|
|
|
| M |
Romen rakamları dizisinde 1000 sayısı. |
| M, m |
i. M, İngiliz alfabesinin on üçüncü harfi. |
| m, m |
kıs. meter(s). |
| MA |
kıs. Master of Arts. |
| ma |
i., k. dili anne. |
| ma`am |
i. madam, efendim, hanımefendi (Bir cevap/cümle sonunda
kullanılır.). |
| mac |
i., İng., k. dili yağmurluk. |
| macaber |
s., bak. macabre. |
| macabre |
s. 1. ölümü hatırlatan. 2. dehşetli, korkunç. |
| macadam |
i. makadam, şose. |
| macadamise |
f., İng., bak. macadamize. |
| macadamize |
f. makadam yöntemi ile şose yapmak. |
| macaroni |
i. düdük makarnası. |
| macaroni and cheese |
fırında makarna. |
| macaroon |
i. 1. koko. 2. acıbadem kurabiyesi. |
| Mace |
i. yüze püskürtülünce insanı sersemleten bir kimyasal
madde. |
| mace 1 |
f. (birinin) yüzüne Mace püskürtmek. |
| mace 2 |
i. 1. ortaçağda kullanılan ağır topuz. 2. süslü asa. |
| mace 3 |
i. küçükhindistancevizi meyvesinin toz haline getirilmiş kabuk
içi. |
| Macedonia |
i. Makedonya. |
| Macedonian |
i. 1. Makedonyalı. 2. Makedonca. s. 1. Makedonya, Makedonya´ya
özgü. 2. Makedonca. 3. Makedonyalı. |
| macfarlane |
i. makferlan. |
| machete |
i. büyük bir çeşit bıçak. |
| machinate |
f. düzenbazlık etmek, dolap çevirmek, entrika çevirmek. |
| machination |
i., gen. çoğ. entrika, dolap. |
| machine |
i. 1. makine. 2. motorlu araç. 3. mekanizma. 4. politika çarkı.
s. 1. makineyle ilgili. 2. makine ile yapılmış. f. makine ile
yapmak veya şekil vermek. |
| machine gun |
makineli tüfek, makineli, mitralyöz. |
| machine oil |
makine yağı. |
| machine operator |
makinist, makine işleten kimse. |
| machine shop |
1. makine atölyesi. 2. tornacı dükkânı. |
| machine-made |
s. makine işi. |
| machinery |
i. 1. makineler. 2. makine aksamı. 3. mekanizma, sistem,
düzenek. |
| machinist |
i., İng. makinist, makine işleten kimse. |
| mack |
i., İng., k. dili yağmurluk. |
| mackerel |
i. uskumru. |
| mackintosh |
i., İng. yağmurluk. |
| macramé |
i. makrame. |
| macro |
i., bilg. makro. |
| macro- |
önek makro-, büyük. |
| macrocephalic |
s., bak. macrocephalous. |
| macrocephalous |
s. makrosefal. |
| macrocephalus |
çoğ. mac.ro.ceph.a.li (mäkrosef´ılay) i. makrosefal. |
| macrocephaly |
i. makrosefali. |
| macroeconomics |
i. makroiktisat. |
| mad |
s. (--der, --dest) 1. deli. 2. çılgın. 3. k. dili çok kızmış,
kudurmuş. 4. kuduz. 5. delice, deli gibi. |
| mad as a hatter/mad as a March hare |
zırdeli. |
| Madagascan |
i. Madagaskarlı. s. 1. Madagaskar, Madagaskar´a özgü. 2.
Madagaskarlı. |
| Madagascar |
i. Madagaskar. |
| Madagascarian |
s. 1. Madagaskar, Madagaskar´a özgü. 2. Madagaskarlı. |
| madam |
i. 1. bayan, madam. 2. hanımefendi. 3. genelev işleten kadın,
mama, çaça. |
| Madame |
çoğ. Mes.dames (meydam´) i. Madam. |
| madcap |
s. delişmen, ele avuca sığmaz. |
| madden |
f. 1. delirtmek; delirmek. 2. sinirlendirmek. |
| maddening |
s. 1. çıldırtıcı, delirtici. 2. sinirlendirici, can
sıkıcı. |
| madder |
i. 1. bot. kökboyası, kökboya, kızılkök. 2. kökboyası, kökboya,
kökkırmızısı, alizarin. |
| made |
f., bak. make. s. yapılmış: made of wood ağaçtan yapılmış. |
| made to measure |
ısmarlama yapılmış (elbise). |
| made-to-order |
s. ısmarlama. |
| made-up |
s. 1. uydurma. 2. makyajlı. |
| madhouse |
i. tımarhane. |
| madly |
z. delice. |
| madman |
çoğ. mad.men (mäd´men) i. deli. |
| madness |
i. delilik. |
| madrigal |
i., müz. madrigal. |
| madrona |
i., bot. kocayemiş ağacı. |
| madrona apple |
kocayemiş. |
| magazine |
i. 1. dergi, magazin, mecmua. 2. depo. 3. cephanelik. 4.
şarjör. |
| magazine rack |
mecmualık. |
| maggot |
i. kurt, kurtçuk, larva. |
| maggoty |
s. kurtlu. |
| magic |
i. 1. sihirbazlık. 2. sihir, büyü. 3. gözbağcılık, hokkabazlık.
s. 1. sihirle ilgili, büyücülükte kullanılan. 2. sihirli,
büyülü. |
| magic marker |
keçeli kalem. |
| magic wand |
sihirli değnek. |
| magical |
s. fevkalade, çok güzel. |
| magically |
z. büyülü bir şekilde, büyüleyerek. |
| magician |
i. 1. sihirbaz, büyücü. 2. gözbağcı, hokkabaz. |
| magistracy |
i. 1. yargıçlık, hâkimlik. 2. yargıçlar, hâkimler. 3. bir
yargıcın nüfuz bölgesi. |
| magistrate |
i., İng. sulh yargıcı. |
| magma |
i., jeol. magma. |
| magnanimity |
i. yüce gönüllülük. |
| magnanimous |
s. yüksek ruhlu, yüce gönüllü. |
| magnanimously |
z. cömertçe. |
| magnate |
i. 1. nüfuzlu kimse. 2. gazet. patron. 3. büyük işadamı. |
| magnesium |
i. magnezyum. |
| magnet |
i. mıknatıs. |
| magnetic |
s. manyetik. |
| magnetic field |
manyetik alan. |
| magnetic needle |
pusula iğnesi. |
| magnetise |
f., İng., bak. magnetize. |
| magnetism |
i. manyetizma. |
| magnetize |
f. mıknatıslamak. |
| magneto |
i. (çoğ. --s) manyeto. |
| magnification |
i. büyütme, büyütüm. |
| magnificence |
i. ihtişam, görkem. |
| magnificent |
s. 1. görkemli, ihtişamlı. 2. harika, nefis, fevkalade. |
| magnify |
f. 1. büyütmek, büyük göstermek. 2. abartmak,
büyütmek. |
| magnifying glass |
büyüteç, pertavsız. |
| magnitude |
i. 1. büyüklük, boy. 2. önem. 3. gökb. kadir. |
| magnolia |
i. manolya. |
| magnum opus |
i., edeb., güz. san. başyapıt, şaheser. |
| magpie |
i. saksağan. |
| mahaleb |
i. mahlep, kokulukiraz. |
| mahaleb cherry |
mahlep, kokulukiraz. |
| mahogany |
i. 1. maun, akaju (ağaç/kereste): a mahogany table maun bir
masa. 2. maun/akaju rengi. |
| mahonia |
i., bot. mahunya, mahonya. |
| maid |
i. 1. hizmetçi, hizmetçi kadın. 2. evlenmemiş genç
kız. |
| maid of honor |
baş nedime. |
| maiden |
i. evlenmemiş genç kız. s. 1. evlenmemiş (kadın). 2. ilk:
maiden effort ilk girişim. maiden voyage (gemi için) ilk
sefer. |
| maiden name |
bekârlık soyadı, kızlık adı. |
| maidenhair |
i. baldırıkara. |
| maidenhair fern |
baldırıkara. |
| maidenhair tree |
kızsaçı, gingko. |
| maidenhead |
i. bekâret, kızlık. |
| maidenhood |
i. genç kızlık çağı. |
| maidservant |
i. hizmetçi, hizmetçi kadın. |
| maigre |
i., zool. 1. sarıağız. 2. işkine. |
| mail 1 |
i. zırh. |
| mail 2 |
i. 1. posta. 2. posta arabası. f. postalamak, postaya vermek,
posta ile göndermek. |
| mail carrier |
postacı. |
| mail order |
posta ile sipariş. |
| mail route |
postacının güzergâhı. |
| mail train |
posta treni. |
| mailbag |
i. 1. postacı çantası. 2. posta torbası. |
| mailbox |
i. posta kutusu. |
| mailed fist |
saldırı tehdidi, baskı. |
| mailman |
çoğ. mail.men (meyl´men) i. postacı. |
| mail-order |
s. posta siparişiyle alınan. |
| mail-order house |
posta ile sipariş alan mağaza. |
| maim |
f. sakat etmek, sakatlamak. |
| main 1 |
i. ana boru. |
| main 2 |
s. asıl, esas, başlıca, ana, temel. |
| main body |
ask. asıl kuvvet. |
| main deck |
den. baş güverte. |
| main dish |
baş yemek. |
| main road |
anayol. |
| Main Street |
1. ana cadde. 2. taşra gelenekleri. |
| mainframe computer |
bilg. merkezi işlem birimi. |
| mainland |
i. anakara. |
| mainly |
z. en çok: His support comes mainly from the provinces. Onu
destekleyenlerin çoğu taşralı. |
| mainspring |
i. 1. büyük zemberek, ana yay. 2. asıl neden, baş etken. |
| mainstay |
i. başlıca dayanak. |
| maintain |
f. 1. sürdürmek, devam ettirmek. 2. korumak: maintain one´s
reputation şöhretini korumak, adını bozmamak. 3. beslemek, bakmak,
geçindirmek: maintain a family aile geçindirmek. 4. mak. bakımını
sağlamak. 5. iddia etmek: maintain that it is so böyledir diye
iddia etmek. |
| maintenance |
i. 1. mak. bakım. 2. koruma. 3. sürdürme. 4. geçim. 5. huk.
nafaka. 6. iddia. |
| maize |
i., İng. mısır. |
| majestic |
s. görkemli, şahane, muhteşem, heybetli. |
| majestically |
z. görkemli bir şekilde. |
| majesty |
i. 1. görkem, haşmet, heybet. 2. b.h. kral veya eşine verilen
unvan: Your/His/Her Majesty Majesteleri, Majeste, Haşmetmeap. |
| major 1 |
i. 1. binbaşı. 2. müz. majör. 3. (üniversitede) asıl
branş. |
| major 2 |
f., A.B.D. in (üniversitede) -i asıl branş olarak almak. |
| major 3 |
s. 1. büyük. 2. başlıca, asıl. 3. müz. (gam) majör. 4. ergin,
reşit. |
| major general |
tümgeneral. |
| major key |
majör perdesi. |
| major offense |
büyük suç. |
| major premise |
man. büyük önerme. |
| major premise |
man. büyük terim. |
| major scale |
müz. majör gam. |
| major term |
man. büyük terim. |
| Majorca |
i. Mayorka. |
| Majorcan |
i. Mayorkalı. s. 1. Mayorka, Mayorka´ya özgü. 2.
Mayorkalı. |
| majority |
i. 1. çoğunluk. 2. oy çoğunluğu. 3. erginlik, rüşt. |
| majuscule |
i. büyük harf, majüskül. s. 1. büyük (harf), majüskül. 2. büyük
harfle yazılmış. |
| make tracks |
k. dili 1. çıkıp gitmek. 2. hızla gitmek. |
| make (s.t.) good |
1. telafi etmek; (zararını) ödemek. 2. yerine getirmek:
He made good his promise. Sözünü yerine getirdi. |
| make 1 |
i. 1. yapılış, yapı, biçim. 2. marka. 3. verim,
randıman. |
| make 2 |
f. (made) 1. yapmak, etmek. 2. yaratmak. 3. olarak atamak,
yapmak: The board made him president of the company. Yönetim kurulu
onu şirketin başına getirdi. 4. anlamak, anlam çıkarmak: I can´t
make anything of this poem. Bu şiirden hiçbir anlam çıkaramıyorum.
5. göstermek. 6. girişmek. 7. kazanmak, elde etmek: make money para
kazanmak. 8. etmek, tutmak: Two plus three makes five. İki artı üç,
beş eder. 9. hesap etmek. 10. hazırlamak, düzenlemek, yapmak: Who
made this plan? Bu planı kim yaptı? 11. zorlamak, mecbur etmek,
yaptırmak: They made me do it. Onu bana yaptırdılar. 12. sağlamak.
13. olmak. 14. başarıya ulaştırmak: This will either make you or
break you. Bu seni ya başarıya ulaştıracak, ya da batıracak. 15.
(yol) almak, katetmek. 16. varmak, ulaşmak: The bus driver hopes he
can make Antalya by ten o´clock tonight. Otobüs şoförü Antalya´ya
bu gece saat onda varabileceğini umuyor. 17. yetişmek: I wasn´t
able to make the eight-thirty boat. Sekiz otuz vapuruna
yetişemedim. 18. erişmek. 19. elek. (devreyi) kapatmak, tamamlamak.
20. inşa etmek. |
| make a go of |
(bir işyerini) başarılı bir şekilde idare etmek. |
| make a bed |
yatak yapmak. |
| make a beeline for/to |
-e hemen gitmek. |
| make a big splash |
k. dili büyük bir sükse yapmak; dikkatleri üzerine
çekmek. |
| make a bolt for |
fırlayıp (bir yere) doğru koşmak. |
| make a botch of |
(bir işi) berbat/rezil etmek. |
| make a clean breast of |
k. dili içini dökmek. |
| make a clean breast of it |
her şeyi itiraf etmek. |
| make a commitment |
(to) (-e) söz vermek. |
| make a decision |
karar vermek, karar almak. |
| make a detour |
varyanttan gitmek. |
| make a difference |
farketmek. |
| make a display |
gösteriş yapmak. |
| make a face |
yüzünü gözünü buruşturmak. |
| make a face |
suratını buruşturmak, somurtmak. |
| make a faux pas |
pot kırmak, falso yapmak. |
| make a fire |
ateş yakmak. |
| make a fool of |
(birini) maskaraya çevirmek, rezil etmek. |
| make a fuss about |
-i mesele yapmak. |
| make a fuss over |
-in üzerine titremek; -i baş tacı etmek. |
| make a good/bad impression on s.o. |
birinde iyi/kötü bir izlenim bırakmak. |
| make a grab for |
-e elini atmak. |
| make a hash of |
k. dili -i bozmak, -i iyice karıştırmak; -i yüzüne gözüne
bulaştırmak. |
| make a hit |
1. üstün başarı sağlamak. 2. çok beğenilmek. |
| make a mess of |
1. (bir yeri) dağıtmak. 2. -i berbat etmek. |
| make a mistake |
yanlış yapmak, hata etmek/işlemek. |
| make a motion |
önerge vermek, teklifte bulunmak. |
| make a mountain out of a molehill |
habbeyi kubbe yapmak, pireyi deve yapmak. |
| make a mountain out of a molehill |
habbeyi kubbe yapmak, pireyi deve yapmak. |
| make a muck of |
İng., k. dili -i berbat etmek. |
| make a name for o.s. |
ad yapmak. |
| make a night of it |
sabaha kadar eğlenmek. |
| make a night of it |
k. dili felekten bir gece çalmak. |
| make a nuisance of o.s. |
baş belası olmak. |
| make a pass at |
(birine) duyulan erotik hisleri belli etmek, pas
vermek. |
| make a play for |
k. dili 1. -i ayartmaya çalışmak. 2. -i kazanmaya
çalışmak. |
| make a point |
mim koymak. |
| make a point |
bak. |
| make a point of |
(bir şey yapmaya) dikkat etmek; (bir şey yapmayı) ihmal
etmemek. |
| make a practice of doing s.t. |
bir şeyi âdet edinmek. |
| make a profit (on) |
(-den) kâr etmek. |
| make a show of |
... gibi yapmak, -mişçesine davranmak: They made a show
of resistance. Karşı koyar gibi yaptılar. |
| make a stab at |
k. dili -i denemek: He made a stab at conversation. Sohbet
etmeyi denedi. |
| make a stand |
(against) (düşmana karşı) direnmek, direnerek
savaşmak. |
| make a swing through |
k. dili (bir bölgede) küçük bir tur yapmak. |
| make a travesty of |
-i gülünç/rezil bir hale sokmak. |
| make a vow to do s.t. |
bir şey yapmaya ant içmek. |
| make a wish |
dilekte bulunmak; niyet tutmak. |
| make a wry face |
yüzünü ekşitmek/buruşturmak. |
| make after |
k. dili takip etmek, kovalamak. |
| make allowance for |
-i hesaba katmak. |
| make amends to s.o. for s.t. |
1. bir şeyin zararını telafi etmek. 2. birinden bir şey için
özür dilemek. |
| make an example of |
ibret olsun diye -i cezalandırmak. |
| make an example of s.o. |
birini ibret olsun diye cezalandırmak. |
| make an exhibition of o.s. |
kendini rezil etmek. |
| make as if |
yapar gibi görünmek. |
| make away with |
-i alıp götürmek, -i yürütmek. |
| make believe |
-i (bir şey) olarak düşünmek/hayal etmek: Make believe
you´re a king. Kendini kral olarak düşün. |
| make bold |
cüret göstermek, cesaret etmek. |
| make bold to |
-e cesaret etmek, -e cüret etmek. |
| make both ends meet |
geliri gidere denkleştirmek. |
| make both ends meet |
kazancı masrafına yetişmek, idare etmek. |
| make capital of |
-i kendi çıkarına kullanmak, -i istismar etmek. |
| make common cause with |
(bir uğurda) ... ile birlikte hareket etmek. |
| make do with |
ile idare etmek, ile yetinmek. |
| make do with |
ile yetinmek, ile idare etmek. |
| make eyes at |
-e kaş göz etmek. |
| make eyes at |
gözle flört etmek. |
| make faces |
alay ederek yüzünü gözünü tuhaf şekillere
sokmak. |
| make for home |
evin yolunu tutmak, eve koşmak. |
| make free with |
1. (başkasının malı olan bir şeyi) izin almadan
kullanmak. 2. (bir kadına) fazla samimi davranmak. |
| make friends with |
ile arkadaş olmak. |
| make fun of |
ile eğlenmek, ile alay etmek. |
| make fun of/poke fun at |
(bir kimse) ile alay etmek. |
| make good |
başarılı olmak. |
| make good |
1. on (sözü) yerine getirmek. 2. (zararı) ödemek. 3.
başarılı olmak. |
| make good one´s charge |
iddiasını kanıtlamak. |
| make good one´s escape |
kaçmayı başarmak. |
| make good time |
(yolu) hızla katetmek: We made good time between Edremit
and Burhaniye. Edremit´le Burhaniye arasındaki yolu hızla
katettik. |
| make great strides |
k. dili (bir işte) hızla ilerlemek, çok yol
katetmek. |
| make haste |
acele etmek. |
| make havoc of |
-i harabeye çevirmek. |
| Make hay while the sun shines. |
Yağmur yağarken küpünü doldur. |
| make headway |
ilerlemek. |
| make heavy weather of |
k. dili (bir işi) fazlasıyla büyütüp bin bir güçlükle
yapmak. |
| make inroads in |
-de ilerleme kaydetmek. |
| make inroads on |
1. -i azaltmak: It´s made inroads on our stock. Stokumuzu
azalttı. 2. (bir piyasanın) bir payını elde etmek. 3. (soyut bir
şeye) zarar vermek, darbe indirmek. |
| make it |
k. dili 1. yetişmek, zamanında varmak. 2. başarmak. 3.
hayatta başarılı olmak; köşeyi dönmek. |
| Make it snappy! |
k. dili Çabuk ol! |
| make life miserable for |
(birine) çok çektirmek, (birinin) ensesinde boza pişirmek. |
| make light of |
-e önem vermemek, -i hafife almak. |
| make like |
argo taklidini yapmak. |
| make little of |
-i küçümsemek, -i önemsememek. |
| make love |
sevişmek, aşk yapmak. |
| make love |
1. sevişmek, aşk yapmak. 2. to -e kur yapmak. |
| make mention of |
-den bahsetmek, -den söz etmek, -in sözünü etmek, -i
anmak. |
| make merry |
eğlenmek. |
| make mincemeat of |
-i paramparça etmek. |
| make much of |
1. -in fazlasıyla üstünde durmak, -i fazlasıyla
önemsemek. 2. (birine) tezahürat yaparak sevgisini belirtmek. |
| make no bones about |
k. dili -i açıkça söylemek. |
| make no bones about |
k. dili 1. -e hiç itiraz etmemek. 2. -i hiç gizlememek,
-i gizlemeye çalışmamak. 3. -de hiç tereddüt etmemek, -den hiç
çekinmemek. |
| make no pretensions to |
... iddiasında olmamak. |
| make noises about |
k. dili -den bahsetmek. |
| make nothing of |
1. -e önem vermemek. 2. -i anlayamamak. |
| make o.s. conspicuous |
dikkati üzerine çekmek. |
| make o.s. presentable |
kendine bir çekidüzen vermek: I went upstairs to make myself
presentable before the guests arrived. Misafirler gelmeden önce
yukarı çıkıp kendime çekidüzen verdim. |
| make o.s. scarce |
k. dili ortadan kaybolmak. |
| make of |
1. -den anlamak: What do you make of this? Bundan ne
anlıyorsunuz? 2. -e anlam vermek: I couldn´t make anything of his
behavior. Onun davranışına hiçbir anlam veremedim. |
| make off |
sıvışmak, kaçmak. |
| make off with |
-i aşırmak, -i çalıp kaçmak. |
| make one´s blood boil |
k. dili çok kızdırmak, çok öfkelendirmek, kanına
dokunmak. |
| make one´s blood run cold |
k. dili tüylerini ürpertmek. |
| make one´s deposition |
yeminle yazılı ifade vermek. |
| make one´s eyes water |
gözlerini yaşartmak. |
| make one´s heart bleed |
-in kalbini kırmak, -i üzmek. |
| make one´s living |
geçimini kazanmak. |
| make one´s mark |
ün kazanmak, isim yapmak. |
| make one´s mouth water |
ağzını sulandırmak, imrendirmek. |
| make one´s mouth water |
ağzını sulandırmak. |
| make one´s point |
ne demek istediğini yeterince anlatmak: You´ve made your
point; now sit down! Ne demek istediğini anladık; otur
artık! |
| make one´s presence felt |
varlığını hissettirmek. |
| make one´s rounds |
1. (doktor) viziteye çıkmak: The doctor is making his rounds.
Doktor viziteye çıktı. 2. (bekçi) devriye gezmek: The watchman is
making his rounds. Bekçi devriye geziyor. |
| make one´s toilet |
tuvaletini yapmak. |
| make one´s way |
ileri gitmek, ilerlemek. |
| make one´s will |
vasiyetini yazmak/yazdırmak. |
| make or break |
ya kazanmak ya da batırmak. |
| make out |
1. (ne olduğunu) kestirmek, çıkarmak; seçmek, farketmek.
2. anlam çıkarmak, anlamak. 3. okumak, çözmek. 4. yazmak. 5.
başarmak. 6. geçinmek, idare etmek. |
| make out a case for |
(bir iddianın) savunulabilecek yanlarını
bulmak. |
| make over |
1. yenilemek. 2. to -e devretmek. |
| make overtures |
1. to -e girizgâhta bulunmak. 2. for -e razı olduğunu belirten
bazı adımlar atmak. |
| make peace |
barışmak. |
| make peace with |
ile barışmak. |
| make progress |
1. ilerlemek. 2. (hasta) iyiye doğru gitmek. |
| make ready for |
(bir şey için) hazırlamak. |
| make redundant |
1. işten çıkarmak. 2. gereksiz kılmak. |
| make reference to |
-den söz etmek, -den bahsetmek. |
| make room for |
-e yer açmak. |
| make room for s.o. |
biri için yer açmak. |
| make s.o. a curtsy |
(kadın) birine reverans yapmak. |
| make s.o. a proposition |
birine bir teklifte bulunmak. |
| make s.o. look sick |
k. dili birini gölgede bırakmak, birini çok geride bırakmak,
birinin pabucu dama atılmak. |
| make s.o. see reason |
birinin aklını başına getirmek. |
| make s.o. see stars |
k. dili birini bir yumrukla sersemletmek. |
| make s.o. sick |
1. birini hasta etmek. 2. birinin midesini bulandırmak.
3. k. dili birini kızdırmak. 4. k. dili birini tiksindirmek,
birinin midesini bulandırmak. |
| make s.o. thirsty |
birini susatmak. |
| make s.o. turn in his grave |
(mezarında) birinin kemiklerini sızlatmak. |
| make s.o.´s acquaintance |
biriyle tanışmak. |
| make s.o.´s hackles rise |
birini öfkelendirmek. |
| make s.t. clear |
bir şeyi belli etmek, bir şeyi belirtmek. |
| make s.t. into |
bir şeyi -e dönüştürmek: Don´t make this into a big deal!
Bunu mesele yapma! |
| make s.t. over to |
bir şeyi (birinin) üstüne yapmak. |
| make s.t. public |
bir şeyi herkese/halka/kamuya bildirmek; bir şeyi ilan
etmek. |
| make s.t. tingle |
1. bir şeyi tatlı bir şekilde ürpertmek: Such music makes
one´s flesh tingle. Bu tür müzik insana tatlı bir ürperti veriyor.
2. bir şeyi çınlatmak. |
| make sail |
sefere çıkmak. |
| make sense |
1. anlamı olmak: Does this poem make sense? Bu şiirin
anlamı var mı? 2. mantıklı olmak. |
| make sense out of |
-den anlam çıkarmak. |
| make shift |
varolanla idare etmek. |
| make shift with |
ile idare etmek. |
| make short work of |
1. -i çabucak bitirmek. 2. -i bir çırpıda yemek. 3. -i
çabucak yenmek, -i bir hamlede alt etmek. 4. (birinin) problemini
çabucak halletmek. |
| make short work of |
k. dili 1. (bir şeyi) yiyivermek, çabucak yemek, silip
süpürmek. 2. çabuk bitirmek. 3. (biri) (biriyle) olan işini çabucak
bitirmek/halletmek: He made short work of those salesmen. O
pazarlamacılarla olan görüşmesini çabucak bitirdi. 4. (birini)
kolaylıkla pes ettirmek/yenmek. |
| make small talk |
k. dili havadan sudan konuşmak, hoşbeş etmek. |
| make sure |
emin olmak için gerekeni yapmak: Make sure the door is
locked! Kapıyı kontrol et!/Kapı kilitli mi, bir bak! Make sure he
doesn´t come! Ne yapıp yapıp onun gelmesini engelle! |
| make sure of |
1. (bir şeyin) doğru olup olmadığından emin olmak. 2.
Emri pekiştirmek için kullanılır: Make sure she´s here at eight! Ne
yapıp edip onun saat sekizde burada olmasını sağla! Make sure the
door is locked before you go to bed! Yatmadan önce kapının kilitli
olduğundan emin ol! |
| make the best of |
azami derecede yararlanmak. |
| make the best of a bad situation |
kötü bir durum karşısında idare etmeye
çalışmak. |
| make the fur fly |
k. dili 1. adamakıllı dövmek, dayak atmak. 2. sert bir
şekilde azarlamak, haşlamak, zılgıt vermek. |
| make the grade |
başarmak. |
| make the most of s.t. |
bir şeyden azami derecede faydalanmak. |
| make the supreme sacrifice |
canını feda etmek. |
| make things lively for s.o. |
birinin başına iş açmak. |
| make time |
(with) k. dili (biriyle) flört etmek. |
| make to order |
ısmarlama yapmak. |
| make up |
1. düzenlemek, hazırlamak. 2. oluşturmak. 3. uydurmak,
icat etmek. 4. bir araya getirmek, toplamak, tamamlamak. 5. for -i
telafi etmek. 6. makyaj yapmak, boyanmak. |
| make up for lost time |
kaybedilen zamanı telafi etmek. |
| make up for lost time |
kaybedilen zamanı telafi etmek. |
| make up one´s mind |
1. karara varmak. 2. to -i aklına koymak, -e karar
vermek. |
| make up one´s mind |
1. karara varmak. 2. to -i aklına koymak, -e karar
vermek. |
| make up to/with |
k. dili -in gözüne girmeye çalışmak, ile
barışmak. |
| make use of |
-i kullanmak, -den yararlanmak. |
| make water |
k. dili su dökmek, işemek. |
| make waves |
k. dili problem yaratmak. |
| make way |
(for) yol vermek, yol açmak. |
| make way for |
-e yol açmak, -e yol vermek. |
| Make yourself at home. |
1. Kendi evinizdeymiş gibi hareket edin. 2. Rahatınıza
bakın. |
| make/strike a bargain |
anlaşmaya varmak, mutabık kalmak. |
| make-believe |
i. hayal, hayal ürünü. s. hayali, hayal ürünü olan. |
| makeshift |
i. geçici çare. s. geçici, eğreti. |
| makeup |
i. 1. makyaj. 2. karakter, özyapı; yaradılış. 3. matb.
mizanpaj, sayfa düzeni. 4. k. dili bütünleme, ikmal, bütünleme
sınavı. |
| makeup exam |
bütünleme sınavı. |
| making |
i. |
| makings |
i., çoğ. malzeme. |
| malabsorption |
i. kötü emilim. |
| maladjusted |
s. uyumsuz, intibaksız. |
| maladjustment |
i. uyumsuzluk, intibaksızlık. |
| maladministration |
i. kötü yönetim. |
| maladroit |
s. beceriksiz, eli işe yakışmaz, sakar. |
| malady |
i. hastalık. |
| Malagasy |
i. (çoğ. Mal.a.gas.y), s. 1. Malgaş. 2. Malgaşça. |
| malaise |
i. kırıklık, keyifsizlik. |
| malaria |
i. sıtma, malarya. |
| Malawi |
i. Malavi. |
| Malawian |
i. Malavili. s. 1. Malavi, Malavi´ye özgü. 2. Malavili. |
| Malay |
i., s. 1. Malay. 2. Malayca. |
| Malaysia |
i. Malezya. |
| Malaysian |
i. Malezyalı. s. 1. Malezya, Malezya´ya özgü. 2.
Malezyalı. |
| malcontent |
s. hoşnutsuz, memnun olmayan, tatmin olmayan. i. hoşnutsuz
kimse. |
| Maldive |
i. the --s çoğ. Maldiv Adaları. |
| Maldivian |
i. Maldivli. s. 1. Maldiv, Maldiv Adaları´na özgü. 2.
Maldivli. |
| male |
s., i. erkek. |
| male chauvinism |
erkek şovenizmi. |
| male prostitute |
erkek fahişe. |
| malediction |
i. lanet, beddua. |
| malefactor |
i. 1. suçlu kimse. 2. kötülük eden kimse. |
| malevolence |
i. kötü niyet. |
| malevolent |
s. kötü niyetli, hain. |
| malevolently |
z. kötü niyetle. |
| malformation |
i. kusurlu oluşum, sakatlık. |
| Mali |
i. Mali. |
| Malian |
i. Malili. s. 1. Mali, Mali´ye özgü. 2. Malili. |
| malice |
i. kötü niyet. |
| malicious |
s. kötü niyetli. |
| maliciously |
z. kötü niyetle. |
| malign |
s. 1. kötü, zararlı. 2. kötücül (kimse). 3. kötücül, habis
(ur/hastalık). f. kötülemek, hakkında kötü sözler söylemek. |
| malignant |
s. 1. kötücül, kötü yürekli. 2. uğursuz. 3. tıb. kötücül,
habis. |
| malignant tumor |
kötücül ur. |
| mall |
i. 1. kapalı alışveriş merkezi, kapalı çarşı. 2. ağaçlık
yol. |
| mallard |
i., zool. yeşilbaş. |
| malleable |
s. 1. dövülgen (maden). 2. yumuşak başlı, uysal. |
| mallet |
i. 1. tokmak. 2. spor sopa. |
| mallow |
i., bot. ebegümeci. |
| malnutrition |
i. 1. yetersiz beslenme. 2. kötü beslenme, dengesiz
beslenme. |
| malodorous |
s. pis kokulu. |
| malpractice |
i. 1. yolsuzluk, görevi kötüye kullanma. 2. büyük hata yaparak
hastaya/müvekkile zarar verme. |
| malpractice suit |
huk. mesleki hata davası. |
| malt |
i. çimlendirilmiş arpa, malt. f. 1. (arpa veya başka tahıldan)
malt yapmak. 2. malt haline gelmek. |
| Malta |
i. Malta. |
| Malta fever |
maltahumması. |
| Maltese |
i. 1. (çoğ. Mal.tese) Maltalı. 2. Maltaca. s. 1. Malta,
Malta´ya özgü. 2. Maltaca. 3. Maltalı. |
| maltose |
i. maltoz. |
| maltreat |
f. kötü davranmak, eziyet etmek. |
| maltreatment |
i. kötü davranma. |
| mama |
i., k. dili anne. |
| mamma |
i., k. dili, bak. mama. |
| mammal |
i. memeli hayvan. |
| mammoth |
i., zool. mamut. s. devasa, muazzam. |
| man 1 |
çoğ. men (men) i. 1. adam, erkek. 2. insan, insanoğlu. 3.
(erkek) hizmetkâr. 4. biri, kimse, şahıs, kişi. 5. satranç, dama
taş. |
| man 2 |
ünlem, k. dili 1. Bir erkeğe hitap ederken bir sözü vurgulamak
için kullanılır: Man, what a game! Aman Allahım, ne harika bir maç!
2. Hitap edilen erkeğin ismi yerine kullanılır: Look man, you can´t
do that! Bak oğlum, onu yapamazsın! Hey man, what´s happening? Ne
oluyor lan? |
| man 3 |
f. (--ned, --ning) (belirli bir iş için) yeterince insan olmak:
Do you have enough soldiers to man those defenses? O tahkimatı
savunmak için yeterince askerin var mı? |
| man about town |
tiyatro ve gece kulübüne sıkça giden adam. |
| Man alive! |
Yahu!/Be adam! |
| man and wife |
karı koca. |
| man of letters |
1. yazar; edebiyatçı, yazıncı. 2. bilim adamı. |
| man of letters |
1. yazar; edebiyatçı, yazıncı. 2. bilim adamı. |
| man of substance |
zengin adam. |
| man of the world |
görmüş geçirmiş adam. |
| Man overboard! |
Yetişin! Adam denize düştü. |
| man to man |
erkek erkeğe, samimi olarak, açıkça. |
| manacle |
i., gen. çoğ. kelepçe. f. kelepçe takmak, kelepçelemek. |
| manage |
f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. -i becermek; to -i -ebilmek, -i
becermek: How´d you manage to get here? Sen buraya nasıl
gelebildin? 3. kullanmak. 4. (ev, insan v.b.´ni) çekip çevirmek. 5.
(hayvan) terbiye etmek. 6. düzenlemek. 7. kontrol etmek. 8. işini
uydurmak, işini çevirmek. 9. idare etmek, geçinip gitmek, şöyle
böyle geçinmek. |
| manage money |
parayı idare etmek. |
| manageable |
s. 1. yönetilebilir, idare edilebilir. 2. kontrol edilebilir.
3. kullanışlı. 4. gerçekleştirilebilen, yerine getirilebilen. 5.
şekle girebilen (saç). |
| management |
i. 1. yönetim, idare. 2. yönetim kurulu. |
| manager |
i. 1. yönetmen, müdür, direktör. 2. yönetici, idareci. 3.
menajer, bir sanatçı veya spor takımının işlerini yöneten
kimse. |
| managerial |
s. yönetimsel. |
| managerial decision |
yönetim kararı. |
| managerial position |
yönetim mevkii. |
| managerial staff |
yönetim kadrosu. |
| Manchu |
i., s. 1. Mançu. 2. Mançuca. |
| Manchuria |
i. Mançurya. |
| Manchurian |
i. Mançuryalı. s. 1. Mançurya, Mançurya´ya özgü. 2.
Mançuryalı. |
| mandarin |
1. mandalina. 2. king, kink. |
| mandarin duck |
çinördeği. |
| mandarin orange |
1. mandalina. 2. king, kink. |
| mandate |
i. 1. emir, ferman. 2. pol. manda. |
| mandatory |
s. mecburi, zorunlu. i. 1. mandater, mandacı. 2. vekil. |
| mandolin |
i. mandolin. |
| mandrake |
i., bot. adamotu, kankurutan, adamkökü, abdüsselamotu,
hacılarotu, köpekelması. |
| mane |
i. yele. |
| maneuver |
i. 1. manevra. 2. hile, dolap. f. 1. manevra yaparak/birtakım
hareketlerle -i (belirli bir yere) getirmek: He maneuvered the car
into the parking space. Manevra yaparak arabayı park yerine soktu.
2. (bir amaca ulaşmak için) birtakım manevralar yapmak. |
| maneuvers |
i., çoğ., ask. manevralar: |
| manful |
s. cesur, mert, yiğit, erkekçe. |
| manfully |
z. cesaretle, mertçe, yiğitçe, erkekçe. |
| manganese |
i. manganez, mangan. |
| mange |
i. (hayvanlarda) uyuz hastalığı. |
| manger |
i. (ahırda) yemlik. |
| mangle |
f. 1. korkunç bir şekilde yaralamak. 2. parçalamak. 3.
bozmak. |
| mango |
i. (çoğ. --es/--s) hintkirazı, mango. |
| mangosteen |
i., bot. mangostan. |
| mangrove |
i., bot. mangrov, rizofora, hindistansakızağacı. |
| mangy |
s. 1. uyuz (hayvan). 2. pis, iğrenç, tiksinti veren. |
| manhandle |
f. 1. tartaklamak. 2. kol kuvvetiyle/var kuvvetiyle (bir şeyi)
çekmek/hareket ettirmek/götürmek/taşımak. |
| manhole |
i. rögar, baca, kontrol deliği, bakmalık. |
| manhole cover |
rögar kapağı. |
| mania |
i. 1. ruhb. mani. 2. for -e aşırı düşkünlük, -e tutku. |
| maniac |
s., i. manyak, çılgın, deli. |
| maniacal |
s. 1. çılgın. 2. manyakça. |
| manic-depressive |
s., i., ruhb. manik-depresif. |
| manicure |
i. manikür. f. manikür yapmak. |
| manicurist |
i. manikürcü. |
| manifest 1 |
i. manifesto, gümrük bildirgesi. |
| manifest 2 |
s. belli, açık. f. açıkça göstermek, belirtmek. |
| manifest itself |
kendini belli etmek, kendini göstermek. |
| manifestation |
i. 1. alamet, belirti, gösterge. 2. açıkça gösterme. 3.
gösteri. |
| manifestly |
z. açıkça. |
| manifesto |
i. (çoğ. --es) 1. bildiri, tebliğ, beyanname. 2. pol. parti
programı. |
| manifold |
s. türlü türlü, pek çok ve çeşitli. i., oto. manifolt. |
| manikin |
i. manken. |
| manipulate |
f. 1. elle hareket ettirmek. 2. kullanmak, hareket ettirmek,
çalıştırmak, işletmek. 3. kendi çıkarları için kullanmak. 4. hile
yaparak (fiyatları) istediği şekilde değiştirmek. |
| manipulation |
i. 1. elle hareket ettirme. 2. kullanma, hareket ettirme,
çalıştırma, işletme. 3. kendi çıkarları için kullanma. 4. hile
yaparak (fiyatları) istediği şekilde değiştirme. |
| manipulative |
s. 1. kendi çıkarları için başkalarını kullanan, çıkarcı
(kimse). 2. çıkarcı (davranış). 3. hileli. 4. el becerisine ait. 5.
elle hareket ettirmeye özgü. |
| mankind |
i. insanlık, beşeriyet, insanoğulları. |
| manly |
s. 1. erkeğe yakışan, erkekçe. 2. mert, yiğit. |
| manmade |
s. insan işi; fabrika işi; insan tarafından yapılan. |
| mannequin |
i. manken. |
| manner |
i. 1. tavır. 2. usul. 3. çeşit. 4. çoğ. görgü, terbiye. 5. çoğ.
örf, töre. |
| manner of life |
yaşam biçimi, yaşayış tarzı. |
| mannered |
s. yapmacıklı, yapma tavırlı. |
| mannerism |
i. bir kişiye özgü hareket, tavır veya ifade tarzı. |
| mannerly |
s. terbiyeli. |
| manoeuvre |
i., f., İng., bak. maneuver. |
| manoeuvres |
i., çoğ., İng., ask., bak. maneuvers. |
| man-of-war |
çoğ. men-of-war (men´ıvwôr´) i. 1. iri bir tür denizanası. 2.
tar. savaş gemisi. |
| manor |
i. malikâne, köşk. |
| manor house |
malikâne, köşk. |
| manpower |
i. 1. insan gücü. 2. işgücü. 3. işçi sayısı, personel. |
| mansard |
i. |
| mansard roof |
mansart çatı, mansart. |
| manse |
i. papaz lojmanı, papaz evi. |
| manservant |
çoğ. men.ser.vants (men´sırvınts) i. uşak; (erkek)
hizmetkâr. |
| mansion |
i. konak; kâşane; köşk; malikâne. |
| manslaughter |
i. önceden tasarlamadan adam öldürme, kasıtsız cinayet. |
| mantle |
i. 1. kolsuz manto. 2. örtü, örten şey. 3. lüks gömleği. 4.
jeol. çekirdek kabuğu. 5. anat. örtenek. |
| manual |
s. 1. ele ait. 2. elle yapılan; elle çalıştırılan. i. 1.
elkitabı, kılavuz. 2. müz. (orgda) klavye. |
| manual labor |
1. amelelik. 2. ağır iş. |
| manually |
z. el ile. |
| manufacture |
i. 1. imal, yapım. 2. mamul, yapılmış eşya/yiyecek. f. 1. imal
etmek, yapmak. 2. (bahane) uydurmak. |
| manure |
i. gübre. f. gübrelemek. |
| manuscript |
i. 1. yazma, el yazması. 2. müsvedde. |
| Manx |
i. Manca. s. 1. Man, Man Adası´na özgü. 2. Manca. |
| Manx cat |
mankedisi. |
| Manxman |
çoğ. Manx.men (mängks´mîn) i. Manlı erkek, Manlı. |
| Manxwoman |
çoğ. Manx.wom.en (mängks´wîmîn) i. Manlı kadın, Manlı. |
| many |
s. (more, most) çok, bir hayli. i. bir çoğu. |
| many a time |
çok kere. |
| Many thanks! |
k. dili Çok teşekkür!/Çok mersi! |
| Many´s the time .... |
Çok kez ...: Many´s the time I´ve wanted to call you. Çok
kez sana telefon etmek istedim. |
| many-colored |
s. çok renkli, rengârenk. |
| manyplies |
i., zool. kırkbayır. |
| many-sided |
s. 1. mat. çokyüzlü; çokkenar. 2. çok yönlü. |
| map |
i. harita, plan. f. (--ped, --ping) 1. haritasını yapmak. 2.
out ayrıntılarıyla planlamak. |
| maple |
i. akçaağaç, isfendan. |
| maple sugar |
akçaağaç şekeri. |
| maple syrup |
akçaağaç pekmezi. |
| maquis |
i., bot. maki. |
| mar |
f. (--red, --ring) bozmak, mahvetmek. |
| Mar |
kıs. March. |
| marabou |
i. (çoğ. --s/mar.a.bou) murabutkuşu, murabut,
marabut. |
| marabou stork |
murabutkuşu, murabut, marabut. |
| marabout |
i. 1. murabıt, murabut. 2. murabutkuşu, murabut, marabut. |
| maraschino |
i. 1. maraskino, marasken (likör). 2. maraska, marask, maraska
kirazı. |
| maraschino cherry |
maraska, marask, maraska kirazı. |
| marathon |
i. maraton. |
| maraud |
f. çapulculuk amacıyla akın etmek, çapulculuk etmek. |
| marauder |
i. çapulcu, yağmacı. |
| marble |
i. 1. mermer. 2. bilye, misket. 3. çoğ. misket oyunu. s.
mermer, mermerden yapılmış. f. ebrulamak. |
| marbled |
s. 1. ebrulu. 2. mermer döşeli. |
| March |
i. mart ayı. |
| march |
i. 1. (topluca) yürüyüş. 2. ilerleme, gidiş. 3. müz. marş. f.
1. (topluca) yürüyüş yapmak. 2. ilerlemek. |
| marchioness |
i. markiz, markinin karısı. |
| march-past |
i. geçit töreni. |
| mare |
i. kısrak. |
| margarine |
i. margarin. |
| margin |
i. 1. kenar, sınır. 2. tic. maliyet fiyatı ile satış fiyatı
arasındaki fark. 3. tic. ihtiyat akçesi, marj. 4. sayfa kenarındaki
boşluk, marj. |
| margin of safety |
emniyet payı, hava payı. |
| marginal |
s. 1. kenarda olan. 2. kenarda yazılı, marjinal. 3. pek az: It
is of marginal importance. Pek az önemi var. 4. ekon., sosyol.,
ruhb. marjinal. |
| marigold |
i., bot. kadifeçiçeği. |
| marijuana |
i. 1. marihuana. 2. bot. hintkeneviri, kenevir, kendir. |
| marina |
i. yat limanı, marina. |
| marinate |
f. (eti yumuşatmak için) zeytinyağlı salamurada bırakmak. |
| marine |
s. 1. denize ait, denizle ilgili. 2. denizciliğe ait. 3. deniz
kuvvetlerine ait. i. 1. denizcilik. 2. denizci, deniz askeri. |
| mariner |
i. 1. gemici. 2. denizci. |
| mariner´s compass |
gemici pusulası. |
| marital |
s. evlenmeye ait, evlilikle ilgili. |
| marital rights |
evlilikte karı kocaya tanınan haklar. |
| marital status |
medeni hal. |
| maritime |
s. 1. deniz kıyısında olan; denize yakın. 2. denizle ilgili;
denizcilikle ilgili. 3. denizciye özgü. |
| maritime law |
deniz hukuku. |
| marjoram |
i., bot. mercanköşk, merzengûş, şile. |
| mark 1 |
i. 1. işaret, marka, alamet. 2. damga. 3. iz. 4. nişan, hedef.
5. norm, standart. 6. ün, şöhret. 7. (derste) not, numara. 8. leke;
çizik. 9. yara yeri, iz. 10. spor başlama çizgisi. 11. k. dili av,
saf kimse. |
| mark 2 |
f. 1. işaretlemek. 2. damga vurmak, damgalamak. 3. göstermek,
belirtmek. 4. çizmek, yazmak. 5. not vermek. 6. dikkat etmek,
dikkate almak, hesaba katmak. 7. etiketlemek. |
| mark 3 |
i. mark, Alman markı. |
| mark down |
1. -in fiyatını indirmek. 2. not etmek,
kaydetmek. |
| mark off |
sınırlarını çizmek. |
| mark out |
1. sınırlarını çizmek. 2. planını yapmak. 3. seçip
ayırmak. |
| mark time |
yerinde saymak. |
| mark up |
1. çizmek. 2. -in fiyatını
yükseltmek/artırmak. |
| marked |
s. 1. göze çarpan, belirgin. 2. işaretli. |
| markedly |
z. önemli derecede. |
| marker |
i. 1. markacı. 2. işaret, damga. |
| market |
i. 1. pazar, çarşı. 2. piyasa. 3. for -e talep, -e rağbet. f.
1. pazarlamak. 2. satışa çıkarmak. 3. çarşıda alışveriş
etmek. |
| market garden |
bostan. |
| market value |
piyasa değeri, piyasa fiyatı. |
| market value |
piyasa fiyatı. |
| marketable |
s. 1. pazarlanabilir. 2. kolaylıkla satılabilir. |
| marketing |
i. 1. alışveriş. 2. pazarlama. |
| marketplace |
i. pazar yeri. |
| marksman |
çoğ. marks.men (marks´mîn) i. nişancı. |
| marksmanship |
i. nişancılık. |
| markup |
i. 1. alış ve satış fiyatları arasındaki fark. 2. fiyat
artışı. |
| marl |
i., jeol. marn, pekmez toprağı. |
| marmalade |
i. marmelat. |
| marmot |
i., zool. dağsıçanı, marmot. |
| maroon 1 |
i., s. kestane rengi, maron. |
| maroon 2 |
f. (birini) ıssız bir adaya/kıyıya bırakmak. |
| marquee |
i. 1. (kapı önündeki) markiz. 2. büyük çadır, otağ. |
| marquess |
i., bak. marquis. |
| marquis |
i. marki. |
| marquise |
i. markiz. |
| marriage |
i. 1. evlenme. 2. evlenme töreni. 3. evlilik. 4.
birleşme. |
| marriage certificate |
evlenme cüzdanı. |
| marriage licence |
nikâh kâğıdı, evlenme izni. |
| marriage vows |
evlilik sözü. |
| marriageable |
s. evlenecek yaşta, yetişmiş. |
| married |
s. 1. evli. 2. to ile evli. 3. evliliğe/evlilere özgü. |
| married life |
evlilik yaşamı. |
| marrow |
i. 1. anat. ilik. 2. öz. 3. İng. sakızkabağı, kabak. |
| marrowbone |
i. iliği çok olan kemik. |
| marry |
f. 1. evlenmek; evlendirmek. 2. evermek. 3. birleşmek;
birleştirmek. |
| Mars |
i., gökb. Merih, Mars. |
| marsh |
i. bataklık. |
| marsh crocodile |
hinttimsahı. |
| marshal |
i. 1. ask. mareşal. 2. teşrifatçı, protokol görevlisi. 3. polis
müdürü. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. sıraya koymak, sıralamak,
dizmek. 2. önüne düşüp götürmek. |
| marshmallow |
i. 1. hatmi. 2. lokuma benzer şekerleme. |
| marshy |
s. 1. bataklığa özgü. 2. bataklık gibi. 3. bataklı. |
| marsupial |
s., zool. keseli. i. keseli hayvan. |
| mart |
i. çarşı, pazar. |
| marten |
i. 1. zool. ağaçsansarı, zerdeva. 2. zerdeva kürkü. |
| martial |
s. 1. savaşa özgü. 2. askeri. 3. savaşçı, savaşkan. |
| martial law |
sıkıyönetim, örfi idare. |
| martial law |
sıkıyönetim. |
| martin |
i. kırlangıç. |
| martinet |
i. disipline son derece önem veren amir, kurallara aşırı
derecede bağlı olan amir. |
| martini |
i. martini. |
| martyr |
i. şehit. f. şehit etmek. |
| marvel |
i. harika, mucize. f. (--ed/--led, --ing/--ling) hayret etmek,
şaşmak. |
| marvelous |
s. olağanüstü; harika. |
| Marxism |
i. Marksizm. |
| Marxist |
i., s. Marksist. |
| masc |
kıs. masculine. |
| mascara |
i. rimel, maskara. |
| mascot |
i. maskot. |
| masculine |
s. 1. erkeğe özgü, erkeksi. 2. dilb. eril. i., dilb. 1. eril
cins. 2. eril sözcük. |
| masculinity |
i. erkeklik. |
| mash |
i. 1. lapa. 2. bira yapmak için ezilmiş arpa ile su karışımı.
f. ezmek, püre yapmak. |
| mashed potatoes |
patates püresi. |
| masher |
i., argo askıntı, kadınlara askıntı olan erkek. |
| mask |
i. maske. f. maskelemek, gizlemek. |
| masked ball |
maskeli balo. |
| masochism |
i. mazoşizm. |
| Mason |
i. mason, farmason. |
| mason |
i. duvarcı; taşçı. |
| Masonry |
i. masonluk, farmasonluk. |
| masonry |
i. duvarcılık; taşçılık. |
| masque |
i. maskeli balo. |
| masquerade |
i. 1. maskeli balo. 2. maskeli balo kostümü. 3. (sahte bir)
gösteri. f. as kendini ... gibi göstermek, kendini ... olarak
tanıtmak. |
| mass 1 |
i. 1. ekmek ve şarap ayini, kudas. 2. bu ayine özgü müzik. |
| mass 2 |
i. 1. kütle, kitle, parça, yığın, küme. 2. fiz.
kütle. |
| mass media |
medya, kitle iletişim araçları. |
| mass meeting |
kitlesel miting. |
| mass movement |
kitle hareketi. |
| mass production |
toptan/seri üretim. |
| massacre |
i. katliam, kırım, toplukıyım. f. katletmek, kırıp
geçirmek. |
| massage |
i. masaj. f. masaj yapmak. |
| masseur |
i. masajcı, masör. |
| masseuse |
i. kadın masajcı, masöz. |
| massif |
i. dağ kitlesi. |
| massive |
s. 1. büyük ve ağır. 2. çok büyük, kocaman, koca; heybetli;
büyük çapta, muazzam. 3. iriyarı, irikıyım. 4. şiddetli (deprem,
kalp krizi v.b.). |
| mass-produce |
f. seri olarak üretmek. |
| mast |
i. direk, gemi direği. |
| master 1 |
i. 1. efendi, sahip, patron, amir. 2. üstat. 3. İng. erkek
öğretmen. 4. yönetici. 5. örnek. 6. kopya edilecek şey. 7. küçük
bey. 8. kaptan. |
| master 2 |
s. ana, temel, esas, asıl, baş. |
| master 3 |
f. 1. yenmek, üstesinden gelmek. 2. hükmetmek. 3. iyice
öğrenmek, uzmanlaşmak: Sezen´s mastered Chinese. Sezen Çinceyi çok
iyi öğrendi. |
| master builder |
mimar; kalfa. |
| master copy |
orijinal, orijinal kopya, asıl. |
| master key |
ana anahtar. |
| master key |
ana anahtar. |
| Master of Arts |
hümaniter bilimlerde master derecesi/yüksek lisans. |
| master of ceremonies |
1. protokol görevlisi, teşrifatçı. 2. sunucu,
takdimci. |
| Master of Science |
fen bilimlerinde master derecesi/yüksek
lisans. |
| master plan |
ana plan. |
| master switch |
elek. ana anahtar. |
| master touch |
1. usta eli. 2. yerinde söz/davranış. |
| masterful |
s. 1. amirane, buyurucu. 2. ustaca, ustalıklı. |
| masterly |
s. ustaca, ustalıklı. |
| mastermind |
i. bir işin beyni. f. (bir işin) beyni olmak. |
| masterpiece |
i. 1. şaheser, başyapıt. 2. harika. |
| masterstroke |
i. 1. mükemmel bir çözüm; (tartışmada) çok etkileyici bir
cevap. 2. kesin başarı. |
| mastery |
i. 1. üstünlük, hâkim olma, hâkimiyet. 2. ustalık. |
| mastic |
i. 1. damlasakızı, sakız, mastika, sakızağacından çıkarılan
reçine. 2. mastika, sakız rakısı. 3. bot. damlasakızağacı,
sakızağacı. |
| mastic tree |
bot. damlasakızağacı, sakızağacı. |
| masticate |
f. çiğnemek. |
| mastication |
i. çiğneme. |
| mastiff |
i. mastı (köpek). |
| masturbate |
f. mastürbasyon yapmak. |
| masturbation |
i. mastürbasyon. |
| mat 1 |
i. 1. hasır. 2. paspas. 3. altlık. 4. keçeleşmiş saç, kıllar,
lifler v.b. 5. (saç, kıl, lif v.b.´nde) düğüm. f. (--ted, --ting)
1. hasır ile örtmek. 2. keçeleştirmek; keçeleşmek. 3. düğümlenmek,
birbirine dolaşmak. |
| mat 2 |
i. paspartu, resim ve çerçeve arasındaki karton kenar. f.
(--ted, --ting) (resmin etrafına) paspartu geçirmek. s. mat,
donuk. |
| matador |
i. matador, boğa güreşçisi. |
| match 1 |
i. 1. eş, benzer, akran, denk. 2. uygun eş. 3. evlenme. 4. maç,
karşılaşma. f. 1. (birbirine) uymak; (birbirine) uydurmak: That tie
doesn´t match your suit. O kravat elbisene uymuyor. 2. bilg.
eşlemek, eşleştirmek, eşlendirmek. 3. karşılaştırmak. 4.
(birinden/bir şeyden) aşağı kalmamak, (biriyle) at başı gitmek. 5.
evlenmek; evlendirmek. |
| match 2 |
i. kibrit. |
| matchbox |
i. kibrit kutusu. |
| matchless |
s. eşsiz, emsalsiz, rakipsiz. |
| matchmaker |
i. çöpçatan. |
| matchmaking |
i. çöpçatanlık. |
| mate |
i. 1. eş, misil. 2. karı, koca, eş. 3. arkadaş. 4. ikinci
kaptan, muavin. f. 1. eşlemek. 2. evlendirmek; evlenmek. 3.
çiftleştirmek; çiftleşmek. 4. uymak. 5. satranç mat etmek. |
| maté |
i. mate, Paraguay çayı. |
| material |
s. 1. maddi, özdeksel. 2. bedensel. 3. önemli. 4. to -e değgin.
i. 1. madde, özdek. 2. materyal, gereç, malzeme. 3. bez, dokuma,
kumaş. |
| material well-being |
maddi refah. |
| materialise |
f., İng., bak. materialize. |
| materialism |
i. materyalizm, maddecilik, özdekçilik. |
| materialist |
i. materyalist, maddeci, özdekçi. |
| materialistic |
s. materyalist, maddeci, özdekçi. |
| materialize |
f. 1. maddileşmek; maddileştirmek. 2. gerçekleşmek. 3.
(hortlak/ruh) görünmek, peydahlanmak. |
| maternal |
s. 1. anneliğe özgü. 2. anneye yakışır. 3. anne
tarafından. |
| maternal aunt |
teyze. |
| maternal grandmother |
anneanne. |
| maternal uncle |
dayı. |
| maternity |
i. analık, annelik. |
| maternity clothes |
hamile kıyafetleri/giysileri. |
| maternity dress |
hamile elbisesi. |
| maternity hospital |
doğumevi, doğum hastanesi. |
| math |
i., k. dili matematik. |
| math |
kıs. mathematical, mathematician, mathematics. |
| mathematical |
s. 1. matematiksel, matematikle ilgili. 2. kesin, tam. |
| mathematician |
i. matematikçi. |
| mathematics |
i. matematik. |
| maths |
i., İng., k. dili matematik. |
| matinée |
i. matine. |
| mating |
i. çiftleşme; çiftleştirme. |
| mating season |
çiftleşme mevsimi. |
| matriarch |
i. aile reisi sayılan kadın. |
| matriarchal |
s. anaerkil, matriarkal, maderşahi. |
| matriarchy |
i. anaerki, maderşahilik. |
| matriculate |
f. 1. kaydetmek. 2. (özellikle üniversiteye) öğrenci olarak
kaydedilmek. |
| matriculation |
i. 1. öğrenci kaydı. 2. üniversite giriş sınavı. |
| matrimony |
i. evlenme, evlilik. |
| matrix |
çoğ. ma.tri.ces (mey´trîsiz)/--es (mey´trîksız) 1. bir nesneye
biçim veren veya dayanak olan şey. 2. anat. dölyatağı, rahim. 3.
mat., bilg., matb. matris. 4. dişi kalıp. |
| matrix printer |
bilg. matrisli yazıcı. |
| matron |
i. 1. (özellikle çocuğu olan) orta yaşlı evli kadın. 2.
(hapishanede/yetimhanede) kadın yönetici. 3. başhemşire. |
| matronly |
s. 1. ana gibi, anaç. 2. toplu, dolgun. 3. ağırbaşlı
(kadın). |
| matter 1 |
i. 1. madde, özdek. 2. mesele, sorun; konu, iş; durum. 3. önem.
4. of/for neden. |
| matter 2 |
f. önemi olmak, önem taşımak, farketmek. |
| matter-of-fact |
s. 1. gerçekçi. 2. sakin, heyecandan uzak. |
| mattress |
i. yatak, döşek, şilte. |
| mature |
f. 1. olgunlaşmak; olgunlaştırmak. 2. erginleşmek. s. 1. olgun,
ergin. 2. iyi hazırlanmış (plan, eser v.b.). 3. vadesi gelmiş,
vadesi dolmuş. |
| maturity |
i. 1. olgunluk, erginlik. 2. vade. |
| maudlin |
s. aşırı duygusal. |
| maul |
f. 1. pençe atarak yaralamak. 2. çok hırpalamak; dövmek. |
| Mauritania |
i. Moritanya. |
| Mauritanian |
i. Moritanyalı. s. 1. Moritanya, Moritanya´ya özgü. 2.
Moritanyalı. |
| Mauritian |
i. Morityuslu. s. 1. Morityus, Morityus´a özgü. 2.
Morityuslu. |
| Mauritius |
i. Morityus. |
| mausoleum |
i. mozole, anıtmezar. |
| mauve |
i. leylak rengi. s. leylak renginde olan. |
| maverick |
i. 1. damgalanmamış ve sahipsiz dana. 2. k. dili toplum
kurallarına uymayan kimse. 3. parti disiplinine uymayan
politikacı. |
| maw |
i. 1. mide; boğaz; ağız. 2. (korkunç bir yere açılan)
ağız. |
| mawkish |
s. 1. tiksindirici. 2. aşırı duygusal. |
| max |
kıs. maximum. |
| maxi |
i., k. dili maksi etek/palto. |
| maxim |
i. özdeyiş, özlü söz, vecize. |
| maximal |
s. maksimal. |
| maximum |
çoğ. --s (mäk´sımımz)/max.i.ma (mäk´sımı) i. maksimum, azami
derece, en yüksek düzey. s. maksimum, maksimal, azami. |
| May |
i. mayıs, mayıs ayı. |
| may |
yardımcı f. (might) -ebilmek, -meli, -malı
(İzin/olanak/olasılık belirtir.): May I have a drink of water? Bana
bir bardak su verir misin? He may or may not come tomorrow. Yarın
gelebilir de, gelmeyebilir de. |
| May Day |
1 Mayıs. |
| May I trouble you for the salt? |
Tuzu verebilir misiniz? |
| May I venture a suggestion? |
Bir teklifte bulunabilir miyim? |
| maybe |
z. belki, olabilir. |
| Maybe it´s all for the best. |
Belki de böylesi daha iyi olur. |
| Mayday |
i. Mayday (telsizle yapılan uluslararası imdat çağrısı). |
| mayhem |
i. kargaşa. |
| mayonnaise |
i. mayonez. |
| mayor |
i. belediye başkanı. |
| mayoress |
i. kadın belediye başkanı. |
| Maypole |
i. 1 Mayıs´ta kızların etrafında dans ettiği çiçeklerle süslü
direk. |
| maypop |
i., bot. çarkıfelek. |
| maze |
i. 1. labirent. 2. şaşkınlık, hayret. |
| mazourka |
i., bak. mazurka. |
| mazurka |
i. mazurka. |
| MC |
i. protokol görevlisi, teşrifatçı. |
| MC |
kıs. Master of Ceremonies. |
| McCoy |
i. |
| MD |
kıs. Doctor of Medicine. |
| mdse |
kıs. merchandise. |
| me |
zam. beni; bana. |
| mead |
i. mayalandırılmış bal ve sudan yapılan alkollü bir içki. |
| meadow |
i. çayır. |
| meager |
s. 1. yetersiz, eksik, az. 2. yavan, tatsız. 3. zayıf. |
| meagre |
s., İng., bak. meager. |
| meal 1 |
i. 1. elenmemiş kaba un. 2. una benzer şey. |
| meal 2 |
i. yemek. |
| mealtime |
i. yemek zamanı. |
| mealy-mouthed |
s. samimiyetsiz. |
| mean 1 |
f. (--t) 1. ... anlamına gelmek: Does that mean she´ll be late?
Yani geç mi gelecek? To the egress means to the exit. Mahrece demek
çıkışa demek. 2. amaçlamak, niyet etmek, niyetlenmek: He had meant
to come early. Erken gelmeyi amaçlamıştı. He really means to do it.
Onu yapmaya azmetti. 3. demek istemek, kastetmek: What do you mean?
Ne demek istiyorsun yani? 4. for (sözü) (birine) yöneltmek: Did you
mean that for me? O sözü bana mı yönelttin? 5. for (bir şeyi)
(biri) için yapmak/hazırlamak. |
| mean 2 |
s. 1. adi, aşağı, bayağı. 2. kötü (davranış); kötü davranan;
zalim, acımasız. 3. İng. cimri, pinti. 4. k. dili huysuz. 5. k.
dili zor, güç. 6. argo şahane, nefis. |
| mean 3 |
s. orta, vasat; ortalama. i. orta; ortalama. |
| mean business |
çok ciddi olmak, şaka yapmamak: This time she means
business. Bu kez ciddidir. |
| mean daily temperature |
günlük ortalama sıcaklık. |
| mean distance |
ortalama uzaklık. |
| mean little |
#AD? |
| mean pressure |
ortalama basınç. |
| mean solar time |
ortalama güneş zamanı. |
| mean well |
#AD? |
| meander |
f. 1. dolanmak, dolana dolana gitmek. 2. avare dolaşmak,
gezinmek. |
| meaning |
i. anlam, mana. |
| meaningful |
s. anlamlı, manalı. |
| meaningless |
s. 1. anlamsız, manasız. 2. boş, abes. |
| means |
i. 1. araç, vasıta, bir sonuca ulaşmak için kullanılan şey. 2.
servet, varlık. 3. gelir, para. |
| means of support |
birini geçindiren iş/para. |
| means of transport |
ulaşım araçları, taşıtlar. |
| means to an end |
araç, vasıta. |
| meant |
f., bak. mean. |
| meantime |
i. |
| meanwhile |
z. bu arada. |
| measles |
i. kızamık. |
| measly |
s. 1. kızamıklı. 2. k. dili çok az. 3. k. dili adi,
değersiz. |
| measure 1 |
i. 1. ölçü, miktar. 2. ölçüm, ölçme. 3. önlem, tedbir. 4.
derece. 5. şiir ölçü, vezin. 6. müz. ölçü. 7. ölçüt,
kriter. |
| measure 2 |
f. 1. ölçmek; ölçüsünü almak: Measure the height of that door
right now! O kapının yüksekliğini hemen ölç! The tailor is
measuring me for a new suit. Terzi yeni bir elbise için ölçümü
alıyor. They´re going to measure Zeki´s intelligence. Zeki´nin
zekâsını ölçecekler. 2. -in ölçüleri ... olmak: That piece of paper
measures ten centimeters by twelve centimeters. O kâğıdın ölçüleri
on çarpı on iki santimetre. |
| measure out |
ölçüp ayırmak. |
| measure up |
1. istenilen ölçülere göre/uygun olmak. 2. to ... kadar iyi
olmak: Aynur doesn´t measure up to Hülya. Aynur, Hülya kadar iyi
değil. Her performance that day didn´t measure up to her ability. O
günkü performansı asıl yeteneğinin gerisinde kaldı. |
| measured |
s. 1. ölçülü. 2. düzgün, düzenli. 3. hesaplı, ölçülü. |
| measureless |
s. ölçüsüz, sınırsız, hesapsız. |
| measurement |
i. 1. ölçü. 2. ölçme, ölçüm. |
| measuring |
i. ölçme, ölçüm. |
| measuring cup |
ölçü kabı. |
| measuring spoon |
ölçü kaşığı. |
| meat |
i. 1. yenecek et, et. 2. öz. |
| meat loaf |
rulo köfte. |
| meat packing |
toptan kasap işi. |
| meat pie |
etli börek. |
| meaty |
s. 1. etli. 2. özlü, dolgun. |
| Mecca |
i. Mekke. |
| mech |
kıs. mechanical, mechanics, mechanism. |
| mechanic |
i. motor tamircisi. |
| mechanical |
s. 1. mekanik. 2. makineye ait. |
| mechanical drawing |
teknik resim. |
| mechanical engineer |
makine mühendisi. |
| mechanical engineering |
makine mühendisliği. |
| mechanical pencil |
versatil kalem. |
| mechanically |
z. mekanik olarak. |
| mechanics |
i., fiz. mekanik. |
| mechanise |
f., İng., bak. mechanize. |
| mechanism |
i. 1. mekanizma. 2. işleyiş. 3. fels. mekanikçilik,
mekanizm. |
| mechanization |
i. makineleştirme; makineleşme. |
| mechanize |
f. 1. makineleştirmek. 2. ask. mekanize etmek. |
| mechanized |
s. 1. makineleştirilmiş. 2. ask. mekanize. |
| meconium |
i. ilkdışkı, mekonyum. |
| med |
kıs. medicine, medieval, medium. |
| medal |
i. madalya. |
| medalist |
i. 1. madalya yapan kimse. 2. madalya kazanan kimse. |
| medallion |
i. madalyon. |
| meddle |
f. karışmak, burnunu sokmak. |
| meddler |
i. herkesin işine karışan kimse, her şeye burnunu sokan kimse,
işgüzar. |
| meddlesome |
s. her şeye burnunu sokan, her işe karışan, işgüzar. |
| medfly |
i., zool. akdenizmeyvesineği. |
| media |
i., çoğ. araçlar, vasıtalar. |
| mediaeval |
s., bak. medieval. |
| medial |
s. 1. orta. 2. ortada olan. |
| median |
s. orta. i. 1. orta. 2. medyan. 3. geom. kenarortay. 4. (yolda)
refüj. |
| median strip |
(yolda) refüj. |
| mediate 1 |
f. 1. aracılık etmek, arabuluculuk etmek, aracı olmak, araya
girmek. 2. ara bulmak. |
| mediate 2 |
s. 1. dolaylı ilgisi olan, doğrudan doğruya olmayan. 2. ortada
olan, ikisi ortası. |
| mediation |
i. aracılık, arabuluculuk. |
| mediator |
i. arabulucu, aracı. |
| medical |
s. 1. tıbbi, tıbba ait. 2. iyileştirici. |
| Medicare |
i., A.B.D. (yaşlılar için) devlet sağlık sigortası. |
| medicate |
f. 1. ilaçla tedavi etmek. 2. ilaçlamak; içine ilaç
katmak. |
| medicated |
s., tıb. ilaçlı. |
| medication |
i., tıb. 1. ilaç. 2. ilaçla tedavi. |
| medicinal |
s. ilaç özelliği olan, iyileştirici, tedavi edici, tıbbi. |
| medicine |
i. 1. ilaç. 2. tıp, hekimlik. |
| medicine chest |
ilaç dolabı. |
| medieval |
s. ortaçağa ait, ortaçağa özgü. |
| Medina |
i. Medine. |
| mediocre |
s. sıradan, alelade, ne iyi ne kötü, orta karar. |
| mediocrity |
i. sıradanlık, aleladelik. |
| meditate |
f. 1. (on) (-i) derin derin düşünmek. 2. meditasyon
yapmak. |
| meditation |
i. 1. derin derin düşünme. 2. meditasyon. 3. derin düşüncelerin
ürünü olan yazı. |
| Mediterranean |
s. Akdeniz, Akdeniz´e veya Akdeniz bölgesine özgü. |
| Mediterranean fruit fly |
akdenizmeyvesineği. |
| medium 1 |
çoğ. --s (mi´diyımz)/me.di.a (mi´diyı) i. 1. orta. 2. çevre,
ortam. 3. araç, vasıta, bir sonuca ulaşmak için kullanılan şey. s.
1. orta. 2. ortalama. |
| medium 2 |
i. (çoğ. --s) medyum. |
| medium frequency |
radyo orta dalga. |
| medium-sized |
s. orta boy. |
| medlar |
i. muşmula, döngel, beşbıyık. |
| medley |
i. 1. karmakarışık şey. 2. müz. potpuri. |
| medulla oblongata |
çoğ. me.dul.la ob.lon.ga.tas (mîd^l´ı ablông.ga´tız)/me.dul.lae
ob.lon.ga.tae (mîd^l´i ablông.ga´ti) anat. soğancık. |
| meek |
s. 1. fazla uysal, hiç sesini çıkarmayan. 2.
alçakgönüllü. |
| meekly |
z. uysalca. |
| meekness |
i. uysallık. |
| meek-spirited |
s. alçakgönüllü. |
| meerschaum |
i. 1. eskişehirtaşı, lületaşı, denizköpüğü, manyezit. 2.
lületaşı pipo. |
| meet 1 |
f. (met) 1. -e rastlamak, -e rast gelmek, ile karşılaşmak: I
met Deniz by chance on my way to work. İşe giderken Deniz´e
rastladım. 2. karşılamak: They plan to meet him at the bus stop.
Onu otobüs durağında karşılamayı tasarlıyorlar. 3. tanışmak: I met
him for the first time last year. Onunla geçen yıl tanıştım. 4.
(masraf, borç v.b.´ni) ödemek, karşılamak. 5. spor karşılaşmak: The
two teams will meet again on Saturday. İki takım cumartesi günü
yeniden karşılaşacak. 6. buluşmak: Let´s meet in front of the
restaurant at nine o´clock. Saat dokuzda lokantanın önünde
buluşalım. 7. toplanmak: The staff will meet in the conference
room. Personel toplantı odasında toplanacak. 8. with (kötü bir
durum) ile karşılaşmak: He met with several problems. Birkaç
sorunla karşılaştı. 9. with (kötü bir şeye) uğramak: He met with an
accident. Kazaya uğradı. 10. with ile görüşmek: I met with him over
lunch. Onunla öğle yemeğinde görüştüm. |
| meet 2 |
i. (atletizm ve yüzme dallarında) karşılaşma, yarışma. |
| meet one´s match |
hakkından gelebilecek birine rastlamak. |
| meet one´s Waterloo |
k. dili büyük yenilgiye uğramak. |
| meet the requirements of |
-in gerekli gördüğü şartlara uymak; -in gerekli gördüğü
niteliklere sahip olmak. |
| meeting |
i. 1. toplantı. 2. birleşme, bitişme. 3. miting. |
| meeting place |
1. toplantı yeri. 2. buluşma yeri. |
| megahertz |
i., fiz. megahertz. |
| megalomania |
i., ruhb. megalomani, büyüklük hastalığı. |
| megalomaniac |
i., s., ruhb. megaloman. |
| megaphone |
i. megafon. |
| megaton |
i. megaton. |
| megawatt |
i. megavat. |
| melancholy |
i. melankoli, karasevda. s. 1. melankolik. 2. kasvetli. |
| Melanesia |
i. Melanezya. |
| Melanesian |
i. Melanezyalı. s. 1. Melanezya, Melanezya´ya özgü. 2.
Melanezyalı. |
| mélange |
i. karışık şey, karışım. |
| melba |
i. |
| melba toast |
bir çeşit gevrek. |
| meld |
f. birbirine karışmak. |
| melee |
i. meydan kavgası. |
| meliorate |
f. düzeltmek, iyileştirmek; düzelmek, iyileşmek. |
| mellow |
s. 1. olgun. 2. yıllanmış (şarap). 3. yumuşak, tatlı
(ses/renk). 4. cana yakın. 5. keyifli. 6. yumuşak (toprak). f. 1.
olgunlaşmak. 2. yumuşatmak; yumuşamak. |
| melodious |
s. 1. ahenkli. 2. melodik, ezgili. |
| melodrama |
i. melodram. |
| melodramatic |
s. 1. melodram türünden. 2. aşırı duygusal. |
| melody |
i. melodi, ezgi. |
| melon |
i. 1. karpuz; kavun. 2. argo havadan gelen kâr. |
| melt |
f. (--ed, --ed/eski mol.ten) 1. eritmek; erimek. 2. yumuşatmak;
yumuşamak. 3. away yok etmek; yok olmak, kaybolmak. 4. into -in
içine karışmak. |
| melt into tears |
gözyaşlarına boğulmak. |
| melting point |
erime noktası. |
| melting pot |
1. pota. 2. çeşitli ırk ve ulustan insanların kaynaştığı
yer. |
| member |
i. 1. üye, aza. 2. organ. |
| member of parliament |
milletvekili. |
| membership |
i. 1. üyelik. 2. üyeler. |
| membrane |
i. zar, örtenek. |
| memento |
i. (çoğ. --s/--es) yadigâr, hatıra, andaç, anmalık. |
| memo |
i., k. dili kısa not. |
| memoir |
i. 1. biyografi. 2. inceleme yazısı, rapor. |
| memoirs |
i. anılar, hatırat. |
| memorabilia |
i., çoğ. (meşhur birinden/bir olaydan) kalma şeyler. |
| memorable |
s. hatırlanmaya/anmaya değer. |
| memorandum |
çoğ. --s (memırän´dımz)/mem.o.ran.da (memırän´dı) i. 1.
muhtıra. 2. not. 3. huk. layiha. |
| memorial |
s. hatırlatıcı. i. 1. anıt. 2. muhtıra, önerge. |
| memorial service |
anma töreni. |
| memorialise |
f., İng., bak. memorialize. |
| memorialize |
f. 1. takdirle anmak. 2. anma töreni yapmak. |
| memorise |
f., İng., bak. memorize. |
| memorize |
f. ezberlemek, ezbere öğrenmek. |
| memory |
i. 1. bellek, hafıza. 2. hatır. 3. hatıra, anı. |
| men of weight |
nüfuzlu adamlar, kodamanlar. |
| menace |
i. 1. tehdit, gözdağı. 2. tehdit eden şey. f. tehdit etmek,
gözdağı vermek. |
| menagerie |
i. 1. (canlı) hayvan koleksiyonu. 2. yabanıl hayvanların
sergilendiği yer. |
| mend 1 |
f. 1. onarmak, tamir etmek. 2. düzeltmek. 3.
iyileşmek. |
| mend 2 |
i. onarım, tamir. |
| Mend your ways. |
Davranışlarına dikkat et. |
| mendacious |
s. 1. yalancı. 2. yalan. |
| mendacity |
i. yalancılık. |
| mendicant |
s. 1. dilencilik eden, dilenen. 2. dilenciye özgü. i.
dilenci. |
| menial |
s. 1. hizmetçiye ait. 2. köleye yakışır. 3. bayağı, adi,
aşağılık. 4. küçük, önemsiz (iş). i. hizmetçi. |
| meningitis |
i., tıb. menenjit. |
| menopause |
i. menopoz. |
| menstrual |
s. âdetle ilgili, aybaşına ait, menstrüel. |
| menstruate |
f. âdet görmek, aybaşı olmak. |
| menstruation |
i. menstrüasyon, âdet, aybaşı. |
| mental |
s. 1. zihinsel, zihni, akıl ile ilgili. 2. argo deli,
kaçık. |
| mental age |
ruhb. zekâ yaşı. |
| mental age |
akıl yaşı. |
| mental arithmetic |
akıldan yapılan hesap. |
| mental deficiency/retardation |
geri zekâlılık, zekâ geriliği, zihinsel özür. |
| mental hospital |
akıl hastanesi. |
| mentality |
i. 1. zihniyet, düşünüş. 2. anlak, zekâ. |
| mentally |
z. aklen, zihnen. |
| mentally deficient |
geri zekâlı, zihinsel özürlü. |
| mentally retarded |
geri zekâlı. |
| menthol |
i. mentol. |
| mentholated |
s. mentollü. |
| mention |
i. bahsetme, söz etme, anma. f. -den bahsetmek, -den söz etmek,
-in sözünü etmek, -i anmak. |
| mentor |
i. rehber, danışman; akıl hocası, yol gösterici. |
| menu |
i. yemek listesi, menü. |
| meow |
i. miyav. f. miyavlamak. |
| mercantile |
s. ticarete ait, ticari. |
| mercenary |
s. 1. kâr gözeten, çıkarcı, paragöz. 2. (yabancı orduda hizmet
eden) paralı (asker). i. (yabancı orduda hizmet eden) paralı
asker. |
| mercer |
i., İng. kumaşçı, kumaş satıcısı. |
| mercerise |
f., İng., bak. mercerize. |
| mercerised |
s., İng., bak. mercerized. |
| mercerize |
f. merserizelemek. |
| mercerized |
s. merserize. |
| merchandise |
i. ticari eşya, emtia, mal. f. alıp satmak, -in ticaretini
yapmak. |
| merchandize |
f., bak. merchandise. |
| merchant |
i. tüccar. s. ticari. |
| merchant marine |
ticaret filosu. |
| merchant prince |
çok zengin tüccar. |
| merchantman |
çoğ. mer.chant.men (mır´çıntmîn) i. ticaret gemisi. |
| merciful |
s. 1. merhametli. 2. acı çektirmeyen. |
| merciless |
s. merhametsiz, amansız, acımasız. |
| mercurial |
s. 1. cıvalı. 2. canlı, cıva gibi. 3. birdenbire
değişen/parlayan; ruhsal durumu birdenbire değişen;
değişken. |
| Mercury |
i., gökb. Merkür. |
| mercury |
i., kim. cıva. |
| mercy |
i. 1. merhamet. 2. insaf. |
| Mercy! |
ünlem Aman!/Allah aşkına! |
| mere |
s. 1. yalnızca, yalnız, sadece, ancak. 2. katkısız, saf. 3.
önemsiz. |
| merely |
z. yalnızca, yalnız, sadece, ancak. |
| merest |
s. en az, en ufak. |
| merge |
f. 1. birleşmek; birleştirmek. 2. içine karışıp kaybolmak. |
| merger |
i. 1. birleşme; birleştirme. 2. iki veya daha çok şirketin
birleşmesi. |
| meridian |
i. 1. meridyen. 2. doruk, zirve. s. meridyen. |
| meringue |
i., ahçı. 1. beze. 2. (turtanın üzerine konulduktan sonra
pişirilen) çırpılmış yumurta akı, şeker v.b. karışımı, mereng. |
| merino |
i. merinos. |
| merino wool |
merinos yünü, merinos. |
| merit |
i. 1. değer. 2. erdem, fazilet. f. -i hak etmek, -e layık
olmak; -e değmek. |
| merit system |
devlet memurluğunda başarıya göre atama ve terfi
sistemi. |
| meritorious |
s. övgüye değer, saygıya değer. |
| merlon |
i. mazgal dişi/siperi. |
| mermaid |
i. denizkızı. |
| merrily |
z. neşeyle. |
| merriment |
i. 1. eğlence, keyif, şenlik. 2. neşe, keyif. |
| merry |
s. 1. şen, neşeli, keyifli. 2. neşe verici,
keyiflendirici. |
| merry-go-round |
i. atlıkarınca. |
| merrymaking |
i. cümbüş, eğlence. |
| mesa |
i. mesa, masatepe. |
| mesh |
i. 1. ağ gözü. 2. ağ, şebeke. 3. çark dişlerinin birbirine
girmesi. f. 1. ağ ile tutmak. 2. (çark dişlerini) birbirine
geçirmek; birbirine geçmek. |
| mesmerise |
f., İng., bak. mesmerize. |
| mesmerize |
f. 1. ipnotizmayla uyutmak. 2. büyülemek, gözünü bağlamak. |
| Mesopotamia |
i. Mezopotamya. |
| mess |
i. 1. karışıklık, düzensizlik, dağınıklık. 2. karışık durum,
güç/utandırıcı durum. 3. pislik, kirlilik. 4. ask. yemekhane. f. 1.
with (birinin işine) müdahale etmek, karışmak. 2. with (biriyle)
alay etmek. 3. with (bir şeyle) oynamak. 4. up işi/işleri berbat
etmek. 5. ask. yemek yemek. |
| mess about |
İng., k. dili, bak. mess around. |
| mess around |
k. dili 1. vakit geçirmek; avarelik etmek. 2. with ile
arkadaşlık etmek. 3. with -e müdahale etmek. 4. with ile meşgul
olmak. |
| mess call |
ask. yemek borusu. |
| mess hall |
ask. yemekhane. |
| mess s.t. up |
1. bir yeri dağıtmak. 2. bir şeyi bozmak. |
| message |
i. 1. mesaj, haber. 2. resmi bildiri. |
| messenger |
i. 1. haberci, ulak. 2. kurye. |
| Messiah |
i. |
| messiah |
i. kurtarıcı. |
| met |
f., bak. meet. |
| metabolic |
s. metabolik. |
| metabolism |
i., biyol. metabolizma. |
| metal |
i. metal, maden. s. madeni, metal, metalik. |
| metallic |
s. madeni, metalik. |
| metallurgical |
s. metalurjik, metalbilimsel. |
| metallurgy |
i. metalurji, metalbilim. |
| metamorphic |
s. başkalaşmış, metamorfik. |
| metamorphose |
f. başkalaştırmak; başkalaşmak. |
| metamorphosis |
çoğ. met.a.mor.pho.ses (met´ımôr´fısiz) i. başkalaşma,
başkalaşım, metamorfoz. |
| metaphor |
i. mecaz. |
| metaphoric |
s., bak. metaphorical. |
| metaphorical |
s. mecazi. |
| metaphorically |
z. mecazen. |
| metaphysical |
s. metafizik, doğaötesi, fizikötesi. |
| metaphysics |
i. metafizik, doğaötesi, fizikötesi. |
| metaplasia |
i., biyol. dönüşüm, metaplazi. |
| metapsychic |
s. ruhötesi, metapsişik. |
| metapsychics |
i. ruhötesi, metapsişik. |
| metastasis |
çoğ. me.tas.ta.ses (mıtäs´tısiz) i. metastaz. |
| metathesis |
çoğ. me.tath.e.ses (mıtäth´ısiz) i., dilb. göçüşme, yer
değiştirme, metatez. |
| mete |
f. out vermek. |
| metempsychosis |
çoğ. me.tem.psy.cho.ses (mıtemsıko´siz) i. ruh göçü. |
| meteor |
i. akanyıldız, meteor. |
| meteoric |
s. 1. akanyıldıza ait. 2. akanyıldıza benzer. 3. parlak, göz
kamaştırıcı. 4. çok hızlı. |
| meteorite |
i. göktaşı, meteortaşı, meteorit. |
| meteorological |
s. meteorolojik. |
| meteorologist |
i. meteoroloji uzmanı. |
| meteorology |
i. meteoroloji. |
| meter |
i. 1. metre. 2. sayaç, saat. 3. şiir vezin, ölçü. 4. müz. ölçü.
f. saat ile ölçmek. |
| methane |
i., kim. metan. |
| method |
i. 1. yöntem, metot, usul, yol. 2. düzen. |
| methodical |
s. 1. yöntemli, metotlu. 2. düzenli, sistemli. |
| methodically |
z. düzenli olarak. |
| methodological |
s. metodolojik, yöntembilimsel. |
| methodology |
i. metodoloji, yöntembilim. |
| meths |
i., çoğ., İng., k. dili mavi ispirto. |
| meths drinker |
İng., k. dili ispirtocu. |
| methyl |
i. metil. |
| methyl alcohol |
metil alkol. |
| methylated |
s. |
| methylated spirits |
İng. mavi ispirto. |
| meticulous |
s. çok titiz, çok dikkatli. |
| meticulousness |
i. titizlik. |
| metre |
i., f., İng., bak. meter. |
| metric |
s. 1. metrik, metre ile ilgili. 2. metrik, metre sistemini
kullanan. 3. şiir vezinli, ölçülü. |
| metrical |
s. 1. şiir vezinli, ölçülü. 2. metrik, metre ile ilgili. 3.
metrik, metre sistemini kullanan. |
| metro |
s., k. dili anakente ait, metropoliten. i. (İngiltere hariç,
Avrupa´da bulunan) metro. |
| metronome |
i., müz. metronom. |
| metropolis |
i. anakent, büyükşehir, metropol. |
| metropolitan |
s. 1. anakente ait, metropoliten. 2. Hrist. metropolite ait.
i., Hrist. metropolit. |
| mettle |
i. 1. huy, mizaç. 2. yüreklilik, atılganlık. |
| mew |
f. 1. miyavlamak. 2. (martı) miyavlar gibi ses çıkarmak. i.
miyav. |
| Mexican |
i. Meksikalı. s. 1. Meksika, Meksika´ya özgü. 2.
Meksikalı. |
| Mexico |
i. Meksika. |
| mezzanine |
i. asmakat. |
| miaow |
i., f., bak. meow. |
| mica |
i. mika, evrenpulu. |
| mice |
i., çoğ., bak. mouse. |
| Michaelmas |
i., Hrist. başmeleklerden Mikâil´in 29 Eylül´de kutlanan
yortusu. |
| Michaelmas daisy |
bot. saraypatı, aster. |
| micro- |
önek mikro-, küçük. |
| microbe |
i. mikrop. |
| microbial |
s. mikrobik. |
| microbic |
s. mikrobik. |
| microbiologist |
i. mikrobiyolog. |
| microbiology |
i. mikrobiyoloji. |
| microcephalic |
s. mikrosefal. |
| microcephalous |
s., bak. microcephalic. |
| microcephalus |
çoğ. mi.cro.ceph.a.li (maykrosef´ılay) i. mikrosefal. |
| microcephaly |
i. mikrosefali. |
| microchip |
i., bilg. mikroçip, yongacık. |
| micrococcus |
çoğ. mi.cro.coc.ci (maykrokak´say) i. mikrokok. |
| microcopy |
i. mikrokopya. |
| microeconomics |
i. mikroiktisat. |
| microfiche |
i. mikrofiş. |
| microfilm |
i. mikrofilm. |
| micrometer |
i. mikrometre. |
| micron |
i. mikron. |
| Micronesia |
i. Mikronezya. |
| Micronesian |
i. Mikronezyalı. s. 1. Mikronezya, Mikronezya´ya özgü. 2.
Mikronezyalı. |
| microorganism |
i. mikroorganizma. |
| microphone |
i. mikrofon. |
| microscope |
i. mikroskop. |
| microscopic |
s. 1. mikroskobik. 2. çok ufak. |
| microsecond |
i. mikrosaniye. |
| microsurgery |
i. mikrocerrahi. |
| microwave |
i. mikrodalga. |
| microwave oven |
mikrodalga fırın. |
| mid |
s. orta, ortadaki. |
| mid- |
önek orta, ortadaki. |
| mid-air |
s. havadaki. |
| midday |
i. öğle, gün ortası. |
| middle |
s. 1. orta, vasat. 2. ortadaki, aradaki. i. orta, orta
yer. |
| middle age |
orta yaş. |
| middle C |
müz. do. |
| middle class |
orta sınıf. |
| middle class |
orta sınıf, burjuva. |
| middle-aged |
s. orta yaşlı. |
| middle-class |
s. orta sınıftan, burjuva; orta sınıfa özgü. |
| middleman |
çoğ. mid.dle.men (mîd´ılmen) i. komisyoncu, aracı. |
| middlemost |
s. en ortadaki. |
| middle-of-the-road |
s. ılımlı bir yol/politika izleyen, ılımlı. |
| middle-sized |
s. orta boy. |
| middleweight |
i. ortasıklet, ortaağırlık. |
| middling |
s. 1. orta, iyice. 2. orta sınıfa özgü. z., k. dili şöyle
böyle. |
| midget |
i. cüce. |
| midi |
i., k. dili midi etek/palto. |
| midland |
s. ülkenin iç kısmında bulunan. i. bir ülkenin iç kısmı. |
| midmost |
s. en orta yerdeki, tam ortadaki. |
| midnight |
i. gece yarısı. |
| midpoint |
i. orta yer, orta, göbek. |
| midriff |
i. 1. k. dili göbek, karın. 2. anat. diyafram. |
| midst |
i. 1. orta, orta yer. 2. edat ortasında. |
| midstream |
i. nehrin orta yeri. |
| midsummer |
i. yaz ortası. |
| midterm |
i. 1. sömestr ortası. 2. sömestr ortasında yapılan sınav. |
| midway |
s. yarı yolda olan. z. yarı yolda. |
| midweek |
i. hafta ortası. |
| Midwest |
i. |
| midwife |
çoğ. mid.wives (mîd´wayvz) i. ebe. |
| midwifery |
i. ebelik. |
| midwinter |
i. kış ortası, karakış. |
| midyear |
s. sene ortasındaki. i. sene ortasında yapılan sınav. |
| mien |
i. 1. surat, çehre. 2. eda, tavır. |
| might 1 |
i. güç, kuvvet, kudret. |
| might 2 |
f., bak. may. |
| mighty |
s. 1. güçlü, kuvvetli, kudretli. 2. güçlü, büyük. z., k. dili
bayağı, çok. |
| mignonette |
i., bot. muhabbetçiçeği. |
| migraine |
i. migren. |
| migrant |
i. göçmen. |
| migrate |
f. göç etmek. |
| migration |
i. göç. |
| migratory |
s. 1. göçmen, göçebe, göçer. 2. göçle ilgili. |
| migratory bird |
göçmen kuş. |
| mihrab |
i. mihrap. |
| mike |
i., k. dili mikrofon. |
| mil |
kıs. military. |
| milage |
i., bak. mileage. |
| milch |
s. süt veren, sağmal. |
| mild |
s. 1. yumuşak başlı, ılımlı. 2. hafif. 3. ılıman (iklim). |
| mildew |
i. 1. küf. 2. mildiyu. f. küflendirmek; küflenmek. |
| mildly |
z. 1. kibarca. 2. biraz. |
| mile |
i. mil (uzaklık ölçü birimi). |
| mileage |
i. mil hesabı ile uzaklık. |
| mileometer |
i., İng. mil sayacı. |
| milestone |
i. 1. kilometre taşı. 2. önemli bir olay, dönüm noktası. |
| milfoil |
i., bot. 1. binyaprak. 2. civanperçemi, kandilçiçeği. |
| milieu |
i. (çoğ. --s/--x) ortam, çevre. |
| militant |
s. 1. kavgacı. 2. militan. i. militan. |
| military |
s. askeri. i. |
| military police |
askeri inzibat. |
| military policeman |
inzibat, inzibat eri. |
| military service |
askerlik, askerlik hizmeti. |
| military training |
askeri eğitim. |
| military uniform |
asker üniforması, üniforma. |
| militate |
f. |
| militate against |
-in aleyhine olmak, -e engel olmak. |
| militate in favor of |
-in lehine olmak, -e yararlı olmak. |
| militia |
i. milis. |
| milk |
i. süt. f. 1. sağmak. 2. sömürmek; sağmak. |
| milk jug |
İng. (sürahi şeklinde) sütlük. |
| milk shake |
milkşeyk. |
| milk shake |
milkşeyk (süt ve dondurma karışımı bir içecek). |
| milk sugar |
laktoz, süt şekeri. |
| milk teeth |
sütdişleri. |
| milk thistle |
bot. meryemanadikeni. |
| milker |
i. 1. süt sağan kimse, sağıcı. 2. sağma makinesi. 3. sağmal
hayvan, sağmal. |
| milking |
i. sağma, sağım. |
| milking machine |
sağma makinesi. |
| milkmaid |
i. sütçü kız. |
| milkman |
çoğ. milk.men (mîlk´men) i. (erkek) sütçü. |
| milkweed |
i., bot. ipekotu. |
| milky |
s. 1. süt gibi, süte benzer. 2. sütlü. |
| mill |
i. 1. değirmen. 2. el değirmeni. 3. fabrika, yapımevi,
imalathane. f. 1. değirmende öğütmek, çekmek. 2. değirmenden
geçirmek. 3. (paranın kenarını) diş diş yapmak. 4. around k. dili
dolanıp durmak. |
| mill wheel |
değirmen çarkı/dolabı. |
| millennium |
çoğ. --s (mîlen´iyımz)/mil.len.ni.a (mîlen´iyı) i. 1. milenyum,
bin yıllık devre. 2. bininci yıldönümü. 3. mutluluk çağı. |
| miller |
i. değirmenci. |
| millet |
i. darı. |
| milligram |
i. miligram. |
| milligramme |
i., İng., bak. milligram. |
| milliliter |
i. mililitre. |
| millilitre |
i., İng., bak. milliliter. |
| millimeter |
i. milimetre. |
| millimetre |
i., İng., bak. millimeter. |
| million |
i. milyon. |
| millionaire |
i. milyoner. |
| millionth |
s., i. 1. milyonda bir. 2. milyonuncu. |
| millipede |
i. kırkayak. |
| milometer |
i., İng., bak. mileometer. |
| mimbar |
i., bak. minbar. |
| mime |
i., tiy. 1. mim sanatçısı. 2. mim. f. mimle anlatmak. |
| mimic |
s. taklit eden. i. 1. taklitçi. 2. taklit. f. (--ked, --king)
1. taklidini yapmak. 2. taklit etmek, kopya etmek. 3. zool.
benzemek. |
| mimicry |
i. 1. taklitçilik. 2. biyol. benzeme. |
| minaret |
i. minare. |
| minbar |
i. minber. |
| mince |
i., İng. kıyma, kıyılmış et. f. 1. kıymak, ince ince doğramak.
2. ufak adımlarla kırıta kırıta yürümek. without mincing
words/matters dobra dobra, sakınmadan, açıkça. |
| mincer |
i., İng. kıyma makinesi. |
| mind 1 |
i. 1. akıl, zihin, bellek. 2. hatır. 3. fikir, düşünce. 4.
zekâ, anlak. 5. istek, arzu. |
| mind 2 |
f. 1. dikkat etmek: Mind you don´t step on those rotten boards!
Sakın o çürük tahtalara basma! 2. -e bakmak, ile meşgul olmak: She
can´t come to the phone right now. She´s minding the baby. Kendisi
şimdi telefona gelemez. Bebekle meşgul. 3. -in sözünü dinlemek, -e
kulak asmak: He won´t mind me. Benim sözümü dinlemez o. 4. itiraz
etmek: Do you mind if I shut the door? Kapıyı kaparsam olur
mu? |
| Mind you, .... |
Aslında, ...: Mind you, I don´t for a minute think he´ll agree.
Doğrusunu istersen kabul edeceğini hiç sanmıyorum. |
| Mind your own business! |
Sen kendi işine bak! |
| Mind your own business! |
Sen kendi işine bak! |
| Mind your p´s and q´s. |
Söz ve hareketlerine dikkat et. |
| Mind your step! |
Dikkat et! (Yürüyen birine söylenir.). |
| mindful |
s. dikkatli, dikkat eden. |
| mindless |
s. 1. akılsız. 2. dikkatsiz. 3. of -e aldırış
etmeyen. |
| mine 1 |
i. 1. maden, maden ocağı. 2. hazine, kaynak. 3. ask. mayın. f.
1. mad. kazıp çıkarmak. 2. yeraltında (lağım/yol) kazmak. 3.
araştırıp bulmak. 4. ask. mayın dökmek, mayınlamak. |
| mine 2 |
zam. benim; benimki: It´s mine. O benim./Benim. |
| mine detector |
mayın dedektörü. |
| mine shaft |
maden kuyusu. |
| minefield |
i. mayın tarlası. |
| miner |
i. madenci. |
| mineral |
s. 1. madensel, madeni. 2. mineral. i. 1. maden, mineral. 2.
maden filizi. 3. çoğ., İng., k. dili madensuyu. |
| mineral oil |
madeni yağ, mineral yağ. |
| mineral water |
madensuyu. |
| mineralogist |
i. mineralog. |
| mineralogy |
i. mineralbilim, mineraloji. |
| minesweeper |
i. mayın tarama gemisi. |
| mingle |
f. 1. katıp karıştırmak. 2. birbirine karıştırmak; katmak;
katılmak. |
| mini |
i., k. dili mini etek. s. mini. |
| mini- |
önek mini-, küçük. |
| miniature |
i. minyatür. s. minyatür, çok ufak. |
| miniature camera |
35 mm.´lik veya daha dar bir film kullanan fotoğraf
makinesi. |
| miniaturise |
f., İng., bak. miniaturize. |
| miniaturist |
i. minyatürcü. |
| miniaturize |
f. (bir şeyin) daha küçüğünü yapmak; -i minyatürleştirmek. |
| minibus |
i. minibüs. |
| minimal |
s. en az, asgari, minimal, minimum. |
| minimise |
f., İng., bak. minimize. |
| minimize |
f. 1. mümkün olduğu kadar azaltmak/ufaltmak. 2. önemsememek,
küçümsemek. |
| minimum |
çoğ. --s (mîn´ımımz)/min.i.ma (mîn´ımı) i. en az miktar, en
ufak derece, minimum. s. asgari, minimum, en az, en küçük, en
aşağı. |
| minimum wage |
asgari ücret. |
| minimum wage |
asgari ücret. |
| mining |
i. 1. madencilik. 2. maden kazma. 3. ask. mayın dökme,
mayınlama. |
| mining engineer |
maden mühendisi. |
| mining engineering |
maden mühendisliği. |
| minion |
i. 1. yardakçı. 2. buyruk altında olan biri. |
| miniskirt |
i. mini etek. |
| minister 1 |
i. 1. pol. bakan. 2. (Protestanlıkta) papaz. 3. ortaelçi. |
| minister 2 |
f. to -e bakmak, -e yardım etmek, -e hizmet etmek. |
| ministration |
i. özenli bakım, ihtimam. |
| ministry |
i. 1. bakanlık. 2. (Protestanlıkta) papazlık. |
| mink |
i. vizon, mink. |
| minnow |
i. 1. (yem olarak kullanılabilen) ufak balık. 2. golyan
balığı. |
| minor |
s. 1. küçük. 2. ikincil, önemi az. 3. müz. minör. i. 1. ergin
olmayan kimse, rüştünü ispat etmemiş kimse. 2. (üniversitede)
yardımcı branş. 3. müz. minör. f. in (üniversitede) -i yardımcı
branş olarak almak. |
| minor league |
spor ikinci lig. |
| minor premise |
man. küçük önerme. |
| minor premise |
man. küçük terim. |
| minor scale |
müz. minör gam. |
| minor term |
man. küçük terim. |
| Minorca |
i. Minorka. |
| Minorcan |
i. Minorkalı. s. 1. Minorka, Minorka´ya özgü. 2.
Minorkalı. |
| minority |
i. 1. azınlık. 2. ergin olmama, reşit olmama. |
| minster |
i., İng. 1. manastır kilisesi. 2. büyük kilise, katedral. |
| minstrel |
i. ozan, âşık, halk şairi. |
| mint 1 |
i. nane. |
| mint 2 |
i. 1. darphane. 2. büyük miktar (özellikle para). f. (para)
basmak. |
| minuet |
i. menuet. |
| minus 1 |
s., mat. eksi. |
| minus 2 |
edat 1. eksi, -den ... çıkarsa: Three minus one equals two.
Üçten bir çıkarsa iki kalır./Üç eksi bir iki eder. 2. -siz; -den
yoksun: the price minus the discount indirimli fiyat. He is minus
his hat. Şapkası yok./Şapkasız. minus an arm bir kolunu
kaybetmiş. |
| minus seven degrees |
eksi yedi derece. |
| minus sign |
eksi işareti. |
| minuscule |
i. küçük harf, minüskül. s. 1. küçük harfle yazılı. 2. ufacık,
küçücük. 3. cüzi. |
| minute 1 |
i. 1. dakika. 2. an. 3. tutanak, zabıt. |
| minute 2 |
s. 1. çok ufak. 2. önemsiz. 3. titiz, çok ince. 4. sıkı. |
| minute book |
tutanak defteri. |
| minutes |
i., çoğ. tutanak, zabıt. |
| minutiae |
tek. mi.nu.ti.a (mînu´şîyı) i., çoğ. ufak ayrıntılar. |
| miracle |
i. mucize, harika. |
| miraculous |
s. mucizevi, mucize türünden, harikulade, hayret verici. |
| mirage |
i. serap, ılgım, yalgın. |
| mire |
i. 1. çamur, batak. 2. kir, pislik. f. 1. çamura saplamak;
çamura saplanmak. 2. çamur bulaştırmak. |
| mire down |
yarıda kalmak, başarısızlığa uğramak. |
| mirror |
i. ayna. f. yansıtmak, aksettirmek. |
| mirth |
i. neşe, sevinç. |
| mirthful |
s. şen, neşe dolu, neşeli, sevinçli. |
| mirthless |
s. neşesiz. |
| miry |
s. 1. çamurlu. 2. kirli, pis. |
| mis- |
önek yanlış, kötü, hatalı. |
| misadventure |
i. başa gelen olay; talihsizlik. |
| misadvise |
f. yanlış öğüt veya bilgi vermek. |
| misanthrope |
i. 1. insanlardan nefret eden kimse; insanlara güvenmeyen
kimse. 2. insanlardan kaçan kimse, merdümgiriz kimse. |
| misanthropist |
i., bak. misanthrope. |
| misapply |
f. yanlış uygulamak. |
| misapprehend |
f. yanlış anlamak. |
| misapprehension |
i. yanlış anlama. |
| misappropriate |
f. zimmetine geçirmek, haksız olarak almak. |
| misbehave |
f. 1. yaramazlık etmek; terbiyesizlik etmek. 2. kötü
davranmak. |
| misbehavior |
i. 1. yaramazlık; terbiyesizlik. 2. kötü davranış. |
| misbehaviour |
i., İng., bak. misbehavior. |
| misc |
kıs. miscellaneous, miscellany. |
| miscalculate |
f. yanlış hesap etmek. |
| miscalculation |
i. yanlış hesaplama. |
| miscarriage |
i. 1. (istem dışı) düşük yapma, çocuk düşürme. 2. işin boşa
çıkması, işin ters gitmesi, başarısızlık. 3. yanlış yere
sevketme. |
| miscarriage of justice |
adli hata. |
| miscarry |
f. 1. başaramamak. 2. (plan) istenilen sonucu vermemek. 3.
(istem dışı) düşük yapmak, çocuk düşürmek. 4. yanlış yere
götürülmek. |
| miscast |
f. (mis.cast) tiy., sin. yanlış rol vermek. |
| miscellaneous |
s. 1. çeşitli, muhtelif, karışık. 2. çok yönlü. |
| miscellany |
i. derleme. |
| mischance |
i. talihsizlik, kaza. |
| mischief |
i. 1. yaramazlık, haylazlık. 2. fesat, kötülük. 3. zarar. 4.
haylaz kimse. 5. fesatçı. |
| mischief-maker |
i. fitneci, fitçi, arabozucu, fesatçı, fesat kumkuması. |
| mischievous |
s. 1. yaramaz, uslu durmayan; haşarı. 2. zarar verici. |
| misconceive |
f. yanlış kavramak; yanlış yorumlamak; yanlış
anlamak. |
| misconception |
i. yanlış kavram; yanlış yorum; yanlış kanı/fikir. |
| misconduct |
i. 1. suiistimal, yetkisini kötüye kullanma. 2. zina;
ahlaksızca davranma. |
| misconstrue |
f. yanlış anlamak, yanlış yorumlamak. |
| miscount |
f. yanlış saymak, yanlış hesap etmek. i. yanlış hesap. |
| misdate |
f. yanlış tarihlendirmek, yanlış tarih koymak. |
| misdeed |
i. kötülük, kötü ve ahlaksızca hareket, günah. |
| misdirect |
f. 1. yanıltmak. 2. yanlış yere/adrese göndermek. 3. yanlış yön
göstermek. |
| miser |
i. cimri kimse, pinti kimse. |
| miserable |
s. 1. çok kötü, berbat; çok mutsuz, insanı mutsuz eden, insanın
keyfini kaçıran: I feel miserable. Kendimi çok kötü hissediyorum.
What a miserable winter that was! O kış herkesi perişan etti. The
weather is miserable. Hava berbat. Sahir turned into a miserable
old man. Sahir huysuz ve mutsuz bir ihtiyar oldu. What a miserable
life this is! Ne çekilmez bir hayat bu böyle! You´ll die miserable.
Büyük bir mutsuzluk içinde öleceksin. 2. aşağılık, çok kötü,
alçakça (davranış). 3. cüzi, çok az (bir miktar). 4. sefil; sefalet
çeken; sefalet kokan. |
| miserly |
s. cimri, pinti. |
| misery |
i. 1. çok acı bir durum, çok kötü bir durum, perişanlık. 2.
sefalet. 3. İng. hep şikâyet eden kimse. |
| misfire |
f. 1. (silah) ateş almamak. 2. (içten yanmalı motor) iyi
çalışmamak. 3. hedefe isabet ettirememek. i. (mîs´fayr) ateş
almama. |
| misfit |
i. 1. uygun gelmeyiş. 2. iyi uymayan şey. 3. uyumsuz
kimse. |
| misfortune |
i. 1. talihsizlik, şanssızlık. 2. kaza, bela, felaket. |
| misgiving |
i., gen. çoğ. 1. şüphe, kuşku, endişe. 2. korku. |
| misguide |
f. 1. saptırmak, azdırmak, baştan çıkarmak. 2. yanıltmak. |
| misguided |
s. yanlış (fikir/plan). |
| mishandle |
f. 1. kötü kullanmak. 2. kötü yönetmek. 3. (bir işi) yanlış bir
yöntemle yapmak. |
| mishap |
i. 1. ufak kaza. 2. aksilik, talihsizlik. |
| mishmash |
i. güzel olmayan karışım. |
| misinform |
f. yanlış bilgi/haber vermek. |
| misinformation |
i. yanlış bilgi/haber. |
| misinterpret |
f. yanlış yorumlamak, yanlış anlamak. |
| misinterpretation |
i. yanlış yorum. |
| misjudge |
f. 1. yanlış hüküm vermek. 2. yanlış anlamak. 3. yanlış fikir
edinmek. |
| mislay |
f. (mis.laid) yanlış yere koymak, kaybetmek. |
| mislead |
f. (mis.led) 1. yanlış yoldan götürmek. 2. yanıltmak. |
| misleading |
s. yanıltıcı. |
| mismanage |
f. kötü yönetmek, kötü idare etmek. |
| mismanagement |
i. kötü yönetim, kötü idare. |
| misplace |
f. yanlış yere koymak, kaybetmek. |
| misplace one´s confidence |
yanlış kimseye güvenmek. |
| misprint |
f. yanlış basmak. i. (mîs´prînt) baskı hatası. |
| mispronounce |
f. yanlış telaffuz etmek, yanlış söylemek. |
| mispronunciation |
i. yanlış telaffuz, yanlış söyleyiş, yanlış söyleniş. |
| misquotation |
i. yanlış aktarma. |
| misquote |
f. yanlış aktarmak, (birinin sözünü) yanlış tekrarlamak. |
| misread |
f. (mis.read) (mîsred´) 1. yanlış okumak. 2. yanlış
yorumlamak. |
| misrepresent |
f. bile bile yanlış bir şekilde tanıtmak. |
| misrepresentation |
i. bile bile yanlış bir şekilde tanıtma. |
| Miss |
i. Bayan, Matmazel, Mis (Evlenmemiş kadınların soyadından önce
kullanılır.): Miss Joy Bayan Joy. |
| miss 1 |
i., k. dili genç kız. |
| miss 2 |
f. 1. isabet ettirememek, ıskalamak, vuramamak; isabet etmemek,
vurmamak: You missed the target. Hedefi ıskaladın. By some miracle
the bullet missed me. Mucize eseri kurşun bana isabet etmedi. 2.
(fırsat, tren v.b.´ni) kaçırmak. 3. gözden kaçırmak, kaçırmak,
yanlışlıkla atlamak: You´ve missed a number of mistakes. Birçok
hatayı gözden kaçırmışsın. 4. kaçırmak, duymamak. 5. özlemek,
aramak: They´re going to miss her greatly. Onu çok özleyecekler. i.
1. hedefi vuramama, isabet ettirememe, karavana, ıska. 2.
başarısızlık. |
| miss fire |
ateş almamak. |
| miss the mark |
1. hedefi tutturamamak. 2. tahmini yanlış çıkmak. |
| miss the point |
birinin ne demek istediğini
anlamamak/kaçırmak. |
| misshape |
f. kötü biçim vermek. |
| misshapen |
s. deforme olmuş, biçimsiz. |
| missile |
i. 1. füze. 2. mermi. 3. atılan şey. |
| missing |
s. eksik, olmayan, kayıp: There is a page missing. Bir sayfa
eksik. |
| mission |
i. 1. özel görev. 2. ask. uçuş. 3. pol. misyon. 4. misyoner
heyeti, misyon. 5. elçilik; sefarethane. |
| missionary |
i. 1. misyoner, dinyayar, dinyayıcı. 2. misyoner, misyon sahibi
kimse. s. misyoner. |
| missive |
i. uzun mektup. |
| misspell |
f. (--ed/mis.spelt) imlasını yanlış yazmak. |
| misspelled |
s. imlası bozuk, yanlış yazılmış. |
| mist |
i. 1. sis, duman, pus. 2. buhar, buğu. 3. karartı. f. 1. sisle
kaplamak, sis basmak. 2. buğulamak; buğulanmak. 3. çiselemek. |
| mistake 1 |
i. yanlış, hata, yanlışlık. |
| mistake 2 |
f. (mis.took, mis.tak.en) 1. yanlış anlamak. 2. for yanlışlıkla
-e benzetmek, ile karıştırmak: I mistook them for students. Onları
öğrencilerle karıştırdım. |
| mistaken |
f., bak. mistake. s. yanlış, yanlış fikre dayanan,
hatalı. |
| mistakenly |
z. yanlışlıkla. |
| Mister |
i. Bay, Mösyö (Soyadından önce gelir.). |
| mistletoe |
i., bot. ökseotu, burç, göğce. |
| mistook |
f., bak. mistake. |
| mistranslate |
f. yanlış çevirmek, yanlış tercüme etmek. |
| mistranslation |
i. yanlış çeviri. |
| mistreat |
f. 1. hor/kötü kullanmak. 2. kötü davranmak. |
| mistress |
i. 1. hanım, sahibe. 2. metres. 3. İng. kadın öğretmen. |
| mistrust |
i. güvensizlik, kuşku, şüphe. f. -e güvenmemek, -den
kuşkulanmak/şüphe etmek. |
| mistrustful |
s. güvensiz, kuşkulu, şüpheli. |
| misty |
s. 1. sisli, dumanlı. 2. bulanık. |
| misunderstand |
f. (mis.un.der.stood) yanlış anlamak, ters anlamak. |
| misunderstanding |
i. 1. yanlış anlama. 2. anlaşmazlık. |
| misunderstood |
f., bak. misunderstand. s. yanlış anlaşılmış. |
| misuse 1 |
f. 1. yanlış kullanmak. 2. kötüye kullanmak. |
| misuse 2 |
i. 1. yanlış kullanma. 2. kötüye kullanma. |
| mite |
i., zool. akar. |
| miter |
i. piskoposluk tacı. |
| mitigate |
f. 1. yatıştırmak. 2. hafifletmek, azaltmak. |
| mitigation |
i. hafifletme, azaltma. |
| mitosis |
i., biyol. mitoz, karyokinez. |
| mitral |
s., anat. mitral. |
| mitral insufficiency |
tıb. mitral yetersizlik. |
| mitral valve |
anat. mitral kapakçık, ikili kapacık. |
| mitre |
i., İng., bak. miter. |
| mitt |
i. 1. beysbol eldiveni. 2. tek parmaklı eldiven, kolçak. 3.
argo el. 4. argo boks eldiveni. |
| mitten |
i. tek parmaklı eldiven, kolçak. |
| mix |
f. 1. karıştırmak, birbirine karıştırmak; karışmak: Oil and
water won´t mix. Yağ, su ile karışmaz. 2. karmak. 3. into -e
katmak. 4. melez elde etmek için çiftleştirmek. 5. kaynaşmak,
uyuşmak, bağdaşmak: They do not mix well.
Anlaşamıyorlar./Uyuşamıyorlar. |
| mix up |
karıştırmak. |
| mixed |
s. 1. karışık. 2. karma. |
| mixed doubles |
tenis karışık çiftler. |
| mixed economy |
karma ekonomi. |
| mixed group |
karma grup. |
| mixed marriage |
değişik dinden/ırktan kişilerin evlenmesi. |
| mixer |
i. 1. karıştırıcı. 2. mikser. |
| mixture |
i. 1. karıştırma; karışma. 2. karma. 3. katma. 4. karışım: a
mixture of salt and flour tuz ve un karışımı. |
| mix-up |
i. karışıklık, karışık durum, anlaşmazlık. |
| mizzenmast |
i., den. mizana direği, mizana. |
| mm |
kıs. millimeter(s). |
| mnemonic |
s. hatırlamaya yardımcı olan, belletici, bellemsel. i.
belleteç. |
| mnemonics |
i. mnemotekni. |
| mnemotechnics |
i. mnemotekni, belletmece. |
| moan |
f. inlemek. i. inilti. |
| moat |
i. (kaleye ait) hendek. |
| mob |
i. 1. kalabalık, izdiham. 2. ayaktakımı, avam. 3. k. dili
gangster çetesi. f. (--bed, --bing) güruh halinde
saldırmak. |
| mobile |
s. 1. devingen, hareket eden. 2. kolay değişen (çehre). 3.
değişken (fikir). 4. ask. seyyar (ordu). |
| mobilise |
f., İng., bak. mobilize. |
| mobility |
i. 1. devingenlik. 2. değişkenlik. |
| mobilize |
f. seferber etmek, harekete geçirmek; seferber olmak, harekete
geçmek. |
| mobster |
i., k. dili mafya üyesi. |
| moccasin |
i. mokasen. |
| mocha |
i. moka, Yemen kahvesi. |
| mock |
i. 1. alay, eğlenme. 2. taklit, sahte şey. s. 1. yapmacık,
sahte. 2. taklit. f. 1. taklidini yaparak (biriyle) alay etmek. 2.
ile alay etmek. |
| mock orange |
bot. filbahri, filbahar. |
| mockery |
i. 1. alay. 2. taklit. 3. alay konusu. |
| mod |
kıs. moderate, modern. |
| mode |
i. 1. müz. makam. 2. dilb. kip. 3. usul, tarz, üslup,
şekil. |
| model |
i. 1. model, örnek, maket. 2. manken, model. 3. güz. san.
model. 4. örnek, örnek kimse/şey. 5. model, tip. s. örnek, model.
f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. (çamur, mum v.b.´nden) (heykel)
yapmak/yaratmak; into (çamur, mum v.b.´ne) şekil vererek (heykel)
yapmak. 2. mankenlik yapmak; (defilede) (belirli bir giysiyi)
giymek. |
| model o.s. on |
-i kendine örnek almak. |
| model s.t. on |
#AD? |
| modem |
i., bilg. modem. |
| moderate 1 |
s. 1. ılımlı. 2. orta; ne büyük ne küçük olan; ne az ne çok
olan: He´s a moderate eater. O ne az ne çok yer. 3. makul/ehven
(fiyat). 4. vasat, orta karar. i. ılımlı kimse. |
| moderate 2 |
f. 1. yatıştırmak, yumuşatmak, azaltmak, hafifletmek; yatışmak,
yumuşamak, azalmak, hafiflemek. 2. başkanlık etmek. 3. fiz.
ılımlamak. |
| moderation |
i. 1. yatıştırma, yumuşatma, azaltma, hafifletme; yatışma,
yumuşama, azalma, hafifleme. 2. ılımlılık. |
| moderator |
i. 1. toplantı başkanı. 2. fiz. ılımlayıcı. |
| modern |
s. modern, çağcıl; çağdaş. i. modern kimse, çağcıl kimse. |
| modernise |
f., İng., bak. modernize. |
| modernistic |
s. sözümona modern. |
| modernity |
i. modernlik, çağcıllık. |
| modernize |
f. modernleştirmek, modernize etmek, çağcıllaştırmak,
yenileştirmek. |
| modest |
s. 1. alçakgönüllü, mütevazı. 2. gösterişsiz. 3. ılımlı. 4.
namuslu, iffetli. 5. az (bir miktar). |
| modesty |
i. 1. alçakgönüllülük, tevazu. 2. ılımlılık. 3. iffet. |
| modicum |
i. |
| modification |
i. 1. küçük değişiklik. 2. biraz değiştirme. |
| modifier |
i. 1. değiştiren şey. 2. dilb. niteleyen sözcük/cümlecik. |
| modify |
f. 1. biraz değiştirmek. 2. azaltmak, hafifletmek. 3. dilb.
nitelemek. |
| modulate |
f. 1. (konuşma ve şarkı söylemede) ses perdesini gereğine göre
değiştirmek, bir tondan başka bir tona geçmek. 2. (sesi)
yumuşatmak, hafifleştirmek, tatlılaştırmak. 3. radyo modüle
etmek. |
| module |
i. 1. modül. 2. ölçü birimi. |
| moggy |
i., İng., k. dili kedi. |
| mohair |
i. 1. tiftik. 2. tiftik kumaş. |
| Mohammed |
i., bak. Muhammad. |
| moist |
s. 1. nemli, rutubetli. 2. ıslak. 3. yaşlı (göz). |
| moisten |
f. nemlendirmek, ıslatmak; nemlenmek, ıslanmak. |
| moisture |
i. nem, rutubet. |
| molar |
i. azıdişi. |
| molasses |
i. 1. pekmez. 2. melas. |
| mold 1 |
i. kalıp. f. şekil vermek, biçimlendirmek. |
| mold 2 |
i. küf. f. küflendirmek; küflenmek, küf bağlamak. |
| mold public opinion |
kamuoyu oluşturmak. |
| Moldavia |
i., tar. Moldavya. |
| Moldavian |
i., tar. Moldavyalı. s., tar. 1. Moldavya, Moldavya´ya özgü. 2.
Moldavyalı. |
| moldiness |
i. küf, küflülük. |
| molding |
i. tiriz; pervaz; korniş; silme. |
| Moldova |
i. Moldova. |
| Moldovan |
i. Moldovalı. s. 1. Moldova, Moldova´ya özgü. 2.
Moldovalı. |
| moldy |
s. küflü, küf bağlamış. |
| mole 1 |
i. ben, leke. |
| mole 2 |
i. 1. zool. köstebek, körsıçan. 2. k. dili köstebek,
casus. |
| mole 3 |
i. dalgakıran, mendirek. |
| mole bean |
1. hintyağıbitkisinin tohumu. 2. bot. hintyağıbitkisi,
keneotu. |
| mole cricket |
zool. danaburnu, kökkurdu. |
| molecular |
s. moleküler, özdeciksel. |
| molecule |
i. molekül, özdecik, tozan, zerre. |
| molehill |
i. |
| molest |
f. -e cinsel tacizde bulunmak. |
| molestation |
i. 1. cinsel taciz. 2. engelleme. |
| molester |
i. cinsel tacizde bulunan kimse. |
| mollify |
f. yumuşatmak, yatıştırmak. |
| mollycoddle |
i. muhallebi çocuğu, hanım evladı. f. üstüne titremek. |
| Molotov |
i. |
| Molotov cocktail |
molotofkokteyli. |
| molt |
f. 1. tüylerini dökmek. 2. deri değiştirmek. |
| molten |
f., eski, bak. melt. s. 1. erimiş. 2. dökme. |
| Molucca |
s. Molük, Molük Adaları´na özgü. |
| Moluccan |
i. Molüklü. s. 1. Molük, Molük Adaları´na özgü. 2.
Molüklü. |
| mom |
i., k. dili anne. |
| moment |
i. 1. an. 2. önem. 3. fiz. moment. |
| moment of truth |
karar anı, kritik an. |
| momentary |
s. 1. bir an süren, bir anlık. 2. geçici, çok az süren. |
| momentous |
s. çok önemli, ciddi. |
| momentum |
çoğ. --s (momen´tımz)/mo.men.ta (momen´tı) i., fiz.
momentum. |
| momma |
i., k. dili anne. |
| mommy |
i., k. dili anne, anneciğim. |
| Monacan |
i. Monakolu. s. 1. Monako, Monako´ya özgü. 2. Monakolu. |
| Monaco |
i. Monako. |
| monarch |
i. kral, hükümdar. |
| monarchy |
i. monarşi, tekerklik. |
| monastery |
i. manastır. |
| monastic |
s. manastıra veya manastır hayatına özgü. i. keşiş. |
| monasticism |
i. manastır hayatı/sistemi. |
| Monday |
i. pazartesi. |
| Monegasque |
i. Monakolu. s. 1. Monako, Monako´ya özgü. 2. Monakolu. |
| monetary |
s. parayla ilgili, parasal, para .... |
| monetary unit |
para birimi. |
| money |
i. para. |
| money belt |
para taşımaya elverişli kuşak. |
| Money is no object. |
İş parada değil./Para önemli değil. |
| money market |
para piyasası. |
| money on deposit |
bankadaki para, mevduat. |
| money order |
posta havalesi. |
| money order |
para havalesi. |
| money plant |
bot. denizlahanası, ayotu. |
| moneybags |
i., argo zengin kimse, para babası. |
| moneychanger |
i. dövizci, döviz alıp satan kimse, sarraf. |
| moneyed |
s. paralı. |
| moneylender |
i. faiz karşılığı borç para veren kimse, faizci. |
| moneyless |
s. parasız. |
| moneymaker |
i., k. dili para getiren iş. |
| moneymaking |
s., k. dili para getiren/kazandıran. |
| monger |
i., İng. satıcı. |
| #AD? |
sonek satıcı: ironmonger, fishmonger. |
| #AD? |
sonek, aşağ. yapan kimse, karışan kimse: scandalmonger,
warmonger. |
| Mongol |
i. Moğol, Moğol halkından biri. s. Moğol, Moğollara özgü. |
| Mongolia |
i. Moğolistan. |
| Mongolian |
i. 1. Moğol, Moğolistan halkından biri. 2. Moğolca. s. 1.
Moğol. 2. Moğolca. |
| mongolism |
i., tıb. mongolizm. |
| mongrel |
i. melez köpek; melez hayvan. s. melez (köpek/hayvan). |
| monism |
i., fels. monizm, tekçilik. |
| monist |
i., fels. monist, tekçi. |
| monitor |
i. 1. bilg., TV monitör. 2. sınıf başkanı. 3. izleme/gözlem
sistemi. |
| monk |
i. keşiş. |
| monkey (about/around) with |
ile oynamak, -i ellemek. |
| monkey 1 |
i. maymun. |
| monkey 2 |
f., k. dili |
| monkey about/around |
vakit geçirmek. |
| monkey business |
dalavere, dolap, düzenbazlık. |
| monkey puzzle |
bot. şiliarokaryası. |
| monkey wrench |
ingilizanahtarı. |
| monkfish |
i., zool. kelerbalığı. |
| monkshood |
i., bot. kurtboğan, fırtınakülahı. |
| mono |
i., k. dili intani mononükleoz, monositli anjin. |
| mono- |
önek tek, bir. |
| monobloc |
i. tekgövde, monoblok. |
| monochromatic |
s. tekrenkli, monokrom. |
| monochrome |
i. tekrenkli resim. s. tekrenkli, monokrom. |
| monochrome monitor |
bilg. tek- renkli monitör. |
| monochromous |
s., bak. monochromatic. |
| monocle |
i. tekgözlük, monokl. |
| monogamous |
s. tekeşli, monogam. |
| monogamy |
i. tekeşlilik, monogami. |
| monogenesis |
i. tekkaynakçılık. |
| monogram |
i. monogram. |
| monograph |
i. monografi, tekyazı. |
| monolog |
i. monolog. |
| monologue |
i., İng., bak. monolog. |
| mononuclear |
s. tekçekirdekli. |
| mononucleosis |
çoğ. mon.o.nu.cle.o.ses (manonukliyo´siz, manınukliyo´siz) i.,
tıb. 1. intani mononükleoz, monositli anjin. 2. mononükleoz. |
| monopolise |
f., İng., bak. monopolize. |
| monopolist |
i. tekelci. |
| monopolistic |
s. tekelci. |
| monopolize |
f. tekeline almak. |
| monopolize the conversation |
başka kimseyi konuşturmamak. |
| monopoly |
i. tekel, inhisar, monopol. |
| monotheism |
i. tektanrıcılık, monoteizm. |
| monotheist |
i. tektanrıcı, monoteist. |
| monotheistic |
s. tektanrıcılıkla ilgili. |
| monotone |
i. |
| monotonous |
s. tekdüze, monoton. |
| monotony |
i. tekdüzelik, monotonluk. |
| monotype |
i. monotip. |
| monsoon |
i. muson. |
| monster |
i. 1. canavar. 2. ucube. 3. dev gibi şey/kimse. s. çok büyük,
koskoca, muazzam; dev gibi. |
| monstrosity |
i. ucube, devasa ve çok çirkin şey. |
| monstrous |
s. 1. acayip/korkunç derecede büyük; devasa ve çok çirkin,
ucube gibi. 2. çok korkunç, korkunç derecede kötü. |
| montage |
i. 1. fotomontaj. 2. sin., TV montaj. |
| Montenegrin |
i. Karadağlı. s. 1. Karadağ, Karadağ´a özgü. 2. Karadağlı. |
| Montenegro |
i. Karadağ. |
| month |
i. ay. |
| monthly |
s. 1. ayda bir olan. 2. aylık. i. aylık dergi. z. ayda
bir. |
| monument |
i. 1. anıt, abide. 2. eser. |
| monumental |
s. 1. anıtsal. 2. muazzam, koskoca. 3. güz. san. aslından
büyük. |
| moo |
f. böğürmek. i. böğürme. |
| mood 1 |
i., dilb. kip. |
| mood 2 |
i. 1. ruhsal durum, haleti ruhiye. 2. atmosfer, hava. 3. çoğ.
terslik, huysuzluk, karamsarlık. |
| moody |
s. birdenbire canı sıkılabilen. |
| moon |
i. ay. f., k. dili 1. düşüncelere dalıp hayal dünyasında
gezinmek, dalıp kendi hayalleriyle başbaşa kalmak. 2. around/about
dalgın dalgın dolanıp durmak. |
| moonbeam |
i. ay ışını. |
| moonlight |
i. ay ışığı, mehtap. f., k. dili asıl işinden başka bir işte de
çalışmak. |
| moonlighting |
i., argo asıl işinden başka bir işte de çalışma. |
| moonrise |
i. ayın doğması. |
| moonshine |
i., k. dili 1. ruhsatsız yapılıp satılan viski. 2. İng. saçma,
zırva. |
| moonstruck |
s. aysar, çılgın, deli. |
| moonwalk |
i. ayda yürüyüş. |
| moor 1 |
i., İng. engebeli ve ağaçsız arazi. |
| moor 2 |
f. demir atmak, palamarla bağlamak; palamarla bağlanmak. |
| moorings |
i. 1. palamar takımı. 2. geminin bağlanacağı yer. |
| moose |
i. (çoğ. moose) zool. mus. |
| moot |
s. tartışmalı: That´s a moot point. Orası tartışmalı./Kesin
değil o. f. (bir meseleyi) ortaya atmak, (bir fikri) öne
sürmek. |
| mop |
i. 1. paspas, saplı tahta bezi. 2. karışık ve taranmamış saç.
f. (--ped, --ping) paspas yapmak, paspaslamak. |
| mop one´s brow |
alnının terini silmek. |
| mop the floor with |
argo (bir tartışmada/oyunda) -i bozguna
uğratmak. |
| mop up |
1. paspaslamak. 2. ask. düşmanı temizlemek. |
| mope |
f. 1. üzüntülü olmak. 2. üzmek. |
| moraine |
i., jeol. moren, buzultaş. |
| moral |
s. 1. ahlaksal, ahlaki, törel. 2. ahlaklı, prensip sahibi,
dürüst. 3. ahlak kurallarına uyan. 4. (cinsel açıdan)
namuslu. |
| moral defeat |
manevi yenilgi. |
| moral principle |
ahlak kuralı. |
| moral support |
manevi destek. |
| moral victory |
manevi zafer. |
| morale |
i. moral, içgücü. |
| moralise |
f., İng., bak. moralize. |
| moralize |
f. 1. olayların ahlaki yönü hakkında nutuk çekmek. 2. ahlakını
düzeltmek. |
| morals |
i., çoğ. ahlak. |
| morass |
i. 1. bataklık, batak. 2. güçlük, engel. |
| moratorium |
i. moratoryum. |
| moray |
i., zool. murana. |
| moray eel |
murana. |
| morbid |
s. 1. ürkütücü/marazi konulara aşırı ilgi duyan. 2. ruhsal
açıdan sağlıklı olmayan, marazi (düşünce/merak). |
| mordant |
s. acıtıcı, acı veren, keskin. |
| more |
s. 1. daha çok, daha fazla: He needs more money. Daha çok
paraya ihtiyacı var. 2. daha: one more time bir kez daha. two more
oranges iki portakal daha. z. (than) 1. (-den) daha. 2. (-den) daha
çok. |
| more or less |
1. oldukça, az çok. 2. aşağı yukarı. |
| More power to him! |
Allah gücünü artırsın!/Tebrikler! |
| more than one |
birden fazla. |
| Morea |
i. |
| Morean |
i. Moralı. s. 1. Mora, Mora´ya özgü. 2. Moralı. |
| morello cherry |
vişne. |
| moreover |
z. bundan başka, ayrıca, üstelik. |
| morgue |
i. morg. |
| moribund |
s. 1. ölmek üzere olan, can çekişen. 2. çok sönük, zayıf. |
| morning |
i. sabah. |
| morning coat |
jaketatay, ceketatay. |
| morning dress |
jaketatay ve çizgili pantolon. |
| morning glory |
bot. kahkahaçiçeği, gündüzsefası, Ipomoea purpurea. |
| morning sickness |
hamilelikte sabah bulantısı. |
| morning star |
sabah yıldızı. |
| mornings |
z., k. dili sabahları. |
| Moroccan |
i. Faslı. s. 1. Fas, Fas´a özgü. 2. Faslı. |
| Morocco |
i. Fas. |
| moron |
i. 1. kısmen geri zekâlı kimse. 2. k. dili gerzek, salak. |
| moronic |
s., k. dili çok aptalca, salakça. |
| morose |
s. somurtuk; somurtkan; suratını asıp suspus olan. |
| morpheme |
i., dilb. morfem, biçimbirim. |
| morphine |
i., kim. morfin. |
| morphological |
s. morfolojik. |
| morphology |
i., biyol., dilb. biçimbilim, yapıbilim, morfoloji. |
| Morse |
i. |
| Morse code |
Mors alfabesi. |
| morsel |
i. lokma, parça. |
| mortal |
s. 1. ölümlü, fani. 2. öldürücü. 3. ölümcül. i. insan,
insanoğlu. |
| mortal enemy |
can düşmanı. |
| mortality |
i. 1. ölümlülük, fanilik. 2. büyük ölçüde can kaybı. 3. ölüm
oranı. |
| mortality rate |
ölüm oranı. |
| mortar 1 |
i. kireçli harç. f. harç ile sıvamak. |
| mortar 2 |
i. 1. havan. 2. ask. havan topu. |
| mortar shell |
havan mermisi. |
| mortgage |
i. ipotek. f. ipotek etmek. |
| mortice |
i., bak. mortise. |
| mortician |
i. cenaze levazımatçısı. |
| mortification |
i. 1. küçük düşme. 2. çile. 3. tıb. kangren. |
| mortify |
f. 1. rezil/kepaze etmek, yerin dibine batırmak/geçirmek. 2.
tıb. kangrenleştirmek; kangren olmak. |
| mortify the flesh |
nefsin isteklerini kırmak. be mortified rezil/kepaze
olmak, yerin dibine batmak/geçmek. |
| mortise |
i. zıvana, yuva. |
| mortuary |
i. morg. |
| mosaic |
i., s. mozaik. |
| Moslem |
s., i., bak. Muslim. |
| mosque |
i. cami, mescit. |
| mosquito |
i. sivrisinek. |
| mosquito net |
cibinlik. |
| mosquito netting |
cibinlik kumaşı. |
| moss |
i. yosun. |
| mossy |
s. yosunlu. |
| most |
s. 1. çoğu, pek çok: Most of these people spend their evenings
watching television. Bu insanların çoğu gece televizyon izler. 2.
en çok, en fazla: Who´s got the most money? En çok para kimde? z.
1. en çok: Which one did you like most? En çok hangisini beğendin?
2. en: That´s the most beautiful one I´ve ever seen. Şimdiye kadar
gördüklerimin en güzeli o. 3. k. dili çok. i. en fazla miktar, en
büyük kısım. |
| Most of it is true. |
Büyük bir kısmı doğru./Çoğu doğru. |
| Most people think so. |
Çoğu kimse böyle düşünüyor. |
| mostly |
z. 1. çoğunlukla, çoğu kez. 2. genellikle. 3. en çok. |
| mote |
i. zerre, tanecik, parçacık. |
| motel |
i. motel. |
| moth |
i. 1. güve. 2. pervane. |
| mothball |
i. naftalin topu. f. (gemiyi) kullanımdan çıkarıp tekrar
kullanılıncaya kadar muhafaza altında tutmak; (fabrikanın)
faaliyetine son verip tekrar kullanılıncaya kadar muhafaza altında
tutmak. |
| moth-eaten |
s. güve yemiş. |
| mother |
i. anne, ana. f. -e anne gibi davranmak, -e annelik
etmek. |
| mother country |
anayurt, anavatan. |
| mother tongue |
anadili. |
| Mother´s Day |
Anneler Günü. |
| motherboard |
i., bilg. ana levha. |
| motherhood |
i. annelik, analık. |
| mother-in-law |
i. kayınvalide, kaynana. |
| motherly |
s. 1. ana gibi. 2. anaya yakışır. |
| mother-of-pearl |
i. sedef. |
| mothproof |
s. güve yemez. |
| motif |
i. motif. |
| motion |
i. 1. hareket, devinim. 2. teklif, önerge. f. el ile işaret
etmek. |
| motion picture |
(sinemada gösterilen) film. |
| motionless |
s. hareketsiz. |
| motivate |
f. motive etmek, harekete geçirmek, sevketmek. |
| motivation |
i. 1. harekete getirme. 2. motivasyon, güdülenme. 3. güdü. |
| motive |
i. 1. insanı motive eden şey, güdü, saik. 2. müz. motif. s. 1.
hareket ettirici, devindirici, itici. 2. güdüsel. |
| motley |
s. 1. birbirinden çok farklı kişilerden/şeylerden oluşan (grup,
takım, v.b.). 2. karışık renkli, alaca, rengârenk. |
| motor |
i. 1. motor. 2. İng. otomobil. s. 1. hareket ettirici. 2.
motorlu. 3. tıb. hareket kaslarına ait. 4. devimsel, hareki. f.,
İng. otomobille gitmek; otomobille götürmek. |
| motor launch |
motorlu sandal, motorbot, motor. |
| motor police |
motosikletli polis. |
| motor torpedo boat |
hücumbot. |
| motorbike |
i. moped, motorlu bisiklet. |
| motorboat |
i. motorbot, deniz motoru, motor. |
| motorcade |
i. araba konvoyu. |
| motorcar |
i., İng. otomobil. |
| motorcycle |
i. motosiklet. |
| motorise |
f., İng., bak. motorize. |
| motorist |
i., oto. sürücü. |
| motorize |
f. motorize etmek, motor ile donatmak. |
| motorman |
çoğ. mo.tor.men (mo´tırmîn) i. vatman. |
| motorway |
i., İng. otoyol, otoban. |
| mottle |
f. beneklemek, alacalamak. |
| mottled |
s. değişik renklerdeki; değişik renk tonlarındaki; abraş;
alaca, benekli; ebruli. |
| motto |
i. (çoğ. --s/--es) parola, düstur. |
| mould |
i., f., İng., bak. mold 1, mold 2. |
| mouldiness |
i., İng., bak. moldiness. |
| moulding |
i., İng., bak. molding. |
| mouldy |
s., İng., bak. moldy. |
| moult |
f., İng., bak. molt. |
| mound |
i. 1. tümsek, tepecik, küme. 2. höyük. 3. yığın. |
| mount 1 |
i. dağ, tepe. |
| mount 2 |
i. 1. binek hayvanı. 2. (mücevher için) yuva. 3. kaide, taban,
duraç, ayaklık, ayak. 4. çerçeve. f. 1. tırmanmak, çıkmak. 2.
üzerine çıkmak. 3. (at, bisiklet v.b.´ne) binmek; bindirmek. 4.
asmak. 5. takmak. 6. monte etmek, kurmak. 7. (fotoğraf, pul
v.b.´ni) karton v.b.´nin üzerine yerleştirmek; (mikroskopta
incelenecek örneği) lamın üzerine yerleştirmek. 8. başlatmak. 9.
yükselmek, artmak, çoğalmak. |
| mount a production of |
(oyunu) sahneye koymak. |
| mount an attack against |
#AD? |
| mount an exhibition |
sergi düzenlemek/açmak. |
| mount guard |
nöbet tutmak. |
| Mount Sinai |
Sina Dağı. |
| mountain |
i. 1. dağ. 2. yığın. |
| mountain chain |
dağ silsilesi. |
| mountain chain |
sıradağ, sıradağlar. |
| mountain range |
dağ silsilesi. |
| mountaineer |
i. 1. dağcı. 2. dağlı kimse. |
| mountaineering |
i. dağcılık. |
| mountainous |
s. 1. dağlık. 2. dağ gibi, çok büyük, çok iri. |
| mounted |
s. 1. ata binmiş, atlı. 2. takılı, hazır. 3. kakılmış,
kakma. |
| mounted gem |
kakma taş. |
| mounted police |
atlı polis. |
| mounted policeman |
atlı polis. |
| mounted troops |
süvari, atlı asker. |
| mourn |
f. 1. yas tutmak, matem tutmak. 2. kederlenmek. |
| mourner |
i. yaslı kimse. |
| mournful |
s. 1. kederli, üzgün. 2. yaslı. 3. acıklı, dokunaklı. |
| mourning |
i. 1. yas tutma. 2. yas, matem. 3. matem elbisesi. 4. yas
süresi. |
| mouse |
çoğ. mice (mays) i. 1. fare, sıçan. 2. bilg. fare. |
| mousetrap |
i. 1. fare kapanı. 2. tuzak. |
| mouth 1 |
i. 1. ağız. 2. ağız, akarsuyun denize/göle döküldüğü yer. 3.
giriş yeri. |
| mouth 2 |
f. 1. söylemek. 2. dudaklarını oynatarak (bir şey) söyler gibi
yapmak. |
| mouth organ |
mızıka, armonika. |
| mouthful |
i. 1. ağız dolusu: He spit out a mouthful of cherries. Ağzına
doldurduğu kirazları tükürdü. 2. lokma: He couldn´t eat another
mouthful. Bir lokma daha yiyemedi. 3. k. dili söylenişi güç
sözcük. |
| mouthpiece |
i. 1. ağızlık. 2. sözcü. |
| mouthwash |
i. gargara. |
| movable |
s. 1. kımıldayabilen, hareket edebilen. 2. seyyar, taşınabilir.
3. tarihi değişen (yortu). 4. huk. menkul, taşınır. i., çoğ., huk.
menkuller, taşınır mallar. |
| movable feast |
Hrist. her yıl değişik bir tarihe rastlayan yortu. |
| move |
f. 1. kımıldatmak, oynatmak, hareket ettirmek; kımıldamak,
oynamak, hareket etmek: My right leg is paralyzed; I can´t move it.
Sağ bacağım felç oldu; hareket ettiremiyorum. Don´t move!
Kımıldama! 2. taşımak, nakletmek; taşınmak: She plans to move this
table into the kitchen. Bu masayı mutfağa taşımayı düşünüyor. Derya
has moved to her summer place in Çeşme. Derya, Çeşme´deki yazlığına
taşındı. 3. önermek, teklif etmek: I move that the meeting be
adjourned. Toplantının sona erdirilmesini öneriyorum. 4.
duygulandırmak, mütehassis etmek; etkilemek, dokunmak: His story
deeply moved me. Onun öyküsü beni derinden etkiledi. 5. gayrete
getirmek. 6. harekete getirmek. 7. (satranç/dama taşını) yürütmek,
sürmek. 8. (bağırsaklar) işlemek; (bağırsakları) işletmek. 9.
satmak; sattırmak: It´s difficult to move these high-priced books.
Bu pahalı kitapları satmak zor. 10. kalkmak, ilerlemek, ileri
gitmek. i. 1. hareket, kımıldanma. 2. taşınma. 3. satranç, dama taş
sürme. 4. satranç, dama oynama sırası. |
| move down |
(öğrenciyi) bir alt sınıfa indirmek; bir alt sınıfa
inmek. |
| move heaven and earth |
mümkün olan her şeyi yapmak. |
| move heaven and earth |
her çareye başvurmak. |
| move in |
1. eve taşınmak. 2. içeri girmek. |
| move on |
ileri gitmek. |
| move out |
1. evden taşınmak. 2. dışarı çıkmak. |
| move up |
(öğrenciyi) bir üst sınıfa yükseltmek; bir üst sınıfa
yükselmek. |
| moveable |
s., i., bak. movable. |
| movement |
i. 1. hareket, kımıldanma. 2. akım, hareket: the women´s
liberation movement kadınların özgürlüğü hareketi. 3. ask. manevra.
4. saatin makinesi/parçaları. 5. müz. bölüm. 6. bağırsakların
işlemesi. |
| movie |
i. (sinemada gösterilen) film. |
| movie camera |
1. sin. kamera. 2. kamera, film makinesi. |
| movie house/theater |
sinema, sinema salonu. |
| moving |
s. 1. hareket eden, devingen, oynak. 2. ilerleyen. 3. harekete
geçiren. 4. insanı duygulandıran; etkileyici, dokunaklı. |
| moving day |
taşınma günü. |
| moving picture |
sin. film. |
| moving platform |
hareket eden platform. |
| movingly |
z. etkileyici bir şekilde, dokunaklı olarak. |
| mow |
f. (--ed, --n) 1. (çim/ot) biçmek. 2. down (top/tüfek ateşiyle)
toptan öldürmek/biçmek. |
| mown |
f., bak. mow. |
| Mozambican |
i. Mozambikli. s. 1. Mozambik, Mozambik´e özgü. 2.
Mozambikli. |
| Mozambique |
i. Mozambik. |
| Mozambiquean |
i. Mozambikli. s. 1. Mozambik, Mozambik´e özgü. 2.
Mozambikli. |
| MP |
i. 1. ask. inzibat, inzibat eri. 2. askeri inzibat. 3. İng.
milletvekili, parlamenter, mebus. |
| MP |
kıs. Military Police. |
| MP |
kıs. Member of Parliament. |
| Mr |
i. Bay (Soyadından önce kullanılır.): Mr. Green Bay Green. |
| Mrs |
i. Bayan (Evli kadının soyadından önce kullanılır.): Mrs.
Crawford Bayan Crawford. |
| MS |
kıs. Master of Science. |
| Ms |
i. Bayan (Evli veya evli olmayan kadının soyadından önce
kullanılır.): Ms. Pembroke Bayan Pembroke. |
| MS, ms |
kıs. manuscript. |
| Mt, mt |
kıs. mount, mountain. |
| much |
s. (more, most) çok, epey, hayli: There´s much work still to be
done. Hâlâ yapacak epey iş var. z. 1. çok, epey, hayli, pek: I´m
feeling much better. Kendimi çok daha iyi hissediyorum. She is much
admired. Çok beğeniliyor. I didn´t much like that play. O oyunu pek
beğenmedim. 2. aşağı yukarı, hemen hemen. i. 1. çok şey, çok
miktarda şey. 2. önemli şey. |
| much as |
her ne kadar ... ise de, ise de: Much as I would like to
I can´t go. Gitmek istesem de gidemem. |
| much less |
şöyle dursun: I can´t walk, much less run. Koşmak şöyle
dursun, yürüyemiyorum. |
| Much obliged. |
k. dili Teşekkür ederim. |
| much the same |
hemen hemen aynı. |
| muck |
i. 1. pislik. 2. çamur. 3. gübre, yaş gübre. f. 1. gübrelemek.
2. about/around İng., k. dili oyalanmak; vakit geçirmek. 3. in
İng., k. dili işe katılmak, çalışmak. |
| muck s.o. about |
İng., k. dili birine kapris yapmak. |
| muck s.t. up |
İng., k. dili bir şeyi berbat etmek. |
| muckrake |
f. (önemli birine) çamur atmak. |
| mucous |
s. sümüksel; sümüksü. |
| mucous membrane |
anat. sümükdoku, mukoza. |
| mucus |
i. 1. sümük. 2. balgam. |
| mud |
i. 1. çamur. 2. kötü söz veya iftira. |
| muddle |
f. 1. karmakarışık etmek. 2. sersemletmek. 3. up yüzüne gözüne
bulaştırmak. i. 1. karışıklık, düzensizlik. 2. sersemlik. 3.
karmakarışık iş. |
| muddle along/on |
1. iyi kötü idare etmek, iyi kötü geçinip gitmek. 2.
yanılmalara karşın bir işten sıyrılıp çıkmak. |
| muddle through |
İng. bu/o işi iyi kötü/düşe kalka yapmak/halletmek. |
| muddleheaded |
s. 1. aptal; beceriksiz. 2. aptalca; beceriksizce. |
| muddy |
s. 1. çamurlu. 2. bulanık, kirli, pis. 3. karışık. f. 1.
çamurlamak, çamura bulamak. 2. bulandırmak. |
| mudguard |
i. çamurluk. |
| mudslinger |
i., pol. rakibine çamur atan kimse. |
| muezzin |
i. müezzin. |
| muff 1 |
i. manşon, el kürkü. |
| muff 2 |
f. 1. (bir işi) yapamamak, becerememek, yüzüne gözüne
bulaştırmak. 2. spor (topu) kaçırmak. |
| muffin |
i. şamkurabiyesine benzeyen bir tür ufak ekmek. |
| muffle |
f. 1. in/with -e sarınmak. 2. up sarınıp sarmalanmak; sarıp
sarmalamak. 3. (bir şeyi) ses çıkarmayacak bir şekilde
örtmek/sarmak. |
| muffle o.s. up |
sarınıp sarmalanmak. |
| muffler |
i. 1. susturucu. 2. atkı, kaşkol. |
| mufti |
i. müftü. |
| mug 1 |
i. 1. kupa, kulplu büyük bardak. 2. bardak dolusu. |
| mug 2 |
i., argo surat, faça. |
| mug 3 |
f. (--ged, --ging) saldırıp soymak. |
| mugger 1 |
i. soyguncu, saldırıp soyan kimse. |
| mugger 2 |
i. hinttimsahı. |
| muggy |
s. sıcak ve rutubetli, kapalı, sıkıntılı (hava). |
| Muhammad |
i. Hz. Muhammed. |
| mulatto |
i. beyaz ile zenci melezi kimse. |
| mulberry |
i. dut. |
| mule |
i. 1. katır. 2. k. dili çok inatçı kimse. |
| mulish |
s. inatçı, katır gibi. |
| mulishly |
z. inatla. |
| mull 1 |
i. ince muslin kumaş. |
| mull 2 |
f. |
| mull s.t. over |
bir şeyi iyice düşünmek; bir şeyi düşünüp taşınmak. |
| mullah |
i. molla. |
| mullein |
i., bot. sığırkuyruğu. |
| mullion |
i. pencere tirizi. f. tirizlerle ayırmak. |
| multi- |
önek çok, mülti-. |
| multicellular |
s. çokgözeli, çokhücreli. |
| multidimensional |
s. çokboyutlu. |
| multifarious |
s. çok çeşitli, türlü türlü. |
| multiform |
s. çokbiçimli, çokşekilli. |
| multilateral |
s. 1. çok yanlı, çok taraflı. 2. huk. çok taraflı. |
| multilingual |
s. çokdilli, çok dil bilen. |
| multimillionaire |
i. mültimilyoner. |
| multinational |
s. çokuluslu. |
| multiple |
s. 1. birçok, çok yönlü. 2. katmerli. i., mat. katsayı. |
| multiplicand |
i., mat. çarpılan. |
| multiplication |
i. 1. çoğaltma; çoğalma. 2. mat. çarpma, çarpım. |
| multiplication table |
çarpım tablosu. |
| multiplicity |
i. çokluk, çeşitlilik. |
| multiplier |
i., mat. çarpan. |
| multiply |
f. 1. çoğaltmak, artırmak; çoğalmak, artmak. 2. mat. çarpmak.
3. biyol. üremek. |
| multitude |
i. 1. kalabalık, halk yığını. 2. çokluk. |
| multitudinous |
s. çok, pek çok. |
| multi-user |
i., bilg. çoklu kullanıcı. |
| mum 1 |
s. susmuş, suskun. ünlem Sus! |
| mum 2 |
i., İng., k. dili anne. |
| Mum´s the word! |
k. dili Hiç kimseye söyleme! |
| Mum´s the word. |
Sakın kimseye söyleme. |
| mumble |
f. mırıldanmak. i. mırıltı. |
| mummification |
i. 1. mumyalama, mumya yapma. 2. mumyalaşma. |
| mummify |
f. 1. mumyalamak. 2. mumyalaşmak. |
| mummy 1 |
i. mumya. |
| mummy 2 |
i., İng., k. dili anne, anneciğim. |
| mumps |
i., çoğ., tıb. kabakulak. |
| munch |
f. kıtır kıtır yemek, hapır hupur yemek. |
| mundane |
s. 1. günlük, olağan, sıradan. 2. dünyaya ait, dünyevi. |
| municipal |
s. belediyeye ait, belediye. |
| municipality |
i. belediye. |
| munificence |
i. cömertlik. |
| munificent |
s. cömert, eliaçık. |
| munitions |
i., çoğ. savaş gereçleri. |
| mural |
s. 1. duvara ait. 2. duvara asılan. 3. duvar gibi. i. duvar
resmi. |
| murder |
i. 1. cinayet, adam öldürme. 2. k. dili baş belası, işkence. f.
1. (yasaya aykırı olarak) (birini) öldürmek, katletmek. 2. k. dili
bozmak, berbat etmek: murder a piece of music bir müzik parçasını
berbat etmek. |
| murder in the first degree |
kasten adam öldürme. |
| murder mystery |
cinai roman. |
| murderer |
i. katil. |
| murderess |
i. kadın katil. |
| murderous |
s. 1. öldürücü, ölüm saçan, kanlı. 2. tehlikeli. |
| murk |
i. karanlık, kasvet. |
| murky |
s. 1. karanlık, kasvetli. 2. bulutlu, bulanık. 3. belirsiz,
anlaşılması güç. |
| murmur |
i. 1. mırıldanma, mırıltı. 2. söylenme, şikâyet. 3. çağıltı;
uğultu. 4. hırıltı, üfürüm. f. 1. mırıldanmak. 2. söylenmek,
homurdanmak. 3. çağıldamak; uğuldamak. |
| muscle |
i. kas, adale. |
| muscular |
s. 1. kaslı, adaleli. 2. kasa ait. |
| Muse |
i. Müz. |
| muse 1 |
i. esin perisi, ilham perisi. |
| muse 2 |
f. düşünceye dalmak, derin derin düşünmek. |
| museum |
i. müze. |
| mush |
i. 1. mısır unu lapası. 2. lapa gibi şey. 3. k. dili aşırı
duygusallık. |
| mushroom |
i. mantar. s. mantarımsı. f. hızla büyümek, mantar gibi
büyümek; (yapılar) mantar gibi bitmek. |
| mushroom cloud |
(özellikle nükleer patlama sonucunda) mantar şeklinde
yükselen bulut. |
| mushroom growth |
birdenbire büyüyüp yayılma, mantar gibi büyüme. |
| mushy |
s. 1. lapa gibi. 2. k. dili aşırı duygusal. |
| music |
i. müzik; musiki. |
| music box |
müzik kutusu. |
| music hall |
1. müzikhol. 2. İng., tiy. vodvil. |
| music stand |
nota sehpası. |
| musical |
s. 1. müziğe ait; müzikle ilgili, müzikal. 2. ahenkli, uyumlu.
3. müziksever. 4. bestelenmiş. i. müzikal. |
| musician |
i. 1. müzisyen. 2. çalgıcı. |
| musicologist |
i. müzikbilimci, müzikolog. |
| musicology |
i. müzikbilim, müzikoloji. |
| musk |
i. 1. misk. 2. misk kokusu. |
| musk ox |
zool. misköküzü, misksığırı. |
| musket |
i. (eski model) tüfek. |
| muskmelon |
i. şamama, miskkavunu. |
| muskrat |
i., zool. misksıçanı, miskfaresi. |
| Muslim |
i., s. Müslüman. |
| muslin |
i. muslin. |
| muss |
i. karışıklık. f. (up) k. dili 1. (saçı) bozmak. 2. (giysiyi)
buruşturmak. |
| mussel |
i. midye. |
| must 1 |
yardımcı f. 1. Şart belirtir: You must do it. Onu yapman şart.
2. Gereklilik belirtir: You must do it. Onu yapman lazım. 3.
Kuvvetli bir tahmin belirtir: You must be freezing. Dondun
herhalde. Ertuğrul must have done it. Herhalde Ertuğrul
yaptı./Ertuğrul yaptı demek. 4. Kızgınlık/ yakınma/istihza
belirtir: Despite being warned she must go and try it. İhtar
edilmesine rağmen yine de gidip onu denedi. 5. Kararlılık belirtir:
If you must go, do so after the children have gone to bed. Gitmeyi
kafana koydunsa bari çocuklar yattıktan sonra git. 6. -meli, -malı:
You must come to see us. Bizi ziyaret etmelisin. i., k. dili şart,
zaruri bir şey: In the summer a mosquito net is a must. Yazın
cibinlik şart. |
| must 2 |
i. küf; küflülük. |
| mustache |
i. bıyık. |
| mustang |
i. (A.B.D.´nin batısına özgü) yabani at. |
| mustard |
i. hardal. |
| mustard greens |
hardal yaprakları. |
| muster |
f. 1. toplamak; toplanmak. 2. ask. içtima yapmak. i., ask.
içtima. |
| mustn't |
kıs. must not. |
| musty |
s. küflü; küf kokulu. |
| mutable |
s. 1. değişebilir, değişken. 2. dönek, kararsız. |
| mutant |
s., biyol. mutasyona uğramış. i. mutasyona uğramış
hayvan/bitki. |
| mutate |
f., biyol. mutasyona uğramak; mutasyona uğratmak. |
| mutation |
i. 1. değişme, dönüşme. 2. biyol. değişinim, değşinim,
mutasyon. |
| mutationism |
i., biyol. değişinimcilik, değşinimcilik, mutasyonizm. |
| mute |
s. 1. sessiz, suskun. 2. dilsiz. i. dilsiz kimse. f. sesini
kısmak. |
| mutilate |
f. 1. (vücudun bir uzvunu) (bütünüyle) kesmek. 2. sakatlamak,
kötürüm etmek. 3. önemli kısımları çıkararak bozmak. |
| mutilation |
i. 1. (vücudun bir uzvunu) (bütünüyle) kesme. 2. kötürüm etme.
3. bozma. |
| mutineer |
i. isyancı, asi. |
| mutinous |
s. isyankâr, asi. |
| mutiny |
i. (gemi kaptanına karşı/askeri yetkeye karşı) isyan,
başkaldırma, ayaklanma. f. (gemi kaptanına karşı/askeri yetkeye
karşı) isyan etmek, başkaldırmak, ayaklanmak. |
| mutt |
i., k. dili it, köpek. |
| mutter |
f. 1. söylenmek, homurdanmak. 2. mırıldanmak. i. 1. homurtu. 2.
mırıltı. |
| mutton |
i. koyun eti, koyun. |
| mutton chop |
koyun pirzolası. |
| mutual |
s. 1. iki taraflı, karşılıklı: mutual love karşılıklı sevgi. 2.
ortak, müşterek: mutual friend ortak dost. |
| muzzle |
i. 1. hayvan burnu. 2. burunsalık. 3. top/tüfek ağzı. f. 1.
burunsalık takmak. 2. susturmak. |
| my |
zam. benim. ünlem O, ...! (Hayret belirtmek için kullanılır.):
My, my, how nice you look! O, bu ne güzellik böyle! |
| My flesh creeps. |
Tüylerim ürperiyor. |
| my lord |
efendim. |
| my off day |
1. izin günüm. 2. fena günüm. |
| myalgia |
i., tıb. kas ağrısı. |
| Myanmar |
i. Myanmar. |
| mycology |
i. mantarbilim, mikoloji. |
| myeloid |
s., anat. iliksel. |
| myocardial |
s. |
| myocardial infarction |
miyokard enfarktüsü. |
| myocarditis |
i., tıb. miyokardit, kalp kası iltihabı/yangısı. |
| myocardium |
i., anat. miyokard, kalp kası. |
| myology |
i. kasbilim. |
| myoma |
çoğ. --s (mayo´mız)/--ta (mayo´mıtı) i., tıb. miyom, kas
uru. |
| myopia |
i. miyopluk. |
| myopic |
s. miyop. |
| myriad |
s. çok büyük sayıda, sayısız, çok. |
| myrrh |
i. 1. (reçine olarak) mürrüsafi. 2. laden reçinesi; laden
reçinesiyle mürrüsafiden oluşan bir karışım. |
| myrtle |
i., bot. mersin. |
| myself |
zam. kendim, bizzat, ben: I will come myself. Kendim
geleceğim./Bizzat geleceğim. I do not regard myself as a
mathematician. Kendimi matematikçi saymıyorum. |
| mysterious |
s. 1. esrarengiz, esrarlı, gizemli. 2. akıl ermez, anlaşılmaz.
3. garip. |
| mysteriously |
z. esrarengiz bir şekilde, gizemli bir şekilde. |
| mystery |
i. gizem, sır, esrar. |
| mystic |
s. 1. mistik, mistisizmle ilgili, gizemsel. 2. gizemli,
esrarengiz. i. mistik, gizemci. |
| mystical |
s. mistik, gizemsel. |
| mysticism |
i. mistisizm, gizemcilik, tasavvuf. |
| mystify |
f. 1. kafasını bulandırmak; aklını karıştırmak. 2.
anlaşılmasını güçleştirmek. |
| myth |
i. 1. mit, söylence, efsane, mitos. 2. hayali kimse/şey. |
| mythic |
s., bak. mythical. |
| mythical |
s. 1. mitlere özgü, söylencesel, efsanevi. 2. uydurma;
hayali. |
| mythological |
s. mitolojik, söylencebilimsel. |
| mythology |
i. mitoloji, söylencebilim. |
| Mytilene |
i., bak. Lesbos. |
|