Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
J, j i. J, İngiliz alfabesinin onuncu harfi.
jab f. (--bed, --bing) 1. dürtmek, itmek. 2. saplamak. i. 1. dürtme. 2. saplama. 3. İng., k. dili iğne, iğne yoluyla verilen ilaç.
jabber f. 1. çabuk çabuk konuşmak. 2. anlaşılmayacak şekilde konuşmak.
jack i. 1. oto. kriko, kaldırıcı. 2. adam; köylü. 3. gemici. 4. bocurgat. 5. isk. oğlan, bacak, vale. 6. (bazı oyunlarda) top. 7. argo para. 8. elek. priz. 9. den. cıvadra sancağı. 10. erkek eşek. 11. erkek tavşan. 12. çoğ. beş taş oyunu. f. up 1. kriko ile kaldırmak. 2. bocurgatla kaldırmak. 3. bir kimseye görevini hatırlatmak. 
jackal i., zool. çakal, Canis aureus.
jackass i. 1. erkek eşek. 2. ahmak adam, eşek herif, marsıvan eşeği.
jackboot i. 1. kaba kuvvet. 2. kaba kuvvet kullanan kimse, zorba. f. kaba kuvvetle başkasını boyun eğmeye zorlamak. s. kaba kuvvete dayanan.
jackdaw i., zool. küçükkarga, cücekarga, Corvus monedula.
jacket i. 1. ceket. 2. şömiz. 3. mak. silindir ceketi.
jackknife çoğ. jack.knives (cäk´nayvz) i. büyük çakı.
jack-of-all-trades i. elinden her iş gelen kimse, on parmağında on marifet olan kimse.
jackpot i., isk. pot, ortada biriken para. 
jade 1 i. yeşim.
jade 2 i. 1. hafifmeşrep kadın. 2. yaşlı ve işe yaramaz at, düldül. f. çok yormak. 
jaded  s. 1. çok yorgun, bitkin. 2. isteksiz, bıkkın.
Jaffa i. yafa, yafa portakalı. 
Jaffa orange  yafa, yafa portakalı.
jag i. 1. viraj, keskin dönüş. 2. diş, sivri uç. f. (--ged, --ging) diş diş etmek, çentmek.
jagged s. dişli, çentikli, sivri uçlu.
jaguar i. jaguar, jagar.
jail i. hapishane, mahpushane. f. hapse atmak, hapsetmek.
jailbird i., k. dili 1. mahkûm, mahpus. 2. (vaktiyle hapis yatmış) sabıkalı.
jailbreak i. firar, hapishaneden kaçma.
jailer i. gardiyan.
jailhouse i. hapishane, mahpushane.
jaloppy i., argo, bak. jalopy.
jalopy i., argo külüstür otomobil, düldül.
jam 1 f. (--med, --ming) 1. tıkmak, sıkıştırmak. 2. hıncahınç doldurmak; tıkmak: They are going to jam all of us into that small room. Hepimizi o küçük odaya tıkacaklar. 3. sıkışmak, kilitlenmek, kenetlenmek; sıkıştırmak, kilitlemek, kenetlemek: The paper keeps jamming between the rollers. Kâğıt ha bire merdanelerin arasına sıkışıyor. I jammed my finger in the door. Parmağımı kapıya sıkıştırdım. 4. radyo parazit yapmak, yayını bozmak. i. 1. tıkanıklık, sıkışıklık. 2. kalabalık, izdiham, yığılışma. 3. sıkışma, kilitlenme, kenetlenme. 4. k. dili zor durum. 5. radyo parazit. 
jam 2 i. reçel, marmelat.
jam on the brakes frene kuvvetle basıvermek. 
jam session  cazcıların bir araya gelip doğaçtan çaldığı caz müziği. 
jam session  cazcıların bir araya gelip doğaçtan çaldığı caz müziği.
Jamaica i. Jamaika.
Jamaican i. Jamaikalı. s. 1. Jamaika, Jamaika´ya özgü. 2. Jamaikalı.
jamb i. kapı veya pencerenin dik yanı veya kenar pervazı.
jamboree i., argo cümbüş, eğlenti, gırgır.
jam-packed s. dopdolu, hıncahınç dolu, tıklım tıklım.
Jan kıs. January.
jangle f. 1. ahenksiz ses çıkarmak. 2. kavga etmek, çekişmek. i. 1. ahenksiz ses. 2. gürültü.
janissary i. yeniçeri.
janitor i. kapıcı; odacı.
janizary i., bak. janissary.
January i. ocak ayı.
Jap kıs. Japan, Japanese.
Japan i. Japonya.
Japanese i. 1. (çoğ. Jap.a.nese) Japon. 2. Japonca. s. 1. Japon. 2. Japonca. 
Japanese cedar bot. kriptomerya, Cryptomeria japonica.
Japanese maple bot. japonakçaağacı, Acer palmatum.
Japanese persimmon bot. trabzonhurması, Diospyros kaki.
Japanese plum bot. maltaeriği, yenidünya, Prunus salicina.
Japanese quince bot. japonayvası, Chaenomeles lagenaria.
japonica i., bot. japonayvası, Chaenomeles lagenaria.
jar 1 f. (--red, --ring) 1. kulak tırmalayıcı bir ses çıkarmak. 2. zangırdatmak; zangırdamak. 3. (with) (-e) ters düşmek, (ile) çatışmak. 4. on/upon sinirlendirmek. 5. sarsmak; sarsılmak. i. 1. sarsıntı; şok. 2. zangırtı.
jar 2 i. kavanoz.
jargon i. 1. anlaşılmaz dil. 2. meslek argosu. 3. özel dil.
jasmine i., bot. yasemin, Jasminum.
jaundice i. 1. tıb. sarılık. 2. hoşnutsuzluk; karamsarlık; düşmanlık; kıskançlık; önyargı. 
jaundiced  s. 1. sarılık olmuş. 2. hoşnutsuz; karamsar; düşmanca; kıskançlık dolu; önyargılı.
jaunt f. gezmek. i. gezinti.
jauntily z. kaygısızca, fütursuzca.
jaunty s. 1. neşeli, şen, kaygısız. 2. gösterişli, şık.
Java i. Cava. 
Javan i. Cavalı. s., bak. Javanese.
Javanese i. 1. (çoğ. Jav.a.nese) Cavalı. 2. Cavaca. s. 1. Cava, Cava´ya özgü. 2. Cavaca. 3. Cavalı.
javelin i. cirit. 
javelin throw  cirit atma, cirit.
jaw i. 1. çene. 2. çoğ. ağız. 3. argo çene çalma, laflama. f., argo 1. çene çalmak, laflamak. 2. dırlanmak.
jawbone i., anat. çenekemiği. f., argo tehditle baskı yapmak.
jawbreaker i., k. dili 1. çok sert akide şekeri. 2. söylenişi zor sözcük.
jay i., zool. alakarga, kestanekargası, Garrulus glandarius.
jaywalk f., k. dili (yaya) yaya geçidi olmayan bir yerde karşıdan karşıya geçmek; (yaya) trafik kurallarına uymadan karşıdan karşıya geçmek.
jaywalker i. caddeyi trafik kurallarına uymadan geçen kimse.
jazz i., s. caz. 
jazz band  cazbant. 
jazz up  argo canlandırmak, hareketlendirmek.
jealous s. kıskanç. 
jealously z. kıskançlıkla.
jealousy i. kıskançlık.
jean i. cin kumaş. --s i. cin, cin pantolon; blucin.
jeep i. cip.
jeer f. (at) bağırarak/kahkahalar atarak (ile) alay etmek. i. alaylı bağırış/kahkaha.
jell f. 1. donmak, pelteleşmek. 2. k. dili biçimlenmek, belirginleşmek.
jello i. (meyve tadında, pelteye benzeyen) jöle.
jelly i. 1. (reçel veya marmelada benzeyen) jöle. 2. İng., bak. jello. f. pelteleştirmek; pelteleşmek. 
jellybean i. içi jöleli fasulye biçiminde bir şeker.
jellyfish i. 1. denizanası, medüz. 2. k. dili kararsız kimse.
jeopardise f., İng., bak. jeopardize. 
jeopardize f. tehlikeye atmak, tehlikeye sokmak.
jeopardy i. 1. tehlike, nazik durum. 2. huk. yargılanan sanığın cezaya çarpılma olasılığı. 
jerboa i., zool. cırboğa, çölfaresi, çölsıçanı, Dipus.
jerk 1 i. 1. şiddetli ve ani çekiş. 2. silkinme; silkme. 3. büzülme, burkulma. 4. k. dili pis/aşağılık herif.
jerk 2 f. 1. birdenbire ve şiddetle çekmek. 2. silkip atmak. 3. fırlatmak. 4. sarsıla sarsıla gitmek. 
jerk off argo otuz bir çekmek, abaza çekmek, mastürbasyon yapmak.
jerk out  kesik kesik ve hızlı söylemek.
jerkily z. sarsıntılarla, sarsarak.
jerky s. 1. sarsıntılı. 2. spazmodik. 3. argo aptal, salak.
jerry i., İng., k. dili lazımlık, oturak.
jerry-built s. kötü malzemeyle yapılmış.
jersey i. 1. jarse. 2. İng. kazak, süveter, pulover.
Jerusalem i. Kudüs. 
Jerusalem artichoke  yerelması.
Jerusalem artichoke yerelması.
jessamine i., bot., bak. jasmine.
jest i. şaka, latife, alay. f. latife etmek, şaka söylemek; şaka etmek. 
jester i. soytarı, maskara.
Jesus i. Hz. İsa. 
Jesus!  ünlem Allah Allah!
jet 1 s. simsiyah, kapkara.
jet 2 f. (--ted, --ting) 1. fışkırtmak; fışkırmak. 2. jetle yolculuk yapmak. i. 1. jet. 2. fışkırma. 3. fıskıye. 
jet lag  (uzun bir uçak yolculuğundan sonra) zaman farkından doğan uyku düzensizliği, yorgunluk v.b. 
jet plane  jet uçağı, jet, tepkili uçak. 
jet propulsion  tepkili çalıştırma, jetli sürüş. 
jet setter jet sosyeteden bir kimse. 
jet-black s. simsiyah.
jet-propelled s. 1. tepkili (uçak). 2. jet gibi hızlı. 3. enerjik, hareketli.
jettison f. (tehlike anında gemiyi hafifletmek için) (yükü) denize atmak.
jetton i. jeton.
jetty i. 1. dalgakıran, mendirek. 2. kâgir iskele.
Jew i., s. Musevi, Yahudi.
jewel i. 1. değerli taş, cevher, mücevher. 2. cep saatinin içindeki taş. 3. değerli kimse/şey. f. (--ed/--led, --ing/--ling) değerli taşlarla süslemek.
jeweled s. değerli taşla/taşlarla süslü.
jeweler i. kuyumcu, mücevherci.
jewelled s., İng., bak. jeweled.
jeweller i., İng., bak. jeweler.
jewellery i., İng., bak. jewelry.
jewelry i. mücevherat, mücevher. 
jewelry store kuyumcu dükkânı.
Jewish s. Musevi, Yahudi.
jib i., den. flok yelkeni. f. (--bed, --bing) İng. (at) (-e) karşı gelmek, itiraz etmek; (bir şeyi yapmaktan) çekinmek; (bir şey hakkında) tereddüde kapılmak. 
jibe f. 1. den. bumba ile seren veya yelkeni rüzgâr yönünde giderken kavanço etmek. 2. with k. dili -e uymak, ile uyuşmak.
jiff i., bak. jiffy.
jiffy i., k. dili an, lahza. 
jiggered s. 
jiggery-pokery i., İng., k. dili katakulli, oyun, hile.
jiggle f. salınmak, dingildemek, ırgalanmak; sallamak. i. 1. titreme. 2. hafif sallantı.
jigsaw i. motorlu oyma testeresi.
jigsaw puzzle  kesilmiş parçaları birleştirerek oynanan resim-bilmece.
jihad i. cihat.
jilt f. (sevgilisini) terketmek. i. sevgilisini terkeden kız.
jimmy i. (hırsızların kullandığı) ufak levye. f. (hırsızların kullandığı) ufak levye ile açmak.
jimsonweed i. tatula, şeytanelması.
jingle i. 1. şıngırtı; çıngırtı; şıkırtı. 2. (tekerleme gibi) kısa şiir. 3. tekerlemeli şarkı. f. şıngırdatmak; çıngırdatmak; şıkırdatmak.
jinks i. 
jinni i. cin.
jinx i., argo uğursuz şey/kimse, uğursuzluk. f. uğursuzluk getirmek.
jitters i., k. dili the aşırı sinirlilik. 
jittery s., k. dili çok sinirli.
jiujitsu i., bak. jujitsu.
job i. iş, görev, vazife, memuriyet. 
job work  götürü iş. 
jobber i. 1. toptancı, toptan mal satan tüccar, toptan dağıtımcı. 2. parça başına çalışan işçi.
jobless s. işsiz.
jockey 1 i. cokey.
jockey 2 f. dalavere ile kandırmak. 
jockey for position  (bir yarışta) daha avantajlı bir yere geçmeye çalışmak.
jockstrap i. suspansuvar.
jocular s. 1. şakalı, şaka yollu. 2. şakacı.
jocularity i. şakacılık.
jocularly z. şaka olarak.
jog f. (--ged, --ging) 1. itmek, sarsmak, dürtmek. 2. yavaş koşmak, jogging yapmak. i. 1. dürtme. 2. yavaş koşma. 
jog s.o.´s memory  (bir şeyi hatırlatmak için ipucu vererek) birinin belleğini canlandırmak.
jogging i. yavaş koşma, jogging.
joggle f. 1. hafifçe sarsmak, yavaşça sallamak; hafifçe sarsılmak/sallanmak. 2. geçme ile tutturmak. i. 1. birden dürtme, sallama. 2. sarsıntı. 3. geçme.
join f. 1. (kulüp, parti v.b.´ne) katılmak. 2. buluşmak. 3. birleştirmek; birleşmek. 4. bağlamak; bağlanmak. 5. k. dili bitişmek. 6. in -de yer almak, -e katılmak. i. 1. bitişme noktası. 2. birleşme; bitişme. 
join battle  çarpışmaya başlamak. 
join battle  savaşa girişmek. 
join hands  el ele tutuşmak. 
join up  k. dili 1. asker yazılmak. 2. üye yazılmak.
joiner i. 1. birçok derneğe/gruba üye olan kimse; birçok yere üye olma meraklısı. 2. İng. doğramacı; marangoz.
joinery i., İng. doğramacılık; marangozluk.
joint 1 i. 1. anat. eklem, mafsal. 2. ek. 3. ek yeri. 4. kasap. büyük et parçası. 5. bot. düğüm, boğum. 6. argo gece kulübü; bar; lokanta. 7. argo afyon çekilen veya kumar oynanan batakhane. 8. argo esrarlı sigara. f. 1. bitiştirmek, eklemek, raptetmek. 2. ek veya oynak yeri yapmak. 3. (eti) oynak yerlerinden ayırmak. 
joint 2 s. 1. birleşmiş; bitişmiş. 2. ortak, müşterek. 
joint account  tic. müşterek hesap. 
joint account  müşterek hesap. 
joint creditors müteselsil alacaklılar.
joint debtors müteselsil borçlular.
joint heir mirasta ortak.
joint owner mülkiyette/tasarrufta ortak; paydaş. joint-stock company tic. anonim şirket. 
joint surety müteselsil kefil.
jointed s. eklemli, mafsallı.
jointly z. ortaklaşa, birlikte.
joist i. kiriş; putrel.
joke i. şaka, latife, nükte. f. şaka yapmak, şaka etmek. 
joker i. 1. şakacı kimse. 2. isk. joker.
jokingly z. şaka ederek, şakayla.
jolly s. 1. şen, neşeli. 2. neşe verici. 3. İng., k. dili hoş, güzel. z., İng., k. dili bayağı, gerçekten: This is jolly good! İng. Bu bayağı iyi! Jolly good! Çok iyi!/Aferin! f., İng. 
jolly a place up bir yeri neşelendirmek; bir yere sevimli bir hava vermek.
jolly s.o. along birini tatlı sözlerle teşvik etmek. 
jolly s.o. into tatlı sözlerle birini (bir şeye) ikna etmek. 
jolly s.o. out of tatlı sözlerle birini (bir şeyden) vazgeçirmek. 
jolly well Bir sözü pekiştirmek için kullanılır: He´ll jolly well have to. Yapmaktan başka çaresi yok.
jolt f. 1. sarsmak; sarsılmak. 2. şaşkına çevirmek, şoke etmek. i. 1. sarsma, sarsıntı. 2. şok.
jonquil i., bot. fulya, zerrin, Narcissus jonquilla.
Jordan i. Ürdün.
Jordanian i. Ürdünlü. s. 1. Ürdün, Ürdün´e özgü. 2. Ürdünlü.
josh f., k. dili takılmak, şaka etmek, alay etmek.
jostle f. itip kakmak, itelemek, dürtüklemek. i. itip kakma.
jot f. (--ted, --ting) down yazmak, not etmek. i. zerre, nebze: I won´t change a jot of it! Bir noktasını bile değiştirmem! Don´t you miss a jot or a tittle! En ufak bir noktayı kaçırma!
joule i., fiz. jul.
journal i. 1. günlük, günce. 2. dergi; gazete. 3. den. seyir defteri. 4. tic. günlük defter, yevmiye defteri. 
journalism i. gazetecilik.
journalist i. gazeteci.
journey i. yolculuk, gezi, seyahat, sefer, yol. f. yolculuk etmek. 
journeyman çoğ. jour.ney.men (cır´nimîn) i. ustabaşı.
jovial s. şen, neşeli.
joviality i. şenlik, neşe.
jovialness i., bak. joviality. 
jowl i. çene kemiği, alt çene. 
joy i. sevinç, keyif, haz, neşe.
joyful s. sevinçli, sevindirici, neşeli, neşeyle dolu.
joyfully z. neşeyle.
joyous s. sevinçli, keyifli, neşeli.
joyride i. otomobil gezintisi; çalıntı araba ile gezme.
joystick i. 1. uçakta manevra kolu. 2. bilg. kumanda kolu.
JP kıs. Justice of the Peace.
Jr kıs. Junior.
jubilant s. sevinçli, coşkun.
jubilation i. coşkulu sevinç, coşku. 
jubilee i. 1. herhangi bir olayın ellinci yıldönümü. 2. evlilikte altın yıl. 3. jübile. 
Judaism i. 1. Musevilik, Musevi dini. 2. Musevi olma, Musevilik. 3. Musevi âlemi.
Judas i. 
Judas tree bot. erguvanağacı, erguvan, Cercis siliquastrum.
Judeo-German i., s., bak. Yiddish.
Judeo-Spanish i., s. Yahudi İspanyolcası.
judge i. 1. yargıç, hâkim. 2. hakem. 3. bilirkişi. f. 1. yargılamak. 2. hakemlik etmek. 3. hüküm vermek; hükmetmek. 4. tahmin etmek.
judge by externals  görünüşe dayanarak hükme varmak.
judgement i., bak. judgment.
judgment i. hüküm, karar, yargı. 
Judgment Day  kıyamet günü. 
judicial s. adli, hukuki, türel.
judiciary s. adli, hukuki; yargılama ile ilgili. i. 1. adliye. 2. yargıçlar.
judicious s. akıllıca, tedbirli, sağgörülü, mantıklı.
judo i. judo.
judoist i. judocu.
jug i. 1. testi. 2. İng. (kulplu) sürahi. 3. argo hapishane, kodes. 
juggle f. 1. hokkabazlık yapmak. 2. el çabukluğu ile marifet yapmak. 3. hile yapmak. 4. aldatmak. i. 1. hokkabazlık. 2. hile. 
juggle the books  aldatmak için hesap defterlerini karıştırıp hazırlamak.
juggler i. 1. hokkabaz, jonglör. 2. hilekâr kimse.
Jugoslav i., s., bak. Yugoslav.
Jugoslavia i., bak. Yugoslavia.
Jugoslavian i., s., bak. Yugoslavian.
Jugoslavic s., bak. Yugoslavic.
jugular s. boyuna ait. 
jugular vein  şahdamarı.
juice i. 1. özsu. 2. sebze/meyve/et suyu. 3. argo cereyan, elektrik. 4. argo benzin. 5. argo kuvvet, enerji.
juiceless s. özü/suyu olmayan, kuru.
juicy s. 1. özlü, sulu. 2. k. dili herkesin merak ettiği (ayrıntılar); herkesin merak ettiği ayrıntılarla dolu.
jujitsu i., spor jiujitsu.
jujube i., bot. hünnap, çiğde.
jukebox i. para ile plak çalan otomatik pikap.
Jul kıs. July.
July i. temmuz.
jumble i. 1. düzensiz karışım; karmakarışık şey; karışıklık, düzensizlik. 2. İng. dini/hayırsever bir kurum yararına satılmak üzere biriktirilen kullanılmış eşya. 3. İng. dini/hayırsever bir kurum yararına yapılan kullanılmış eşya satışı. f. düzensiz bir şekilde karışmak/karıştırmak. 
jumble sale İng. dini/hayırsever bir kurum yararına yapılan kullanılmış eşya satışı.
jumbo s. çok büyük, kocaman.
jump 1 i. 1. atlama, sıçrama. 2. (parayla ilgili bir miktarda) ani yükselme, fırlama. 
jump 2 f. 1. atlamak, sıçramak, zıplamak; sıçratmak, zıplatmak, fırlatmak, atlatmak. 2. üzerinden atlamak. 3. (fiyat) fırlamak. 
jump a train  trene atlamak. 
jump around  hoplayıp zıplamak. 
jump at (fırsattan) hemen faydalanmaya bakmak; (teklifi/daveti) hemen kabul etmek. 
jump at a conclusion  acele hüküm vermek.
jump down s.o.´s throat  k. dili birini haşlamak/azarlamak. 
jump down s.o.´s throat  k. dili birini sert bir şekilde azarlamak, birini haşlamak, birine sapartayı vermek. 
jump for joy  göbek atmak, çok sevinmek. 
jump on s.o.  birini terslemek, birine çıkışmak. 
jump one´s bail  kefalet altındayken duruşmaya gelmemek.
jump out of (bir yerden) (dışarı) atlamak. 
jump out of one´s skin  k. dili hayretle yerinden sıçramak; ödü kopmak, ödü patlamak, yüreği ağzına gelmek: I nearly jumped out of my skin! Ödüm koptu!/Yüreğim ağzıma geldi! 
jump out of the frying pan into the fire  k. dili yağmurdan kaçıp doluya tutulmak.
jump over -in üstünden atlamak, -den atlamak. 
jump rope ip atlamak.
jump seat oto. straponten. 
jump ship  (tayfa) gemiyi haber vermeden terketmek. 
jump the gun  başlanması gereken zamandan önce başlamak. 
jump the gun  k. dili 1. vaktinden evvel davranmak. 2. işaret verilmeden başlamak. 3. (yarışta) hatalı çıkış yapmak. 
jump the queue İng. hakkı yokken sırada bekleyenlerin önüne geçmek. 
jump the track  (tren) hattan çıkmak. 
jump the track  (tren) raydan çıkmak.
jump to conclusions her şeyi bilmeden/yeterince düşünmeden hemen bir sonuca/karara varmak. 
jump to one´s feet ayağa fırlamak. 
jump up and down hoplayıp zıplamak. jumping-off place 1. dünyanın öbür ucu. 2. başlama noktası, başlangıç yeri/noktası.
jump/get on the bandwagon  k. dili başkalarının yaptığı bir eyleme katılmak.
jump/skip bail k. dili (kefaletle tahliye edilen sanık) hazır bulunması gereken duruşmaya gelmemek.
jumper 1 i. 1. atlayan kimse. 2. delgi. 3. elek. geçici olarak kullanılan bağlantı teli.
jumper 2 i. 1. bluz/kazak üzerine giyilen kolsuz elbise. 2. çocuklara giydirilen pantolonlu ceket, tulum. 3. İng. (kadın için) kazak, süveter, pulover.
jump-start f. aküsü bitmiş motorun aküsünden başka bir motorun aküsüne tel bağlayarak (aküsü bitmiş olanın motorunu) çalıştırmak.
jumpy s. sinirli, sinirleri gergin, diken üstünde.
Jun kıs. June, Junior.
junction i. 1. bitişme, birleşme. 2. birleşme yeri, kavşak. 3. d.y. makas. 
junction box  elek. buat, kutu.
juncture i. 1. bitişme, bağlantı. 2. oynak yeri. 3. dikiş yeri. 4. önemli an. 5. aralık, zaman. 
June i. haziran. 
June bug  zool. haziranböceği, Phyllopertha.
Juneberry i., bot. kayaarmudu, Amelanchier canadensis.
jungle i. cengel, cangıl.
junior s. 1. yaşça küçük. 2. kıdemce aşağı, ast. 3. iki kişiden küçük olanı. 4. b.h. küçük (Babasıyla aynı adı taşıyan kimsenin adına eklenir.). 5. spor genç. i. 1. yaşça küçük kimse. 2. mevki veya kıdemce küçük olan kimse. 3. lise veya üniversitede sondan bir önceki sınıf öğrencisi. 
junior college  üniversitenin birinci ve ikinci sınıf öğretim programını uygulayan iki senelik okul.
junior high school  ilkokul ile lise arasındaki 7., 8. ve 9. sınıfları kapsayan ortaokul.
juniper i. ardıç.
junk 1 i. Çin yelkenlisi.
junk 2 i. 1. atılacak eşyalar; hurdalar: That car´s a piece of junk. O arabanın hurdası çıkmış. 2. tapon mal. 3. argo uyuşturucu maddeler; uyuşturucu; eroin: Get off that junk! O zıkkımı bırak artık! f., k. dili çöpe atmak. 
junk food tadı güzel, besin değeri az olan yiyecek. 
junk heap  argo hurdası çıkmış araba.
junk mail reklam olarak gelen posta.
junkie i., argo keş, uyuşturucu bağımlısı; eroinman.
junkman çoğ. junk.men (c^ngk´mîn) i. eskici; hurdacı.
junkyard i. hurda deposu, hurdalık.
junta i. cunta.
Jupiter i., gökb. Jüpiter, Erendiz.
jurisdiction i. 1. huk. yargı hakkı, yargılama hakkı. 2. yetki. 3. hükümet, hükümetin nüfuz dairesi.
jurisprudence i. hukuk ilmi, hukuk.
jurist i. hukuk ilmi uzmanı; hukukçu.
juror i. jüri üyesi.
jury i. 1. jüri, yargıcılar kurulu. 2. jüri, seçiciler kurulu, seçici kurul.
just 1 s. 1. adaletli, adil. 2. haklı, yerinde, doğru. 
just 2 z. 1. tam: just across from us tam karşımızda. just at that spot tam o noktada. just in time tam vaktinde. That´s just what I´ve been looking for. O tam aradığım şey. 2. hemen, şimdi, biraz önce: She has just arrived. Şimdi geldi. I was just going out the door when the telephone rang. Tam kapıdan çıkıyordum ki telefon çaldı. 3. ancak, yalnız, sadece: There are just two new students this year. Bu sene ancak iki yeni öğrenci var. 4. anca, ancak, zorla, güçlükle, güçbela: From that window you can just see a bit of the Galata Tower. O pencereden Galata kulesinin azıcık bir kısmını anca görebilirsin. Her house is just within the city limits. Evi anca şehrin sınırları içinde kalıyor. 
Just a sec!  k. dili Bir saniye!
just about 1. -mek üzere: I was just about to leave. Tam çıkmak üzereydim. 2. hemen hemen: We´re just about finished. Hemen hemen bitirdik. She´s acted in just about every play you can think of. Hemen hemen bildiğin her oyunda rol aldı.
just like aynı, tıpkı: Fehmi looks just like his father. Fehmi tıpkı babasına benziyor. That´s just like Behzat, isn´t it? O tam Behzat´ça bir şey, değil mi?
just my luck  tam benim şansıma.
just now  1. şimdi. 2. biraz önce: They were here just now. Biraz önce buradaydılar. 
just so 1. çok düzenli bir halde: She keeps her house just so. Evini çok muntazam tutuyor. 2. çok dikkatli bir şekilde: When you´re with them you have to behave just so. Onlarla beraberken çok dikkatli davranman lazım. 3. şartıyla: Go where you will, just so you get back here by six. Nereye gitmek istersen git, ancak her halükârda altıda burada ol. 
just so  belirli bir şekilde/bir sisteme göre düzenlenmiş. 
just the same 1. yine de, buna rağmen. 2. tıpatıp aynı.
just the same  1. gene de, yine de: She described the apartment´s condition, but just the same I would like to see it for myself. Dairenin durumu hakkında bilgi verdi ama yine de kendim görmek istiyorum. Thanks just the same. Gene de teşekkür ederim. 2. tıpkı eskisi gibi: ´´Has the town changed?´´ ´´No, it looks just the same.´´ ´´Kasaba değişti mi?´´ ´´Hayır, tıpkı eskisi gibi gözüküyor.´´
just then tam o sırada; tam o anda.
just there  tam orada. 
Just think! Bir düşün!/Düşünsene!: Just think! This time tomorrow we´ll be in Tibet! Düşünsene! Yarın bu saatte Tibet´de olacağız!
just to spite  -e inat: He´s doing this just to spite them. Onlara inat bunu yapıyor. 
Just try and catch me!  k. dili Haydi, yakala bakalım!
just under the wire  k. dili son anda, ucu ucuna.
Just what the fuck do you mean? Ne demek istiyorsun be?
justice i. 1. adalet, hak. 2. haklılık, yerindelik, doğruluk. 
justice of the peace  sulh hâkimi. 
justice of the peace  sulh hâkimi. 
justification i. 1. haklı çıkarma/çıkma. 2. haklı neden, gerekçe. 3. matb., bilg. metnin sağ kenarını hizalama.
justify f. 1. doğrulamak, haklı çıkarmak. 2. suçsuzluğunu kanıtlamak, temize çıkarmak. 3. matb., bilg. metnin sağ kenarını hizalamak.
justly  z. 1. adaletle, adil bir şekilde. 2. haklı olarak.
jut f. (--ted, --ting) 1. out çıkıntı yapmak, çıkık olmak. 2. çıkmak, uzanmak.
jute i. jüt, muhliye.
juvenile s. 1. genç; gençliğe özgü. 2. olgunlaşmamış, çocuksu. i. genç; çocuk. 
juvenile court  çocuk mahkemesi. 
juvenile delinquency  çocuğun suç işlemesi. 
juvenile delinquent  çocuk suçlu.
juvenile delinquent  suçlu çocuk.
juxtapose f. birbirine yakın koymak; yanyana koymak.
juxtaposition i. 1. birbirine yakın koyma; yanyana koyma. 2. birbirine yakın bulunma/bulundurma; yanyana bulunma/bulundurulma. 
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)