| k |
kıs. kilogram, karat; elek. capacity. |
| K, k |
i. K, İngiliz alfabesinin on birinci harfi. |
| Kaaba |
i. Kâbe. |
| kale |
i. karalahana. |
| kaleidoscope |
i. çiçek dürbünü, kaleydoskop. |
| Kampuchea |
i. Kampuçya, Kamboçya, Kamboç. |
| Kampuchean |
i. 1. Kampuçyalı, Kamboçyalı, Kamboçlu. 2. Kampuçça, Kamboçça.
s. 1. Kampuçya, Kampuçya´ya özgü. 2. Kampuçça. 3. Kampuçyalı. |
| kangaroo |
i., zool. kanguru, Macropodidae. |
| kaput |
s., argo mahvolmuş. |
| karat |
i. ayar, altın ayarı. |
| karate |
i. karate. |
| Karelia |
i. Karelya. |
| Karelian |
i. 1. Karelyalı. 2. Karelyaca. s. 1. Karelya, Karelya´ya
özgü. 2. Karelyaca. 3. Karelyalı. |
| karyokinesis |
i., biyol. karyokinez, mitoz. |
| Kashmir |
i. Keşmir. |
| Kashmir´i |
i., s. Keşmirli. |
| Kashmir´ian |
s. 1. Keşmir, Keşmir´e özgü. 2. Keşmirli. i.
Keşmirli. |
| Kazak |
i., s., bak. Kazakh. |
| Kazakh |
i., s. 1. Kazak. 2. Kazakça. |
| Kazakhstan |
i. Kazakistan. |
| Kazakstan |
i., bak. Kazakhstan. |
| keel |
i. gemi omurgası, karina. f. alabora etmek. |
| keel over |
1. alabora olmak. 2. birden devrilip düşmek. |
| keelage |
i. liman resmi. |
| keen |
s. 1. keskin, sivri. 2. acı. 3. sert, şiddetli, keskin. 4.
kuvvetli, yoğun. 5. keskin (göz/zekâ). 6. gözü açık, zeki. 7. İng.,
k. dili çok hevesli. 8. kıyasıya (rekabet). 9. doymak bilmez
(iştah). |
| keenly |
z. 1. şiddetle. 2. şevkle. |
| keenness |
i. 1. keskinlik. 2. şiddet. 3. düşkünlük, merak. 4. zekâ,
akıllılık. |
| keep 1 |
f. (kept) 1. tutmak:.It´ll keep you warm. Seni sıcak tutar. She
keeps a diary. Günlük tutuyor. He keeps the books. Defter tutuyor.
2. tutmak, saklamak. 3. (dükkân) sahibi olmak, işletmek. 4.
(hayvan) beslemek. |
| keep 2 |
i. 1. geçim. 2. himaye. 3. içkale. |
| keep a civil tongue in one´s head |
k. dili terbiyeli bir şekilde konuşmak: I´ll thank you to
keep a civil tongue in your head! Terbiyeni takın! |
| keep a close watch on |
#AD? |
| keep a journal |
günlük tutmak. |
| keep a low profile |
k. dili dikkati çekmemeye çalışmak, sivri olmamaya
çalışmak, göze batmamaya çalışmak. |
| keep a low profile |
k. dili göze çarpmamaya çalışmak. |
| keep a secret |
sır saklamak. |
| keep a secret |
sır saklamak. |
| keep a stiff upper lip |
cesaretini kaybetmemek, metin olmak. |
| keep a stiff upper lip |
k. dili şikâyet etmeden soğukkanlılıkla karşılamak;
metanet göstermek. |
| keep a straight face |
k. dili hiç gülmemek, ciddiyetini korumak, istifini
bozmamak. |
| keep abreast of |
1. (son gelişmeler hakkında) bilgi sahibi olmak, (son
gelişmelerden) haberdar olmak. 2. ile atbaşı (beraber) gitmek. |
| keep account of |
-i aklında tutmak. |
| keep an account of |
-in kaydını tutmak, -i kaydetmek, -i not etmek. |
| keep an ear to the ground |
kulağı kirişte olmak, kulağı tetikte olmak. |
| keep an eye on |
-e göz kulak olmak, gözü -in üstünde olmak. |
| keep an eye out for |
(bir şey için) göz kulak olmak. |
| keep away |
uzak durmak. |
| keep back |
saklamak, gizlemek. |
| Keep back! |
Uzak dur! |
| keep bankers´ hours |
k. dili 1. günde pek az saat açık olmak. 2. günde pek az saat
çalışmak. |
| keep company with |
ile arkadaşlık etmek. |
| keep count |
(of) -in sayısını tutmak. |
| keep dark |
saklamak, sır vermemek. |
| keep early hours |
eve erken dönmek; erken yatmak. |
| keep fit |
formunu korumak. |
| keep going |
1. devam etmek. 2. ilerlemek. 3. sürdürmek, devam
ettirmek. |
| keep good time |
(saat) her zaman zamanı doğru göstermek: My watch keeps
good time. Kol saatim zamanı hep doğru gösterir. |
| keep house |
ev idare etmek. |
| keep in |
1. içeride kalmak. 2. içeride alıkoymak, saklamak. |
| keep in mind |
akılda tutmak, unutmamak. |
| keep in view |
1. gözden kaybetmemek; gözden uzak tutmamak. 2. göz
önünde tutmak. |
| keep in with |
ile dost kalmak. |
| keep it up |
sürdürmek, devam etmek. |
| keep o.s. aloof from |
kendini -den uzak tutmak. |
| keep off |
1. -i yaklaştırmamak, -i uzak tutmak. 2. -den uzak
kalmak. |
| keep on |
devam etmek. |
| keep one´s balance |
dengesini korumak. |
| keep one´s balance |
kendine hâkim olmak, dengesini kaybetmemek. |
| keep one´s counsel |
sır saklamak. |
| keep one´s distance from |
-den uzak durmak, ile arasına mesafe koymak. |
| keep one´s end up |
kendine düşen görevi yerine getirmek; kendine düşen payı
ödemek. |
| keep one´s eyes open/peeled/skinned |
gözünü açmak, gözünü dört açmak, tetikte olmak. |
| keep one´s eyes peeled |
tetikte olmak. |
| keep one´s figure |
vücut hatlarını korumak. |
| keep one´s head |
kendine hâkim olmak. |
| keep one´s mouth shut |
k. dili ağzını sıkı tutmak, çenesini tutmak. |
| keep one´s nose to the grindstone |
k. dili durmadan çalışmak. |
| keep one´s nose to the grindstone |
durup dinlenmeden çalışmak. |
| keep one´s own counsel |
fikirlerini kendine saklamak. |
| keep one´s promise |
sözünü tutmak. |
| keep one´s promise/word |
sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, sözünden
dönmemek. |
| keep one´s seat |
1. oturduğu yerden kalkmamak. 2. parlamentodaki yerini
korumak. |
| keep one´s shirt on |
k. dili 1. sinirlenmemek, patlamamak. 2.
sabırsızlanmamak. 3. telaşa kapılmamak. |
| keep one´s temper |
öfkeye kapılmamak; öfkesini yenmek; itidalini muhafaza
etmek. |
| keep one´s trap shut |
k. dili çenesini tutmak, gagasını kısmak. |
| keep one´s wits about one. How about ...? |
1. -e ne dersin/dersiniz?: How about a game of tennis? Tenis
oynamaya ne dersin? 2. -den ne haber? How about Çetin? What´s he
doing? Çetin´den ne haber? Ne yapıyor? 3. -e/-i ne
yapacağız/yapmalıyız? How about that damp basement? O rutubetli
bodruma ne yapacağız? 4. ... hakkında/için ne
düşünüyorsun/düşünüyorsunuz?: How about Ayşe´s plan? Ayşe´nin planı
hakkında ne düşünüyorsun? |
| keep one´s word |
sözünü tutmak. |
| keep order |
disiplini korumak. |
| keep out |
1. dışında kalmak. 2. dışarıda bırakmak. |
| keep out of mischief |
yaramazlıktan kaçınmak. |
| keep out of sight |
hiç görünmemek, hiç gözükmemek. |
| Keep out! |
1. Girilmez. 2. Yaklaşma! |
| keep pace with |
-e ayak uydurmak. |
| keep s.o. advised of |
birini -den haberdar etmek, birini (bir konuda) bilgilendirmek.
well-advised s. tedbirli, akıllı. |
| keep s.o. at a distance |
birine soğuk davranmak. |
| keep s.o. at arm´s length |
(biriyle samimi olmamak için) ona çok mesafeli
davranmak. |
| keep s.o. at arm´s length |
birini pek yaklaştırmamak, birinin samimi olmasına izin
vermemek. |
| keep s.o. away |
birini uzak tutmak. |
| keep s.o. company |
birine refakat etmek, birini yalnız
bırakmamak. |
| keep s.o. down |
birinin ilerlemesine mâni olmak/ket vurmak. |
| keep s.o. engaged |
birini meşgul etmek. |
| keep s.o. from doing s.t. |
birini bir şey yapmaktan alıkoymak. |
| keep s.o. guessing |
birini doğru dürüst haberdar etmemek. |
| keep s.o. under surveillance |
birini sürekli olarak gizlice izlemek. |
| keep s.o. waiting |
birini bekletmek. |
| keep s.o. waiting |
birini bekletmek. |
| keep s.o./s.t. in sight |
(izlerken) gözünü/gözlerini birinden/bir şeyden
ayırmamak. |
| keep s.t. a secret from s.o. |
bir şeyi birinden saklamak. |
| keep s.t. from s.o. |
birinden bir haberi saklamak/gizlemek. |
| keep s.t. in perspective |
bir şeye bir bütün olarak bakmak, bir şeyi bir bütünsellik
içinde ele almak. |
| keep s.t. under wraps |
k. dili bir şeyi gizli tutmak. |
| keep s.t. under one´s hat |
bir şeyi gizli tutmak. |
| keep s.t. under one´s hat |
k. dili bir şeyi gizli tutmak. |
| keep score |
(puan) saymak. |
| keep silent |
susmak, sessiz kalmak. |
| keep step with |
-e ayak uydurmak. |
| keep tabs on/keep a tab on |
-i takip etmek, -i izlemek; -i gözetlemek. |
| keep the accounts |
hesap tutmak, defter tutmak. |
| keep the ball rolling |
iyi bir işi sürdürmek. |
| keep the lid on |
k. dili 1. -i gizli tutmak, -i gizlemek. 2. (çığırından
çıkmaması için) -i denetim altında tutmak. |
| keep the peace |
huk. sulhu bozmamak. |
| keep time |
tempo tutmak. |
| keep time |
1. tempo tutmak. 2. spor (bir yarış, maç v.b.´nde) zaman
tutmak. 3. (saat) her zaman zamanı doğru göstermek. |
| keep to |
-e bağlı kalmak. |
| keep to the straight and narrow |
k. dili doğru yoldan ayrılmamak, ahlaklı bir şekilde
yaşamak. |
| keep touch with |
ile ilişkiyi sürdürmek. |
| keep track of |
-i izlemek, -i takip etmek. |
| keep track of |
1. (bir şeyi) aklında tutmak. 2. (bir şeye) dikkat etmek,
(bir şeyi) takip etmek; (birinin) izini kaybetmemek: You ought to
keep track of what´s going on. Neler olup bittiğine dikkat
etmelisin. |
| keep up |
1. devam etmek. 2. yüksek tutmak. |
| keep up with |
1. ile aynı hızda/tempoda gitmek, -e ayak uydurmak. 2.
(çağa/zamana) ayak uydurmak. 3. -i takip etmek, -i izleyerek bilgi
sahibi olmak. 4. ile aşık atmak, ile yarışmak, -den geri
kalmamak. |
| keep up with the times |
çağın gerisinde kalmamak, çağa ayak uydurmak. |
| keep watch |
bekçilik etmek, nöbet tutmak/beklemek. |
| keep/hold s.o./an animal at bay |
birini/bir hayvanı korkutarak yaklaşıp zarar vermesini
önlemek, birini/bir hayvanı sindirmek. |
| keep/stay in the background |
arka planda kalmak, kendini göstermemek. |
| keeper |
i. 1. bekçi. 2. gardiyan. 3. bakıcı. |
| keeping |
i. 1. tutma, koruma. 2. geçim, geçimini sağlama. 3. himaye. 4.
uyum. |
| keepsake |
i. yadigâr, andaç, anmalık, hatıra. |
| keg |
i. küçük fıçı, varil. |
| kelp |
i. esmer suyosunu, varek. |
| Kelt |
i., bak. Celt. |
| Keltic |
i., s., bak. Celtic. |
| ken |
f. (--ned, --ning) İskoç. bilmek, anlamak, tanımak. i. 1. görüş
alanı; görüş açısı. 2. bilgi alanı. |
| kennel |
i. 1. köpek kulübesi. 2. köpek yetiştirilen yer. --s i., çoğ.
köpek yetiştirilen yer. |
| Kenya |
i. Kenya. |
| Kenyan |
i. Kenyalı. s. 1. Kenya, Kenya´ya özgü. 2. Kenyalı. |
| kept |
f., bak. keep. |
| kerb |
i., İng. (yol kenarındaki) bordür, bordür taşları. |
| kerbstone |
i., İng. bordür taşı. |
| kerchief |
i. 1. başörtüsü, eşarp. 2. boyun atkısı. 3. mendil. |
| kerfuffle |
i., İng., k. dili şamata; gürültü patırtı; telaş. |
| kermes |
i. kırmız. |
| kermes mineral |
madenkırmız, kırmız madeni. |
| kermes oak |
kırmızmeşesi. |
| kernel |
i. 1. tahıl tanesi. 2. çekirdek içi. 3. iç. 4. öz, cevher,
esas, ruh. |
| kerosene |
i. gazyağı, gaz. |
| kerosene lamp |
gaz lambası. |
| kettle |
i. 1. çaydanlık. 2. güğüm. |
| kettledrum |
i., müz. timbal. |
| key 1 |
i. 1. anahtar. 2. kurgu, zemberek kurgusu. 3. çözüm yolu. 4.
cevap anahtarı, şifre cetveli. 5. (klavyede) tuş. 6. müz. anahtar.
7. ses perdesi. s. baş, ana, en önemli. |
| key 2 |
f. 1. kilitlemek. 2. to -e göre ayarlamak, -e uygun duruma
getirmek, -e uydurmak. 3. akort etmek. |
| key position |
önemli yer; yetkili mevki. |
| key ring |
anahtar halkası. |
| key up |
1. heyecanlandırmak, coşturmak. 2. müz. perdesini
yükseltmek. |
| key word |
(sözlükte/ansiklopedide) madde, madde başı
sözcük. |
| keyboard |
i. klavye. |
| keyhole |
i. anahtar deliği. |
| keynote |
i. 1. müz. ana nota. 2. temel düşünce, ilke,
dayanak. |
| keynote address |
toplantıyı açış konuşması. |
| keystone |
i. 1. anahtar taşı, kilit taşı. 2. temel taşı, ana ilke,
temel. |
| kg |
kıs. keg(s), kilogram(s). |
| khaki |
s., i. (koyu) bej. |
| khakis |
i. 1. (koyu) bej pantolon. 2. (koyu) bej üniforma. |
| Khyber |
i. Hayber. |
| kibla |
i., bak. qibla. |
| kiblah |
i., bak. qibla. |
| kick 1 |
f. 1. tekmelemek, tekme atmak; çifte atmak. 2. (silah) geri
tepmek, seğirdim yapmak. 3. k. dili karşı durmak. 4. tekmeleyerek
kovmak. |
| kick 2 |
i. 1. tekme. 2. k. dili karşı gelme. 3. argo (içkide) kuvvet,
sertlik; (uyuşturucu maddenin) kamçılama etkisi: This drink´s got a
kick to it. Bu içki bayağı sert. 4. argo heyecan, zevk, keyif:
That´s a real kick! Büyük bir zevk o! 5. argo kuvvet, enerji,
çeviklik, şevk. 6. argo merak, heves. 7. geri tepme, seğirdim. 8.
topa vurma. |
| kick a goal |
topa vurup gol atmak. |
| kick around |
k. dili 1. kötüye kullanmak. 2. ihmal etmek. 3. diyar
diyar dolaşmak. 4. düşünüp taşınmak. |
| kick ass |
k. dili bazılarına dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek. |
| kick at |
tekme vurmak. |
| kick back |
1. (tüfek) geri tepmek. 2. argo rüşvet vermek. |
| kick off |
1. futbol oyuna başlamak. 2. argo nalları dikmek, mortoyu
çekmek, ölmek. |
| kick over the traces |
k. dili dizginleri koparmak. |
| kick s.o. out |
birini kapı dışarı etmek; birini işten
çıkarmak. |
| kick the bucket |
argo nalları dikmek, mortoyu çekmek, ölmek. |
| kick the habit |
k. dili uyuşturucu bağımlılığından/sigara tiryakiliğinden
kurtulmak. |
| kick up a row/fuss |
k. dili kavga çıkarmak, hır çıkarmak. |
| kick up a row/make a row |
kıyameti koparmak, çıngar çıkarmak. |
| kick up one´s heels |
eğlenmek, hoşça vakit geçirmek. |
| kick up one´s heels |
kendini zevke vermek, eğlenceye dalmak. |
| kickback |
i., argo rüşvet, komisyon. |
| kicker |
i. 1. vuran şey/kimse. 2. k. dili şikâyetçi, yakınan kimse. 3.
argo konuyu/tartışmayı etkileyecek gizli nokta. |
| kickoff |
i. 1. futbol oyuna başlama vuruşu. 2. k. dili başlama. |
| kid |
i. 1. oğlak, keçi yavrusu. 2. k. dili çocuk. f. (--ded, --ding)
1. k. dili takılmak, işletmek, dalga geçmek. 2. oğlak
doğurmak. |
| kid brother |
k. dili ufak erkek kardeş. |
| kid sister |
k. dili ufak kız kardeş. |
| kiddie |
i., k. dili, bak. kiddy. |
| kiddy |
i., k. dili çocuk. |
| kid-glove |
s. fazla nazik. |
| kid-gloved |
s., bak. kid-glove. |
| kidnap |
f. (--ped/--ed, --ping/--ing) (fidye için) (birini)
kaçırmak. |
| kidney |
i. böbrek. |
| kidney bean |
bir tür barbunya fasulyesi, barbunya. |
| kidney machine |
böbrek makinesi, diyaliz makinesi. |
| kill |
f. 1. öldürmek, katletmek. 2. mahvetmek, yok etmek. 3. argo çok
güldürmek, gülmekten öldürmek. 4. etkisiz hale getirmek. 5.
(zamanı) boşa geçirmek, öldürmek. 6. veto etmek, reddetmek. i. 1.
öldürme. 2. avda öldürülmüş hayvan, av. |
| kill off |
hepsini öldürmek, kılıçtan geçirmek. |
| kill the fatted calf |
k. dili büyük bir karşılama töreni hazırlamak. |
| kill the goose that lays the golden egg |
k. dili altın yumurtlayan kazı kesmek. |
| kill time |
zaman öldürmek. |
| kill two birds with one stone |
bir taşla iki kuş vurmak, iki işi birden
görmek. |
| killer |
i. 1. öldüren şey/kimse. 2. argo çok çekici kimse. |
| killing |
i. 1. öldürme, katil. 2. vurgun (av). 3. k. dili vurgun, büyük
kazanç. s. 1. öldürücü. 2. k. dili çok komik. 3. yorucu,
yıpratıcı. |
| kiln |
i. tuğla/kireç ocağı, fırın. |
| kiln-dry |
f. ocakta kurutmak. |
| kilo |
i. kilo, kilogram. |
| kilocalory |
i. kilokalori. |
| kilocycle |
i. kilosikl. |
| kilogram |
i. kilogram, kilo. |
| kilogram-force |
i., fiz. kilogramkuvvet. |
| kilogramme |
i., İng., bak. kilogram. |
| kilogram-meter |
i., fiz. kilogrammetre. |
| kilohertz |
i., fiz. kilohertz. |
| kilojoule |
i., fiz. kilojul. |
| kiloliter |
i. kilolitre. |
| kilolitre |
i., İng., bak. kiloliter. |
| kilometer |
i. kilometre. |
| kilometre |
i., İng., bak. kilometer. |
| kilowatt |
i. kilovat. |
| kilt |
i. fistan, İskoç erkeklerinin giydiği eteklik. |
| kin |
i. (çoğ. kin) akraba. |
| kind 1 |
i. çeşit, cins, tür, nevi. |
| kind 2 |
s. iyi, iyiliksever, iyilikçi; sevecen; merhametli. |
| kindergarten |
i. anaokulu. |
| kindhearted |
s. iyi kalpli. |
| kindle |
f. 1. tutuşturmak, yakmak; tutuşmak, yanmak, ateş almak. 2.
uyandırmak; uyanmak. kindling (wood) çıra. |
| kindly |
s. 1. iyi niyetli, iyilikten kaynaklanan. 2. iyi, iyiliksever;
sevecen; merhametli. z. 1. iyi; müşfik/merhametli bir şekilde. 2.
lütfen: Will you kindly open the door? Kapıyı lütfen açar
mısınız? |
| kindness |
i. 1. iyilik, iyilikseverlik, iyilikçilik; sevecenlik;
merhametlilik. 2. iyilik, lütuf. |
| kindred |
i. 1. akraba, akrabalar. 2. soy. 3. akrabalık. s. akraba olan;
birbirine benzer; aynı soydan; aynı türden. |
| kinetic |
s. kinetik. |
| kinetic art |
kinetik sanat. |
| kinetic energy |
kinetik enerji. |
| kinetics |
i., fiz., kim. kinetik, hızbilim. |
| king |
i. 1. kral. 2. başta olan kimse. 3. bir konuda en usta kimse.
4. isk. papaz. 5. satranç şah. |
| king orange |
king, kink. |
| kingdom |
i. 1. krallık. 2. biyol. âlem. |
| kingfisher |
i. yalıçapkını, iskelekuşu. |
| kingpin |
i., k. dili en nüfuzlu kişi, en önemli kişi; kilit noktasında
bulunan kimse. |
| king-size |
s., k. dili olağandan daha büyük; çok büyük. |
| king-sized |
s., k. dili, bak. king-size. |
| kink |
i. 1. halat, tel veya ipin dolaşması. 2. garip fikir,
kapris. |
| kinky |
s. 1. kıvırcık (saç). 2. dolaşık, karışık. 3. İng., k. dili
seksle ilgili garip eğilimleri/fikirleri olan. |
| kinship |
i. 1. akrabalık, yakınlık. 2. birbirine benzerlik. |
| kiosk |
i. 1. İng. kulübe: newspaper kiosk gazete kulübesi. telephone
kiosk telefon kulübesi. 2. (parkta bulunan ve büyük bir kameriyeye
benzeyen) pavyon. |
| kip |
i., İng., k. dili 1. (birinin kaldığı) yer/ev/oda; (birinin
yattığı) yatak. 2. uyku. f. (--ped, --ping) İng., k. dili (down)
(on) (bir yere) yatıp uyumak; (bir yerde) yatıp uyumak. |
| kipper |
i. çiroz. f. (balığı) tuzlayıp tütsülemek/kurutmak. |
| Kirghiz |
i. 1. (çoğ. Kir.ghiz) Kırgız. 2. Kırgızca. s. 1. Kırgız. 2.
Kırgızca. |
| Kirghizia |
i., tar. Kırgızistan. |
| Kirghizistan |
i., bak. Kyrgyzstan. |
| Kirgiz |
i., s., bak. Kirghiz. |
| Kirgizia |
i., bak. Kirghizia. |
| Kirgizistan |
i., bak. Kirghizistan. |
| kiss |
f. 1. öpmek; öpüşmek. 2. hafifçe dokunmak. i. 1. öpüş, öpücük,
buse. 2. hafif temas. 3. şeker, şekerleme. |
| kiss and be friends |
barışmak. |
| kiss away the hurt |
ağrıyı öpücükle geçirmek. |
| kiss the dust |
1. boyun eğmek, mağlup olmak. 2. vurulup
ölmek. |
| kit |
i. 1. (belirli bir iş için kullanılan) malzeme/alet takımı:
first-aid kit ilkyardım çantası. 2. monte edilmemiş
takım. |
| kitchen |
i. mutfak. |
| kitchen cabinet |
mutfak dolabı. |
| kitchen garden |
sebze bahçesi. |
| kitchen sink |
eviye, bulaşık teknesi. |
| kitchen sink |
eviye. |
| kitchenette |
i. ufak mutfak. |
| kite |
i. 1. uçurtma. 2. zool. çaylak. |
| kitten |
i. 1. yavru kedi, enik, encik. 2. tavşan yavrusu. |
| kitty |
i. pisi, pisipisi, kedi. |
| kittycat |
i., bak. kitty. |
| kiwi |
i. 1. zool. kivi. 2. bot. kivi. |
| kiwifruit |
i. kivi (meyve). |
| kleptomania |
i. kleptomani. |
| kleptomaniac |
i. kleptoman. |
| klutz |
i., argo saloz, dangalak. |
| km |
kıs. kilometer(s). |
| knack |
i. 1. ustalık, marifet, hüner. 2. ustalıklı iş. |
| knackered |
s., İng., k. dili bitkin, hoşaf gibi, çok yorgun. |
| knapsack |
i. sırt çantası. |
| knave |
i. 1. hilekâr kimse. 2. isk. bacak, vale, oğlan. |
| knead |
f. 1. yoğurmak. 2. masaj yapmak. |
| knee |
i. diz. |
| knee joint |
diz eklemi. |
| knee-deep |
s. diz boyu derinliğinde. |
| knee-high |
s. dize kadar yükselen, diz boyunda. |
| knee-high to a grasshopper |
k. dili çok kısa boylu. |
| knee-jerk |
s. düşünmeden yapılan, tepke olarak yapılan. |
| kneel |
f. (knelt/--ed) 1. diz çökmek. 2. diz üstü oturmak. 3. diz
büküp selamlamak. |
| knell |
i. 1. matem çanı. 2. ölüm haberi, kara haber. 3. herhangi bir
şeyin yok olacağı haberi. |
| knelt |
f., bak. kneel. |
| knew |
f., bak. know. |
| knickerbockers |
i., çoğ. diz altından büzgülü bol pantolon, golf
pantolonu. |
| knickers |
i. 1. golf pantolonu. 2. İng. kadın külotu. |
| knickknack |
i. biblo, süs eşyası. |
| knife |
i. (çoğ. knives) bıçak, çakı. f. 1. bıçakla kesmek. 2.
bıçaklamak. 3. argo arkadan vurmak. |
| knife grinder |
bıçak bileyici. |
| knife sharpener |
bıçak bileyici alet, bileği. |
| knight |
i. 1. şövalye. 2. satranç at. |
| knit |
f. (--ted/knit) 1. örmek. 2. sıkı sıkıya bağlamak,
birleştirmek. 3. (kaşları) çatmak: He knit his brows. Kaşlarını
çattı. 4. (kemik) kaynamak: The bone has knit. Kemik
kaynamış. |
| knit goods |
örme eşya; triko eşya. |
| knit one, purl one |
bir düz, bir ters örmek. |
| knitted |
s. örme, örülmüş. |
| knitting |
i. 1. örme. 2. örgü. |
| knitting machine |
örgü makinesi. |
| knitting needle |
örgü şişi, şiş. |
| knitting needle |
örgü şişi. |
| knitting work |
örgü işi. |
| knitwear |
i. örme eşya/giysiler. |
| knives |
i., çoğ., bak. knife. |
| knob |
i. 1. top, yumru. 2. topuz, tokmak. 3. tepecik, yuvarlak tepe.
4. İng. ufak parça: a knob of butter bir parça tereyağı. f. (--bed,
--bing) yumrulaştırmak. |
| knobby |
s. 1. yumrulu, yumru yumru. 2. tokmak gibi. |
| knock |
f. 1. vurmak, çarpmak. 2. tokuşmak. 3. at/on -i çalmak, -e
vurmak. 4. mak., oto. vuruntu/detonasyon yapmak. 5. against/into -e
çarpmak. 6. argo kusur bulmak, eleştirmek. i. 1. vurma, vuruş. 2.
kapı çalınması. 3. oto., mak. vuruntu, detonasyon. |
| knock about |
1. tekrar tekrar vurmak, şiddetle sarsmak, tartaklamak.
2. k. dili oradan oraya dolaşmak. |
| knock at the door |
bak. knock on the door. |
| knock down |
1. yumrukla yere devirmek. 2. mezatta çekici vurup malı
son fiyatı verenin üzerine bırakmak. 3. (fiyatı)
indirmek. |
| knock off |
1. k. dili işi bırakmak, paydos etmek, tatil etmek. 2.
şıpınişi yapıvermek. 3. argo öldürmek. 4. argo soymak. |
| knock off work |
k. dili (geçici olarak) işi bırakmak; paydos etmek; mola
vermek. |
| knock on the door |
kapıyı çalmak. |
| knock out |
k. dili (elektriği, telefon hattını v.b.´ni)
kesmek. |
| knock over |
devirmek. |
| knock s.o. out |
1. birini (bir darbeyle) yere yıkmak/nakavt etmek. 2. k.
dili (ilaç) birini uyutmak. 3. k. dili birini hayran etmek/mest
etmek. |
| knock s.o. up |
1. argo birini hamile bırakmak. 2. İng., k. dili birini
uyandırmak. 3. İng., k. dili birini çok yormak, birinin
pestilini/canını çıkarmak. |
| knock s.t. off the price |
fiyatta indirim yapmak. |
| knock together |
birbirine çarpmak. |
| knock up |
İng., k. dili yapıvermek, çabucak hazırlamak. |
| knock-down-drag-out |
s., k. dili kıran kırana (dövüş). i., k. dili kıran kırana
dövüş. |
| knocker |
i. 1. kapı tokmağı, tokmak. 2. argo (kadında) göğüs, meme, far,
ampul, çıngırak, çan. |
| knock-kneed |
s. çarpık bacaklı, yürürken dizleri birbirine çarpan. |
| knockout |
i., boks nakavt. s. 1. sersemletici. 2. ask. düşmana çok zarar
veren (saldırı). 3. k. dili çok güzel, muhteşem. |
| knoll |
i. tepecik. |
| knot |
i. 1. düğüm. 2. güçlük, zorluk. 3. rabıta, bağ. 4. küme. 5.
budak, boğum. 6. den. deniz mili: twenty knots saatte yirmi mil. f.
(--ted, --ting) 1. düğümlemek, düğümle bağlamak. 2. düğüm atmak,
düğümlemek. 3. düğümlenmek, düğüm olmak. 4. karmakarışık etmek. 5.
budaklanmak. 6. (kaslar) boğum boğum olmak. |
| knotty |
s. 1. düğümlü, düğüm düğüm. 2. karışık, dolaşık. 3. budaklı. 4.
boğum boğum. |
| know 1 |
f. (knew, --n) 1. bilmek. 2. tanımak. 3. seçmek, farketmek. 4.
haberi olmak, haberdar olmak. |
| know 2 |
i. bilgi, malumat. |
| know all the wrinkles |
k. dili işin bütün yönlerini bilmek. |
| know how to |
-i bilmek, -in usulünü bilmek: Do you know how to swim? Yüzmeyi
biliyor musun? |
| know one´s own mind |
kendi fikrini bilmek, ne istediğini bilmek. |
| know one´s own mind |
emin olmak, kararlı olmak. |
| know one´s stuff |
k. dili ilgilendiği konuyu iyi bilmek. |
| know one´s way around a place |
k. dili bir yerin girdisini çıktısını bilmek. |
| know s.o. by sight only |
birini sadece yüzünden tanımak. |
| know s.t. cold |
bir şeyi eksiksiz bir şekilde bilmek. |
| know the ropes |
usulünü bilmek, çaresini bilmek. |
| know the ropes |
k. dili ne yapılması gerektiğini iyi bilmek. |
| know the score |
k. dili dünyada olup bitenleri bilmek. |
| know what´s what |
uyanık olmak, dünyada olup bitenleri bilmek. |
| know which side one´s bread is buttered on |
k. dili gerçek çıkarının nerede olduğunu bilmek. |
| know-how |
i., k. dili bilgi; yetenek; bilgi ve tecrübeden doğan güç. |
| knowing |
s. 1. bilgisi olan. 2. çok bilmiş, şeytan. 3. kurnaz, açıkgöz.
4. bir şeyleri bildiğini ima eden (bakış). |
| knowingly |
z. bilerek, bile bile, kasten. |
| knowledge |
i. 1. bilgi, malumat. 2. haber. |
| knowledgeable |
s. bilgili, zeki. |
| known |
f., bak. know. s. bilinen. i. |
| knuckle |
i. parmağın oynak yeri, boğum. |
| knuckle down |
işe koyulmak. |
| knuckle under |
teslim olmak, boyun eğmek. |
| knuckledusters |
i., k. dili demir muşta. |
| kohlrabi |
i. (çoğ. --es) alabaş. |
| kook |
i., argo antika kimse. |
| kooky |
s., k. dili antika. |
| Koran |
i. Kuran. |
| Koranic |
s. Kuran´a ait; Kuran´da bulunan; Kuran´ın buyurduklarına
göre/uygun. |
| Korea |
i. Kore. |
| Korean |
i. 1. Koreli. 2. Korece. s. 1. Kore, Kore´ye özgü. 2. Korece.
3. Koreli. |
| Kos |
i. İstanköy. |
| kosher |
s. 1. turfa olmayan, kaşer. 2. k. dili dürüst. |
| kowtow |
f. to -e yaltaklanmak. |
| kraut |
i. bir çeşit lahana turşusu. |
| Kremlin |
i. |
| kudos |
i. övgü, övücü sözler. |
| kudzu |
i. japonsarmaşığı. |
| kumquat |
i., bot. kumkat. |
| kung fu |
spor kung fu. |
| Kurd |
i. Kürt. |
| Kurdish |
s., i. 1. Kürt. 2. Kürtçe. |
| Kuwait |
i. Kuveyt. |
| Kuwaiti |
i. Kuveytli. s. 1. Kuveyt, Kuveyt´e özgü. 2. Kuveytli. |
| Kyrgyz |
i. 1. (çoğ. Kyr.gyz) Kırgız. 2. Kırgızca. s. 1. Kırgız. 2.
Kırgızca. |
| Kyrgyzstan |
i. Kırgızistan. |