| O |
ünlem Ey: O poet! Ey şair! |
| O |
kıs. ohm, Old. |
| O |
kıs. Ocean, October. |
| O, o |
i. 1. O, İngiliz alfabesinin on beşinci harfi. 2. sıfır. |
| oaf |
i. hödük, hırbo. |
| oafish |
s. hödük gibi; kaba saba. |
| oak |
i. meşe. |
| oakum |
i. üstüpü, kalafat üstüpüsü. |
| oar |
i., den. kürek. f. kürek çekmek. |
| oarsman |
çoğ. oars.men (orz´mîn) i., den. kürekçi. |
| oasis |
çoğ. o.a.ses (owey´siz) i. vaha. |
| oath |
i. 1. yemin, ant. 2. küfür, lanet. |
| oatmeal |
i. yulaf ezmesi. |
| oats |
i., çoğ. yulaf. |
| obbligato |
i., müz. obligato. |
| obdurate |
s. 1. inatçı, boyun eğmez, dik başlı. 2. sert, katı,
kırıcı. |
| obedience |
i. itaat, söz dinleme; boyun eğme. |
| obedient |
s. itaatli, itaatkâr, söz dinleyen. |
| obeisance |
i. 1. reverans, saygıyla eğilme. 2. saygı, hürmet. |
| obelisk |
i. dikilitaş, obelisk. |
| obese |
s. aşırı şişman. |
| obesity |
i. aşırı şişmanlık. |
| obey |
f. itaat etmek; -e uymak, -e riayet etmek. |
| obfuscate |
f. 1. örtmek, gizlemek, perde çekmek. 2. şaşırtmak. |
| obfuscation |
i. 1. örtme, gizleme, perde çekme. 2. şaşırtma. |
| obituary |
i. 1. bir ölü hakkında yazılan kısa biyografi. 2. ölüm ilanı.
s. birinin ölümüne ait. |
| obj |
kıs. object, objection, objective. |
| object 1 |
i. 1. nesne, obje, şey, cisim. 2. amaç, gaye, maksat, hedef:
Money´s her object. Onun amacı para. 3. dilb. nesne. |
| object 2 |
f. (to) (-e) itiraz etmek, (-e) karşı çıkmak. |
| object at issue |
1. anlaşmazlık konusu. 2. iddia olunan şey. |
| object lesson |
ibret. |
| objection |
i. 1. itiraz; itiraz etme. 2. itiraz nedeni. |
| objectionable |
s. itiraz edilebilir, nahoş, uygunsuz, münasebetsiz: His
actions were objectionable. Terbiyesizce davrandı. |
| objective |
s. nesnel, objektif. i. 1. amaç, gaye, maksat, hedef. 2.
objektif, mercek. |
| objectively |
z. nesnel olarak. |
| objectivity |
i. nesnellik, objektiflik. |
| obligate |
f. zorlamak, mecbur etmek. |
| obligation |
i. 1. zorunluluk, zorunluk, mecburiyet; yüküm, yükümlülük;
farz. 2. senet, borç. |
| obligatory |
s. mecburi, gerekli, zorunlu. |
| oblige |
f. 1. mecbur etmek, zorlamak. 2. -e iyilik etmek, -e yardım
etmek, -i memnun etmek. |
| obliging |
s. yardım etmeye hazır. |
| oblique |
s. 1. eğik, yatık, meyilli. 2. dolaylı. |
| oblique angle |
geom. yatık açı. |
| obliterate |
f. yok etmek, silmek. |
| obliteration |
i. yok etme, silme. |
| oblivion |
i. 1. unutma; unutulma. 2. kayıtsızlık, ilgisizlik. |
| oblivious |
s. unutkan. |
| oblong |
s. 1. dikdörtgen biçiminde olan, boyu eninden fazla. 2. bot.
oblong, yumurta biçiminde (yaprak). |
| obnoxious |
s. iğrenç, tiksindirici. |
| oboe |
i. obua. |
| oboist |
i. obuacı. |
| obs |
kıs. observation, observatory, obsolete. |
| obscene |
s. 1. müstehcen, açık saçık. 2. ağza alınmaz (söz). 3. k. dili
korkunç, insanı şoke eden. |
| obscenity |
i. 1. açık saçıklık, müstehcenlik. 2. açık saçık laf. 3. k.
dili korkunçluk, korkunç durum. |
| obscure |
s. 1. pek az tanınan, pek tanınmayan. 2. sıradan, hiç dikkati
çekmeyen; mütevazı. 3. az kişinin anlayacağı, anlaşılması zor. 4.
bulutlu, karanlık. f. 1. örtmek; saklamak. 2. karartmak. |
| obscurity |
i. 1. az tanınmışlık. 2. belirsizlik. 3. karanlık. |
| obsequious |
s. 1. dalkavukluk eden; yaltak; şakşakçı. 2. dalkavukça;
yaltakça. |
| observance |
i. of 1. (kurallara/kanunlara) uyma/riayet etme. 2. (özel bir
günü) kutlama. 3. (bir âdeti) yerine getirme. |
| observances |
i., çoğ. tören; kutlamalar. |
| observant |
s. 1. dikkatli. 2. itaatli. |
| observation |
i. 1. gözlem, gözleme. 2. gözetleme, gizlice bakma. 3. ileri
sürülen düşünce/fikir. |
| observation post |
ask. gözetleme noktası/yeri. |
| observatory |
i. gözlemevi, rasathane, observatuar. |
| observe |
f. 1. gözlemlemek, gözlemek. 2. gözetlemek, gizlice bakmak. 3.
(kural, yasa, v.b.´ne) uymak. 4. (bir âdeti) yerine getirmek. 5.
(bayramı) kutlamak. 6. (oruç) tutmak. 7. ileri sürmek. |
| observer |
i. gözlemci. |
| obsess |
f. -in aklına takılmak, -in kafasına takılmak. |
| obsession |
i. 1. akla takılan düşünce, takınak. 2. sürekli endişe. |
| obsolescence |
i. eskime. |
| obsolescent |
s. modası geçmekte olan (sözcük/makine). |
| obsolete |
s. kullanılmayan, modası geçmiş (sözcük, makine, görenek
v.b.). |
| obstacle |
i. engel, mâni. |
| obstacle race |
engelli koşu. |
| obstetrician |
i. doğum uzmanı. |
| obstinacy |
i. inatçılık, dik başlılık. |
| obstinate |
s. inatçı, direngen, dik kafalı. |
| obstinately |
z. inatla. |
| obstreperous |
s. 1. gürültücü, yaygaracı. 2. ele avuca sığmaz, haylaz. |
| obstruct |
f. 1. engellemek, engel olmak, mâni olmak. 2. tıkamak,
kapamak. |
| obstruction |
i. 1. engelleme. 2. engel, mâni, set. |
| obstructive |
s. engelleyici. |
| obtain |
f. 1. elde etmek, almak, edinmek, sağlamak, ele geçirmek. 2.
geçerli olmak. |
| obtainable |
s. elde edilebilir, bulunabilir, mevcut. |
| obtrude |
f. upon -e empoze etmek. |
| obtrusive |
s. rahatsız edici; göze batan; kendini fazlasıyla
hissettiren/belli eden. |
| obtuse |
s. 1. kalın kafalı. 2. geom. geniş. |
| obtuse angle |
geom. geniş açı. |
| obtuse angle |
geom. geniş açı. |
| obviate |
f. gereksiz kılmak; önünü almak, önüne geçmek, önlemek. |
| obvious |
s. belli, açık, apaçık, aşikâr. |
| obviously |
z. besbelli, apaçık: This one´s obviously the best. En iyisinin
bu olduğu apaçık. |
| occasion |
i. 1. zaman: I wasn´t there on that occasion. O zaman orada
değildim. 2. şatafatlı kutlama. 3. neden, sebep. 4. gerek, lüzum.
f. -e yol açmak, -in sebebi olmak. |
| occasional |
s. ara sıra meydana gelen. |
| occasionally |
z. ara sıra, zaman zaman. |
| Occident |
i. |
| Occidental |
s. 1. Batı´ya özgü. 2. Batılı. i. Batılı. |
| occult |
s. 1. büyücülükle ilgili; medyumlukla ilgili. 2. esrarengiz,
esrarlı, gizli, bilinmez. |
| occupant |
i. 1. (ev, bina, oda v.b.´nde) oturan kimse, sakin. 2. (koltuk,
masa v.b.´nde) oturan kimse; (yatakta) yatan kimse: The occupants
of these beds are heart patients. Bu yataklardakiler kalp
hastaları. |
| occupation |
i. 1. iş, meslek. 2. uğraş, meşguliyet. 3. işgal, zorla
alma. |
| occupational |
s. 1. mesleki, meslek dolayısıyla meydana gelen: occupational
disease mesleki hastalık. occupational hazard mesleki tehlike. 2.
işgal kuvvetleriyle ilgili. |
| occupy |
f. 1. meşgul etmek; (zamanını) almak. 2. (ev, bina, oda
v.b.´nde) oturmak. 3. (koltuk, masa v.b.´nde) oturmak; (yatakta)
yatmak. 4. (belirli bir yerde) bulunmak: A fountain occupies the
center of the garden. Bahçenin ortasında fıskıyeli bir havuz var.
5. (yer) işgal etmek, tutmak: Your firm occupies a lot of this
building´s space. Firmanız bu binada epey yer işgal ediyor. Which
bed do you occupy? Hangi yatak senin? You´re occupying my seat.
Benim yerime oturmuşsunuz. The hotel is fully occupied. Otel
tamamen dolu. 6. işgal etmek, ele geçirmek; işgal altında tutmak:
The army occupied the city for three years. Ordu şehri üç yıl
boyunca işgal altında tuttu. |
| occur |
f. (--red, --ring) 1. olmak, meydana gelmek, vuku bulmak. 2.
bulunmak, olmak. |
| occur to s.o. |
birinin aklına gelmek. |
| occurrence |
i. 1. (meydana gelen herhangi bir) olay. 2. meydana gelme. 3.
bulunma, olma. |
| ocean |
i. okyanus. |
| ocean current |
okyanus akıntısı. |
| ocean sunfish |
zool. aybalığı, pervanebalığı. |
| Oceania |
i. Okyanusya. |
| Oceanian |
i. Okyanusyalı. s. 1. Okyanusya, Okyanusya´ya özgü. 2.
Okyanusyalı. |
| oceanography |
i. oşinografi, denizbilim. |
| o'clock |
z. saate göre. |
| OCR |
kıs. optical character recognition. |
| ocrea |
i., bot. kın. |
| Oct |
kıs. October. |
| octagon |
i., geom. sekizgen. |
| octahedron |
çoğ. --s (aktıhi´drınz)/oc.ta.he.dra (aktıhi´drı) i., geom.
sekizyüzlü. |
| octane |
i. oktan. |
| octave |
i., müz. oktav. |
| October |
i. ekim. |
| octopus |
i. ahtapot. |
| ocular |
s. göze ait, gözle ilgili, göz. i. oküler. |
| oculist |
i. 1. göz doktoru. 2. gözlükçü. |
| odd |
s. 1. garip, tuhaf, acayip, bambaşka. 2. tek: odd number tek
sayı. odd sock tek çorap. 3. küsur: ten thousand odd dollars on bin
küsur dolar. 4. ara sıra meydana gelen. |
| odd or even |
tek mi çift mi oyunu. |
| oddball |
i. tuhaf biri. s. tuhaf. |
| oddity |
i. 1. tuhaflık, acayiplik. 2. garip özellik. 3. garip
kimse/şey. |
| oddly enough |
İşin tuhafı şu ki .... |
| odds |
i., çoğ. ihtimal: The odds are very much in our favor. Başarı
ihtimalimiz yüksek. The odds are against us. Başarı ihtimalimiz
düşük. |
| odds and ends |
ufak tefek şeyler, öteberi. |
| odds and ends |
ufak tefek şeyler, ıvır zıvır. |
| ode |
i., edeb. od; kaside; gazel. |
| odious |
s. tiksindirici, iğrenç, nefret uyandıran. |
| odometer |
i. yol sayacı, mil/kilometre sayacı. |
| odor |
i. koku. |
| odoriferous |
s. 1. hoş kokulu. 2. kötü kokan. |
| odorless |
s. kokusuz. |
| odour |
i., İng., bak. odor. |
| odourless |
s., İng., bak. odorless. |
| oeil-de-boeuf |
çoğ. oeils-de-boeuf (öydıböf´) i., mim. gözpencere. |
| of |
edat 1. -in: the properties of light ışığın özellikleri. the
works of Shakespeare Shakespeare´in eserleri. 2. -li: a man of
talent hünerli bir adam. 3. -den: make mention of -den söz etmek.
be afraid of -den korkmak. made of -den yapılmış. 4.
hakkında, ile ilgili: speak of hakkında konuşmak. write of ile
ilgili yazı yazmak. |
| of a different kind |
başka tür. |
| of a piece with |
... ile aynı, -in tıpkısı. |
| of age |
reşit, rüştünü ispat etmiş. |
| Of all their loyal servants none was more so than
he. |
Onların sadık hizmetkârlarından hiçbiri ondan daha sadık
olamazdı. |
| of course |
tabii, elbette. |
| of course |
tabii, elbette. |
| of high standing |
çok itibarlı. |
| of late |
son zamanlarda. |
| of late |
son zamanlarda. |
| of long standing |
çok eski. |
| of long standing |
çok eski. |
| of necessity |
zaruri olarak. |
| of no account |
önemsiz, değersiz. |
| of no consequence |
önemsiz. |
| of no earthly use |
hiçbir faydası olmayan, beş para etmez. |
| of one´s own accord |
kendi rızasıyla. |
| of one´s own free will |
kendiliğinden: He did it of his own free will.
Kendiliğinden yaptı. |
| of one´s own volition |
kendi iradesiyle, isteyerek, gönüllü olarak. |
| of sorts |
bir çeşit: It´s a game of sorts. Bir çeşit oyun. |
| of the first water |
çok iyi, birinci sınıf: She´s a poet of the first water.
O çok iyi bir şair. He´s an idiot of the first water. Dangalağın
teki o. |
| of the old school |
eski kafalı. |
| of yore |
1. çok eskiden: Here lived of yore an archduchess. Çok
eskiden burada bir arşidüşes yaşardı. 2. eski zaman, eski: I miss
those Bairams of yore. O eski bayramları özlüyorum. |
| off |
z. 1. uzağa; uzakta. 2. ileriye; ileride. 3. öteye; ötede. s.
1. uzak. 2. kapalı. 3. kesat (iş). 4. yanlış (ölçü). 5. uzak,
zayıf, az (bir olasılık). 6. sağdaki. edat 1. -den, -dan. 2. -den
uzak: It´s three kilometers off the main road. Anayoldan üç
kilometre uzakta. |
| off and on |
arada sırada, ara sıra. |
| off and on |
1. kesintili. 2. arada sırada, zaman zaman. That´s/This´s
not on! İng., k. dili Doğru olmaz!/Olmaz! |
| off base |
yanlış yolda; yanılmış. |
| off chance |
zayıf bir ihtimal. |
| off color |
kaba, müstehcen, münasebetsiz (hikâye/şaka). |
| off duty |
izinli. |
| off limits |
yasak bölge. |
| off one´s feed |
k. dili iştahsız. |
| off one´s head/out of one´s head |
k. dili deli, çıldırmış. |
| off shore |
den. açıkta. |
| off the beam |
yanlış yolda; yanlış. |
| off the coast of |
... sahillerine yakın. |
| off the cuff |
argo doğaçtan, irticalen. |
| off the hook |
(sıkıntıdan/sorumluluktan) kurtulmuş. |
| off the map |
ortadan kaybolmuş. |
| off the press |
baskıdan çıkmış. |
| off the record |
1. gizli. 2. açıklanmamak şartıyla. |
| off the top of one´s head |
k. dili hiç düşünmeden, hemen. |
| Off with you! |
Defol! |
| offal |
i. 1. kasaplık hayvanların yenilmeyen kısımları. 2. İng.
sakatat. 3. çerçöp, süprüntü. |
| offbeat |
s., k. dili bayağı değişik, orijinal, olağandışı. |
| off-color |
s. 1. doğal renkte olmayan. 2. açık saçık. |
| offence |
i., İng., bak. offense. |
| offend |
f. 1. gücendirmek, darıltmak, incitmek. 2. -e itici gelmek. 3.
against -e aykırı davranmak/olmak. |
| offender |
i., huk. suçlu. |
| offense |
i. 1. suç, kusur, kabahat. 2. saldırı, hücum, tecavüz. 3.
gücenme, darılma, incinme. 4. spor ofans, hücum. |
| offensive |
s. 1. itici, çok nahoş, çirkin, iğrenç. 2. saldırıya özgü,
hücuma ait. 3. yakışmaz. 4. hakaret edici. 5. spor ofansif. i.
saldırı, hücum. |
| offer |
f. 1. teklif etmek, önermek. 2. vermek, sağlamak. 3. sunmak,
takdim etmek, arzetmek. 4. ikram etmek, sunmak. i. 1. teklif,
öneri. 2. fiyat teklifi. |
| offer battle |
savaş açmak. |
| offer for sale |
satılığa çıkarmak. |
| offer resistance |
karşı koymak. |
| offer/return thanks |
Allaha şükretmek, Allaha şükranlarını sunmak. |
| offering |
i. 1. sunma. 2. teklif, öneri. 3. sunulan şey. 4. Hrist. (ayin
sırasında cemaatten toplanan) para, bağışlar. |
| offhand |
s. düşünmeden yapılmış, rasgele yapılmış. z. düşünmeden,
rasgele. |
| office |
i. 1. büro, yazıhane, işyeri, daire, ofis. 2. makam. 3. iş,
memuriyet. 4. görev, vazife. |
| office hours |
çalışma saatleri. |
| office hours |
çalışma saatleri. |
| officeholder |
i. devlet memuru. |
| officer |
i. 1. subay. 2. makam sahibi. 3. memur. 4. polis
memuru. |
| official |
s. 1. resmi. 2. memuriyete ait; memura yakışır. i. memur. |
| official minute book |
kararname defteri. |
| officially |
z. resmen. |
| officiate |
f. 1. (din görevlisi) ayin yönetmek. 2. resmi bir görevi yerine
getirmek. |
| officious |
s. işgüzar. |
| officiously |
z. işgüzarlık ederek. |
| offing |
i. |
| off-licence |
i., İng. içki dükkânı. |
| off-line |
s., bilg. çevrimdışı. |
| offprint |
i. ayrıbasım. |
| offset |
f. (off.set, --ting) 1. telafi etmek, karşılamak; dengelemek.
2. ofset basmak. i., matb. ofset. |
| offshoot |
i. 1. dal. 2. yan kuruluş. 3. yan çalışma; yan ürün. |
| offshore |
s. 1. kıyıdan uzak. 2. kıyıdan esen. |
| offside |
s. 1. spor ofsayt. 2. İng. sağ taraftaki, sağ. |
| offside lane |
İng. (karayolunda) sollama şeridi. |
| offspring |
i. 1. döl, evlat. 2. ürün. |
| often |
z. sık sık, çoğu kez. |
| ogle |
f. arzuyla/iştahla bakmak. i. arzuyla/iştahla bakma. |
| ogre |
i. 1. insan yiyen dev. 2. canavara benzer kimse. |
| Oh |
ünlem 1. Ay! (Korku/şaşkınlık belirtir.). 2. Ay!/Ah!/Of!
(Ağrı/acı belirtir.). 3. Ah! (Pişmanlık/özlem belirtir.). 4. Oh!/O!
(Beğenme/sevinç/hayranlık belirtir.). 5. Of!/Öf!
(Kızgınlık/hoşnutsuzluk belirtir.). 6. Birine seslenirken
kullanılır: Oh, waiter! Will you bring us the bill? Garson, bize
hesabı getirir misin? |
| Oh yeah? |
1. Bir sözün küçümsendiğini belirtir: “I´m going to beat
you.” “Oh yeah?” “Sana pes dedirteceğim.” “Yap da görelim!” 2.
Söylenen şeyin doğruluğundan şüphe edildiğini belirtir: “She was at
the concert.” “Oh yeah?” “O konserdeydi.” “Öyle mi?”/“Sahi
mi?” |
| Oh, for wings! |
Keşke kanatlarım olsaydı! |
| ohm |
i., elek. om, ohm. |
| oho |
ünlem Ooo! (Biraz şaşırtıcı bir haber ilk kez öğrenildiğinde
söylenir.). |
| oil |
i. 1. yağ, sıvıyağ: olive oil zeytinyağı. corn oil mısıryağı.
2. petrol. 3. yağlıboya. f. 1. yağlamak. 2. yağ çekmek,
pohpohlamak. |
| oil field |
petrol sahası. |
| oil filter |
oto. yağ filtresi. |
| oil gauge |
yağ basınçölçeri, yağ basınç manometresi. |
| oil lamp |
kandil. |
| oil painting |
yağlıboya resim. |
| oil pan |
yağ deposu. |
| oil s.o.´s hand/palm |
birine rüşvet vermek. |
| oil slick |
(göl, deniz v.b. üzerinde yüzen) yağ tabakası. |
| oil tanker |
akaryakıt tankeri. |
| oil well |
petrol kuyusu. |
| oilcan |
i. yağdanlık. |
| oilcloth |
i. muşamba. |
| oilstone |
i. yağtaşı. |
| oily |
s. yağlı. |
| ointment |
i. merhem. |
| OK, OK |
z. Peki!/Tamam!/Olur!/Oldu! s. 1. geçer. 2. iyi. 3. doğru. i.
onay, tasdik. f. (OK´d/O.K.´d, OK´ing/O.K.´ing) peki demek,
onaylamak, tasdik etmek, kabul etmek. |
| okay |
z., s., i., f., bak. OK. |
| okra |
i. bamya. |
| old |
s. 1. eski. 2. yaşlı, ihtiyar. 3. deneyimli, tecrübeli. 4.
modası geçmiş. 5. sevgili (dost). |
| old age |
yaşlılık, ihtiyarlık. |
| old bird |
k. dili ihtiyar kurt, tecrübeli kimse. |
| Old Church Slavonic |
Slavonca. |
| old fellow |
ünlem azizim. |
| old fogy |
eski kafalı kimse. |
| Old Glory |
Amerikan bayrağı, A.B.D. bayrağı. |
| old hand |
tecrübeli kimse, usta. |
| old hat |
modası geçmiş. |
| old lady |
argo 1. anne, kocakarı. 2. karı, kocakarı. |
| old maid |
1. evlenmemiş yaşlı kız. 2. argo fazla titiz
kimse. |
| old salt |
tecrübeli denizci, deniz kurdu. |
| old salt |
k. dili deniz kurdu. |
| old scratch |
şeytan. |
| old standby |
eskiden beri kullanılıp popüler olan şey. |
| old timer |
yaşlı adam. |
| old wives´ tale |
batıl itikat. |
| old-clothesman |
çoğ. old-clothes.men (old´kloz´-men) i. eskici. |
| olden |
s., eski eski zamana ait, eski. |
| old-fashioned |
s. eski moda, modası geçmiş. |
| oldish |
s. 1. oldukça yaşlı. 2. eskice. |
| oldster |
i., k. dili yaşlı kimse, yaşlı. |
| oleander |
i., bot. zakkum, ağıağacı. |
| oleaster |
i. iğde. |
| olfactory |
s. koklama duyusuna ait. |
| oligarchy |
i. 1. oligarşi, takımerki. 2. bütün siyasi gücü elinde tutan
grup/kişiler. |
| olive |
i. zeytin. |
| olive branch |
1. (barış sembolü olan) zeytin dalı. 2. barış sembolü
olarak kullanılan herhangi bir şey. |
| olive oil |
zeytinyağı. |
| olive tree |
zeytin ağacı. |
| Olympic |
s. |
| Oman |
i. Umman. |
| Omani |
i. Ummanlı. s. 1. Umman, Umman´a özgü. 2. Ummanlı. |
| omasum |
çoğ. o.ma.sa (omey´sı) i., zool. kırkbayır. |
| omelet |
i. omlet. |
| omelette |
i., bak. omelet. |
| omen |
i. (bir olayın gerçekleşeceğini önceden belirten) alamet,
işaret. |
| ominous |
s. uğursuz, meşum; hayra yorulamayan, kara; insanın keyfini
kaçıran, kaygı verici. |
| omission |
i. 1. eksiklik; atlama. 2. of koymama, -in içine almama;
koymayı unutma. 3. ihmal, boşlama, savsama. |
| omit |
f. (--ted, --ting) 1. koymamak, -in içine almamak; koymayı
unutmak; from -in dışında tutmak. 2. to (bir şeyi) yapmamak/ihmal
etmek: You´ve omitted to sign this letter. Bu mektuba imza
atmamışsınız. |
| omnipotence |
i. her şeye gücü yetme. |
| omnipotent |
s. her şeye gücü yeten. |
| omnipresent |
s. her yerde ve her zaman hazır. |
| omniscience |
i. her şeyi bilme. |
| omniscient |
s. her şeyi bilen. |
| omnivorous |
s. 1. her şeyi yiyen. 2. zool. hepçil. |
| omnivorous reader |
ne bulursa okuyan kimse. |
| on |
edat 1. üzerinde, üstünde; üzerine, üstüne: on the end table
sehpanın üstünde. on the wall duvarın üstünde. Don´t write on the
wall. Duvarın üzerine yazma. 2. -de: on the bus otobüste. on the
list listede. on the first of June bir haziranda. on the governing
board yönetim kurulunda. 3. hakkında, konusunda, üstünde, üzerinde,
üstüne, üzerine, ile ilgili: a talk on friendship arkadaşlık
hakkında bir konuşma. research on the Battle of Manzikert Malazgirt
Savaşı üzerine araştırmalar. 4. durumunda, halinde: on the
defensive savunma durumunda. on the move hareket halinde. on the
offensive hücum halinde. 5. ile: live on five dollars a day günde
beş dolarla geçinmek. buy on credit taksitle satın almak. 6.
kenarında; kıyısında: a house on the river nehrin kıyısında bir ev.
z. 1. ileri, ileriye; ileride, ilerde: walk on ileri gitmek. The
next gas station is five kilometers on. Bundan sonraki benzin
istasyonu beş kilometre ilerde. 2. durmadan, aralıksız: She sang
on. Durmadan şarkı söyledi. 3. -ince: on receiving the gift
hediyeyi alınca. on hearing this bunu duyunca. 4. üstüne, üzerine;
üstünde, üzerinde, giyilmiş: have a coat on üzerinde bir palto
olmak. |
| on a level with |
1. ile aynı düzeyde. 2. ile aynı hizada. |
| on a line |
aynı hizada, bir sırada. |
| on a regular basis |
düzenli olarak, muntazaman. |
| on a shoestring |
az parayla. |
| on a vast scale |
geniş ölçüde. |
| on a weekday |
hafta arasında/içinde, hafta arasında/içinde bir gün: Let´s
meet on a weekday. Hafta içinde buluşalım. |
| on account |
krediyle, veresiye. |
| on account of |
-den dolayı, için. |
| on all fours |
dört ayak üzerinde. |
| on alternate days |
günaşırı, iki günde bir. |
| on and on |
durmadan; durup dinlenmeden. |
| on approval |
beğenilmediği takdirde geri verilmek şartıyla. |
| on behalf of |
-in namına, -in adına. |
| on bended knee |
yalvararak, diz çökmüş durumda. |
| on board |
gemide; trende. |
| on call |
hazır. |
| on condition that |
şartıyla, koşuluyla: You can stay here on condition that
you look after the animals and the garden. Hayvanlara ve bahçeye
bakma şartıyla burada kalabilirsin. |
| on consignment |
konsinye olarak. |
| on contract |
sözleşmeli, mukaveleli, mukavele ile. |
| on credit |
tic. veresiye. |
| on demand |
mal istenildiğinde. |
| on duty |
görev başında. |
| on file |
dosyaya geçirilmiş (evrak). |
| on foot |
yaya olarak. |
| on hand |
elde; hazır. |
| on his/her merits |
değerine göre. |
| on horseback |
atla, ata binmiş olarak, at sırtında. |
| on ice |
argo yedekte. |
| on leave |
izinli. |
| on loan |
ödünç olarak. |
| on no account |
asla, katiyen. |
| on occasion |
ara sıra, zaman zaman. |
| on one´s conscience |
vicdanını rahatsız eden. |
| on one´s mind |
aklında, hatırında. |
| on one´s own |
kendi başına, başkasından yardım görmeden. |
| on one´s own initiative |
kendi inisiyatifini kullanarak. |
| on paper |
kâğıt üzerinde kalan. |
| on parole |
şartlı olarak tahliye edilmiş. |
| on purpose |
mahsus, bile bile, kasten. |
| on record |
kaydedilen, kayıtlı, kaydı olan. |
| on request |
rica/istek üzerine; istenildiği zaman. |
| on schedule |
tam zamanında, vaktinde, tarifede belirtilen
zamanda. |
| on second thought |
iyice düşündükten sonra. |
| on second thought |
1. Yok, ... (Az önce verilmiş bir karardan vazgeçince
söylenir.): On second thought, let´s not go. Yok, gitmeyelim. 2.
Düşündüm de ...: On second thought, maybe you should buy that
house. Düşündüm de, o evi alsan iyi olur galiba. |
| on shore |
kıyıda. |
| on suspicion of |
zannıyla: He was arrested on suspicion of murder.
Cinayetten tutuklandı. |
| on that score |
1. o nedenle. 2. o konuda. |
| on the average |
ortalama olarak. |
| on the beam |
doğru yönde; doğru, tam. |
| on the bias |
verevine, verev. |
| on the chance that |
ümidiyle. |
| on the contrary |
bilakis, tersine, aksine. |
| on the contrary |
tersine, aksine, bilakis. |
| on the cuff |
argo veresiye. |
| on the decrease |
azalmakta. |
| on the dot |
k. dili dakikası dakikasına, tam zamanında. |
| on the face of it |
dış görünüşe bakılırsa. |
| on the high seas |
açık denizlerde, enginlerde. |
| on the hour |
saat başında. |
| on the increase |
gittikçe artmakta. |
| on the job |
iş başında, görev başında. |
| on the line |
peşin (ödeme). |
| on the loose |
serbest. |
| on the move |
hareket halinde. |
| on the nail |
1. hemen, derhal. 2. söz konusu. |
| on the occasion of |
... nedeniyle, ... dolayısıyla. |
| on the one hand/on the other hand |
diğer taraftan. |
| on the order of |
tarzında. |
| on the part of |
-in tarafından. |
| on the pretext of |
... bahanesiyle. |
| on the rise |
artmakta, yükselmekte. |
| on the run |
1. kaçmakta. 2. geri çekilmekte. 3. koşarken. |
| on the scout |
keşif görevi yapmakta, keşfe çıkmış. |
| on the side |
ikinci bir iş olarak: He´s a grocer, but he fixes radios
on the side. Bakkal, ama ikinci bir iş olarak radyo tamiratı
yapıyor. |
| on the sly |
gizli gizli, gizlice. |
| on the spot |
k. dili hemen, derhal. |
| on the spur of the moment |
k. dili anında, o anda. |
| on the strength of |
-e dayanarak; -in yüzünden. |
| on the wagon |
k. dili içkiyi bırakmış durumda. |
| on the water |
denizde. |
| on the whole |
1. her şeyi düşünürsek, her şey hesaba katılırsa: It is,
on the whole, a good job. Her şeyi düşünürsek iyi bir iş. 2.
genellikle. |
| on thin ice |
çok nazik/müşkül bir durumda; büyük bir riske
girmiş. |
| on Thursday |
perşembe günü. |
| on time |
zamanında, vaktinde, vakitli: She´s always on time. Her
zaman vaktinde gelir. |
| on tiptoe/tiptoes |
ayaklarının ucuna basarak. |
| on top of |
-e ek olarak, -in yanı sıra, ile beraber: He´s doing this
on top of his regular job. Bunu asıl işinden ayrı olarak yapıyor.
He asked for a promotion, and on top of that he wanted a raise.
Terfiini istedi; bir de üstüne üstlük bir maaş artışı talep
etti. |
| on welfare |
ihtiyaç dolayısıyla resmi kuruluştan yardım
alan. |
| once |
z. 1. bir kez, bir defa. 2. bir zamanlar, eskiden. bağ. 1. bir
-se ..., bir -di mi ...: Once he´s started you can´t get him to
stop. Bir başladı mı onu durdurmak imkânsız. 2. -ir -mez: We can
start once he arrives. Gelir gelmez başlayabiliriz. i. bir kez, bir
kere. |
| once again |
bir daha, bir kez daha, tekrar. |
| once for all |
ilk ve son defa olarak. |
| once for all |
1. son olarak. 2. ilk ve son olarak. |
| once in a blue moon |
k. dili kırk yılda bir. |
| once in a while |
arasıra, arada bir. |
| once in a while |
arada bir. |
| once more |
bir kez daha. |
| once or twice |
bir iki kere. |
| once upon a time |
bir varmış bir yokmuş. |
| Once upon a time .... |
Bir varmış bir yokmuş ... (Masal anlatmaya başlarken
söylenir.). |
| once-over |
i. |
| oncology |
i. onkoloji. |
| oncoming |
s. yaklaşmakta olan. i. yaklaşma. |
| one |
s. 1. bir: Give me one loquat. Bana bir maltaeriği ver. One
hundred and twenty people came. Yüz yirmi kişi geldi. One half of
them were crazy. Onların yarısı deliydi. She came here one day in
April. Nisan ayında bir gün buraya geldi. 2. tek: It´s the one lake
that´s not polluted. Suları kirlenmemiş tek göl o. 3. adında biri:
While you were out one Nihat Tekin called. Siz dışardayken Nihat
Tekin adında biri telefon etti. 4. aynı, bir, tek: The writer of
the play and his main character are one. Oyunun yazarı ve başkişisi
aynı. They shouted with one voice. Hep bir ağızdan bağırdılar. zam.
1. biri; bir tane: One of them must have been you. Onlardan biri
herhalde sendin. I´d like one of those flowers. O çiçeklerden bir
tane istiyorum. 2. Genellemelerde kullanılır: One doesn´t go there
alone. Oraya tek başına gidilmez. 3. insan (Kibar konuşmalarda
bazen ben veya biz zamirleri yerine kullanılır.): One dislikes
having to talk with such persons. Öyle insanlarla konuşmak zorunda
olmak insanın hiç hoşuna gitmiyor. i. 1. (belirli) biri/bir tane:
Which one? Hangisi? I´d like the one with the variegated flowers.
Çiçekleri ebruli olanı istiyorum. That´s the one I want. Benim
istediğim o. That´s a lovely one. Çok güzel o. Give me just one.
Bana sadece bir tane ver. 2. (sayı olarak) bir: Put a one to the
left of that zero. O sıfırın soluna bir bir koy. 3. saat bir; saat
on üç: Let´s meet here at one. Birde burada buluşalım. |
| one after another |
birbiri arkasından, sıra ile. |
| one after another/the other |
birbiri ardından, birbiri peşi sıra, peş peşe, arka
arkaya. |
| one and all |
hepsi; herkes; her biri. |
| one and only |
tek: It was her one and only desire. Onun tek
arzusuydu. |
| one and the same |
aynı, bir, tek: They´re one and the same person. Onlar aynı
kişi. |
| one another |
birbirini, yekdiğerini. |
| one another |
birbiri, birbirleri (Hep çekimli bir şekilde
kullanılır.): You must get along with one another. Birbirinizle iyi
geçinmeniz lazım. Don´t kill one another. Birbirinizi
öldürmeyin. |
| one by one |
birer birer, teker teker. |
| one fine day |
günün birinde. |
| one foot in the grave |
bir ayağı çukurda. |
| one hundred percent |
yüzde yüz. |
| one of his redeeming features |
iyi taraflarından biri. |
| one or two |
birkaç. |
| one´s besetting sin |
birinin en kötü huyu. |
| one´s native soil |
anavatan. |
| oneiric |
s. düşsel. |
| oneirology |
i. düşbilim. |
| one-man |
s. |
| one-man show |
tek kişilik sergi. |
| onerous |
s. zahmetli, meşakkatli, külfetli, eziyetli. |
| oneself |
zam. 1. kendi, kendisi, bizzat. 2. kendi kendini; kendi
kendine. |
| one-sided |
s. tek taraflı. |
| one-track |
s. |
| one-way |
s. tek yönlü. |
| one-way ticket |
gidiş bileti; dönüş bileti. |
| ongoing |
s. devam eden. |
| onion |
i. soğan. |
| on-line |
s., bilg. çevrimiçi. |
| onlooker |
i. seyirci. |
| only |
s. bir tek, eşsiz, biricik, yegâne. z. 1. yalnız, ancak. 2.
daha: She was here only yesterday. Daha dün buradaydı. bağ. yalnız,
ancak. |
| onomatopoeia |
i., dilb. yansıma, onomatope. |
| onrush |
i. hücum; üşüşme. |
| onset |
i. 1. başlama, başlangıç. 2. saldırı, hücum. |
| onshore |
s. kıyıya doğru. z. kıyıda. |
| onslaught |
i. şiddetli saldırı/hücum. |
| on-the-job |
s. hizmetiçi, işbaşında (eğitim). |
| onto |
edat üstüne, -e. |
| ontology |
i. varlıkbilim, ontoloji. |
| onus |
i. sorumluluk, yükümlülük. |
| onward 1 |
s. ileriye doğru giden, ilerleyen. |
| onward 2 |
z. ileriye doğru, ileri; ileride. |
| onwards |
z., bak. onward 2. |
| onyx |
i. oniks. |
| oops |
ünlem Ay! |
| ooze |
i. 1. sulu çamur, balçık; batak. 2. sızma. 3. sızıntı. f.
sızmak; sızdırmak. |
| opal |
i. opal, panzehirtaşı. |
| opaque |
s. ışık geçirmez, donuk, saydam olmayan. |
| open |
s. 1. açık. 2. serbest. 3. aşikâr, meydanda olan. 4.
kapanmamış, ödenmemiş (borç). 5. çözülmemiş (sorun). 6. ağaçsız.
i. |
| open air |
açık hava. |
| open end wrench |
somun anahtarı. |
| open fire |
ateş açmak. open-heart surgery açık kalp
ameliyatı. |
| open into/out on/onto |
-e açılmak. |
| open s.o.´s eyes |
(to) (bir konuda) birini aydınlatmak, birinin gözünü
açmak. |
| open s.o.´s eyes |
birinin gözünü açmak, birini uyarmak, birini haberdar
etmek. |
| open sea |
açık deniz. |
| open to the public |
halka açık, umuma açık. |
| open-ended |
s. sonuca bağlanmamış, açık bırakılmış. |
| openhanded |
s. eliaçık, cömert. |
| openhearted |
s. açık yürekli, açık kalpli, samimi. |
| opening |
i. 1. açıklık, delik. 2. açılış: opening day açılış günü. 3.
açma; açılma. 4. (kadroda) boşalan yer. 5. fırsat. |
| openly |
z. açıkça, açıktan açığa. |
| open-minded |
s. açık fikirli. |
| openness |
i. açıklık, gizlilikten kaçınma. |
| opera |
i. opera. |
| opera glasses |
opera dürbünü. |
| operate |
f. 1. mak. işlemek, çalışmak; işletmek, çalıştırmak. 2.
(ticari/sınai bir kuruluşu) işletmek, yönetmek, idare etmek. 3.
ameliyat yapmak. 4. (borsada) alışveriş yapmak. 5.
etkilemek. |
| operate on s.o. |
birini ameliyat etmek. |
| operation |
i. 1. mak. işleme, çalışma. 2. (ticari/sınai bir kuruluşu)
işletme, yönetme. 3. iş, çalışma. 4. ameliyat, operasyon. 5.
(borsada) alışveriş. 6. etki. 7. ask. harekât; tatbikat. 8. mat.
işlem. |
| operational |
s. 1. işlemsel; işletimsel. 2. kullanılmaya hazır. |
| operative |
s. 1. işleyen, çalışan, faal. 2. yürürlükte olan. 3. etkin,
etkili. 4. ameliyata ait. 5. ameliyat edilebilir. i. 1. usta işçi.
2. teknisyen. 3. casus, ajan. 4. dedektif. |
| operator |
i. 1. operatör. 2. teknisyen. 3. ticari/sınai bir kuruluşun
sahibi/yöneticisi. 4. santral, santral memuresi/memuru, santral. 5.
argo lüpçü. |
| operetta |
i. operet. |
| ophthalmia |
i., tıb. göz iltihabı/yangısı. |
| ophthalmologist |
i. göz doktoru/hekimi, oftalmolog. |
| ophthalmology |
i. oftalmoloji, gözbilim, göz hekimliği. |
| ophthalmoscope |
i. oftalmoskop, göz aynası. |
| opiate |
s. 1. afyonlu. 2. uyuşturucu, uyku getirici, sersemletici. i.
afyonlu ilaç. |
| opinion |
i. görüş, fikir, düşünce. |
| opinionated |
s. önyargılı; inatçı, fikrinden dönmeyen, dik kafalı. |
| opium |
i. afyon. |
| opium poppy |
haşhaş. |
| opopanax |
i. (reçine olarak) çavşır. |
| opoponax |
i., bak. opopanax. |
| opossum |
i., zool. opossum, sarig. |
| opp |
kıs. opposed, opposite. |
| opponent |
i. 1. düşman. 2. rakip. |
| opportune |
s. 1. elverişli, uygun. 2. tam zamanında olan, vakitli. |
| opportunely |
z. tam zamanında. |
| opportunism |
i. fırsatçılık, oportünizm. |
| opportunist |
i. fırsatçı, oportünist. |
| opportunity |
i. fırsat, elverişli durum. |
| oppose |
f. 1. -e karşı olmak; karşı çıkmak, karşı koymak,
direnmek. 2. karşılaştırmak. |
| opposite |
s. 1. karşıki, karşı. 2. karşıt, ters, zıt, aksi. i. 1. karşıt
olan şey/kimse. 2. karşıda olan şey/kimse. z., edat 1. karşı
karşıya. 2. karşılıklı. 3. karşısında. |
| opposite angle |
geom. tersaçı. |
| opposite leaves |
bot. karşılıklı yapraklar. |
| opposition |
i. 1. pol. muhalefet. 2. karşıtlık, zıtlık. 3. karşı koyma,
karşı çıkma. |
| oppress |
f. 1. sıkmak, sıkıştırmak, baskı yapmak. 2. eziyet etmek,
zulmetmek. 3. bunaltmak, sıkıntı vermek. |
| oppression |
i. 1. baskı. 2. eziyet, zulüm. 3. sıkıntı, ağırlık. |
| oppressive |
s. 1. ezici, zulmedici. 2. bunaltıcı, sıkıcı, ağır. |
| oppressor |
i. zalim kimse. |
| opt |
f. |
| opt for |
-i seçmek. |
| opt out (of) |
(-den) çekilmek, (-den) vazgeçmek, (-i) yapmamaya karar
vermek. |
| opt to |
#AD? |
| optative |
s. istek belirten. i., dilb. istek kipi. |
| optic |
s. optik, görsel. |
| optic nerve |
anat. görme siniri. |
| optical |
s. 1. optikle ilgili. 2. görsel. |
| optical character reader |
bilg. optik karakter okuyucu. |
| optical character recognition |
bilg. optik karakter tanıma. |
| optical illusion |
görsel yanılsama. |
| optical scanner |
bilg. optik tarayıcı. |
| optician |
i. gözlükçü. |
| optics |
i. optik. |
| optimise |
f., İng., bak. optimize. |
| optimism |
i. iyimserlik, optimizm. |
| optimist |
i. iyimser, optimist. |
| optimistic |
s. iyimser. |
| optimistically |
z. iyimserlikle. |
| optimize |
f. en iyi şekilde kullanmak. |
| optimum |
i. en uygun durum, optimum. s. en uygun, optimum. |
| option |
i. 1. seçme. 2. seçme hakkı, tercih. 3. seçenek, şık. 4. tic.
opsiyon. |
| option key |
bilg. seçme tuşu. |
| option to purchase |
satın alma opsiyonu. |
| optional |
s. zorunlu olmayan, isteğe bağlı, seçmeli. |
| opulence |
i. 1. servet, zenginlik. 2. bolluk. |
| opulency |
i., bak. opulence. |
| opulent |
s. 1. zengin. 2. bol. |
| opulently |
z. bolca. |
| opus |
i. 1. yapıt, eser. 2. müz. opus. |
| or |
bağ. veya, ya da, yahut; yoksa: one or two bir veya iki. Are
you joking, or have you really taken offense? Şaka mı söylüyorsun,
yoksa gerçekten gücendin mi? |
| or else |
yoksa: Go now or else you´ll miss the train. Şimdi git,
yoksa treni kaçıracaksın. |
| or so |
kadar, civarında, yaklaşık: It´s twenty miles or so from
here. Buradan yirmi mil kadar uzakta. |
| or so I think |
zannedersem. |
| or whatever |
k. dili veya öyle bir şey, veya onun gibi bir şey. |
| oracle |
i. 1. kehanet. 2. kâhin. |
| oracular |
s. 1. kehanetle ilgili. 2. gizli anlamlı. |
| oral |
s. 1. sözlü, ağızdan söylenen. 2. ağıza ait. 3. oral, ağızdan
alınan (ilaç). 4. ruhb. oral. |
| orally |
z. 1. ağızdan. 2. sözlü olarak. |
| orange |
i. 1. portakal. 2. portakal rengi, turuncu. s. portakal
renginde olan, turuncu. |
| orange blossom |
portakal çiçeği. |
| orange marmalade |
turunç/portakal marmeladı. |
| orangoutan |
i., zool., bak. orangutan. |
| orangoutang |
i., zool., bak. orangutan. |
| orangutan |
i., zool. orangutan. |
| orangutang |
i., zool., bak. orangutan. |
| orate |
f. nutuk çekmek. |
| oration |
i. söylev, nutuk, hitabe. |
| orator |
i. hatip, nutuk çeken kimse. |
| oratorical |
s. hatipliğe ait. |
| oratory |
i. 1. hatiplik, hitabet. 2. belagat, dil uzluğu. |
| orbit |
i. yörünge. f. -in etrafında bir yörüngede dönmek. |
| orchard |
i. meyve bahçesi. |
| orchestra |
i. 1. müz. orkestra. 2. tiy. orkestra. 3. tiy. parter. |
| orchestrate |
f. 1. orkestra için müzik parçası yazmak. 2. planlamak,
düzenlemek. |
| orchid |
i., bot. orkide. |
| ordain |
f. 1. emretmek, buyurmak; (Tanrı) takdir etmek. 2. (birine)
törenle papaz unvanını vermek. |
| ordeal |
i. insana çok sıkıntı çektiren iş, ateşten gömlek. |
| order |
i. 1. düzen, tertip. 2. sıra, dizi. 3. yöntem, usul. 4. emir,
buyruk. 5. ısmarlama, sipariş. 6. tarikat. 7. şeref rütbesi. 8.
cins, çeşit, tür. 9. mimari üslup. 10. biyol. takım. f. 1.
emretmek, emir vermek: Who ordered you to shoot that cat? O kediyi
vurmanı kim emretti? 2. ısmarlamak, sipariş etmek: The tea that I
ordered still hasn´t come. Ismarladığım çay hâlâ gelmedi. That
company ordered one thousand pairs of snakeskin boots from South
Africa. O firma Güney Afrika´dan bin çift yılan derisi çizme
sipariş etti. 3. düzenlemek, sıraya koymak, tertip etmek: We have
ordered the words alphabetically. Sözcükleri alfabetik sıraya göre
dizdik. |
| order of precedence |
kıdem sırası. |
| orderly |
s. düzenli, derli toplu, düzgün. i. 1. emir eri. 2. hastane
hademesi. |
| ordinal |
s. 1. sıra/derece gösteren. 2. biyol. takıma ait. |
| ordinal numbers |
mat. sıra sayıları. |
| ordinance |
i. 1. düzen, kural. 2. emir. 3. yasa; yönetmelik. |
| ordinarily |
z. genellikle, normal olarak. |
| ordinariness |
i. sıradanlık. |
| ordinary |
s. 1. sıradan, alelade: an ordinary house sıradan bir ev. 2.
olağan, alışılmış, her zamanki, normal, tipik: his ordinary way of
speaking her zamanki konuşma biçimi. 3. huk. doğal (hak). i.
alışılmış şey. |
| ordnance |
i. 1. savaş gereçleri. 2. ordonat. |
| ore |
i. maden cevheri. |
| oregano |
i. keklikotu, güveyotu, güveyiotu. |
| org |
kıs. organic, organization, organized. |
| organ |
i. 1. org, erganun. 2. anat. organ, örgen, uzuv. 3. organ,
kuruluş; yayın organı. |
| organ bank |
organ bankası. |
| organ grinder |
laternacı. |
| organdie |
i., bak. organdy. |
| organdy |
i. organze. |
| organic |
s. organik, örgensel. |
| organic chemistry |
organik kimya. |
| organic disease |
organik hastalık. |
| organic substance |
organik madde. |
| organically |
z. organik olarak. |
| organisation |
i., İng., bak. organization. |
| organise |
f., İng., bak. organize. |
| organism |
i. organizma, örgenlik. |
| organist |
i. orgcu. |
| organization |
i. 1. kuruluş, müessese, organizasyon; örgüt, teşkilat. 2.
düzen, tertip. 3. düzenleme, hazırlama, organizasyon. |
| organize |
f. 1. düzenlemek, hazırlamak, organize etmek. 2. örgütlemek,
teşkilatlandırmak. |
| orgasm |
i. orgazm. |
| orgy |
i. 1. âlem, çılgınca eğlence, sefahat âlemi. 2. aşırı
düşkünlük. |
| Orient |
i. |
| orient |
f. |
| orient o.s. |
(kendinin) tam olarak nerede bulunduğunu saptamak. |
| Oriental |
s. 1. Doğulu. 2. Doğu´ya özgü. i. Doğulu. |
| Oriental poppy |
bot. doğuhaşhaşı. |
| Oriental rug |
Şark halısı, Ortadoğu veya Orta Asya´da dokunan halı. |
| Oriental rug |
Şark halısı. |
| Orientalist |
i. doğubilimci, şarkiyatçı, oryantalist. |
| orientate |
f., İng., bak. orient. |
| orientation |
i. bir yere/çevreye alışma/intibak. |
| orifice |
i. delik, ağız. |
| orig |
kıs. origin, original, originally. |
| origanum |
i., bak. oregano. |
| origin |
i. 1. köken, kaynak, asıl. 2. nesil, soy. |
| original |
s. 1. ilk, asıl: Who was the original owner of this car? Bu
arabanın ilk sahibi kimdi? 2. orijinal, asıl, kopya olmayan: Is
this an original painting? Bu resim orijinal mi? 3. özgün,
orijinal. i. orijinal, asıl. She read Crime and Punishment in the
original. Suç ve Ceza´yı yazıldığı dilde okudu. |
| originality |
i. orijinallik, özgünlük. |
| originally |
z. 1. ilk başta; başlangıçta. 2. özgün bir biçimde, orijinal
bir şekilde. 3. aslen: She´s originally from Edirne. O aslen
Edirneli. |
| originate |
f. icat etmek, meydana getirmek, çıkarmak, yaratmak; meydana
gelmek, çıkmak, kaynaklanmak. |
| originator |
i. yaratan kimse, icat eden kimse. |
| ornament 1 |
i. süs. |
| ornament 2 |
f. süslemek, donatmak. |
| ornamental |
s. 1. süs olarak kullanılan. 2. süsleyici;
dekoratif. |
| ornamental plants |
süs bitkileri. |
| ornamentation |
i. 1. süs. 2. süsleme. |
| ornate |
s. çok süslü, şatafatlı, gösterişli. |
| ornately |
z. çok süslü bir biçimde. |
| ornery |
s. 1. huysuz, aksi. 2. inatçı. 3. alçak, aşağılık. |
| ornithologist |
i. kuşbilimci, ornitolog. |
| ornithology |
i. kuşbilim, ornitoloji. |
| orogenesis |
i., bak. orogeny. |
| orogeny |
i. dağoluş, orojeni. |
| orography |
i. dağbilgisi. |
| orology |
i. dağbilgisi. |
| orphan |
i., s. öksüz. f. öksüz bırakmak. |
| orphanage |
i. yetimhane, öksüzler yurdu. |
| orthodontics |
i. ortodonti. |
| Orthodox |
i. (çoğ. Or.tho.dox) Ortodoks. s. Ortodoks. |
| orthodox |
s. 1. ortodoks. 2. geleneksel, göreneksel. |
| orthopedic |
s. ortopedik. |
| orthopedics |
i., tıb. ortopedi. |
| orthopedist |
i. ortopedist, ortopedi uzmanı. |
| oscillate |
f. 1. salınmak. 2. kararsız olmak, tereddüt etmek,
bocalamak. |
| osmosis |
i., kim. geçişme, geçişim, ozmos. |
| osprey |
i., zool. balıkkartalı, deniztavşancılı. |
| Osset |
i., bak. Ossete. |
| Ossete |
i. Oset. |
| Ossetia |
i. Osetya, Osetiya. |
| Ossetian |
i., s. Oset. |
| Ossetic |
i. Osetçe. s. 1. Oset. 2. Osetçe. |
| ossicle |
i., anat. kemikçik, küçük kemik. |
| ossification |
i. 1. kemikleşme; kemikleştirme. 2. katılaşma;
katılaştırma. |
| ossify |
f. 1. kemikleşmek; kemikleştirmek. 2. katılaşmak;
katılaştırmak. |
| osteitis |
i., tıb. kemik iltihabı/yangısı. |
| ostensible |
s. görünüşteki, görünen. |
| ostensibly |
z. görünüşte, görünürde. |
| ostensive |
s. görünüşte olan. |
| ostentation |
i. gösteriş, gereksiz gösteriş. |
| ostentatious |
s. dikkati çeken, gösterişli, fiyakalı, cakalı. |
| ostentatiously |
z. gösterişli bir biçimde. |
| osteogenesis |
i. kemik oluşumu. |
| osteoid |
s. kemiksi. i. kemiksi doku. |
| osteology |
i. osteoloji, kemikbilim. |
| osteolysis |
i., tıb. kemik erimesi. |
| osteoporosis |
çoğ. os.te.o.po.ro.ses (astiyopıro´siz) i., tıb.
osteoporoz. |
| ostracise |
f., İng., bak. ostracize. |
| ostracism |
i. 1. toplum dışına itme; dışlama; aforoz etme, kovma. 2.
sürme, sürgüne gönderme. |
| ostracize |
f. 1. toplum dışına itmek; dışlamak; aforoz etmek, kovmak. 2.
sürmek, sürgüne göndermek. |
| ostrich |
i. devekuşu. |
| ostrichlike |
s. devekuşu gibi. |
| OT |
kıs. Old Testament. |
| other |
s. başka, diğer, öbür. zam. başkası, diğeri, öbürü. |
| otherwise |
z. 1. başka türlü. 2. yoksa, olmazsa, aksi takdirde. |
| otter |
i., zool. susamuru. |
| Ottoman |
s., i. (çoğ. --s) Osmanlı. |
| ottoman |
i. 1. otoman, koltuklu sedir; sedir, kanepe. 2. (büyük) ayak
iskemlesi. 3. otoman (kumaş). |
| ouch |
ünlem Ah!/Of!/Aman! |
| ought |
yardımcı f. -meli, -malı (Gereklilik ve zorunluluk belirtir.):
I ought to go. Gitmeliyim. It ought not to be allowed. Buna izin
verilmemeli. You ought to know better. Bu hareketin fena olduğunu
bilmeniz gerekir. I ought to have stayed. Kalmalıydım. I ought to
go. Gitmeliyim. |
| oughtn't |
kıs. ought not. |
| ounce |
i. ons, 28,3 gram. |
| our |
zam., s. bizim. |
| ours |
zam. bizimki. |
| ourselves |
zam., çoğ. kendimiz, bizler: We ourselves will help. Biz
kendimiz yardım edeceğiz. |
| oust |
f. |
| oust s.o. from |
birini (bir yerden) çıkarmak/ekarte etmek. |
| ouster |
i. of birini (bir yerden) çıkarma/ekarte etme. |
| out |
z. 1. Belirli bir yerden gitme/gönderme anlamındaki fiillerle
birlikte kullanılır: They started out at dawn. Şafak sökerken yola
çıktılar. Take him out! Onu dışarı çıkar! She´s gone out for lunch.
Öğle yemeği için dışarı çıktı. She was sent out to India.
Hindistan´a gönderildi. The tide´s going out. Deniz alçalıyor. 2.
dışarı; dışarıda; dışarıya: No sooner had she hung out the laundry
than it began to rain. Çamaşırı dışarıya asar asmaz yağmur yağmaya
başlamıştı. His shirttails were hanging out. Gömleğinin etekleri
pantolonunun üzerinden sarkıyordu. Don´t stick your tongue out!
Dilini çıkarma! He took out his checkbook. Çek defterini çıkardı.
We´ll smoke him out. Onu dumanla dışarı çıkarırız. It´s nice out
today. Dışarısı güzel bugün./Bugün hava güzel. Let´s sit out.
Dışarıda oturalım. 3. Birinin/Bir şeyin merkez sayılan bir yerden
uzak olduğunu göstermek için kullanılır: They live way out in
Gebze. Onlar ta Gebze´de oturuyor. 4. Bazı fiilleri pekiştirmek
için kullanılır: Write it all out! Hepsini yaz! Sing out! Yüksek
sesle söyle! I´m tuckered out. Pestilim çıktı. 5. k. dili (Birinin
belirli bir şey yapmaktan yorulduğunu göstermek için kullanılır.):
I´m meetinged out. Toplantılara gitmekten yoruldum artık. edat -den
(dışarıya/öteye): He looked out the window. Pencereden baktı. Don´t
throw him out the door! Onu kapı dışarı etme! Drive out that road
for thirty kilometers. O yoldan otuz kilometre git. i., k. dili
çare; bahane; mazeret. f. (bir şey) kendini belli etmek, ortaya
çıkmak, meydana çıkmak: Sooner or later the truth will out. Hakikat
ergeç meydana çıkar. |
| out at the elbows |
1. kılıksız, hırpani, üstü başı dökülen. 2. eskimiş
(giysi). |
| out back |
k. dili binanın/bir yerin arkasındaki yer, arka: I´ll
meet you out back in ten minutes. Seni on dakika sonra binanın arka
tarafında bulurum. |
| out front |
k. dili binanın/bir yerin önündeki yer, ön: He´s standing out
front. Binanın önünde duruyor. |
| out loud |
sesli; yüksek sesle. |
| out loud |
yüksek sesle; duyulacak bir şekilde. |
| out of |
1. -den (Yeri değişen birinin/bir nesnenin çıkış yerini
bildirir.): Take your hands out of your pockets! Ellerini
ceplerinden çıkar! 2. dışında: It´s out of range. Menzil dışında.
That´s out of my sphere. Bilgi alanımın dışında o. 3. -den uzak,
dışında: It´s twenty kilometers out of town. Şehirden yirmi
kilometre uzakta. 4. -den dolayı, için, -den: He did it out of
love. Sevdiği için yaptı. She did it out of necessity. Mecbur
kaldığı için yaptı. He went to them out of desperation.
Çaresizlikten onlara gitti. 5. arasından: Out of three hundred
candidates they selected her. Üç yüz aday arasından onu
seçtiler. |
| out of action |
1. işlemeyecek hale gelmiş. 2. saf dışı
(oyuncu/asker). |
| out of breath |
soluğu kesilmiş, soluk soluğa. |
| out of commission |
1. görev yapamaz durumda. 2. bozuk. |
| out of control |
1. çığrından çıkmış, kontrolden çıkmış; zaptedilemez. 2.
(öfkeden) kendini kaybetmiş. |
| out of curiosity |
meraktan. |
| out of danger |
tehlikeyi atlatmış. |
| out of date |
1. modası geçmiş, demode. 2. tarihi geçmiş. |
| out of deference to |
-e riayeten, -e uyarak. |
| out of doors |
1. dışarıya; dışarıda. 2. açık havada. |
| out of fashion |
demode, modası geçmiş. |
| out of favor |
gözden düşmüş. |
| out of focus |
odaklanmamış, flu. |
| out of hand |
1. hemen, derhal. 2. kontrolden çıkmış; çığırından
çıkmış. |
| out of harm´s way |
emniyette, emin yerde. |
| out of hearing |
işitemeyecek uzaklıkta. |
| out of his/her senses |
aklı başından gitmiş, çıldırmış. |
| out of joint |
1. çıkık, çıkmış. 2. çığırından çıkmış. |
| out of line |
1. with -e uymayan. 2. itaatsiz (kimse). 3. uygunsuz
(söz/davranış). |
| out of luck |
talihsiz. |
| out of pity |
merhameten, acıyarak. |
| out of position |
yerinden çıkmış. |
| out of proportion |
oransız, orantısız. |
| out of regard for/to |
-in hatırı için. |
| out of spite |
inadına: She did it out of spite. Onu inadına yaptı. |
| out of stock |
tic. elde kalmamış, mevcudu tükenmiş. |
| out of the blue |
k. dili aniden, damdan düşer gibi. |
| out of the blue |
birdenbire. |
| out of the corner of one´s eye |
gözünün ucuyla (bakmak). |
| out of the ordinary |
olağandışı. |
| out of the question |
imkânsız, olamaz, söz konusu olamaz. |
| out of trim |
k. dili 1. kötü durumda, fena vaziyette. 2. idmansız. |
| out of tune |
1. akortsuz. 2. ahenksiz, uyumsuz. |
| out of turn |
sıra beklemeden, sırası gelmeden. |
| out of use |
geçersiz, kullanılmayan. |
| out of wedlock |
evlilik dışı, gayrimeşru. |
| out of whack |
k. dili bozuk, çalışamaz/işleyemez durumda. |
| out of/beyond one´s depth |
boyunu aşan, bilgi ve yeteneği dışında. |
| Out with it! |
Söylesene! |
| Out you go! |
Haydi çık! |
| Out! |
ünlem Çık dışarı! |
| out-and-out |
s., k. dili tam, düpedüz: He´s an out-and-out fraud. O tam bir
sahtekâr. |
| outbid |
f. (out.bid, --ding) (açık artırmada) (-den) daha fazla fiyat
vermek. |
| outboard |
s., den. takma motorlu, dıştan motorlu. |
| outboard motor |
takma motor. |
| outbreak |
i. 1. (istenmeyen bir olay) (birdenbire) ortaya çıkma, patlak
verme. 2. salgın. |
| outburst |
i. 1. (birinin birdenbire söylediği) öfkeli/acı sözler. 2.
birdenbire meydana gelme, patlama. |
| outcast |
i. toplum dışına itilmiş kimse; aforoz edilmiş/kovulmuş kimse.
s. toplum dışına itilmiş; aforoz edilmiş/kovulmuş. |
| outclass |
f. -den çok üstün/iyi olmak. |
| outcome |
i. sonuç, netice. |
| outcrop |
i. 1. (istenmeyen bir olay) ortaya çıkma, çıkma, baş gösterme,
patlama. 2. jeol. bir kayacın yeryüzüne çıkmış uzantısı, çıkma,
çıkıntı. |
| outcropping |
i., jeol. bir kayacın yeryüzüne çıkmış uzantısı, çıkma,
çıkıntı. |
| outcry |
i. 1. haykırış, çığlık, bağırış. 2. (büyük çapta) protesto,
yaygara. |
| outdated |
s. 1. modası geçmiş, demode. 2. günün şartlarına uymayan,
zamana uymayan, köhne; çağın gereksinimlerini karşılamayan. 3. eski
(teknoloji, makine v.b.). |
| outdistance |
f. -i geride bırakmak, -i geçmek. |
| outdo |
f. (out.did, --ne) -i çok geride bırakmak, -den çok daha iyi
bir performans göstermek; -i geçmek, -i bastırmak. |
| outdoor |
s. dışarıda yapılan, açık hava. |
| outdoors |
z. 1. dışarıya. 2. dışarıda, açık havada. i. açık hava. |
| outer |
s. 1. dıştaki, dış. 2. dışarıdaki. |
| Outer Mongolia |
Dış Moğolistan. |
| outermost |
s. en dıştaki. |
| outfit |
i. 1. kıyafet. 2. donatı; gereçler. 3. k. dili askeri birlik.
4. k. dili ekip, takım. 5. k. dili kuruluş; şirket. f. (--ted,
--ting) donatmak, gereçlerini sağlamak. |
| outfitter |
i. 1. teçhizatçı. 2. giyim eşyası satıcısı. |
| outflank |
f., ask. (düşmanın) yanından dolanıp arkasına
geçmek. |
| outgoing |
s. 1. sempatik, cana yakın. 2. girgin. 3. giden, çıkan. 4.
ayrılan, kalkan. i. gidiş, çıkış. |
| outgrow |
f. (out.grew, --n) 1. küçük gelmek: The child has outgrown his
clothes. Giysileri çocuğa artık küçük geliyor. 2. (büyüyünce) -den
vazgeçmek. |
| outgrowth |
i. 1. bir başka şeyden gelişerek büyüyen şey. 2. fazlalık. 3.
doğal bir sonuç/gelişme. |
| outing |
i. gezinti. |
| outlandish |
s. 1. tuhaf, acayip, garip. 2. yabancı. 3. uzak. |
| outlast |
f. -den çok daha kalıcı olmak, -den çok dayanmak. |
| outlaw |
i. 1. haydut, yasaya karşı gelen kimse. 2. yasal haklardan
yoksun bırakılmış kimse. f. 1. yasaklamak. 2. yasadışı ilan etmek.
3. yasal haklardan yoksun bırakmak. |
| outlay |
i. masraf, giderler, harcama. |
| outlet |
i. 1. dışarı çıkacak yer, çıkış yeri, çıkış, kapı, çıkak,
çıkıt. 2. yol, çıkış yolu. 3. satış yeri. 4. elek. priz. |
| outline |
i. 1. kontur. 2. taslak; kroki. 3. of -in ana hatları. f. -in
ana hatlarını şema halinde göstermek; -in ana hatlarını çizerek
anlatmak. |
| outlook |
i. 1. (on) (-e) bakış, (-i) görüş. 2. bakış açısı, görüş açısı.
3. gelecek: The outlook for the company is good. Şirketin geleceği
olumlu. 4. manzara. |
| outlying |
s. 1. uzakta bulunan, uzak. 2. çevredeki, etraftaki. |
| outmoded |
s. 1. modası geçmiş, demode. 2. günün şartlarına uymayan; çağın
gereksinimlerini karşılamayan. 3. eski (teknoloji/makine
v.b.). |
| outnumber |
f. (sayıca) -den çok olmak. |
| out-of-date |
s. 1. günün şartlarına uymayan; çağın gereksinimlerini
karşılamayan. 2. modası geçmiş, demode. |
| out-of-doors |
z. dışarıda, açık havada. i. açık hava. |
| out-of-the-way |
s. sapa. |
| outpatient |
i. ayakta tedavi edilen hasta. |
| outpost |
i. ileri karakol. |
| outpour |
i. dökülme, taşma, akma. |
| output |
i. 1. üretim; hâsıla; randıman, verim. 2. ürün, çıktı. 3. elek.
çıkış. 4. bilg. çıkış, çıktı. |
| outrage |
i. 1. hakların açıkça çiğnenmesi; büyük hakaret; büyük ayıp. 2.
(büyük bir haksızlıktan/hakaretten kaynaklanan) öfke. f. çok
öfkelendirmek. |
| outrageous |
s. 1. korkunç, çok fazla, ölçüyü aşan, şoke edici. 2.
fazlasıyla frapan; acayip. |
| outrageous price |
fahiş fiyat. |
| outrank |
f. -den daha yüksek rütbede olmak. |
| outreach |
f. aşmak, geçmek. i. sosyal yardım. |
| outreach program |
sosyal yardım programı. |
| outright |
z. 1. açıkça, kesin olarak. 2. tamamen, resmen. 3. hemen,
derhal. 4. peşin olarak, bir ödemede: He bought the house outright.
Parayı bastırıp evi aldı. s. 1. kesin; tam, resmen, düpedüz. 2.
yalnızca, karşılıksız (bir hediye/bağış/yardım). |
| outrun |
f. (out.ran, out.run, --ning) 1. -den daha hızlı koşmak. 2 -i
geçmek, -i aşmak: This year income outran expenses. Bu yıl gelir
gideri aştı. |
| outset |
i. başlangıç. |
| outshine |
f. (out.shone) (başkasını) gölgede bırakmak, -den daha fazla
parlamak. |
| outside |
i. 1. dış, dış taraf. 2. dış görünüş. s. 1. dış. 2. en fazla,
en yüksek, azami. z. 1. dışarıda; dışarıya. 2. açık havada. 3.
dıştan. edat -in dışında. |
| outside of |
k. dili -den başka. |
| outsider |
i. yabancı, bir grubun dışında olan kimse. |
| outsize |
i. büyük boy. s. büyük boyda olan, büyük. |
| outskirts |
i. (bir yer için) etraf, çevre; varoşlar, dış mahalleler. |
| outsmart |
f., k. dili -den daha kurnazca davranmak; -i kurnazlıkla
yenmek. |
| outspoken |
s. sözünü sakınmayan, açıksözlü. |
| outstanding |
s. 1. üstün, seçkin. 2. göze çarpan. 3. ödenmemiş; kalmış
(borç). |
| outstanding account |
tic. vadesi geçmiş borç. |
| outstay |
f. -den daha fazla kalmak. |
| outstay one´s welcome |
(misafir) fazla kalmak. |
| outstretch |
f. aşmak, geçmek. |
| outstretched hand |
uzatılan el. |
| outstrip |
f. (--ped, --ping) 1. (yarışta) geçmek. 2. -den üstün
çıkmak. |
| outward |
s. dış. z. 1. dışarıya doğru. 2. görünüşte, dıştan. |
| outwardly |
z. 1. dıştan. 2. dışa doğru. 3. dış görünüşe göre,
görünüşte. |
| outwards |
z. dışarıya doğru. |
| outweigh |
f. 1. -den daha ağır gelmek. 2. -den daha önemli olmak, -den
daha ağır basmak. |
| outwit |
f. (--ted, --ting) -i kurnazlıkla yenmek. |
| outworn |
s. 1. fazla eskimiş. 2. günün şartlarına uymayan; çağın
gereksinimlerini karşılamayan. |
| oval |
s. oval. i. oval şey. |
| ovary |
i., anat. yumurtalık. |
| ovation |
i. coşkunca alkış. |
| oven |
i. fırın. |
| oven cloth |
İng. tutacak. |
| oven glove |
İng. fırın eldiveni. |
| oven gloves |
İng. tutacak. |
| over |
z. 1. -e, -e doğru (Bir yerden başka bir yere/tarafa doğru
yapılan/olan bir hareketi belirtir.): He ran over to the tree.
Ağaca doğru koştu. Let´s swim over to the other side. Karşı tarafa
yüzelim. He suddenly fell over. Birdenbire yere düştü. He knocked
the table over. Masayı devirdi. 2. Birinin/Bir şeyin başka bir
yerde bulunduğunu gösterir: She lives over in Bakırköy. Bakırköy´de
oturuyor. It´s only two blocks over from here. Buradan ancak iki
blok ötede. 3. Misafir olarak bir yere gidişi/çağrılmayı gösterir:
Come over this evening! Bu akşam bize gel! 4. üzerinde, üstünde:
Only those who are twenty-one years of age or over will be
admitted. Ancak yirmi bir yaşındakiler veya yirmi bir yaşın
üzerindekiler girebilir. You´re one second over. Gereken zamanı bir
saniye aştın. 5. tekrar, yeniden, bir daha, yine: You´ll have to do
it over. Onu tekrar yapman lazım. 6. iyice, dikkatli bir şekilde:
We need to talk this over. Bunu iyice konuşmamız gerek. Think it
over. Bunu iyice düşün. edat 1. üstünde, üzerinde; üstünden,
üzerinden; üstüne, üzerine: It was suspended over the heads of the
audience. Dinleyicilerin üstünde asılı duruyordu. We´re now flying
over the Sea of Marmara. Şu an Marmara Denizi´nin üzerinden
uçuyoruz. Don´t lean over the railing! Korkuluktan aşağı sarkma! 2.
-den fazla, -den çok, -in üstünde, -i aşkın: It costs over twenty
million liras. Fiyatı yirmi milyon liradan fazla. He´s lived there
for over sixty years. Orada altmış yılı aşkın bir süre oturdu. 3.
üzerine, üstüne: She threw a shawl over her shoulders. Omzuna bir
şal attı. He pulled the quilt over his head. Yorganı başının üstüne
çekti. 4. -in (her) yerinde/tarafında; -in (her) yerine/tarafına:
They´re found all over Italy. İtalya´nın her yerinde bulunur. 5.
aracılığıyla, -de, -den: We talked over the telephone for two
hours. İki saat telefonda konuştuk. I heard it over the radio. Onu
radyodan duydum. 6. -in öte tarafında: The village lies over that
hill. Köy o tepenin ötesinde. 7. boyunca, süresince: A lot has
happened over the past ten years. Son on yıl içinde epey şeyler
oldu. 8. (bir sürenin) sonuna kadar: Stay with us over Sunday and
then leave on Monday. Pazar günü bizde kal; pazartesi sabahı
gidersin. 9. hakkında, ile ilgili: They fell out over that piece of
land. O toprak parçası yüzünden anlaşmazlığa düştüler. 10. (belirli
bir şeyi yapar) iken: We´ll talk about it over lunch. Onu öğle
yemeğinde konuşuruz. s. fazla, fazladan: After paying her rent she
was left with nothing over. Kirasını ödedikten sonra kendisine
hiçbir şey kalmadı. |
| over- |
önek 1. aşırı, fazla. 2. üstüne, üzerine; üstünde, üzerinde;
üstünden, üzerinden. 3. öteye, ötesine. 4. üst-. |
| over again |
tekrar, yeniden, baştan, bir daha. |
| over and above |
k. dili -den ayrı olarak, -den başka. |
| over and over |
defalarca, tekrar tekrar. |
| overact |
f. (rolü) abartmalı bir şekilde oynamak. |
| overall |
s. 1. baştan başa olan, bir uçtan bir uca olan. 2. kapsamlı,
ayrıntılı. i. 1. İng. iş önlüğü, önlük. 2. A.B.D. iş tulumu. |
| overalls |
i. iş tulumu. |
| overarch |
f. üzerinde kemer meydana getirmek. |
| overawe |
f. korkutup hareketsiz bırakmak. |
| overbalance |
f. 1. ağır basmak. 2. dengesini bozmak, devirmek; dengesini
kaybetmek. |
| overbearing |
s. 1. herkese hükmeden; herkese hükmetmeyi seven; zorba
tavırlı, otoriter. 2. ezici. |
| overblown |
s. abartmalı, şişirilmiş. |
| overboard |
z. |
| overbook |
f. fazla rezervasyon yapmak. |
| overburden |
f. 1. -e taşıyabileceğinden fazla yük yüklemek. 2. -e fazla iş
vermek. 3. -in kapasitesini zorlamak/aşmak; -e fazla yük
olmak. |
| overcast |
s. bulutlu, kapalı (hava). |
| overcharge |
f. 1. -den fazla para/fiyat istemek. 2. elek., mak. fazla
yüklemek, fazla doldurmak. i. 1. fazla fiyat. 2. elek., mak. fazla
yük. |
| overcoat |
i. palto. |
| overcome |
f. (o.ver.came, o.ver.come) -in üstesinden gelmek; -i
yenmek. |
| overcompensate |
f. for (zayıf bir tarafını) fazlasıyla telafi etmek. |
| overconfident |
s. 1. fazla emin. 2. kendine fazla güvenen. |
| overcrowd |
f. fazla kalabalık etmek. |
| overcrowded |
s. fazla kalabalık. |
| overdo |
f. (o.ver.did, --ne) 1. -de aşırıya kaçmak, dozunu kaçırmak. 2.
(tuzu/baharatı) fazla kullanmak. 3. gereğinden fazla pişirmek. |
| overdose |
i. 1. aşırı doz. 2. fazla miktarda ilaç verme, dozu aşma. f.
(with) (birine) fazla miktarda ilaç vermek. |
| overdraft |
i. 1. hesaptan çekilen fazla para. 2. hesaptan fazla para
çekme. |
| overdraw |
f. (o.ver.drew, --n) 1. abartmak. 2. hesaptan fazla para
çekmek. |
| overdrive |
i., oto. overdrayv, fazla hızlandırma mekanizması. |
| overdue |
s. 1. gecikmiş. 2. vadesi geçmiş. |
| overeat |
f. (o.ver.ate, o.ver.eat.en) gereğinden fazla yemek yemek; tıka
basa yemek. |
| overestimate |
f. 1. -i olduğundan fazla yetenekli görmek, -in
yeteneğini/yeteneklerini abartmak. 2. (bir tahmin yaparken) -in
masrafını/değerini fazla yüksek tutmak. |
| overexpose |
f., foto. (filme) aşırı poz vermek. |
| overexposed |
s., foto. sürekspoze. |
| overexposure |
i., foto. 1. sürekspozisyon. 2. sürekspoze fotoğraf. |
| overflow |
f. (--ed, --n) 1. taşmak. 2. çok bol olmak. i. 1. taşma. 2.
fazlalık. 3. taşma borusu. |
| overflow pipe |
taşma borusu. |
| overgrow |
f. (o.ver.grew, --n) (bitkiler) birbirini örtecek derecede
büyümek. |
| overgrown |
s. yaşına göre fazla büyümüş. |
| overhang |
f. (o.ver.hung) 1. üzerine süslü şeyler asmak. 2. üzerine
sarkmak. 3. (tehlike v.b.) tehdit etmek. i. 1. çıkıntı. 2. çıkıntı
derecesi. |
| overhaul |
f. 1. -i revizyondan geçirmek, -i gözden geçirerek gereken
tamirleri/değişiklikleri yapmak. 2. arkasından yetişip önüne
geçmek. |
| overhead |
i. genel giderler. s. 1. baştan yukarıda olan. 2. yukarıdan
geçen. 3. genel giderlerle ilgili. z. baştan yukarı, yukarıda,
üstte. |
| overhear |
f. (o.ver.heard) kulak misafiri olmak. |
| overjoyed |
f. |
| overkill |
i., k. dili 1. gereğinden fazla silah. 2. fazlalık,
aşırılık. |
| overladen |
s. fazlasıyla yüklenmiş. |
| overland |
s. karayolu ile yapılan. z. karada; karadan. |
| overlap |
f. (--ped, --ping) üst üste bindirmek; üst üste binmek,
binişmek. |
| overlay |
f. (o.ver.laid) kaplamak. i. (o´vırley) 1. örten tabaka, örtü.
2. kaplama. |
| overload |
f. 1. -e fazla yük yüklemek; (bagaj, küfe v.b.´ne) fazla yük
koymak: Don´t overload him! Sırtına fazla yük koyma! 2. (elektrik
hatlarına/sistemine) fazla yüklenmek. |
| overlook |
f. 1. gözünden kaçmak: I overlooked that. O gözümden kaçtı. 2.
-e göz yummak, -i görmezlikten gelmek. 3. -e nazır olmak, -e hâkim
olmak, -e bakmak. |
| overmuch |
z. gereğinden fazla. |
| overnight |
z. 1. geceleyin, bir gece içinde. 2. birdenbire. s. bir
gecelik. |
| overpass |
i. üstgeçit. |
| overpay |
f. (o.ver.paid) fazla ödemek. |
| overplay |
f. büyütmek, abartmak. |
| overplay one´s hand |
kendi olanaklarına fazla güvenmek. |
| overplus |
i. fazlalık. |
| overpopulation |
i. nüfus fazlalığı. |
| overpower |
f. 1. kaba kuvvet kullanarak (birini) etkisiz hale getirmek. 2.
(bir duyguya) hâkim olamamak. 3. çok etkilemek. |
| overpowering |
s. 1. zaptedilemeyen (duygu). 2. çok kuvvetli (bir neden/sanı).
3. iç bayıltan, bayıltıcı (koku). 4. insanı bunaltan, bunaltıcı,
bayıltıcı (sıcak). |
| overprice |
f. fazla yüksek fiyat koymak. |
| overproduce |
f. gereğinden fazla üretmek. |
| overproduction |
i. aşırı üretim. |
| overprotect |
f. -i gereğinden fazla korumak. |
| overrate |
f. -i olduğundan fazla iyi/önemli saymak. |
| overreach |
f. 1. yetişip geçmek. 2. ötesine geçmek. 3. aldatmak,
dolandırmak. |
| overreach o.s. |
altından kalkamayacak kadar çok iş üstlenmek. |
| override |
f. (o.ver.rode, o.ver.rid.den) 1. (bir sorun) (hepsinden)
önemli olmak. 2. yetkisini kullanarak (başka birinin kararını)
geçersiz kılmak. 3. -e baskın çıkmak/gelmek, -i bastırmak, -e üstün
gelmek, -e engel olmak: His emotions overrode his judgment.
Duyguları aklını kullanmasına engel oldu. 4. (atı) fazla binerek
yormak. |
| overriding |
s. her şeyden önemli olan (neden/amaç). |
| overrule |
f. yetkisini kullanarak (başka birinin kararını) geçersiz
kılmak/iptal etmek. |
| overrun |
f. (o.ver.ran, o.ver.run, --ning) 1. istila etmek; kaplamak. 2.
geçmek, aşmak. |
| overseas |
s., z. denizaşırı. |
| oversee |
f. (o.ver.saw, --n) nezaret etmek, bakmak. |
| overseer |
i. 1. (fabrikada/inşaatta) şef; ustabaşı, çavuş. 2. çiftlik
kâhyası. 3. denetçi, nezaretçi. |
| overshadow |
f. -i gölgelemek, -e gölge düşürmek. 2. -i gölgede bırakmak, -i
aşmak, -i geçmek. |
| overshoe |
i. lastik, galoş, kaloş, şoson. |
| overshoot |
f. (o.ver.shot) 1. hedeften öteye atmak. 2. geçmek. 3.
aşırılığa kaçmak. |
| oversight |
i. 1. dikkatsizlik. 2. yanlış, kusur. 3. gözetim, bakım;
yönetim. |
| oversimplification |
i. fazla basitleştirme. |
| oversimplify |
f. fazla basitleştirmek. |
| oversize |
s. fazla büyük. |
| oversleep |
f. (o.ver.slept) fazla uyumak; uyuyakalıp gecikmek, geç
uyanmak. |
| overspend |
f. (o.ver.spent) fazla masraf yapmak, bütçeyi aşmak. |
| overstate |
f. abartmak. |
| overstatement |
i. abartma, abartı. |
| overstay |
f. fazla kalmak. |
| overstay one´s welcome |
(misafir) fazla kalmak. |
| overstay/wear out one´s welcome |
fazla kalıp tadını kaçırmak, ziyareti uzatıp
bıktırmak. |
| overstep |
f. (--ped,--ping) geçmek, aşmak. |
| overstep the bounds/limits of |
-in sınırlarını aşmak. |
| overstep the mark |
haddini aşmak, aşırı gitmek. |
| oversupply |
i. fazlalık. |
| overt |
s. açık olarak yapılan, açıktan açığa olan, ortada olan. |
| overtake |
f. (o.ver.took, --n) 1. yetişmek, yakalamak. 2. İng. (taşıtı)
sollamak, geçmek. 3. birden karşısına çıkmak. |
| overtax |
f. 1. (vücudun bir organını) aşırı derecede yormak/zorlamak. 2.
-den fazla vergi almak. 3. -e fazla vergi koymak. |
| overthrow |
f. (o.ver.threw, --n) (hükümet v.b.´ni) devirmek, yıkmak,
düşürmek. i. devirme, yıkma. |
| overthrow the government |
hükümeti devirmek. |
| overtime |
i. 1. fazla mesai. 2. fazla mesai için ödenen ücret. |
| overtly |
z. açık bir biçimde, açıkça. |
| overtone |
i. ima edilen fikir. |
| overture |
i. 1. öneri, teklif. 2. müz. uvertür. |
| overturn |
f. devirmek, altüst etmek, bozmak. |
| overweening |
s. 1. kendinden fazla emin. 2. aşırı, sonsuz. |
| overweight |
i.1. fazla ağırlık. 2. fazla kilo. 3. fazla kilolu olma. s.
(ovırweyt´) fazla kilolu (kimse). |
| overwhelm |
f. 1. (büyük bir orduyla) ağır bir yenilgiye uğratmak. 2.
istila etmek, kaplamak. 3. (manen) mahvetmek. 4. şaşkına çevirmek.
5. with (iltifat, iyilik, hediye v.b.´ne) boğmak,
garketmek. |
| overwork |
f. fazla çalıştırmak; fazla çalışmak. i. fazla çalışma. |
| overwrought |
s. 1. sinirleri bozuk. 2. aşırı heyecanlı. |
| ovulate |
f., biyol. yumurtlamak. |
| ovulation |
i., biyol. yumurtlama. |
| owe |
f. borcu olmak, borçlu olmak: How much do I owe you? Sana ne
kadar borcum var? That company owes us a billion liras. O şirketin
bize bir milyar lira borcu var. owing to nedeniyle, -in sayesinde,
yüzünden, -den dolayı. |
| owl |
i. baykuş. |
| own 1 |
s. kendine özgü, özel, kendinin, kendi: her own book onun kendi
kitabı. a character of its own kendine özgü bir
şahsiyet. |
| own 2 |
f. 1. -in sahibi/malı olmak: Do you own this house? Bu evin
sahibi siz misiniz? 2. kabul etmek, itiraf etmek. |
| own s.t. in common |
aynı şeye sahip olmak: We own this building in common. Bu
binanın ortak sahibiyiz. |
| own up to |
k. dili (bir suçu) itiraf etmek, kabul etmek. |
| owner |
i. sahip, iye, malik. |
| ownership |
i. 1. (arazi/bina için) mülkiyet: The ownership of this
vineyard is in dispute. Bu bağın mülkiyeti ihtilaf konusu oldu. 2.
sahip olma, sahiplik, iyelik: The ownership of that railroad has
been transferred to the state. O demiryolu devletleştirildi. |
| ox |
çoğ. ox.en (ak´sın) i. öküz. |
| oxalis |
i. ekşiyonca. |
| oxcart |
i. öküz arabası, kağnı. |
| oxeye |
i., mim. gözpencere. |
| oxidation |
i. oksitlenme, oksidasyon. |
| oxide |
i., kim. oksit. |
| oxidise |
f., İng., bak. oxidize. |
| oxidize |
f. oksitlemek; oksitlenmek. |
| oxygen |
i., kim. oksijen. |
| oxygen tent |
oksijen çadırı. |
| oyster |
i. istiridye. |
| oyster bed |
istiridye yatağı. |
| oz |
kıs. ounce(s). |
| ozone |
i. ozon. |
| ozonosphere |
i. ozonyuvarı. |