| N |
kıs. Nationalist, Navy, New, Noon, Norse, North, Northern,
November. |
| n |
i., mat. n, belirsiz bir sayı. |
| n |
kıs. name, nephew, net, neuter, new, nominative, noon, north,
northern, note, noun, number. |
| N |
kıs. nitrogen, north, northern. |
| N, n |
i. N, İngiliz alfabesinin on dördüncü harfi. |
| nab |
f. (--bed, --bing) k. dili 1. yakalamak, ele geçirmek,
tutuklamak. 2. kapmak. |
| nacre |
i. sedef. |
| nadir |
i. 1. gökb. ayakucu. 2. en aşağı nokta. |
| nag 1 |
i., k. dili yaşlı ve güçsüz at. |
| nag 2 |
f. (--ged, --ging) 1. -in başının etini yemek; dırdır etmek. 2.
rahatsız etmek. |
| nail |
i. 1. çivi, mıh. 2. tırnak. 3. (hayvanlarda) pençe, toynak. f.
1. to -e çivilemek, -e mıhlamak. 2. sıkı sıkı bağlamak,
kavramak. 3. argo tutmak; yakalamak. 4. argo (bir yalanı) meydana
çıkarmak. 5. argo çalmak. 6. argo vurmak. |
| nail brush |
tırnak fırçası. |
| nail down |
1. -i çivilerle sabitleştirmek. 2. -i garantiye
almak. |
| nail file |
tırnak törpüsü. |
| nail polish |
oje, tırnak cilası. |
| nail s.t. to |
bir şeyi -e çivilemek. |
| nail scissors |
tırnak makası. |
| nail up |
-i çivileyerek kapatmak. |
| naive |
s., bak. naïve. |
| naïve |
s. 1. toy, tecrübesiz. 2. saf. 3. naif (resim). |
| naively |
z., bak. naïvely. |
| naïvely |
z. safça. |
| naivete |
i., bak. naïveté. |
| naiveté |
i., bak. naïveté. |
| naïveté |
i. 1. toyluk. 2. saflık. |
| naivety |
i., bak. naïveté. |
| naïvety |
i., bak. naïveté. |
| naked |
s. 1. çıplak. 2. yalın, açık. 3. çaresiz,
savunmasız. |
| nakedness |
i. 1. çıplaklık. 2. yalınlık. 3. çaresizlik. |
| name |
i. 1. ad, isim. 2. şöhret, ün. f. 1. -e ... adını/ismini
koymak: They named her Rüya. Ona Rüya ismini koydular. 2. -in
adını/ismini söylemek/ilan etmek. 3. -i ... seçmek/tayin etmek; -i
aday göstermek. |
| name tag |
isim kartı. |
| Name your price. |
Düşündüğünüz fiyatı söyleyin. |
| name-dropping |
i., k. dili kendine paye vermek için ünlü isimlerden söz
etme. |
| nameless |
s. adsız, isimsiz. |
| namely |
z. yani, şöyle ki. |
| namesake |
i. adaş. |
| Namibia |
i. Namibya. |
| Namibian |
i. Namibyalı. s. 1. Namibya, Namibya´ya özgü. 2.
Namibyalı. |
| nanny |
i. 1. İng. dadı. 2. dişi keçi. |
| nanny goat |
dişi keçi. |
| nap 1 |
f. (--ped, --ping) uyuklamak, hafif uykuya dalmak, kestirmek,
şekerleme yapmak. i. hafif kısa uyku, şekerleme. |
| nap 2 |
i. hav. |
| nape |
i. ense. |
| naphthalene |
i., kim. naftalin. |
| naphthaline |
i., kim., bak. naphthalene. |
| napkin |
i. 1. peçete, peşkir. 2. İng. çocuk bezi. |
| napkin ring |
peçete halkası. |
| nappy |
i., İng., k. dili çocuk bezi. |
| narcissism |
i. narsisizm, narsislik, özseverlik. |
| narcissist |
i. narsist, özsever. |
| narcissus |
çoğ. nar.cis.sus/nar.cis.si (narsîs´ay) i., bot. sim; nergis,
zerrin. |
| narcosis |
i. narkoz. |
| narcotic |
s., i. uyuşturucu, narkotik. |
| narcotic drug |
uyuşturucu ilaç. |
| narrate |
f. hikâye etmek, öykülemek, anlatmak. |
| narration |
i. 1. anlatım, anlatış. 2. hikâye, öykü. |
| narrative |
i. hikâye, öykü. s. hikâye türünden. |
| narrator |
i. anlatıcı, anlatan. |
| narrow |
s. 1. dar, ensiz. 2. sınırlı, kısıtlı. 3. dar görüşlü. 4.
darlık içinde olan. 5. cüzi, az. 6. sıkı, dikkatli. i. 1. dar
geçit. 2. çoğ. dar boğaz. f. 1. daraltmak; daralmak, çekmek,
ensizleşmek. 2. sınırlamak. 3. kısmak. |
| narrow circumstances |
fakirlik, parasızlık, darlık. |
| narrow escape |
darı darına kurtulma, ucuz kurtulma. |
| narrowly |
z. dar, güçbela, darı darına. |
| narrow-minded |
s. dar görüşlü. |
| nasal |
s. 1. buruna ait. 2. dilb. genizsi, genzel. i., dilb. genizsi
ses, genizsil. |
| nasal cavity |
burun boşluğu. |
| nascent |
s. gelişmeye başlayan, yeni oluşan. |
| nasturtium |
i., bot. latinçiçeği. |
| nasty |
s. 1. pis, tiksindirecek kadar kirli; tiksindirici, iğrenç. 2.
kötü, çirkin. 3. ayıp, müstehcen. |
| nasty blow |
ağır darbe, tehlikeli vuruş. |
| nasty sea |
fırtınalı deniz. |
| nasty story |
müstehcen hikâye. |
| nat |
kıs. national, natural. |
| natal |
s. 1. doğuma ait; doğumla ilgili. 2. doğuştan olan/gelen,
doğumda var olan, doğumsal. |
| nation |
i. ulus, millet. |
| national |
s. ulusal, milli. i. vatandaş, yurttaş, uyruk. |
| national anthem |
milli marş. |
| national anthem |
milli marş. |
| national bank |
ulusal banka. |
| national debt |
devlet borcu. |
| national monument |
ulusal anıt. |
| national park |
milli park. |
| national/public debt |
devlet borcu. |
| nationalise |
f., İng., bak. nationalize. |
| nationalism |
i. ulusçuluk, milliyetçilik. |
| nationalist |
i. ulusçu, milliyetçi. |
| nationalistic |
s. ulusçu, milliyetçi. |
| nationality |
i. milliyet, uyrukluk, tabiiyet. |
| nationalize |
f. ulusallaştırmak, devletleştirmek, millileştirmek. |
| nation-wide |
s. ülke çapında olan. |
| native |
s. 1. yerli. 2. doğal. 3. doğuştan olan. i. yerli. |
| native ability |
Allah vergisi yetenek. |
| native citizen |
doğuştan uyrukluk hakkı olan kimse. |
| native land |
anayurt, anavatan. |
| native language |
anadili. |
| native-born |
s. doğma büyüme, yerli. |
| nativity |
i. doğuş, doğum. |
| natural |
s. 1. doğal, tabii. 2. doğuştan olan. i., k. dili doğuştan
yetenekli kimse. |
| natural child |
evlilikdışı çocuk. |
| natural color |
doğal renk, asıl renk. |
| natural selection |
doğal ayıklama/ayıklanma. |
| naturalise |
f., İng., bak. naturalize. |
| naturalist |
i. doğabilimci. |
| naturalize |
f. 1. vatandaşlığa kabul etmek. 2. (yabancı bir sözcüğü) dile
almak. 3. (bir bitkiyi/hayvanı) yeni iklime alıştırmak. |
| naturally |
z. 1. doğal bir biçimde. 2. doğuştan. 3. doğal olarak, tabii,
kuşkusuz, şüphesiz. |
| naturalness |
i. doğallık, tabiilik. |
| nature |
i. 1. doğa, tabiat. 2. huy, mizaç, tabiat. |
| naught |
i. 1. hiç, hiçbir şey. 2. sıfır. |
| naughtily |
z. yaramazca, haylazca. |
| naughtiness |
i. yaramazlık. |
| naughty |
s. 1. yaramaz, haylaz. 2. k. dili açık saçık. |
| Nauru |
i. Nauru. |
| Nauruan |
i. Naurulu. s. 1. Nauru, Nauru´ya özgü. 2. Naurulu. |
| nausea |
i. 1. bulantı, mide bulantısı. 2. tiksinme, iğrenme. |
| nauseate |
f. 1. midesini bulandırmak. 2. iğrendirmek,
tiksindirmek. |
| nauseous |
s. mide bulandırıcı, tiksindirici. |
| nautical |
s. denizcilikle ilgili, deniz; gemicilikle ilgili. |
| nautical mile |
deniz mili (1852 metre). |
| naval |
s. 1. deniz kuvvetlerine ait, deniz. 2. savaş gemilerine
ait. |
| naval academy |
deniz harp akademisi. |
| naval base |
deniz üssü. |
| naval forces |
deniz kuvvetleri. |
| naval officer |
deniz subayı. |
| nave |
i. dingil başlığı, tekerlek poyrası. |
| nave |
i. (kilisede) nef. |
| navel |
i. 1. göbek. 2. merkez. |
| navel cord |
tıb. göbek kordonu. |
| navel orange |
vaşington (portakal). |
| navigable |
s. seyredilebilir, deniz taşıtlarının seyrine elverişli. |
| navigate |
f. 1. (kaptanlık ederek) gemiyi/tekneyi götürmek, dümen tutmak.
2. (gemi/tekne) seyretmek. |
| navigation |
i. 1. gemi seferi, gemi yolculuğu. 2. gemicilik;
denizcilik. |
| navigator |
i. rotacı; deniz subayı. |
| navy |
i. 1. deniz kuvvetleri. 2. donanma. |
| navy blue |
lacivert, koyu mavi. |
| nay |
z. hayır, yok. i. 1. ret. 2. olumsuz oy. 3. olumsuz oy veren
kimse. |
| Nazi |
i., s. Nazi. |
| Nazism |
i. Nazizm. |
| nd |
kıs. no date. |
| NE |
kıs. Near East, Northeast. |
| near |
z. 1. yakın, yakında. 2. hemen hemen, az daha, az kaldı, az
kalsın, neredeyse: He came near to falling. Az daha düşecekti. 3.
aşağı yukarı, yaklaşık olarak: The soldiers number near a thousand.
Yaklaşık bin tane asker var. s. 1. yakın. 2. samimi, yakın. 3.
sadık (çeviri). 4. soldaki (araba/at). 5. cimri, elisıkı. edat -e
bitişik, -e yakın, -in yakınında. f. yaklaşmak,
yakınlaşmak. |
| near at hand |
yakın. |
| nearby |
s. yakın. z. yakında. |
| nearly |
s. 1. az daha, neredeyse, hemen hemen. 2. yakından. |
| nearness |
i. yakınlık. |
| nearsighted |
s. miyop. |
| neat |
s. 1. temiz, derli toplu, düzgün. 2. İng. sek (içki). 3. k.
dili harika. |
| neatly |
z. temizce. |
| neatness |
i. temizlik, düzgünlük. |
| nebula |
çoğ. --s (neb´yılız)/--e (neb´yıli) i., gökb. bulutsu,
nebülöz. |
| nebulous |
s. 1. bulutlu, dumanlı. 2. belirsiz, bulanık. |
| necessarily |
z. 1. ister istemez. 2. muhakkak. |
| necessary |
s. 1. gerekli, lüzumlu, lazım olan; zorunlu, zaruri. 2.
kaçınılmaz. |
| necessitate |
f. gerektirmek, icap ettirmek. |
| necessity |
i. 1. gerekli şey. 2. gereksinim, ihtiyaç. 3.
zorunluluk. |
| neck |
i. 1. boyun. 2. (elbisede) yaka. 3. (şişede) boyun, boğaz. 4.
(telli çalgılarda) sap. 5. coğr. kıstak. f., k. dili (iki
sevgili) sarmaş dolaş öpüşmek. |
| neck and neck |
(yarışta) at başı beraber. |
| neckband |
i. (giyside) dik yaka. |
| neckerchief |
i. boyun atkısı. |
| necking |
i., k. dili (iki sevgili) sarmaş dolaş olup öpüşme. |
| necklace |
i. kolye, gerdanlık. |
| necktie |
i. kravat, boyunbağı. |
| necromancer |
i. büyücü, sihirbaz. |
| necromancy |
i. 1. ölülerle haberleşerek fala bakma. 2. büyücülük,
sihirbazlık. |
| nectar |
i. 1. mit. nektar. 2. balözü, nektar. |
| nectarine |
i. tüysüzşeftali, nektarin. |
| need |
i. 1. gereksinim, gereksinme, ihtiyaç; gerek, gereklik,
gereklilik, lüzum: What are your needs? İhtiyaçlarınız nedir? a
need for money para gereksinimi. There´s no need to hurry. Acele
etmeye gerek yok. 2. yoksulluk. f. 1. -e ihtiyacı
olmak, -e ihtiyaç duymak, -i gereksemek, -i
gereksinmek, -e muhtaç olmak; gerekmek, gerekli olmak: I need a
better computer. Daha iyi bir bilgisayara ihtiyacım var. 2.
istemek, gerektirmek: That plant needs water. O bitki su ister.
This work needs time. Bu iş zaman gerektiriyor. |
| need to |
gerekmek, lazım olmak; zorunda olmak, -e mecbur olmak: I
need to leave soon. Yakında gitmem gerekiyor. I don´t need to obey
his orders. Emirlerine itaat etmek zorunda değilim. |
| needful |
s. gerekli, lüzumlu, lazım olan. |
| needle |
i. 1. iğne, dikiş iğnesi. 2. örgü şişi. 3. tığ. 4. ibre. 5.
bot. iğneyaprak. f. 1. iğne ile dikmek. 2. k. dili iğnelemek,
sataşmak. |
| needlefish |
i. (çoğ. nee.dle.fish/--es) zargana. |
| needless |
s. gereksiz, lüzumsuz. |
| needlessly |
z. gereksizce, gereksiz yere. |
| needn't |
kıs. need not. |
| needy |
s. yoksul, fakir. |
| ne'er-do-well |
s., i. hiçbir işi beceremeyen (kimse). |
| nefarious |
s. çok kötü, menfur. |
| negate |
f. 1. reddetmek, inkâr etmek. 2. çürütmek, boşa
çıkarmak. |
| negation |
i. 1. ret, inkâr. 2. doğru ol madığını kanıtlama. 3. boşa
çıkarma. 4. yokluk. |
| negative |
s. 1. olumsuz, negatif. 2. aksi, ters. i. 1. olumsuz söz/yanıt.
2. foto. negatif. |
| negative evidence |
olumsuz kanıt. |
| negative sign |
eksi işareti, eksi. |
| negative vote |
aleyhte verilen oy. |
| negativism |
i., fels. yadsımacılık. |
| neglect |
f. 1. ihmal etmek, savsaklamak, boşlamak. 2. bakmamak,
aldırmamak. i. 1. ihmal, savsaklama, boşlama. 2. bakmama,
aldırmama. |
| neglectful |
s. ihmalci, ihmalkâr, savsak. |
| negligé |
i., bak. negligee. |
| negligee |
i. (uzun ve süslü) sabahlık. |
| negligée |
i., bak. negligee. |
| negligence |
i. ihmal, ihmalkârlık, savsaklama. |
| negligent |
s. ihmalci, ihmalkâr, savsak. |
| negligible |
s. önemsemeye değmez, önemsiz. |
| negotiate |
f. 1. müzakere etmek/yapmak, görüşmek. 2. müzakere ederek -i
sonuca bağlamak. 3. (zor bir durumu) atlatmak; (engeli) aşmak. 4.
(çek/bono) ciro etmek. 5. (senet) kırdırmak. |
| negotiation |
i. 1. müzakere, görüşme. 2. (zor bir durumu) atlatma; (engeli)
aşma. 3. (çek/bono) ciro etme. 4. (senet) kırdırma. |
| negotiator |
i. 1. delege. 2. arabulucu. |
| Negro |
i., s., aşağ. zenci. |
| negro |
i., s., aşağ., bak. Negro. |
| neigh |
f. kişnemek. i. kişneme. |
| neighbor |
i. komşu. |
| neighborhood |
i. 1. civar, yöre. 2. semt, mahalle. |
| neighboring on |
-e komşu, -e yakın. |
| neighborly |
s. komşuya yakışır, dostça. |
| neighbour |
i., İng., bak. neighbor. |
| neighbourhood |
i., İng., bak. neighborhood. |
| neighbourly |
s., İng., bak. neighborly. |
| neither |
s. ikisinden hiçbiri, ne bu ne öteki: Neither of them knows.
Hiçbirinin haberi yok. bağ. ne, ne de: neither white nor red nor
black ne beyaz, ne kırmızı, ne de siyah. |
| neither fish nor fowl |
hiçbir kategoriye girmeyen; garip bir
kişi/şey. |
| neither more nor less |
ne fazla ne eksik, tam öyle, tam o kadar. |
| nemesis |
i. 1. hak edilen ve kaçınılmaz ceza. 2. güçlü rakip. |
| neolithic |
s. neolitik. |
| neolithic age |
cilalı taş devri. |
| neologism |
i. yeni sözcük. |
| neology |
i., bak. neologism. |
| neon |
i., kim. neon. |
| neon lamp/light |
neon lambası. |
| Nepal |
i. Nepal. |
| Nepalese |
i. (çoğ. Nep.a.lese) Nepalli. s. 1. Nepal, Nepal´e özgü. 2.
Nepalli. |
| Nepali |
i. 1. Nepalli. 2. Nepalce. s. 1. Nepal, Nepal´e özgü. 2.
Nepalce. 3. Nepalli. |
| nephew |
i. erkek yeğen. |
| nephritis |
i., tıb. böbrek iltihabı, nefrit. |
| nepotism |
i. akrabalara yapılan iltimas, akraba kayırma. |
| Neptune |
i., gökb. Neptün. |
| nerve |
i. 1. sinir. 2. soğukkanlılık, cesaret. 3. küstahlık. f.
cesaret vermek. |
| nerve center |
kalp, merkez: Istanbul is the economic nerve center of Turkey.
Türk ekonomisinin kalbi İstanbul´da atıyor. |
| nerve gas |
sinir gazı. |
| nerve o.s. |
cesaretini toplamak. |
| nerve-racking |
s. sinir bozucu. |
| nerve-wracking |
s., bak. nerve-racking. |
| nervous |
s. 1. heyecanlı. 2. endişeli, kaygılı. 3. sinirleri gergin. 4.
sinirsel. |
| nervous breakdown/prostration |
sinir argınlığı, nevrasteni. |
| nervous system |
sinir sistemi. |
| #AD? |
sonek -lik, -lık: fulness i. doluluk. kind-heartedness i. iyi
kalplilik. |
| nest |
i. yuva. f. yuva yapmak. |
| nestle |
f. 1. birbirine sokulmak. 2. gömülmek, yerleşmek; gömmek,
koymak. 3. bağrına basmak. |
| net 1 |
i. 1. ağ. 2. tuzak. 3. ağ, şebeke. f. (--ted, --ting) 1. ağ ile
tutmak. 2. ağ ile örtmek. |
| net 2 |
s. net, kesintisiz. f. (--ted, --ting) 1. kazanmak, kâr etmek.
2. kazanç getirmek, kâr getirmek. |
| net curtains |
İng. tül perdeler, tüller. |
| net income |
net gelir. |
| net profit |
net kâr. |
| nether |
s. alt, alttaki. |
| Netherlands |
i. |
| netting |
i. 1. örme, ağ örme. 2. ağ. 3. cibinlik. |
| nettle |
i., bot. ısırgan, ısırganotu. f. kızdırmak,
sinirlendirmek. |
| nettle tree |
bot. çitlembik. |
| network |
i. ağ, şebeke. |
| neural |
s. sinirsel, sinire ait, sinirle ilgili. |
| neural tissue |
anat. sinirdoku. |
| neuralgia |
i., tıb. nevralji, sinir ağrısı. |
| neurasthenia |
i., tıb. nevrasteni, sinir argınlığı. |
| neurogenic |
s., tıb. sinir kökenli. |
| neurologist |
i. nörolog, sinir hastalıkları uzmanı. |
| neurology |
i. nöroloji, sinirbilim. |
| neuropath |
i. nevropat. |
| neuropathic |
s. nevropatik. |
| neuropathy |
i., tıb. nevropati. |
| neurosis |
i. nevroz, sinirce. |
| neurotic |
s. 1. nevrotik, nevrozla ilgili. 2. nevrozlu, nevrotik, sinir
hastası. i. nevrotik kimse, sinir hastası. |
| neuter |
s. 1. dilb. yansız, cinssiz. 2. dilb. geçişsiz (fiil). 3.
biyol. cinsliksiz, cinsiyetsiz, eşeysiz. i. 1. dilb. cinssiz
sözcük. 2. iğdiş edilmiş hayvan. 3. biyol. cinsiyetsiz
hayvan/bitki. |
| neutral |
s. 1. tarafsız, yansız. 2. nötr. i. 1. tarafsız kimse/ülke. 2.
oto. boş vites. |
| neutralise |
f., İng., bak. neutralize. |
| neutrality |
i. tarafsızlık, yansızlık. |
| neutralize |
f. 1. etkisiz duruma getirmek. 2. tarafsız kılmak,
yansızlaştırmak. 3. kim. nötrleştirmek, nötralize etmek. |
| neutron |
i. nötron. |
| never |
i. hiç, hiçbir zaman, asla, katiyen. |
| Never fear. |
Korkma, öyle bir tehlike yok. |
| never in the world |
k. dili dünyada, asla, hiçbir zaman: I´d never in the world
think of doing something like that. Öyle bir şey yapmayı dünyada
düşünmem. |
| Never mind. |
Zararı yok./Boş ver. |
| Never mind. |
Zararı yok./Boş ver. |
| Never say die. |
Davandan asla vazgeçme. |
| never-ending |
s. hiç bitmeyen, bitmez tükenmez. |
| nevermore |
z. asla, hiçbir zaman. |
| nevertheless |
z. yine de, bununla birlikte. |
| new |
s. 1. yeni. 2. taze. |
| new- |
önek yeni. |
| New Guinea |
Yeni Gine. |
| New Guinean |
1. Yeni Gineli. 2. Yeni Gine, Yeni Gine´ye özgü. |
| new moon |
yeniay, ayça, hilal. |
| New Year |
yeni yıl. |
| New Year´s Day |
1 Ocak, Yılbaşı. |
| New Year´s Eve |
31 Aralık; 31 Aralık gecesi; Yılbaşı gecesi. |
| New Zealand |
1. Yeni Zelanda. 2. Yeni Zelanda, Yeni Zelanda´ya özgü. 3. Yeni
Zelandalı. |
| New Zealander |
Yeni Zelandalı. |
| newborn |
s. yeni doğmuş. |
| newcomer |
i. yeni gelen. |
| new-fangled |
s., k. dili yeni ve tuhaf. |
| Newfoundland |
i. 1. coğr. Ternöv. 2. Ternöv köpeği, Ternöv. s. 1. Ternöv,
Ternöv´e özgü. 2. Ternövlü. |
| Newfoundlander |
i. Ternövlü. |
| newly |
z. 1. yakın zamanlarda, geçenlerde, yeni. 2. yeniden. |
| news |
i. haber. |
| news agency |
haber ajansı. |
| newsagent |
i., İng. gazete bayii. |
| newsboy |
i. gazete satıcısı, gazeteci. |
| newscast |
i. haber yayını. |
| newspaper |
i. gazete. |
| newspaper rack |
gazetelik. |
| newspaperman |
çoğ. news.pa.per.men (nuz´peypırmen) i. 1. gazeteci. 2. gazete
sahibi. |
| newsprint |
i. gazete kâğıdı. |
| newsstand |
i. gazete satış yeri/kulübesi. |
| newsworthy |
s. bahsedilmeye değer. |
| next |
s. 1. bir sonraki, sonraki: the next street bir sonraki sokak.
2. ertesi: the next day ertesi gün. 3. gelecek: next year gelecek
yıl. z. sonra, ondan sonra, daha sonra, hemen sonra. edat en
yakın. |
| next door |
kapı komşu, yakın. |
| next door |
yandaki evde, bitişikte. |
| next door neighbor |
kapı komşu. |
| next of kin |
huk. en yakın akraba. |
| next of kin |
en yakın akraba. |
| next to |
1. -in yanında, -e bitişik; -in yakınındaki. 2. hemen
hemen. |
| next to nothing |
hiç denecek kadar az, hemen hemen hiç. |
| next to nothing |
hemen hemen hiç. |
| next-door |
s. 1. yandaki evde oturan. 2. yandaki, bitişikteki,
bitişik. |
| nib |
i. kalem ucu. |
| nibble |
f. 1. kemirmek. 2. azar azar yemek, çöplenmek. i. 1. kemirme.
2. ufak lokma. |
| nibble at |
-i dişlemek. |
| Nicaragua |
i. Nikaragua. |
| Nicaraguan |
i. Nikaragualı. s. 1. Nikaragua, Nikaragua´ya özgü. 2.
Nikaragualı. |
| nice |
s. 1. hoş, güzel, cazip, iyi. 2. nazik. 3. latif, tatlı. |
| nicely |
z. güzel bir şekilde, güzelce, iyi. |
| niceties |
i., çoğ. |
| nicety |
i. incelik, hassaslık, titizlik. |
| niche |
i. 1. (heykel v.b. için) duvarda oyuk. 2. niş. 3. mevki, uygun
yer. |
| nick |
i. diş, çentik, kertik. f. 1. çentmek, kertik yapmak. 2. İng.,
k. dili çalmak, yürütmek. 3. İng., argo tutuklamak. |
| nickel |
i. 1. nikel. 2. A.B.D. beş sentlik para. |
| nickname |
i. lakap, takma ad. f. lakap takmak. |
| nicotine |
i. nikotin. |
| niece |
i. kız yeğen. |
| nifty |
s., k. dili 1. şık. 2. hoş. 3. kullanışlı. |
| Niger |
i. Nijer. |
| Nigeria |
i. Nijerya. |
| Nigerian |
i. Nijeryalı. s. 1. Nijerya, Nijerya´ya özgü. 2.
Nijeryalı. |
| Nigerien |
i. Nijerli. s. 1. Nijer, Nijer´e özgü. 2. Nijerli. |
| Nigerois |
i. (çoğ. Ni.ge.rois) Nijerli. s. 1. Nijer, Nijer´e özgü. 2.
Nijerli. |
| niggard |
i. cimri kimse. |
| niggardly |
s. 1. cimri, eli sıkı. 2. çok az. |
| niggle |
f. 1. about/over (cüzi şeyler/ufak kusurlar) üzerinde
durmak/ile uğraşmak. 2. at (bir şey) -in kafasını hep
kurcalamak. |
| niggling |
s. 1. çok önemsiz. 2. ufak ayrıntıları insanı çok uğraştıran
(iş). 3. insanın kafasını hep kurcalayan. |
| night |
i. 1. gece. 2. akşam. |
| night and day |
gece gündüz. |
| night blindness |
gece körlüğü. |
| night nurse |
gece hemşiresi. |
| night owl |
gece kuşu, geceleri geç yatmayı âdet edinen
kimse. |
| night school |
gece okulu. |
| night school |
1. akşam okulu. 2. gece bölümü. |
| nightcap |
i. 1. gece başlığı, takke. 2. yatmadan önce içilen içki. |
| nightclub |
i. gece kulübü. |
| nightfall |
i. akşam vakti, akşam karanlığı. |
| nightgown |
i. gecelik (kadın giysisi). |
| nightingale |
i. bülbül. |
| night-light |
i. gece açık bırakılan loş ışık. |
| nightlong |
z., s. gece boyunca (süren). |
| nightly |
z. 1. geceleyin. 2. her gece. |
| nightmare |
i. kâbus, karabasan. |
| nightshirt |
i. gecelik entarisi (erkek giysisi). |
| nightspot |
i., k. dili gece kulübü. |
| nightstick |
i. cop. |
| nighttime |
i. gece vakti, gece. |
| nighty |
i., k. dili gecelik (kadın giysisi). |
| nihilism |
i. nihilizm, hiççilik, yokçuluk. |
| nihilist |
i. nihilist, hiççi, yokçu. |
| nil |
i. hiç. |
| nimble |
s. 1. çevik, atik. 2. uyanık, zeki, açıkgöz. |
| nimbus |
çoğ. nim.bi (nîm´bay)/--es (nîm´bısız) i. 1. nimbus, karabulut.
2. hale, ayla. |
| nincompoop |
i. dangalak, kuş beyinli. |
| nine |
s. dokuz. i. dokuz, dokuz rakamı (9, IX). |
| nineteen |
s. on dokuz. i. on dokuz, on dokuz rakamı (19, XIX). |
| nineteenth |
s., i. 1. on dokuzuncu. 2. on dokuzda bir. |
| ninetieth |
s., i. 1. doksanıncı. 2. doksanda bir. |
| ninety |
s. doksan. i. doksan, doksan rakamı (90, XC). |
| ninny |
i. ahmak, budala, sersem. |
| ninth |
s., i. 1. dokuzuncu. 2. dokuzda bir. |
| nip 1 |
f. (--ped, --ping) 1. ısırmak. 2. çimdiklemek, kıstırmak. 3.
kırpmak, kesmek. 4. (soğuk) sızlatmak. 5. (don/kırağı) (bitkileri)
yakmak, kavurmak, haşlamak. 6. argo çalmak, aşırmak. 7. argo
yakalamak. 8. İng., k. dili hızlı gitmek; bir koşu gitmek. i. 1.
ısırık. 2. çimdik. 3. kesip koparma. 4. ayaz. 5. soğuktan
yanma/kavrulma. 6. iğneli söz. |
| nip 2 |
i. damla, içim, azıcık (alkollü içki). f. (--ped, --ping)
azıcık içki içmek. |
| nip in the bud |
başlangıçta durdurmak/bastırmak. |
| nipper |
i. 1. çoğ. kıskaç. 2. yengeç veya ıstakozun kıskacı. 3. İng.,
k. dili erkek çocuk, oğlan. 4. çoğ., argo kelepçe. |
| nipple |
i. 1. meme başı. 2. (biberon için) emzik. 3. (boru için)
nipel. |
| nit |
i. bit yumurtası, sirke. |
| niter |
i. güherçile. |
| nitpick |
f., k. dili ufak kusurlar aramak. |
| nitrate |
i. nitrat. |
| nitrogen |
i. nitrojen, azot. |
| nitroglycerin |
i. nitrogliserin. |
| nitroglycerine |
i., bak. nitroglycerin. |
| nitty-gritty |
i. bir konunun özü; asıl mesele. |
| nitwit |
i. kuş beyinli, beyinsiz. |
| NNE |
kıs. north-northeast. |
| NNW |
kıs. north-northwest. |
| no |
kıs. number. |
| no |
z. hayır, yok, değil, olmaz: ´´Would you like some tea?´´ ´´No,
thank you.´´ ´´Çay içer misiniz?´´ ´´Hayır, teşekkür ederim.´´ ´´Is
there any film in the camera?´´ ´´No, there isn´t.´´ ´´Fotoğraf
makinesinde film var mı?´´ ´´Yok.´´ ´´It´s a beautiful day, isn´t
it?´´ ´´No, it isn´t.´´ ´´Güzel bir gün, değil mi?´´ ´´Değil.´´
´´Can you finish the work in an hour?´´ ´´No, I can´t.´´ ´´İşi bir
saat içinde bitirebilir misiniz?´´ ´´Olmaz, bitiremem.´´ s. hiç,
hiçbir. i. 1. (çoğ. --es/--s) yok cevabı. 2. olumsuz oy/karar. 3.
olumsuz oy veren kimse: The noes have it. Aleyhte oy verenler
kazandı. |
| No admittance. |
Girilmez. |
| no better than |
-den daha iyi olmayan. |
| No dice. |
argo Olmaz./Olmayacak. |
| no doubt |
hiç kuşkusuz, hiç şüphesiz, elbette. |
| no end of talk |
sonu gelmez laf. |
| No ifs or buts! |
İtiraz yok! |
| no laughing matter |
şakaya gelmez durum, gülünmeyecek şey. |
| no man´s land |
1. iki cephe arasındaki sahipsiz toprak. 2. çok tehlikeli
bölge. |
| no matter how difficult |
.... ne kadar güç olursa olsun .... |
| no matter what |
k. dili ne olursa olsun. |
| No matter. |
Önemi yok./Zararı yok. |
| no mean cook |
çok iyi bir aşçı. |
| no more than |
-den daha çok değil. |
| No offense! |
Gücenmek yok!/Alınmak yok! |
| no respecter of persons |
kişilere rütbesine göre değer vermeyen kimse. |
| no soap |
k. dili imkânsız, imkânı yok. |
| no sooner ... than |
... -er -mez: He´d no sooner begun to speak than the
lights went out. Konuşmaya başlar başlamaz ışıklar söndü. |
| No sooner said than done. |
Söz ağızdan çıkar çıkmaz yapılır. |
| No Trespassing |
Girilmez./Girmek yasak. |
| no way |
k. dili, bak. |
| No way! |
k. dili Asla!/Katiyen! |
| no wonder |
hiç garip değil, pek tabii, tabii ki. |
| No, indeed! |
Hiç de öyle değil!/Yok canım! |
| Noah |
i. Nuh peygamber. |
| Noah´s ark |
Nuh´un gemisi. |
| Noah´s ark |
Nuh´un gemisi. |
| nobility |
i. soyluluk, asalet. |
| noble |
s. 1. soylu, asil. 2. âlicenap, yüce gönüllü. 3. yüce, ulu. i.
soylu, asilzade. |
| nobleman |
çoğ. no.ble.men (no´bılmîn) i. asilzade. |
| noblewoman |
no.ble.wom.en (no´bılwîmîn) i. soylu kadın. |
| nobody |
zam. hiç kimse. i. önemsiz biri, hiç. |
| nocturnal |
s. geceye özgü; geceleyin olan. |
| nocturnal emission |
tıb. uyurken belsuyunun boşalması, düş azması. |
| nod |
f. (--ded, --ding) 1. baş sallamak. 2. off uyuklamak,
kestirmek. i. baş sallama. |
| node |
i. 1. düğüm. 2. bot. düğüm, nod. 3. tıb. nod, yumru, şiş. 4.
fiz. boğum. 5. bilg. düğüm. |
| nodule |
i., tıb., bot. nodül, yumrucuk, düğümcük. |
| noggin |
i. 1. k. dili kafa. 2. ufak bardak. 3. ufak bir içki
ölçüsü. |
| noise |
i. ses, gürültü, patırtı, şamata. f. about/around/abroad etrafa
yaymak, ilan etmek. |
| noise pollution |
gürültü kirliliği. |
| noiseless |
s. sessiz, gürültüsüz. |
| noiselessly |
z. sessizce. |
| noisome |
s. 1. iğrenç, pis kokulu. 2. zararlı. |
| noisy |
s. 1. sesli, gürültülü. 2. gürültücü, yaygaracı. |
| nomad |
s., i. göçebe. |
| nomadic |
s. göçebe, göçerkonar, göçer. |
| nomenclature |
i. 1. adlar dizgisi, adlandırma. 2. terminoloji. |
| nominal |
s. 1. saymaca, itibari, nominal. 2. ismen var olan, sözde. 3.
önemsiz (fark, derece v.b.), çok düşük (fiyat, rakam
v.b.). |
| nominal value |
nominal değer. |
| nominalism |
i. nominalizm, adcılık. |
| nominalist |
i., s. nominalist, adcı. |
| nominally |
z. ismen. |
| nominate |
f. 1. aday göstermek. 2. atamak, görevlendirmek. |
| nomination |
i. aday gösterme. |
| nominative |
s., dilb. yalın, nominatif. |
| nominee |
i. aday. |
| non- |
önek gayri-, -siz. |
| nonalcoholic |
s. alkolsüz. |
| nonchalance |
i. lakaytlık, kayıtsızlık, umursamazlık. |
| nonchalant |
s. lakayt, kayıtsız, umursamaz. |
| noncombatant |
i., ask. 1. geri hizmetlerde görevli kimse. 2. savaş zamanında
sivil olan kimse. |
| noncommissioned |
s. resmen görevli olmayan. |
| noncommissioned officer |
astsubay. |
| noncommittal |
s. 1. tarafsız, yansız. 2. belirsiz, müphem. 3. ne olumlu, ne
de olumsuz (cevap, söz v.b.). |
| noncompliance |
i. with (emredilen bir şeye) uymama. |
| nonconductor |
i. yalıtkan madde. |
| Nonconformist |
i., İng. Anglikan kilisesine bağlı olmayan kimse. |
| nonconformist |
i. topluma ayak uydurmayan kimse. |
| Nonconformity |
i., İng. resmi kiliseye uymama. |
| nonconformity |
i. uymayı reddetme. |
| nondescript |
s. ne idüğü belirsiz; kolay tanımlanamaz,
sınıflandırılamaz. |
| none |
zam. hiçbiri, hiç kimse. z. hiç, asla, hiçbir biçimde. |
| nonentity |
i. 1. önemsiz kimse. 2. değersiz şey. 3. hiçlik, yokluk. |
| nonetheless |
z. bununla birlikte, her şeye karşın, gene de, yine de. |
| nonexistence |
i. yokluk, varolmama. |
| nonexistent |
s. varolmayan. |
| nonfiction |
i. kurgusal olmayan düzyazı. |
| nonfigurative |
s. nonfigüratif. |
| nonintervention |
i. başka devletlerin işine karışmama politikası. |
| nonleaded |
s. kurşunsuz (benzin). |
| no-no |
i., k. dili yapılmaması gereken şey. |
| nonpartisan |
s. 1. partizan olmayan. 2. tarafsız, yansız. |
| nonplus |
i. şaşkınlık, hayret. f. şaşırtmak, hayrete
düşürmek. |
| nonproductive |
s. verimsiz. |
| nonprofit |
s. kâr amacı gütmeyen. |
| nonresident |
s., i. 1. görevli bulunduğu yerde oturmayan (kimse). 2. okuduğu
yerin yerlisi olmayan (öğrenci). 3. ülkesi dışında yaşayan
(kimse). |
| nonrestrictive |
s. kısıtlamayan. |
| nonsectarian |
s. bir mezhebe bağlı olmayan. |
| nonsense |
i. 1. saçma, zırva, boş laf. 2. saçmalık. |
| nonsensical |
s. saçma, saçma sapan, anlamsız, abuk sabuk, ipe sapa
gelmez. |
| nonstop |
s. 1. direkt giden, hiçbir yerde durmayan, direkt. 2.
aralıksız, sürekli. z. 1. duraklamadan, direkt. 2. durmadan,
sürekli, aralıksız. |
| nonunion |
s. sendikaya bağlı olmayan, sendikasız. |
| noodle |
i. 1. erişte, şerit halindeki makarna. 2. k. dili kafa. |
| nook |
i. kuytu yer, köşe. |
| noon |
i. öğle. |
| noose |
i. ilmik, bağ. f. ilmiklemek. |
| nope |
z., k. dili Yok./Hayır. |
| nor |
bağ. ne de, ne: His answer was neither positive nor negative.
Cevabı ne olumlu, ne de olumsuzdu. |
| norm |
i. norm, düzgü, standart, örnek. |
| normal |
s. normal, düzgülü. |
| normal price |
normal fiyat. |
| normal-angle lens |
foto. olağan açılı mercek. |
| normalise |
f., İng., bak. normalize. |
| normalize |
f. normalleştirmek; normalleşmek. |
| normally |
z. normal olarak; genellikle, çoğunlukla. |
| north |
i. kuzey. s. 1. kuzey. 2. kuzeyden esen/gelen. 3. kuzeye bakan.
z. 1. kuzeye doğru. 2. kuzeyde, kuzey tarafta. |
| northeast |
i., s. kuzeydoğu. |
| northeastern |
s. 1. kuzeydoğuda olan. 2. kuzeydoğudan esen/gelen. |
| northern |
s. kuzeye ait, kuzey. |
| Northern Ireland |
Kuzey İrlanda. |
| northerner |
i. kuzeyli kimse, kuzeyli. |
| northward |
z. kuzeye doğru. |
| northwest |
i., s. kuzeybatı. |
| northwestern |
s. 1. kuzeybatıda olan. 2. kuzeybatıdan esen/gelen. |
| Norway |
i. Norveç. |
| Norway maple |
bot. çınar yapraklı akçaağaç, sivriakçaağaç. |
| Norway spruce |
bot. avrupaladini. |
| Norwegian |
i. 1. Norveçli. 2. Norveççe. s. 1. Norveç, Norveç´e özgü. 2.
Norveççe. 3. Norveçli. |
| nose |
i. 1. burun. 2. koklama duyusu. 3. burun gibi çıkıntı. 4.
(uçakta) burun. |
| nose dive |
1. pike. 2. ani düşüş. |
| nose out |
-i kıl payı farkla yenmek, -i az bir farkla
yenmek. |
| nosebleed |
i. burun kanaması. |
| nose-dive |
f. 1. pike yapmak. 2. aniden düşmek. |
| nostalgia |
i. 1. nostalji, geçmişe duyulan özlem. 2. vatan özlemi. |
| nostalgic |
s. nostaljik, özlem dolu. |
| nostril |
i. burun deliği. |
| nosy |
s., k. dili başkasının işine burnunu sokan, meraklı. |
| not |
z. değil, olmayan. |
| not a bit |
hiç de değil, asla. |
| not a little |
epey. |
| not a single one of them |
onlardan bir kişi/tane bile, onlardan bir tek bile: Not a
single one of them came to her aid. Onlardan bir tek kişi bile
yardımına koşmadı. |
| not at all |
hiç: This house is not at all suitable. Bu ev hiç uygun değil.
Not at all! Bir şey değil! (Thank you! sözüne karşılık). |
| not at all |
hiç, asla, katiyen. |
| Not at all. |
Bir şey değil./Rica ederim. |
| Not bad! |
k. dili Fena değil!/Oldukça iyi! |
| not by a long shot |
k. dili hiç. |
| Not by a long shot! |
Bir işte birinin başarıdan çok uzak kaldığını belirtir:
´´Did she pass the test?´´ ´´Not by a long shot!´´ ´´İmtihanı verdi
mi?´´ ´´Fena halde çaktı.´´ |
| not for love or money |
k. dili asla, ölsem, dünyada, hayatta. |
| not give the least sign |
en küçük bir işaret vermemek. |
| not half bad |
hiç de fena olmayan. |
| Not half bad. |
Çok iyi./Hiç fena değil. |
| not in the least |
hiç. |
| Not just yet. |
Yok, şimdi değil./Şimdi değil./Henüz değil./Henüz vakti
değil. |
| not one tittle |
en ufak hiçbir şey: Not one tittle of it will be changed.
En ufak bir noktası bile değiştirilmeyecek. |
| not only this |
yalnız bu değil. |
| Not that I know of. |
Bildiğime göre, değil/yok. |
| Not that it matters but .... |
Önemli değil ama .... |
| not to be able to make heads or tails of
s.t./s.o. |
k. dili bir şeyi/birini hiç anlayamamak. |
| not to be about to |
1. -memek üzere olmak: I wasn´t about to go out the door.
Kapıdan çıkmak üzere değildim. 2. k. dili -i asla/katiyen -memek,
-e hiç niyeti olmamak: I´m not about to loan you my car! Arabamı
sana katiyen ödünç vermem! |
| not to be advisable |
akıl kârı bir iş olmamak. |
| not to be fit to be seen |
k. dili insan içine çıkacak durumda olmamak. |
| not to be long for this world |
k. dili yakında bu dünyadan gitmek, yakında ölmek: He´s
not long for this world. Yakında bu dünyadan göçecek. |
| not to be sure |
emin olmamak, tam olarak bilmemek: I´m not sure how to do
this. Bunun nasıl yapılacağını tam olarak bilmiyorum. She´s not
sure where he is. Onun nerede olduğunu tam olarak bilmiyor. |
| not to be worth a hill of beans/a toot/a damn/a
tinker´s damn |
k. dili beş para bile etmemek. |
| not to be worth a shit |
beş para etmemek; değersiz bir şey olmak, boktan bir şey
olmak; aşağılık bir şey olmak. |
| not to be worth one´s keep |
(biri/bir hayvan) masrafına değmemek. |
| not to care a whit |
(birinin) hiç umurunda olmamak. |
| not to give a fuck |
(about) (-i) siklememek, (-e) hiç değer/önem vermemek. |
| not to give a shit |
(birinin) umurunda olmamak. |
| not to have a care in the world |
k. dili (birinin) hiç derdi olmamak. |
| not to have a good word to say for |
-i hiç beğenmemek, -i hep tenkit etmek. |
| not to have a stitch on |
k. dili çırılçıplak olmak. |
| not to let s.o./an animal out of one´s sight |
birini/bir hayvanı gözünden hiç kaçırmamak. |
| not to lift a hand |
k. dili parmağını kıpırdatmamak, en ufak bir gayret
göstermemek. |
| not to make a peep |
k. dili gık dememek, gıkı çıkmamak. |
| not to say |
hem de .... |
| not to sleep a wink |
k. dili hiç uyumamak, göz kırpmamak. |
| not to turn a hair |
kılını kıpırdatmamak. |
| not to turn a hair |
kılını bile kıpırdatmamak, aldırış etmemek. |
| not worth a red cent |
1. beş para etmez, değersiz. 2. meteliksiz. |
| not worth considering |
düşünmeye değmez. |
| not worth his salt |
masrafını karşılamaz, beş para etmez. |
| not/without excepting |
de dahil olmak üzere: Everybody´s going to be affected by this,
not excepting Füsun. Füsun da dahil olmak üzere herkes bundan
etkilenecek. |
| notable |
s. 1. göze çarpan; önemli. 2. ileri gelen, tanınmış. 3.
unutulmaz. i. 1. ileri gelen/tanınmış kimse. 2. çoğ. ileri
gelenler. |
| notably |
z. 1. özellikle, bilhassa. 2. dikkati çekecek bir şekilde. 3.
gerçekten, bayağı, oldukça. |
| notarise |
f., İng., bak. notarize. |
| notarize |
f. 1. notere onaylatmak, notere tasdik ettirmek. 2. (noter)
onaylamak, tasdik etmek. |
| notary |
i. noter. |
| notary public |
noter. |
| notation |
i. 1. bir sistemi oluşturan işaretler: musical notation nota
sistemi. 2. simgelenim, notasyon. 3. not etme, kayıt. |
| notch |
i. 1. çentik, kertik, diş. 2. dar ve derin dağ geçidi. 3. k.
dili derece. f. 1. çentmek, kertiklemek, diş diş etmek. 2. (oku)
yaya yerleştirmek. |
| note 1 |
i. 1. not, pusula, betik. 2. müz. nota; ses. 3. piyano
tuşlarından biri. 4. pol. nota. 5. senet. 6. ün, şöhret, itibar. 7.
İng. (okulda) not, numara. 8. belirti. 9. İng. banknot, kâğıt
para. |
| note 2 |
f. 1. dikkat etmek, önem vermek. 2. işaretlemek, işaret etmek.
3. -den söz etmek, anmak. |
| note down |
not etmek, kaydetmek. |
| notebook |
i. defter, not defteri. |
| noted |
s. meşhur, ünlü, tanınmış. |
| notepad |
i. bloknot. |
| notepaper |
i. mektup kâğıdı. |
| noteworthy |
s. dikkate değer, önemli. |
| nothing |
i. 1. hiçbir şey. 2. sıfır. 3. önemsiz şey/kimse, hiç: Your
problems are nothing compared to mine. Senin sorunların
benimkilerin yanında hiç kalır. 4. hiçlik, yokluk. z. hiç, hiçbir
biçimde, asla, katiyen. |
| nothing but |
1. sırf, yalnız. 2. -den başka bir şey. |
| Nothing doing. |
k. dili Olmaz./Ben karışmam. |
| nothing else |
başka hiçbir şey: He said nothing else. Başka hiçbir şey
söylemedi. |
| nothing like |
benzemez, hiç de değil. |
| nothing loath |
seve seve. |
| noth-ing more than |
yalnız, sadece. |
| nothing short of |
-den başka hiçbir şey: He will accept nothing short of an
apology. Kendisinden özür dilenilmesinden başka hiçbir şeyi kabul
etmez. |
| nothingness |
i. yokluk, hiçlik. |
| notice |
i. 1. (yazılı) ilan, duyuru, bildiri. 2. ihbarname. 3. uyarma,
ikaz. 4. dikkat, önemseme. f. 1. farketmek, farkına varmak; dikkat
etmek. 2. saygı göstermek. 3. -den söz etmek, anmak. |
| noticeable |
s. belli, açık. |
| notification |
i. bildirme, haber verme. |
| notify |
f. bildirmek, haber vermek. |
| notion |
i. 1. düşünce, fikir, inanç. 2. heves; ani fikir: She goes
whenever she takes a notion. Aklına estiği zaman gidiyor. 3.
düşünce, fikir, inanç. 4. delice fikir: Don´t you go getting any
such notions! Sen sakın öyle delice fikirleri kafana
koyma! |
| notions |
i., çoğ. tuhafiye. |
| notoriety |
i. şöhret, ün (kötü anlamda). |
| notorious |
s. adı çıkmış, kötülüğüyle ün salmış, dile düşmüş. |
| notwithstanding |
z. gene de, yine de. edat -e karşın, -e rağmen. |
| nought |
i., İng. sıfır. |
| noumenon |
çoğ. nou.me.na (nu´mını) i., fels. numen. |
| noun |
i. isim. |
| nourish |
f. 1. beslemek, gıda vermek. 2. (duygu, umut v.b.´ni)
beslemek. |
| nourish false hopes |
gerçekleşemeyecek umutlar beslemek. |
| nourishing |
s. besleyici. |
| nourishment |
i. 1. besin, gıda, yemek. 2. besleme, beslenme. |
| Nov |
kıs. November. |
| nova |
i., gökb. nova. |
| novel 1 |
i. roman. |
| novel 2 |
s. 1. yeni, yeni çıkmış. 2. orijinal, değişik, alışılmışın
dışında olan. |
| novelist |
i. romancı. |
| novelties |
i., çoğ. (turistik yerlerde satılan) hediyelik eşya. |
| novelty |
i. 1. yenilik. 2. yeni çıkmış şey. 3. orijinallik, orijinalite,
değişiklik. |
| November |
i. kasım. |
| novice |
i. 1. acemi çaylak. 2. çırak. 3. keşiş adayı; rahibe adayı. 4.
kiliseye yeni giren kimse. |
| now |
z. şimdi. i. şimdiki zaman. |
| Now ... now .... |
Bazen/Kâh ... bazen/kâh .... |
| now and again |
ara sıra, zaman zaman, bazen. |
| now and again/now and then |
ara sıra, zaman zaman. |
| now that |
mademki. |
| now then |
şu halde, öyle ise. |
| Now we are in for it. |
Çattık belaya! |
| nowadays |
z. bugünlerde, günümüzde. |
| nowhere |
z. hiçbir yerde; hiçbir yere. |
| noxious |
s. 1. zehirli, zehirleyici. 2. zararlı. |
| nozzle |
i. (hortum için) ağızlık, meme. |
| NP |
kıs. notary public. |
| NT |
kıs. New Testament. |
| nt wt |
kıs. net weight. |
| nth |
s. 1. mat. n derecesinde olan. 2. k. dili son,
sonuncu. |
| nuance |
i. nüans, ince fark, ayırtı. |
| nub |
i. 1. yumru. 2. k. dili öz, nüve: the nub of the story
hikâyenin özü, hikâyenin nüvesi. |
| nubile |
s. evlenecek yaşa gelmiş, gelinlik. |
| nuclear |
s. nükleer, çekirdeksel. |
| nuclear energy |
nükleer enerji. |
| nuclear family |
çekirdek aile. |
| nuclear physics |
nükleer fizik. |
| nuclear power plant |
nükleer santral. |
| nuclear reactor |
nükleer reaktör. |
| nuclear reactor |
nükleer reaktör. |
| nuclear warhead |
nükleer harp başlığı. |
| nuclear waste |
nükleer artık. |
| nuclear weapons |
nükleer silahlar. |
| nucleon |
i., fiz. nükleon. |
| nucleus |
çoğ. nu.cle.i (nu´kliyay) i. çekirdek, öz, nüve. |
| nude |
s. çıplak. i., güz. san. nü, çıplak. |
| nudge |
f. dirsek ile dürtmek. i. dürtme. |
| nudist |
i. çıplaklık yanlısı, nüdist. |
| nudist colony |
çıplaklar kampı. |
| nudity |
i. çıplaklık. |
| nugget |
i. (altın) külçe. |
| nuisance |
i. baş belası. |
| nuke |
i., k. dili atom bombası. f. -e atom bombası atmak. |
| null |
s. 1. geçersiz, hükümsüz. 2. değersiz, önemsiz. |
| null and void |
huk. hükümsüz, geçersiz. |
| nullify |
f. 1. huk. -i hükümsüz kılmak. 2. -i etkisiz bırakmak; -i boşa
çıkarmak. |
| num |
kıs. number, numeral. |
| numb |
s. 1. hissiz, duygusuz. 2. uyuşuk, uyuşmuş. f. uyuşturmak. |
| number 1 |
i. 1. sayı, rakam: fractional number kesirli sayı. Add up these
numbers. Bu sayıları topla. 2. numara: room number oda numarası.
telephone number telefon numarası. 3. sayı, miktar: a large number
of books çok sayıda kitap. the number of pages sayfa sayısı. 4.
çoğ. çokluk. 5. müzik parçası. |
| number 2 |
f. 1. numaralamak, numara koymak. 2. sayısını sınırlandırmak.
3. (belirli bir sayıda) olmak: They numbered some twenty men. Onlar
yirmi kadar adamdı. We number fifty men. Elli kişiyiz. |
| number plate |
oto. plaka. |
| number s.o./s.t. among |
1. birini/bir şeyi -den saymak: He doesn´t number Batu
among his friends. Batu´yu arkadaşlarından saymıyor. 2. birini/bir
şeyi -in arasına katmak: Most critics number Halit Ziya among the
greatest writers of this century. Çoğu eleştirmen Halit Ziya´yı bu
yüzyılın en büyük yazarları arasına katıyor. |
| numberless |
s. sayısız, hesapsız. |
| numbness |
i. uyuşukluk, uyuşma. |
| numbskull |
i., bak. numskull. |
| numeral |
s. sayısal, sayı. i. sayı, rakam. |
| numerator |
i. 1. mat. pay. 2. sayıcı. |
| numerical |
s. sayısal. |
| numerous |
s. çok, pek çok. |
| numismatics |
i. nümismatik. |
| numismatist |
i. nümismat. |
| numskull |
i. mankafa, dangalak. |
| nun |
i. rahibe. |
| nunnery |
i. rahibe manastırı. |
| nuptial |
s. evlenmeye/düğüne ait. i., çoğ. nikâh; düğün. |
| nurse |
i. 1. hemşire, hastabakıcı. 2. sütnine, sütanne, sütana. 3.
dadı. f. 1. (hastaya) bakmak. 2. emzirmek. |
| nurse a grudge |
kin beslemek. nursing bottle biberon. nursing home 1.
şifa yurdu, huzurevi. 2. İng. küçük özel hastane, özel
klinik. |
| nursemaid |
i. dadı. |
| nursery |
i. 1. fidanlık. 2. kreş, çocuk yuvası. 3. çocuk
odası. |
| nursery rhyme |
çocuk şiiri; çocuk şarkısı. |
| nursery school |
anaokulu. |
| nursing |
i. hemşirelik, hastabakıcılık. |
| nursing sister |
İng. hemşire. |
| nurture |
i. 1. yetiştirme. 2. terbiye, yetişme. 3. eğitim. 4. besleyen
şey, gıda. f. 1. (özenle) yetiştirmek. 2. eğitmek. 3.
beslemek. |
| nut |
i. 1. fındık, fıstık, ceviz gibi kabuklu yemiş. 2. bot. kapçık
meyve. 3. mak. somun. 4. k. dili çatlak kimse, kafadan kontak
kimse. 5. k. dili kafa, baş. |
| nutcracker |
i. fındıkkıran. |
| nutmeg |
i. küçükhindistancevizi. |
| nutrient |
s. besleyici. i. besleyici madde; besin, gıda. |
| nutriment |
i. besin, gıda. |
| nutrition |
i. beslenme; besi, besleme. |
| nutritious |
s. besleyici. |
| nutritive |
s., bak. nutritious. |
| nuts |
s., argo |
| nutshell |
i. fındık, fıstık, ceviz gibi yemişlerin kabuğu. |
| nutter |
i., İng., k. dili çatlak kimse, kafadan kontak kimse. |
| nutty |
s. 1. k. dili deli, çatlak. 2. fındık, fıstık, ceviz v.b.
tadında olan. 3. fındık, fıstık, ceviz v.b. ile dolu. |
| nux vomica |
bot. kargabüken. |
| nuzzle |
f. 1. burunla eşmek/eşelemek; burun sürtmek. 2. yanaşmak,
sokulmak. |
| nylon |
i. naylon. |
| nylons |
i., çoğ., k. dili naylon çorap. |
| nymph |
i. su perisi; orman perisi. |
| nymphomania |
i. nemfomani. |
| nymphomaniac |
i. nemfoman, nemfomanyak. s. nemfomanyak. |