|
|
|
| L |
Romen rakamları dizisinde 50 sayısı. |
| L |
kıs. Latin. |
| l |
kıs. latitude, law, league, left, length, line, lira, lire,
liter(s). |
| L, l |
i. L, İngiliz alfabesinin on ikinci harfi. |
| la |
i., müz. la notası, müzik gamında altıncı nota. |
| lab |
i., k. dili laboratuvar. |
| lab |
kıs. laboratory. |
| labdanum |
i. laden reçinesi. |
| label |
i. 1. etiket. 2. nitelendirici isim/cümlecik. f. (--ed/--led,
--ing/--ling) 1. etiket yapıştırmak, etiketlemek. 2.
sınıflandırmak. 3. nitelendirmek, ... damgasını vurmak. |
| labor |
i. 1. çalışma, iş, emek. 2. işçi sınıfı. 3. doğum sancısı. 4.
zahmet. 5. den. fırtınada geminin şiddetle çalkalanması. f. 1.
çalışmak, çabalamak. 2. uğraşmak, emek vermek. 3. güçlükle
ilerlemek. 4. den. denizlerde çalkalanmak, çok hırpalanmak. 5.
doğurma halinde olmak. 6. ağrı çekmek. 7. emekle meydana
getirmek. |
| labor dispute |
iş anlaşmazlığı. |
| labor exchange |
iş ve işçi bulma kurumu. |
| labor relations |
1. iş ilişkileri. 2. işçi ve işveren
ilişkileri. |
| labor under a misconception |
yanlış kanıda olmak. |
| labor union |
işçi sendikası. |
| laboratory |
i. laboratuvar. |
| labored |
s. rahat/tabii olmayan. |
| labored breathing |
zor nefes alma. |
| laborer |
i. işçi, rençper. |
| labor-intensive |
s. yoğun işgücü gerektiren. |
| laborious |
s. 1. zahmetli, emekli, yorucu. 2. çalışkan. |
| laboriously |
z. zahmetle, emek vererek. |
| laborsaving |
s. zahmeti azaltan, kolaylaştırıcı, daha az emek isteyen. |
| labour |
i., f., İng., bak. labor. |
| labourer |
i., İng., bak. laborer. |
| Labrador |
i. 1. coğr. Labrador. 2. labradorköpeği. |
| Labrador retriever |
labradorköpeği. |
| Labradorean |
i. Labradorlu. s. 1. Labrador, Labrador´a özgü. 2.
Labradorlu. |
| Labradorian |
i., s., bak. Labradorean. |
| laburnum |
i., bot. sarısalkım. |
| labyrinth |
i. labirent. |
| lace 1 |
i. 1. dantel. 2. şerit. 3. kaytan. 4. kordon. 5. (ayakkabı
için) bağ, bağcık. |
| lace 2 |
f. 1. (ayakkabıya) bağlarını geçirmek. 2. up (ayakkabı, bot
v.b.´ni) bağlamak. 3. dantelle süslemek. 4. into k. dili -e
yumrukla saldırmak. 5. into k. dili -i fena halde haşlamak, -e
fırça çekmek, -i şiddetle azarlamak. 6. renklerle çizgilemek. 7.
(içkiye) hafif alkol katmak. |
| lacerate |
f. 1. yırtmak, yaralamak. 2. (kalbini) kırmak, (duygularını)
incitmek, üzmek. |
| laceration |
i. 1. yırtma, yaralama. 2. incitme. |
| lachrymal |
s., bak. lacrimal. |
| lachrymatory |
i., bak. lacrimatory. |
| lack |
i. 1. of -sizlik, yokluk; yoksunluk: lack of water susuzluk.
lack of money parasızlık. lack of love sevgisizlik. 2. eksiklik. f.
bulunmamak; -e sahip olmamak; -den yoksun kalmak. |
| lackadaisical |
s. 1. canından bezmiş gibi, cansız. 2. uyuşuk, tembel. |
| lackey |
i. uşak. |
| lacking |
s. |
| lackluster |
i. donukluk, cansızlık. s. donuk, cansız. |
| lacklustre |
i., s., İng., bak. lacklustre. |
| laconic |
s. az ve öz, özlü, veciz. |
| lacquer |
i. vernik, laka. f. verniklemek. |
| lacrimal |
s. gözyaşı ile ilgili, lakrimal. |
| lacrimal gland |
gözyaşı bezi. |
| lacrimal sac |
gözyaşı kesesi. |
| lacrimatory |
i. gözyaşı testisi. |
| lactate |
i. laktik asidin tuzu/esteri. f. 1. süt salgılamak. 2. meme
vermek, emzirmek. |
| lactation |
i. 1. süt salgılama. 2. meme verme, emzirme. |
| lactic |
s. |
| lactic acid |
laktik asit. |
| lactose |
i. laktoz, süt şekeri. |
| lacuna |
çoğ. --e (lıkyu´ni)/--s (lıkyu´nız) i. boşluk, aralık, boş yer,
eksiklik. |
| lacustrine |
s. 1. gölsel. 2. gölcül. |
| lacy |
s. 1. dantel gibi. 2. dantelli. 3. dantelden yapılmış. |
| lad |
i. 1. erkek çocuk; delikanlı, genç. 2. çoğ., İng. (erkekleri
kastederek) arkadaşlar: Tell the lads! Arkadaşlara söyle! Come on,
lads! Haydi beyler! |
| ladanum |
i., bak. labdanum. |
| ladder |
i. 1. merdiven, portatif merdiven. 2. İng. çorap
kaçığı. |
| ladder stitch |
iğneardı teyel, çapraz teyel. |
| lade |
f. (--d, --d/--n) yüklemek. |
| laden |
f., bak. lade. s. yüklü. |
| lading |
i. yükleme. |
| Ladino |
i., s. Yahudi İspanyolcası, Yahudice. |
| ladle |
i. kepçe. f. kepçe ile doldurmak/boşaltmak. |
| ladleful |
i. kepçe dolusu. |
| lady |
i. 1. bayan, hanım, hanımefendi. 2. b.h. Leydi. 3. sevilen
kadın, sevgili. |
| lady in waiting |
kraliçenin/prensesin nedimesi. |
| lady of the house |
evi idare eden kadın. |
| ladybird |
i., bak. ladybug. |
| ladybug |
i. hanımböceği, gelinböceği. |
| lady-killer |
i. kadın avcısı. |
| ladylike |
s. hanımca, hanıma yakışır, hanım gibi, zarif. |
| lag |
f. (--ged, --ging) 1. behind -den geri kalmak. 2. oyalanmak. i.
geri kalma, gerilik. s. ağır, geri. |
| lag end |
geç kalan, son. |
| lager |
i., İng. sarı renkli bir bira. |
| laggard |
s. 1. tembel, ağır. 2. geri kalan. i. ağır hareket eden
kimse. |
| lagoon |
i. lagün, denizkulağı, kıyı gölü. |
| laic |
s. laik. |
| laicise |
f., İng., bak. laicize. |
| laicize |
f. laikleştirmek. |
| laid |
f., bak. lay. |
| lain |
f., bak. lie. |
| lair |
i. 1. in. 2. gizli barınak, yatak. |
| laissez-passer |
i. lesepase. |
| laity |
i. 1. papazdan başka bütün halk. 2. meslekten olmayanlar. |
| lake |
i. göl. |
| lamb |
i. 1. kuzu. 2. kuzu eti. 3. kuzu gibi masum ve zayıf
kimse. |
| lamb chop |
kuzu pirzolası. |
| lamb´s wool |
kuzu yünü. |
| lamblike |
s. kuzu gibi, iyi huylu, yumuşak başlı. |
| lambskin |
i. kuzu derisi. |
| lame |
s. 1. topal, ayağı sakat. 2. eksik, kusurlu. f. topal
etmek. |
| lame excuse |
sudan bahane, kabul edilmez özür. |
| lamebrain |
i., k. dili aptal, kuş beyinli, beyinsiz. |
| lament |
f. ağlamak, dövünmek. |
| lamentable |
s. acınacak, esef edilecek. |
| lamentation |
i. ağlama, dövünme. |
| lamina |
çoğ. --e (läm´ıni)/--s (läm´ınız) i. 1. ince tabaka, yaprak. 2.
bot. yaprak ayası. |
| laminate |
f. 1. ince tabakalara ayırmak. 2. lamine etmek. |
| lamination |
i. tabaka, varak, yaprak. |
| lamp |
i. lamba. |
| lamp chimney |
lamba şişesi. |
| lamp shade |
abajur. |
| lampblack |
i. lamba isi. |
| lamplight |
i. lamba ışığı. |
| lampoon |
f. taşlamak, yermek. i. taşlama, yergi. |
| lamppost |
i. sokak lambası direği. |
| lance |
i. mızrak. |
| land |
i. 1. kara. 2. toprak, yer, arsa. 3. ülke, memleket. 4. emlak,
arazi. f. 1. karaya çıkarmak/çıkmak. 2. yere indirmek/inmek: That
airplane is about to land. O uçak inmek üzere. 3. (gemiden yük,
yolcu v.b.´ni) indirmek. 4. (balık) tutup karaya çıkarmak. 5. elde
etmek, kazanmak. 6. (yumruk) indirmek. |
| land agent |
emlakçı. |
| land bank |
emlak bankası. |
| land breeze |
kara meltemi. |
| land force |
ask. kara kuvveti. |
| land grant |
hükümet tarafından okul binası yapımı gibi işler için
verilen toprak. |
| land mine |
kara mayını. |
| land tax |
arazi vergisi. |
| landed |
s. arazisi olan, arazi sahibi. |
| landing |
i. 1. hav. iniş. 2. iskele. 3. karaya çıkma/çıkarma. |
| landing craft |
çıkartma gemisi. |
| landing field |
havaalanı. |
| landing gear |
hav. iniş takımı. |
| landing place/stage |
iskele. |
| landing strip |
(uçaklar için) iniş pisti. |
| landlady |
i. 1. pansiyoncu kadın. 2. evini kiraya veren mal sahibi kadın,
ev sahibesi. |
| landlocked |
s. kara ile kuşatılmış. |
| landlord |
i. evini kiraya veren mal sahibi, ev sahibi. |
| landmark |
i. 1. sınır işareti. 2. herhangi bir şeyin yerini gösteren
işaret. 3. dönüm noktası. |
| landmass |
i. kıta, büyük kara parçası. |
| landowner |
i. emlak ve arazi sahibi. |
| landscape |
i. kır manzarası, peyzaj. |
| landscape architect |
bahçe mimarı. |
| landscape architecture |
bahçe mimarlığı; peyzaj mimarlığı. |
| landscape garden |
manzara bahçesi. |
| landscape gardener |
bahçeyi düzenleyen kimse. |
| landslide |
i. 1. toprak kayması, yer göçmesi, kayşa, heyelan. 2. seçimde
oyların çoğunu kazanma. |
| landslip |
i. toprak kayması, yer göçmesi, kayşa, heyelan. |
| lane |
i. 1. dar yol, dar sokak, dar geçit. 2. oto. şerit. 3. spor
kulvar. 4. den., hav. rota. |
| lang |
kıs. language. |
| language |
i. dil, lisan. |
| language laboratory |
dil laboratuvarı. |
| languid |
s. 1. ruhsuz, gevşek, yavaş, ağır. 2. isteksiz. |
| languish |
f. zayıf düşmek, takati kesilmek. |
| languish in prison |
hapishanede çürümek. |
| languor |
i. bitkinlik, dermansızlık, kuvvetsizlik. |
| languorous |
s. bitkin, dermansız, kuvvetsiz. |
| lanky |
s. leylek gibi, sırık gibi. |
| lanolin |
i. lanolin. |
| lantana |
i., bot. ağaçminesi. |
| lantern |
i. fener. |
| lantern-jawed |
s. çene kemiği ince ve uzun olan. |
| Lao |
i., s. 1. Lao. 2. Laoca. |
| Laos |
i. Laos. |
| Laotian |
i. Laoslu. s. 1. Laos, Laos´a özgü. 2. Laoslu. |
| lap 1 |
i. 1. kucak. 2. etek. |
| lap 2 |
f. (--ped, --ping) (yarışta) (rakibini) bir devirlik mesafe ile
geçmek. i., spor tur. |
| lap 3 |
f. (--ped, --ping) 1. yalayarak içmek. 2. (dalga) hafif hafif
çarpmak. |
| lap dog |
kucağa alınan ufak köpek, fino. |
| lap of luxury |
servet ve konfor. |
| lapel |
i. klapa. |
| lapful |
i. kucak dolusu. |
| lapidary |
i. kıymetli taş kesicisi. s. 1. kıymetli taş kesme sanatına
ait. 2. taşlara ait. 3. özlü. 4. yazıta elverişli. |
| Lapland |
i. Laponya. |
| Laplander |
i. Laponyalı. |
| Lapp |
i., s. 1. Lapon. 2. Laponca. |
| lapse |
i. 1. (zaman) geçme. 2. yanılma. 3. yanlış (söz/yazı). 4.
sapma. 5. (adalette) kusur. 6. kullanılmaz duruma gelme. f. 1.
geçmek. 2. kullanılmaz durumda olmak. 3. sapmak. 4. yanılmak, hata
etmek, kusur etmek. 5. bir süre için inanç ve prensiplerinden
vazgeçmek. |
| lapse into silence |
sessizliğe gömülmek. |
| laptop computer |
dizüstü bilgisayar. |
| lapwing |
i. kızkuşu. |
| larceny |
i. hırsızlık. |
| larch |
i., bot. melezçam, melez. |
| lard |
i. domuz yağı. f. 1. domuz yağı ile yağlamak. 2. with
(yazıyı/sözü) (tumturaklı kelimelerle) süslemek. |
| larder |
i. kiler. |
| large |
s. 1. büyük. 2. geniş. 3. iri. 4. bol. |
| large as life |
ta kendisi. |
| large intestine |
kalınbağırsak. |
| largehearted |
s. iyi kalpli, cömert ruhlu. |
| largely |
z. 1. büyük bir ölçüde. 2. çoğunlukla. |
| large-minded |
s. geniş fikirli, geniş görüşlü. |
| largeness |
i. 1. büyüklük. 2. genişlik. 3. bolluk. 4. irilik. |
| larger-than-life |
s. epik ve efsanevi özellikleri olan. |
| largess(e) |
i. 1. bahşiş, büyük hediye. 2. cömertlik. |
| largish |
s. irice, büyücek. |
| lariat |
i. kement. |
| lark 1 |
i. tarlakuşu. |
| lark 2 |
i. 1. şaka, muziplik. 2. eğlence, eğlenti, cümbüş. |
| larkspur |
i. hezaren çiçeği. |
| larva |
çoğ. lar.vae (lar´vi) i., zool. tırtıl, kurtçuk. |
| larval |
s. tırtıla ait. |
| larviphagic |
s., bak. larvivorous. |
| larvivorous |
s. kurtçul. |
| laryngitis |
i., tıb. larenjit. |
| larynx |
çoğ. lar.ynx.es (ler´îngksîz)/la.ryn.ges (lerîn´ciz) i., anat.
gırtlak. |
| lasagna |
i., ahçı. lasanya. |
| lascivious |
s. 1. şehvetli. 2. şehvete düşkün. 3. şehvet uyandırıcı. |
| lasciviously |
z. şehvetle. |
| lasciviousness |
i. şehvet. |
| laser |
i., fiz. lazer. |
| laser printer |
bilg. lazer yazıcı/printer. |
| lash 1 |
i. 1. kamçı darbesi. 2. acı söz. 3. vuruş, vurma. 4. kirpik. f.
1. kamçı ile vurmak, kamçılamak. 2. kınamak, ayıplamak. 3.
azarlamak. 4. taşlamak, yermek. 5. (dalga) şiddetle çarpmak. 6.
sözle/yazıyla saldırmak. 7. vurmak, çarpmak. |
| lash 2 |
f. bağlamak. |
| lash out at |
-e sert ve ani çıkış yapmak. |
| lash s.o. into a fury |
birini galeyana getirmek. |
| lash together |
iple birbirine bağlamak. |
| lass |
i. 1. kız, genç kadın. 2. sevgili. |
| lassitude |
i. dermansızlık, halsizlik, bitkinlik, yorgunluk. |
| lasso |
i. kement. f. kementle tutmak. |
| last 1 |
s. 1. son, en sonraki, en gerideki, sonuncu: When does the last
boat leave? Son vapur ne zaman kalkıyor? 2. geçen, önceki, evvelki:
last week geçen hafta. 3. sabık. z. en son, son olarak: When did
you last see Emin? Emin´i en son ne zaman gördün? i. son, en
son. |
| last 2 |
f. 1. sürmek, devam etmek. 2. dayanmak. 3. yetmek,
bitmemek. |
| last but not least |
son fakat aynı derecede önemli. |
| last ditch |
son çare. |
| last for many hours |
saatlerce sürmek. |
| last mentioned |
en son olarak söylenen. |
| last night |
dün gece. |
| last resort |
son çare. |
| lasting |
s. 1. uzun süren. 2. dayanıklı. |
| lastly |
z. son olarak. |
| latch |
i. kapı mandalı. f. mandallamak; mandallanmak. |
| latch onto |
k. dili 1. -i elde etmek/bulmak/almak. 2. -e takılmak,
sık sık ... ile beraber olmak. |
| latchkey child |
anne ve babası çalışan çocuk. |
| late 1 |
s. 1. geç. 2. gecikmiş. 3. sabık, eski. 4. ölü, merhum,
rahmetli, müteveffa. |
| late 2 |
z. 1. geç. 2. son zamanlarda. |
| late for dinner |
yemeğe geç kalmış. |
| late in the day |
1. günün sonuna doğru. 2. geç kalınmış. |
| latecomer |
i. geç gelen, geç kalan. |
| lately |
z. son zamanlarda. |
| latent |
s. gelişmemiş, belirti göstermeyen, gizil, potansiyel. |
| later on |
daha sonra. |
| lateral |
s. 1. yana ait. 2. yanal. 3. yandan gelen. 4. yana
doğru. |
| lateral thinking |
etraflıca düşünme. |
| latex |
i. lateks. |
| lath |
i. lata, tiriz. |
| lathe |
i. torna tezgâhı. |
| lather |
i. sabun köpüğü. f. 1. sabunlamak. 2. köpürmek. |
| lathery |
s. köpüklü. |
| Latin |
s., i. 1. Latince. 2. Latin. |
| Latin alphabet |
Latin alfabesi. |
| latitude |
i. 1. enlem. 2. serbestlik, tolerans, hoşgörü. |
| latter |
s. 1. ikisinden sonuncusu, ikincisi. 2. son. |
| lattice |
i. pencere kafesi, kafes. |
| Latvia |
i. Letonya. |
| Latvian |
i. 1. Leton; Letonyalı. 2. Letonca. s. 1. Leton. 2. Letonca. 3.
Letonyalı. |
| laud |
i. 1. övme, yüceltme. 2. övgü, methiye. f. övmek,
yüceltmek. |
| laudable |
s. övgüye değer. |
| laudative |
s., bak. laudatory. |
| laudatory |
s. övücü, övgü dolu. |
| laugh |
f. gülmek; kahkaha atmak. i. gülme, gülüş; kahkaha. |
| laugh at |
-e gülmek. |
| laugh away |
gülerek konuyu kapatmak, gülerek geçiştirmek. |
| laugh down |
gülerek susturmak. |
| laugh off |
gülerek geçiştirmek. |
| laugh on the other side of the mouth |
burnu sürtülmek. |
| laugh on the wrong side of one´s mouth |
gülerken ağlamak. |
| laugh s.o. down |
gülerek birini susturmak. |
| laugh up one´s sleeve |
içinden gülmek, için için gülmek, bıyık altından
gülmek. |
| laughable |
s. 1. gülünç, gülünecek, gülünür. 2. tuhaf, acayip. |
| laughing |
s. gülen; güldüren. i. gülme, gülüş. |
| laughing gas |
güldürücü gaz. |
| laughingstock |
i. gülünecek kişi, alay konusu, maskara. |
| laughter |
i. gülme, gülüş, kahkahalar. |
| launch |
f. 1. (gemiyi) kızaktan suya indirmek. 2. (roket) fırlatmak. 3.
(yeni işi) başlatmak. 4. mızrak gibi atmak. i. 1. (gemiyi) kızaktan
suya indirme. 2. (roketi) uzaya fırlatma. 3. den. kik;
işkampaviye. |
| launch forth |
1. yola koyulmak. 2. konuşmaya başlamak. |
| launch into |
-e başlamak. |
| launch/launching pad |
fırlatma rampası, atış rampası. |
| launder |
f. 1. (çamaşır) yıkamak. 2. yıkayıp ütülemek. 3. çamaşır
yıkamak. |
| launderette |
i. (selfservis) çamaşırhane. |
| laundromat |
i. (selfservis) çamaşırhane. |
| laundry |
i. 1. çamaşır, kirli çamaşır. 2. çamaşırhane (ticari
kuruluş). |
| laundry room |
(evde) çamaşırlık, çamaşırhane. |
| laurel |
i. 1. defne. 2. çoğ. şeref, şan, şöhret. |
| lava |
i. lav, püskürtü. |
| lavatory |
i. 1. lavabo (el ve yüz yıkamaya yarayan tekne). 2. İng.
tuvalet, lavabo, hela. |
| lavatory paper |
İng. tuvalet kâğıdı. |
| lavender |
i. lavanta. |
| lavish |
s. 1. savurgan. 2. bol, pek çok. f. bol bol harcamak,
savurmak. |
| lavish gifts on s.o. |
birine bol bol hediye vermek, birini hediyelere
boğmak. |
| lavishness |
i. savurganlık. |
| law |
i. 1. kanun, yasa. 2. kural. 3. hukuk. |
| law and order |
yasa ve düzen. |
| law court |
mahkeme. |
| law court |
mahkeme. |
| law enforcement officer |
polis. |
| law of supply and demand |
ekon. sunu ve istem kuralı, arz ve talep
kanunu. |
| law school |
hukuk fakültesi. |
| law-abiding |
s. yasalara uyan, kanuna itaat eden. |
| lawbreaker |
i. kanunları ihlal eden kimse, suçlu. |
| lawful |
s. meşru, yasal, yasalara uygun, kanuni. |
| lawfully |
z. yasalara uygun bir şekilde. |
| lawgiver |
i. yasa yapan kimse. |
| lawless |
s. 1. kanunların hükmü geçmeyen (yer). 2. kanunları hiçe sayan.
3. kanunsuz, yasalara aykırı. |
| lawlessness |
i. kanunsuzluk, kanun tanımazlık. |
| lawmaker |
i. meclis üyesi. |
| lawn |
i. (sürekli biçilen) çimlerle kaplı alan. |
| lawn mower |
çim biçme makinesi. |
| lawsuit |
i. dava. |
| lawyer |
i. avukat. |
| lax |
s. 1. gevşek, laçka. 2. savsak, ihmalci. |
| laxative |
i., s. müshil, laksatif. |
| laxity |
i. gevşeklik. |
| laxness |
i., bak. laxity. |
| lay 1 |
s. 1. belirli meslekten olmayan; alaylı. 2. laik. |
| lay 2 |
f. (laid) 1. (dikkatle) koymak. 2. yatırmak; sermek. 3. (tuğla)
örmek. 4. (halı) döşemek.. 5. yatıştırmak. 6. (yumurta)
yumurtlamak; yumurtlamak. 7. (iddiada) bulunmak. 8. (suç) yüklemek.
9. (teklif) sunmak. 10. yaymak. 11. (sofra) kurmak, hazırlamak. 12.
(plan, tuzak v.b.´ni) kurmak. 13. den. (bir yöne)
gitmek. |
| lay 3 |
1. arazi yapısı. 2. durum, vaziyet. |
| lay 4 |
f., bak. lie. |
| lay about one |
sağına soluna vurmak. |
| lay an ambush |
pusu kurmak. |
| lay aside |
1. bir yana koymak. 2. -i terketmek, -den vazgeçmek. 3.
biriktirmek. |
| lay at one´s door |
-in üstüne atmak, -e yüklemek. |
| lay at s.o.´s door |
(bir suçu) birine yüklemek, birinin üstüne
atmak. |
| lay awake |
gözüne uyku girmemek. |
| lay away |
1. bir yana koymak. 2. ayırmak, saklamak. |
| lay bare |
açmak, açıkça ortaya koymak. |
| lay by |
biriktirmek, yığmak. |
| lay down one´s arms |
savaşmaktan vazgeçmek; teslim olmak. |
| lay down one´s arms |
silahlarını bırakmak, teslim olmak. |
| lay down one´s life |
canını feda etmek. |
| lay down the law |
direktif vermek, zart zurt etmek. |
| lay for |
-e pusu kurmak, -i pusuda beklemek. |
| lay great store on |
-e çok değer vermek. |
| lay hands on |
1. -i bulmak; -i yakalamak. 2. (cezalandırmak/dövmek
için) yakalamak, ele geçirmek. |
| lay hands on |
1. -i yakalamak. 2. -e el sürmek, -e dokunmak, -e zor
kullanmak. |
| lay hold of |
1. -i ele geçirmek. 2. -in yakasına yapışmak. |
| lay into |
1. argo -i dövmek, -e dayak atmak. 2. -i haşlamak, -i
azarlamak. |
| lay it on thick |
çok pohpohlamak. |
| lay low |
1. yatağa düşürmek. 2. k. dili gizlenmek. |
| lay off |
1. (işçiye) geçici olarak yol vermek. 2. k. dili -i rahat
bırakmak. |
| lay on |
1. üzerine atılmak, saldırmak. 2. üstüne
sürmek. |
| lay one´s cards on the table |
k. dili, bak. put one´s cards on the table. |
| lay one´s hand on |
-i bulmak. |
| lay one´s hands on |
1. (cezalandırmak/dövmek için) yakalamak, ele geçirmek.
2. -e sahip olmak, -i elde etmek. 3. -i bulmak. |
| lay open |
1. açmak, açıklamak. 2. kesip içini açmak. |
| lay out |
1. sermek. 2. sergilemek. 3. ölüyü gömülmeye hazırlamak.
4. harcamak. 5. tasarlamak. |
| lay s.o. to rest |
cenazeyi toprağa vermek. |
| lay s.o. to rest |
birini gömmek/defnetmek. |
| lay s.o. up |
k. dili birini yatağa düşürmek/yatağa mahkûm
etmek. |
| lay siege to |
-i kuşatmak. |
| lay siege to |
(bir yeri) kuşatma altına almak. |
| lay stress on |
-i vurgulamak. |
| lay the groundwork for |
(bir iş için) ön hazırlık yapmak. |
| lay up |
biriktirmek, toplamak, saklamak. |
| lay waste to |
-i yakıp yıkmak, -i yerle bir etmek. |
| lay waste to |
-i yakıp yıkmak, -i yerle bir etmek. |
| lay/put/set store by/on |
-i önemsemek, -e önem vermek. |
| lay/spread/pour it on thick |
k. dili 1. fazlasıyla övmek. 2. fazlasıyla eleştirmek,
(birinde) fazlasıyla kabahat bulmak. 3. fazlasıyla bahane ileri
sürmek. |
| layer |
i. 1. tabaka, katman; kat. 2. bot. daldırma, daldırma
yöntemiyle daldırılan dal. |
| layer cake |
kat kat kremalı pasta. |
| layering |
i., bot. daldırma. |
| layman |
çoğ. lay.men (ley´mîn) i. 1. papaz/rahip sınıfından olmayan
erkek. 2. bir mesleğin/ilmin yabancısı. |
| layoff |
i. işçilerin geçici olarak işten çıkarılması. |
| layover |
i. (uçak, otobüs, gemi veya trenle yolculuk ederken) (bir
yerde) bekleme; konaklama. |
| layperson |
çoğ. lay.peo.ple (ley´pipıl) i. 1. papaz/rahip/rahibe
sınıfından olmayan Hristiyan. 2. bir mesleğin/ilmin yabancısı. |
| laywoman |
çoğ. lay.wom.en (ley´wîmîn) i. 1. papaz/rahibe sınıfından
olmayan kadın. 2. bir mesleğin/ilmin yabancısı olan kadın. |
| laziness |
i. tembellik, haylazlık; miskinlik, uyuşukluk. |
| lazy |
s. tembel, haylaz; miskin, uyuşuk. |
| lazy Susan |
döner tepsi. |
| lazybones |
i. tembel kimse. |
| lb |
kıs. pound. |
| lead 1 |
i. 1. kurşun. 2. (versatil kalem için) uç, min. 3. grafit. 4.
den. iskandil. |
| lead 2 |
f. (led) 1. yol göstermek, rehberlik etmek, götürmek. 2.
yönetmek, idare etmek. 3. -e önderlik etmek, -e liderlik etmek; -in
başında olmak, -in başını çekmek: Gandhi led the resistance to
British rule in India. Gandi, Hindistan´daki İngiliz yönetimine
karşı direnişe önderlik etti. 4. to -e yol açmak. 5. (yaşam)
sürmek. 6. to -e gitmek: This road leads to the university. Bu yol
üniversiteye gidiyor. |
| lead 3 |
i. 1. kılavuzluk, rehberlik. 2. önde bulunma. 3. önde gelme,
başta olma, ileride bulunma. 4. tiy. başrol. 5. tiy. başrol
oyuncusu, başoyuncu. 6. elek. bağlama teli. 7. k. dili
ipucu. |
| lead a dog´s life |
çok sıkıntı çekmek, sürünmek. |
| lead a happy life |
mutlu bir yaşam sürmek. |
| lead a life of pleasure |
zevk ve sefa sürmek. |
| lead off |
başlamak. |
| lead pencil |
kurşunkalem. |
| lead poisoning |
kurşun zehirlenmesi. |
| lead s.o. a dance/lead s.o. a (merry) chase |
birini çok uğraştırmak; birini çok zahmete sokmak; birini
çok yormak. |
| lead s.o. astray |
birini kötü yola saptırmak, birini ayartmak. |
| lead s.o. astray |
birini baştan çıkarmak/ayartmak. |
| lead s.o. by the nose |
birini parmağında oynatmak/çevirmek, birinin yuları
elinde olmak. |
| lead s.o. on |
birini kandırmak/ayartmak. |
| lead the way |
yol göstermek, kılavuzluk etmek, öne düşmek. |
| lead up to |
1. -in kapısını yapmak, -e zemin hazırlamak. 2. -e yol
açmak. |
| leaden |
s. 1. kurşundan, kurşun. 2. kurşun renginde, kurşuni. 3. ağır,
kurşun gibi. 4. kasvetli. |
| leader |
i. 1. kılavuz, rehber. 2. önder, lider, baş. 3.
orkestra/bando/koro şefi. 4. İng. gazetenin görüşünü yansıtan
makale. |
| leadership |
i. 1. başkanlık; öncülük, önderlik, liderlik. 2. lidere yakışan
vasıflar. 3. liderler, önde gelenler. |
| lead-free |
s. kurşunsuz (benzin). |
| leading |
s. önde olan, yol gösteren, kılavuzluk eden. |
| leading article |
İng. başmakale. |
| leading lady |
başrol oyuncusu kadın. |
| leading man |
başrol oyuncusu erkek. |
| leading question |
belirli bir cevaba yönelten soru. |
| leaf |
i. (çoğ. leaves) 1. yaprak. 2. ince madeni tabaka. 3. (masada)
kanat. f. yaprak vermek, yapraklanmak. |
| leaf through |
(kitaba) göz gezdirmek. |
| leaf through |
(kitap, dergi v.b.´nin) sayfalarına göz atmak. |
| leaflet |
i. 1. broşür, kitapçık; bildiri; el ilanı. 2. ufak yaprak,
yaprakçık. |
| leafstalk |
i. yaprak sapı. |
| league |
i. 1. birlik, cemiyet. 2. spor lig. |
| leak |
i. 1. su sızdıran delik/çatlak. 2. sızıntı. f. 1. sızdırmak,
kaçırmak; sızmak: The tire is leaking air. Lastik hava kaçırıyor.
2. out (sır) dışarı sızmak, ifşa olunmak. |
| leakage |
i. sızıntı, sızma. |
| leaky |
s. akan (dam, kova v.b.). |
| lean 1 |
s. 1. zayıf, sıska. 2. yağsız. |
| lean 2 |
f. (--ed/leant) 1. on/against -e dayanmak. 2. eğri durmak, yana
yatmak, eğilmek. 3. on/upon -e güvenmek. |
| leaning |
i. eğilim. |
| leanness |
i. 1. zayıflık. 2. yağsızlık. |
| leant |
f., bak. lean. |
| leap |
f. (--ed/leapt) sıçramak, atlamak, fırlamak, hoplamak;
sıçratmak. i. 1. atlama, sıçrama. 2. atlanılan yer. 3. atlanılan
uzaklık. |
| leap in the dark |
sonu belirsiz iş. |
| leap year |
artıkyıl. |
| leap year |
artıkyıl. |
| leapfrog |
i. birdirbir oyunu. |
| leapt |
f., bak. leap. |
| learn |
f. (--ed/learnt) 1. öğrenmek. 2. haber almak,
öğrenmek. |
| learn by heart |
ezbere öğrenmek, ezberlemek. |
| learn by rote |
tekrarlaya tekrarlaya ezberlemek. |
| learn s.t. from the ground up |
bir şeyi her yönüyle öğrenmek. |
| learned |
s. bilgili. |
| learning |
i. ilim, irfan. |
| learnt |
f., bak. learn. |
| lease |
i. 1. kira sözleşmesi. 2. kiralama. f. 1. kiralamak. 2. kiraya
vermek. |
| leaseholder |
i. kiracı. |
| leash |
i. tasma kayışı. |
| least |
s. en ufak, en küçük, en az, asgari. z. en az derecede. i. 1.
en az derece. 2. en az miktar. 3. en önemsiz kimse/şey. |
| least common denominator |
1. mat. en küçük ortak payda. 2. ortalama seviye. 3.
asgari müşterek |
| least common multiple |
mat. en küçük ortakkat. |
| leather |
i. deri; kösele; meşin. s. deriden yapılmış, deri. |
| leatherette |
i. suni deri. |
| leave 1 |
i. 1. izin. 2. veda, ayrılma. |
| leave 2 |
f. (left) 1. bırakmak, terketmek. 2. (taşıt) kalkmak. 3.
ayrılmak. 4. (miras olarak) bırakmak. 5. vazgeçmek. |
| leave a good/bad impression with s.o. |
|
| leave a place (in) a shambles |
bir yeri darmadağınık bir halde bırakmak. |
| leave for |
He has left for India. Hindistan´a hareket
etti. |
| leave in the lurch |
yarı yolda bırakmak, yüzüstü bırakmak. |
| Leave it alone! |
Elleme!/Bırak! |
| Leave me alone! |
Beni rahat bırak! |
| leave no stone unturned |
k. dili her çareye başvurmak. |
| leave nothing undone |
yapılmamış hiçbir şey bırakmamak. |
| leave of absence |
izin. |
| leave off |
1. -i giymemek. 2. -i takmamak. 3. -den vazgeçmek, -i
bırakmak. |
| leave out |
-i atlamak. |
| leave over |
ertelemek. |
| leave s.o. in the lurch |
birini yüzüstü bırakmak, birini yarı yolda bırakmak. |
| leave s.o. out in the cold |
1. birine hiç haber vermemek. 2. birine hiçbir şey
vermemek. |
| leave s.o. short |
birini -siz bırakmak: The factory owner´ll hire her and
leave me short a maid. Fabrikatör onu işe alıp beni hizmetçisiz
bırakacak. That leaves me three million liras short. Ondan dolayı
hesabımda üç milyon liralık bir eksiklik var. |
| leave s.o. to his own devices |
birini kendi haline bırakmak. |
| leave s.t. undone |
bir şeyi yarıda bırakmak. |
| Leave the house! |
Defol! |
| leave word with s.o. |
birine haber bırakmak. |
| leave/put s.o./s.t. in the shade |
birini/bir şeyi gölgede bırakmak. |
| leaven |
i. hamur mayası. f. mayalandırmak. |
| leaves |
i., çoğ., bak. leaf. |
| leave-taking |
i. ayrılma, veda. |
| leavings |
i., çoğ. artıklar. |
| Lebanese |
i. (çoğ. Leb.a.nese) Lübnanlı. s. 1. Lübnan, Lübnan´a özgü. 2.
Lübnanlı. |
| Lebanon |
i. Lübnan. |
| lecher |
i. zampara. |
| lecherous |
s. şehvet düşkünü, zampara. |
| lectern |
i. kürsü. |
| lecture |
i. 1. konferans, konuşma. 2. (üniversitede) ders. 3. azarlama.
f. 1. konferans vermek. 2. (üniversitede) ders vermek. 3. -e nutuk
çekmek; -i azarlamak. |
| lecturer |
i. 1. konferans veren kimse, konferansçı, konuşmacı. 2.
okutman, lektör. |
| led |
f., bak. lead. |
| ledge |
i. 1. düz çıkıntı. 2. resif. |
| ledger |
i. ana hesap defteri, defteri kebir. |
| lee |
i., den. rüzgâr altı, boca, poca. |
| leech |
i. 1. sülük. 2. tufeyli, asalak, parazit (kimse). |
| leek |
i. pırasa. |
| leer |
f. pis pis gülümsemek. i. pis bir gülümseme. |
| leery |
s. |
| leeward |
s. boca yönündeki. z. boca yönüne. |
| leeway |
i. 1. rahatça kımıldanacak yer, bol yer. 2. den. rüzgâr altına
düşme. |
| left 1 |
s. sol, soldaki. i. sol, sol taraf. z. sola. |
| left 2 |
f., bak. leave. s. |
| left hand |
1. sol el. 2. sol taraf. |
| left luggage |
(office) İng. emanet (bavul v.b.´nin bırakıldığı yer). |
| left wing |
pol. sol kanat. |
| left winger |
solaçık. |
| left-handed |
s. solak. |
| left-handed compliment |
acemice veya samimi olmayan kompliman. |
| left-handedness |
i. 1. solaklık. 2. gizli anlamı olma. |
| leftist |
i., pol. solcu. |
| leftover |
s. artan, artık. |
| leftovers |
i. artan yemekler. |
| lefty |
s. 1. solak. 2. İng., k. dili solcu. |
| leg |
i. 1. bacak. 2. (mobilyada/pergelde) ayak. 3. (pantolonda)
bacak. |
| leg of lamb |
kasap. kuzu budu. |
| leg of mutton |
koyun budu. |
| legacy |
i. kalıt, miras. |
| legal |
s. 1. yasal, legal, kanuni, meşru. 2. adli. 3. hukuksal,
hukuki. |
| legal error |
adli hata. |
| legal holiday |
resmi tatil günü. |
| legal science |
hukuk ilmi. |
| legal separation |
evli bir çiftin ayrı yaşaması. |
| legalise |
f., İng., bak. legalize. |
| legality |
i. yasallık, kanunilik, yasaya uygunluk, meşruluk. |
| legalize |
f. yasallaştırmak, meşrulaştırmak. |
| legally |
z. 1. yasal olarak, kanunen. 2. hukuken. |
| legation |
i. ortaelçilik. |
| legend |
i. 1. efsane, söylence. 2. sikke/harita üzerindeki yazı. |
| legendary |
s. efsanevi, söylencesel. |
| legging |
i., gen. çoğ. tozluk, getr. |
| leggy |
s. uzun bacaklı. |
| legibility |
i. okunaklılık, açıklık. |
| legible |
s. okunur, açık, okunaklı. |
| legibleness |
i., bak. legibility. |
| legibly |
z. okunaklı olarak. |
| legion |
i. 1. tar. (Romalılarda) lejyon. 2. kalabalık, alay. |
| legions of |
bir sürü (kişi). |
| legislate |
f. kanun yapmak, yasa çıkarmak, yasamak. |
| legislation |
i. 1. kanun yapma, yasama. 2. yasa, kanunlar. |
| legislative |
s. kanun koyan, yasamalı. |
| legislative immunity |
milletvekilliği dokunulmazlığı. |
| legislative power |
yasama gücü. |
| legislator |
i. parlamenter, millet meclisi üyesi. |
| legislature |
i. yasama meclisi, parlamento. |
| legitimate 1 |
s. 1. yasal, türel. 2. meşru olarak doğmuş, meşru. 3. kabul
edilmiş kurallara uygun. |
| legitimate 2 |
f. 1. yasallaştırmak. 2. (çocuğun) nesebini tashih etmek. |
| legitimatise |
f., İng., bak. legitimatize. |
| legitimatize |
f., bak. legitimize. |
| legitimise |
f., İng., bak. legitimize. |
| legitimize |
f. 1. yasallaştırmak. 2. haklı göstermek, mazur göstermek. 3.
(çocuğun) nesebini tashih etmek. |
| legume |
i., bot. 1. baklagiller familyasından bitkinin tanesi/tohumu.
2. baklagiller familyasından bitki. |
| leisure |
i. boş zaman. |
| leisurely |
s. 1. acelesiz iş yapan. 2. acelesiz yapılan. z. acele
etmeden. |
| lemon |
i. 1. limon. 2. limon ağacı. 3. argo değersiz kimse/şey, moloz,
gazoz. |
| lemon balm |
bot. oğulotu, kovanotu, melisa. |
| lemon peel |
limon kabuğu. |
| lemonade |
i. limonata. |
| lend |
f. (lent) 1. ödünç vermek. 2. borç vermek. |
| lend a hand |
yardım etmek. |
| lend an ear |
kulak vermek, dinlemek. |
| lend an ear |
kulak vermek, dinlemek. |
| lend itself to |
-e uygun olmak, -e elverişli olmak. |
| lend o.s. to |
#AD? |
| lend/give a hand to |
-e yardım etmek, -e elini uzatmak. |
| length |
i. 1. uzunluk, boy. 2. süre. |
| lengthen |
f. uzatmak; uzamak. |
| lengthways |
z., bak. lengthwise. |
| lengthwise |
z. uzunlamasına. |
| lengthy |
s. uzun, fazlasıyla uzun. |
| lenience |
i., bak. leniency. |
| leniency |
i. yumuşaklık, müsamaha. |
| lenient |
s. yumuşak davranan, müsamahakâr. |
| leniently |
z. yumuşaklıkla. |
| lens |
i. 1. mercek. 2. göz merceği. 3. foto. objektif. |
| Lent |
i. Paskalyadan önce gelen büyük perhiz. |
| lent |
f., bak. lend. |
| lenticel |
i., bot. kovucuk. |
| lentil |
i. mercimek. |
| Leo |
i., astrol. Aslan burcu. |
| leopard |
i. leopar, pars. |
| leopardess |
i. dişi leopar. |
| leotard |
i., gen. çoğ. dansçıların giydiği mayo. |
| leper |
i. lepralı/cüzamlı kimse. |
| leprosy |
i. lepra, cüzam. |
| leprous |
s. 1. lepralı, cüzamlı. 2. cüzam gibi. |
| Lesbian |
i. Midillili. s. 1. Midilli, Midilli´ye özgü. 2.
Midillili. |
| lesbian |
i., s. lezbiyen, sevici. |
| lesbianism |
i. lezbiyenlik, sevicilik. |
| Lesbos |
i. Midilli. |
| lesion |
i., tıb. 1. lezyon, doku bozukluğu. 2. yara, bere. |
| Lesotho |
i. Lesoto. |
| less |
z. daha az: less attractive daha az çekici. Eat less! Daha az
ye! s. daha az: Eat less cake! Daha az kek ye! i. daha az: He
gave me less. Bana daha az verdi. She found less than fifty.
Elliden daha az buldu. edat eksi: Three less two equals one. Üç
eksi iki eşittir bir. |
| #AD? |
sonek -siz. |
| lessen |
f. küçültmek, eksiltmek, azaltmak; küçülmek, azalmak. |
| lesser |
s. 1. daha az; daha küçük. 2. ikinci derecedeki; daha az
önemli. |
| lesson |
i. 1. ders. 2. ibret: Let it be a lesson to you. Size ibret
olsun. |
| lest |
bağ. 1. -mesin diye. 2. korkusu ile. |
| let |
f. (let, --ting) 1. izin vermek: Let him through. Geçmesine
izin verin. 2. İng. kiraya vermek. 3. -elim, -sin, -sinler
(birinci/üçüncü şahıs emir kipi): Let´s go. Gidelim. |
| Let go! |
Bırak! |
| let alone |
şöyle dursun: He can´t support himself, let alone two
relatives. İki akraba şöyle dursun, kendisini bile
geçindiremiyor. |
| let alone/be |
karışmamak, kendi haline bırakmak. |
| Let be! |
Bırak!/Öyle kalsın!/Dokunma!/Bozma! |
| Let bygones be bygones. |
Geçmişi unutalım./Olan oldu./Geçmişe mazi derler. |
| let down |
1. indirmek. 2. boşa çıkarmak, hayal kırıklığına
uğratmak. |
| let down one´s hair |
samimi davranmak. |
| let fall |
düşürmek. |
| let fly |
1. salıverip uçurmak. 2. fırlatmak. 3. ateş etmek. |
| let go |
1. bırakmak, koyuvermek. 2. serbest bırakmak. |
| Let him have his say. |
Bırak, diyeceğini desin. |
| let in |
kapıyı açıp içeriye almak. |
| Let it be. |
Bırak./Öyle olsun. as it were gibi, sanki,
güya. |
| let loose |
serbest bırakmak. |
| let loose |
salıvermek, çözüp koyvermek. |
| Let me have a whack at it! |
İng., k. dili Bir deneyeyim bakalım! |
| Let me see. |
Bakayım./Dur bakalım./Düşüneyim. |
| let o.s. go |
1. kendini bırakıp coşmak. 2. kendini kapıp koyuvermek,
kendini bırakmak, kendine özen göstermemek. |
| let o.s. in |
kapıyı anahtarla açıp içeriye girmek. |
| let off |
1. cezasını affetmek, cezasını hafifletmek. 2. dışarı
vermek. |
| let off steam |
k. dili deşarj olmak, içini dökerek rahatlamak. |
| let on |
sırrı başkasına söylemek, sırrı ifşa etmek. |
| let one´s hair down |
içini dökmek. |
| let out |
1. dışarıya bırakmak, koyuvermek, kaçmasına izin vermek.
2. (ip, kablo v.b.´ni) gevşetmek, genişletmek. 3. (elbiseyi)
genişletmek. 4. İng. kiraya vermek. |
| let s.o. down gently |
birini yavaş yavaş alıştırarak hayal kırıklığına
uğratmak. |
| let s.o. have it |
birine dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek; birini
haşlamak. Rumor has it that the government will fall. Söylentiye
göre hükümet düşecek. |
| let s.t. go by the board |
1. fırsatı kaçırmak. 2. bir şeyden vazgeçmek. |
| let s.t. slide |
k. dili işi oluruna bırakmak. |
| let s.t. slip |
k. dili 1. bir şeyi ağzından kaçırıvermek. 2. fırsatı
kaçırmak. |
| let s.t./s.o. slip through one´s fingers |
bir şeyi/birini elinden kaçırmak. |
| let sleeping dogs lie |
k. dili fincancı katırlarını ürkütmemek. |
| let slide |
vazgeçmek. |
| let slip |
1. ağzından kaçırmak. 2. (fırsatı) elinden kaçırmak. |
| let the cat out of the bag |
k. dili sırrı açıklamak, baklayı ağzından çıkarmak. |
| let the cat out of the bag |
k. dili baklayı ağzından çıkarmak. |
| let the side down |
İng., k. dili bekleneni yapmayarak arkadaşlarını büyük bir
hayal kırıklığına uğratmak. |
| Let the water stand for two days. |
Suyu iki gün dinlendir. |
| Let things stand for now. |
Şimdilik her şey olduğu gibi kalsın. Tears stood in her
eyes. Gözleri yaşla dolmuştu. The sweat stood out on his brow.
Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. |
| let up |
1. yumuşamak, sertliğini kaybetmek. 2. (yağmur)
kesilmek/dinmek. |
| Let us part friends. |
Dost olarak ayrılalım./Dost kalalım. |
| let well enough alone |
olanla yetinmek. |
| Let x equal 2y. |
X´in 2y´ye eşit olduğunu farzedelim. |
| let/leave s.o./s.t. alone |
olduğu gibi bırakmak, kendi haline bırakmak; dokunmamak,
rahat bırakmak. |
| Let´s call it quits! |
Haydi bırakalım artık!/Paydos edelim!/Haydi vazgeçelim! |
| Let´s do it; nobody´ll be any the wiser. |
k. dili Onu yapalım. Kimsenin haberi olmaz. |
| Let´s get this show on the road! |
Haydi başlayalım! |
| Let´s meet at ten past three. |
Üçü on geçe buluşalım. |
| lethal |
s. öldürücü. |
| lethargic |
s. 1. uyuşuk. 2. tıb. letarjik. |
| lethargy |
i. 1. uyuşukluk. 2. tıb. letarji. |
| Lett |
i. 1. Let. 2. Letonca. |
| letter |
i. 1. harf. 2. mektup. 3. çoğ. bilim; edebiyat. 4. spor takım
üyelerine verilen şeref arması. f. kitap harfiyle yazmak. |
| letter box |
mektup kutusu. |
| letter carrier |
İng. postacı. |
| letter of condolence |
başsağlığı mektubu. |
| letter of credit |
tic. akreditif. |
| letter of credit |
akreditif, kredi mektubu. |
| letter opener |
mektup açacağı. |
| lettered |
s. okumuş, tahsilli. |
| letterhead |
i. antet. |
| letterhead stationery |
antetli kâğıt. |
| lettering |
i. harfle belirtme. |
| Lettic |
s., bak. Lettish. |
| Lettish |
i. Letonca. s. 1. Let. 2. Letonca. |
| lettuce |
i. yeşil salata; kıvırcık salata. |
| letup |
i. 1. azalma. 2. sakinleşme. 3. ara. |
| leucocyte |
i., biyol., bak. leukocyte. |
| leukemia |
i., tıb. lösemi, kan kanseri. |
| leukocyte |
i., biyol. akyuvar, lökosit. |
| Levant |
i. |
| Levantine |
s. 1. Levanten. 2. Doğu Akdeniz bölgesine/halkına özgü. i. 1.
Levanten. 2. Doğu Akdenizli. |
| level |
i. 1. düzey, seviye. 2. düzeç, kabarcıklı düzeç, su terazisi.
3. düzlük, düz yer. s. 1. düzlem, yatay. 2. hemzemin, bir seviyede
olan. 3. ölçülü, dengeli. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1.
düzeltmek, düzlemek. 2. yıkmak, yerle bir etmek. 3. eşit düzeye
getirmek. 4. with k. dili -e doğruyu söylemek. |
| level at |
1. (silahı) -e doğrultmak. 2. (suçu) -e yüklemek. |
| level crossing |
İng., d.y. hemzemin geçit. |
| levelheaded |
s. aklı başında, dengeli. |
| lever |
i. manivela, kaldıraç. |
| leverage |
i. manivela gücü. |
| levitate |
f. 1. havada durmak. 2. ispritizma gücü ile veya rüyada havaya
yükselmek/yükseltmek. |
| levity |
i. şakalaşma, gülüşme. |
| levulose |
i., kim. levüloz, meyve şekeri. |
| levy |
i. 1. zorla (asker) toplama. 2. zorla toplanan asker. 3.
(vergi) toplama. f. zorla toplamak. |
| levy war on |
(birine karşı) savaş açmak. |
| lewd |
s. kaba bir şekilde cinsel hareketleri/organları akla getiren,
kaba bir şekilde seksi akla getiren. |
| lexicographer |
i. sözlükçü, leksikograf. |
| lexicography |
i. sözlükçülük, leksikografi. |
| lexicologist |
i. sözlükbilimci, leksikolog. |
| lexicology |
i. sözlükbilim, leksikoloji. |
| lexicon |
i. sözlük. |
| liability |
i. 1. sorumluluk, yükümlülük. 2. tic. borç. 3. k. dili dert;
birine yük olan kimse; dert kaynağı olan şey. |
| liable |
s. |
| liaison |
i. 1. bağlantı, irtibat, liyezon. 2. gizli (cinsel)
ilişki. |
| liaison officer |
irtibat subayı. |
| liar |
i. yalancı. |
| lib |
i., k. dili özgürlük, kurtuluş. |
| lib |
kıs. liberal, librarian, library. |
| libel |
i. 1. yayın yoluyla hakaret. 2. iftira. f. (--ed/--led,
--ing/--ling) 1. yayın yoluyla hakaret etmek. 2. iftira etmek. |
| liberal |
s. 1. liberal, erkinci. 2. açık fikirli, geniş gönüllü. 3.
cömert, eli açık. i. liberal. |
| liberalism |
i. liberalizm, erkincilik. |
| liberality |
i. 1. cömertlik. 2. liberallik. |
| liberate |
f. 1. azat etmek, serbest bırakmak, salıvermek. 2. argo
çalmak. |
| liberation |
i. 1. azat etme, serbest bırakma. 2. kurtuluş, özgürlük. |
| liberator |
i. kurtarıcı. |
| Liberia |
i. Liberya. |
| Liberian |
i. Liberyalı. s. 1. Liberya, Liberya´ya özgü. 2.
Liberyalı. |
| liberty |
i. özgürlük, hürriyet. |
| liberty of conscience |
vicdan özgürlüğü. |
| liberty of speech |
konuşma özgürlüğü. |
| liberty of the press |
basın ve yayın özgürlüğü. |
| Libra |
i., astrol. Terazi burcu. |
| librarian |
i. kütüphaneci. |
| library |
i. kütüphane, kitaplık. |
| Libya |
i. Libya. |
| Libyan |
i. Libyalı. s. 1. Libya, Libya´ya özgü. 2. Libyalı. |
| lice |
i., çoğ., bak. louse. |
| licence |
i., İng., bak. license. |
| license |
i. 1. izin belgesi, ruhsatname, lisans. 2. ehliyet. 3. izin,
ruhsat. f. 1. izin vermek. 2. izin belgesi vermek. 3.
yetkilendirmek. |
| license number |
oto. plaka numarası. |
| license plate/tag |
oto. plaka. |
| license tag |
oto. plaka. |
| licentious |
s. ahlaksız, şehvet düşkünü. |
| licentiousness |
i. ahlaksızlık. |
| lichen |
i., bot. liken. |
| lick |
f. 1. yalamak. 2. alev gibi yalayıp geçmek. 3. k. dili dayak
atmak. 4. k. dili üstün gelmek, yenmek. i. yalama, yalayış. |
| lick clean |
yalayıp temizlemek. |
| lick into shape |
biçim vermek. |
| lick one´s chops |
düşündükçe ağzı sulanmak. |
| lick s.o.´s boots |
birinin elini eteğini öpmek, birine dalkavukluk
etmek. |
| lick the dust |
1. öldürülmek. 2. yere serilmek, yeri öpmek, iki seksen
uzanmak. 3. el etek öpmek, çanak yalamak. |
| licorice |
i. meyan, meyankökü. |
| lid |
i. 1. kapak. 2. gözkapağı. |
| lie 1 |
i. 1. yalan. 2. yalan söyleme. f. (--d, ly.ing) yalan
söylemek. |
| lie 2 |
f. (lay, lain, ly.ing) 1. yatmak, uzanmak. 2. durmak, kalmak,
olmak. i. 1. yatış. 2. duruş. 3. mevki. |
| lie behind |
-in ardında yatmak, -in ardında gizli olmak. |
| lie down |
yatmak, uzanmak. |
| lie fallow |
boş kalmak. |
| lie in ambush |
pusuya yatmak. |
| lie in one´s teeth |
korkunç yalanlar söylemek. |
| lie in ruins |
harap olmak. |
| lie in wait |
pusuda beklemek. |
| lie in wait |
pusuya yatmak. |
| lie like a trooper |
çok yalan söylemek. |
| lie low |
1. ortalıkta görünmemek. 2. göze batmamaya çalışmak. |
| lie off |
den. alargada yatmak. |
| lie one´s way out of s.t. |
yalan söyleyerek bir işten sıyrılıvermek. |
| lie sick |
hasta yatmak. |
| Liechtenstein |
i. Lihtenştayn. s. Lihtenştayn, Lihtenştayn´a özgü. |
| Liechtensteiner |
i. Lihtenştaynlı. |
| lieu |
i. |
| lieutenant |
i. 1. ask. teğmen. 2. den. yüzbaşı. 3. vekil. |
| lieutenant colonel |
yarbay. |
| lieutenant commander |
ön yüzbaşı, kıdemli yüzbaşı. |
| lieutenant general |
korgeneral. |
| lieutenant governor |
vali vekili. |
| lieutenant, junior grade |
den. teğmen. |
| lieutenant, senior grade |
yüzbaşı. |
| life |
i. (çoğ. lives) 1. yaşam, hayat, dirim; ömür. 2. canlılık. 3.
can. 4. yaşam tarzı. |
| life assurance |
İng. hayat sigortası. |
| life belt |
cankurtaran kemeri. |
| life buoy |
cankurtaran simidi. |
| life expectancy |
ortalama ömür. |
| life expectancy |
ortalama ömür uzunluğu, beklenimli yaşam süresi. |
| life imprisonment |
ömür boyu hapis cezası. |
| life insurance |
hayat sigortası. |
| life insurance |
hayat sigortası. |
| life jacket |
cankurtaran yeleği. |
| life line |
1. cankurtaran halatı. 2. avuç içinde görülen yaşam
çizgisi. |
| life preserver |
cankurtaran. |
| life sentence |
ömür boyu hapis cezası. |
| life span |
ömür. |
| lifeboat |
i. cankurtaran sandalı. |
| lifeguard |
i. (plajlarda) can kurtaran görevli, cankurtaran. |
| lifeless |
s. cansız, ölü. |
| lifelike |
s. canlı gibi görünen. |
| lifelong |
s. ömür boyu. |
| lifesaver |
i. 1. (plajlarda) can kurtaran görevli, cankurtaran. 2. imdada
yetişen şey. |
| life-size |
s. doğal büyüklükte (resim/heykel). |
| life-sized |
s., bak. life-size. |
| lifestyle |
i., k. dili yaşam biçimi. |
| lifetime |
i. ömür. |
| lift |
f. 1. kaldırmak, yükseltmek. 2. k. dili çalmak, yürütmek,
aşırmak. 3. (sis/duman) dağılmak. 4. (kulakları) dikmek. i. 1.
kaldırma, yükseltme; yükselme. 2. İng. asansör. |
| lift off |
(roket) havalanmak, kalkmak. |
| lift up one´s voice |
bağırmak, sesini yükseltmek. |
| liftoff |
i. (roket) havalanma, kalkma. |
| ligament |
i., anat. bağ. |
| ligate |
f., tıb. (kan damarını) bağlamak. |
| ligation |
i. bağlama; bağlanma. |
| ligature |
i. 1. bağ. 2. bağlama, raptetme. 3. tıb. kan damarını bağlamak
için kullanılan iplik. 4. müz. bağ. |
| light 1 |
i. 1. ışık, aydınlık. 2. ışık veren şey: Turn off the lights.
Lambaları kapatın. 3. (sigara v.b. için) ateş: Do you have a light?
Ateşiniz var mı? 4. dünyaya ışık saçan kimse. 5. anlama. 6. bir
resmin aydınlık kısmı. 7. gün ışığı, gündüz. |
| light 2 |
f. (--ed/lit) 1. yakmak, tutuşturmak; yanmak, tutuşmak. 2.
aydınlatmak, ışık vermek. 3. neşelendirmek, canlandırmak. |
| light 3 |
f. (--ed/lit) 1. konmak. 2. üzerine düşmek. 3. (attan/arabadan)
inmek. |
| light 4 |
s. 1. hafif. 2. eksik. 3. önemsiz. 4. ince. 5. yüksüz, yükü
hafif. 6. az, ufak. 7. iyi mayalanmış. 8. endişesiz. 9. çevik,
ayağına tez. 10. açık (renk). z. 1. hafif bir şekilde. 2. az eşya
ile, az yükle, az bagajla: travel light az eşyayla/bagajla seyahat
etmek. |
| light comedy |
hafif komedi. |
| light fixtures |
(duvara/tavana yerleştirilen) lamba
armatürleri. |
| light in the head |
k. dili 1. başı dönmüş, sersemlemiş. 2. budala, ahmak. 3.
deli. |
| light industry |
hafif sanayi. |
| light into |
k. dili -e saldırmak. |
| light literature |
eğlendirici, kolay okunan hafif kitaplar. |
| light meal |
hafif yemek. |
| light meter |
ışıkölçer. |
| light opera |
operet. |
| light out |
k. dili aceleyle yola çıkmak, yola düzülmek. |
| light sleeper |
uykusu hafif kimse. |
| light up |
1. -i aydınlatmak; aydınlanmak. 2. (sigara/puro/pipo)
yakmak. |
| light year |
ışık yılı. |
| lighten 1 |
f. aydınlatmak, ışık saçmak. |
| lighten 2 |
f. 1. hafifletmek, yükünü azaltmak; hafiflemek, yükü azalmak.
2. neşelendirmek; neşelenmek. |
| lighter 1 |
i. 1. yakan kimse. 2. yakıcı alet; tutuşturucu şey. 3.
çakmak. |
| lighter 2 |
i. mavna, salapurya, layter. |
| light-fingered |
s. hırsızlığı benimsemiş, eli uzun. |
| light-footed |
s. çevik, zarif. |
| lightheaded |
s. başı dönen, sersemlemiş. |
| lighthearted |
s. kaygısız, endişesiz, tasasız, neşeli, şen. |
| lighthouse |
i. fener, deniz feneri. |
| lighting |
i. aydınlatma, ışıklandırma. |
| lightly |
z. 1. hafifçe. 2. kolayca, kolaylıkla. 3. ciddiye almadan,
umursamazca. 4. neşeyle. |
| lightness |
i. hafiflik. |
| lightning |
i. şimşek; yıldırım. |
| lightning bug |
ateşböceği, yıldızböceği. |
| lightning conductor |
İng. yıldırımsavar, paratoner. |
| lightning rod |
yıldırımsavar, paratoner. |
| lightweight |
s. 1. hafif. 2. önemsiz. i. 1. spor tüysıklet, hafifsıklet. 2.
yeteneksiz kimse. |
| light-year |
i., gökb. ışık yılı. |
| lignite |
i. linyit. |
| lignum vitae |
peygamberağacı. |
| ligustrum |
i., bot. kurtbağrı. |
| likable |
s. hoşa giden, hoş. |
| #AD? |
sonek -imsi, gibi, benzer: lifelike, workmanlike. |
| like 1 |
edat gibi, -e benzer. s. 1. benzer. 2. aynı. i. benzeri. |
| like 2 |
f. hoşlanmak, sevmek; beğenmek. |
| like a bolt out of the blue |
k. dili beklenmedik bir şekilde, birdenbire. |
| like a drowned rat |
k. dili sırsıklam, sırılsıklam. |
| like a house afire |
1. son süratle, son sürat. 2. gül gibi (geçinmek), ballı
börekli (olmak). |
| like a shot |
1. derhal, hemen, hiç tereddüt etmeden. 2. şimşek gibi,
yıldırım gibi, çabucak. |
| like a streak of lightning |
k. dili yıldırım gibi. |
| like all get-out |
k. dili son sürat, delicesine, deli gibi: They were working
like all get-out. Eşek gibi çalışıyorlardı. He was running like all
get-out. Deli gibi koşuyordu. |
| like clockwork |
saat gibi, çok düzenli, tıkır tıkır. |
| Like father, like son! |
k. dili Tıpkı babası!/Babasına çekmiş! |
| like hell |
k. dili 1. deli gibi: He was running like hell. Deli gibi
koşuyordu. 2. hiç; aksine. |
| like lightning |
şimşek gibi, yıldırım gibi, çok çabuk. |
| like mad |
k. dili çılgınca, çılgın gibi. |
| like mad |
deli gibi, çılgınca. |
| likeable |
s., bak. likable. |
| likelihood |
i. olasılık, ihtimal. |
| likely |
s. 1. olası, muhtemel. 2. uygun: a likely day for a picnic
pikniğe uygun bir gün. 3. geleceği parlak: a likely candidate
geleceği parlak bir aday. 4. inanılır: a likely story inanılır bir
hikâye. z. muhtemelen. |
| likeminded |
s. hemfikir. |
| liken |
f. to -e benzetmek. |
| likeness |
i. 1. suret, kılık. 2. resim, portre. 3. benzerlik,
benzeşme. |
| likes and dislikes |
(bir kimsenin) sevdiği ve sevmediği şeyler. |
| likewise |
z. 1. aynı biçimde, aynen; keza. 2. ayrıca, ve de. |
| liking |
i. 1. hoşlanma, sevme; beğenme. 2. sevgi. 3. ilgi; eğilim. |
| lilac |
i. 1. leylak. 2. leylak rengi, açık mor, lila. s. leylak
rengindeki, açık mor, lila. |
| lilt |
i. (ses tonunda) hoş bir iniş çıkış. |
| lily |
i. zambak. |
| lily of the valley |
müge, inciçiçeği. |
| lily-livered |
s. korkak, ödlek, yüreksiz. |
| lily-white |
s. bembeyaz, zambak gibi beyaz. |
| lima |
i. |
| lima bean |
limafasulyesi. |
| limb |
i. 1. kol ve bacak gibi vücuda eklemle bağlı organ. 2. ağacın
ana dalı. 3. kol, dal. |
| limber |
f. up spor bedeni ısıtmak, ısınma hareketleri yapmak. s. eğilir
bükülür, oynak (özellikle kol ve bacaklar). |
| limbo |
i., b.h. Araf. |
| lime 1 |
i. kireç. |
| lime 2 |
i., İng. ıhlamur ağacı, ıhlamur. |
| lime 3 |
i. misket limonu. |
| limekiln |
i. kireç ocağı. |
| limelight |
i. 1. kireç lambası. 2. İng., tiy. spot, spotlu lamba. 3. ilgi
merkezi, ilgi odağı. |
| limestone |
i. kireçtaşı. |
| limit |
i. sınır, had, limit, uç. f. sınırlandırmak, sınırlamak,
kısıtlamak. |
| limitation |
i. sınırlama, kısıtlama. |
| limited |
s. 1. sınırlı, kısıtlı; az, sayılı. 2. çevrili. 3. ekspres
(tren). 4. İng. limitet, sınırlı sorumlu (şirket). |
| limited liability company |
limitet şirket. |
| limitless |
s. sınırsız, sonsuz. |
| limousine |
i. limuzin. |
| limp |
f. topallamak, aksamak. i. topallama. s. yumuşak, bükülgen,
gevşek. |
| limpid |
s. berrak, şeffaf, duru. |
| linchpin |
i. 1. tekerleğin dingil çivisi. 2. kilit adam; temel taşı. |
| linden |
i. ıhlamur ağacı, ıhlamur. |
| linden tea |
ıhlamur. |
| line 1 |
i. 1. çizgi. 2. yol, hat. 3. ip, sicim. 4. satır; dize, mısra:
There are fifty-four lines on this page. Bu sayfada elli dört satır
var. a line of poetry bir şiir dizesi. 5. dizi, sıra; saf: a line
of oaks bir sıra meşe. Stay in line! Sıradan çıkmayın! The
worshipers were arrayed in lines. Müminler saf bağlamışlardı. 6.
kuyruk, sıra: We stood in that line for hours. O kuyrukta saatlerce
bekledik. 7. kısa mektup, pusula, not. 8. hiza. 9. k. dili iş,
meslek. 10. (telefon, telgraf, tren, gemi v.b. için) hat. 11. olta.
12. seri, dizi. 13. belirli bir cins/marka mal. 14. çoğ., tiy. rol.
15. soy. 16. argo kandırıcı sözler, martaval, masal. 17. çoğ. ana
hatlar. 18. ask. hat; saf: line of retreat ricat hattı. front line
cephe hattı. line of communications ulaşım hattı. f. 1. çizgilerle
göstermek. 2. çizgi çekmek. 3. up dizmek, sıralamak. 4. up sıraya
girmek. |
| line 2 |
f. astarlamak. |
| line of defence |
1. ask. savunma hattı. 2. savunma tezi. |
| line of least resistance |
en kolay yol. |
| line of vision |
görüş hattı. |
| lineage |
i. soy, nesil, silsile. |
| lineament |
i., çoğ. yüz hatları. |
| linear |
s. 1. çizgisel. 2. doğrusal. |
| linear measure |
uzunluk ölçüsü. |
| lineman |
çoğ. line.men (layn´mîn) i. hat bekçisi; hat
döşeyicisi. |
| linen |
s. keten. i. 1. keten kumaş, keten. 2. masa örtüleri ve yatak
çarşafları. 3. iç çamaşırı, çamaşır. |
| linen closet |
çamaşır dolabı. |
| liner |
i. 1. yolcu gemisi. 2. yolcu uçağı. |
| lineup |
i., spor oyun başlamadan oyuncuların yerini alması. |
| linger |
f. 1. (gitmesi gerekirken) kalmak, ayrılamamak. 2. on kolay
kolay geçmemek. |
| lingerie |
i. kadın iç çamaşırı ve gecelik. |
| lingo |
i. (çoğ. --es) dil; yabancı dil. |
| lingua franca |
anadili farklı insanların konuştuğu ortak dil. |
| linguist |
i. dilbilimci, dilci, lengüist. |
| linguistic |
s. 1. dile ait. 2. dilbilimsel. |
| linguistical |
s., bak. linguistic. |
| linguistics |
i. dilbilim, lengüistik. |
| lining |
i. astar. |
| link |
i. 1. halka, zincir baklası. 2. bağ, bağlantı. 3. radyo, TV
link. f. birbirine bağlamak, birleştirmek, zincirlemek; birbirine
bağlanmak, birleşmek, zincirlenmek. |
| link up |
bağlamak, birleştirmek; bağlanmak, birleşmek. |
| linkage |
i. 1. bağlama, bağlayış. 2. mak. bağlantı. |
| linnet |
i. ketenkuşu. |
| linoleum |
i. muşamba, linolyum. |
| linotype |
i., matb. linotip. |
| linseed |
i. ketentohumu. |
| linseed oil |
beziryağı. |
| lint |
i. 1. keten tiftiği. 2. yaraları sarmak için kullanılan yumuşak
bir madde. |
| lion |
i. 1. aslan. 2. cesur kişi, aslan yürekli adam. 3. ünlü kişi,
şöhret. |
| lioness |
i. dişi aslan. |
| lionhearted |
s. aslan yürekli, cesur. |
| lip |
i. 1. dudak. 2. kenar, uç. 3. argo küstahlık, yüzsüzlük. |
| lip service |
sahte bağlılık. |
| lipid |
i., biyokim. lipit. |
| lipide |
i., biyokim., bak. lipid. |
| lipoma |
çoğ. --s (laypo´mız)/ --ta (laypo´mıtı) i., tıb. lipom, yağ
uru. |
| lipstick |
i. ruj, dudak boyası. |
| liquefaction |
i. sıvılaştırma; sıvılaşma. |
| liquefy |
f. eritmek, sıvılaştırmak; erimek, sıvılaşmak. |
| liqueur |
i. likör. |
| liquid |
s. 1. sıvı, akıcı, akışkan. 2. şeffaf, berrak. 3. hemen paraya
çevrilebilir; likit. i. sıvı. |
| liquid measure |
sıvı ölçeği. |
| liquid measure |
sıvı oylum ölçüsü. |
| liquid quart |
A.B.D. 0,946 litre; İng. 1,136 litre. |
| liquidate |
f. 1. (borcu) ödeyip kapatmak, tediye etmek. 2. (bir ticaret
kuruluşunu) kapatmak, tasfiye etmek, likide etmek. 3. argo
öldürmek, temizlemek. |
| liquidation |
i. tasfiye, işi kapatma, likidasyon. |
| liquidity |
i. 1. sıvılık. 2. ekon. likidite. |
| liquor |
i. 1. içki, alkollü içecek. 2. et suyu. |
| liquorice |
i., İng., bak. licorice. |
| lira |
i. 1. lira. 2. liret. |
| lisp |
f. peltek konuşmak. i. pelteklik. |
| list 1 |
i. liste, cetvel, dizin, fihrist. f. listeye geçirmek, deftere
yazmak. |
| list 2 |
f. yan yatmak. i. yan yatma. |
| list price |
katalog fiyatı; liste fiyatı. |
| listen |
f. to -i dinlemek, -e kulak vermek. |
| listen in |
başkasının konuşmasını dinlemek, kulak misafiri
olmak. |
| listen to reason |
mantığa kulak vermek. |
| listless |
s. neşesiz, halsiz. |
| listlessness |
i. neşesizlik, halsizlik. |
| lit |
f., bak. light. s. 1. yanmış, tutuşturulmuş. 2.
aydınlatılmış. |
| lit |
kıs. literally, literary, literature. |
| liter |
i. litre. |
| literacy |
i. okuryazarlık. |
| literal |
s. 1. kelimesi kelimesine, harfi harfine. 2. gerçek. |
| literally |
z. 1. harfi harfine. 2. gerçekten. |
| literary |
s. edebi, yazınsal. |
| literate |
s., i. okuryazar. |
| literature |
i. edebiyat, yazın. |
| lithe |
s. kolay eğilip bükülebilen, kıvrak. |
| lithium |
i., kim. lityum. |
| lithograph |
i. taşbasması resim, taşbasması, taşbaskı, litografya,
litografi. |
| lithographer |
i. litografyacı, taşbaskıcı. |
| lithography |
i. litografya, litografi, taşbaskı, taşbasması. |
| lithology |
i. taşbilim, litoloji. |
| lithosphere |
i. taşyuvarı, taşküre, litosfer. |
| Lithuania |
i. Litvanya. |
| Lithuanian |
i. 1. Litvanyalı. 2. Litvanyaca, Litovca. s. 1. Litvanya,
Litvanya´ya özgü. 2. Litvanyaca, Litovca. 3. Litvanyalı. |
| litigant |
i. davacı/davalı. |
| litigate |
f. 1. mahkemeye başvurmak. 2. dava etmek, dava açmak. |
| litigation |
i. 1. dava etme. 2. dava. |
| litmus |
i. turnusol. |
| litmus paper |
turnusol kâğıdı. |
| litmus paper |
turnusol kâğıdı. |
| litre |
i., İng., bak. liter. |
| litter |
i. 1. (yere atılan) çöp, çerçöp. 2. bir defada doğan yavrular.
3. tahtırevan. 4. sedye. 5. hayvanları yatırmak için serilen saman
veya kuru ot. f. 1.yere çöp atmak. 2. darmadağın etmek. 3. saçmak,
dağıtmak. 4. doğurmak, birden çok yavru doğurmak. 5. ahırda
hayvanın altına yataklık ot sermek. |
| litter bag |
çöp torbası. |
| litter up |
karmakarışık etmek. |
| litterbin |
i., İng. (umumi yerlerde) çöp kutusu. |
| litterbug |
i., k. dili yere çöp atan kimse. |
| little |
s. (--r, --st) 1. küçük, ufak. 2. az: There´s little time left.
Az zaman kaldı. 3. cici. 4. önemsiz, değersiz. i. 1. az miktar, az:
He´s content with little. Azla yetinir. There´s little left. Az
kaldı. 2. ufak şey. 3. az zaman. z. (less, least) az: He likes us
as little as we like him. Biz ondan ne kadar az hoşlanıyorsak o da
bizden o kadar az hoşlanıyor. |
| little by little |
azar azar, yavaş yavaş. |
| Little did I think. |
Aklımdan geçirmedim. |
| little or nothing |
hiç denecek kadar az, hemen hemen hiç. |
| Little pitchers have big ears. |
Çocukların kulağı delik olur. |
| littoral |
s. sahile yakın. i. sahil boyu. |
| liturgical |
s. 1. liturjiye ait, liturjik. 2. liturjisi olan, liturjik
(kilise). 3. liturjiye göre yapılan, liturjik (ayin). |
| liturgy |
i. liturji, liturya. |
| live 1 |
f. 1. yaşamak. 2. oturmak, ikamet etmek. 3. (yaşam/ömür)
sürmek, geçirmek, (hayat) yaşamak. 4. on ile beslenmek. 5. on ile
geçinmek. 6. off ile geçinmek, geçimini -den sağlamak. |
| live 2 |
s. 1. canlı, diri. 2. zinde, hayat dolu. 3. yanan. 4. elektrik
yüklü, cereyanlı (tel, ray v.b.). 5. patlamamış (bomba). 6. radyo,
TV canlı (yayın). |
| live a double life |
ikiyüzlü bir hayat yaşamak. |
| live a lie |
sahte hayat geçirmek. |
| live among |
-in içinde/arasında yaşamak. |
| live and learn |
yaşadıkça öğrenmek. |
| live by one´s wits |
(geçinmek için) uyanık ve kurnaz olmak. |
| live embers |
sönmemiş ateş korları. |
| live fast |
hızlı yaşamak. |
| live fast |
hızlı yaşamak. |
| live from hand to mouth |
elden ağıza yaşamak, kıt kanaat geçinmek. |
| live in s.o.´s shadow |
daha güçlü/ünlü birinin gölgesinde kaybolup
gitmek. |
| live in sin |
nikâhsız olarak beraber yaşamak. |
| live like a lord |
k. dili lort gibi lüks içinde yaşamak. |
| live off the fat of the land |
bir eli yağda, bir eli balda yaşamak. |
| live out |
sonuna kadar yaşamak. |
| live through |
1. (bir zamanı/olayı) yaşamak. 2. (zor bir durumdan) sağ
olarak çıkmak, sağ salim çıkmak. |
| live up to one´s reputation |
şöhretini doğrulayacak bir yaşam sürmek. |
| live wire |
1. cereyanlı tel. 2. k. dili başkalarını harekete getirme
yeteneği olan çok enerjik kimse. |
| live with |
ile birlikte yaşamak. |
| live-in |
s. 1. işyerinde oturan. 2. işyerinde oturmayı gerektiren
(iş). |
| livelihood |
i. 1. geçim, geçinme. 2. geçim yolu. 3. rızk. |
| livelong |
s. bitmez tükenmez, bütün. |
| lively |
s. 1. canlı, neşeli. 2. parlak (renk). |
| lively hope |
güçlü umut. |
| liven |
f. up canlanmak, hareketlenmek. |
| liven s.t. up |
bir şeyi daha canlı bir hale getirmek. |
| liver |
i. karaciğer, ciğer. |
| livery |
i. 1. özel üniforma. 2. hizmetçi sınıfı. 3. kılık,
kıyafet. |
| lives |
i., çoğ., bak. life. |
| livestock |
i. çiftlik hayvanları. |
| livid |
s. 1. k. dili çok öfkeli, kanı beynine sıçramış. 2.
kurşuni. |
| living 1 |
i. 1. yaşam. 2. yaşam tarzı. 3. geçim yolu. |
| living 2 |
s. 1. yaşayan, canlı, diri, sağ. 2. yaşayanlara özgü. |
| living image of |
-in tıpkısı. |
| living language |
yaşayan dil. |
| living picture |
canlı tablo. |
| living room |
oturma odası. |
| living wage |
geçindirebilecek maaş. |
| lizard |
i. kertenkele. |
| llama |
i. lama. |
| LLD |
kıs. Doctor of Laws. |
| loach |
i. çoprabalığı. |
| load 1 |
i. 1. yük. 2. ağırlık. 3. endişe, üzüntü, kaygı. 4. mak.
direnç. 5. elek. yük, şarj. |
| load 2 |
f. 1. yükletmek; yüklemek. 2. with (hediye) yağdırmak. 3. (zar)
doldurmak. 4. (silah) doldurmak. 5. (fotoğraf makinesine) film
koymak. |
| load up |
-i yükletmek. |
| loaded |
s. 1. dolu. 2. hileli (zar). 3. argo sarhoş, yüklü. 4. argo
zengin, yüklü. |
| loaded question |
şaşırtıcı soru. |
| loading |
i. 1. yükleme. 2. yük. |
| loads |
i., k. dili çok miktar, yığın: loads of love pek çok
sevgiler, kucak dolusu sevgiler. |
| loadstar |
i., bak. lodestar. |
| loaf 1 |
çoğ. loaves (lovz) i. ekmek somunu, somun. |
| loaf 2 |
f. aylakça vakit geçirmek, aylaklık etmek, boş gezmek;
haylazlık etmek. |
| loafer |
i. 1. aylak, boş gezen; haylaz kimse. 2. mokasen. |
| loam |
i. 1. kil, kum ve çürümüş bitkisel maddelerden oluşan toprak.
2. pahsa, samanlı balçık, kerpiç çamuru. 3. killi toprak. |
| loan |
i. 1. ödünç verme. 2. ödünç alma, borçlanma. 3. ödünç para. f.
1. özellikle faiz karşılığında ödünç para vermek. 2. ödünç
vermek. |
| loan shark |
k. dili tefeci. |
| loanword |
i. başka bir dilden alınan sözcük. |
| loath |
s. |
| loathe |
f. -i hiç sevmemek, -den hiç hoşlanmamak. |
| loathing |
i. hiç sevmeme, hiç hoşlanmama; nefret. |
| loathsome |
s. pis, nahoş. |
| loaves |
i., çoğ., bak. loaf. |
| lob |
f. (--bed, --bing) havaya atmak, havaya doğru vurmak. i. havaya
atılmış top, havaya doğru vurulmuş top. |
| lobby |
i. 1. dehliz, koridor, geçit. 2. antre. 3. bekleme salonu,
lobi. 4. kulis yapanlar, lobi. 5. kulis faaliyeti. f. kulis
yapmak. |
| lobe |
i. 1. yuvarlakça kısım. 2. anat. lop. 3. kulakmemesi. |
| lobed leaf |
bot. oymalı yaprak. |
| lobelia |
i., bot. lobelya. |
| lobster |
i. ıstakoz. |
| local |
s. 1. yerel, yöresel, mahalli. 2. dar, sınırlı. 3. tıb. lokal.
i., k. dili 1. yerli. 2. İng. bar. |
| local call |
şehir içi konuşma. |
| local color |
güz. san., edeb. yöresel özellikler. |
| local government |
yerel yönetim. |
| locale |
i. (bir olayın geçtiği) yer. |
| localisation |
i., İng., bak. localization. |
| localise |
f., İng., bak. localize. |
| locality |
i. yer, semt, lokalite. |
| localization |
i. 1. lokalizasyon, -in (belirli bir yerden) çıkmasını önleme.
2. lokalizasyon, -in yerini tayin etme/saptama. |
| localize |
f. 1. -i lokalize etmek, -in (belirli bir yerden) çıkmasını
önlemek. 2. -in yerini tayin etmek/saptamak, -i lokalize
etmek. |
| locate |
f. 1. (bir yerde) iskân etmek, yerleştirmek. 2. yerini
saptamak, yerini keşfetmek, bulmak. |
| location |
i. 1. yer, mahal, konum, mevki. 2. sin., TV lokasyon, stüdyo
dışındaki çekim yeri. 3. yerini saptama, bulma. |
| locative |
s., dilb. -de halindeki. i. -de halindeki sözcük. |
| loch |
i., İskoç. 1. göl. 2. körfez, haliç. |
| lock 1 |
i. 1. saç lülesi. 2. çoğ. saçlar. |
| lock 2 |
i. 1. kilit. 2. silah çakmağı. 3. güreş birkaç çeşit yakalama
yöntemi. 4. kilitlenme. 5. lok, yükseltme havuzu. |
| lock 3 |
f. 1. kilitlemek; kilitlenmek. 2. birbirine geçmek,
kenetlenmek. 3. bilg. kilitlenmek. |
| lock s.o. in |
kapıyı kilitleyerek birini (bir yere) hapsetmek; birinin
üzerine kapıyı kilitlemek. |
| lock s.o. out |
kapıyı kilitleyerek birini dışarıda bırakmak; of kapıyı
kilitleyerek birinin (bir yere) girmesini engellemek. |
| lock s.o. up |
1. birini hapse tıkmak. 2. birini tımarhaneye
kapatmak. |
| lock s.t. up/away |
bir şeyi kilit altında tutmak. |
| lock up |
kapıyı/kapıları kilitlemek. |
| lock, stock and barrel |
baştan başa, tamamen. |
| locker |
i. 1. (soyunma odasında/okul koridorunda) kilitli dolap. 2.
den. dolap, ambar. |
| locker room |
(sporcuların elbiselerini bıraktığı) dolaplı oda, soyunma
odası. |
| locket |
i. madalyon. |
| lockjaw |
i., k. dili tetanos, kazıklıhumma. |
| locknut |
i. emniyet somunu, kilit somunu. |
| lockout |
i. lokavt. |
| locksmith |
i. çilingir. |
| lockup |
i., k. dili hapishane. |
| loco |
s., argo deli, çılgın. |
| locomobile |
i. lokomobil. |
| locomotion |
i. hareket. |
| locomotive |
s. 1. harekete ait. 2. hareket edebilen. 3. hareket ettiren. i.
lokomotif. |
| locus |
çoğ. lo.ci (lo´say) i. yer, mahal, konum, mevki. |
| locust |
i. 1. çekirge. 2. ağustosböceği. 3. akasya, yalancı akasya,
salkımağacı. |
| locust bean |
bak. carob. |
| locution |
i. 1. anlatış tarzı. 2. deyim, tabir. |
| lode |
i. maden damarı. |
| lodestar |
i. 1. Çobanyıldızı. 2. Kutupyıldızı. 3. yol gösterici
rehber/ilke. |
| lodge 1 |
i. 1. tekke. 2. mason locası. 3. (kırlardaki) küçük otel. 4.
rüstik ev, kulübe. 5. kapıcı/bahçıvan kulübesi. 6. hayvan ini. |
| lodge 2 |
f. 1. (pansiyoner/kiracı) -de kalmak; with (pansiyoner/kiracı)
-in evinde kalmak. 2. İng. -e oda kiralamak. 3. in (bir şey) -e
takılıp kalmak; -e saplanmak. 4. (dilekçe v.b.´ni) arzetmek,
sunmak. 5. barındırmak. |
| lodger |
i., İng. pansiyoner, kiracı. |
| lodging |
i. (geceyi geçirmek için) kalacak yer; kiralık oda. |
| lodging house |
İng. pansiyon; kiralık oda bulunan ev. |
| lodgings |
i., çoğ., İng. kiralık oda. |
| loess |
i., jeol. lös. |
| loft |
i. 1. İng. tavanarası. 2. tavanarası odası. 3. güvercinlik. 4.
(ahır üstündeki) samanlık. 5. kilise balkonu. |
| lofty |
s. 1. yüksek, yüce. 2. azametli, çalımlı. |
| log 1 |
i. logaritma. |
| log 2 |
i. 1. kütük (kesilmiş ağaç gövdesi). 2. den. parakete. 3. den.
jurnal, seyir jurnali. |
| log 3 |
f. (--ged, --ging) 1. den. seyir jurnaline kaydetmek. 2.
belirli bir mesafe katetmek. |
| log cabin |
kütüklerden yapılmış kulübe. |
| log in/on |
(to) bilg. (-e) girmek. |
| log off |
bilg. -i sonlandırmak. |
| logarithm |
i., mat. logaritma. |
| logbook |
i., den. seyir jurnali/defteri. |
| loge |
i. loca, tiyatro locası. |
| loggerhead |
i., zool. adi denizkaplumbağası, Caretta caretta. |
| logic |
i. mantık ilmi, mantık, eseme. |
| logical |
s. 1. mantıki, mantıksal. 2. mantıki, mantıksal, mantıklı,
mantığa uygun. 3. mantıklı (kimse). |
| logically |
z. mantığa göre, mantıklı olarak. |
| logician |
i. mantıkçı. |
| logistics |
i. lojistik. |
| logo |
i. logo. |
| logos |
i. logos, deyi. |
| loin |
i. 1. bel. 2. fileto. |
| loincloth |
i. peştemal. |
| loiter |
f. yolda oyalanmak, aylakça dolaşmak. |
| loiterer |
i. aylakça dolaşan kimse. |
| loitering |
i. aylak aylak dolaşma. |
| loll |
f. 1. in/on -de tembel tembel oturmak; against -e sırtını
dayamak. 2. out (dil) ağzından dışarı sarkmak. |
| lollipop |
i. lolipop; saplı şeker. |
| Lombardy |
i. Lombardiya. |
| Lombardy poplar |
karakavak. |
| London |
i. Londra. |
| London pride |
bot. taşkıran. |
| lone |
s. yalnız, tek. |
| lone wolf |
yalnızlığı seven kimse. |
| loneliness |
i. yalnızlık. |
| lonely |
s. 1. yalnız (kimse). 2. ıssız, tenha. |
| loner |
i. yalnızlığı seven kimse. |
| lonesome |
s. yalnız, yapayalnız. |
| long 1 |
s. 1. uzun: a long corridor uzun bir koridor. a long table uzun
bir masa. 2. uzun, uzun süren: What a long speech! Ne uzun bir
konuşma! z. çok, uzun zaman: The meeting won´t last long. Toplantı
uzun sürmez. She left here long ago. Buradan çok zaman önce
gitti. |
| long 2 |
f. 1. çok istemek, arzulamak, hasretini çekmek: I long to go.
Gitmeyi çok istiyorum. He longs for freedom. Özgürlük hasreti
çekiyor. 2. for -i özlemek. |
| long after a friend |
bir dostun özlemini çekmek. |
| long for |
-i özlemek. |
| long hours |
uzun çalışma saatleri. |
| long in the tooth |
k. dili yaşlanmış. show one´s teeth k. dili dişlerini
göstermek, tehdit etmek. |
| long johns |
k. dili uzun paçalı don. |
| long jump |
uzun atlama. |
| long play |
uzunçalar, longpley. |
| long since |
çoktan beri, epey zamandır. |
| long since |
çoktan: I´ve long since forgotten his name. İsmini çoktan
unuttum. |
| Long time no see! |
k. dili Epeydir görüşemedik! |
| long-distance |
s. 1. uzun mesafeli. 2. şehirlerarası/uluslararası (telefon
konuşması). |
| long-distance call |
şehirlerarası konuşma; milletlerarası konuşma. |
| long-drawn-out |
s. çok uzun süren. |
| longevity |
i. uzun ömürlülük. |
| longhand |
i. el yazısı. |
| longing |
i. özlem, hasret. |
| longitude |
i. boylam. |
| long-lived |
s. uzun ömürlü. |
| long-playing |
s. uzun devirli (plak). |
| long-playing record |
uzunçalar, longpley. |
| long-range |
s. uzun menzilli (top). |
| long-range plan |
uzun vadeli plan. |
| long-sighted |
s. uzağı gören. |
| long-suffering |
s. uzun süre birinin kahrını çeken. |
| long-term |
s. uzun vadeli. |
| long-winded |
s. sözü bitmez. |
| loo |
i., İng. yüznumara, tuvalet. |
| look |
f. 1. bakmak. 2. görünmek, gözükmek: He looks ill. Hasta
görünüyor. i. 1. bakış, bakma, nazar. 2. görünüş. 3. (birinin
yüzündeki) ifade. |
| look about |
etrafına bakmak, bakınmak. |
| look after |
-e bakmak, -i gözetmek, ile ilgilenmek. |
| look ahead |
ileriye bakmak, geleceği düşünmek. |
| look alive |
acele etmek. |
| look around |
1. bakınmak. 2. araştırmak. |
| look at s.o. askance |
birine yan bakmak. |
| look at s.t. in perspective |
bir şeye geniş bir açıdan bakmak. |
| look back |
arkaya bakmak. |
| look back |
1. geriye bakmak. 2. geçmişe bakmak, geçmişi
düşünmek. |
| Look before you leap! |
Başlamadan/Hareket etmeden önce iyice düşün! |
| look daggers at |
-e kötü kötü bakmak. |
| look daggers at s.o. |
birine öfke ile bakmak. |
| look down on |
-i hor görmek, -e tepeden bakmak. |
| look down one´s nose at |
-i hor görmek. |
| look for |
1. -i aramak. 2. -i beklemek. |
| look for a needle in a haystack |
saman yığınında iğne aramak, olanaksız şeyi bulmaya
çalışmak. |
| look forward to |
-i dört gözle beklemek, -i sabırsızlıkla beklemek, -i
iple çekmek; -e can atmak. |
| Look here! |
Bana bak! |
| Look here. |
Buraya bak./Baksana. |
| look in on |
-e kısa bir ziyaret yapmak. |
| look into |
-e bakmak, -i araştırmak, -i incelemek, -i
soruşturmak. |
| look kindly upon |
-i hoş görmek/karşılamak. |
| look like |
1. -e benzemek. 2. -e benzemek, -cek gibi olmak: It looks
like rain. Yağmur yağacağa benziyor. |
| Look lively! |
Acele et!/Çabuk ol! |
| look on |
1. seyretmek, izlemek. 2. başkası ile aynı kitaptan
okumak. |
| look on the bright side |
iyimser olmaya çalışmak. |
| look onto |
-e bakmak, -e nazır olmak. |
| look out |
1. -den dışarı bakmak. 2. sakınmak. 3. for -e dikkat
etmek, -i gözetmek. |
| Look out for number one. |
Kendi çıkarına bak. |
| Look out! |
Dikkat! |
| look over |
-e şöyle bir bakmak. |
| look s.o. in the face |
birinin yüzüne bakmak. |
| look sharp |
1. dikkat etmek, gözünü dört açmak. 2. şık olmak: You´re
looking sharp today. Bugün şıksın. |
| Look sharp! |
Dikkat et! |
| look the other way |
görmezlikten gelmek. |
| look the worse for wear |
k. dili pek iyi bir halde olmamak, pek iyi gözükmemek:
You look the worse for wear today. Bugün seni pek iyi
görmüyorum. |
| look through |
1. -den bakmak. 2. -i gözden geçirmek, -i incelemek. |
| Look to your manners! |
Davranışlarına dikkat et!/Kendine gel! |
| look up |
1. yukarıya bakmak. 2. -i aramak; -i arayıp bulmak. 3. -i
ziyaret etmek, -i yoklamak. 4. iyileşmek, düzelmek. |
| look up to |
1. -e saygı duymak/beslemek. 2. -e hayranlık duymak; -i
örnek almak. |
| looking glass |
ayna. |
| looking-glass |
s. 1. ters yönde olan. 2. karmakarışık. |
| lookout |
i. 1. gözetleme yeri, gözleği. 2. gözetleme; gözleme. |
| look-see |
i., k. dili bakma. |
| loom 1 |
i. dokuma tezgâhı. |
| loom 2 |
f. belirmek, görünmek. |
| loom large in |
-de ağır basmak, -de -in önemli bir yeri olmak. |
| loop |
i. 1. ilmik; ilik halkası. 2. hav. takla. 3. bilg. döngü. 4.
elek. kapalı devre. |
| loophole |
i. 1. kaçamak, kaçamak noktası. 2. mazgal deliği, mazgal. |
| loose |
s. 1. gevşek. 2. dağınık, seyrek. 3. serbest, aslından uzak
(çeviri, yorum v.b.). 4. bol, dökümlü (giysi). 5. sallanan (diş).
6. yumuşak (öksürük). 7. ahlakı düşük, serbest,
hafifmeşrep. |
| loose change |
madeni paralar. |
| loose ends |
yarım kalmış işler. |
| loose living |
ahlak kurallarına aykırı olarak yaşama. |
| loose-leaf |
s. sayfaları çıkarılıp tekrar takılabilen (kitap/defter). |
| loosely |
z. gevşek, gevşek bir biçimde. |
| loosely made |
bol yapılmış, gevşek örülmüş (elbise). |
| loot |
i. 1. ganimet; çalıntı mallar. 2. yağma. 3. argo mangır, para.
f. talan etmek. |
| lop |
f. (--ped, --ping) (ağacın dallarını) kesmek, budamak. |
| lop money off |
k. dili parayı (bütçeden) kesmek. |
| lope |
f. 1. uzun adımlar atarak gitmek. 2. (at) eşkin gitmek. i. 1.
uzun adımlarla yürüme. 2. eşkin gidiş. |
| lopsided |
s. 1. bir yana eğik. 2. orantısız. |
| loquacious |
s. konuşkan, dilli. |
| loquat |
i. maltaeriği, yenidünya. |
| Lord |
i. 1. Hrist. Rab, Allah, Tanrı. 2. Hrist. Rab, Hz.
İsa. |
| lord |
i. 1. lort. 2. efendi, sahip, mal sahibi. 3. hâkim, hükümdar.
f. lort payesi vermek. |
| lord it over s.o. |
birine amir gibi davranmak. |
| lordly |
s. 1. amirane, lortvari, lorda yaraşır. 2. gururlu. |
| lore |
i. ilim, bilgi, irfan (özellikle eski zaman bilgileri). |
| lorry |
i. 1. İng. kamyon. 2. alçak, yanları açık ve dört tekerlekli
yük arabası. |
| lose |
f. (lost) 1. kaybetmek, yitirmek; kaybettirmek. 2. kaçırmak,
elden kaçırmak. 3. yenilmek, kaybetmek: ´´Did your team win?´´
´´No, it lost.´´ ´´Sizin takım kazandı mı?´´ ´´Hayır, kaybetti.´´
4. tic. zarar/ziyan etmek. 5. (saat) geri kalmak. |
| lose a vote of confidence |
güvenoyu almamak. |
| lose control |
(of) (duruma/kendine) hâkim olamamak. |
| lose count |
hesabını şaşırmak; of -in sayısını hatırlamamak. |
| lose face |
saygınlığını yitirmek, itibarını kaybetmek. |
| lose face |
k. dili itibarını kaybetmek. |
| lose ground |
1. (askerler) geri çekilmek. 2. (hastanın durumu) kötüye
gitmek. 3. kayıplara uğramak. |
| lose ground |
geri çekilmek. |
| lose heart |
k. dili morali bozulmak; umudunu yitirmek. |
| lose o.s. |
k. dili kendini kaybetmek, kendinden geçmek. |
| lose o.s. in |
k. dili -e dalmak. |
| lose one´s appetite |
iştahı kesilmek. |
| lose one´s balance |
dengesini kaybetmek. |
| lose one´s bearings |
şaşırmak, pusulayı şaşırmak. |
| lose one´s footing |
ayağı kaymak, ayağı sürçmek. |
| lose one´s grip |
1. tutunamamak, eli kaymak/kurtulmak. 2. artık işlerin
üstesinden gelememek, ipin ucunu kaçırmak. |
| lose one´s head |
kendinden geçmek, aklı başından gitmek. |
| lose one´s head |
k. dili itidalini kaybetmek. |
| lose one´s heart to |
k. dili (birine) gönlünü kaptırmak. |
| lose one´s life |
hayatını kaybetmek. |
| lose one´s marbles |
argo aklını kaçırmak. |
| lose one´s mind |
aklını kaçırmak/oynatmak. |
| lose one´s nerve |
cesaretini kaybetmek. |
| lose one´s reason |
aklı başından gitmek. |
| lose one´s seat |
yerini kaybetmek. |
| lose one´s shirt |
k. dili parasının tümünü/çoğunu kaybetmek, parasız pulsuz
kalmak. |
| lose one´s shirt |
k. dili meteliksiz kalmak. |
| lose one´s stake |
(kumarda) koyduğu parayı kaybetmek. |
| lose one´s temper |
k. dili tepesi atmak. |
| lose one´s temper |
tepesi atmak, öfkeye kapılmak; itidalini kaybetmek. |
| lose one´s train of thought |
ne dediğini/düşündüğünü unutmak. |
| lose one´s way |
yolunu şaşırmak. |
| lose out |
k. dili 1. zarara uğramak. 2. yenilmek, kaybetmek. |
| lose out on |
k. dili -i kaybetmek. |
| lose sight of |
1. -i gözden kaybetmek. 2. -i unutmak. |
| lose sight of |
1. (birini/bir hayvanı) gözden kaybetmek: At that moment
I lost sight of her. O an gözden kaybettim. 2. -i
unutmak. |
| lose the toss |
yazı turada kaybetmek. |
| lose time |
1. zaman/vakit kaybetmek. 2. (saat) geri kalmak. You´ve
lost me. k. dili Kafamı karıştırdın./Ne demek istediğini
anlayamadım. |
| lose track of |
1. (bir şeyi) aklında tutmamak. 2. (bir şeye) dikkat
etmemek, (bir şeyi) takip etmemek; (birinin) izini
kaybetmek. |
| lose weight |
kilo vermek, zayıflamak. |
| loser |
i. 1. kaybeden kimse. 2. zarar eden kimse. 3. k. dili
başarısızın teki. |
| losing |
s. kazançlı olmayan, zarar gören. |
| loss |
i. 1. tic. zarar, ziyan. 2. kayıp. 3. ask. kayıp, ölü. |
| lost |
f., bak. lose. s. 1. kaybolmuş, kayıp, yitik, kaybedilmiş. 2.
boşa gitmiş (zaman). 3. harap olmuş. 4. yolunu şaşırmış,
kaybolmuş. |
| lost cause |
kaybedilmiş dava, ümitsiz dava. |
| lost in |
-e tamamen dalmış, -e dalıp gitmiş. |
| lot |
i. 1. arsa. 2. grup; parti (mal). 3. nasip, kısmet. 4. tic.
(mal) parti. |
| lotion |
i. losyon. |
| lottery |
i. piyango. |
| lotus |
i. nilüfer, lotus. |
| loud |
s. 1. yüksek (ses). 2. gürültülü, patırtılı. 3. çok parlak,
çiğ, cart (renk). z. 1. yüksek sesle. 2. gürültüyle. |
| loudly |
z. 1. yüksek sesle. 2. gürültüyle. |
| loudmouthed |
s. ağzı kalabalık. |
| loudspeaker |
i. hoparlör. |
| loud-voiced |
s. yüksek sesli. |
| lough |
i., İrlandaca 1. göl. 2. körfez, haliç. |
| lounge |
f. 1. tembelce uzanmak, yayılıp oturmak. 2. aylaklık etmek,
aylakça vakit geçirmek. i. 1. lobi; fuaye. 2. (okulda/işyerinde)
oturma salonu. 3. İng. (evde) oturma odası/salonu. 4. İng.
kanepe. |
| lounge away |
(zamanı) tembelce geçirmek. |
| lounge suit |
İng. takım elbise. |
| lounger |
i. tembelce yaşayan kimse, aylak. |
| louse |
çoğ. lice (lays) i. bit. |
| lousy |
s. 1. bitli. 2. k. dili kötü, berbat. 3. k. dili alçak,
iğrenç. |
| lout |
i. hödük. |
| love |
f. sevmek, âşık olmak. i. 1. sevgi. 2. sevi, aşk. 3. sevgili.
4. tenis sıfır. |
| love affair |
aşk macerası. |
| love affair |
aşk macerası. |
| love letter |
aşk mektubu. |
| love potion |
aşk iksiri. |
| love seat |
iki kişilik kanepe. |
| love story |
aşk hikâyesi. |
| love vine |
bot. küsküt, şeytansaçı. |
| lovebird |
i. muhabbetkuşu. |
| lovely |
s. güzel, hoş, sevimli. |
| lover |
i. âşık, sevgili, yâr, dost. |
| lover of art |
sanat âşığı. |
| lovesick |
s. aşk hastası, sevdalı. |
| loving |
s. 1. seven. 2. sevecen, müşfik. |
| loving-kindness |
i. şefkat. |
| lovingly |
z. sevgi ile. |
| low 1 |
f. (inek/öküz) böğürmek. i. böğürme. |
| low 2 |
s. 1. alçak; alt, alçaktaki. 2. düşük (fiyat/sıcaklık). 3.
alçakgönüllü. 4. hakir, hor. 5. az. 6. ucuz, adi. 7. yavaş, alçak
(ses). 8. müz. pes. 9. güçsüz, zayıf. 10. aşağılık, alçak. 11.
kısa, bodur. 12. karamsar. 13. neşesiz, üzgün. z. 1. alçak sesle.
2. alçaktan. 3. ucuza. 4. müz. pes olarak. i. birinci
vites. |
| low frequency |
alçak frekans. |
| low gear |
birinci vites. |
| low life |
yoksulluk. |
| low pressure |
alçak basınç. |
| low pressure trough |
alçak basınçlı dar ve uzun hava sahası. |
| low price |
düşük fiyat. |
| low relief |
hafif kabartma. |
| low tide |
cezir, inik deniz. |
| low tide |
1. cezir zamanı. 2. cezir hareketi, denizin alçalması;
cezir hali. |
| lowbrow |
i. hiç entelektüel olmayan kimse. s. hiç entelektüel
olmayanlara hitap eden; hiç entelektüel olmayan birine uygun. |
| lowdown |
i., k. dili hakikat, işin içyüzü. |
| low-down |
s., k. dili 1. alçak, ahlaksız. 2. alçakça yapılan. |
| lower |
f. 1. indirmek; inmek. 2. azaltmak, eksiltmek, alçaltmak;
azalmak, eksilmek, alçalmak. 3. (gurur) kırmak; alçaltmak. 4.
zayıflatmak. 5. (güneş) batmak. s., z. 1. daha aşağı. 2. daha
alçak. |
| lower case |
küçük harf, minüskül. |
| lower case |
minüskül, küçük harf. |
| lower class |
aşağı tabaka. |
| lower class |
alt tabaka. |
| lower deck |
ikinci güverte, tavlun. |
| lowermost |
s. en aşağı, en alt, en aşağıdaki. |
| lowland |
s. alçak (bölge). |
| lowlands |
i., çoğ. alçak bölgeler. |
| lowliness |
i. alçakgönüllülük. |
| lowly |
s. 1. rütbece/mevkice aşağı. 2. alçakgönüllü. z. ikinci
derecede, aşağı. |
| lownecked |
s. açık yakalı (elbise), dekolte. |
| lowpitched |
s. 1. pes sesli. 2. heyecansız. 3. az eğimli (çatı). |
| low-pressure |
s. alçak basınçlı, alçak basınç. |
| low-rise |
s. asansörsüz ve alçak (bina). |
| low-spirited |
s. neşesiz, keyifsiz, üzgün. |
| low-water mark |
1. alçak su seviyesi işareti. 2. bir şeyin en alçak/düşük
noktası. |
| loyal |
s. sadık, vefalı. |
| loyally |
z. sadakatle. |
| loyalty |
i. sadakat, vefa, bağlılık. |
| lozenge |
i. 1. pastil. 2. eşkenar dörtgen. |
| löss |
i., bak. loess. |
| LP |
kıs. long-playing record. i., k. dili uzunçalar, longpley. |
| lube |
i. |
| lube oil |
k. dili, bak. lubricating oil. |
| lubricant |
i. yağlayıcı madde. |
| lubricate |
f. yağlamak. lubricating oil makine yağı, motor yağı. |
| lubrication |
i. yağlama. |
| lubricator |
i. 1. yağ pompası, gresör. 2. yağlayıcı madde. 3. yağlama işi
yapan kimse. |
| lucid |
s. 1. kolay anlaşılır, açık. 2. aklı başında. 3. duru, berrak.
4. şeffaf. |
| lucidity |
i. 1. açıklık. 2. berraklık. 3. sağduyu. |
| lucidness |
i., bak. lucidity. |
| luck |
i. 1. talih, şans, baht. 2. uğur, yom. f. |
| luck out |
k. dili talih (birine) gülmek. |
| luckily |
z. çok şükür, bereket versin ki, talihine. |
| luckless |
s. talihsiz, şanssız. |
| lucky |
s. 1. talihli, şanslı. 2. uğurlu. |
| lucky day |
uğurlu gün. |
| lucky dog |
k. dili talihli adam. |
| Lucky dog! |
k. dili Şanslı kerata! |
| lucrative |
s. kârlı, kazançlı, yararlı. |
| ludicrous |
s. 1. gülünç, güldürücü, komik. 2. saçma. |
| lug |
f. (--ged, --ging) 1. çekmek, sürüklemek. 2. güçlükle
taşımak. |
| luggage |
i. bagaj, eşya. |
| luggage rack |
bagaj rafı. |
| luggage van |
İng. eşya vagonu. |
| lugubrious |
s. mahzun, kederli. |
| lukewarm |
s. 1. ılık. 2. soğuk, kayıtsız. |
| lukewarmness |
i. 1. ılıklık. 2. kayıtsızlık. |
| lull |
f. 1. yatıştırmak. 2. (fırtına, rüzgâr v.b.) dinmek. 3.
(konuşmada) geçici bir sessizlik olmak. i. 1. geçici bir
durulma/dinme. 2. durgunluk, kesatlık. |
| lull s.o. into a false sense of security |
birine sahte bir güven duygusu vermek. |
| lull s.o. to sleep |
birini ninni söyleyerek uyutmak. |
| lullaby |
i. ninni. |
| lulu |
i., k. dili 1. fevkalade bir gaf/falso. 2. facia, felaket,
püsküllü bela: She´s a real lulu. Tam bir facia. |
| lumbago |
i., tıb. bel ağrısı, lumbago. |
| lumber 1 |
f. hantal hantal yürümek. |
| lumber 2 |
i. 1. kereste. 2. İng. hurdası/canı çıkmış eşyalar. f. 1.
kereste kesmek. 2. ormanda ağaç kesmek. |
| lumber mill |
kereste kesme yeri. |
| lumber s.o. with |
birine (tatsız bir iş) yüklemek. |
| lumberjack |
i. ormanda ağaç kesen kimse. |
| lumberroom |
i., İng. hurdası çıkmış eşyanın depolandığı oda. |
| lumberyard |
i. kereste deposu. |
| luminary |
i. 1. ışık veren cisim (özellikle güneş ve ay). 2. (belirli bir
meslekte) şöhret, önde gelen kişi. |
| luminescence |
i. gazışı, lüminesans; ışıldama, ışıltı. |
| luminescent |
s. gazışıl; ışıldayan. |
| luminescent paint |
fosforlu boya. |
| luminous |
s. 1. (fosforlu boya gibi) karanlıkta ışık saçan/ışıldayan. 2.
çok aydınlık, ışık dolu. |
| luminous paint |
fosforlu boya. |
| lump 1 |
i. 1. parça, topak, yumru. 2. küme, öbek. 3. şişkinlik, şiş. 4.
yığın, toptan şey. 5. hantal kimse; abullabut kimse. f. 1. yığmak.
2. bir araya toplamak. 3. hantal hantal dolaşmak. |
| lump 2 |
f., k. dili kahrını çekmek. |
| lump everything together |
her şeyi bir araya koymak. |
| lump s.o. together with |
birini (başkalarıyla) aynı tutmak, birini (başkalarıyla) aynı
kefeye koymak, birini (bir gruptan) saymak. |
| lump sugar |
kesmeşeker. |
| lump sum |
bir defada yapılan ödeme, toptan ödenen para. |
| lumpen |
s. lümpen. |
| lumpen proletarian |
lümpen proleter. |
| lumpen proletariat |
lümpen proletarya. |
| lumpy |
s. yumrulu, yumru yumru, topak topak. |
| lunacy |
i. delilik, cinnet. |
| lunar |
s. aya ait, ay. |
| lunar eclipse |
ay tutulması. |
| lunar month |
kameri ay. |
| lunar year |
ay yılı. |
| lunatic |
s. 1. deli, çılgın. 2. delice, çılgınca. i. deli. |
| lunatic fringe |
(siyasal/toplumsal/dinsel bir gruptaki) fanatikler. |
| lunch |
i. öğle yemeği. f. öğle yemeği yemek/yedirmek. |
| lunch counter |
büfe. |
| lunch hour |
öğle tatili. |
| luncheon |
i. (davet olarak verilen) öğle yemeği. f. öğle yemeği
yemek. |
| lung |
i. akciğer, ciğer. |
| lunge |
i. at -in üzerine hücum/saldırı. f. at -in üzerine hücum
etmek/saldırmak. |
| lungs |
i., çoğ. akciğer. |
| lupine |
i. acıbakla, yahudibaklası. |
| lupus |
i. deri veremi. |
| lurch 1 |
i. 1. sallantı, sarsıntı. 2. birdenbire sallanma. f. 1.
sallanmak. 2. yalpalamak, sendelemek. |
| lurch 2 |
i. |
| lure |
i. 1. yem. 2. cazibe; tuzak. f. cezbetmek, çekmek,
ayartmak. |
| lurid |
s. 1. korkunç, dehşetli, heyecan uyandıran. 2. cart, fazlasıyla
parlak (renk). 3. donuk, uçuk renkli. |
| lurk |
f. 1. (about/around) sinsi sinsi/gizli gizli dolaşmak. 2.
pusuda beklemek; saklanmak, gizlenmek. 3. in -de saklı olmak, -de
gizli olmak. |
| luscious |
s. 1. pek tatlı, çok lezzetli. 2. fazla tatlı. 3. zevki
okşayan. |
| lush 1 |
s. 1. gür (ot/çayır/bitki). 2. yemyeşil, otları/bitkileri gür
olan (yer). 3. k. dili lüks. |
| lush 2 |
i., argo ayyaş. f. 1. içki içmek. 2. (içki) içmek. |
| lust |
i. 1. şehvet. 2. çok şiddetli arzu. f. for/after -i şehvetle
arzu etmek. |
| luster |
i. 1. parlaklık, parıltı. 2. cila. 3. şaşaa, göz alıcılık. 4.
şöhret. |
| lustful |
s. şehvet dolu, şehvetli. |
| lustre |
i., İng., bak. luster. |
| lustrous |
s. parlak. |
| lusty |
s. 1. kuvvetli (darbe). 2. gürbüz; kanlı canlı. |
| lutanist |
i. lavtacı, lavta çalan kimse. |
| lute 1 |
i., müz. lavta. |
| lute 2 |
i. lök, lökün. |
| Lutheran |
s., i. Lüteriyen. |
| luting |
i. lök, lökün. |
| lutist |
i. 1. lavtacı, lavta çalan kimse. 2. lavtacı, lavta yapan
kimse. |
| luxate |
f. eklemden çıkarmak; yerinden çıkarmak; burkmak. |
| Luxembourg |
i. Lüksemburg. |
| Luxembourger |
i. Lüksemburglu. |
| Luxembourgian |
s. Lüksemburg, Lüksemburg´a özgü. |
| Luxemburg |
i., bak. Luxembourg. |
| Luxemburger |
i., bak. Luxembourger. |
| Luxemburgian |
s., bak. Luxembourgian. |
| luxmeter |
i. lüksmetre, aydınlıkölçer. |
| luxometer |
i., bak. luxmeter. |
| luxuriant |
s. 1. gür (yeşillik/sakal/saç). 2. çok süslü. |
| luxuriate |
f. 1. lüks içinde yaşamak. 2. in -den pek çok zevk almak, -den
tat almak. 3. in -in zevkini çıkarmak, -in tadını çıkarmak. 4. iyi
yetişmek/gelişmek. |
| luxurious |
s. 1. lüks. 2. zevk verici, çok rahat. |
| luxury |
i. lüks şey, lüks. s. lüks. |
| lye |
i. küllü su, boğada suyu. |
| lying |
i. yalan söyleme, yalancılık. |
| lymph |
i. lenf, lenfa, akkan. |
| lymph node |
lenf boğumu, akkan düğümü. |
| lymphatic |
s. 1. lenfatik. 2. ağır kanlı, uyuşuk. |
| lymphatism |
i., tıb. lenfatizm. |
| lymphocyte |
i., biyol. lenfosit. |
| lymphoduct |
i., anat. lenf damarı. |
| lynch |
f. linç etmek. |
| lynch law |
linç kanunu. |
| lynx |
i. vaşak. |
| lyre |
i., müz. lir. |
| lyric |
s. lirik. i. lirik şiir. |
| lyrical |
s. lirik. |
| lyrics |
i., çoğ. (şarkıya ait) sözler. |
|