| J, j |
i. J, İngiliz alfabesinin onuncu harfi. |
| jab |
f. (--bed, --bing) 1. dürtmek, itmek. 2. saplamak. i. 1.
dürtme. 2. saplama. 3. İng., k. dili iğne, iğne yoluyla verilen
ilaç. |
| jabber |
f. 1. çabuk çabuk konuşmak. 2. anlaşılmayacak şekilde
konuşmak. |
| jack |
i. 1. oto. kriko, kaldırıcı. 2. adam; köylü. 3. gemici. 4.
bocurgat. 5. isk. oğlan, bacak, vale. 6. (bazı oyunlarda) top. 7.
argo para. 8. elek. priz. 9. den. cıvadra sancağı. 10. erkek eşek.
11. erkek tavşan. 12. çoğ. beş taş oyunu. f. up 1. kriko ile
kaldırmak. 2. bocurgatla kaldırmak. 3. bir kimseye görevini
hatırlatmak. |
| jackal |
i., zool. çakal, Canis aureus. |
| jackass |
i. 1. erkek eşek. 2. ahmak adam, eşek herif, marsıvan
eşeği. |
| jackboot |
i. 1. kaba kuvvet. 2. kaba kuvvet kullanan kimse, zorba. f.
kaba kuvvetle başkasını boyun eğmeye zorlamak. s. kaba kuvvete
dayanan. |
| jackdaw |
i., zool. küçükkarga, cücekarga, Corvus monedula. |
| jacket |
i. 1. ceket. 2. şömiz. 3. mak. silindir ceketi. |
| jackknife |
çoğ. jack.knives (cäk´nayvz) i. büyük çakı. |
| jack-of-all-trades |
i. elinden her iş gelen kimse, on parmağında on marifet olan
kimse. |
| jackpot |
i., isk. pot, ortada biriken para. |
| jade 1 |
i. yeşim. |
| jade 2 |
i. 1. hafifmeşrep kadın. 2. yaşlı ve işe yaramaz at, düldül. f.
çok yormak. |
| jaded |
s. 1. çok yorgun, bitkin. 2. isteksiz, bıkkın. |
| Jaffa |
i. yafa, yafa portakalı. |
| Jaffa orange |
yafa, yafa portakalı. |
| jag |
i. 1. viraj, keskin dönüş. 2. diş, sivri uç. f. (--ged, --ging)
diş diş etmek, çentmek. |
| jagged |
s. dişli, çentikli, sivri uçlu. |
| jaguar |
i. jaguar, jagar. |
| jail |
i. hapishane, mahpushane. f. hapse atmak, hapsetmek. |
| jailbird |
i., k. dili 1. mahkûm, mahpus. 2. (vaktiyle hapis yatmış)
sabıkalı. |
| jailbreak |
i. firar, hapishaneden kaçma. |
| jailer |
i. gardiyan. |
| jailhouse |
i. hapishane, mahpushane. |
| jaloppy |
i., argo, bak. jalopy. |
| jalopy |
i., argo külüstür otomobil, düldül. |
| jam 1 |
f. (--med, --ming) 1. tıkmak, sıkıştırmak. 2. hıncahınç
doldurmak; tıkmak: They are going to jam all of us into that small
room. Hepimizi o küçük odaya tıkacaklar. 3. sıkışmak, kilitlenmek,
kenetlenmek; sıkıştırmak, kilitlemek, kenetlemek: The paper keeps
jamming between the rollers. Kâğıt ha bire merdanelerin arasına
sıkışıyor. I jammed my finger in the door. Parmağımı kapıya
sıkıştırdım. 4. radyo parazit yapmak, yayını bozmak. i. 1.
tıkanıklık, sıkışıklık. 2. kalabalık, izdiham, yığılışma. 3.
sıkışma, kilitlenme, kenetlenme. 4. k. dili zor durum. 5. radyo
parazit. |
| jam 2 |
i. reçel, marmelat. |
| jam on the brakes |
frene kuvvetle basıvermek. |
| jam session |
cazcıların bir araya gelip doğaçtan çaldığı caz
müziği. |
| jam session |
cazcıların bir araya gelip doğaçtan çaldığı caz
müziği. |
| Jamaica |
i. Jamaika. |
| Jamaican |
i. Jamaikalı. s. 1. Jamaika, Jamaika´ya özgü. 2.
Jamaikalı. |
| jamb |
i. kapı veya pencerenin dik yanı veya kenar pervazı. |
| jamboree |
i., argo cümbüş, eğlenti, gırgır. |
| jam-packed |
s. dopdolu, hıncahınç dolu, tıklım tıklım. |
| Jan |
kıs. January. |
| jangle |
f. 1. ahenksiz ses çıkarmak. 2. kavga etmek, çekişmek. i. 1.
ahenksiz ses. 2. gürültü. |
| janissary |
i. yeniçeri. |
| janitor |
i. kapıcı; odacı. |
| janizary |
i., bak. janissary. |
| January |
i. ocak ayı. |
| Jap |
kıs. Japan, Japanese. |
| Japan |
i. Japonya. |
| Japanese |
i. 1. (çoğ. Jap.a.nese) Japon. 2. Japonca. s. 1. Japon. 2.
Japonca. |
| Japanese cedar |
bot. kriptomerya, Cryptomeria japonica. |
| Japanese maple |
bot. japonakçaağacı, Acer palmatum. |
| Japanese persimmon |
bot. trabzonhurması, Diospyros kaki. |
| Japanese plum |
bot. maltaeriği, yenidünya, Prunus salicina. |
| Japanese quince |
bot. japonayvası, Chaenomeles lagenaria. |
| japonica |
i., bot. japonayvası, Chaenomeles lagenaria. |
| jar 1 |
f. (--red, --ring) 1. kulak tırmalayıcı bir ses çıkarmak. 2.
zangırdatmak; zangırdamak. 3. (with) (-e) ters düşmek, (ile)
çatışmak. 4. on/upon sinirlendirmek. 5. sarsmak; sarsılmak. i. 1.
sarsıntı; şok. 2. zangırtı. |
| jar 2 |
i. kavanoz. |
| jargon |
i. 1. anlaşılmaz dil. 2. meslek argosu. 3. özel dil. |
| jasmine |
i., bot. yasemin, Jasminum. |
| jaundice |
i. 1. tıb. sarılık. 2. hoşnutsuzluk; karamsarlık; düşmanlık;
kıskançlık; önyargı. |
| jaundiced |
s. 1. sarılık olmuş. 2. hoşnutsuz; karamsar; düşmanca;
kıskançlık dolu; önyargılı. |
| jaunt |
f. gezmek. i. gezinti. |
| jauntily |
z. kaygısızca, fütursuzca. |
| jaunty |
s. 1. neşeli, şen, kaygısız. 2. gösterişli, şık. |
| Java |
i. Cava. |
| Javan |
i. Cavalı. s., bak. Javanese. |
| Javanese |
i. 1. (çoğ. Jav.a.nese) Cavalı. 2. Cavaca. s. 1. Cava, Cava´ya
özgü. 2. Cavaca. 3. Cavalı. |
| javelin |
i. cirit. |
| javelin throw |
cirit atma, cirit. |
| jaw |
i. 1. çene. 2. çoğ. ağız. 3. argo çene çalma, laflama. f., argo
1. çene çalmak, laflamak. 2. dırlanmak. |
| jawbone |
i., anat. çenekemiği. f., argo tehditle baskı yapmak. |
| jawbreaker |
i., k. dili 1. çok sert akide şekeri. 2. söylenişi zor
sözcük. |
| jay |
i., zool. alakarga, kestanekargası, Garrulus glandarius. |
| jaywalk |
f., k. dili (yaya) yaya geçidi olmayan bir yerde karşıdan
karşıya geçmek; (yaya) trafik kurallarına uymadan karşıdan karşıya
geçmek. |
| jaywalker |
i. caddeyi trafik kurallarına uymadan geçen kimse. |
| jazz |
i., s. caz. |
| jazz band |
cazbant. |
| jazz up |
argo canlandırmak, hareketlendirmek. |
| jealous |
s. kıskanç. |
| jealously |
z. kıskançlıkla. |
| jealousy |
i. kıskançlık. |
| jean |
i. cin kumaş. --s i. cin, cin pantolon; blucin. |
| jeep |
i. cip. |
| jeer |
f. (at) bağırarak/kahkahalar atarak (ile) alay etmek. i. alaylı
bağırış/kahkaha. |
| jell |
f. 1. donmak, pelteleşmek. 2. k. dili biçimlenmek,
belirginleşmek. |
| jello |
i. (meyve tadında, pelteye benzeyen) jöle. |
| jelly |
i. 1. (reçel veya marmelada benzeyen) jöle. 2. İng., bak.
jello. f. pelteleştirmek; pelteleşmek. |
| jellybean |
i. içi jöleli fasulye biçiminde bir şeker. |
| jellyfish |
i. 1. denizanası, medüz. 2. k. dili kararsız kimse. |
| jeopardise |
f., İng., bak. jeopardize. |
| jeopardize |
f. tehlikeye atmak, tehlikeye sokmak. |
| jeopardy |
i. 1. tehlike, nazik durum. 2. huk. yargılanan sanığın cezaya
çarpılma olasılığı. |
| jerboa |
i., zool. cırboğa, çölfaresi, çölsıçanı, Dipus. |
| jerk 1 |
i. 1. şiddetli ve ani çekiş. 2. silkinme; silkme. 3. büzülme,
burkulma. 4. k. dili pis/aşağılık herif. |
| jerk 2 |
f. 1. birdenbire ve şiddetle çekmek. 2. silkip atmak. 3.
fırlatmak. 4. sarsıla sarsıla gitmek. |
| jerk off |
argo otuz bir çekmek, abaza çekmek, mastürbasyon yapmak. |
| jerk out |
kesik kesik ve hızlı söylemek. |
| jerkily |
z. sarsıntılarla, sarsarak. |
| jerky |
s. 1. sarsıntılı. 2. spazmodik. 3. argo aptal, salak. |
| jerry |
i., İng., k. dili lazımlık, oturak. |
| jerry-built |
s. kötü malzemeyle yapılmış. |
| jersey |
i. 1. jarse. 2. İng. kazak, süveter, pulover. |
| Jerusalem |
i. Kudüs. |
| Jerusalem artichoke |
yerelması. |
| Jerusalem artichoke |
yerelması. |
| jessamine |
i., bot., bak. jasmine. |
| jest |
i. şaka, latife, alay. f. latife etmek, şaka söylemek; şaka
etmek. |
| jester |
i. soytarı, maskara. |
| Jesus |
i. Hz. İsa. |
| Jesus! |
ünlem Allah Allah! |
| jet 1 |
s. simsiyah, kapkara. |
| jet 2 |
f. (--ted, --ting) 1. fışkırtmak; fışkırmak. 2. jetle yolculuk
yapmak. i. 1. jet. 2. fışkırma. 3. fıskıye. |
| jet lag |
(uzun bir uçak yolculuğundan sonra) zaman farkından doğan
uyku düzensizliği, yorgunluk v.b. |
| jet plane |
jet uçağı, jet, tepkili uçak. |
| jet propulsion |
tepkili çalıştırma, jetli sürüş. |
| jet setter |
jet sosyeteden bir kimse. |
| jet-black |
s. simsiyah. |
| jet-propelled |
s. 1. tepkili (uçak). 2. jet gibi hızlı. 3. enerjik,
hareketli. |
| jettison |
f. (tehlike anında gemiyi hafifletmek için) (yükü) denize
atmak. |
| jetton |
i. jeton. |
| jetty |
i. 1. dalgakıran, mendirek. 2. kâgir iskele. |
| Jew |
i., s. Musevi, Yahudi. |
| jewel |
i. 1. değerli taş, cevher, mücevher. 2. cep saatinin içindeki
taş. 3. değerli kimse/şey. f. (--ed/--led, --ing/--ling) değerli
taşlarla süslemek. |
| jeweled |
s. değerli taşla/taşlarla süslü. |
| jeweler |
i. kuyumcu, mücevherci. |
| jewelled |
s., İng., bak. jeweled. |
| jeweller |
i., İng., bak. jeweler. |
| jewellery |
i., İng., bak. jewelry. |
| jewelry |
i. mücevherat, mücevher. |
| jewelry store |
kuyumcu dükkânı. |
| Jewish |
s. Musevi, Yahudi. |
| jib |
i., den. flok yelkeni. f. (--bed, --bing) İng. (at) (-e) karşı
gelmek, itiraz etmek; (bir şeyi yapmaktan) çekinmek; (bir şey
hakkında) tereddüde kapılmak. |
| jibe |
f. 1. den. bumba ile seren veya yelkeni rüzgâr yönünde giderken
kavanço etmek. 2. with k. dili -e uymak, ile uyuşmak. |
| jiff |
i., bak. jiffy. |
| jiffy |
i., k. dili an, lahza. |
| jiggered |
s. |
| jiggery-pokery |
i., İng., k. dili katakulli, oyun, hile. |
| jiggle |
f. salınmak, dingildemek, ırgalanmak; sallamak. i. 1. titreme.
2. hafif sallantı. |
| jigsaw |
i. motorlu oyma testeresi. |
| jigsaw puzzle |
kesilmiş parçaları birleştirerek oynanan
resim-bilmece. |
| jihad |
i. cihat. |
| jilt |
f. (sevgilisini) terketmek. i. sevgilisini terkeden kız. |
| jimmy |
i. (hırsızların kullandığı) ufak levye. f. (hırsızların
kullandığı) ufak levye ile açmak. |
| jimsonweed |
i. tatula, şeytanelması. |
| jingle |
i. 1. şıngırtı; çıngırtı; şıkırtı. 2. (tekerleme gibi) kısa
şiir. 3. tekerlemeli şarkı. f. şıngırdatmak; çıngırdatmak;
şıkırdatmak. |
| jinks |
i. |
| jinni |
i. cin. |
| jinx |
i., argo uğursuz şey/kimse, uğursuzluk. f. uğursuzluk
getirmek. |
| jitters |
i., k. dili the aşırı sinirlilik. |
| jittery |
s., k. dili çok sinirli. |
| jiujitsu |
i., bak. jujitsu. |
| job |
i. iş, görev, vazife, memuriyet. |
| job work |
götürü iş. |
| jobber |
i. 1. toptancı, toptan mal satan tüccar, toptan dağıtımcı. 2.
parça başına çalışan işçi. |
| jobless |
s. işsiz. |
| jockey 1 |
i. cokey. |
| jockey 2 |
f. dalavere ile kandırmak. |
| jockey for position |
(bir yarışta) daha avantajlı bir yere geçmeye
çalışmak. |
| jockstrap |
i. suspansuvar. |
| jocular |
s. 1. şakalı, şaka yollu. 2. şakacı. |
| jocularity |
i. şakacılık. |
| jocularly |
z. şaka olarak. |
| jog |
f. (--ged, --ging) 1. itmek, sarsmak, dürtmek. 2. yavaş koşmak,
jogging yapmak. i. 1. dürtme. 2. yavaş koşma. |
| jog s.o.´s memory |
(bir şeyi hatırlatmak için ipucu vererek) birinin
belleğini canlandırmak. |
| jogging |
i. yavaş koşma, jogging. |
| joggle |
f. 1. hafifçe sarsmak, yavaşça sallamak; hafifçe
sarsılmak/sallanmak. 2. geçme ile tutturmak. i. 1. birden dürtme,
sallama. 2. sarsıntı. 3. geçme. |
| join |
f. 1. (kulüp, parti v.b.´ne) katılmak. 2. buluşmak. 3.
birleştirmek; birleşmek. 4. bağlamak; bağlanmak. 5. k. dili
bitişmek. 6. in -de yer almak, -e katılmak. i. 1. bitişme noktası.
2. birleşme; bitişme. |
| join battle |
çarpışmaya başlamak. |
| join battle |
savaşa girişmek. |
| join hands |
el ele tutuşmak. |
| join up |
k. dili 1. asker yazılmak. 2. üye yazılmak. |
| joiner |
i. 1. birçok derneğe/gruba üye olan kimse; birçok yere üye olma
meraklısı. 2. İng. doğramacı; marangoz. |
| joinery |
i., İng. doğramacılık; marangozluk. |
| joint 1 |
i. 1. anat. eklem, mafsal. 2. ek. 3. ek yeri. 4. kasap. büyük
et parçası. 5. bot. düğüm, boğum. 6. argo gece kulübü; bar;
lokanta. 7. argo afyon çekilen veya kumar oynanan batakhane. 8.
argo esrarlı sigara. f. 1. bitiştirmek, eklemek, raptetmek. 2. ek
veya oynak yeri yapmak. 3. (eti) oynak yerlerinden
ayırmak. |
| joint 2 |
s. 1. birleşmiş; bitişmiş. 2. ortak, müşterek. |
| joint account |
tic. müşterek hesap. |
| joint account |
müşterek hesap. |
| joint creditors |
müteselsil alacaklılar. |
| joint debtors |
müteselsil borçlular. |
| joint heir |
mirasta ortak. |
| joint owner |
mülkiyette/tasarrufta ortak; paydaş. joint-stock company tic.
anonim şirket. |
| joint surety |
müteselsil kefil. |
| jointed |
s. eklemli, mafsallı. |
| jointly |
z. ortaklaşa, birlikte. |
| joist |
i. kiriş; putrel. |
| joke |
i. şaka, latife, nükte. f. şaka yapmak, şaka etmek. |
| joker |
i. 1. şakacı kimse. 2. isk. joker. |
| jokingly |
z. şaka ederek, şakayla. |
| jolly |
s. 1. şen, neşeli. 2. neşe verici. 3. İng., k. dili hoş, güzel.
z., İng., k. dili bayağı, gerçekten: This is jolly good! İng. Bu
bayağı iyi! Jolly good! Çok iyi!/Aferin! f., İng. |
| jolly a place up |
bir yeri neşelendirmek; bir yere sevimli bir hava vermek. |
| jolly s.o. along |
birini tatlı sözlerle teşvik etmek. |
| jolly s.o. into |
tatlı sözlerle birini (bir şeye) ikna etmek. |
| jolly s.o. out of |
tatlı sözlerle birini (bir şeyden) vazgeçirmek. |
| jolly well |
Bir sözü pekiştirmek için kullanılır: He´ll jolly well have to.
Yapmaktan başka çaresi yok. |
| jolt |
f. 1. sarsmak; sarsılmak. 2. şaşkına çevirmek, şoke etmek. i.
1. sarsma, sarsıntı. 2. şok. |
| jonquil |
i., bot. fulya, zerrin, Narcissus jonquilla. |
| Jordan |
i. Ürdün. |
| Jordanian |
i. Ürdünlü. s. 1. Ürdün, Ürdün´e özgü. 2. Ürdünlü. |
| josh |
f., k. dili takılmak, şaka etmek, alay etmek. |
| jostle |
f. itip kakmak, itelemek, dürtüklemek. i. itip kakma. |
| jot |
f. (--ted, --ting) down yazmak, not etmek. i. zerre, nebze: I
won´t change a jot of it! Bir noktasını bile değiştirmem! Don´t you
miss a jot or a tittle! En ufak bir noktayı kaçırma! |
| joule |
i., fiz. jul. |
| journal |
i. 1. günlük, günce. 2. dergi; gazete. 3. den. seyir defteri.
4. tic. günlük defter, yevmiye defteri. |
| journalism |
i. gazetecilik. |
| journalist |
i. gazeteci. |
| journey |
i. yolculuk, gezi, seyahat, sefer, yol. f. yolculuk
etmek. |
| journeyman |
çoğ. jour.ney.men (cır´nimîn) i. ustabaşı. |
| jovial |
s. şen, neşeli. |
| joviality |
i. şenlik, neşe. |
| jovialness |
i., bak. joviality. |
| jowl |
i. çene kemiği, alt çene. |
| joy |
i. sevinç, keyif, haz, neşe. |
| joyful |
s. sevinçli, sevindirici, neşeli, neşeyle dolu. |
| joyfully |
z. neşeyle. |
| joyous |
s. sevinçli, keyifli, neşeli. |
| joyride |
i. otomobil gezintisi; çalıntı araba ile gezme. |
| joystick |
i. 1. uçakta manevra kolu. 2. bilg. kumanda kolu. |
| JP |
kıs. Justice of the Peace. |
| Jr |
kıs. Junior. |
| jubilant |
s. sevinçli, coşkun. |
| jubilation |
i. coşkulu sevinç, coşku. |
| jubilee |
i. 1. herhangi bir olayın ellinci yıldönümü. 2. evlilikte altın
yıl. 3. jübile. |
| Judaism |
i. 1. Musevilik, Musevi dini. 2. Musevi olma, Musevilik. 3.
Musevi âlemi. |
| Judas |
i. |
| Judas tree |
bot. erguvanağacı, erguvan, Cercis siliquastrum. |
| Judeo-German |
i., s., bak. Yiddish. |
| Judeo-Spanish |
i., s. Yahudi İspanyolcası. |
| judge |
i. 1. yargıç, hâkim. 2. hakem. 3. bilirkişi. f. 1. yargılamak.
2. hakemlik etmek. 3. hüküm vermek; hükmetmek. 4. tahmin
etmek. |
| judge by externals |
görünüşe dayanarak hükme varmak. |
| judgement |
i., bak. judgment. |
| judgment |
i. hüküm, karar, yargı. |
| Judgment Day |
kıyamet günü. |
| judicial |
s. adli, hukuki, türel. |
| judiciary |
s. adli, hukuki; yargılama ile ilgili. i. 1. adliye. 2.
yargıçlar. |
| judicious |
s. akıllıca, tedbirli, sağgörülü, mantıklı. |
| judo |
i. judo. |
| judoist |
i. judocu. |
| jug |
i. 1. testi. 2. İng. (kulplu) sürahi. 3. argo hapishane,
kodes. |
| juggle |
f. 1. hokkabazlık yapmak. 2. el çabukluğu ile marifet yapmak.
3. hile yapmak. 4. aldatmak. i. 1. hokkabazlık. 2. hile. |
| juggle the books |
aldatmak için hesap defterlerini karıştırıp
hazırlamak. |
| juggler |
i. 1. hokkabaz, jonglör. 2. hilekâr kimse. |
| Jugoslav |
i., s., bak. Yugoslav. |
| Jugoslavia |
i., bak. Yugoslavia. |
| Jugoslavian |
i., s., bak. Yugoslavian. |
| Jugoslavic |
s., bak. Yugoslavic. |
| jugular |
s. boyuna ait. |
| jugular vein |
şahdamarı. |
| juice |
i. 1. özsu. 2. sebze/meyve/et suyu. 3. argo cereyan, elektrik.
4. argo benzin. 5. argo kuvvet, enerji. |
| juiceless |
s. özü/suyu olmayan, kuru. |
| juicy |
s. 1. özlü, sulu. 2. k. dili herkesin merak ettiği
(ayrıntılar); herkesin merak ettiği ayrıntılarla dolu. |
| jujitsu |
i., spor jiujitsu. |
| jujube |
i., bot. hünnap, çiğde. |
| jukebox |
i. para ile plak çalan otomatik pikap. |
| Jul |
kıs. July. |
| July |
i. temmuz. |
| jumble |
i. 1. düzensiz karışım; karmakarışık şey; karışıklık,
düzensizlik. 2. İng. dini/hayırsever bir kurum yararına satılmak
üzere biriktirilen kullanılmış eşya. 3. İng. dini/hayırsever bir
kurum yararına yapılan kullanılmış eşya satışı. f. düzensiz bir
şekilde karışmak/karıştırmak. |
| jumble sale |
İng. dini/hayırsever bir kurum yararına yapılan kullanılmış
eşya satışı. |
| jumbo |
s. çok büyük, kocaman. |
| jump 1 |
i. 1. atlama, sıçrama. 2. (parayla ilgili bir miktarda) ani
yükselme, fırlama. |
| jump 2 |
f. 1. atlamak, sıçramak, zıplamak; sıçratmak, zıplatmak,
fırlatmak, atlatmak. 2. üzerinden atlamak. 3. (fiyat)
fırlamak. |
| jump a train |
trene atlamak. |
| jump around |
hoplayıp zıplamak. |
| jump at |
(fırsattan) hemen faydalanmaya bakmak; (teklifi/daveti) hemen
kabul etmek. |
| jump at a conclusion |
acele hüküm vermek. |
| jump down s.o.´s throat |
k. dili birini haşlamak/azarlamak. |
| jump down s.o.´s throat |
k. dili birini sert bir şekilde azarlamak, birini
haşlamak, birine sapartayı vermek. |
| jump for joy |
göbek atmak, çok sevinmek. |
| jump on s.o. |
birini terslemek, birine çıkışmak. |
| jump one´s bail |
kefalet altındayken duruşmaya gelmemek. |
| jump out of |
(bir yerden) (dışarı) atlamak. |
| jump out of one´s skin |
k. dili hayretle yerinden sıçramak; ödü kopmak, ödü
patlamak, yüreği ağzına gelmek: I nearly jumped out of my skin!
Ödüm koptu!/Yüreğim ağzıma geldi! |
| jump out of the frying pan into the fire |
k. dili yağmurdan kaçıp doluya tutulmak. |
| jump over |
-in üstünden atlamak, -den atlamak. |
| jump rope |
ip atlamak. |
| jump seat |
oto. straponten. |
| jump ship |
(tayfa) gemiyi haber vermeden terketmek. |
| jump the gun |
başlanması gereken zamandan önce başlamak. |
| jump the gun |
k. dili 1. vaktinden evvel davranmak. 2. işaret
verilmeden başlamak. 3. (yarışta) hatalı çıkış yapmak. |
| jump the queue |
İng. hakkı yokken sırada bekleyenlerin önüne geçmek. |
| jump the track |
(tren) hattan çıkmak. |
| jump the track |
(tren) raydan çıkmak. |
| jump to conclusions |
her şeyi bilmeden/yeterince düşünmeden hemen bir sonuca/karara
varmak. |
| jump to one´s feet |
ayağa fırlamak. |
| jump up and down |
hoplayıp zıplamak. jumping-off place 1. dünyanın öbür ucu. 2.
başlama noktası, başlangıç yeri/noktası. |
| jump/get on the bandwagon |
k. dili başkalarının yaptığı bir eyleme katılmak. |
| jump/skip bail |
k. dili (kefaletle tahliye edilen sanık) hazır bulunması
gereken duruşmaya gelmemek. |
| jumper 1 |
i. 1. atlayan kimse. 2. delgi. 3. elek. geçici olarak
kullanılan bağlantı teli. |
| jumper 2 |
i. 1. bluz/kazak üzerine giyilen kolsuz elbise. 2. çocuklara
giydirilen pantolonlu ceket, tulum. 3. İng. (kadın için) kazak,
süveter, pulover. |
| jump-start |
f. aküsü bitmiş motorun aküsünden başka bir motorun aküsüne tel
bağlayarak (aküsü bitmiş olanın motorunu) çalıştırmak. |
| jumpy |
s. sinirli, sinirleri gergin, diken üstünde. |
| Jun |
kıs. June, Junior. |
| junction |
i. 1. bitişme, birleşme. 2. birleşme yeri, kavşak. 3. d.y.
makas. |
| junction box |
elek. buat, kutu. |
| juncture |
i. 1. bitişme, bağlantı. 2. oynak yeri. 3. dikiş yeri. 4.
önemli an. 5. aralık, zaman. |
| June |
i. haziran. |
| June bug |
zool. haziranböceği, Phyllopertha. |
| Juneberry |
i., bot. kayaarmudu, Amelanchier canadensis. |
| jungle |
i. cengel, cangıl. |
| junior |
s. 1. yaşça küçük. 2. kıdemce aşağı, ast. 3. iki kişiden küçük
olanı. 4. b.h. küçük (Babasıyla aynı adı taşıyan kimsenin adına
eklenir.). 5. spor genç. i. 1. yaşça küçük kimse. 2. mevki veya
kıdemce küçük olan kimse. 3. lise veya üniversitede sondan bir
önceki sınıf öğrencisi. |
| junior college |
üniversitenin birinci ve ikinci sınıf öğretim programını
uygulayan iki senelik okul. |
| junior high school |
ilkokul ile lise arasındaki 7., 8. ve 9. sınıfları
kapsayan ortaokul. |
| juniper |
i. ardıç. |
| junk 1 |
i. Çin yelkenlisi. |
| junk 2 |
i. 1. atılacak eşyalar; hurdalar: That car´s a piece of junk. O
arabanın hurdası çıkmış. 2. tapon mal. 3. argo uyuşturucu maddeler;
uyuşturucu; eroin: Get off that junk! O zıkkımı bırak artık! f., k.
dili çöpe atmak. |
| junk food |
tadı güzel, besin değeri az olan yiyecek. |
| junk heap |
argo hurdası çıkmış araba. |
| junk mail |
reklam olarak gelen posta. |
| junkie |
i., argo keş, uyuşturucu bağımlısı; eroinman. |
| junkman |
çoğ. junk.men (c^ngk´mîn) i. eskici; hurdacı. |
| junkyard |
i. hurda deposu, hurdalık. |
| junta |
i. cunta. |
| Jupiter |
i., gökb. Jüpiter, Erendiz. |
| jurisdiction |
i. 1. huk. yargı hakkı, yargılama hakkı. 2. yetki. 3. hükümet,
hükümetin nüfuz dairesi. |
| jurisprudence |
i. hukuk ilmi, hukuk. |
| jurist |
i. hukuk ilmi uzmanı; hukukçu. |
| juror |
i. jüri üyesi. |
| jury |
i. 1. jüri, yargıcılar kurulu. 2. jüri, seçiciler kurulu,
seçici kurul. |
| just 1 |
s. 1. adaletli, adil. 2. haklı, yerinde, doğru. |
| just 2 |
z. 1. tam: just across from us tam karşımızda. just at that
spot tam o noktada. just in time tam vaktinde. That´s just what
I´ve been looking for. O tam aradığım şey. 2. hemen, şimdi, biraz
önce: She has just arrived. Şimdi geldi. I was just going out the
door when the telephone rang. Tam kapıdan çıkıyordum ki telefon
çaldı. 3. ancak, yalnız, sadece: There are just two new students
this year. Bu sene ancak iki yeni öğrenci var. 4. anca, ancak,
zorla, güçlükle, güçbela: From that window you can just see a bit
of the Galata Tower. O pencereden Galata kulesinin azıcık bir
kısmını anca görebilirsin. Her house is just within the city
limits. Evi anca şehrin sınırları içinde kalıyor. |
| Just a sec! |
k. dili Bir saniye! |
| just about |
1. -mek üzere: I was just about to leave. Tam çıkmak üzereydim.
2. hemen hemen: We´re just about finished. Hemen hemen bitirdik.
She´s acted in just about every play you can think of. Hemen hemen
bildiğin her oyunda rol aldı. |
| just like |
aynı, tıpkı: Fehmi looks just like his father. Fehmi tıpkı
babasına benziyor. That´s just like Behzat, isn´t it? O tam
Behzat´ça bir şey, değil mi? |
| just my luck |
tam benim şansıma. |
| just now |
1. şimdi. 2. biraz önce: They were here just now. Biraz
önce buradaydılar. |
| just so |
1. çok düzenli bir halde: She keeps her house just so. Evini
çok muntazam tutuyor. 2. çok dikkatli bir şekilde: When you´re with
them you have to behave just so. Onlarla beraberken çok dikkatli
davranman lazım. 3. şartıyla: Go where you will, just so you get
back here by six. Nereye gitmek istersen git, ancak her halükârda
altıda burada ol. |
| just so |
belirli bir şekilde/bir sisteme göre
düzenlenmiş. |
| just the same |
1. yine de, buna rağmen. 2. tıpatıp aynı. |
| just the same |
1. gene de, yine de: She described the apartment´s
condition, but just the same I would like to see it for myself.
Dairenin durumu hakkında bilgi verdi ama yine de kendim görmek
istiyorum. Thanks just the same. Gene de teşekkür ederim. 2. tıpkı
eskisi gibi: ´´Has the town changed?´´ ´´No, it looks just the
same.´´ ´´Kasaba değişti mi?´´ ´´Hayır, tıpkı eskisi gibi
gözüküyor.´´ |
| just then |
tam o sırada; tam o anda. |
| just there |
tam orada. |
| Just think! |
Bir düşün!/Düşünsene!: Just think! This time tomorrow we´ll be
in Tibet! Düşünsene! Yarın bu saatte Tibet´de olacağız! |
| just to spite |
-e inat: He´s doing this just to spite them. Onlara inat
bunu yapıyor. |
| Just try and catch me! |
k. dili Haydi, yakala bakalım! |
| just under the wire |
k. dili son anda, ucu ucuna. |
| Just what the fuck do you mean? |
Ne demek istiyorsun be? |
| justice |
i. 1. adalet, hak. 2. haklılık, yerindelik,
doğruluk. |
| justice of the peace |
sulh hâkimi. |
| justice of the peace |
sulh hâkimi. |
| justification |
i. 1. haklı çıkarma/çıkma. 2. haklı neden, gerekçe. 3. matb.,
bilg. metnin sağ kenarını hizalama. |
| justify |
f. 1. doğrulamak, haklı çıkarmak. 2. suçsuzluğunu kanıtlamak,
temize çıkarmak. 3. matb., bilg. metnin sağ kenarını
hizalamak. |
| justly |
z. 1. adaletle, adil bir şekilde. 2. haklı olarak. |
| jut |
f. (--ted, --ting) 1. out çıkıntı yapmak, çıkık olmak. 2.
çıkmak, uzanmak. |
| jute |
i. jüt, muhliye. |
| juvenile |
s. 1. genç; gençliğe özgü. 2. olgunlaşmamış, çocuksu. i. genç;
çocuk. |
| juvenile court |
çocuk mahkemesi. |
| juvenile delinquency |
çocuğun suç işlemesi. |
| juvenile delinquent |
çocuk suçlu. |
| juvenile delinquent |
suçlu çocuk. |
| juxtapose |
f. birbirine yakın koymak; yanyana koymak. |
| juxtaposition |
i. 1. birbirine yakın koyma; yanyana koyma. 2. birbirine yakın
bulunma/bulundurma; yanyana bulunma/bulundurulma. |