. değişiklik yapma; yenilik getirme. 2. yenilik;
değişiklik. 3. yeni metot/alet, yeni şey. |
| innovator |
i. yenilik yapan kimse. |
| innuendo |
i. olumsuz bir şey ima eden söz, taş, kinaye. |
| innumerable |
s. sayısız, hesapsız, pek çok. |
| inoculate |
f. aşılamak. |
| inoculation |
i. 1. aşı. 2. aşılama. |
| inoffensive |
s. zararsız, incitmeyen. |
| inoperable |
s. 1. ameliyat edilemez. 2. çalıştırılamaz; uygulanamaz. |
| inoperative |
s. işlemeyen, çalışmayan. |
| inopportune |
s. zamansız, mevsimsiz, uygunsuz, sırasız. |
| inordinate |
s. 1. aşırı. 2. düzensiz. |
| inorganic |
s. inorganik. |
| inorganic chemistry |
inorganik kimya. |
| inpatient |
i. hastanede yatan hasta. |
| input |
i. 1. (birinden gelen) düşünceler/sözler. 2. ekon., elek.
girdi. 3. bilg. girdi, giriş. 4. katma, verme. |
| input data |
bilg. girdi, giriş verileri. |
| input device |
bilg. girdi aygıtı. |
| input-output |
s., bilg. girdi-çıktı, giriş-çıkış. |
| inquest |
i. (resmi) soruşturma; (nedeni bilinmeyen ölüm hakkında adli)
soruşturma. |
| inquire |
f. 1. about -i sormak, ... hakkında bilgi almak istemek. 2.
into hakkında soruşturma/tahkikat yapmak, soruşturma yaparak -i
araştırmak. 3. (of) (-e) sormak. |
| inquire after s.o. |
birinin hal ve hatırını sormak, birini sormak. |
| inquiring |
s. 1. soru sorar gibi (bakış/yüz ifadesi). 2. öğrenmeye
hevesli. |
| inquiry |
i. 1. araştırma. 2. soruşturma, tahkikat. I received a lot of
inquiries about the new tax law. Yeni vergi yasası hakkında epey
soru soran oldu. make inquiries (about) (hakkında) bilgi edinmeye
çalışmak. |
| inquisition |
i. sorguya çekme. |
| inquisitive |
s. meraklı, başkaları hakkında bilgi edinmeyi seven. |
| inroad |
i., gen. çoğ. akın, baskın. |
| insane |
s. 1. akıl hastası, deli. 2. delice, anlamsız. |
| insane person |
deli. |
| insanitary |
s. hijyenik olmayan, sağlığa zararlı. |
| insanity |
i. delilik, cinnet. |
| insatiability |
i. doymazlık, açgözlülük. |
| insatiable |
s. 1. doymak bilmez, doymaz, kanmaz. 2. açgözlü, obur. |
| insatiableness |
i., bak. insatiability. |
| inscribe |
f. 1. yazmak, kaydetmek. 2. (yazıt) yazmak, hakketmek. 3.
to/for (bir yapıtı imzalayarak) -e ithaf etmek. |
| inscription |
i. 1. kitabe, yazıt, yazı. 2. ithaf. 3. madalya veya para
üzerindeki yazı. |
| inscrutable |
s. 1. ne düşündüğü belli olmayan. 2. ne anlama geldiği belli
olmayan. |
| insect |
i. böcek. |
| insecticide |
i. böcek ilacı. |
| insectivorous |
s. böcekçil. |
| insecure |
s. 1. emniyetsiz; tehlikede olan; sağlam olmayan: He feels
insecure here. Burada kendini emniyette hissetmiyor. 2. ruhb.
kendine güveni olmayan. |
| insecurity |
i. 1. emniyetsizlik; tehlikede olma; sağlam olmama. 2. ruhb.
kendine güveni olmama. |
| inseminate |
f. 1. döllemek. 2. aşılamak, telkin etmek. |
| insemination |
i. dölleme. |
| insensible |
s. 1. hissedilemeyecek kadar ufak. 2. baygın. |
| insensitive |
s. düşüncesiz, başkalarını düşünmeyen. |
| inseparable |
s. ayrılmaz. |
| inseparables |
i. ayrılmaz dostlar. |
| insert 1 |
f. 1. (in) (-e) sokmak. 2. (into) (-e) koymak. 3. arasına
koymak. |
| insert 2 |
i. 1. araya eklenen şey. 2. kitap ortasına eklenen sayfalar. 3.
dergi/gazete arasına konulan ek. |
| insertion |
i. 1. ekleme. 2. eklenen şey. 3. bir ilanın gazeteye bir kez
konması. |
| inshore |
s. kıyıya yakın. z. kıyıya doğru. |
| inside 1 |
i. iç, iç taraf: the inside of the box kutunun içi. |
| inside 2 |
s. iç, içteki. |
| inside 3 |
z. içeride; içeriye. |
| inside 4 |
edat içine, içerisine; içinde, içerisinde: The mouse is hiding
inside that piano. Fare o piyanonun içinde saklanıyor. |
| inside information |
içeriden sızan haberler. |
| inside of an hour |
bir saate kadar. |
| inside out |
tersyüz. |
| insider |
i. içeriden biri, iç yüzünü bilen kimse. |
| insides |
i., k. dili bağırsaklar; iç organlar, iç kısımlar. |
| insidious |
s. 1. sinsi, gizlice fırsat kollayan. 2. hain, hilekâr. |
| insight |
i. anlayış, bir şeyin iç yüzünü kavrama. |
| insignia |
i., çoğ. (rütbeyi/makamı simgeleyen) işaretler, alametler. |
| insignificant |
s. 1. anlamsız. 2. önemsiz. 3. pek az. 4. ufak. 5. değersiz,
değmez. |
| insincere |
s. samimiyetsiz, içtenliksiz, ikiyüzlü. |
| insincerity |
i. samimiyetsizlik, içtensizlik. |
| insinuate |
f. (kötü bir şey) demek istemek, demeye getirmek, (kötü bir
şeyi) üstü kapalı söylemek: Are you insinuating that she´s a liar?
O yalancı mı demek istiyorsun? |
| insinuation |
i. 1. üstü kapalı (kötü) söz. 2. üstü kapalı söyleme. |
| insipid |
s. 1. sönük. 2. tatsız, yavan, lezzetsiz. |
| insist |
f. (on/upon) (-de) ısrar etmek, (-de) direnmek, (için)
diretmek, (-de) ayak diremek, -i tutturmak: She insisted on buying
the red dress. Kırmızı elbiseyi almakta ısrar etti. He insisted
that there be an immediate investigation. Derhal bir soruşturma
açılması için diretti. |
| insistence |
i. ısrar, ayak direme. |
| insistent |
s. 1. ısrar edici, direngen. 2. ısrarlı. |
| insofar |
z. |
| insofar as |
-diği derecede/kadar. |
| insolence |
i. küstahlık. |
| insolent |
s. küstah, terbiyesiz, arsız. |
| insoluble |
s. 1. çözülmez, halledilmez (problem v.b.). 2. erimez,
çözünmez. |
| insolvency |
i., huk. aciz hali. |
| insolvent |
s., tic. ödeme aczine düşmüş; iflas etmiş, batkın. i. ödeme
aczine düşmüş kişi/şirket; müflis kimse, batkın. |
| insomnia |
i. uykusuzluk, uyuyamazlık, uyku yitimi. |
| insomniac |
i. uykusuzluk çeken kimse. |
| insomuch |
z. |
| insomuch as |
1. -diğine göre, mademki. 2. -diği derecede/kadar. |
| insomuch that |
o kadar ki. |
| inspect |
f. teftiş etmek, denetlemek; kontrol etmek, yoklamak. |
| inspection |
i. teftiş, denetleme; kontrol, yoklama. |
| inspector |
i. müfettiş; denetleyici, denetçi, denetimci, kontrolör. |
| inspiration |
i. 1. ilham, esin. 2. aşılama, telkin. |
| inspire |
f. 1. ilham etmek, esinlemek. 2. (öfke, sevgi v.b.´ni)
uyandırmak. 3. solumak. |
| inst |
kıs. instant, institute, institution. |
| instability |
i. istikrarsızlık. |
| install |
f. 1. (bir aygıtı) (bir yere) takmak; (kalorifer, elektrik
v.b.) tesisatı döşemek; (bilgisayar v.b. sistemi) kurmak. 2. (yeni
seçilmiş/atanmış birini) törenle makamına getirmek. |
| install o.s. in/on |
-e oturmak. |
| installation |
i. 1. (bir aygıtı) (bir yere) takma; (kalorifer, elektrik v.b.)
tesisatı döşeme; (bilgisayar v.b. sistemi) kurma. 2. ask. tesis,
kuruluş. |
| installment |
i. 1. taksit. 2. kısım, bölüm. |
| installment plan |
taksit usulü. |
| instalment |
i., İng., bak. installment. |
| instance |
i. 1. örnek. 2. kere, defa. 3. durum. |
| instant |
s. 1. ani, hemen olan, derhal olan. 2. acil, ivedi. 3. şimdiki.
4. su katılarak hemen hazırlanan (yiyecek/içecek). i. an, dakika:
at this instant bu anda. the instant I came ben gelir gelmez. |
| instantaneous |
s. hemen/anında meydana gelen, ani, enstantane. |
| instantly |
z. hemen, derhal. |
| instead |
z. of -in yerine, -ecek yerde, -eceğine: He came here instead.
Oraya gideceğine buraya geldi./Başkasının yerine kendisi buraya
geldi. |
| instep |
i. ayağın üst kısmı, ağım. |
| instigate |
f. kışkırtmak, tahrik etmek, teşvik etmek. |
| instigation |
i. kışkırtma. |
| instigator |
i. kışkırtıcı. |
| instil |
f., İng., bak. instill. |
| instill |
f. 1. in/into -e yavaş yavaş aşılamak/telkin etmek. 2. with -i
yavaş yavaş aşılamak/telkin etmek. |
| instillation |
i. fikir aşılama. |
| instinct |
i. içgüdü. |
| instinctive |
s. içgüdüsel. |
| instinctively |
z. içgüdüsel olarak. |
| institute |
i. 1. kuruluş, müessese. 2. enstitü, okul. 3. bilimsel kurum.
f. 1. kurmak, tesis etmek. 2. atamak, tayin etmek. |
| institution |
i. 1. yerleşmiş gelenek. 2. kurum, müessese. |
| institutional |
s. 1. kuruluşa/kuruma ait. 2. kurumsal. |
| institutionalise |
f., İng., bak. institutionalize. |
| institutionalize |
f. 1. kurum haline getirmek, kurumlaştırmak. 2. âdet haline
getirmek. 3. akıl hastanesi, ıslahevi v.b.´ne yerleştirmek. |
| instruct |
f. 1. okutmak, öğretmek, eğitmek. 2. talimat vermek, yol
göstermek. |
| instruct a solicitor |
İng. avukat tutmak. |
| instruction |
i. 1. öğretme, eğitim. 2. öğrenim. 3. bilgi; ders. |
| instructions |
i. direktif, yönerge; açıklama. |
| instructive |
s. öğretici, eğitici. |
| instructor |
i. 1. öğretmen, eğitmen. 2. asistan; okutman. |
| instrument |
i. 1. alet. 2. araç. 3. enstrüman, çalgı. 4. huk. belge. 5.
belgit, senet. |
| instrument panel |
kontrol paneli, pano. |
| instrumental |
s. 1. yararlı, etkili. 2. yardımcı, aracı olan. 3. müz.
enstrümantal. |
| instrumental music |
enstrümantal müzik. |
| instrumentalist |
i. çalgı çalan müzisyen. |
| insubordinate |
s. asi, itaatsiz, kafa tutan, baş kaldıran. |
| insubordination |
i. baş kaldırma. |
| insubstantial |
s. 1. asılsız, temelsiz, hayali. 2. zayıf; hafif. |
| insufferable |
s. çekilmez, katlanılmaz. |
| insufficient |
s. eksik, yetersiz. |
| insufficiently |
z. yetersiz derecede. |
| insular |
s. 1. adaya ait, adaya özgü. 2. ayrılmış, ayrı. 3. dar
görüşlü. |
| insulate |
f. izole etmek, yalıtmak. insulating tape elek. izole bant,
yalıtım sargısı. |
| insulation |
i. 1. izolasyon, yalıtım. 2. yalıtım maddesi. |
| insulator |
i. izolatör, yalıtkan. |
| insulin |
i. ensülin. |
| insult 1 |
f. hakaret etmek, aşağısamak, hor görmek. |
| insult 2 |
i. hakaret, onur kırma, aşağısama. |
| insuperable |
s. 1. başa çıkılmaz, yenilemez. 2. geçilemez. |
| insurance |
i., ekon. sigorta. |
| insurance broker |
sigorta simsarı. |
| insurance company |
sigorta şirketi. |
| insurance policy |
sigorta poliçesi. |
| insurance premium |
sigorta primi. |
| insure |
f. 1. against -e karşı sigorta etmek; sigorta olmak. 2. emin
olmak; sağlamak, temin etmek: I called the hotel to insure that I
had a reservation. Rezervasyonumun yapıldığından emin olmak için
otele telefon ettim. My investments insure that I have sufficient
income. Yatırımlarım bana yeteri kadar gelir sağlar. |
| insurgent |
s. asi, baş kaldıran, kafa tutan. i. isyancı, asi. |
| insurmountable |
s. yenilmez, geçilemez, başa çıkılmaz, üstesinden
gelinemez. |
| insurrection |
i. isyan, ayaklanma. |
| int |
kıs. intelligence, interest, interior, interjection, internal,
international, interval, intransitive. |
| intact |
s. bozulmamış, dokunulmamış, el sürülmemiş; sağlam,
eksiksiz. |
| intake |
i. 1. (yemek) yeme. 2. İng. (bir kuruluşa/camiaya) yeni
girenler. |
| intake valve |
oto. emme supabı/valfı. |
| intangible |
s. 1. fiziksel varlığı olmayan, elle tutulamaz, dokunulamaz. 2.
kavranamaz. |
| integer |
i., mat. tamsayı. |
| integral |
s. 1. bir bütünün ayrılmaz bir parçası olan. 2. parçalardan
oluşan. i., mat. integral. |
| integral calculus |
integral hesabı/kalkülüsü. |
| integral equation |
integral denklemi. |
| integrate |
f. 1. tamamlamak, bütünlemek. 2. with ile birleştirmek. 3. into
-e katmak: He integrated the letters into his book. Mektupları
kitabına kattı. |
| integration |
i. 1. bütünleşme, birleşme, integrasyon, entegrasyon. 2. mat.
integrasyon. |
| integrity |
i. 1. doğruluk, dürüstlük. 2. bütünlük. |
| intellect |
i. 1. akıl, zihin, idrak, anlık, entelekt, intelekt. 2. akıl
sahibi. |
| intellectual |
s. 1. zihinsel, entelektüel, akla ait. 2. entelektüel, aydın.
3. yüksek zekâ sahibi. i. entelektüel, aydın. |
| intellectualism |
i., fels. anlıkçılık, entelektüalizm, intelektüalizm. |
| intelligence |
i. 1. akıl, zekâ, anlayış. 2. zekâ sahibi. 3. haber; bilgi. 4.
istihbarat. |
| intelligence bureau |
istihbarat bürosu. |
| intelligence quotient |
zekâ bölümü. |
| intelligence service |
istihbarat teşkilatı. |
| intelligence test |
zekâ testi. |
| intelligent |
s. akıllı, zeki, anlayışlı. |
| intelligible |
s. anlaşılır. |
| intemperate |
s. 1. taşkın, aşırı. 2. sert, fırtınalı, bozuk (hava). 3. sert,
şiddetli (söz). |
| intend |
f. 1. kastetmek, demek istemek: That´s not what she intended to
say. Demek istediği o değil. 2. niyetinde olmak, niyetlenmek;
kararlı olmak: I don´t intend to speak to him ever again. Onunla
bir daha konuşmamakta kararlıyım. 3. tasarlamak, planlamak: He
intends to build a summer house in Kalkan. Kalkan´da bir yazlık
yapmayı tasarlıyor. |
| intense |
s. 1. şiddetli, kuvvetli, keskin, hararetli. 2. gergin. 3.
ciddi olan (kimse). |
| intensely |
z. 1. şiddetle. 2. yoğun bir şekilde. |
| intensify |
f. şiddetlendirmek, yoğunlaştırmak; şiddetlenmek, yoğunlaşmak:
The storm is intensifying. Fırtına şiddetleniyor. They intensified
their search for the lost child. Kayıp çocuğu bulmak için
aramalarını yoğunlaştırdılar. |
| intensity |
i. 1. keskinlik, şiddet. 2. yoğunluk. |
| intensive |
s. 1. şiddetli. 2. yoğun. |
| intensive care |
tıb. yoğun bakım. |
| intensive care unit |
tıb. yoğun bakım servisi. |
| intent |
i. amaç, maksat, niyet. s. |
| intention |
i. 1. niyet, amaç, maksat: His intention is to help you. Amacı
size yardım etmek. He has no intention of coming. Gelmek niyetinde
değil. 2. anlam, mana: That´s not the intention of the poem. Şiirin
anlamı öyle değil. 3. kasıt. |
| intentional |
s. kasıtlı, kasti, maksatlı, bile bile yapılan, isteyerek
yapılan. |
| intentionally |
z. kasten, bile bile, isteyerek, mahsus. |
| inter |
f. (--red, --ring) gömmek, defnetmek. |
| interact |
f. birbirini etkilemek. |
| interaction |
i. 1. birbirini etkileme, etkileşim. 2. kim., fiz.
interaksiyon, etkileşim. |
| intercede |
f. araya girmek, aracılık etmek. |
| intercellular |
s., biyol. hücrelerarası, gözelerarası. |
| intercept |
f. yolunu kesip durdurmak, yolunu kesip yakalamak. |
| intercession |
i. araya girme, aracılık. |
| intercessor |
i. aracı, arabulucu. |
| interchange |
f. değiştirmek, değiş tokuş etmek. i. değiştirme, değiş tokuş
etme. |
| interchangeable |
s. birbiriyle değiştirilebilir. |
| interconnect |
f. birbirine bağlamak. |
| interconnecting rooms |
birbirine açılan odalar. |
| interconnection |
i. 1. birbirine bağlı olma. 2. elek. interkoneksiyon. |
| intercontinental |
s. kıtalararası. |
| intercourse |
i. 1. görüşme, konuşma; ilişki. 2. cinsel ilişki. |
| interdependence |
i. karşılıklı dayanışma. |
| interdependent |
s. birbirine bağlı olan. |
| interdict 1 |
i. yasak. |
| interdict 2 |
f. yasaklamak, menetmek. |
| interest |
i. 1. in -e ilgi, merak. 2. hisse, pay. 3. çıkar. 4. kâr,
kazanç. 5. faiz. f. 1. ilgilendirmek. 2. merakını
uyandırmak. |
| interesting |
s. ilginç, enteresan. |
| interface |
i. 1. arayüzey. 2. bilg. arabirim. |
| interfere |
f. 1. in -e karışmak, -e burnunu sokmak, -e müdahale etmek. 2.
with ile çatışmak. 3. with -i engellemek. |
| interference |
i. 1. karışma, müdahale. 2. çatışma. 3. engel. 4. radyo
parazit. |
| interim |
i. aralık, ara, fasıla. s. geçici. |
| interior |
s. içerideki, iç, dahili. i. 1. iç, dahil. 2. iç yerler, iç
kısım. |
| interior decoration |
içmimarlık. |
| interior decorator |
içmimar. |
| interject |
f. arada (söz) söylemek. |
| interjection |
i. 1. ünlem. 2. arada söyleme. |
| interlace |
f. 1. birbirine dolanmak; birbirine dolamak. 2. birbirine
geçmek; birbirine geçirmek. 3. with -e yer yer serpiştirmek: He
interlaced his writings with aphorisms. Yazılarına yer yer
özdeyişler serpiştirdi. |
| interlock |
f. birbirine bağlamak, birbirine kenetlemek; birbirine
bağlanmak, birbirine kenetlenmek. |
| interlope |
f. başkasının işine karışmak. |
| interloper |
i. başkasının işine burnunu sokan kimse. |
| interlude |
i. 1. ara dönem. 2. tiy., sin., konser ara, antrakt. 3. tiy.
ara oyunu. |
| intermarriage |
i. 1. çeşitli aileler/milletler arasında evlenme. 2. yakın
akrabalar arasında evlenme. |
| intermediary |
s. arada bulunan, aracılık eden. i. aracı, arabulucu. |
| intermediate |
s. ortadaki, aradaki, orta. |
| interment |
i. (ölüyü) gömme, defnetme. |
| intermezzo |
i., müz. intermezzo. |
| interminable |
s. sonsuz, bitmez tükenmez. |
| intermission |
i. 1. sin., tiy., konser ara, antrakt. 2. futbol ara, haftaym.
3. voleybol, basketbol ara, mola. |
| intermittent |
s. kesik kesik, aralıklı. |
| intermittent current |
elek. kesikli akım. |
| intermittent fever |
tıb. belirli aralıklarla gelen ateş. |
| intermittently |
z. kesik kesik, aralıklı olarak. |
| intern 1 |
f. 1. enterne etmek, gözaltına almak. 2. (bir gemiyi bir
limanda) hapsetmek. |
| intern 2 |
i. 1. staj yapan tıp öğrencisi, intern. 2. staj yapan
kimse. |
| internal |
s. 1. iç, dahili. 2. içilir (ilaç). 3. içten. |
| internal affairs |
içişleri. |
| internal combustion engine |
iç yakımlı motor. |
| internal inflection |
dilb. içbükün. |
| internal medicine |
tıb. dahiliye. |
| internal migration |
içgöç. |
| internal organs |
iç organlar. |
| internal revenue |
devlet geliri. |
| internal structure |
iç bünye, iç yapı. |
| international |
s. uluslararası, milletlerarası, enternasyonal. |
| international law |
uluslararası hukuk. |
| international law |
uluslararası hukuk. |
| internationalism |
i. enternasyonalizm, uluslararasıcılık. |
| internationalist |
i. enternasyonalist, uluslararasıcı. |
| interpenetrate |
f. 1. tamamen içine geçmek, nüfuz etmek. 2. birbirinin içine
geçmek. |
| interplay |
i. karşılıklı etkileme. |
| interpolate |
f. 1. yazıya sözcük/cümle ekleyerek asıl metni değiştirmek. 2.
iki şey arasına başka bir şey sokmak. |
| interpolation |
i. 1. yazıya sözcük/cümle ekleyerek asıl metni değiştirme. 2.
metne eklenmiş sözcük/cümle, eklenti. 3. araya bir şey sokma. 4.
mat. interpolasyon. |
| interpose |
f. 1. iki şeyin arasına koymak. 2. araya girmek. |
| interpret |
f. 1. yorumlamak. 2. çevirmek, tercüme etmek. 3. çevirmenlik
yapmak. |
| interpret s.t. strictly |
bir şeyi tam yazıldığı/söylendiği gibi yorumlamak, hayal
gücünü kullanarak (bir şeye) başka bir anlam yüklemeye
kalkmamak. |
| interpretation |
i. yorum, açıklama. |
| interpreter |
i. 1. yorumcu. 2. çevirmen, tercüman. |
| interracial |
s. ırklararası. |
| interrelated |
s. birbiriyle ilgili. |
| interrelation |
i. karşılıklı ilişki. |
| interrogate |
f. 1. sorguya çekmek. 2. soru sormak. |
| interrogation |
i. 1. sorguya çekme. 2. soru sorma. |
| interrogative |
s. sorulu, soru ifade eden. i. soru zamiri; soru sözcüğü. |
| interrogative pronoun |
soru zamiri. |
| interrogator |
i. 1. sorgu yargıcı. 2. soru soran kimse. |
| interrupt |
f. 1. yarıda kesmek. 2. engellemek. 3. (birinin) sözünü
kesmek. |
| interruption |
i. ara, kesinti, kesilme. |
| intersect |
f. 1. kesişmek. 2. katetmek, kesmek, ikiye bölmek. |
| intersection |
i. 1. kesişme. 2. kavşak. 3. geom. arakesit. |
| intersperse |
f. arasına serpmek, karıştırmak. |
| interspersion |
i. serpiştirme. |
| interstate |
s., A.B.D. eyaletlerarası. i., A.B.D. eyaletler arasından geçen
otoyol. |
| intertwine |
f. 1. birbirine sarılmak, birbirine geçmek. 2. with -e sarmak,
-e dolamak. |
| interuniversity |
s. üniversitelerarası. |
| interval |
i. 1. aralık, ara. 2. süre. 3. müz. iki ses arasındaki perde
farkı, enterval. |
| intervene |
f. 1. araya girmek. 2. in -e karışmak. |
| intervention |
i. 1. aracılık. 2. karışma. |
| interview |
i. 1. görüşme, mülakat. 2. röportaj. f. 1. ile görüşme/mülakat
yapmak. 2. ile röportaj yapmak. |
| interweave |
f. (in.ter.wove, in.ter.wo.ven) 1. beraber dokumak. 2.
birbirine karıştırmak. |
| intestinal |
s. bağırsaklara ait. |
| intestine |
i., anat. bağırsak. |
| intimacy |
i. samimilik, samimiyet. |
| intimate 1 |
s. 1. samimi, çok yakın (arkadaş). 2. çok yakın, sıkı: There is
an intimate relationship between love and hate. Aşk ve nefret
arasında çok yakın bir ilişki var. 3. derin, ayrıntılı (bilgi). 4.
özel, mahrem. i. 1. samimi arkadaş. 2. sırdaş. |
| intimate 2 |
f. üstü kapalı söylemek, ima etmek, imlemek, çıtlatmak. |
| intimately |
z. 1. içtenlikle, samimiyetle. 2. çok yakından: He´s a distant
relative; I don´t know him intimately. O uzak bir akraba; kendisini
yakından tanımıyorum. The two subjects are intimately related. İki
konu birbiriyle yakından ilgili. 3. derinlemesine, çok iyi: She is
intimately familiar with Bach´s music. Bach´ın müziğini
derinlemesine biliyor. |
| intimation |
i. üstü kapalı söyleme, ima. |
| intimidate |
f. gözünü korkutmak, sindirmek, yıldırmak; gözdağı vermek. |
| intimidation |
i. gözünü korkutma, yıldırma, sindirme; gözdağı verme. |
| into |
edat içine; içeri; -e, -ye. |
| into the bargain |
üstelik, caba. |
| intolerable |
s. çekilmez, dayanılmaz. |
| intolerance |
i. hoşgörüsüzlük. |
| intolerant |
s. of -e karşı hoşgörüsüz. |
| intonation |
i. 1. ses tonunun yükselip alçalma şekli, tonlanma, titremleme.
2. müz. entonasyon, tonötüm. |
| intoxicant |
s. sarhoş edici. i. sarhoş eden madde. |
| intoxicate |
f. 1. sarhoş etmek. 2. mest etmek. 3. tıb. zehirlemek. |
| intoxication |
i. 1. sarhoşluk. 2. mest olma. 3. tıb. zehirlenme. |
| intractable |
s. 1. inatçı, serkeş, yola getirilemeyen. 2. kolay kontrol
edilemeyen. |
| intramuscular |
s. kasiçi. |
| intransigence |
i. uzlaşmazlık. |
| intransigent |
s. uzlaşmaz, uzlaşması olanaksız. |
| intransitive |
s., dilb. geçişsiz, nesnesiz (fiil). |
| intransitive verb |
geçişsiz fiil. |
| intrauterine device |
tıb. spiral. |
| intravenous |
s. damariçi. |
| intrepid |
s. yılmaz, korkusuz, cesur. |
| intricate |
s. karışık, çapraşık, girişik, girift. |
| intrigue 1 |
f. 1. merakını uyandırmak, ilgisini çekmek; şaşırtmak. 2.
entrika çevirmek, dalavere çevirmek. 3. gizlice sevişmek. |
| intrigue 2 |
i. 1. entrika, hile. 2. gizli aşk macerası. |
| intrinsic |
s. asıl, esas, kendine özgü. |
| intrinsical |
s., bak. intrinsic. |
| intrinsically |
z. aslında, özünde. |
| introduce |
f. 1. to ile tanıştırmak: She introduced him to her mother. Onu
annesiyle tanıştırdı. 2. to -i tanıtmak: This book introduces
preschool children to biology. Bu kitap okulöncesi çocuklarına
biyolojiyi tanıtıyor. 3. ortaya koymak, ileri sürmek, öne sürmek:
I´m about to introduce new evidence in support of my thesis. Tezimi
desteklemek için yeni kanıtlar ortaya koymak üzereyim. 4. into -e
sunmak: The bill was introduced into the Grand National Assembly.
Yasa tasarısı Büyük Millet Meclisine sunuldu. 5. into (soyut bir
şeyi) -e (ilk olarak) getirmek, -e tanıtmak: He introduced
double-entry accounting into that firm. O firmaya çift kayıt defter
tutma yöntemini o tanıttı. 6. into (somut bir şeyi) -e (ilk olarak)
getirmek/götürmek: The English introduced rabbits into Australia.
Avustralya´ya tavşanı ilk olarak İngilizler getirdi. 7. into içine
sokmak: The nurse introduced the needle into the vein with
difficulty. Hemşire iğneyi damara sokmakta zorlandı. |
| introduction |
i. 1. tanıtım. 2. tanıştırma, takdim. 3. başlangıç, giriş,
önsöz. |
| introductory |
s. 1. tanıtıcı. 2. başlangıç ile ilgili. |
| introspection |
i. içgözlem, içebakış. |
| introspectionism |
i. içebakışçılık. |
| introspectionist |
i., s. içebakışçı. |
| introspectionistic |
s. içebakışçı. |
| introspective |
s. içgözlemsel. |
| introvert |
i. içedönük kimse. |
| intrude |
f. 1. zorla içeriye sokmak; zorla girmek. 2. istenilmeyen bir
yere izinsiz ve davetsiz girmek. |
| intruder |
i. 1. zorla giren kimse. 2. davetsiz misafir. |
| intrusion |
i. 1. zorla girme. 2. izinsiz ve davetsiz girme. |
| intrusive |
s. 1. zorla giren. 2. izinsiz ve davetsiz giren. |
| intuition |
i. sezgi, sezi, içe doğma. |
| intuitionism |
i., fels. sezgicilik. |
| intuitionist |
i., s., fels. sezgici. |
| intuitionistic |
s., fels. sezgici. |
| intuitive |
s. sezgiyle anlaşılan/öğrenilen, sezgisel. |
| intuitive knowledge |
sezgiyle edinilen bilgi. |
| intuitively |
z. sezgiyle. |
| inundate |
f. 1. su basmak, sel basmak. 2. garketmek. |
| invade |
f. 1. saldırmak, hücum etmek. 2. istila etmek. |
| invader |
i. istilacı. |
| invalid 1 |
s. 1. hasta. 2. yatalak. 3. sakat. |
| invalid 2 |
s. geçersiz, hükümsüz. |
| invalidate |
f. geçersizleştirmek, hükümsüz kılmak. |
| invaluable |
s. çok değerli, paha biçilmez. |
| invariable |
s. değişmeyen, değişmez, sabit kalan. |
| invariably |
z. 1. değişmeyerek. 2. aynı şekilde. 3. her zaman. |
| invasion |
i. istila, saldırı, akın. |
| invective |
i. ağır hakaret, sövüp sayma, küfür. |
| inveigh |
f. against -i şiddetle eleştirmek; -i paylamak. |
| invent |
f. 1. icat etmek, yaratmak. 2. uydurmak. |
| invention |
i. buluş, icat. |
| inventive |
s. yaratıcı. |
| inventor |
i. icat eden, yaratıcı. |
| inventory |
i. 1. envanter. 2. deftere kayıtlı eşya, demirbaş. |
| inverse |
s. ters, aksi. i., mat. ters sonuç. |
| inversion |
i. 1. ters dönme, altüst olma. 2. tersine dönmüş şey. 3. ters
çevirme. 4. müz. tersine çalış, enversiyon. |
| invert |
f. 1. tersine çevirmek, tersyüz etmek. 2. dilb., müz. sırasını
değiştirmek. |
| invertebrate |
s. omurgasız. i. omurgasız hayvan. |
| inverted |
s. 1. tersine çevrilmiş, tersyüz edilmiş. 2. dilb., müz. sırası
değiştirilmiş. |
| inverted commas |
İng. tırnak işaretleri. |
| inverted commas |
İng. tırnak işaretleri, tırnaklar. |
| invest |
f. 1. in -e (para) yatırmak. 2. in (bir proje için)
(para/emek/zaman) harcamak. 3. with (bir makama) getirmek. 4. with
(sorumluluk, yetki v.b.´ni) vermek. 5. (with) (belirli bir) hava
vermek: His voice invests what he says with authority. Sesi
söylediklerine otoriter bir hava veriyor. 6. ask. kuşatmak,
muhasara etmek. |
| investigate |
f. 1. hakkında tahkikat/soruşturma yapmak: The detective was
investigating the murder. Dedektif cinayet hakkında tahkikat
yapıyordu. 2. araştırmak, incelemek: They were investigating the
problem. Problemi araştırıyorlardı. |
| investigation |
i. 1. tahkikat, soruşturma. 2. araştırma, inceleme. |
| investigator |
i. 1. dedektif. 2. araştırıcı. |
| investment |
i. 1. yatırım, envestisman. 2. (sorumluluk, yetki v.b.´ni)
verme. |
| investor |
i. yatırımcı. |
| inveterate |
s. 1. kökleşmiş, yerleşmiş. 2. müzmin; düşkün, tiryaki. |
| invidious |
s. 1. kıskandırıcı. 2. haksız. 3. tiksindirici. |
| invigorate |
f. canlandırmak, güçlendirmek. |
| invincible |
s. yenilmez. |
| inviolable |
s. 1. dokunulmaz. 2. bozulamaz, çiğnenemez. |
| inviolate |
s. bozulmamış, çiğnenmemiş. |
| invisibility |
i. görünmezlik. |
| invisible |
s. 1. görülmez, görünmez, gözle seçilemez. 2. çabuk
kestirilemez. 3. mal. resmi hesaplarda gözükmeyen. |
| invisibleness |
i., bak. invisibility. |
| invitation |
i. 1. davet, çağrı. 2. davetiye. |
| invite |
f. 1. davet etmek, çağırmak: He invited only his close friends
to the exhibit. Sergiye sadece en yakın arkadaşlarını davet etti.
2. rica etmek: He invited me to apply for the job. İşe başvurmamı
rica etti. 3. davet etmek, yol açmak: Carelessness invites
criticism. Dikkatsizlik eleştiriye yol açar. i., k. dili
davet. |
| invite s.o. in |
birini buyur etmek, birini içeriye davet etmek. |
| inviting |
s. çekici, cazip, hoş; davetkâr. |
| invoice |
i. fatura. f. faturasını çıkarmak. |
| invoke |
f. 1. (yardım, koruma v.b.´ni) istemek. 2. (Allaha) yakarmak,
yalvarmak. 3. (ruh) çağırmak. 4. başvurmak: He invoked his
diplomatic immunity. Diplomatik dokunulmazlığına başvurdu. He
invoked Plato in defense of his thesis. Tezini savunmak için
Eflatun´a başvurdu. |
| involuntary |
s. 1. gayriihtiyari, istemeyerek yapılan, istemsiz. 2. ruhb.
istençsiz, iradedışı, gayriiradi. |
| involve |
f. 1. gerektirmek, istemek: Expertise involves practice.
Ustalık pratik ister. 2. in -e karıştırmak, -e bulaştırmak, -e
sokmak: Don´t involve me in your illegal activities. Beni yasadışı
işlerinize bulaştırmayın. 3. içermek, kapsamak: This problem
involves other problems. Bu sorun başka sorunları
içeriyor. |
| involvement |
i. 1. ilgi, ilişki. 2. karışma, bulaşma. 3. k. dili aşk
ilişkisi. |
| invulnerable |
s. 1. zarar görmekten veya yaralanmaktan tamamen korunmuş. 2.
fethedilemez; ele geçirilmez (yer). 3. gayet sağlam: His position
in the firm is invulnerable. Firmadaki yeri gayet
sağlam. |
| inward 1 |
s. 1. içeride bulunan, iç. 2. ruhsal, manevi. i. iç kısım. |
| inward 2 |
z. 1. içeriye doğru. 2. fikir veya ruhun derinliğine doğru, içe
doğru. |
| inwards |
z., bak. inward 2. |
| iodic |
s. iyotlu. |
| iodine |
i. iyot. |
| iodisation |
i., İng., bak. iodization. |
| iodise |
f., İng., bak. iodize. |
| iodised |
s., İng., bak. iodized. |
| iodization |
i. iyotlama. |
| iodize |
f. iyotlamak. |
| iodized |
s. iyotlu, iyotlanmış. |
| ion |
i. iyon. |
| ionic |
s. iyonik. |
| ionisation |
i., İng., bak. ionization. |
| ionise |
f., İng., bak. ionize. |
| ionization |
i. iyonlaşma, iyonlanma. |
| ionize |
f. iyonlaştırmak; iyonlaşmak. |
| ionosphere |
i. iyonyuvarı. |
| iota |
i. zerre, nebze: There´s not an iota of truth in it. Onda zerre
kadar gerçeklik yok. |
| irascible |
s. çabuk öfkelenen, sinirli, huysuz. |
| irate |
s. öfkeli, hiddetli, kızgın. |
| ire |
i. öfke, hiddet, kızgınlık. |
| iridescent |
s. yanardöner. |
| iris |
i. 1. anat. iris. 2. bot. süsen, iris, Iris. |
| irk |
f. 1. bıktırmak, usandırmak. 2. canını sıkmak,
sinirlendirmek. |
| irksome |
s. can sıkıcı, bıktırıcı, usandırıcı. |
| iron |
i. 1. demir. 2. ütü. 3. maden uçlu golf sopası. s. 1. demir,
demirden yapılmış. 2. demir gibi. f. ütülemek. |
| iron foundry |
dökümhane, demirhane. |
| iron gray |
demirkırı. |
| iron out |
1. ütüleyerek (buruşuklukları) gidermek. 2. (pürüz, sorun
v.b.´ni) gidermek. |
| ironic |
s. inceden inceye alay eden, alaylı, ironik. |
| ironical |
s., bak. ironic. |
| ironing |
i. 1. ütüleme: Have you done the ironing? Çamaşırları ütüledin
mi? 2. ütülenecek çamaşırlar: She´s got a lot of ironing to do. Çok
ütü işi var. 3. ütülenmiş/ütülü çamaşırlar. |
| ironing board |
ütü tahtası/masası. |
| ironmonger |
i., İng. nalbur. |
| ironwork |
i. (bir şeye ait) demir kısımlar, demirler. |
| ironworks |
i. demirhane. |
| irony |
i. 1. ironi, istihza. 2. insana alay gibi gelen bir
tesadüf. |
| irony of fate |
kaderin cilvesi. |
| irrational |
s. 1. akılsız, mantıksız. 2. akıldışı, usdışı, irrasyonel. |
| irrationalism |
i., fels. usdışıcılık, irrasyonalizm. |
| irrationally |
z. mantıksızca. |
| irreconcilable |
s. uzlaştırılamaz, barıştırılamaz. i. 1. uzlaşmaz kimse. 2.
çoğ. uyuşmayan fikirler. |
| irrecoverable |
s. 1. düzeltilemez. 2. geri alınamaz. |
| irredeemable |
s. 1. kurtulamaz. 2. paraya çevrilemez. 3. bedeli ödenerek
kurtarılamaz. 4. çaresiz. |
| irrefutable |
s. aksi iddia edilemez, su götürmez, çürütülemez. |
| irregular |
s. 1. düzensiz, kuralsız. 2. yolsuz, usulsüz. 3. çarpık, düz
olmayan. 4. başıbozuk (asker). 5. dilb. kuraldışı. |
| irrelevant |
s. konu dışı; to ile ilgisi olmayan. |
| irremediable |
s. 1. çaresiz. 2. tedavisi olanaksız. |
| irreparable |
s. onarılamaz, tamir olunamaz; onulmaz, çaresiz. |
| irreplaceable |
s. yeri doldurulamaz. |
| irrepressible |
s. 1. bastırılamayan, frenlenemeyen, önüne geçilemeyen. 2.
zaptolunmaz, gemlenmez. |
| irreproachable |
s. kusur bulunamaz, aleyhinde söylenecek bir şey olmayan,
kusursuz. |
| irresistible |
s. karşı konulmaz, dayanılmaz, çok çekici. |
| irresolute |
s. kararsız, ikircimli, mütereddit. |
| irresolvable |
s. çözülemez. |
| irrespective |
s. of -e bakmaksızın. |
| irresponsibility |
i. sorumsuzluk. |
| irresponsible |
s. sorumsuz. |
| irretrievable |
s. 1. bir daha ele geçmez. 2. telafi edilemez. |
| irreverence |
i. saygısızlık. |
| irreverent |
s. saygısız. |
| irreversible |
s. 1. ters çevrilemez. 2. değiştirilemez, geri alınamaz. 3.
kim., fiz. tersinmez. |
| irrevocable |
s. geri alınamaz, değişmez, değiştirilemez. |
| irrigate |
f. 1. (toprağı) sulamak. 2. tıb. yıkamak, lavaj yapmak. |
| irrigation |
i. 1. (toprağı) sulama. 2. tıb. yıkama, lavaj. |
| irritable |
s. çabuk kızan, sinirli. |
| irritant |
s. 1. sinirlendirici. 2. tahriş edici. i. 1. tahriş edici şey.
2. sinirlendirici şey. |
| irritate |
f. 1. sinirlendirmek. 2. tahriş etmek. |
| irritating |
s. 1. sinirlendirici. 2. tahriş edici. |
| irritation |
i. 1. kızgınlık, öfke. 2. tahriş, kaşındırma. |
| is |
bak. be. |
| island |
i. ada. |
| islander |
i. adalı. |
| isle |
i. ada. |
| islet |
i. adacık. |
| isn`t |
kıs. is not. |
| isobar |
i. izobar, eşbasınç. |
| isolate |
f. 1. yalnız bırakmak, izole etmek. 2. ayırmak; tecrit etmek.
3. mahsur bırakmak. 4. kim. ayırmak. |
| isolated |
s. 1. tenha. 2. yalnız, tek başına kalmış; tek. 3. tek tük:
isolated instances of cholera tek tük kolera vakaları. 4. mahsur
kalan. |
| isolation |
i. 1.tenhalık; yalnızlık. 2. yalnız bırakma, izole etme. 3.
ayırma; tecrit etme. 4. kim. ayırma. |
| isomer |
i., kim. izomer. |
| isomeric |
s. izomerik. |
| isomerism |
i. izomerizm. |
| isomorph |
i. izomorf, eşbiçim. |
| isomorphic |
s. izomorfik, eşbiçimli. |
| isomorphism |
i. izomorfizm, eşbiçimlilik. |
| isosceles |
s. ikizkenar. |
| isosceles triangle |
geom. ikizkenar üçgen. |
| isotherm |
i. izoterm, eşsıcak. |
| isotope |
i. izotop, yerdeş. |
| issue |
f. 1. yayımlama, yayım, basım. 2. konu. 3. sorun, mesele. 4.
sonuç, netice. 5. sayı, nüsha. 6. boşalma yeri. 7. boşalma, çıkış.
8. dağıtım. 9. huk. çocuklar, füru. 10. mal. piyasaya sürme,
emisyon. |
| issue of shares |
hisse senedi ihracı. |
| isthmus |
i., coğr. kıstak, berzah. |
| it |
zam. o; onu; ona. i. (oyunlarda) ebe. |
| it`d |
kıs. 1. it had. 2. it would. |
| it`ll |
kıs. it will. |
| it`s |
kıs. 1. it is. 2. it has. |
| italic |
s. italik. i., gen. çoğ. italik. |
| italicise |
f., İng., bak. italicize. |
| italicize |
f. italik harflerle basmak. |
| itch |
f. kaşınmak, kaşıma isteği duymak. i. 1. kaşıntı, kaşınma. 2.
arzu, istek. |
| itch mite |
uyuzböceği. |
| itchy |
s. 1. insanı kaşındıran, teni dalayan (kumaş/giysi). 2.
kaşınan, kaşıntısı olan. |
| item |
i. 1. parça, kalem, adet. 2. madde, fıkra. 3. gazet. haber. 4.
hesapta tek rakam. |
| itemise |
f., İng., bak. itemize. |
| itemize |
f. ayrıntılarıyla yazmak. |
| itinerant |
s. dolaşan, gezgin, seyyar. i. gezginci, seyyar kimse. |
| itinerary |
i. 1. yol. 2. seyahat programı. 3. yolcu rehberi. s. 1. yola
ait. 2. yolculukla ilgili. |
| its |
zam. onun (it´in iyelik hali). |
| itself |
zam. kendi, kendisi. |
| ivory |
i. 1. fildişi. 2. fildişi rengi. |
| ivory tower |
fildişi kule. |
| ivy |
i., bot. duvarsarmaşığı, ağaçsarmaşığı, sarmaşık, hedera. |
|