Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
O ünlem Ey: O poet! Ey şair!
O kıs. ohm, Old.
O kıs. Ocean, October.
O, o i. 1. O, İngiliz alfabesinin on beşinci harfi. 2. sıfır.
oaf i. hödük, hırbo.
oafish s. hödük gibi; kaba saba.
oak i. meşe.
oakum i. üstüpü, kalafat üstüpüsü.
oar i., den. kürek. f. kürek çekmek.
oarsman çoğ. oars.men (orz´mîn) i., den. kürekçi.
oasis çoğ. o.a.ses (owey´siz) i. vaha.
oath i. 1. yemin, ant. 2. küfür, lanet. 
oatmeal i. yulaf ezmesi.
oats i., çoğ. yulaf. 
obbligato i., müz. obligato.
obdurate s. 1. inatçı, boyun eğmez, dik başlı. 2. sert, katı, kırıcı.
obedience i. itaat, söz dinleme; boyun eğme.
obedient s. itaatli, itaatkâr, söz dinleyen.
obeisance i. 1. reverans, saygıyla eğilme. 2. saygı, hürmet. 
obelisk i. dikilitaş, obelisk.
obese s. aşırı şişman.
obesity i. aşırı şişmanlık.
obey f. itaat etmek; -e uymak, -e riayet etmek.
obfuscate f. 1. örtmek, gizlemek, perde çekmek. 2. şaşırtmak. 
obfuscation i. 1. örtme, gizleme, perde çekme. 2. şaşırtma.
obituary i. 1. bir ölü hakkında yazılan kısa biyografi. 2. ölüm ilanı. s. birinin ölümüne ait.
obj kıs. object, objection, objective.
object 1 i. 1. nesne, obje, şey, cisim. 2. amaç, gaye, maksat, hedef: Money´s her object. Onun amacı para. 3. dilb. nesne. 
object 2 f. (to) (-e) itiraz etmek, (-e) karşı çıkmak.
object at issue  1. anlaşmazlık konusu. 2. iddia olunan şey. 
object lesson  ibret. 
objection i. 1. itiraz; itiraz etme. 2. itiraz nedeni.
objectionable s. itiraz edilebilir, nahoş, uygunsuz, münasebetsiz: His actions were objectionable. Terbiyesizce davrandı.
objective s. nesnel, objektif. i. 1. amaç, gaye, maksat, hedef. 2. objektif, mercek. 
objectively z. nesnel olarak.
objectivity i. nesnellik, objektiflik.
obligate f. zorlamak, mecbur etmek.
obligation i. 1. zorunluluk, zorunluk, mecburiyet; yüküm, yükümlülük; farz. 2. senet, borç.
obligatory s. mecburi, gerekli, zorunlu.
oblige f. 1. mecbur etmek, zorlamak. 2. -e iyilik etmek, -e yardım etmek, -i memnun etmek. 
obliging s. yardım etmeye hazır.
oblique s. 1. eğik, yatık, meyilli. 2. dolaylı. 
oblique angle  geom. yatık açı.
obliterate f. yok etmek, silmek.
obliteration i. yok etme, silme.
oblivion i. 1. unutma; unutulma. 2. kayıtsızlık, ilgisizlik.
oblivious s. unutkan. 
oblong s. 1. dikdörtgen biçiminde olan, boyu eninden fazla. 2. bot. oblong, yumurta biçiminde (yaprak).
obnoxious s. iğrenç, tiksindirici.
oboe i. obua.
oboist i. obuacı.
obs kıs. observation, observatory, obsolete.
obscene s. 1. müstehcen, açık saçık. 2. ağza alınmaz (söz). 3. k. dili korkunç, insanı şoke eden.
obscenity i. 1. açık saçıklık, müstehcenlik. 2. açık saçık laf. 3. k. dili korkunçluk, korkunç durum.
obscure s. 1. pek az tanınan, pek tanınmayan. 2. sıradan, hiç dikkati çekmeyen; mütevazı. 3. az kişinin anlayacağı, anlaşılması zor. 4. bulutlu, karanlık. f. 1. örtmek; saklamak. 2. karartmak.
obscurity i. 1. az tanınmışlık. 2. belirsizlik. 3. karanlık.
obsequious s. 1. dalkavukluk eden; yaltak; şakşakçı. 2. dalkavukça; yaltakça.
observance i. of 1. (kurallara/kanunlara) uyma/riayet etme. 2. (özel bir günü) kutlama. 3. (bir âdeti) yerine getirme.
observances i., çoğ. tören; kutlamalar.
observant s. 1. dikkatli. 2. itaatli. 
observation i. 1. gözlem, gözleme. 2. gözetleme, gizlice bakma. 3. ileri sürülen düşünce/fikir. 
observation post ask. gözetleme noktası/yeri.
observatory i. gözlemevi, rasathane, observatuar.
observe f. 1. gözlemlemek, gözlemek. 2. gözetlemek, gizlice bakmak. 3. (kural, yasa, v.b.´ne) uymak. 4. (bir âdeti) yerine getirmek. 5. (bayramı) kutlamak. 6. (oruç) tutmak. 7. ileri sürmek.
observer i. gözlemci.
obsess f. -in aklına takılmak, -in kafasına takılmak. 
obsession i. 1. akla takılan düşünce, takınak. 2. sürekli endişe.
obsolescence i. eskime.
obsolescent s. modası geçmekte olan (sözcük/makine).
obsolete s. kullanılmayan, modası geçmiş (sözcük, makine, görenek v.b.).
obstacle i. engel, mâni. 
obstacle race  engelli koşu.
obstetrician i. doğum uzmanı.
obstinacy i. inatçılık, dik başlılık. 
obstinate s. inatçı, direngen, dik kafalı.
obstinately z. inatla.
obstreperous s. 1. gürültücü, yaygaracı. 2. ele avuca sığmaz, haylaz.
obstruct f. 1. engellemek, engel olmak, mâni olmak. 2. tıkamak, kapamak.
obstruction i. 1. engelleme. 2. engel, mâni, set.
obstructive s. engelleyici.
obtain f. 1. elde etmek, almak, edinmek, sağlamak, ele geçirmek. 2. geçerli olmak.
obtainable s. elde edilebilir, bulunabilir, mevcut. 
obtrude f. upon -e empoze etmek. 
obtrusive s. rahatsız edici; göze batan; kendini fazlasıyla hissettiren/belli eden.
obtuse s. 1. kalın kafalı. 2. geom. geniş. 
obtuse angle  geom. geniş açı. 
obtuse angle  geom. geniş açı.
obviate f. gereksiz kılmak; önünü almak, önüne geçmek, önlemek.
obvious s. belli, açık, apaçık, aşikâr.
obviously z. besbelli, apaçık: This one´s obviously the best. En iyisinin bu olduğu apaçık.
occasion i. 1. zaman: I wasn´t there on that occasion. O zaman orada değildim. 2. şatafatlı kutlama. 3. neden, sebep. 4. gerek, lüzum. f. -e yol açmak, -in sebebi olmak. 
occasional s. ara sıra meydana gelen.
occasionally z. ara sıra, zaman zaman.
Occident i. 
Occidental s. 1. Batı´ya özgü. 2. Batılı. i. Batılı.
occult s. 1. büyücülükle ilgili; medyumlukla ilgili. 2. esrarengiz, esrarlı, gizli, bilinmez.
occupant i. 1. (ev, bina, oda v.b.´nde) oturan kimse, sakin. 2. (koltuk, masa v.b.´nde) oturan kimse; (yatakta) yatan kimse: The occupants of these beds are heart patients. Bu yataklardakiler kalp hastaları.
occupation i. 1. iş, meslek. 2. uğraş, meşguliyet. 3. işgal, zorla alma. 
occupational s. 1. mesleki, meslek dolayısıyla meydana gelen: occupational disease mesleki hastalık. occupational hazard mesleki tehlike. 2. işgal kuvvetleriyle ilgili. 
occupy f. 1. meşgul etmek; (zamanını) almak. 2. (ev, bina, oda v.b.´nde) oturmak. 3. (koltuk, masa v.b.´nde) oturmak; (yatakta) yatmak. 4. (belirli bir yerde) bulunmak: A fountain occupies the center of the garden. Bahçenin ortasında fıskıyeli bir havuz var. 5. (yer) işgal etmek, tutmak: Your firm occupies a lot of this building´s space. Firmanız bu binada epey yer işgal ediyor. Which bed do you occupy? Hangi yatak senin? You´re occupying my seat. Benim yerime oturmuşsunuz. The hotel is fully occupied. Otel tamamen dolu. 6. işgal etmek, ele geçirmek; işgal altında tutmak: The army occupied the city for three years. Ordu şehri üç yıl boyunca işgal altında tuttu. 
occur f. (--red, --ring) 1. olmak, meydana gelmek, vuku bulmak. 2. bulunmak, olmak. 
occur to s.o.  birinin aklına gelmek.
occurrence i. 1. (meydana gelen herhangi bir) olay. 2. meydana gelme. 3. bulunma, olma.
ocean i. okyanus. 
ocean current  okyanus akıntısı. 
ocean sunfish zool. aybalığı, pervanebalığı.
Oceania i. Okyanusya.
Oceanian i. Okyanusyalı. s. 1. Okyanusya, Okyanusya´ya özgü. 2. Okyanusyalı.
oceanography i. oşinografi, denizbilim.
o'clock z. saate göre. 
OCR kıs. optical character recognition.
ocrea i., bot. kın.
Oct kıs. October.
octagon i., geom. sekizgen.
octahedron çoğ. --s (aktıhi´drınz)/oc.ta.he.dra (aktıhi´drı) i., geom. sekizyüzlü.
octane i. oktan. 
octave i., müz. oktav.
October i. ekim.
octopus i. ahtapot.
ocular s. göze ait, gözle ilgili, göz. i. oküler.
oculist i. 1. göz doktoru. 2. gözlükçü.
odd s. 1. garip, tuhaf, acayip, bambaşka. 2. tek: odd number tek sayı. odd sock tek çorap. 3. küsur: ten thousand odd dollars on bin küsur dolar. 4. ara sıra meydana gelen. 
odd or even  tek mi çift mi oyunu. 
oddball i. tuhaf biri. s. tuhaf.
oddity i. 1. tuhaflık, acayiplik. 2. garip özellik. 3. garip kimse/şey.
oddly enough İşin tuhafı şu ki .... 
odds i., çoğ. ihtimal: The odds are very much in our favor. Başarı ihtimalimiz yüksek. The odds are against us. Başarı ihtimalimiz düşük. 
odds and ends ufak tefek şeyler, öteberi. 
odds and ends  ufak tefek şeyler, ıvır zıvır. 
ode i., edeb. od; kaside; gazel.
odious s. tiksindirici, iğrenç, nefret uyandıran.
odometer i. yol sayacı, mil/kilometre sayacı.
odor i. koku. 
odoriferous s. 1. hoş kokulu. 2. kötü kokan.
odorless s. kokusuz.
odour i., İng., bak. odor.
odourless s., İng., bak. odorless.
oeil-de-boeuf çoğ. oeils-de-boeuf (öydıböf´) i., mim. gözpencere.
of edat 1. -in: the properties of light ışığın özellikleri. the works of Shakespeare Shakespeare´in eserleri. 2. -li: a man of talent hünerli bir adam. 3. -den: make mention of -den söz etmek. be afraid of -den korkmak. made of  -den yapılmış. 4. hakkında, ile ilgili: speak of hakkında konuşmak. write of ile ilgili yazı yazmak. 
of a different kind  başka tür. 
of a piece with  ... ile aynı,  -in tıpkısı. 
of age  reşit, rüştünü ispat etmiş.
Of all their loyal servants none was more so than he.  Onların sadık hizmetkârlarından hiçbiri ondan daha sadık olamazdı.
of course  tabii, elbette. 
of course  tabii, elbette. 
of high standing  çok itibarlı. 
of late  son zamanlarda.
of late  son zamanlarda. 
of long standing  çok eski.
of long standing  çok eski.
of necessity  zaruri olarak.
of no account önemsiz, değersiz. 
of no consequence  önemsiz. 
of no earthly use  hiçbir faydası olmayan, beş para etmez.
of one´s own accord  kendi rızasıyla. 
of one´s own free will  kendiliğinden: He did it of his own free will. Kendiliğinden yaptı. 
of one´s own volition  kendi iradesiyle, isteyerek, gönüllü olarak.
of sorts  bir çeşit: It´s a game of sorts. Bir çeşit oyun.
of the first water  çok iyi, birinci sınıf: She´s a poet of the first water. O çok iyi bir şair. He´s an idiot of the first water. Dangalağın teki o. 
of the old school  eski kafalı. 
of yore  1. çok eskiden: Here lived of yore an archduchess. Çok eskiden burada bir arşidüşes yaşardı. 2. eski zaman, eski: I miss those Bairams of yore. O eski bayramları özlüyorum.
off z. 1. uzağa; uzakta. 2. ileriye; ileride. 3. öteye; ötede. s. 1. uzak. 2. kapalı. 3. kesat (iş). 4. yanlış (ölçü). 5. uzak, zayıf, az (bir olasılık). 6. sağdaki. edat 1. -den, -dan. 2. -den uzak: It´s three kilometers off the main road. Anayoldan üç kilometre uzakta. 
off and on  arada sırada, ara sıra. 
off and on  1. kesintili. 2. arada sırada, zaman zaman. That´s/This´s not on! İng., k. dili Doğru olmaz!/Olmaz!
off base  yanlış yolda; yanılmış.
off chance  zayıf bir ihtimal. 
off color  kaba, müstehcen, münasebetsiz (hikâye/şaka). 
off duty  izinli. 
off limits  yasak bölge.
off one´s feed  k. dili iştahsız.
off one´s head/out of one´s head  k. dili deli, çıldırmış. 
off shore den. açıkta. 
off the beam  yanlış yolda; yanlış.
off the coast of  ... sahillerine yakın.
off the cuff  argo doğaçtan, irticalen. 
off the hook  (sıkıntıdan/sorumluluktan) kurtulmuş.
off the map ortadan kaybolmuş. 
off the press  baskıdan çıkmış.
off the record  1. gizli. 2. açıklanmamak şartıyla.
off the top of one´s head k. dili hiç düşünmeden, hemen.
Off with you! Defol! 
offal i. 1. kasaplık hayvanların yenilmeyen kısımları. 2. İng. sakatat. 3. çerçöp, süprüntü.
offbeat s., k. dili bayağı değişik, orijinal, olağandışı.
off-color s. 1. doğal renkte olmayan. 2. açık saçık.
offence i., İng., bak. offense.
offend f. 1. gücendirmek, darıltmak, incitmek. 2. -e itici gelmek. 3. against -e aykırı davranmak/olmak. 
offender i., huk. suçlu.
offense i. 1. suç, kusur, kabahat. 2. saldırı, hücum, tecavüz. 3. gücenme, darılma, incinme. 4. spor ofans, hücum. 
offensive s. 1. itici, çok nahoş, çirkin, iğrenç. 2. saldırıya özgü, hücuma ait. 3. yakışmaz. 4. hakaret edici. 5. spor ofansif. i. saldırı, hücum.
offer f. 1. teklif etmek, önermek. 2. vermek, sağlamak. 3. sunmak, takdim etmek, arzetmek. 4. ikram etmek, sunmak. i. 1. teklif, öneri. 2. fiyat teklifi. 
offer battle  savaş açmak. 
offer for sale  satılığa çıkarmak. 
offer resistance  karşı koymak.
offer/return thanks  Allaha şükretmek, Allaha şükranlarını sunmak.
offering i. 1. sunma. 2. teklif, öneri. 3. sunulan şey. 4. Hrist. (ayin sırasında cemaatten toplanan) para, bağışlar.
offhand s. düşünmeden yapılmış, rasgele yapılmış. z. düşünmeden, rasgele.
office i. 1. büro, yazıhane, işyeri, daire, ofis. 2. makam. 3. iş, memuriyet. 4. görev, vazife. 
office hours  çalışma saatleri. 
office hours  çalışma saatleri.
officeholder i. devlet memuru.
officer i. 1. subay. 2. makam sahibi. 3. memur. 4. polis memuru. 
official s. 1. resmi. 2. memuriyete ait; memura yakışır. i. memur.
official minute book  kararname defteri. 
officially z. resmen.
officiate f. 1. (din görevlisi) ayin yönetmek. 2. resmi bir görevi yerine getirmek.
officious s. işgüzar.
officiously z. işgüzarlık ederek.
offing i. 
off-licence i., İng. içki dükkânı.
off-line s., bilg. çevrimdışı.
offprint i. ayrıbasım.
offset f. (off.set, --ting) 1. telafi etmek, karşılamak; dengelemek. 2. ofset basmak. i., matb. ofset.
offshoot i. 1. dal. 2. yan kuruluş. 3. yan çalışma; yan ürün.
offshore s. 1. kıyıdan uzak. 2. kıyıdan esen.
offside s. 1. spor ofsayt. 2. İng. sağ taraftaki, sağ. 
offside lane İng. (karayolunda) sollama şeridi.
offspring i. 1. döl, evlat. 2. ürün.
often z. sık sık, çoğu kez.
ogle f. arzuyla/iştahla bakmak. i. arzuyla/iştahla bakma.
ogre i. 1. insan yiyen dev. 2. canavara benzer kimse.
Oh ünlem 1. Ay! (Korku/şaşkınlık belirtir.). 2. Ay!/Ah!/Of! (Ağrı/acı belirtir.). 3. Ah! (Pişmanlık/özlem belirtir.). 4. Oh!/O! (Beğenme/sevinç/hayranlık belirtir.). 5. Of!/Öf! (Kızgınlık/hoşnutsuzluk belirtir.). 6. Birine seslenirken kullanılır: Oh, waiter! Will you bring us the bill? Garson, bize hesabı getirir misin?
Oh yeah?  1. Bir sözün küçümsendiğini belirtir: “I´m going to beat you.” “Oh yeah?” “Sana pes dedirteceğim.” “Yap da görelim!” 2. Söylenen şeyin doğruluğundan şüphe edildiğini belirtir: “She was at the concert.” “Oh yeah?” “O konserdeydi.” “Öyle mi?”/“Sahi mi?”
Oh, for wings!  Keşke kanatlarım olsaydı! 
ohm i., elek. om, ohm.
oho ünlem Ooo! (Biraz şaşırtıcı bir haber ilk kez öğrenildiğinde söylenir.).
oil i. 1. yağ, sıvıyağ: olive oil zeytinyağı. corn oil mısıryağı. 2. petrol. 3. yağlıboya. f. 1. yağlamak. 2. yağ çekmek, pohpohlamak. 
oil field  petrol sahası. 
oil filter  oto. yağ filtresi.
oil gauge yağ basınçölçeri, yağ basınç manometresi. 
oil lamp  kandil. 
oil painting  yağlıboya resim. 
oil pan  yağ deposu. 
oil s.o.´s hand/palm  birine rüşvet vermek. 
oil slick  (göl, deniz v.b. üzerinde yüzen) yağ tabakası. 
oil tanker  akaryakıt tankeri. 
oil well  petrol kuyusu.
oilcan i. yağdanlık.
oilcloth i. muşamba.
oilstone i. yağtaşı.
oily s. yağlı.
ointment i. merhem.
OK, OK z. Peki!/Tamam!/Olur!/Oldu! s. 1. geçer. 2. iyi. 3. doğru. i. onay, tasdik. f. (OK´d/O.K.´d, OK´ing/O.K.´ing) peki demek, onaylamak, tasdik etmek, kabul etmek. 
okay z., s., i., f., bak. OK.
okra i. bamya.
old s. 1. eski. 2. yaşlı, ihtiyar. 3. deneyimli, tecrübeli. 4. modası geçmiş. 5. sevgili (dost). 
old age  yaşlılık, ihtiyarlık. 
old bird  k. dili ihtiyar kurt, tecrübeli kimse.
Old Church Slavonic Slavonca.
old fellow  ünlem azizim. 
old fogy  eski kafalı kimse. 
Old Glory  Amerikan bayrağı, A.B.D. bayrağı. 
old hand  tecrübeli kimse, usta. 
old hat  modası geçmiş. 
old lady  argo 1. anne, kocakarı. 2. karı, kocakarı. 
old maid  1. evlenmemiş yaşlı kız. 2. argo fazla titiz kimse. 
old salt  tecrübeli denizci, deniz kurdu. 
old salt  k. dili deniz kurdu. 
old scratch  şeytan. 
old standby  eskiden beri kullanılıp popüler olan şey.
old timer yaşlı adam.
old wives´ tale  batıl itikat. 
old-clothesman çoğ. old-clothes.men (old´kloz´-men) i. eskici.
olden s., eski eski zamana ait, eski.
old-fashioned s. eski moda, modası geçmiş.
oldish s. 1. oldukça yaşlı. 2. eskice.
oldster i., k. dili yaşlı kimse, yaşlı.
oleander i., bot. zakkum, ağıağacı.
oleaster i. iğde.
olfactory s. koklama duyusuna ait.
oligarchy i. 1. oligarşi, takımerki. 2. bütün siyasi gücü elinde tutan grup/kişiler. 
olive i. zeytin. 
olive branch  1. (barış sembolü olan) zeytin dalı. 2. barış sembolü olarak kullanılan herhangi bir şey. 
olive oil  zeytinyağı. 
olive tree  zeytin ağacı.
Olympic s. 
Oman i. Umman.
Omani i. Ummanlı. s. 1. Umman, Umman´a özgü. 2. Ummanlı.
omasum çoğ. o.ma.sa (omey´sı) i., zool. kırkbayır.
omelet i. omlet.
omelette i., bak. omelet.
omen i. (bir olayın gerçekleşeceğini önceden belirten) alamet, işaret.
ominous s. uğursuz, meşum; hayra yorulamayan, kara; insanın keyfini kaçıran, kaygı verici.
omission i. 1. eksiklik; atlama. 2. of koymama, -in içine almama; koymayı unutma. 3. ihmal, boşlama, savsama. 
omit f. (--ted, --ting) 1. koymamak, -in içine almamak; koymayı unutmak; from -in dışında tutmak. 2. to (bir şeyi) yapmamak/ihmal etmek: You´ve omitted to sign this letter. Bu mektuba imza atmamışsınız.
omnipotence i. her şeye gücü yetme.
omnipotent s. her şeye gücü yeten.
omnipresent s. her yerde ve her zaman hazır.
omniscience i. her şeyi bilme.
omniscient s. her şeyi bilen.
omnivorous s. 1. her şeyi yiyen. 2. zool. hepçil. 
omnivorous reader  ne bulursa okuyan kimse.
on edat 1. üzerinde, üstünde; üzerine, üstüne: on the end table sehpanın üstünde. on the wall duvarın üstünde. Don´t write on the wall. Duvarın üzerine yazma. 2. -de: on the bus otobüste. on the list listede. on the first of June bir haziranda. on the governing board yönetim kurulunda. 3. hakkında, konusunda, üstünde, üzerinde, üstüne, üzerine, ile ilgili: a talk on friendship arkadaşlık hakkında bir konuşma. research on the Battle of Manzikert Malazgirt Savaşı üzerine araştırmalar. 4. durumunda, halinde: on the defensive savunma durumunda. on the move hareket halinde. on the offensive hücum halinde. 5. ile: live on five dollars a day günde beş dolarla geçinmek. buy on credit taksitle satın almak. 6. kenarında; kıyısında: a house on the river nehrin kıyısında bir ev. z. 1. ileri, ileriye; ileride, ilerde: walk on ileri gitmek. The next gas station is five kilometers on. Bundan sonraki benzin istasyonu beş kilometre ilerde. 2. durmadan, aralıksız: She sang on. Durmadan şarkı söyledi. 3. -ince: on receiving the gift hediyeyi alınca. on hearing this bunu duyunca. 4. üstüne, üzerine; üstünde, üzerinde, giyilmiş: have a coat on üzerinde bir palto olmak. 
on a level with  1. ile aynı düzeyde. 2. ile aynı hizada.
on a line  aynı hizada, bir sırada.
on a regular basis  düzenli olarak, muntazaman.
on a shoestring  az parayla.
on a vast scale  geniş ölçüde.
on a weekday hafta arasında/içinde, hafta arasında/içinde bir gün: Let´s meet on a weekday. Hafta içinde buluşalım.
on account krediyle, veresiye.
on account of  -den dolayı, için. 
on all fours  dört ayak üzerinde.
on alternate days  günaşırı, iki günde bir.
on and on  durmadan; durup dinlenmeden. 
on approval  beğenilmediği takdirde geri verilmek şartıyla.
on behalf of  -in namına, -in adına.
on bended knee  yalvararak, diz çökmüş durumda. 
on board gemide; trende. 
on call  hazır. 
on condition that  şartıyla, koşuluyla: You can stay here on condition that you look after the animals and the garden. Hayvanlara ve bahçeye bakma şartıyla burada kalabilirsin.
on consignment  konsinye olarak.
on contract  sözleşmeli, mukaveleli, mukavele ile.
on credit  tic. veresiye. 
on demand  mal istenildiğinde.
on duty  görev başında.
on file  dosyaya geçirilmiş (evrak). 
on foot  yaya olarak. 
on hand  elde; hazır. 
on his/her merits  değerine göre.
on horseback  atla, ata binmiş olarak, at sırtında.
on ice  argo yedekte. 
on leave  izinli. 
on loan  ödünç olarak.
on no account asla, katiyen. 
on occasion  ara sıra, zaman zaman. 
on one´s conscience  vicdanını rahatsız eden.
on one´s mind  aklında, hatırında. 
on one´s own  kendi başına, başkasından yardım görmeden.
on one´s own initiative  kendi inisiyatifini kullanarak. 
on paper kâğıt üzerinde kalan.
on parole  şartlı olarak tahliye edilmiş.
on purpose  mahsus, bile bile, kasten.
on record  kaydedilen, kayıtlı, kaydı olan.
on request  rica/istek üzerine; istenildiği zaman.
on schedule  tam zamanında, vaktinde, tarifede belirtilen zamanda.
on second thought  iyice düşündükten sonra.
on second thought  1. Yok, ... (Az önce verilmiş bir karardan vazgeçince söylenir.): On second thought, let´s not go. Yok, gitmeyelim. 2. Düşündüm de ...: On second thought, maybe you  should buy that house. Düşündüm de, o evi alsan iyi olur galiba. 
on shore kıyıda.
on suspicion of  zannıyla: He was arrested on suspicion of murder. Cinayetten tutuklandı.
on that score 1. o nedenle. 2. o konuda.
on the average  ortalama olarak.
on the beam  doğru yönde; doğru, tam. 
on the bias verevine, verev.
on the chance that  ümidiyle. 
on the contrary  bilakis, tersine, aksine. 
on the contrary  tersine, aksine, bilakis. 
on the cuff  argo veresiye. 
on the decrease  azalmakta.
on the dot  k. dili dakikası dakikasına, tam zamanında.
on the face of it  dış görünüşe bakılırsa. 
on the high seas  açık denizlerde, enginlerde. 
on the hour  saat başında. 
on the increase  gittikçe artmakta.
on the job  iş başında, görev başında.
on the line  peşin (ödeme).
on the loose  serbest.
on the move  hareket halinde. 
on the nail  1. hemen, derhal. 2. söz konusu.
on the occasion of  ... nedeniyle, ... dolayısıyla. 
on the one hand/on the other hand  diğer taraftan. 
on the order of  tarzında. 
on the part of  -in tarafından. 
on the pretext of ... bahanesiyle.
on the rise  artmakta, yükselmekte.
on the run  1. kaçmakta. 2. geri çekilmekte. 3. koşarken.
on the scout  keşif görevi yapmakta, keşfe çıkmış.
on the side  ikinci bir iş olarak: He´s a grocer, but he fixes radios on the side. Bakkal, ama ikinci bir iş olarak radyo tamiratı yapıyor. 
on the sly  gizli gizli, gizlice.
on the spot  k. dili hemen, derhal. 
on the spur of the moment  k. dili anında, o anda.
on the strength of  -e dayanarak; -in yüzünden.
on the wagon  k. dili içkiyi bırakmış durumda.
on the water  denizde. 
on the whole  1. her şeyi düşünürsek, her şey hesaba katılırsa: It is, on the whole, a good job. Her şeyi düşünürsek iyi bir iş. 2. genellikle.
on thin ice  çok nazik/müşkül bir durumda; büyük bir riske girmiş. 
on Thursday  perşembe günü. 
on time  zamanında, vaktinde, vakitli: She´s always on time. Her zaman vaktinde gelir.
on tiptoe/tiptoes  ayaklarının ucuna basarak.
on top of  -e ek olarak, -in yanı sıra, ile beraber: He´s doing this on top of his regular job. Bunu asıl işinden ayrı olarak yapıyor. He asked for a promotion, and on top of that he wanted a raise. Terfiini istedi; bir de üstüne üstlük bir maaş artışı talep etti.
on welfare  ihtiyaç dolayısıyla resmi kuruluştan yardım alan. 
once z. 1. bir kez, bir defa. 2. bir zamanlar, eskiden. bağ. 1. bir -se ..., bir -di mi ...: Once he´s started you can´t get him to stop. Bir başladı mı onu durdurmak imkânsız. 2. -ir -mez: We can start once he arrives. Gelir gelmez başlayabiliriz. i. bir kez, bir kere. 
once again  bir daha, bir kez daha, tekrar. 
once for all  ilk ve son defa olarak. 
once for all  1. son olarak. 2. ilk ve son olarak. 
once in a blue moon k. dili kırk yılda bir. 
once in a while  arasıra, arada bir. 
once in a while  arada bir.
once more  bir kez daha.
once or twice  bir iki kere. 
once upon a time  bir varmış bir yokmuş. 
Once upon a time ....  Bir varmış bir yokmuş ... (Masal anlatmaya başlarken söylenir.). 
once-over i. 
oncology i. onkoloji.
oncoming s. yaklaşmakta olan. i. yaklaşma.
one s. 1. bir: Give me one loquat. Bana bir maltaeriği ver. One hundred and twenty people came. Yüz yirmi kişi geldi. One half of them were crazy. Onların yarısı deliydi. She came here one day in April. Nisan ayında bir gün buraya geldi. 2. tek: It´s the one lake that´s not polluted. Suları kirlenmemiş tek göl o. 3. adında biri: While you were out one Nihat Tekin called. Siz dışardayken Nihat Tekin adında biri telefon etti. 4. aynı, bir, tek: The writer of the play and his main character are one. Oyunun yazarı ve başkişisi aynı. They shouted with one voice. Hep bir ağızdan bağırdılar. zam. 1. biri; bir tane: One of them must have been you. Onlardan biri herhalde sendin. I´d like one of those flowers. O çiçeklerden bir tane istiyorum. 2. Genellemelerde kullanılır: One doesn´t go there alone. Oraya tek başına gidilmez. 3. insan (Kibar konuşmalarda bazen ben veya biz zamirleri yerine kullanılır.): One dislikes having to talk with such persons. Öyle insanlarla konuşmak zorunda olmak insanın hiç hoşuna gitmiyor. i. 1. (belirli) biri/bir tane: Which one? Hangisi? I´d like the one with the variegated flowers. Çiçekleri ebruli olanı istiyorum. That´s the one I want. Benim istediğim o. That´s a lovely one. Çok güzel o. Give me just one. Bana sadece bir tane ver. 2. (sayı olarak) bir: Put a one to the left of that zero. O sıfırın soluna bir bir koy. 3. saat bir; saat on üç: Let´s meet here at one. Birde burada buluşalım. 
one after another  birbiri arkasından, sıra ile. 
one after another/the other  birbiri ardından, birbiri peşi sıra, peş peşe, arka arkaya. 
one and all  hepsi; herkes; her biri. 
one and only tek: It was her one and only desire. Onun tek arzusuydu. 
one and the same aynı, bir, tek: They´re one and the same person. Onlar aynı kişi. 
one another  birbirini, yekdiğerini. 
one another  birbiri, birbirleri (Hep çekimli bir şekilde kullanılır.): You must get along with one another. Birbirinizle iyi geçinmeniz lazım. Don´t kill one another. Birbirinizi öldürmeyin. 
one by one birer birer, teker teker. 
one fine day  günün birinde.
one foot in the grave  bir ayağı çukurda. 
one hundred percent  yüzde yüz.
one of his redeeming features  iyi taraflarından biri.
one or two birkaç. 
one´s besetting sin birinin en kötü huyu.
one´s native soil anavatan.
oneiric s. düşsel.
oneirology i. düşbilim.
one-man s. 
one-man show  tek kişilik sergi.
onerous s. zahmetli, meşakkatli, külfetli, eziyetli.
oneself zam. 1. kendi, kendisi, bizzat. 2. kendi kendini; kendi kendine.
one-sided s. tek taraflı.
one-track s.
one-way s. tek yönlü.
one-way ticket  gidiş bileti; dönüş bileti. 
ongoing s. devam eden.
onion i. soğan. 
on-line s., bilg. çevrimiçi.
onlooker i. seyirci.
only s. bir tek, eşsiz, biricik, yegâne. z. 1. yalnız, ancak. 2. daha: She was here only yesterday. Daha dün buradaydı. bağ. yalnız, ancak. 
onomatopoeia i., dilb. yansıma, onomatope.
onrush i. hücum; üşüşme.
onset i. 1. başlama, başlangıç. 2. saldırı, hücum.
onshore s. kıyıya doğru. z. kıyıda.
onslaught i. şiddetli saldırı/hücum.
on-the-job s. hizmetiçi, işbaşında (eğitim).
onto edat üstüne, -e. 
ontology i. varlıkbilim, ontoloji.
onus i. sorumluluk, yükümlülük.
onward 1 s. ileriye doğru giden, ilerleyen.
onward 2 z. ileriye doğru, ileri; ileride.
onwards z., bak. onward 2.
onyx i. oniks.
oops ünlem Ay!
ooze i. 1. sulu çamur, balçık; batak. 2. sızma. 3. sızıntı. f. sızmak; sızdırmak.
opal i. opal, panzehirtaşı.
opaque s. ışık geçirmez, donuk, saydam olmayan.
open s. 1. açık. 2. serbest. 3. aşikâr, meydanda olan. 4. kapanmamış, ödenmemiş (borç). 5. çözülmemiş (sorun). 6. ağaçsız. i. 
open air  açık hava. 
open end wrench  somun anahtarı. 
open fire  ateş açmak. open-heart surgery açık kalp ameliyatı. 
open into/out on/onto  -e açılmak. 
open s.o.´s eyes (to) (bir konuda) birini aydınlatmak, birinin gözünü açmak. 
open s.o.´s eyes  birinin gözünü açmak, birini uyarmak, birini haberdar etmek. 
open sea  açık deniz. 
open to the public  halka açık, umuma açık.
open-ended s. sonuca bağlanmamış, açık bırakılmış.
openhanded s. eliaçık, cömert.
openhearted s. açık yürekli, açık kalpli, samimi.
opening i. 1. açıklık, delik. 2. açılış: opening day açılış günü. 3. açma; açılma. 4. (kadroda) boşalan yer. 5. fırsat.
openly z. açıkça, açıktan açığa. 
open-minded s. açık fikirli.
openness i. açıklık, gizlilikten kaçınma.
opera i. opera. 
opera glasses  opera dürbünü.
operate f. 1. mak. işlemek, çalışmak; işletmek, çalıştırmak. 2. (ticari/sınai bir kuruluşu) işletmek, yönetmek, idare etmek. 3. ameliyat yapmak. 4. (borsada) alışveriş yapmak. 5. etkilemek. 
operate on s.o.  birini ameliyat etmek. 
operation i. 1. mak. işleme, çalışma. 2. (ticari/sınai bir kuruluşu) işletme, yönetme. 3. iş, çalışma. 4. ameliyat, operasyon. 5. (borsada) alışveriş. 6. etki. 7. ask. harekât; tatbikat. 8. mat. işlem. 
operational s. 1. işlemsel; işletimsel. 2. kullanılmaya hazır.
operative s. 1. işleyen, çalışan, faal. 2. yürürlükte olan. 3. etkin, etkili. 4. ameliyata ait. 5. ameliyat edilebilir. i. 1. usta işçi. 2. teknisyen. 3. casus, ajan. 4. dedektif.
operator i. 1. operatör. 2. teknisyen. 3. ticari/sınai bir kuruluşun sahibi/yöneticisi. 4. santral, santral memuresi/memuru, santral. 5. argo lüpçü.
operetta i. operet.
ophthalmia i., tıb. göz iltihabı/yangısı.
ophthalmologist i. göz doktoru/hekimi, oftalmolog.
ophthalmology i. oftalmoloji, gözbilim, göz hekimliği.
ophthalmoscope i. oftalmoskop, göz aynası.
opiate s. 1. afyonlu. 2. uyuşturucu, uyku getirici, sersemletici. i. afyonlu ilaç.
opinion i. görüş, fikir, düşünce. 
opinionated s. önyargılı; inatçı, fikrinden dönmeyen, dik kafalı.
opium i. afyon.
opium poppy  haşhaş. 
opopanax i. (reçine olarak) çavşır.
opoponax i., bak. opopanax.
opossum i., zool. opossum, sarig.
opp kıs. opposed, opposite.
opponent i. 1. düşman. 2. rakip.
opportune s. 1. elverişli, uygun. 2. tam zamanında olan, vakitli.
opportunely z. tam zamanında.
opportunism i. fırsatçılık, oportünizm.
opportunist i. fırsatçı, oportünist.
opportunity i. fırsat, elverişli durum.
oppose f. 1. -e karşı olmak; karşı çıkmak, karşı koymak,  direnmek. 2. karşılaştırmak. 
opposite s. 1. karşıki, karşı. 2. karşıt, ters, zıt, aksi. i. 1. karşıt olan şey/kimse. 2. karşıda olan şey/kimse. z., edat 1. karşı karşıya. 2. karşılıklı. 3. karşısında. 
opposite angle geom. tersaçı. 
opposite leaves bot. karşılıklı yapraklar.
opposition i. 1. pol. muhalefet. 2. karşıtlık, zıtlık. 3. karşı koyma, karşı çıkma. 
oppress f. 1. sıkmak, sıkıştırmak, baskı yapmak. 2. eziyet etmek, zulmetmek. 3. bunaltmak, sıkıntı vermek.
oppression i. 1. baskı. 2. eziyet, zulüm. 3. sıkıntı, ağırlık.
oppressive s. 1. ezici, zulmedici. 2. bunaltıcı, sıkıcı, ağır.
oppressor i. zalim kimse.
opt f. 
opt for  -i seçmek. 
opt out (of)  (-den) çekilmek, (-den) vazgeçmek, (-i) yapmamaya karar vermek. 
opt to #AD?
optative s. istek belirten. i., dilb. istek kipi.
optic s. optik, görsel. 
optic  nerve  anat. görme siniri.
optical s. 1. optikle ilgili. 2. görsel. 
optical character reader bilg. optik karakter okuyucu. 
optical character recognition  bilg. optik karakter tanıma.
optical illusion  görsel yanılsama. 
optical scanner  bilg. optik tarayıcı.
optician i. gözlükçü.
optics i. optik.
optimise f., İng., bak. optimize.
optimism i. iyimserlik, optimizm.
optimist i. iyimser, optimist.
optimistic s. iyimser.
optimistically z. iyimserlikle.
optimize f. en iyi şekilde kullanmak.
optimum i. en uygun durum, optimum. s. en uygun, optimum.
option i. 1. seçme. 2. seçme hakkı, tercih. 3. seçenek, şık. 4. tic. opsiyon. 
option  key bilg. seçme tuşu.
option to purchase  satın alma opsiyonu. 
optional s. zorunlu olmayan, isteğe bağlı, seçmeli.
opulence i. 1. servet, zenginlik. 2. bolluk.
opulency i., bak. opulence.
opulent s. 1. zengin. 2. bol.
opulently z. bolca.
opus i. 1. yapıt, eser. 2. müz. opus.
or bağ. veya, ya da, yahut; yoksa: one or two bir veya iki. Are you joking, or have you really taken offense? Şaka mı söylüyorsun, yoksa gerçekten gücendin mi? 
or else  yoksa: Go now or else you´ll miss the train. Şimdi git, yoksa treni kaçıracaksın.
or so  kadar, civarında, yaklaşık: It´s twenty miles or so from here. Buradan yirmi mil kadar uzakta. 
or so I think  zannedersem.
or whatever  k. dili veya öyle bir şey, veya onun gibi bir şey.
oracle i. 1. kehanet. 2. kâhin. 
oracular s. 1. kehanetle ilgili. 2. gizli anlamlı.
oral s. 1. sözlü, ağızdan söylenen. 2. ağıza ait. 3. oral, ağızdan alınan (ilaç). 4. ruhb. oral.
orally z. 1. ağızdan. 2. sözlü olarak.
orange i. 1. portakal. 2. portakal rengi, turuncu. s. portakal renginde olan, turuncu. 
orange blossom  portakal çiçeği. 
orange marmalade turunç/portakal marmeladı.
orangoutan i., zool.,  bak. orangutan.
orangoutang i., zool., bak. orangutan.
orangutan i., zool. orangutan.
orangutang i., zool., bak. orangutan.
orate f. nutuk çekmek.
oration i. söylev, nutuk, hitabe.
orator i. hatip, nutuk çeken kimse.
oratorical s. hatipliğe ait.
oratory i. 1. hatiplik, hitabet. 2. belagat, dil uzluğu.
orbit i. yörünge. f. -in etrafında bir yörüngede dönmek. 
orchard i. meyve bahçesi.
orchestra i. 1. müz. orkestra. 2. tiy. orkestra. 3. tiy. parter.
orchestrate f. 1. orkestra için müzik parçası yazmak. 2. planlamak, düzenlemek.
orchid i., bot. orkide.
ordain f. 1. emretmek, buyurmak; (Tanrı) takdir etmek. 2. (birine) törenle papaz unvanını vermek.
ordeal i. insana çok sıkıntı çektiren iş, ateşten gömlek.
order i. 1. düzen, tertip. 2. sıra, dizi. 3. yöntem, usul. 4. emir, buyruk. 5. ısmarlama, sipariş. 6. tarikat. 7. şeref rütbesi. 8. cins, çeşit, tür. 9. mimari üslup. 10. biyol. takım. f. 1. emretmek, emir vermek: Who ordered you to shoot that cat? O kediyi vurmanı kim emretti? 2. ısmarlamak, sipariş etmek: The tea that I ordered still hasn´t come. Ismarladığım çay hâlâ gelmedi. That company ordered one thousand pairs of snakeskin boots from South Africa. O firma Güney Afrika´dan bin çift yılan derisi çizme sipariş etti. 3. düzenlemek, sıraya koymak, tertip etmek: We have ordered the words alphabetically. Sözcükleri alfabetik sıraya göre dizdik. 
order of precedence  kıdem sırası. 
orderly s. düzenli, derli toplu, düzgün. i. 1. emir eri. 2. hastane hademesi.
ordinal s. 1. sıra/derece gösteren. 2. biyol. takıma ait. 
ordinal numbers  mat. sıra sayıları.
ordinance i. 1. düzen, kural. 2. emir. 3. yasa; yönetmelik.
ordinarily z. genellikle, normal olarak.
ordinariness i. sıradanlık.
ordinary s. 1. sıradan, alelade: an ordinary house sıradan bir ev. 2. olağan, alışılmış, her zamanki, normal, tipik: his ordinary way of speaking her zamanki konuşma biçimi. 3. huk. doğal (hak). i. alışılmış şey. 
ordnance i. 1. savaş gereçleri. 2. ordonat.
ore i. maden cevheri.
oregano i. keklikotu, güveyotu, güveyiotu.
org kıs. organic, organization, organized.
organ i. 1. org, erganun. 2. anat. organ, örgen, uzuv. 3. organ, kuruluş; yayın organı. 
organ bank  organ bankası. 
organ grinder  laternacı. 
organdie i., bak. organdy.
organdy i. organze.
organic s. organik, örgensel. 
organic chemistry  organik kimya. 
organic disease  organik hastalık. 
organic substance  organik madde.
organically z. organik olarak.
organisation i., İng., bak. organization.
organise f., İng., bak. organize. 
organism i. organizma, örgenlik.
organist i. orgcu.
organization i. 1. kuruluş, müessese, organizasyon; örgüt, teşkilat. 2. düzen, tertip. 3. düzenleme, hazırlama, organizasyon.
organize f. 1. düzenlemek, hazırlamak, organize etmek. 2. örgütlemek, teşkilatlandırmak.
orgasm i. orgazm.
orgy i. 1. âlem, çılgınca eğlence, sefahat âlemi. 2. aşırı düşkünlük.
Orient i. 
orient f. 
orient o.s. (kendinin) tam olarak nerede bulunduğunu saptamak. 
Oriental s. 1. Doğulu. 2. Doğu´ya özgü. i. Doğulu. 
Oriental poppy bot. doğuhaşhaşı.
Oriental rug Şark halısı, Ortadoğu veya Orta Asya´da dokunan halı.
Oriental rug Şark halısı.
Orientalist i. doğubilimci, şarkiyatçı, oryantalist.
orientate f., İng., bak. orient.
orientation i. bir yere/çevreye alışma/intibak.
orifice i. delik, ağız.
orig kıs. origin, original, originally.
origanum i., bak. oregano.
origin i. 1. köken, kaynak, asıl. 2. nesil, soy.
original s. 1. ilk, asıl: Who was the original owner of this car? Bu arabanın ilk sahibi kimdi? 2. orijinal, asıl, kopya olmayan: Is this an original painting? Bu resim orijinal mi? 3. özgün, orijinal. i. orijinal, asıl. She read Crime and Punishment in the original. Suç ve Ceza´yı yazıldığı dilde okudu.
originality i. orijinallik, özgünlük.
originally z. 1. ilk başta; başlangıçta. 2. özgün bir biçimde, orijinal bir şekilde. 3. aslen: She´s originally from Edirne. O aslen Edirneli.
originate f. icat etmek, meydana getirmek, çıkarmak, yaratmak; meydana gelmek, çıkmak, kaynaklanmak.
originator i. yaratan kimse, icat eden kimse.
ornament 1 i. süs.
ornament 2 f. süslemek, donatmak.
ornamental s. 1. süs olarak kullanılan. 2. süsleyici; dekoratif. 
ornamental plants süs bitkileri.
ornamentation i. 1. süs. 2. süsleme.
ornate s. çok süslü, şatafatlı, gösterişli.
ornately z. çok süslü bir biçimde.
ornery s. 1. huysuz, aksi. 2. inatçı. 3. alçak, aşağılık.
ornithologist i. kuşbilimci, ornitolog.
ornithology i. kuşbilim, ornitoloji.
orogenesis i., bak. orogeny.
orogeny i. dağoluş, orojeni.
orography i. dağbilgisi.
orology i. dağbilgisi.
orphan i., s. öksüz. f. öksüz bırakmak.
orphanage i. yetimhane, öksüzler yurdu.
orthodontics i. ortodonti.
Orthodox i. (çoğ. Or.tho.dox) Ortodoks. s. Ortodoks.
orthodox s. 1. ortodoks. 2. geleneksel, göreneksel.
orthopedic s. ortopedik.
orthopedics i., tıb. ortopedi.
orthopedist i. ortopedist, ortopedi uzmanı.
oscillate f. 1. salınmak. 2. kararsız olmak, tereddüt etmek, bocalamak.
osmosis i., kim. geçişme, geçişim, ozmos.
osprey i., zool. balıkkartalı, deniztavşancılı.
Osset i., bak. Ossete. 
Ossete i. Oset.
Ossetia i. Osetya, Osetiya.
Ossetian i., s. Oset.
Ossetic i. Osetçe. s. 1. Oset. 2. Osetçe.
ossicle i., anat. kemikçik, küçük kemik.
ossification i. 1. kemikleşme; kemikleştirme. 2. katılaşma; katılaştırma.
ossify f. 1. kemikleşmek; kemikleştirmek. 2. katılaşmak; katılaştırmak.
osteitis i., tıb. kemik iltihabı/yangısı.
ostensible s. görünüşteki, görünen.
ostensibly z. görünüşte, görünürde.
ostensive s. görünüşte olan.
ostentation i. gösteriş, gereksiz gösteriş.
ostentatious s. dikkati çeken, gösterişli, fiyakalı, cakalı.
ostentatiously z. gösterişli bir biçimde.
osteogenesis i. kemik oluşumu.
osteoid s. kemiksi. i. kemiksi doku.
osteology i. osteoloji, kemikbilim.
osteolysis i., tıb. kemik erimesi.
osteoporosis çoğ. os.te.o.po.ro.ses (astiyopıro´siz) i., tıb. osteoporoz.
ostracise f., İng., bak. ostracize.
ostracism i. 1. toplum dışına itme; dışlama; aforoz etme, kovma. 2. sürme, sürgüne gönderme.
ostracize f. 1. toplum dışına itmek; dışlamak; aforoz etmek, kovmak. 2. sürmek, sürgüne göndermek.
ostrich i. devekuşu.
ostrichlike s. devekuşu gibi.
OT kıs. Old Testament.
other s. başka, diğer, öbür. zam. başkası, diğeri, öbürü. 
otherwise z. 1. başka türlü. 2. yoksa, olmazsa, aksi takdirde.
otter i., zool. susamuru.
Ottoman s., i. (çoğ. --s) Osmanlı. 
ottoman i. 1. otoman, koltuklu sedir; sedir, kanepe. 2. (büyük) ayak iskemlesi. 3. otoman (kumaş).
ouch ünlem Ah!/Of!/Aman!
ought yardımcı f. -meli, -malı (Gereklilik ve zorunluluk belirtir.): I ought to go. Gitmeliyim. It ought not to be allowed. Buna izin verilmemeli. You ought to know better. Bu hareketin fena olduğunu bilmeniz gerekir. I ought to have stayed. Kalmalıydım. I ought to go. Gitmeliyim.
oughtn't kıs. ought not.
ounce i. ons, 28,3 gram.
our zam., s. bizim.
ours zam. bizimki. 
ourselves zam., çoğ. kendimiz, bizler: We ourselves will help. Biz kendimiz yardım edeceğiz.
oust f. 
oust s.o. from birini (bir yerden) çıkarmak/ekarte etmek.
ouster i. of birini (bir yerden) çıkarma/ekarte etme.
out z. 1. Belirli bir yerden gitme/gönderme anlamındaki fiillerle birlikte kullanılır: They started out at dawn. Şafak sökerken yola çıktılar. Take him out! Onu dışarı çıkar! She´s gone out for lunch. Öğle yemeği için dışarı çıktı. She was sent out to India. Hindistan´a gönderildi. The tide´s going out. Deniz alçalıyor. 2. dışarı; dışarıda; dışarıya: No sooner had she hung out the laundry than it began to rain. Çamaşırı dışarıya asar asmaz yağmur yağmaya başlamıştı. His shirttails were hanging out. Gömleğinin etekleri pantolonunun üzerinden sarkıyordu. Don´t stick your tongue out! Dilini çıkarma! He took out his checkbook. Çek defterini çıkardı. We´ll smoke him out. Onu dumanla dışarı çıkarırız. It´s nice out today. Dışarısı güzel bugün./Bugün hava güzel. Let´s sit out. Dışarıda oturalım. 3. Birinin/Bir şeyin merkez sayılan bir yerden uzak olduğunu göstermek için kullanılır: They live way out in Gebze. Onlar ta Gebze´de oturuyor. 4. Bazı fiilleri pekiştirmek için kullanılır: Write it all out! Hepsini yaz! Sing out! Yüksek sesle söyle! I´m tuckered out. Pestilim çıktı. 5. k. dili (Birinin belirli bir şey yapmaktan yorulduğunu göstermek için kullanılır.): I´m meetinged out. Toplantılara gitmekten yoruldum artık. edat -den (dışarıya/öteye): He looked out the window. Pencereden baktı. Don´t throw him out the door! Onu kapı dışarı etme! Drive out that road for thirty kilometers. O yoldan otuz kilometre git. i., k. dili çare; bahane; mazeret. f. (bir şey) kendini belli etmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak: Sooner or later the truth will out. Hakikat ergeç meydana çıkar. 
out at the elbows  1. kılıksız, hırpani, üstü başı dökülen. 2. eskimiş (giysi). 
out back  k. dili binanın/bir yerin arkasındaki yer, arka: I´ll meet you out back in ten minutes. Seni on dakika sonra binanın arka tarafında bulurum.
out front k. dili binanın/bir yerin önündeki yer, ön: He´s standing out front. Binanın önünde duruyor. 
out loud  sesli; yüksek sesle.
out loud yüksek sesle; duyulacak bir şekilde. 
out of  1. -den (Yeri değişen birinin/bir nesnenin çıkış yerini bildirir.): Take your hands out of your pockets! Ellerini ceplerinden çıkar! 2. dışında: It´s out of range. Menzil dışında. That´s out of my sphere. Bilgi alanımın dışında o. 3. -den uzak, dışında: It´s twenty kilometers out of town. Şehirden yirmi kilometre uzakta. 4. -den dolayı, için, -den: He did it out of love. Sevdiği için yaptı. She did it out of necessity. Mecbur kaldığı için yaptı. He went to them out of desperation. Çaresizlikten onlara gitti. 5. arasından: Out of three hundred candidates they selected her. Üç yüz aday arasından onu seçtiler.
out of action  1. işlemeyecek hale gelmiş. 2. saf dışı (oyuncu/asker). 
out of breath soluğu kesilmiş, soluk soluğa. 
out of commission  1. görev yapamaz durumda. 2. bozuk. 
out of control  1. çığrından çıkmış, kontrolden çıkmış; zaptedilemez. 2. (öfkeden) kendini kaybetmiş. 
out of curiosity  meraktan. 
out of danger  tehlikeyi atlatmış.
out of date  1. modası geçmiş, demode. 2. tarihi geçmiş. 
out of deference to  -e riayeten, -e uyarak.
out of doors  1. dışarıya; dışarıda. 2. açık havada. 
out of fashion  demode, modası geçmiş. 
out of favor  gözden düşmüş.
out of focus  odaklanmamış, flu.
out of hand  1. hemen, derhal. 2. kontrolden çıkmış; çığırından çıkmış. 
out of harm´s way  emniyette, emin yerde.
out of hearing  işitemeyecek uzaklıkta. 
out of his/her senses  aklı başından gitmiş, çıldırmış. 
out of joint  1. çıkık, çıkmış. 2. çığırından çıkmış. 
out of line  1. with -e uymayan. 2. itaatsiz (kimse). 3. uygunsuz (söz/davranış).
out of luck  talihsiz.
out of pity  merhameten, acıyarak. 
out of position  yerinden çıkmış.
out of proportion  oransız, orantısız.
out of regard for/to  -in hatırı için. 
out of spite  inadına: She did it out of spite. Onu inadına yaptı.
out of stock tic. elde kalmamış, mevcudu tükenmiş.
out of the blue k. dili aniden, damdan düşer gibi. 
out of the blue birdenbire. 
out of the corner of one´s eye gözünün ucuyla (bakmak). 
out of the ordinary  olağandışı.
out of the question  imkânsız, olamaz, söz konusu olamaz. 
out of trim k. dili 1. kötü durumda, fena vaziyette. 2. idmansız.
out of tune  1. akortsuz. 2. ahenksiz, uyumsuz. 
out of turn  sıra beklemeden, sırası gelmeden. 
out of use  geçersiz, kullanılmayan. 
out of wedlock  evlilik dışı, gayrimeşru.
out of whack  k. dili bozuk, çalışamaz/işleyemez durumda. 
out of/beyond one´s depth  boyunu aşan, bilgi ve yeteneği dışında. 
Out with it! Söylesene!
Out you go! Haydi çık! 
Out! ünlem Çık dışarı! 
out-and-out s., k. dili tam, düpedüz: He´s an out-and-out fraud. O tam bir sahtekâr.
outbid f. (out.bid, --ding) (açık artırmada) (-den) daha fazla fiyat vermek.
outboard s., den. takma motorlu, dıştan motorlu. 
outboard motor  takma motor.
outbreak i. 1. (istenmeyen bir olay) (birdenbire) ortaya çıkma, patlak verme. 2. salgın.
outburst i. 1. (birinin birdenbire söylediği) öfkeli/acı sözler. 2. birdenbire meydana gelme, patlama.
outcast i. toplum dışına itilmiş kimse; aforoz edilmiş/kovulmuş kimse. s. toplum dışına itilmiş; aforoz edilmiş/kovulmuş.
outclass f. -den çok üstün/iyi olmak.
outcome i. sonuç, netice.
outcrop i. 1. (istenmeyen bir olay) ortaya çıkma, çıkma, baş gösterme, patlama. 2. jeol. bir kayacın yeryüzüne çıkmış uzantısı, çıkma, çıkıntı.
outcropping i., jeol. bir kayacın yeryüzüne çıkmış uzantısı, çıkma, çıkıntı.
outcry i. 1. haykırış, çığlık, bağırış. 2. (büyük çapta) protesto, yaygara.
outdated s. 1. modası geçmiş, demode. 2. günün şartlarına uymayan, zamana uymayan, köhne; çağın gereksinimlerini karşılamayan. 3. eski (teknoloji, makine v.b.).
outdistance f. -i geride bırakmak, -i geçmek.
outdo f. (out.did, --ne) -i çok geride bırakmak, -den çok daha iyi bir performans göstermek; -i geçmek, -i bastırmak.
outdoor s. dışarıda yapılan, açık hava.
outdoors z. 1. dışarıya. 2. dışarıda, açık havada. i. açık hava.
outer s. 1. dıştaki, dış. 2. dışarıdaki.
Outer Mongolia Dış Moğolistan.
outermost s. en dıştaki.
outfit i. 1. kıyafet. 2. donatı; gereçler. 3. k. dili askeri birlik. 4. k. dili ekip, takım. 5. k. dili kuruluş; şirket. f. (--ted, --ting) donatmak, gereçlerini sağlamak.
outfitter i. 1. teçhizatçı. 2. giyim eşyası satıcısı.
outflank f., ask. (düşmanın) yanından dolanıp arkasına geçmek. 
outgoing s. 1. sempatik, cana yakın. 2. girgin. 3. giden, çıkan. 4. ayrılan, kalkan. i. gidiş, çıkış.
outgrow f. (out.grew, --n) 1. küçük gelmek: The child has outgrown his clothes. Giysileri çocuğa artık küçük geliyor. 2. (büyüyünce) -den vazgeçmek.
outgrowth i. 1. bir başka şeyden gelişerek büyüyen şey. 2. fazlalık. 3. doğal bir sonuç/gelişme.
outing i. gezinti.
outlandish s. 1. tuhaf, acayip, garip. 2. yabancı. 3. uzak.
outlast f. -den çok daha kalıcı olmak, -den çok dayanmak.
outlaw i. 1. haydut, yasaya karşı gelen kimse. 2. yasal haklardan yoksun bırakılmış kimse. f. 1. yasaklamak. 2. yasadışı ilan etmek. 3. yasal haklardan yoksun bırakmak.
outlay i. masraf, giderler, harcama.
outlet i. 1. dışarı çıkacak yer, çıkış yeri, çıkış, kapı, çıkak, çıkıt. 2. yol, çıkış yolu. 3. satış yeri. 4. elek. priz.
outline i. 1. kontur. 2. taslak; kroki. 3. of -in ana hatları. f. -in ana hatlarını şema halinde göstermek; -in ana hatlarını çizerek anlatmak.
outlook i. 1. (on) (-e) bakış, (-i) görüş. 2. bakış açısı, görüş açısı. 3. gelecek: The outlook for the company is good. Şirketin geleceği olumlu. 4. manzara.
outlying s. 1. uzakta bulunan, uzak. 2. çevredeki, etraftaki.
outmoded s. 1. modası geçmiş, demode. 2. günün şartlarına uymayan; çağın gereksinimlerini karşılamayan. 3. eski (teknoloji/makine v.b.).
outnumber f. (sayıca) -den çok olmak.
out-of-date s. 1. günün şartlarına uymayan; çağın gereksinimlerini karşılamayan. 2. modası geçmiş, demode.
out-of-doors z. dışarıda, açık havada. i. açık hava.
out-of-the-way s. sapa.
outpatient i. ayakta tedavi edilen hasta.
outpost i. ileri karakol.
outpour i. dökülme, taşma, akma.
output i. 1. üretim; hâsıla; randıman, verim. 2. ürün, çıktı. 3. elek. çıkış. 4. bilg. çıkış, çıktı.
outrage i. 1. hakların açıkça çiğnenmesi; büyük hakaret; büyük ayıp. 2. (büyük bir haksızlıktan/hakaretten kaynaklanan) öfke. f. çok öfkelendirmek.
outrageous s. 1. korkunç, çok fazla, ölçüyü aşan, şoke edici. 2. fazlasıyla frapan; acayip. 
outrageous price fahiş fiyat.
outrank f. -den daha yüksek rütbede olmak.
outreach f. aşmak, geçmek. i. sosyal yardım. 
outreach program  sosyal yardım programı.
outright z. 1. açıkça, kesin olarak. 2. tamamen, resmen. 3. hemen, derhal. 4. peşin olarak, bir ödemede: He bought the house outright. Parayı bastırıp evi aldı. s. 1. kesin; tam, resmen, düpedüz. 2. yalnızca, karşılıksız (bir hediye/bağış/yardım).
outrun f. (out.ran, out.run, --ning) 1. -den daha hızlı koşmak. 2 -i geçmek, -i aşmak: This year income outran expenses. Bu yıl gelir gideri aştı.
outset i. başlangıç.
outshine f. (out.shone) (başkasını) gölgede bırakmak, -den daha fazla parlamak.
outside i. 1. dış, dış taraf. 2. dış görünüş. s. 1. dış. 2. en fazla, en yüksek, azami. z. 1. dışarıda; dışarıya. 2. açık havada. 3. dıştan. edat -in dışında. 
outside of  k. dili -den başka. 
outsider i. yabancı, bir grubun dışında olan kimse.
outsize i. büyük boy. s. büyük boyda olan, büyük.
outskirts i. (bir yer için) etraf, çevre; varoşlar, dış mahalleler.
outsmart f., k. dili -den daha kurnazca davranmak; -i kurnazlıkla yenmek.
outspoken s. sözünü sakınmayan, açıksözlü.
outstanding s. 1. üstün, seçkin. 2. göze çarpan. 3. ödenmemiş; kalmış (borç).
outstanding account tic. vadesi geçmiş borç. 
outstay f. -den daha fazla kalmak.
outstay one´s welcome (misafir) fazla kalmak.
outstretch f. aşmak, geçmek. 
outstretched hand  uzatılan el.
outstrip f. (--ped, --ping) 1. (yarışta) geçmek. 2. -den üstün çıkmak.
outward s. dış. z. 1. dışarıya doğru. 2. görünüşte, dıştan.
outwardly z. 1. dıştan. 2. dışa doğru. 3. dış görünüşe göre, görünüşte. 
outwards z. dışarıya doğru.
outweigh f. 1. -den daha ağır gelmek. 2. -den daha önemli olmak, -den daha ağır basmak.
outwit f. (--ted, --ting) -i kurnazlıkla yenmek.
outworn s. 1. fazla eskimiş. 2. günün şartlarına uymayan; çağın gereksinimlerini karşılamayan.
oval s. oval. i. oval şey.
ovary i., anat. yumurtalık.
ovation i. coşkunca alkış.
oven i. fırın. 
oven cloth İng. tutacak. 
oven glove İng. fırın eldiveni. 
oven gloves İng. tutacak.
over z. 1. -e, -e doğru (Bir yerden başka bir yere/tarafa doğru yapılan/olan bir hareketi belirtir.): He ran over to the tree. Ağaca doğru koştu. Let´s swim over to the other side. Karşı tarafa yüzelim. He suddenly fell over. Birdenbire yere düştü. He knocked the table over. Masayı devirdi. 2. Birinin/Bir şeyin başka bir yerde bulunduğunu gösterir: She lives over in Bakırköy. Bakırköy´de oturuyor. It´s only two blocks over from here. Buradan ancak iki blok ötede. 3. Misafir olarak bir yere gidişi/çağrılmayı gösterir: Come over this evening! Bu akşam bize gel! 4. üzerinde, üstünde: Only those who are twenty-one years of age or over will be admitted. Ancak yirmi bir yaşındakiler veya yirmi bir yaşın üzerindekiler girebilir. You´re one second over. Gereken zamanı bir saniye aştın. 5. tekrar, yeniden, bir daha, yine: You´ll have to do it over. Onu tekrar yapman lazım. 6. iyice, dikkatli bir şekilde: We need to talk this over. Bunu iyice konuşmamız gerek. Think it over. Bunu iyice düşün. edat 1. üstünde, üzerinde; üstünden, üzerinden; üstüne, üzerine: It was suspended over the heads of the audience. Dinleyicilerin üstünde asılı duruyordu. We´re now flying over the Sea of Marmara. Şu an Marmara Denizi´nin üzerinden uçuyoruz. Don´t lean over the railing! Korkuluktan aşağı sarkma! 2. -den fazla, -den çok, -in üstünde, -i aşkın: It costs over twenty million liras. Fiyatı yirmi milyon liradan fazla. He´s lived there for over sixty years. Orada altmış yılı aşkın bir süre oturdu. 3. üzerine, üstüne: She threw a shawl over her shoulders. Omzuna bir şal attı. He pulled the quilt over his head. Yorganı başının üstüne çekti. 4. -in (her) yerinde/tarafında; -in (her) yerine/tarafına: They´re found all over Italy. İtalya´nın her yerinde bulunur. 5. aracılığıyla, -de, -den: We talked over the telephone for two hours. İki saat telefonda konuştuk. I heard it over the radio. Onu radyodan duydum. 6. -in öte tarafında: The village lies over that hill. Köy o tepenin ötesinde. 7. boyunca, süresince: A lot has happened over the past ten years. Son on yıl içinde epey şeyler oldu. 8. (bir sürenin) sonuna kadar: Stay with us over Sunday and then leave on Monday. Pazar günü bizde kal; pazartesi sabahı gidersin. 9. hakkında, ile ilgili: They fell out over that piece of land. O toprak parçası yüzünden anlaşmazlığa düştüler. 10. (belirli bir şeyi yapar) iken: We´ll talk about it over lunch. Onu öğle yemeğinde konuşuruz. s. fazla, fazladan: After paying her rent she was left with nothing over. Kirasını ödedikten sonra kendisine hiçbir şey kalmadı. 
over- önek 1. aşırı, fazla. 2. üstüne, üzerine; üstünde, üzerinde; üstünden, üzerinden. 3. öteye, ötesine. 4. üst-.
over again tekrar, yeniden, baştan, bir daha. 
over and above  k. dili -den ayrı olarak, -den başka. 
over and over defalarca, tekrar tekrar. 
overact f. (rolü) abartmalı bir şekilde oynamak.
overall s. 1. baştan başa olan, bir uçtan bir uca olan. 2. kapsamlı, ayrıntılı. i. 1. İng. iş önlüğü, önlük. 2. A.B.D. iş tulumu.
overalls i. iş tulumu.
overarch f. üzerinde kemer meydana getirmek.
overawe f. korkutup hareketsiz bırakmak.
overbalance f. 1. ağır basmak. 2. dengesini bozmak, devirmek; dengesini kaybetmek.
overbearing s. 1. herkese hükmeden; herkese hükmetmeyi seven; zorba tavırlı, otoriter. 2. ezici.
overblown s. abartmalı, şişirilmiş.
overboard z. 
overbook f. fazla rezervasyon yapmak.
overburden f. 1. -e taşıyabileceğinden fazla yük yüklemek. 2. -e fazla iş vermek. 3. -in kapasitesini zorlamak/aşmak; -e fazla yük olmak.
overcast s. bulutlu, kapalı (hava).
overcharge f. 1. -den fazla para/fiyat istemek. 2. elek., mak. fazla yüklemek, fazla doldurmak. i. 1. fazla fiyat. 2. elek., mak. fazla yük.
overcoat i. palto.
overcome f. (o.ver.came, o.ver.come) -in üstesinden gelmek; -i yenmek.
overcompensate f. for (zayıf bir tarafını) fazlasıyla telafi etmek.
overconfident s. 1. fazla emin. 2. kendine fazla güvenen.
overcrowd f. fazla kalabalık etmek.
overcrowded s. fazla kalabalık.
overdo f. (o.ver.did, --ne) 1. -de aşırıya kaçmak, dozunu kaçırmak. 2. (tuzu/baharatı) fazla kullanmak. 3. gereğinden fazla pişirmek.
overdose i. 1. aşırı doz. 2. fazla miktarda ilaç verme, dozu aşma. f. (with) (birine) fazla miktarda ilaç vermek.
overdraft i. 1. hesaptan çekilen fazla para. 2. hesaptan fazla para çekme.
overdraw f. (o.ver.drew, --n) 1. abartmak. 2. hesaptan fazla para çekmek. 
overdrive i., oto. overdrayv, fazla hızlandırma mekanizması.
overdue s. 1. gecikmiş. 2. vadesi geçmiş.
overeat f. (o.ver.ate, o.ver.eat.en) gereğinden fazla yemek yemek; tıka basa yemek.
overestimate f. 1. -i olduğundan fazla yetenekli görmek, -in yeteneğini/yeteneklerini abartmak. 2. (bir tahmin yaparken) -in masrafını/değerini fazla yüksek tutmak. 
overexpose f., foto. (filme) aşırı poz vermek.
overexposed s., foto. sürekspoze.
overexposure i., foto. 1. sürekspozisyon. 2. sürekspoze fotoğraf.
overflow f. (--ed, --n) 1. taşmak. 2. çok bol olmak. i. 1. taşma. 2. fazlalık. 3. taşma borusu.  
overflow pipe  taşma borusu.
overgrow f. (o.ver.grew, --n) (bitkiler) birbirini örtecek derecede büyümek.
overgrown s. yaşına göre fazla büyümüş. 
overhang f. (o.ver.hung) 1. üzerine süslü şeyler asmak. 2. üzerine sarkmak. 3. (tehlike v.b.) tehdit etmek. i. 1. çıkıntı. 2. çıkıntı derecesi.
overhaul f. 1. -i revizyondan geçirmek, -i gözden geçirerek gereken tamirleri/değişiklikleri yapmak. 2. arkasından yetişip önüne geçmek.
overhead i. genel giderler. s. 1. baştan yukarıda olan. 2. yukarıdan geçen. 3. genel giderlerle ilgili. z. baştan yukarı, yukarıda, üstte.
overhear f. (o.ver.heard) kulak misafiri olmak.
overjoyed f. 
overkill i., k. dili 1. gereğinden fazla silah. 2. fazlalık, aşırılık.
overladen s. fazlasıyla yüklenmiş.
overland s. karayolu ile yapılan. z. karada; karadan.
overlap f. (--ped, --ping) üst üste bindirmek; üst üste binmek, binişmek.
overlay f. (o.ver.laid) kaplamak. i. (o´vırley) 1. örten tabaka, örtü. 2. kaplama.
overload f. 1. -e fazla yük yüklemek; (bagaj, küfe v.b.´ne) fazla yük koymak: Don´t overload him! Sırtına fazla yük koyma! 2. (elektrik hatlarına/sistemine) fazla yüklenmek.
overlook f. 1. gözünden kaçmak: I overlooked that. O gözümden kaçtı. 2. -e göz yummak, -i görmezlikten gelmek. 3. -e nazır olmak, -e hâkim olmak, -e bakmak.
overmuch z. gereğinden fazla.
overnight z. 1. geceleyin, bir gece içinde. 2. birdenbire. s. bir gecelik.
overpass i. üstgeçit.
overpay f. (o.ver.paid) fazla ödemek.
overplay f. büyütmek, abartmak. 
overplay one´s hand  kendi olanaklarına fazla güvenmek.
overplus i. fazlalık.
overpopulation i. nüfus fazlalığı.
overpower f. 1. kaba kuvvet kullanarak (birini) etkisiz hale getirmek. 2. (bir duyguya) hâkim olamamak. 3. çok etkilemek.
overpowering s. 1. zaptedilemeyen (duygu). 2. çok kuvvetli (bir neden/sanı). 3. iç bayıltan, bayıltıcı (koku). 4. insanı bunaltan, bunaltıcı, bayıltıcı (sıcak). 
overprice f. fazla yüksek fiyat koymak.
overproduce f. gereğinden fazla üretmek.
overproduction i. aşırı üretim.
overprotect f. -i gereğinden fazla korumak.
overrate f. -i olduğundan fazla iyi/önemli saymak.
overreach f. 1. yetişip geçmek. 2. ötesine geçmek. 3. aldatmak, dolandırmak. 
overreach o.s.  altından kalkamayacak kadar çok iş üstlenmek.
override f. (o.ver.rode, o.ver.rid.den) 1. (bir sorun) (hepsinden) önemli olmak. 2. yetkisini kullanarak (başka birinin kararını) geçersiz kılmak. 3. -e baskın çıkmak/gelmek, -i bastırmak, -e üstün gelmek, -e engel olmak: His emotions overrode his judgment. Duyguları aklını kullanmasına engel oldu. 4. (atı) fazla binerek yormak.
overriding s. her şeyden önemli olan (neden/amaç).
overrule f. yetkisini kullanarak (başka birinin kararını) geçersiz kılmak/iptal etmek.
overrun f. (o.ver.ran, o.ver.run, --ning) 1. istila etmek; kaplamak. 2. geçmek, aşmak.
overseas s., z. denizaşırı.
oversee f. (o.ver.saw, --n) nezaret etmek, bakmak.
overseer i. 1. (fabrikada/inşaatta) şef; ustabaşı, çavuş. 2. çiftlik kâhyası. 3. denetçi, nezaretçi.
overshadow f. -i gölgelemek, -e gölge düşürmek. 2. -i gölgede bırakmak, -i aşmak, -i geçmek.
overshoe i. lastik, galoş, kaloş, şoson.
overshoot f. (o.ver.shot) 1. hedeften öteye atmak. 2. geçmek. 3. aşırılığa kaçmak.
oversight i. 1. dikkatsizlik. 2. yanlış, kusur. 3. gözetim, bakım; yönetim.
oversimplification i. fazla basitleştirme.
oversimplify f. fazla basitleştirmek.
oversize s. fazla büyük.
oversleep f. (o.ver.slept) fazla uyumak; uyuyakalıp gecikmek, geç uyanmak.
overspend f. (o.ver.spent) fazla masraf yapmak, bütçeyi aşmak.
overstate f. abartmak.
overstatement i. abartma, abartı.
overstay f. fazla kalmak. 
overstay one´s welcome  (misafir) fazla kalmak.
overstay/wear out one´s welcome  fazla kalıp tadını kaçırmak, ziyareti uzatıp bıktırmak. 
overstep f. (--ped,--ping) geçmek, aşmak. 
overstep the bounds/limits of -in sınırlarını aşmak. 
overstep the mark haddini aşmak, aşırı gitmek.
oversupply i. fazlalık.
overt s. açık olarak yapılan, açıktan açığa olan, ortada olan.
overtake f. (o.ver.took, --n) 1. yetişmek, yakalamak. 2. İng. (taşıtı) sollamak, geçmek. 3. birden karşısına çıkmak.
overtax f. 1. (vücudun bir organını) aşırı derecede yormak/zorlamak. 2. -den fazla vergi almak. 3. -e fazla vergi koymak.
overthrow f. (o.ver.threw, --n) (hükümet v.b.´ni) devirmek, yıkmak, düşürmek. i. devirme, yıkma. 
overthrow the government  hükümeti devirmek.
overtime i. 1. fazla mesai. 2. fazla mesai için ödenen ücret. 
overtly z. açık bir biçimde, açıkça.
overtone i. ima edilen fikir. 
overture i. 1. öneri, teklif. 2. müz. uvertür. 
overturn f. devirmek, altüst etmek, bozmak.
overweening s. 1. kendinden fazla emin. 2. aşırı, sonsuz.
overweight i.1. fazla ağırlık. 2. fazla kilo. 3. fazla kilolu olma. s. (ovırweyt´) fazla kilolu (kimse).
overwhelm f. 1. (büyük bir orduyla) ağır bir yenilgiye uğratmak. 2. istila etmek, kaplamak. 3. (manen) mahvetmek. 4. şaşkına çevirmek. 5. with (iltifat, iyilik, hediye v.b.´ne) boğmak, garketmek. 
overwork f. fazla çalıştırmak; fazla çalışmak. i. fazla çalışma.
overwrought s. 1. sinirleri bozuk. 2. aşırı heyecanlı.
ovulate f., biyol. yumurtlamak.
ovulation i., biyol. yumurtlama.
owe f. borcu olmak, borçlu olmak: How much do I owe you? Sana ne kadar borcum var? That company owes us a billion liras. O şirketin bize bir milyar lira borcu var. owing to nedeniyle, -in sayesinde, yüzünden, -den dolayı.
owl i. baykuş.
own 1 s. kendine özgü, özel, kendinin, kendi: her own book onun kendi kitabı. a character of its own kendine özgü bir şahsiyet. 
own 2 f. 1. -in sahibi/malı olmak: Do you own this house? Bu evin sahibi siz misiniz? 2. kabul etmek, itiraf etmek. 
own s.t. in common  aynı şeye sahip olmak: We own this building in common. Bu binanın ortak sahibiyiz.
own up to  k. dili (bir suçu) itiraf etmek, kabul etmek.
owner i. sahip, iye, malik.
ownership i. 1. (arazi/bina için) mülkiyet: The ownership of this vineyard is in dispute. Bu bağın mülkiyeti ihtilaf konusu oldu. 2. sahip olma, sahiplik, iyelik: The ownership of that railroad has been transferred to the state. O demiryolu devletleştirildi.
ox çoğ. ox.en (ak´sın) i. öküz.
oxalis i. ekşiyonca.
oxcart i. öküz arabası, kağnı.
oxeye i., mim. gözpencere.
oxidation i. oksitlenme, oksidasyon.
oxide i., kim. oksit.
oxidise f., İng., bak. oxidize.
oxidize f. oksitlemek; oksitlenmek.
oxygen i., kim. oksijen. 
oxygen tent oksijen çadırı.
oyster i. istiridye. 
oyster bed  istiridye yatağı.
oz kıs. ounce(s).
ozone i. ozon. 
ozonosphere i. ozonyuvarı.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)