|
|
|
| p |
kıs. piano. |
| p |
kıs. page, participle, past, penny, population. |
| P, p |
i. P, İngiliz alfabesinin on altıncı harfi. Mind your p´s and
q´s. Davranışlarına dikkat et. |
| pa |
i., k. dili baba. |
| PA |
kıs. power of attorney. |
| pa |
kıs. per annum. |
| pace |
i. 1. (yürürken atılan) adım. 2. bir adımda alınan yol. 3.
gidiş, yürüyüş. 4. yürüyüş hızı. 5. hız, tempo, gidiş. f. 1.
adımlamak. 2. bir aşağı bir yukarı yürümek/dolaşmak, volta atmak;
-i arşınlamak. 3. (yarışçının) hızını ayarlamak. |
| pace back and forth/pace up and down |
bir aşağı bir yukarı yürümek/dolaşmak, volta
atmak. |
| pacemaker |
i. 1. örnek alınan kimse. 2. (geçici) kalp pili, kalbin atış
hızını ayarlayan aygıt. |
| Pacific |
i. |
| pacific |
s. 1. uzlaştırıcı, barıştırıcı. 2. sakin. |
| pacification |
i. 1. barışı sağlama. 2. of (karışıklıklara sahne olan bir
yerde) asayişi sağlama. 3. kontrol altına alma. 4. barıştırma,
uzlaştırma; barışma, uzlaşma. |
| pacifier |
i. emzik (kauçuk meme). |
| pacifism |
i. barışseverlik, barışçılık. |
| pacifist |
i. barışçı kimse. |
| pacify |
f. 1. (karışıklıklara sahne olan bir yerde) asayişi sağlamak.
2. barıştırmak, uzlaştırmak. 3. yatıştırmak, sakinleştirmek. |
| pack 1 |
i. 1. bohça, çıkın. 2. denk. 3. (sigara için) paket. 4. sırt
çantası. 5. (köpek veya kurtlardan oluşan) sürü. 6. İng., isk.
deste. 7. tıb. kompres; tampon. |
| pack 2 |
f. 1. -i bohçalamak. 2. -i denk etmek, -i denklemek. 3.
(bavulunu/bavullarını) hazırlamak; eşyaları taşınmaya hazır bir
duruma getirmek; (bavulu) hazırlamak; -i bavuluna koymak. 4. -i
ambalajlamak, -i ambalaj yapmak; -i paketlemek. 5. -i tıka
basa/hıncahınç doldurmak. 6. (silah) taşımak. |
| pack a wallop |
argo bomba gibi patlamak. |
| pack a wallop |
k. dili çok etkili olmak. |
| pack animal |
yük hayvanı. |
| pack off |
göndermek, defetmek, kovmak. |
| pack up |
1. -i bavula/sandığa koymak. 2. (makine)
durmak. |
| package |
i. 1. paket. 2. bohça. 3. ambalaj. |
| package deal |
tic. paket teklif. |
| package store |
içki dükkânı. |
| package tour |
paket tur, grup turu. |
| packed |
s. 1. paketlenmiş. 2. ağzına kadar dolu. |
| packed like sardines |
sardalye gibi istif edilmiş. |
| packer |
i. ambalajcı; paketçi. |
| packet |
i. 1. paket. 2. bohça, çıkın. |
| packhorse |
i. yük beygiri. |
| packing |
i. 1. ambalajlama; paketleme, paket etme. 2. ambalaj. 3.
salmastra, tıkaç, conta. |
| packing box/case |
eşya sandığı. |
| packinghouse |
i. büyük mezbaha. |
| packsaddle |
i. semer. |
| pact |
i. pakt, antlaşma; sözleşme. |
| pad 1 |
i. 1. yumuşak bir maddeden yapılmış koruyucu şey: kneepad
dizlik. saddle pad semer yastığı. desk pad sumen. 2. bloknot, kâğıt
destesi. 3. bazı hayvanların yumuşak tabanı. f. (--ded, --ding) 1.
(yumuşak bir madde ile) doldurmak. 2. (konuşma, yazı v.b.´ni)
şişirmek. |
| pad 2 |
f. (--ded, --ding) sessizce yürümek. |
| padding |
i. 1. dolgu maddesi. 2. vatka. 3. fodra. 4. abartma. |
| paddle 1 |
i. 1. (kanoya ait) kürek. 2. (masatenisi için) raket. 3.
(çocukları dövmek için kullanılan ucu yassı ve yayvan) sopa. 4.
tokaç. f. 1. kürekle (kanoyu) ileri/geri götürmek; kürekle kanoyu
ileri/geri götürmek. 2. (çocuğa) dayak atmak. |
| paddle 2 |
f. 1. sığ suda gezinmek. 2. suda oynamak. 3. (çocuk/ihtiyar)
sendeleyerek yürümek. |
| paddle steamer |
yandan çarklı vapur; kıçtan çarklı vapur. |
| paddle wheel |
vapur çarkı, çark. |
| paddle-wheeler |
i. yandan çarklı vapur; kıçtan çarklı vapur. |
| paddock |
i. 1. İng. (atlar için etrafı çevrili, küçük) çayır. 2.
padok. |
| paddy |
i. çeltik tarlası. |
| padishah |
i. padişah. |
| padlock |
i. asma kilit. f. asma kilitle kilitlemek, asma kilit
vurmak. |
| paeony |
i., İng., bot., bak. peony. |
| pagan |
i., s. 1. pagan; putperest. 2. dinsiz. |
| paganism |
i. 1. paganizm; putperestlik. 2. dinsizlik. |
| page 1 |
i. sayfa. f. (bir yazının) sayfalarını numaralamak. |
| page 2 |
i. 1. (otelde) komi. 2. içoğlanı. 3. uşak. f. hoparlör ile
çağırmak. |
| page through |
sayfalarını çevirmek; sayfalarını çevirip göz atmak. |
| pageant |
i. 1. törensel oyun. 2. geçit töreni. |
| pageantry |
i. şatafat, tantana, debdebe. |
| paginate |
f. (bir yazının) sayfalarını numaralamak. |
| pagination |
i. (bir yazının) sayfalarını numaralama. |
| paid |
f., bak. pay. |
| pail |
i. kova. |
| pailful |
i. bir kova dolusu. |
| pain |
i. 1. ağrı, acı, sızı. 2. acı, ıstırap. 3. dert, keder. 4. çoğ.
özen, ihtimam, itina. 5. çoğ. doğum sancıları. f. 1. canını yakmak,
eziyet etmek. 2. üzmek. |
| pain in the neck |
baş belası. |
| painful |
s. 1. ağrılı. 2. zahmetli, güç. 3. acıklı, üzücü. |
| painkiller |
i., k. dili ağrı kesici ilaç, ağrı kesici. |
| painless |
s. 1. acısız, ağrısız. 2. zahmetsiz. |
| painstaking |
s. 1. titiz, özenli, itinalı. 2. özen/itina isteyen (iş). |
| paint |
i. 1. boya. 2. allık. 3. makyaj. f. 1. -i boyamak. 2. (boyayla)
-in resmini/portresini yapmak. 3. -i tasvir etmek, -i betimlemek,
-i resmetmek. 4. makyaj yapmak. |
| paintbox |
i. boya kutusu. |
| paintbrush |
i. boya fırçası. |
| painter |
i. 1. boyacı, badanacı. 2. ressam. |
| painting |
i. 1. resim, tablo. 2. boyacılık, badanacılık. 3. ressamlık. 4.
resim sanatı. |
| pair |
i. (çoğ. --s) çift. f. çiftleştirmek, eşleştirmek. |
| pair of compasses |
pergel. |
| pair of compasses |
pergel. |
| pair of pajamas |
pijama. |
| pair of pants |
pantolon. |
| pair of scissors |
makas. |
| pair of trousers |
pantolon. |
| pair of trousers |
pantolon. |
| pair off |
eşleşmek; eşleştirmek. |
| pajamas |
i. pijama. |
| Pakistan |
i. Pakistan. |
| Pakistani |
i. Pakistanlı. s. 1. Pakistan, Pakistan´a özgü. 2.
Pakistanlı. |
| pal |
i., k. dili arkadaş, dost. |
| palace |
i. saray. |
| palatable |
s. 1. lezzetli. 2. yenilebilir, yenebilir. 3. içilebilir. 4.
hoşa giden, hoş. |
| palate |
i. 1. damak. 2. tat alma duyusu. 3. (for) damak zevki. |
| palatial |
s. saray gibi. |
| palaver |
i. 1. boş laf, palavra. 2. pohpohlama. f. 1. boş laf etmek,
palavra atmak. 2. pohpohlamak. |
| pale 1 |
i. 1. kazık. 2. (tahta) parmaklık çubuğu. 3. sınır,
limit. |
| pale 2 |
s. 1. soluk, solgun, renksiz. 2. açık, uçuk (renk). 3. donuk.
f. beti benzi atmak, sararmak; sarartmak. |
| paleness |
i. 1. solgunluk. 2. (renkte) açıklık, uçukluk. 3.
donukluk. |
| paleography |
i. paleografi. |
| paleontologist |
i. paleontolojist, taşılbilimci. |
| paleontology |
i. paleontoloji, taşılbilim. |
| Palestine |
i. Filistin. |
| Palestinian |
i. Filistinli. s. 1. Filistin, Filistin´e özgü. 2.
Filistinli. |
| palette |
i. 1. (boya için) palet. 2. palet, bir ressama özgü
renkler. |
| paling |
i. 1. çit yapmaya özgü kazık. 2. (tahta) parmaklık çubuğu. 3.
kazık çit, çit. |
| palisade |
i. 1. savunmada kullanılan ve sivri kazıklardan yapılmış çit;
kazık çit; kazık duvar. 2. çoğ. (ırmak boyunca uzanan) kayalık
uçurum dizisi. f. etrafına sivri kazıklar dikerek çit
çevirmek. |
| pall |
i. 1. (siyah çuha veya kadifeden) tabut örtüsü. 2. örtü,
tabaka: A pall of thick mist covered the city. Kenti koyu bir sis
tabakası örtmüştü. |
| pallet |
i. 1. çömlekçi spatulası. 2. (yük kaldırmada/taşımada
kullanılan) palet. |
| palliate |
f. 1. (hastalık, zorluk v.b.´ni) hafifletmek. 2. (kabahat,
hakaret v.b.´ni) önemsizmiş gibi göstermek. |
| pallid |
s. solgun, soluk. |
| pallor |
i. solgunluk, beniz sarılığı. |
| palm |
i. 1. avuç içi, aya. 2. palmiye. 3. hurma ağacı. f. avuç içinde
saklamak. |
| palm branch |
zafer simgesi olan hurma dalı. |
| palm oil |
hurma yağı. |
| palm s.t. off on s.o. |
birine bir şeyi hile ile kabul ettirmek. |
| Palm Sunday |
paskalyadan önceki pazar günü. |
| palmetto |
i. (çoğ. --s/ --es) bot. sabal. |
| palmist |
i. el falına bakan kimse. |
| palmistry |
i. el falı. |
| palpable |
s. 1. hissedilir, dokunulabilir. 2. aşikâr, açık. |
| palpably |
z. 1. el ile hissedilerek. 2. aşikâr olarak, açıkça. |
| palpitate |
f. (kalp) hızlı atmak, çarpmak. |
| palpitation |
i. çarpıntı. |
| palsy |
i. 1. inme, felç, nüzul. 2. titreme, sürekli titremeye yol açan
hastalık. f. felce uğratmak. |
| paltriness |
i. değersizlik, önemsizlik. |
| paltry |
s. 1. çok az, cüzi (Küçümseme belirtir.). 2. değersiz,
önemsiz. |
| pampa |
i. pampa. |
| pampas grass |
bot. pampaotu, tüykamışı. |
| pamper |
f. 1. -in ihtiyaçlarını karşılarken aşırıya kaçmak, şımartmak:
Don´t pamper him! Onu şımartma! 2. pohpohlamak. |
| pamphlet |
i. broşür, risale. |
| pan |
i. 1. tepsi. 2. tava. 3. kefe, terazi gözü. f. (--ned, --ning)
1. toprağı yıkayarak altın çıkarmak. 2. k. dili hakkında olumsuz
eleştiri yazmak. |
| pan- |
önek bütün, tüm. |
| pan holder |
İng. tutacak; fırın eldiveni. |
| pan out |
k. dili 1. sonuç vermek. 2. başarıya ulaşmak. |
| panacea |
i. her derde deva. |
| Panama |
i. Panama. |
| Panamanian |
i. Panamalı. s. 1. Panama, Panama´ya özgü. 2. Panamalı. |
| pancake |
i. krep; gözleme. |
| pancreas |
i., anat. pankreas. |
| panda |
i., zool. panda. |
| pandemonium |
i. kıyamet, kargaşa, velvele. |
| pander |
i. pezevenk. f. 1. to (çıkar amacıyla) (birinin olumsuz bir
eğilimini) tatmin etmeye çalışmak: He is pandering to their
reactionary tendencies. Onların gerici eğilimlerini tatmin etmeye
çalışıyor. 2. pezevenklik etmek. |
| panderer |
i. pezevenk. |
| pane |
i. pencere camı. |
| panegyric |
i. birini/bir şeyi göklere çıkaran yazı/söylev, övgü. |
| panel |
i. 1. mim. panel. 2. kapı aynası. 3. pano, duvar panosu. 4.
(göstergelerin bulunduğu) pano. 5. (dinleyiciler önünde belirli bir
konuyu tartışmak için seçilen) tartışmacı grubu. 6. jüri heyetinin
isim listesi. 7. jüri heyeti. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. mim.
panellerle kaplamak. 2. panolarla süslemek. |
| panel discussion |
(dinleyiciler önünde yapılan) panel. |
| pang |
i. ani ve şiddetli ağrı, sancı, spazm. |
| panhandle |
i. 1. tava sapı. 2. ileri doğru uzanan dar kara parçası. f., k.
dili dilenmek. |
| panic |
i. panik, ürkü. f. (--ked, --king) paniğe kapılmak; paniğe
kaptırmak. |
| panicky |
s. 1. paniğe kapılmış. 2. kolayca paniğe kapılan. |
| panic-stricken |
s. paniğe kapılmış. |
| Panjab |
i. |
| Panjabi |
i. 1. Pencapça. 2. Pencaplı. s. 1. Pencapça. 2. Pencap,
Pencap´a özgü. 3. Pencaplı. |
| panorama |
i. panorama. |
| panoramic |
s. panoramik. |
| pansy |
i., bot. hercaimenekşe, alacamenekşe, Viola tricolor
hortensis. |
| pant |
f. 1. nefes nefese kalmak, solumak. 2. after/for -e can atmak,
-e içi gitmek, ... için yanıp tutuşmak. 3. (kalp) şiddetle çarpmak,
hızla atmak. |
| pantechnicon |
i. (taşınırken kullanılan büyük) kamyon. |
| pantheism |
i. panteizm, tümtanrıcılık, kamutanrıcılık. |
| pantheist |
i. panteist, tümtanrıcı, kamutanrıcı. |
| panther |
i., zool. 1. panter, pars, leopar. 2. puma,
yenidünyaaslanı. |
| panties |
i., çoğ. kadın külotu. |
| pantograph |
i. pantograf, leylekgagası. |
| pantomime |
i. pantomim. f. pantomim oynamak. |
| pantry |
i. kiler. |
| pants |
i., çoğ. 1. pantolon. 2. İng. külot, don. |
| pantyhose |
i. külotlu çorap. |
| pantywaist |
i. 1. pantolonu ve bluzu birbirine düğmelenen çocuk tulumu. 2.
argo kadınsı adam, efemine erkek. |
| pap |
i. lapa; papara; mama. |
| papa |
i. (özellikle çocuk dilinde) baba. |
| papacy |
i. papalık. |
| papal |
s. papaya/papalığa ait. |
| papaw |
i. 1. şişeağacının meyvesi. 2. şişeağacı. 3. kavunağacının
meyvesi. 4. kavunağacı. |
| papaya |
i. 1. kavunağacının meyvesi. 2. kavunağacı. |
| paper |
i. 1. kâğıt. 2. gazete. 3. kâğıt, yazılı kâğıt. 4. herhangi bir
yazı, tez, bildiri, tebliğ. 5. duvar kâğıdı. 6. yazılı ödev. 7.
sınav kâğıdı. 8. mal. değerli kâğıt. 9. çoğ. bir kimsenin toplu
mektup, günce ve diğer yazıları. 10. çoğ. kimlik. s. 1. kâğıt,
kâğıttan yapılmış. 2. kâğıt üzerinde kalan. f. 1. üzerine kâğıt
kaplamak, kâğıtlamak; kâğıt yapıştırmak. 2. duvar kâğıdı ile
kaplamak. |
| paper clip |
ataş. |
| paper clip |
ataş, kâğıt maşası. |
| paper credit |
vadeli senet ile kredi. |
| paper mill |
kâğıt fabrikası. |
| paper money |
kâğıt para, banknot. |
| paper mulberry |
kâğıtdutu, kâğıtağacı. |
| paper profits |
kâğıt üzerindeki kâr. |
| paper tiger |
güçlüymüş gibi görünen ama aslında zayıf
kimse/kuruluş/ülke. |
| paperback |
s., i. karton kapaklı, ciltsiz (kitap). |
| paper-bag |
i. kesekâğıdı. |
| paperhanger |
i. duvar kâğıdı yapıştıran kimse. |
| paperknife |
i., İng. kitap açacağı; mektup açacağı. |
| paper-mâché |
i., bak. papier-mâché. |
| paperweight |
i. prespapye. |
| papier-mâché |
i. ezilmiş kâğıt, tutkal v.b.´nden oluşan ve kalıplara
dökülerek çeşitli eşya yapılan madde, kâğıt ezmesi;
kartonpiyer. |
| papist |
i., aşağ. Katolik. |
| papoose |
i. (Kızılderili) bebek. |
| pappy |
i., k. dili baba. |
| paprika |
i. tatlı bir tür kırmızı biberin tozuyla yapılan baharat. |
| Papua |
i. Papua. |
| Papua New Guinea |
Papua-Yeni Gine. |
| Papuan |
i. Papualı. s. 1. Papua, Papua´ya özgü. 2. Papualı. |
| papyrus |
çoğ. --es (pıpay´rısîz)/pa.py.ri (pıpay´ri) i. papirüs. |
| par |
i. |
| par value |
tic. yazılı değer, saymaca değer. |
| parable |
i. içinde gerçek payı olan kısa alegorik hikâye, mesel. |
| parabola |
i., geom. parabol. |
| parabolic |
s. 1. alegorik. 2. geom. parabolik. |
| parabolical |
s., bak. parabolic. |
| paraboloid |
i., geom. paraboloit. |
| parachute |
i. paraşüt. f. 1. paraşütle atlamak. 2. paraşütle
indirmek. |
| parachutist |
i. paraşütçü. |
| parade |
i. 1. geçit töreni, alay. 2. gösteriş. 3. gezinti yeri, gezi.
f. 1. geçit töreni yapmak. 2. belirli bir sıra halinde/belirli bir
düzen içinde geçmek. 3. (around) dolaşmak. 4. teşhir etmek,
sergilemek, ilan etmek, -in reklamını yapmak. |
| parade ground |
ask. merasim alanı. |
| paradigm |
i. 1. örnek, numune. 2. dilb. çekim örneği. 3. paradigma,
dizi. |
| paradise |
i. cennet. |
| paradox |
i. paradoks. |
| paradoxical |
s. paradoksal. |
| paradoxically |
z. paradoksal olarak. |
| paraffin |
i. 1. parafin mumu, petrol mumu. 2. İng. gazyağı, gaz. 3. kim.
parafin. |
| paraffin wax |
parafin mumu. |
| paragon |
i. mükemmel olduğu kabul edilen örnek, numune. |
| paragraph |
i. 1. paragraf. 2. huk. paragraf, fıkra; bent, madde. |
| Paraguay |
i. Paraguay. |
| Paraguayan |
i. Paraguaylı. s. 1. Paraguay, Paraguay´a özgü. 2.
Paraguaylı. |
| Paraguayan tea |
Paraguay çayı, mate. |
| parakeet |
i. muhabbetkuşu. |
| parallax |
i. paralaks, ıraklık açısı. |
| parallel |
s. 1. paralel, koşut. 2. aynı, benzer. 3. aynı doğrultuda olan.
f. 1. paralel olmak. 2. paralel olarak koymak. 3. -e benzetmek, ile
karşılaştırmak. |
| parallel bars |
spor paralel bar, paralel. |
| parallel port |
bilg. paralel kapı, paralel port. |
| parallelepiped |
i., geom. paralelyüz. |
| parallelogram |
i., geom. paralelkenar. |
| paralyse |
f., İng., bak. paralyze. |
| paralysis |
i. felç, inme. |
| paralytic |
s. felçli, inmeli. i. felçli kimse. |
| paralyze |
f. 1. felç etmek; kötürüm etmek. 2. felce uğratmak. |
| parameter |
i. parametre. |
| paramount |
s. 1. üstün, en önemli, başlıca. 2. rütbece üstün
olan. |
| paranoia |
i. paranoya. |
| paranoiac |
s., i. paranoyak. |
| paranoid |
s., i. paranoit. |
| parapet |
i. 1. siper. 2. korkuluk, korkuluk duvarı, parapet. 3.
parmaklık. |
| paraphasia |
i., tıb. söz karışıklığı, kelime karışıklığı, parafazi. |
| paraphernalia |
i., çoğ. 1. kişisel eşyalar. 2. donatı, teçhizat. |
| paraphrase |
i. başka sözcüklerle anlatma. f. başka sözcüklerle
anlatmak. |
| parapsychology |
i. parapsikoloji, ruhbilim ötesi. |
| parasite |
i. asalak, parazit. |
| parasitic |
s. 1. asalak, parazit. 2. asalaksal. |
| parasitical |
s., bak. parasitic. |
| parasitology |
i. asalakbilim, parazitoloji. |
| parasol |
i. güneş şemsiyesi. |
| paratrooper |
i. paraşütçü asker. |
| paratroops |
i., çoğ., ask. paraşüt birlikleri. |
| paratyphoid |
i., tıb. paratifo. |
| parboil |
f. yarı kaynatmak. |
| parcel |
i. 1. paket. 2. bohça, çıkın. 3. parsel. f. 1. out -i
parsellemek. 2. out -i eşit kısımlara ayırıp dağıtmak, -i
üleştirmek. 3. up -i paketlemek. |
| parch |
f. kavurmak, yakmak. |
| parchment |
i. 1. parşömen, tirşe. 2. parşömen kâğıdı. |
| pardon |
f. affetmek, bağışlamak. i. af, bağışlama. |
| Pardon me. |
Pardon. |
| pardonable |
s. affedilebilir, bağışlanabilir. |
| pare |
f. 1. (kabuğunu) soymak. 2. (tırnak, peynir kabuğu v.b.´ni)
kesmek. 3. down azaltmak, kısmak. |
| parenchyma |
i., biyol. özekdoku, parenkima. |
| parent |
i. 1. anne/baba. 2. ata, cet. 3. çoğ. ana baba, ebeveyn: My
parents and your parents are old friends. Bizim ana babalarımız
eski dost. the parents of the children çocukların ana
babaları. |
| parentage |
i. 1. ana babalık. 2. soy, nesil. |
| parental |
s. ana babaya ait. |
| parenthesis |
çoğ. pa.ren.the.ses (pıren´thısiz) i. parantez, ayraç. put s.t.
in parentheses bir şeyi parantez içine almak. |
| parenthetical |
s. parantez içi. |
| pariah |
i. 1. parya. 2. toplum dışı bırakılmış kimse. |
| paring |
i. 1. kabuk, soyuntu. 2. kabuğunu soyma. |
| parish |
i., Hrist. 1. (bir kilise ve papazının sorumlu olduğu)
mahalle/semt. 2. bu mahallede/semtte oturanlar. |
| parishioner |
i. parish´te oturan kimse. |
| parity |
i. 1. eşitlik. 2. tic. parite. |
| park |
i. park. f. park etmek. |
| parka |
i. parka. |
| parking lot |
park yeri, otopark. |
| parking meter |
park saati. |
| parkway |
i. bulvar. |
| parl |
kıs. parliament, parliamentary. |
| parlance |
i. 1. deyiş, dil. 2. deyim. |
| parlay |
f. (kazanılan parayı) bir sonraki yarışa yatırmak. |
| parlay one thing into another |
bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek: She parlayed that idea
into a fortune. O fikirden bir servet yarattı. |
| parley |
i. görüşme, müzakere. f. 1. with ile görüşmek, ile müzakere
yapmak. 2. barış görüşmeleri yapmak. |
| parliament |
i. parlamento. |
| parliamentarian |
i. parlamenter. |
| parliamentarianism |
i., bak. parliamentarism. |
| parliamentarism |
i. parlamentarizm. |
| parliamentary |
s. parlamentoya ait. |
| parliamentary procedure |
parlamento usulleri. |
| parlor |
i. oturma odası, salon. |
| parlour |
i., İng., bak. parlor. |
| Parmesan |
i. |
| Parmesan cheese |
parmıcan. |
| parochial |
s. 1. (bir kilise ve papazının sorumlu olduğu) mahalleye/semte
ait. 2. dar görüşlü; dar (görüş). |
| parochial school |
dini bir kuruluşun/grubun yönetimindeki özel okul. |
| parochial school |
dini bir kuruluş veya grubun yönetimindeki özel okul. |
| parody |
i. 1. parodi. 2. gülünç bir taklit. f. 1. parodisini yazmak. 2.
gülünç bir taklidini yapmak. |
| parole |
i. şartlı tahliye. f. (mahkûmu) şartlı olarak serbest
bırakmak. |
| parquet |
i. parke. f. parke döşemek. |
| parrot |
i. papağan. f. papağan gibi tekrarlamak. |
| parry |
f. 1. (darbeyi) bertaraf etmek. 2. kaçamak cevap vermek. |
| parsimonious |
s. cimri, pinti, hasis, eli sıkı. |
| parsimony |
i. cimrilik, pintilik, hasislik. |
| parsley |
i. maydanoz. |
| parsnip |
i. yabanhavucu, yabanihavuç, karakavza. |
| parson |
i. papaz. |
| parsonage |
i. papaz evi. |
| part |
kıs. participle, particular. |
| part 1 |
i. 1. parça, bölüm, kısım. 2. hisse, pay. 3. rol. 4. görev. 5.
semt, taraf. 6. saç ayrımı. 7. katkı. z. kısmen. |
| part 2 |
f. 1. parçalamak, ayırmak; bölmek. 2. parçalanmak, ayrılmak;
bölünmek. |
| part company |
1. birbirinden ayrılmak. 2. with ile ilişkisini
kesmek. |
| part company with |
-den ayrılmak. |
| part from |
-den ayrılmak. |
| part owner |
hissedar. |
| part with |
-i bırakmak. |
| partake |
f. (par.took, par.tak.en) 1. in -e katılmak. 2.
paylaşmak. |
| partake of |
1. -i yemek; -i içmek. 2. -in niteliğinde olmak, -i
andırmak. |
| parthenogenesis |
i., biyol. kendiliğinden türeme/üreme, partenogenez. |
| partial |
s. 1. kısmi; kısmen etkili. 2. taraf tutan, tarafgir. 3. to -e
meyilli. |
| partiality |
i. 1. taraf tutma, tarafgirlik. 2. tarafgirlikten ileri gelen
haksızlık. 3. yeğleme. 4. düşkünlük, özel sevgi. |
| partially |
z. 1. kısmen. 2. tarafgirlikle, bir tarafı tutarak. |
| participant |
i. katılan, iştirakçi. s. paylaşan, katılan. |
| participate |
f. in -e katılmak. |
| participation |
i. 1. katılma. 2. ortaklık. |
| participle |
i., dilb. sıfat -fiil, sıfat-eylem, ortaç, partisip. |
| particle |
i. 1. zerre, parçacık, partikül. 2. dilb. edat; ek, takı. |
| particular |
s. 1. özel, -e özgü: his particular style onun üslubu. 2.
özel, değışik, farklı. 3. özel; dikkate değer; istisnai. 4. titiz,
meraklı. i. 1. madde, husus. 2. çoğ. ayrıntılar. |
| particular to |
-e özgü. |
| particularly |
z. özellikle. |
| parting |
i. 1. ayrılma. 2. veda. s. ayrılırken yapılan. |
| parting of the ways |
ayrılma noktası; yol ayrımı. |
| parting shot |
giderayak atılan taş (söz). |
| parting shot |
giderayak söylenen iğneli laf, son taş. |
| partisan |
i. 1. partizan, tarafgir. 2. ask. gerillacı, partizan. s.
partizan. |
| partisanship |
i. partizanlık. |
| partition |
i. 1. bölme; bölünme. 2. bölme, perde. 3. bilg. bölüntü. 4.
müz. partisyon. f. 1. bölmek, ayırmak. 2. bilg. bölüntülemek. |
| partitur |
i., müz. partisyon. |
| partitura |
i., müz., bak. partitur. |
| partizan |
i., s., bak. partisan. |
| partizanship |
i., bak. partisanship. |
| partly |
z. kısmen, bir dereceye kadar. |
| partner |
i. 1. ortak; arkadaş. 2. eş, partner. 3. dans arkadaşı,
kavalye/dam. |
| partnership |
i. ortaklık. |
| partridge |
i., zool. keklik. |
| parts of speech |
dilb. sözbölükleri. |
| part-time |
s. parttaym. |
| parturition |
i. doğurma. |
| party |
i. 1. parti, eğlence. 2. pol. parti. 3. grup, takım. 4. huk.
taraf. 5. katılan. 6. k. dili kişi, şahıs. |
| party line |
partinin/grubun benimsediği fikirler. |
| party organ |
parti organı. |
| pasha |
i. paşa. |
| Pashto |
i., s. Peştuca, Afganca. |
| Pashtu |
i., s., bak. Pashto. |
| pass 1 |
i. 1. geçiş, geçme. 2. paso, şebeke. 3. sınavda geçme. 4.
boğaz, geçit. 5. ask. hatlardan geçme izni. 6. durum, hal. 7. spor
pas. |
| pass 2 |
f. 1. geçmek; geçirmek: When the car passed us we were doing
one hundred and eighty kilometers an hour. Araba bizi geçtiğinde
biz saatte yüz seksen kilometre yapıyorduk. We passed through
Germany on our way to France. Fransa´ya giderken Almanya´dan
geçtik. Time passes quickly when you´re having fun. Eğlenceli
saatler çabuk geçer. 2. ileri gitmek, aşmak. 3. onaylamak;
onaylattırmak: When will the Grand National Assembly pass this new
tax law? Büyük Millet Meclisi bu yeni vergi yasasını ne zaman
onaylayacak? 4. sınavda geçmek. 5. (birine) (sahte para,
karşılıksız çek) vermek. 6. bitmek, sona ermek, geçmek: You should
stay inside until the storm passes. Fırtına geçene kadar içeride
kalmalısın. 7. to -e miras kalmak. 8. spor pas vermek; paslaşmak.
9. briç “pas” demek. 10. sırasını atlatmak. 11. vermek, uzatmak:
Would you please pass the salt? Tuzu verir misiniz
lütfen? |
| pass an examination |
sınavı geçmek, imtihanı vermek. |
| pass away |
1. ölmek. 2. sona ermek. |
| pass by |
yanından geçmek. |
| pass for |
... gözüyle bakılmak, ... diye kabul edilmek. |
| pass in review |
geçit töreni yapmak. |
| pass judgment |
huk. hüküm vermek. |
| pass judgment |
1. huk. hüküm vermek. 2. on ... hakkında yargıya
varmak. |
| pass muster |
k. dili (yapılmış bir iş) istenildiği gibi olmak: This won´t
pass muster. Olmamış bu. |
| pass muster |
yeterli olmak, geçmek. |
| pass o.s. off as |
... diye geçinmek, kendini ... diye satmak. |
| pass on |
1. vefat etmek. 2. to (başka bir konuya)
geçmek. |
| pass out |
1. bayılmak, kendinden geçmek. 2. dağıtmak. |
| pass over |
1. atlayıp geçmek, üstünden geçmek. 2. öbür tarafa
geçmek. 3. ihmal etmek, görmemek. 4. göz yummak. |
| pass s.t. on to |
bir şeyi (başkasına) vermek/geçirmek. |
| pass the ball (to) |
spor (-e) pas vermek. |
| pass the buck |
sorumluluğu başkasına yüklemek. |
| pass the buck |
sorumluluğu başkasının üzerine atmak. |
| pass the hat |
parsa toplamak. |
| pass the hat |
yardım toplamak. |
| pass the time |
vakit geçirmek. |
| pass the time of day |
1. muhabbet/hasbıhal etmek. 2. selamlaşıp hoşbeş
etmek. |
| pass through |
1. içinden geçmek. 2. nüfuz etmek. |
| pass through one´s mind |
aklından geçmek. |
| pass up |
k. dili yararlanmamak, fırsatı kaçırmak. |
| passable |
s. 1. geçirilebilir, geçer. 2. kabul edilir, geçerli. 3. geçit
verir (yol). |
| passage |
i. 1. geçme, gitme. 2. yol; boğaz, geçit. 3. pasaj. 4.
yolculuk. 5. koridor, dehliz. 6. metin parçası, parça, pasaj. 7.
(tasarı) kabul edilip yürürlüğe girme. |
| passageway |
i. pasaj, geçit. |
| passbook |
i. hesap cüzdanı. |
| passenger |
i. yolcu. |
| passe-partout |
çoğ. --s (päspırtuz´, paspartuz´) i. paspartu. |
| passerby |
çoğ. pass.ers.by (päs´ırzbay) i. yoldan geçen kimse. |
| passing |
s. geçen: I heard the sound of a passing train. Geçen bir
trenin sesini duydum. It was but a passing fancy. Gelip geçici bir
hayalden başka bir şey değildi. i. 1. geçme. 2. vefat. |
| passing grade |
geçer not. |
| passion |
i. 1. güçlü duygu; tutku; hırs. 2. sevda, aşk. 3. şehvet. 4.
hiddet, öfke. |
| passionate |
s. 1. aşırı tutkulu. 2. heyecanlı, hararetli, ateşli. 3. çabuk
öfkelenen, hiddetli. |
| passionately |
z. 1. tutkuyla. 2. hararetle. |
| passionflower |
i., bot. çarkıfelek, fırıldakçiçeği. |
| passionless |
s. tutkusuz, ruhsuz. |
| passive |
s. 1. pasif, eylemsiz, edilgin. 2. dilb. edilgen. |
| passive resistance |
pasif direniş, eylemsiz direniş. |
| passive resistance |
pasif direniş. |
| passively |
z. pasif olarak. |
| passiveness |
i. pasiflik, edilginlik. |
| passivity |
i. pasiflik, edilginlik. |
| passport |
i. pasaport. |
| password |
i. parola. |
| past |
s. geçmiş, geçen, olmuş, sabık. i. 1. geçmiş, mazi. 2. bir
kimsenin geçmişi. 3. dilb. geçmiş zaman kipi. z. geçerek. edat 1.
-den daha ötede/öteye. 2. ötesinde. |
| past participle |
geçmiş zaman sıfat-fiili. |
| past perfect tense |
dilb. -miş´li geçmiş zaman. |
| pasta |
i. makarna. |
| paste |
i. 1. beyaz tutkal. 2. kola. 3. macun. 4. lapa, ezme. f. 1.
(tutkalla) yapıştırmak. 2. argo yumruk atmak. |
| pasteboard |
i. mukavva. s. mukavva, mukavvadan yapılmış. |
| pastel |
i. 1. pastel boya. 2. pastel resim. |
| pasteurisation |
i., İng., bak. pasteurization. |
| pasteurise |
f., İng., bak. pasteurize. |
| pasteurization |
i. pastörizasyon. |
| pasteurize |
f. pastörize etmek. |
| pasteurized milk |
pastörize süt. |
| pastille |
i., tıb. pastil. |
| pastime |
i. eğlence. |
| pastor |
i. (Protestanlıkta) papaz. |
| pastoral |
s. 1. pastoral, çobanlara/kır hayatına ait. 2. papazlığa ait.
i., edeb. pastoral. |
| pastorale |
i., müz. pastoral. |
| pastrami |
i. sığır pastırması. |
| pastry |
i. 1. hamur; yufka. 2. hamur tatlısı/tatlıları. |
| pastry shop |
pastane. |
| pasturage |
i. otlak, mera. |
| pasture |
i. otlak, mera. f. otlamak; otlatmak. |
| pasty |
s. 1. hamur gibi, macun kıvamında. 2. solgun. |
| pat 1 |
f. (--ted, --ting) (takdir/sevgi belirtisi olarak) elle
hafifçe/yumuşakça vurmak; okşamak, sıvazlamak. i. (takdir/sevgi
belirtisi olarak) elle hafifçe/yumuşakça vurma; okşama,
sıvazlama. |
| pat 2 |
s. basmakalıp: a pat answer basmakalıp bir cevap. |
| pat on the back |
tebrik etmek. |
| patch |
i. 1. yama. 2. benek. 3. toprak parçası. f. 1. yamamak,
yamalamak, yama vurmak. 2. eğreti bir şekilde tamir
etmek. |
| patch s.o. up |
birinin yaralarını tedavi etmek. |
| patch s.t. up/together |
bir şeyi eğreti bir şekilde tamir etmek. |
| patch things up |
aradaki anlaşmazlığı gidermek. |
| patchwork |
i. 1. kumaş artıklarından dikilmiş yorgan. 2. uydurma iş. 3.
yama işi. |
| pate |
i., alay baş, kafa. |
| patent 1 |
i. 1. patent, imtiyaz. 2. imtiyazlı arazi. s. patentli. f.
patentini almak. |
| patent 2 |
s. açık, aşikâr, belli. |
| patent leather |
rugan (deri). |
| patent medicine |
hazır ilaç, müstahzar. |
| patent medicine |
hazır ilaç, müstahzar. |
| patent rights |
patent hakkı. |
| patentee |
i. patent sahibi. |
| patently |
z. açıkça, aşikâr olarak. |
| paternal |
s. 1. babaya ait. 2. babacan. 3. baba tarafından olan. 4.
babadan kalma. |
| paternalism |
i. (devletin/hükümetin/bir kuruluşun/patronun) kendine bağlı
bireylere karşı babanın çocuğuna davrandığı gibi davranması. |
| paternally |
z. baba gibi. |
| paternity |
i. babalık. |
| paternity suit |
huk. babalık davası. |
| paternity test |
babalık testi. |
| path |
i. 1. yol. 2. patika. |
| path |
kıs. pathological, pathology. |
| pathetic |
s. 1. acıklı, dokunaklı, etkili, patetik. 2. k. dili gülünç:
What you´ve written is so bad it´s pathetic! Yazdıkların o kadar
berbat ki ... gülünç buluyorum! |
| pathfinder |
i. çığır açan kimse, kâşif. |
| pathogen |
i., tıb. patojen mikrop. |
| pathological |
s. patolojik. |
| pathologist |
i. patolog. |
| pathology |
i. patoloji. |
| pathos |
i. acınma duygusu uyandıran nitelik. |
| pathway |
i. yol: the pathway to success başarıya giden yol. |
| patience |
i. 1. sabır, dayanç, tahammül. 2. bot. labada. |
| patience dock |
bot. labada. |
| patient |
s. sabırlı. i. hasta. |
| patiently |
z. sabırla. |
| patio |
i. 1. avlu, hayat. 2. taraça, teras, veranda. |
| Patmian |
i. Patmoslu. s. 1. Patmos, Patmos´a özgü. 2. Patmoslu. |
| Patmos |
i. Patmos. |
| patriarch |
i. 1. aile reisi sayılan adam. 2. yaşlı ve saygıdeğer adam. 3.
patrik. |
| patriarchal |
s. 1. ataerkil, patriarkal, pederşahi. 2. yaşlı ve saygıdeğer
(adam). 3. patriğe ait. |
| patriarchate |
i. 1. patrikhane. 2. patriklik. |
| patriarchy |
i. ataerki, pederşahilik. |
| patrician |
i. en yüksek sınıftan adam, aristokrat. |
| patricide |
i. 1. babayı öldürme. 2. baba katili. |
| patriot |
i. yurtsever, vatansever, ulussever. |
| patriotic |
s. yurtsever, vatansever, ulussever. |
| patriotism |
i. yurtseverlik, vatanseverlik, ulusseverlik. |
| patrol |
i. 1. devriye, karakol. 2. devriye gezme. f. (--led, --ling)
devriye gezmek. |
| patrol car |
devriye arabası. |
| patrolman |
çoğ. pa.trol.men (pıtrol´mîn) i. devriye polis. |
| patron |
i. 1. hami, koruyucu. 2. devamlı müşteri. |
| patronage |
i. koruma, himaye, yardım. |
| patronise |
f., İng., bak. patronize. |
| patronize |
f. 1. korumak, himaye etmek. 2. -in müşterisi olmak, -den
alışveriş etmek. |
| patter 1 |
f. 1. bıcır bıcır konuşmak. 2. durmaksızın ve monoton bir
biçimde konuşmak. |
| patter 2 |
f. pıtırdamak, tıpırdamak. i. pıtırtı, tıpırtı. |
| pattern |
i. 1. örnek, model; patron. 2. biçim düzeni. 3. şablon. f. 1.
modele göre yapmak. 2. şekillerle süslemek. |
| pattern o.s. on/after s.o. |
birini örnek almak. |
| patty |
i. 1. yassı köfte. 2. küçük börek. |
| paucity |
i. azlık, kıtlık, yetersizlik. |
| paunch |
i. (şişman) göbek. |
| paunchy |
s. göbekli. |
| pauper |
i. yoksul, fakir. |
| pauperise |
f., İng., bak. pauperize. |
| pauperize |
f. dilenecek duruma getirmek, dilenci durumuna getirmek. |
| pause |
i. 1. durma; durgu. 2. mola, fasıla, ara. f. 1. durmak,
duraklamak. 2. mola vermek. 3. duraksamak, tereddüt
etmek. |
| pave |
f. (with) (yolu) (asfalt, taş v.b. ile) kaplamak. |
| pave the way for |
-e zemin hazırlamak; -in yolunu açmak. |
| pavement |
i. 1. yol yüzeyi, kaldırım. 2. İng. kaldırım, yaya kaldırımı,
trotuar. |
| pavilion |
i. 1. (parklarda) büyük kameriye. 2. (fuarda) pavyon. 3.
(hastanede) pavyon. |
| paving |
i. 1. yol döşeme. 2. yol yüzeyi, kaldırım. |
| paving stone |
kaldırım taşı. |
| paw |
i. 1. hayvanın pençeli ayağı; pati. 2. k. dili el. f. 1.
(at/boğa) (yeri) eşelemek; eşinmek. 2. (hayvan) patisiyle (bir
yeri) tırmalamak. 3. pençe atmak. 4. k. dili (kadına) el atmak,
(kadını) ellemek. |
| pawn 1 |
i. 1. satranç piyon, piyade, paytak. 2. maşa, kukla, piyon,
alet. |
| pawn 2 |
i. 1. rehin, rehine. 2. rehine koyma. f. 1. rehine koymak. 2.
tehlikeye atmak. |
| pawn broker |
rehin karşılığı borç para veren kimse; tefeci. |
| pawn shop |
tefeci dükkânı. |
| pawn ticket |
rehin makbuzu. |
| pawpaw |
i., bak. papaw. |
| pay |
i. ücret, maaş. f. (paid) 1. (birine) (para, borç v.b.´ni)
ödemek: Haven´t you paid him yet? Parasını daha ödemedin mi? You
have to pay your taxes next month. Gelecek ay vergilerini ödemen
lazım. 2. (hatanın/suçun) bedelini ödemek, cezasını çekmek: You´ll
pay heavily for this. Bunu ağır ödersin. 3. -in yararına olmak: Who
says crime doesn´t pay? Suç işlemenin faydasını kim inkâr edebilir
ki? It´ll pay you to listen to this. Buna kulak asarsan iyi olur.
4. (bir iş) birine para getirmek; (bir işin) maaşı (belirli bir
nitelikte) olmak: This job pays well. Dolgun maaşlı bir iş
bu. |
| pay a compliment |
iltifat etmek, kompliman yapmak. |
| pay a premium for |
-i pahalıya almak. |
| pay a visit to |
-i ziyaret etmek. |
| pay an arm and a leg for |
-e çok pahalıya patlamak: You´ll pay an arm and a leg for it.
Sana çok pahalıya patlayacak. |
| pay as one goes |
peşin parayla alışveriş etmek. |
| pay attention |
dikkat etmek. |
| pay court to |
-e kur yapmak. |
| pay day |
maaş günü. |
| pay dearly for |
pahalıya mal olmak. |
| pay for |
1. -in parasını ödemek; -in masrafını/hesabını
ödemek/çekmek, -in faturasını ödemek. 2. (hatanın/suçun) bedelini
ödemek, cezasını çekmek. |
| pay for itself |
kendi masrafını çıkarmak. |
| pay in advance |
peşin ödemek, teslim almadan önce parasını
ödemek. |
| pay in kind |
ayni olarak ödemek. |
| pay interest |
(hesap, bono v.b.) faiz getirmek. |
| pay lip service to |
-e inanır gibi yapmak. |
| pay off |
1. (borcu) tamamıyla ödemek. 2. k. dili faydalı
olmak. |
| pay one´s dues |
1. aidatını ödemek. 2. argo (stajyerlik/çıraklık
dönemlerine özgü) sıkıcı işler yapmak. 3. argo bir şeyin cezasını
çekmek. |
| pay one´s respects |
1. (to) (-e) ziyarette bulunmak. 2. (-e) saygı
ziyaretinde bulunmak. |
| pay one´s way |
kendi masraflarını kendi ödemek. |
| pay one´s whack |
İng., k. dili payına düşeni ödemek. |
| pay out |
1. (parayı) ödemek. 2. (ip, zincir v.b.´ni) vermek; den. kaloma
etmek. |
| pay phone |
k. dili umumi/ankesörlü telefon. |
| pay regard to |
-i dikkate almak. |
| pay s.o. a call |
birini ziyaret etmek. |
| pay s.o. a compliment |
birine iltifat etmek. |
| pay s.o. a visit |
birini ziyaret etmek. |
| pay s.o. back |
1. birine olan borcu ödemek: I´ll pay you back tomorrow.
Borcumu size yarın ödeyeceğim. 2. (güzel bir şeye karşı) birine
karşılıkta bulunmak: How can I pay you back for such a wonderful
meal? Böyle güzel bir yemeğe karşı size ne yapabilirim? 3. (kötülük
yapan birinden) intikam almak; (kötülük yapan birinin) hakkından
gelmek. |
| pay s.o. off |
1. birine ücretini/maaşını verip işine son vermek. 2.
birine rüşvet vermek. |
| pay s.o.´s way |
birinin masraflarını karşılamak/ödemek. |
| pay station |
bak. pay telephone. |
| pay telephone |
umumi/ankesörlü telefon. |
| pay telephone |
jetonlu telefon. |
| pay the piper |
k. dili yaptığının/yaptıklarının sonuçlarına katlanmak: He did
it, but it´s me who´s going to have to pay the piper. O yaptı,
fakat ceremesini çekecek olan benim. |
| Pay the piper and call the tune. |
Parayı veren düdüğü çalar. |
| pay through the nose |
k. dili -e çok pahalıya patlamak: You´ll pay through the nose.
Sana çok pahalıya patlayacak. |
| pay under protest |
itiraz ederek ödemek. |
| pay up |
(borcunu) ödemek; borcunu ödemek. |
| pay/do obeisance to |
-e saygı göstermek. |
| payable |
s. 1. ödenebilir. 2. ödenmesi gereken, ödenecek. |
| payable at sight |
görüldüğünde ödenecek. |
| payable on demand |
ibrazında ödenecek. |
| payable to bearer |
hamiline ödenecek. |
| payable to cash |
hamiline. |
| payable to order |
emre ödenecek. |
| payday |
i. maaş günü; ödeme günü. |
| payee |
i. alacaklı. |
| paying guest |
pansiyoner. |
| paymaster |
i. mutemet. |
| payment |
i. 1. ödeme. 2. ücret, maaş. 3. taksit. |
| payoff |
i. 1. ücret ödeme. 2. k. dili ödül. 3. k. dili ceza. 4. k. dili
sonuç, netice. 5. çıkış noktası. 6. argo rüşvet. |
| payroll |
i. 1. maaş/ücret bordrosu. 2. maaşların/ücretlerin
toplamı. |
| PC |
kıs. personal computer. |
| pd |
kıs. paid. |
| pea |
i. bezelye. |
| pea green |
bezelye yeşili, açık yeşil. |
| pea soup |
bezelye çorbası. |
| pea souper |
k. dili koyu sis. |
| peace |
i. 1. huzur, sükûn, rahat, asayiş. 2. barış. |
| Peace be with you. |
Selamünaleyküm. |
| peace offering |
barış ve uzlaşma amacıyla verilen hediye. |
| peaceable |
s. 1. barışsever. 2. sakin. |
| peaceful |
s. huzurlu, sakin. |
| peacemaker |
i. barıştırıcı, uzlaştırıcı. |
| peacetime |
i. barış zamanı. |
| peach |
i. şeftali. |
| peach blossom |
şeftali baharı. |
| peach fuzz |
1. şeftalinin üstündeki tüyler. 2. ayva tüyü, insan vücudundaki
ince sarı tüyler. |
| peach Melba |
peşmelba. |
| peach tree |
şeftali ağacı. |
| peacock |
i., zool. tavus. |
| peahen |
i., zool. dişi tavus. |
| peak |
i. 1. tepe, doruk, zirve. 2. (kaskette) siper,
siperlik. |
| peak load |
en büyük yük. |
| peak traffic hours |
trafiğin en sıkışık olduğu saatler. |
| peaked |
s. 1. zayıf, bitkin. 2. tepeli. 3. siperli (kasket). |
| peal |
i. 1. birkaç çanın birlikte/art arda çalınması. 2. yüksek ve
devamlı ses. 3. top/gök gürlemesi gibi ses. f. (çan) çalınmak. |
| peanut |
i. 1. yerfıstığı. 2. çoğ., k. dili önemsiz miktarda
para. |
| peanut brittle |
yerfıstığıyla yapılan bir şekerleme. |
| peanut butter |
yerfıstığı ezmesi, fıstık ezmesi. |
| peanut gallery |
k. dili (tiyatrodaki) en üst balkon. |
| pear |
i. armut. |
| pearl |
i., s. inci. |
| pearl onion |
çok ufak arpacıksoğanı. |
| peasant |
i. 1. köylü. 2. k. dili köylü, çemiş. |
| peasantry |
i. köylüler, köylü sınıfı. |
| peat |
i. turba. |
| peat bog |
turbalık, turba bataklığı. |
| pebble |
i. çakıl taşı, çakıl. |
| pebbly |
s. çakıllı. |
| pêche melba |
peşmelba. |
| peck 1 |
i. 1. hacim ölçüsü birimi (0,009 metre küp). 2. büyük bir
miktar. |
| peck 2 |
f. 1. gagalamak. 2. gaga ile toplamak. i. gagalama. |
| peck at |
kuş gibi az yemek. |
| pectin |
i. pektin. |
| pectoral |
s. göğüs boşluğuna ait; göğse ait, pektoral. |
| pectoral fin |
göğüs yüzgeci. |
| pectoral muscle |
göğüs kası. |
| peculiar |
s. 1. to -e özgü: a disease peculiar to children çocuklara özgü
bir hastalık. 2. özel: a peculiar circumstance özel bir durum. 3.
acayip, garip, tuhaf. |
| peculiarity |
i. 1. özellik. 2. acayiplik. |
| peculiarly |
z. 1. özel olarak. 2. alışılmışın dışında. 3. acayip bir
şekilde. |
| pecuniary |
s. parayla ilgili, parasal, para. |
| pedagog |
i., bak. pedagogue. |
| pedagogic |
s. eğitimsel, pedagojik. |
| pedagogical |
s., bak. pedagogic. |
| pedagogue |
i. 1. eğitimbilimci, eğitimci, pedagog. 2. dar görüşlü
öğretmen. |
| pedagogy |
i. eğitimbilim, eğitbilim, pedagoji. |
| pedal |
i. pedal, ayaklık. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. pedalla
işletmek. 2. pedal çevirmek. |
| pedant |
i. 1. bilgiçlik taslayan kimse. 2. gereksiz ayrıntılar üzerinde
ısrarla duran bilim adamı. |
| pedantic |
s. bilgiçlik taslayan. |
| pedantry |
i. bilgiçlik taslama. |
| peddle |
f. kapı kapı/sokak sokak dolaşarak satmak. |
| peddler |
i. seyyar satıcı. |
| pederast |
i. oğlancı. |
| pederasty |
i. oğlancılık. |
| pedestal |
i. 1. heykel/sütun tabanı, kaide. 2. esas, temel. |
| pedestrian |
i. yaya. s. 1. yürümeye ait. 2. yaya giden, piyade. 3. ağır,
sıkıcı. |
| pedestrian crossing |
yaya geçidi. |
| pedestrian subway |
(yayalar için) altgeçit. |
| pediatric |
s., tıb. pediatrik, pediyatrik. |
| pediatrician |
i. çocuk doktoru. |
| pediatrics |
i., tıb. pediatri, pediyatri. |
| pedicel |
i., bot. sapçık. |
| pedicure |
i. pedikür. |
| pedigree |
i. 1. soy. 2. soyağacı, şecere. |
| pedigreed |
s. şecereli (hayvan). |
| pedlar |
i., İng., bak. peddler. |
| pedology 1 |
i. çocukbilim, pedoloji. |
| pedology 2 |
i. toprakbilim, pedoloji. |
| pedophile |
i. pedofil, sübyancı. |
| pedophilia |
i. pedofili, sübyancılık. |
| peduncle |
i., bot., anat. sapçık. |
| pedunculus |
i., anat. sapçık. |
| pee |
i., k. dili çiş. f. işemek. |
| peek |
f. gizlice bakmak, gözetlemek, dikizlemek. i. gizlice bakma,
gözetleme, dikiz. |
| peel |
f. 1. (meyvenin/sebzenin) kabuğunu soymak, (meyveyi/sebzeyi)
soymak. 2. (karidesin) kabuğunu çıkarmak. 3. (ağacın kabuğu,
insanın derisi, boya v.b.) sıyrılmak. i. meyve/sebze kabuğu: Pick
up those banana peels! O muz kabuklarını topla! |
| peel off one´s clothes |
soyunmak, elbiselerini çıkarmak. |
| peeling |
i. (soyulmuş) meyve/sebze kabuğu: Throw those apple peelings
out the window! O elma kabuklarını pencereden at! |
| peep 1 |
f. “cik cik” diye ses çıkarmak. i. civciv sesi. |
| peep 2 |
f. gizlice bakmak, gözetlemek, dikizlemek, röntgencilik etmek.
i. gizlice bakma. |
| peep of day |
gün ağarması. |
| pee-pee |
i., ç. dili çiş. f., ç. dili çiş yapmak. |
| peephole |
i. gözetleme deliği. |
| peeping Tom |
röntgenci. |
| peer 1 |
i. 1. akran, emsal. 2. İng. dük/marki/kont/vikont/baron unvanlı
kimse. |
| peer 2 |
f. 1. into/at -e dikkatle bakmak. 2. out aralıktan dışarı
bakmak. |
| peerless |
s. eşsiz, emsalsiz. |
| peeve |
f., k. dili sinirlendirmek. i. |
| peevish |
s. sinirli, huysuzluğu üstünde. |
| peg |
i. 1. ağaç çivi. 2. askı, kanca. 3. gerekçe; bahane. 4. k. dili
derece. 5. müz. mandal. f. (--ged, --ging) 1. ağaç çiviyle
çivilemek. 2. up İng. (çamaşırı) mandallayarak asmak. 3. (fiyat,
ücret v.b.´ni) sabit tutmak. 4. k. dili atmak. |
| peg away (at) |
İng. (bir işte) sebatla çalışmak. |
| pejorative |
s. aşağılayıcı, yermeli, pejoratif. i. aşağılayıcı sözcük,
yermeli sözcük. |
| pelican |
i., zool. kaşıkçıkuşu, pelikan. |
| pellet |
i. 1. küçük topak. 2. saçma tanesi. 3. hap. |
| pellmell |
z., bak. pell-mell. |
| pell-mell |
z. paldır küldür, aceleyle. |
| Peloponnese |
i. |
| Peloponnesian |
i. Peloponezli. s. 1. Peloponez, Peloponez´e özgü. 2.
Peloponezli. |
| Peloponnesus |
i. |
| pelt 1 |
i. post. |
| pelt 2 |
f. 1. with ... yağmuruna tutmak: They pelted him with rotten
tomatoes. Onu çürük domates yağmuruna tuttular. They pelted her
with questions. Onu soru yağmuruna tuttular. 2. down (yağmur)
bardaktan boşanırcasına yağmak. |
| pelvis |
i., anat. pelvis, leğen. |
| pen 1 |
i. 1. (çevresi çit veya tel örgüyle çevrili, üstü açık) ağıl.
2. k. dili cezaevi. f. (--ned/pent, --ning) |
| pen 2 |
i. (kurşunkalem dışında herhangi bir) kalem; dolmakalem;
tükenmezkalem; tüy kalem. f. (--ned, --ning) kalemi ele alıp
yazmak; yazmak. |
| pen an animal up |
hayvanı çevresi çit veya tel örgüyle çevrili, üstü açık bir
yere/ağıla koymak/kapatmak. |
| pen name |
edeb. takma ad. |
| pen point |
kalem ucu. |
| pen s.o. up (in) |
birini (bir yere) kapatmak/hapsetmek. |
| penal |
s. ceza ile ilgili, cezai. |
| penal code |
ceza kanunları. |
| penal colony |
mahkûmların gönderildiği sürgün yeri. |
| penal servitude |
ağır hapis cezası. |
| penalise |
f., İng., bak. penalize. |
| penalize |
f. cezalandırmak. |
| penalty |
i. 1. ceza. 2. spor penaltı. |
| penance |
i., Hrist. 1. günah çıkarma ve papazın önerdiği kefareti yerine
getirme. 2. bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği
kefaret. |
| pen-and-ink |
s. dolmakalemle yazılmış/çizilmiş. |
| pen-and-ink drawing |
mürekkeple yapılan resim/lavi. |
| pence |
i., İng., çoğ., bak. penny. |
| penchant |
i. |
| pencil |
i. kurşunkalem. f. (--ed/--led, --ing/--ling)
kurşunkalemle yazmak/çizmek. |
| pencil box |
kalem kutusu, kalemlik. |
| pencil sharpener |
kalemtıraş. |
| pend |
f. askıda kalmak, muallakta olmak. |
| pendant |
i. 1. asılı şey. 2. pandantif; küpe ucundaki süs. |
| pending |
s. 1. kararlaştırılmamış, bir karara bağlanmamış, askıda. 2.
gelen, ufukta gözüken. edat 1. sırasında, esnasında. 2. -inceye
kadar; -e kadar. |
| penduline |
s. |
| penduline titmouse |
zool. çulhakuşu. |
| pendulous |
s. sarkan, asılı. |
| pendulum |
i. 1. sarkaç, rakkas. 2. sürekli değişen şey. |
| peneplain |
i., jeol. peneplen, yontukdüz. |
| penetrate |
f. 1. girmek; delmek; içine işlemek, nüfuz etmek. 2. etkilemek.
3. delip geçmek. 4. iyice kavramak/anlamak. 5. sızmak, gizlice
girmek. |
| penetrating |
s. 1. içe işleyen, nüfuz eden. 2. keskin (zekâ/koku/ses). 3.
anlayışlı. |
| penetration |
i. 1. girme; delme; içine işleme, nüfuz etme. 2. etki. 3. delip
geçme. 4. sızma, gizlice girme. 5. iyice kavrama/anlama. |
| penguin |
i., zool. penguen. |
| penholder |
i. 1. kalem sapı. 2. kalemlik, kalem koyacağı. |
| penicillin |
i. penisilin. |
| peninsula |
i. yarımada. |
| peninsular |
s. yarımadaya ait. |
| penis |
çoğ. --es (pi´nîsız)/pe.nes (pi´niz) i. penis, erkeklik
organı. |
| penitence |
i. tövbekârlık, tövbekâr olma. |
| penitent |
s. tövbekâr. i., Hrist. bir günahı bağışlatmak için papazın
önerdiği kefareti yerine getiren kimse. |
| penitentiary |
i. hapishane, cezaevi. |
| penknife |
çoğ. pen.knives (pen´nayvz) i. çakı. |
| penmanship |
i. 1. elle yazı yazma sanatı. 2. el yazısı. |
| pennant |
i. flama, flandra. |
| penniless |
s. parasız, meteliksiz, cebi delik. |
| pennon |
i. 1. flandra, flama. 2. kanat. |
| penny |
çoğ. pen.nies (pen´iz)/İng. pence (pens) i. 1. sent. 2. İng.
peni. 3. az miktarda para. |
| penny pincher |
cimri kimse. penny-wise and pound-foolish ufak şeylerde
tutumlu, büyük şeylerde müsrif (kimse). |
| pennyroyal |
i. yarpuz, habak. |
| pennyweight |
i. yirmi dört buğday ağırlığında ölçü birimi (1,56 gram). |
| pension |
i. emekli aylığı/maaşı. f. emekli aylığı vermek, aylık
bağlamak. |
| pension s.o. off |
birini emekliye ayırmak. |
| pensioner |
i., İng. emekli kimse. |
| pensive |
s. dalgın, düşünceli. |
| pent |
s. |
| pent up |
1. bir yere kapatılmış, hapsedilmiş. 2. bastırılmış
(duygu). |
| pentagon |
i., geom. beşgen. |
| pentagonal |
s. beş köşeli. |
| pentathlon |
i., spor pentatlon. |
| Pentecost |
i. 1. Hrist. Hamsin yortusu, Hamsin, Gül Paskalyası. 2.
Musevilik Hamsin bayramı. |
| penthouse |
i. çatı katı, çekmekat. |
| penultimate |
s. sondan önceki, sondan bir evvelki. |
| penurious |
s. aşırı yoksul. |
| penury |
i. aşırı yoksulluk. |
| peony |
i., bot. şakayık. |
| people |
i. 1. birileri: Be quiet! There are people in the next room.
Sus! Yandaki odada birileri var. Are there people in the next room?
Bitişikteki odada kimse var mı? Do those people really believe
that? Onlar gerçekten ona inanıyor mu? Most people from that area
are like that. Oralıların çoğu öyle. All the people in the village
came. Tüm köy halkı geldi. 2. insanlar, insanoğlu: People are like
that. İnsanlar öyle. 3. Bazı genellemelerde kullanılır: People will
say she did it on purpose. Mahsus yaptığını söyleyecekler. 4.
(belirli bir ülkede yaşayan/belirli bir soydan gelen) halk: He
wishes to serve his people. Halkına hizmet etmek istiyor. 5. aile,
bir kimsenin yakınları. 6. çoğ. uluslar, milletler, kavimler. f.
(insanlar) (bir yere) yerleşmek; insanları (bir yere) yerleştirmek;
(bir yeri) iskân etmek. |
| pep |
i. 1. kuvvet, enerji. 2. canlılık. f. (--ped, --ping) up
canlandırmak, hareketlendirmek. |
| pep pill |
amfetaminli hap. |
| pep talk |
k. dili moral verici kısa konuşma. |
| pepper |
i. biber; karabiber; kırmızıbiber. f. -e (toz/pul) biber
koymak; üzerine biber ekmek, biberlemek. |
| pepper mill |
biber değirmeni. |
| pepper s.o. with buckshot |
birinin üzerine kurşun yağdırmak. |
| pepper s.o. with questions |
birini soru yağmuruna tutmak. |
| pepper s.t. with |
bir şeye ... serpiştirmek. |
| pepper-and-salt |
s. karyağdı (kumaş); ak düşmüş (saç/sakal). |
| peppercorn |
i. karabiber tanesi. |
| peppermint |
i. 1. nane. 2. naneşekeri. |
| peppery |
s. 1. biberli. 2. hemen parlayan (kimse). 3. iğneli, iğneleyici
(sözler). |
| peppy |
s. canlı, enerjik. |
| pepsin |
i., biyokim. pepsin. |
| per |
edat 1. ... başına, her bir ... için: two per person kişi
başına iki tane. 2. vasıtasıyla, eliyle; tarafından. |
| per annum |
(än´ım) yıllık, her yıl için; yılda. |
| per capita |
(käp´ıtı) kişi başına. |
| per diem |
(di´yım) günlük; günde. |
| per se |
(sey´) kendi başına, aslında, haddi zatında. |
| Pera |
i., tar. Beyoğlu, Pera. |
| perambulate |
f. 1. (bir yerde) gezinmek, gezmek, dolaşmak. 2. çevresini
dolaşmak. |
| perambulator |
i., İng. çocuk arabası. |
| perceive |
f. 1. algılamak. 2. farketmek, anlamak; kavramak; sezmek. |
| percent |
i., s. yüzde: ten percent of his salary maaşının yüzde onu. a
two percent price hike yüzde iki oranında bir zam. |
| percentage |
i. 1. yüzde, yüzde oranı. 2. pay, hisse, yüzdelik. 3. k. dili
yarar, avantaj, kâr. |
| perceptible |
s. 1. algılanabilir. 2. farkedilebilir, anlaşılır. |
| perception |
i. 1. algılama. 2. farketme, anlama; sezme. 3. algı, idrak. 4.
sezgi, feraset. |
| perceptive |
s. 1. sezgileri kuvvetli, ferasetli. 2. çok akıllıca,
zekice. |
| perch 1 |
i., zool. tatlısulevreği. |
| perch 2 |
i. 1. tünek. 2. oturulacak yüksek yer. f. (on) (-e) 1. tünemek,
tüneklemek, konmak. 2. oturmak, tünemek. |
| perchance |
z. |
| percolate |
f. süzmek, filtreden geçirmek; süzülmek, sızmak. |
| percolation |
i. süzme; süzülme. |
| percolator |
i. filtreli kahve makinesi. |
| percussion |
i. 1. vurma, çarpma. 2. vurma çalgılar. 3. tıb.
perküsyon. |
| percussion cap |
çatapat. |
| percussion instrument |
vurma çalgı. |
| percussion instrument |
vurma çalgı. |
| peregrinate |
f. 1. yolculuk etmek, seyahat etmek. 2. katetmek, aşmak. |
| peregrination |
i. yolculuk, seyahat. |
| peremptorily |
z. kesin olarak, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde. |
| peremptory |
s. 1. kesin, mutlak. 2. otoriter, amirane, buyurucu,
diktatörce. |
| perennial |
s. 1. yıllarca süren, sürekli, daimi. 2. çok yıllık (bitki). i.
çok yıllık bitki. |
| perfect 1 |
s. 1. mükemmel; kusursuz; tam: perfect circle tam daire.
perfect specimen kusursuz örnek. 2. k. dili tam, sapına kadar:
perfect nonsense tam bir saçmalık. |
| perfect 2 |
f. 1. mükemmelleştirmek. 2. geliştirmek. 3. bitirmek,
tamamlamak. |
| perfection |
i. 1. mükemmellik, mükemmeliyet, kusursuzluk. 2.
mükemmelleştirme. 3. bitirme, tamamlama. |
| perfectly |
z. 1. tamamen. 2. mükemmelen, kusursuz bir biçimde. |
| perfidious |
s. hain; vefasız; kalleş. |
| perfidiously |
z. haince; vefasızca; kalleşçe. |
| perfidy |
i. hıyanet, hainlik; vefasızlık; kalleşlik. |
| perforate |
f. 1. delmek. 2. bir dizi delik açmak. 3. içine işlemek, nüfuz
etmek. |
| perforation |
i. 1. delik, bir dizi delikten biri. 2. delme, perforaj. 3. bir
dizi delik açma. 4. tıb. perforasyon. |
| perforce |
z. mecburen. |
| perform |
f. 1. -in performansı ... olmak: The car performed well.
Arabanın performansı iyiydi. 2. (oyuncu/sanatçı) oynamak. 3.
(oyunu) oynamak; (müzik eserini) çalmak, icra etmek. 4. yapmak:
You´ve performed a miracle. Bir mucize yarattınız. Who´s performing
the marriage? Nikâhı kim kıyacak? He performs his duties well.
Görevlerini iyi bir şekilde yerine getiriyor. |
| performance |
i. 1. performans. 2. temsil, gösteri. 3. (oyunu) oynama; (oyun)
oynanma. 4. çalma, icra etme; (müzik eseri) çalınma, icra edilme.
5. yapma, icra. |
| performer |
i. 1. yerine getiren kimse. 2. oyuncu; sanatçı. |
| perfume |
i. parfüm, esans; güzel koku. f. parfüm sürmek. |
| perfunctorily |
z. 1. formalite gereği. 2. dikkatsizce, baştan savma. |
| perfunctory |
s. 1. mekanik olarak yapılan. 2. dikkatsiz, baştan savma. 3.
sıkıcı, formalite gereği yapılan. |
| perfusion |
i., tıb. sıvı içitimi. |
| pergola |
i. çardak. |
| perhaps |
z. belki, muhtemelen. |
| peri |
i. peri. |
| pericardium |
çoğ. per.i.car.di.a (perıkar´diyı) i., anat. perikard. |
| perigee |
i., gökb. yerberi. |
| perigon |
i., geom. tam açı. |
| peril |
i. tehlike; tehlikeye uğrama. f. (--ed/--led, --ing/--ling)
tehlikeye atmak. |
| perilous |
s. çok tehlikeli. |
| perimeter |
i. çevre. |
| period |
i. 1. devir: the Ottoman period Osmanlı devri. 2. dönem, devre:
a period of political unrest siyasi kargaşaların olduğu bir dönem.
3. süre, müddet: for a brief period kısa bir süre için. 4. jeol.
devir, çağ. 5. âdet, aybaşı. 6. dilb. nokta. |
| periodic |
s. süreli, periyodik. |
| periodic table |
kim. öğeler çizelgesi, periyodik cetvel. |
| periodical |
i. süreli yayın. s. süreli, periyodik. |
| periodically |
z. 1. belirli aralıklarla. 2. belirli zamanlarda. |
| periphery |
i. dış sınır çizgisi, çevre. |
| periscope |
i. periskop. |
| perish |
f. 1. ölmek; (hayvan) helak olmak. 2. yok olmak. 3. İng.
çürütmek; çürümek. |
| perishable |
s. 1. kolay bozulur, dayanıksız (yiyecekler). 2. ölümlü, fani.
i., çoğ. çabuk/kolay bozulabilen gıda maddeleri. |
| perishing |
s., İng. |
| peritoneum |
çoğ. --s (perıtıni´yımz)/per.i.to.ne.a (perıtıni´yı) i., anat.
karınzarı, periton. |
| peritonitis |
i., tıb. karınzarı yangısı/iltihabı, peritonit. |
| periwinkle |
i., bot. cezayirmenekşesi. |
| perjure |
f. yalan yere yemin ettirmek; yalancı tanıklık etmek. |
| perjure o.s. |
yalan yere yemin etmek. |
| perjury |
i. yeminli yalan; yalancı tanıklık. |
| perk |
f. |
| perk up |
neşelenmek, canlanmak; neşelendirmek, canlandırmak. |
| perky |
s. neşeli, canlı. |
| perm |
i. perma, permanant. f. perma yapmak. |
| permanence |
i. kalıcılık, daimilik; süreklilik, devamlılık. |
| permanency |
i., bak. permanence. |
| permanent |
s. kalıcı, daimi; sürekli, devamlı: permanent scar kalıcı iz.
permanent solution kalıcı çözüm. permanent chairman daimi başkan.
permanent job sürekli iş. She seems to have a permanent smile on
her face. Sanki yüzündeki tebessüm hiç eksilmiyor. i. perma,
permanant. |
| permanent press |
ütü istemez. |
| permanent wave |
perma, permanant. |
| permanently |
z. kalıcı bir şekilde; sürekli olarak, devamlı olarak. |
| permanganate |
i., kim. permanganat. |
| permeability |
i. geçirgenlik, geçirimlilik, permeabilite. |
| permeable |
s. geçirgen, geçirimli, permeabl. |
| permeate |
f. nüfuz etmek, içine işlemek. |
| permissible |
s. izin verilebilir, hoş görülebilir. |
| permission |
i. 1. izin; müsaade. 2. ruhsat. |
| permissive |
s. aşırı hoşgörülü, fazla müsamahakâr. |
| permit 1 |
f. (--ted, --ting) 1. izin vermek; müsaade etmek. 2. ruhsat
vermek. 3. in -i (bir yere) almak/sokmak: She won´t permit him in
her house. Onu evine sokmaz. 4. elvermek, müsaade etmek,
uygun olmak. |
| permit 2 |
i. izin belgesi, tezkere; izin; ruhsat; permi. |
| permutation |
i. 1. permütasyon; değişim; değiştirim. 2. mat. permütasyon,
devşirim. |
| pernicious |
s. 1. zararlı, tehlikeli. 2. öldürücü. |
| pernicious anemia |
tıb. kötücül kansızlık. |
| perniosis |
çoğ. per.ni.o.ses (pırniyo´siz) i., tıb. soğuk ısırması. |
| peroxide |
i. 1. kim. peroksit. 2. oksijenli su. f. (saçı)
oksijenlemek. |
| perpendicular |
s. düşey, dikey. i., mat. dikme. |
| perpetrate |
f. (suç v.b.´ni) işlemek. |
| perpetrator |
i. (suç) işleyen kimse. |
| perpetual |
s. 1. sürekli, devamlı, daimi, aralıksız. 2. ebedi,
ölümsüz. |
| perpetual motion |
devamlı hareket. |
| perpetual motion |
fiz. sürgit devinim. |
| perpetually |
z. sürekli olarak, daima. |
| perpetuate |
f. sürekli kılmak, sürdürmek, devam ettirmek. |
| perpetuity |
i. |
| perplex |
f. 1. kafasını bulandırmak, zihnini karıştırmak, şaşırtmak,
allak bullak etmek. 2. karıştırmak, çapraşık duruma getirmek. |
| perplexed |
s. kafası bulandırılmış/bulanmış, şaşkın, şaşırmış. |
| perplexing |
s. insanın kafasını bulandıran, şaşırtıcı. |
| perplexity |
i. 1. kafa bulanıklığı, şaşkınlık. 2. insanın kafasını
bulandıran durum. 3. karışıklık, çapraşıklık. |
| persecute |
f. zulmetmek, eziyet etmek, canını yakmak. |
| persecution |
i. zulüm, eziyet, eziyet etme, canını yakma. |
| perseverance |
i. sebat, direşme. |
| persevere |
f. sebat etmek, direşmek. |
| persevering |
s. sebatlı, direşken. |
| Persia |
i. İran. |
| Persian |
i. 1. Farsça. 2. tar. İranlı. 3. tar. Pers. s. 1. Farsça. 2.
tar. İran, İran´a özgü. 3. tar. İranlı. 4. tar. Pers. |
| Persian carpet/rug |
İran halısı. |
| Persian cat |
irankedisi. |
| Persian rug |
İran halısı, Acem halısı. |
| persimmon |
i. trabzonhurması, japonhurması. |
| persist |
f. 1. in -de ısrar etmek, -de ayak diremek, -de inat etmek. 2.
devam etmek, sürüp gitmek. |
| persistence |
i. 1. ısrar, inat. 2. devam etme, sürüp gitme. |
| persistent |
s. 1. ısrarlı, inatçı. 2. devamlı, sürekli, sürüp giden. |
| persistently |
z. 1. ısrarla, üzerinde durarak, inatla. 2. devamlı olarak,
sürekli. |
| person |
i. 1. kimse, kişi, şahıs. 2. dilb. şahıs. |
| person of note |
önemli biri. |
| person to person call |
ihbarlı konuşma, davetli konuşma. |
| persona |
i. |
| persona non grata |
Lat. istenmeyen kişi. |
| personable |
s. hoş, çekici, cana yakın. |
| personage |
i. şahsiyet, önemli kişi. |
| personal |
s. kişisel, özel. |
| personal computer |
kişisel bilgisayar. |
| personal effects |
özel eşya. |
| personal estate |
huk. menkuller. |
| personal pronoun |
dilb. şahıs zamiri. |
| personal pronoun |
şahıs zamiri. |
| personality |
i. 1. kişilik, şahsiyet. 2. şahsiyet, önemli kişi. |
| personally |
z. 1. şahsen, bizzat. 2. kendine gelince. |
| personify |
f. 1. (somut bir şeyin) ta kendisi olmak, canlı bir örneği
olmak: He personifies courage. O cesaretin ta kendisi. 2. edeb. -i
kişileştirmek. |
| personnel |
i. personel, kadro. |
| perspective |
i. 1. (resimde) perspektif. 2. bakış açısı, açı. 3. uzaklık
duygusu veren manzara resmi. |
| perspicacious |
s. çok akıllı, ferasetli; çok akıllıca. |
| perspiration |
i. 1. ter. 2. terleme. |
| perspire |
f. terlemek, ter dökmek. |
| persuade |
f. 1. ikna etmek, inandırmak: I persuaded him that he was
wrong. Onu yanıldığına inandırdım. 2. ikna etmek, razı etmek: I
persuaded him to go. Onu gitmeye razı ettim. |
| persuasion |
i. 1. ikna etme, inandırma. 2. ikna etme, razı etme. 3. kanaat,
inanç. |
| persuasive |
s. ikna edici. |
| persuasively |
z. ikna edici şekilde. |
| persuasiveness |
i. ikna edici olma. |
| pert |
s. arsız, şımarık, yılışık; küstah. |
| pertain |
f. to 1. -e ait olmak; ile ilgili olmak, -e ilişkin olmak; ile
ilgisi olmak: This forest doesn´t pertain to that estate. Bu orman
o malikâneye ait değil. His remarks pertained only to legal
matters. Sözleri yalnızca yasal sorunlarla ilgiliydi. This
privilege doesn´t pertain to you. Bu ayrıcalığın seninle ilgisi
yok. 2. -e özgü olmak, -e has olmak: That characteristic pertains
only to vertebrates. O özellik yalnızca omurgalılara özgüdür. |
| pertinacious |
s. direngen; kararlı, azimli. |
| pertinaciously |
z. kararlılıkla, azimle. |
| pertinacity |
i. direngenlik; kararlılık, azim. |
| pertinent |
s. 1. yerinde: a pertinent remark yerinde bir söz. 2. geçerli:
This book is still pertinent. Bu kitap hâlâ geçerli. |
| perturb |
f. 1. endişelendirmek. 2. zihnini karıştırmak, rahatsız etmek.
3. altüst etmek. |
| Peru |
i. Peru. |
| perusal |
i. 1. inceleme, tetkik etme. 2. okuma. |
| peruse |
f. 1. incelemek, tetkik etmek. 2. okumak. |
| Peruvian |
i. Perulu. s. 1. Peru, Peru´ya özgü. 2. Perulu. |
| pervade |
f. istila etmek, kaplamak, her tarafına yayılmak, sarmak,
bürümek; -de hâkim olmak: Silence always pervaded the house. Evde
her zaman sessizlik hâkimdi. |
| pervasive |
s. 1. her tarafa yayılan. 2. her zaman hissedilen. |
| perverse |
s. 1. aksi, ters, huysuz. 2. sapık; sapkın. |
| perversion |
i. 1. of -i yanlış yola saptırma, -i yoldan çıkarma, -i doğru
yoldan ayırma. 2. ruhb. sapıklık. 3. (of) (sözü/anlamı)
çarpıtma. |
| perversity |
i. 1. aksilik, terslik, huysuzluk. 2. sapıklık. |
| pervert |
f. 1. -i yanlış yola saptırmak, -i yoldan çıkarmak, -i doğru
yoldan ayırmak. 2. (sözü/anlamı) çarpıtmak. i. (pır´vırt) (cinsel)
sapık. |
| pesky |
s., k. dili insanın peşini bırakmayıp rahatsız eden; sırnaşık;
belalı. |
| pessimism |
i. kötümserlik, karamsarlık. |
| pessimist |
i. kötümser, karamsar. |
| pessimistic |
s. kötümser, karamsar. |
| pessimistically |
z. karamsarlıkla. |
| pest |
i. 1. insanın başına bela olan şey/biri, baş belası, püsküllü
bela, musibet. 2. bitkilere zarar veren küçük hayvan, böcek, mantar
v.b. |
| pester |
f. -e musallat olmak, -i sürekli rahatsız etmek, -in peşini
bırakmamak. |
| pesticide |
i. böcek ilacı. |
| pestilence |
i. 1. salgın ve öldürücü hastalık, kıran. 2. veba. |
| pestilent |
1. bulaşıcı hastalık getiren. 2. tehlikeli, öldürücü. 3. ahlaka
zararlı. 4. k. dili sıkıcı. |
| pestle |
i. havaneli. |
| pet |
i. 1. evde beslenen hayvan. 2. gözde: teacher´s pet öğretmenin
gözdesi. s. 1. evcil. 2. gözde, en çok sevilen. f. (--ted, --ting)
sevmek, okşamak. |
| pet aversion/hate |
en çok nefret edilen şey/kimse. |
| pet peeve |
başlıca şikâyet konusu. |
| petal |
i., bot. taçyaprağı, petal. |
| petiole |
i., bot. yaprak sapı. |
| petit |
s. küçük, ufak. |
| petit bourgeois |
küçük burjuva. |
| petit four |
pötifur. |
| petite |
s. ufak, ince, narin, minyon. |
| petition |
i. 1. rica. 2. dilek, dua. 3. dilekçe. f. 1. for için rica
etmek, için ricada bulunmak. 2. dilekçe vermek. |
| petrify |
f. 1. taşlaştırmak; taşlaşmak. 2. çok korkutmak, ödünü
koparmak. 3. aklını başından almak. be petrified (korkudan)
donakalmak, donup kalmak, donmak, taş kesilmek, taşlaşmak. |
| petrochemistry |
i. petrokimya. |
| petrography |
i. taşbilgisi, petrografi. |
| petrol |
i., İng. benzin. |
| petrol bomb |
İng. molotofkokteyli. |
| petrol station |
İng. benzin istasyonu. |
| petrolatum |
i. petrolatum. |
| petroleum |
i. petrol. |
| petroleum jelly |
vazelin. |
| petroleum jelly |
petrolatum. |
| petrology |
i. taşbilim, petroloji. |
| petticoat |
i. jüpon, iç etekliği. |
| pettiness |
i. 1. küçük şeylerle uğraşma. 2. küçüklük. |
| pettish |
s. huysuz, aksi. |
| petty |
s. küçük, önemsiz, cüzi, ufak tefek. |
| petty cash |
1. küçük kasa. 2. küçük masraf. |
| petty cash |
küçük kasa. |
| petty larceny |
adi hırsızlık. |
| petty officer |
deniz astsubayı. |
| petty officer |
den. astsubay, erbaş. |
| petulance |
i. huysuzluk, aksilik. |
| petulancy |
i., bak. petulance. |
| petulant |
s. huysuz, aksi. |
| petulantly |
z. huysuzca, aksice. |
| petunia |
i., bot. petunya. |
| pew 1 |
i. (kilisede oturacak) sıra. |
| pew 2 |
ünlem Öf!/Püf! (Pis bir koku duyunca söylenir.). |
| pewit |
i., zool. kızkuşu. |
| pewter |
i. 1. kurşun ve kalay alaşımı. 2. bu alaşımdan yapılan
kap. |
| pf |
kıs. pfennig, preferred. |
| pfennig |
i. fenik (Alman markının yüzde biri). |
| pH |
i., kim. pH. |
| phagocyte |
i., biyol. yutargöze, fagosit. |
| phagocytosis |
i., biyol. gözeyutarlığı, fagositoz. |
| phantom |
i. 1. hayal. 2. hayalet. 3. görüntü, aldanış. |
| Pharaoh |
i. firavun. |
| pharmaceutic |
s., bak. pharmaceutical. |
| pharmaceutical |
s. 1. eczacılığa ait. 2. ilaç kullanımına ait. |
| pharmaceutical company |
ilaç şirketi. |
| pharmaceutics |
i. eczacılık. |
| pharmacist |
i. eczacı. |
| pharmacologist |
i. farmakolog. |
| pharmacology |
i. farmakoloji, ilaçbilim. |
| pharmacy |
i. 1. eczacılık. 2. eczane. |
| pharyngitis |
i., tıb. farenjit, yutak iltihabı. |
| pharynx |
i., anat. yutak. |
| phase |
i. 1. evre, safha. 2. elek. faz. f. (bir şeyi) evreler halinde
hazırlamak/sunmak. |
| phase s.t. in |
bir şeyi yavaş yavaş kullanıma sokmak/uygulamaya
geçirmek. |
| phase s.t. out |
bir şeyi yavaş yavaş kullanımdan/uygulamadan
kaldırmak. |
| PhD |
kıs. Doctor of Philosophy. |
| pheasant |
i. sülün. |
| phenomenal |
s. 1. doğal olaylarla ilgili. 2. olağanüstü, fevkalade,
harikulade. |
| phenomenalism |
i., fels. olaycılık, fenomenizm. |
| phenomenology |
i., fels. olaybilim, fenomenoloji. |
| phenomenon |
çoğ. phe.nom.e.na (fînam´ına) i. 1. olgu, fenomen. 2. fels.
fenomen, görüngü. |
| philander |
f. kadın peşinde koşmak, zamparalık etmek. |
| philanderer |
i. zampara, çapkın erkek. |
| philanthropic |
s. iyilikçi, iyiliksever, hayırsever, yardımsever. |
| philanthropical |
s., bak. philanthropic. |
| philanthropist |
i. hayırsever, yardımsever. |
| philanthropy |
i. hayırseverlik, yardımseverlik. |
| philatelist |
i. filatelist, pul koleksiyoncusu. |
| philately |
i. filateli, pul koleksiyonculuğu. |
| philharmonic |
s. filarmonik. |
| philharmonic orchestra |
filarmoni orkestrası. |
| Philippine |
s. 1. Filipin, Filipin Adaları´na özgü. 2.
Filipinli. |
| philodendron |
çoğ. --s (fîlıden´drınz)/phil.o.den.dra (fîlıden´drı) i.,
bot. filodendron. |
| philologist |
i. filolog, dil bilgini, dilci. |
| philology |
i. 1. filoloji. 2. dilbilim. |
| philosopher |
i. filozof, felsefeci. |
| philosophic |
s., bak. philosophical. |
| philosophical |
s. 1. felsefi. 2. filozofça. |
| philosophise |
f., İng., bak. philosophize. |
| philosophize |
f. 1. filozofça konuşmak/düşünmek. 2. felsefeyle meşgul
olmak. |
| philosophy |
i. felsefe. |
| phlebitis |
i., tıb. flebit, filibit, toplardamar yangısı. |
| phlegm |
i. 1. balgam. 2. kayıtsızlık, ilgisizlik. 3.
soğukkanlılık. |
| phlegmatic |
s. soğukkanlı, sakin, kendine hâkim. |
| phlox |
i., bot. alevçiçeği. |
| phobia |
i. fobi, yılgı, korku. |
| phoenix |
i. Anka, Zümrüdüanka. |
| phone |
i., k. dili telefon. f., k. dili telefon etmek. |
| phoneme |
i. fonem, sesbirim. |
| phonetic |
s. fonetik, sesçil. |
| phonetic alphabet |
fonetik alfabe, sesçil abece. |
| phonetic spelling |
fonetik yazım. |
| phonetically |
z. fonetik olarak. |
| phonetics |
i. fonetik, sesbilgisi. |
| phonograph |
i. fonograf. |
| phonology |
i. sesbilim, fonoloji. |
| phony |
s., argo 1. sahte, düzme, düzmece. 2. yapmacık. i. 1. sahte
şey. 2. sahtekâr, düzenbaz. |
| phosphate |
i., kim. fosfat. |
| phosphorescent |
s. fosfor gibi ışıldayan. |
| phosphorous |
s., kim. fosforlu. |
| phosphorus |
i. fosfor. |
| phot |
kıs. photograph, photography. |
| photo |
i., k. dili foto, fotoğraf. |
| photo finish |
fotofiniş. |
| photocell |
i. ışıkgözü. |
| photochemistry |
i. fotokimya, ışılkimya, fotoşimi. |
| photocopier |
i. 1. fotokopi makinesi. 2. fotokopici. |
| photocopy |
i. fotokopi, tıpkıçekim. f. fotokopisini çekmek/çıkarmak. |
| photocopyist |
i. fotokopici. |
| photoelectric |
s. fotoelektrik. |
| photoelectric cell |
ışıkgözü. |
| photoelectricity |
i. fotoelektrik, ışılelektrik. |
| photogenic |
s. fotojenik. |
| photograph |
i. fotoğraf. f. fotoğrafını çekmek: He is photographing his
daughter. Kızının fotoğrafını çekiyor. |
| photographer |
i. fotoğrafçı. |
| photography |
i. fotoğrafçılık. |
| photogravure |
i. fotogravür. |
| photometer |
i. fotometre, ışıkölçer. |
| photometry |
i. fotometri, ışıkölçümü. |
| photosphere |
i. fotosfer, ışıkküre, ışıkyuvarı. |
| photosynthesis |
i., biyokim. fotosentez, ışılbireşim. |
| phototaxis |
i., biyol. fototaksi, ışığagöçüm. |
| phototaxy |
i., bak. phototaxis. |
| phototropism |
i., biyol. fototropizm, ışığayönelim, ışığadoğrulum. |
| phrase |
i. 1. ibare. 2. deyim, tabir. 3. müz. cümle. f. 1. cümle veya
sözcüklerle anlatmak. 2. müz. (bir parçayı) cümlelemek. |
| phrase book |
yabancı dil kılavuzu. |
| phraseology |
i. söyleniş; söyleyiş. |
| phrenology |
i. frenoloji. |
| phyllo |
i. 1. yufka. 2. yufka hamuru. |
| phyllo dough |
1. yufka. 2. yufka hamuru. |
| phylogeny |
i., biyol. filogenez, filojenez, soyoluş. |
| phylum |
çoğ. phy.la (fay´lı) i., biyol. filum. |
| physic |
i., eski müshil. |
| physic nut |
hintfıstığı, kürkas. |
| physical |
s. 1. fiziksel, fiziki. 2. maddi. 3. bedensel. i., k. dili
sağlık muayenesi, çekap. |
| physical education |
beden eğitimi. |
| physical examination |
sağlık muayenesi, çekap. |
| physical therapist |
fizyoterapist. |
| physical therapy |
fizik tedavisi, fizyoterapi. |
| physician |
i. doktor, hekim. |
| physicist |
i. fizikçi. |
| physics |
i. fizik. |
| physiognomy |
i. fizyonomi. |
| physiologic |
s., bak. physiological. |
| physiological |
s. fizyolojik, işlevbilimsel. |
| physiology |
i. fizyoloji, işlevbilim. |
| physiotherapist |
i. fizyoterapist. |
| physiotherapy |
i. fizyoterapi, fizik tedavisi. |
| physique |
i. bünye, fizik yapısı. |
| pi |
i., mat. pi. |
| pianissimo |
s., z., müz. pianissimo, çok hafif (sesle). |
| pianist |
i. piyanist. |
| piano 1 |
i. piyano (çalgı). |
| piano 2 |
s., z., müz. piano, hafif (sesle). |
| pianoforte |
i. piyano. |
| piazza |
i. 1. (İtalyan şehirlerinde) meydan; pazar yeri. 2. balkon,
veranda. |
| picarel |
i., zool. istrongilos. |
| picayune |
s. çok önemsiz, çok değersiz. |
| piccolo |
i., müz. pikolo, küçük flüt. |
| pick |
i. 1. (sivri) kazma. 2. kürdan. 3. mızrap. f. 1. seçmek. 2.
(meyve, çiçek v.b.´ni) toplamak, koparmak; (meyveyi) devşirmek. 3.
delmek, kazmak. 4. (sivri aletle/tırnaklarla) çıkartmak. 5.
(kilidi) anahtarsız açmak. 6. müz. (telli çalgıyı)
mızrapla/parmaklarla çalmak. |
| pick a fight |
kavga çıkarmak. |
| pick a quarrel |
kavga çıkarmak. |
| pick and choose |
titizlikle seçmek. |
| pick apart |
1. çekiştirmek, insafsızca eleştirmek. 2. (savı)
çürütmek. |
| pick at |
1. -i çekelemek. 2. k. dili -i kızdırmak, ile
uğraşmak. |
| pick at one´s food |
tabağındaki yemekten pek az yemek. |
| pick holes in |
-de kusur bulmak. |
| pick holes in |
(bir savı) çürütmek. |
| pick o.s. up |
(yere düşmüşken) ayağa kalkmak. |
| pick off |
-i koparmak. |
| pick on |
1. seçmek. 2. k. dili ... ile uğraşmak, -e kötü
davranmak. |
| pick one´s nose |
burnunu karıştırmak. |
| pick one´s teeth |
kürdan v.b.´yle dişlerini temizlemek. |
| pick one´s way through |
-in arasından dikkatle ve yavaş yavaş
ilerlemek. |
| pick out |
1. seçmek, ayırmak. 2. ayırt etmek. 3. çıkarmak. 4. müz.
ağır ağır nota çıkarmaya çalışmak. |
| pick over |
(satılık malları) karıştırarak incelemek. |
| pick people/animals off |
insanları/hayvanları teker teker (silahla)
vurmak/öldürmek. |
| pick s.o./s.t. to pieces |
birini/bir şeyi kıyasıya eleştirmek. |
| pick s.o.´s brains |
k. dili birine çok soru sormak. |
| pick s.o.´s pocket |
birinin cebindekileri yürütmek. |
| pick up |
1. (daha aşağı bir yerde duran birini/bir şeyi)
kaldırmak; (daha aşağı bir yerde duran şeyleri)
kaldırmak/almak/toplamak. 2. (bir yere gelip/gidip) (birini) almak:
I´ll pick you up at eight. Sekizde gelir seni alırım. 3.
(birini/kargoyu) (arabaya) almak: He picked up the hitchhiker.
Otostopçuyu arabasına aldı. 4. (polis) (birini) karakola götürmek;
(polis) (birini) tutuklamak. 5. k. dili (birini) birlikte olmaya
razı etmek; (birini) tavlamak. 6. (bir şeyi) rasgele/şans eseri
(satın) almak/edinmek/öğrenmek/bulmak. 7. k. dili -i (satın) almak.
8. (dağınık bir yeri) toplamak, düzeltmek. 9. (radyo/televizyon
istasyonunu, telsiz sinyalini) almak. 10 . k. dili (hesabı) ödemek.
11. (tempoyu) hızlandırmak. 12. (bırakılan bir yerden) devam etmek:
We´ll pick up where we left off. Kaldığımız yerden devam
edeceğiz. |
| pick up s.o.´s/an animal´s trail |
(takip edilen) birinin/bir hayvanın izini bulmak. |
| pick up speed |
hızlanmak. |
| pickaback |
z. omuzda, sırtta. |
| pickax |
i. (sivri) kazma. |
| picket |
i. 1. çit kazığı. 2. nöbetçi asker, nöbetçi; bir grup nöbetçi
asker. 3. grev gözcüsü; bir grup grev gözcüsü. f. 1. kazıklarla
etrafını çevirmek. 2. nöbetçi/karakol koymak. 3. grev gözcülüğü
yapmak. |
| picket fence |
kazık çit. |
| pickings |
i., çoğ. toplanılacak artıklar. |
| pickle |
i. 1. turşu: She bought a jar of tomato pickles. Bir kavanoz
domates turşusu aldı. 2. salatalık/hıyar turşusu; kornişon. 3.
dekapaj solüsyonu. f. 1. -den turşu yapmak. 2. (metal bir nesneyi)
dekape etmek. |
| pickled |
s. 1. turşu haline getirilmiş (sebze/meyve): pickled beets
pancar turşusu. 2. k. dili zilzurna sarhoş, fitil gibi. |
| pickling |
i. 1. -den turşu yapma. 2. dekapaj. s. turşuluk. |
| pickling tank |
dekapaj teknesi. |
| picklock |
i. 1. hırsız. 2. maymuncuk. |
| pick-me-up |
i., k. dili kuvvet verici ve canlandırıcı içecek/yiyecek. |
| pickpocket |
i. yankesici. |
| pickup |
i. 1. oto. hızlanma kapasitesi, çabuk hızlanma kapasitesi: This
car´s got no pickup. Bu arabanın hızlanma gücü sıfır. 2. kamyonet,
pikap. 3. k. dili bir gecelik aşk için eve alınan/otele götürülen
kimse. 4. (pikap kolundaki) kafa, pikap kafası. 5. (ticarette)
canlanma. 6. (çöpü/postayı/yollanan malları) toplama: They only
make one garbage pickup a week here. Burada çöpü ancak haftada bir
kez topluyorlar. |
| pickup arm |
pikap kolu. |
| pickup truck |
kamyonet, pikap. |
| picky |
s., k. dili çok seçen (biri). |
| picnic |
i. 1. piknik. 2. kolay/hoşa giden iş. f. (--ked, --king)
pikniğe gitmek, piknik yapmak. |
| pictorial |
s. 1. resimle ilgili. 2. resimli. 3. resim gibi. i. resimli
dergi. |
| picture |
i. 1. resim. 2. betimleme. 3. -in tıpatıp benzeri, kopya. 4. k.
dili film, sinema filmi. 5. görüntü. f. 1. betimlemek, resmetmek.
2. canlandırmak, hayal etmek. |
| picture book |
resimli kitap. |
| picture frame |
resim çerçevesi. |
| picture gallery |
resim galerisi. |
| picture postcard |
kartpostal. |
| picture tube |
TV resim tüpü, resim lambası. |
| picturesque |
s. pitoresk, resim konusu olmaya elverişli. |
| pie |
i. 1. ahçı. turta. 2. argo kolay şey. 3. argo
rüşvet. |
| piebald |
s. alacalı (at, kuş v.b.). |
| piece 1 |
i. 1. parça, kısım, bölüm. 2. dama taşı. 3. satranç piyadeden
yüksek taş. 4. tüfek, top. 5. müz. parça. 6. oyun, piyes. 7. resim.
8. örnek. |
| piece 2 |
f. |
| piece goods |
tic. metreyle satılan kumaş. |
| piece on |
eklemek. |
| piece out |
parça ekleyerek tamamlamak. |
| piece s.t. together |
bir şeyin parçalarını bir araya getirmek. |
| piecemeal |
z. parça parça, yavaş yavaş. s. parça parça yapılan,
kademeli. |
| piecework |
i. parça başı iş. |
| piecrust |
i., ahçı. turta hamuru. |
| pied |
s. benekli, alaca. |
| piedmont |
i., coğr. sıradağların eteklerindeki bölge. s., coğr.
sıradağların eteklerindeki. |
| pieplant |
i., bot., k. dili ravent. |
| pier |
i. 1. iskele, rıhtım. 2. kemer/köprü payandası. |
| pierce |
f. 1. delmek. 2. delip geçmek. 3. içine işlemek, nüfuz
etmek. |
| piety |
i. 1. Tanrıya hürmet. 2. dindarlık. |
| pig |
i. 1. domuz. 2. k. dili obur. 3. k. dili pis herif, domuz. 4.
k. dili şırfıntı, yelloz. |
| pig iron |
pik, dökme demir, font. |
| pig Latin |
bir tür kuşdili (Birinci ses kelimenin sonuna getirilir
ve ay eklenir: igpay atinlay.). |
| pigeon |
i. güvercin. |
| pigeonhole |
i. 1. güvercin yuvası. 2. yazı masasında kâğıt gözü. f. 1. k.
dili yazı masasının kâğıt gözüne yerleştirmek. 2. sınıflandırmak.
3. k. dili bir kenara bırakmak, rafa kaldırmak. |
| piggyback |
z. omuzda, sırtta. |
| pigheaded |
s. inatçı, dik kafalı. |
| pigment |
i. 1. renk maddesi, boya maddesi. 2. toz boya. 3. biyol.
pigment. |
| pigmentation |
i., biyol. pigmentasyon. |
| Pigmy |
i., s., bak. Pygmy. |
| pigmy |
i., s., bak. pygmy. |
| pigpen |
i. domuz ağılı. |
| pigskin |
i. 1. domuz derisi. 2. k. dili Amerikan futbol topu. |
| pigsty |
i. 1. domuz ağılı. 2. domuz ağılı gibi pis ev/oda,
mezbele. |
| pike 1 |
i. kargı, mızrak. |
| pike 2 |
i., zool. turnabalığı. |
| pike 3 |
i. 1. anayol. 2. paralı yol. |
| pike perch |
uzunlevrek. |
| pilaf |
i. pilav. |
| pile 1 |
i. temel direği, kazık. |
| pile 2 |
i. 1. yığın, küme. 2. fiz. atom reaktörü. 3. tüy, hav. 4. argo
servet, dünyalık. 5. çoğ. emoroitler. f. yığmak, kümelemek. |
| pile driver |
şahmerdan. |
| pile in |
doluşmak. |
| pile off/out |
inmek, hep birlikte inmek. |
| pile on |
1. üşüşmek. 2. tepeleme doldurmak. |
| pile up |
1. yığmak, biriktirmek; yığılmak, birikmek. 2. k. dili
kazada çarpıp ezmek. |
| pilfer |
f. çalmak, aşırmak, yürütmek. |
| pilgrim |
i. hacı. |
| pilgrimage |
i. hac. |
| piling |
i. 1. temel direği, kazık. 2. kazık çakma. |
| pill |
i. hap. |
| pillage |
i. 1. yağma, talan. 2. ganimet. f. yağma etmek, yağmalamak,
talan etmek. |
| pillar |
i., mim. sütun, kolon; direk; dikme. |
| pillar box |
İng. (açık yerlerde bulunan umumi) posta
kutusu. |
| pillory |
f. elâleme rezil etmek. |
| pillow |
i. yastık. |
| pillowcase |
i. yastık yüzü. |
| pilot |
i. 1. pilot. 2. den. kılavuz, kılavuz kaptan. 3. den. dümenci.
4. kılavuz, rehber. 5. TV deneme yayını. f. 1. (uçak) kullanmak. 2.
kılavuzluk etmek, yol göstermek. |
| pilot burner |
ateşleme brülörü. |
| pilot film |
deneme filmi. |
| pilot light |
1. (şofben, fırın v.b.´nde) pilot alevi, ateşleme
brülörü. 2. işaret lambası. |
| pilot project |
deneme projesi. |
| pilothouse |
i. kaptan köşkü. |
| pimento |
i. bir tür tatlı kırmızıbiber. |
| pimento cheese |
içine bu tür biber katılmış çok yumuşak bir peynir. |
| pimiento |
i., bak. pimento. |
| pimp |
i. pezevenk. f. pezevenklik etmek. |
| pimple |
i. sivilce. |
| pin |
i. 1. topluiğne. 2. broş, iğne. 3. müz. (telli çalgılarda)
akort mandalı. f. (--ned, --ning) 1. topluiğne ile tutturmak. 2.
iliştirmek. 3. kıpırdayamaz hale sokmak. |
| pin down |
k. dili saptamak, tespit etmek. |
| pin s.o. down on s.t. |
k. dili birini (bir konudaki niyetini) açıklamak zorunda
bırakmak. |
| pin s.o.´s ears back |
k. dili birini haşlamak/azarlamak. |
| pin s.t. on s.o. |
k. dili 1. bir şeyi birinin üstüne atmak, birini bir
şeyle suçlamak. 2. birinin bir suçu işlediğini
kanıtlamak. |
| pinafore |
i. çocuk önlüğü, göğüslük. |
| pinball |
i. langırt. |
| pinball machine |
langırt makinesi. |
| pincers |
i., çoğ. kerpeten, kıskaç. |
| pinch |
f. 1. çimdiklemek. 2. kıstırmak. 3. (ayakkabı) vurmak, sıkmak.
4. k. dili aşırmak, yürütmek. i. 1. çimdik. 2. tutam: a pinch of
salt bir tutam tuz. 3. sıkıntı, darlık. |
| pinchbug |
i., zool. makaslıböcek, yereşeği. |
| pincushion |
i. iğnedenlik, iğnelik. |
| pine 1 |
i. çam. |
| pine 2 |
f. 1. away erim erim erimek, eriyip solmak. 2. for -in
özlemiyle yanıp tutuşmak, -in hasretini çekmek. |
| pine cone |
çam kozalağı. |
| pine needle |
çam iğnesi. |
| pine nut |
çamfıstığı. |
| pineal |
s. kozalaksı. |
| pineal body/gland |
anat. kozalaksı bez. |
| pineapple |
i. ananas. |
| ping |
f. (motor) detonasyon yapmak. i. detonasyon. |
| ping-pong |
i. pingpong, masatenisi. |
| pinion 1 |
i. 1. zool. kanat. 2. iri kanat tüyü. f. 1. (kuşun uçmasını
engellemek için) kanatlarının ucunu kesmek. 2. (bir kimsenin) elini
kolunu bağlamak. 3. bağlamak. |
| pinion 2 |
i., mak. küçük dişli çark, pinyon. |
| pink |
i. 1. pembe renk. 2. (bir çeşit ufak) karanfil. s. pembe. |
| pinna |
çoğ. --s (pîn´ız)/--e (pîn´i) i., zool. pines. |
| pinnacle |
i. 1. mim. bina üzerindeki sivri tepeli kule. 2. doruk, tepe,
zirve. |
| pinpoint |
i. 1. iğne ucu. 2. ufacık nokta. f. kesin olarak yerini
belirtmek. |
| pinprick |
i. 1. iğne batması. 2. sinir bozucu ufak bir şey. |
| pins and needles |
karıncalanma, uyuşma. |
| pinstripe |
i. (kumaşta) ince çizgi. |
| pinstripe suit |
ince çizgili takım elbise. |
| pinstriped |
s. ince çizgili (kumaş/giysi). |
| pint |
i. yarım litrelik sıvı ölçü birimi, bir galonun sekizde biri,
A.B.D. 0,473 litre, İng. 0,550 litre. |
| pintail |
i., zool. kılkuyruk. |
| pinwheel |
i. fırıldak (oyuncak); çarkıfelek. |
| pioneer |
i. öncü. f. -de öncülük etmek. |
| pious |
s. dindar, mütedeyyin, dini bütün. |
| pip 1 |
i., İng. (elma, portakal v.b.´nde) çekirdek. |
| pip 2 |
i., İng. bip, bip sesi. |
| pip 3 |
|
| pipe |
i. 1. boru. 2. kaval, düdük. 3. pipo. f. 1. düdük çalmak. 2.
düdük çalarak emretmek/çağırmak. 3. boru hattıyla/borularla
getirmek/iletmek/nakletmek. 4. to hoparlörlerle (odalara) vermek.
5. (radyo/televizyon programı v.b.´ni) kablo ile iletmek. 6. (çocuk
sesi gibi) tiz bir sesle söylemek. 7. (elbiseyi) şeritle
süslemek. |
| Pipe down! |
k. dili Kıs sesini! |
| pipe dream |
boş hayal, hulya. |
| pipe organ |
borulu org. |
| pipe up |
k. dili birden sesini çıkarmak, birden konuşmak. |
| pipeline |
i. 1. boru hattı/yolu, payplayn. 2. iletişim hattı. |
| piper |
i. 1. gayda çalan kimse, gaydacı. 2. kavalcı. |
| pipestem |
i. pipo sapı. |
| pipet |
i., bak. pipette. |
| pipette |
i. pipet. |
| piping 1 |
i. 1. boru sistemi; (boru sistemine ait) borular. 2. kordone,
kordon. |
| piping 2 |
s. |
| piping hot |
çok sıcak, dumanı üstünde. |
| piquant |
s. 1. hoş bir acılığı olan (tat/koku). 2. insanın kafasını
çalıştıran (yazı v.b.). |
| pique |
i. gücenme. f. 1. gücendirmek. 2. uyandırmak: You´ve piqued my
curiosity. Beni meraklandırdın. |
| piracy |
i. korsanlık. |
| pirate |
i. 1. korsan. 2. korsan gemisi. |
| pirate publisher |
korsan yayımcı. |
| pirate radio station |
korsan radyo istasyonu. |
| pirate ship |
korsan gemisi. |
| pirouette |
i. parmak uçlarında veya topuk üzerinde dönüş yapma. f. parmak
uçlarında veya topuk üzerinde dönüş yapmak. |
| Pisces |
i., astrol. Balık burcu. |
| piss |
i., kaba sidik. f., kaba işemek. |
| piss down |
İng., kaba (yağmur) bardaktan boşanırcasına yağmak. |
| Piss off! |
İng., kaba Defol! |
| piss s.o. off |
kaba birini sinirlendirmek/sinir
etmek/kızdırmak. |
| pissed |
s., kaba |
| pistachio |
i. 1. fıstık, antepfıstığı, şamfıstığı. 2. fıstıkağacı,
antepfıstığıağacı. |
| pistil |
i., bot. pistil, dişiorgan. |
| pistol |
i. tabanca. |
| piston |
i. piston. |
| piston ring |
segman, piston segmanı. |
| piston rod |
biyel, biyel kolu. |
| pit 1 |
i. 1. çukur: rifle pit avcı çukuru. target pit hedef çukuru.
orchestra pit orkestra çukuru. 2. kısmen yere gömülü sera. 3.
(ciltte kalan çiçek izi gibi) iz. 4. İng. maden kuyusu. f. (--ted,
--ting) 1. (bir yerde) çukurlar açmak. 2. (hastalık) (birinin
yüzünü) çopurlaştırmak. |
| pit 2 |
i. şeftali gibi etli meyvelerin çekirdeği. f. (--ted, --ting)
çekirdeğini çıkarmak. |
| pit one person/thing against another
person/thing |
1. iki kişiyi/şeyi karşı karşıya getirip
dövüştürmek/yarıştırmak. 2. (iki şey) birbiriyle yarışmak/boy
ölçüşmek: Zeki´s pitted his brains against Yavuz´s brawn. Zeki´nin
zekâsıyla Yavuz´un kuvvetli cüssesi çarpışıyor. |
| pita |
i. pide. |
| pitch 1 |
i. zift. |
| pitch 2 |
f. 1. atmak, fırlatmak. 2. (çadır) kurmak. 3. müz. tam
perdesini vermek. 4. düşmek, birdenbire düşmek. 5. den. (gemi) baş
kıç vurmak. 6. beysbol atıcılık yapmak. 7. aşağıya meyletmek. i. 1.
atış, atım. 2. eğim. 3. müz. perde. 4. den. geminin baş kıç
vurması. 5. k. dili satış için önceden hazırlanan
sözler. |
| pitch in |
k. dili (bir grup çalışana) yardım etmek; (yardım etmek
üzere) gelmek: Why don´t you pitch in and help? Neden gelip yardım
etmiyorsun? |
| pitch-black |
s. simsiyah, zifiri karanlık. |
| pitch-dark |
s. zifiri karanlık. |
| pitched battle |
büyük kavga, büyük münakaşa. |
| pitched battle |
1. meydan savaşı. 2. yakın muharebe. |
| pitcher 1 |
i. (kulplu) sürahi. |
| pitcher 2 |
i., beysbol topu atan oyuncu. |
| pitcher´s mound |
beysbol atıcının durduğu tümsek yer. |
| pitchfork |
i. yaba. |
| piteous |
s. yürekler acısı, yürek parçalayıcı. |
| pitfall |
i. 1. tuzak. 2. gizli tehlike. |
| pith |
i. 1. öz, esas. 2. bot. süngerdoku. |
| pith helmet |
güneş kaskı. |
| pithy |
s. 1. özlü. 2. kuvvetli, etkileyici, az ve öz. |
| pitiable |
s. acınacak, acıklı. |
| pitiful |
s. 1. acınacak, acıklı. 2. (acınacak ve horlanacak kadar)
gülünç, acınası, zavallı. |
| pitifully |
z. 1. acıklı bir şekilde. 2. acınacak kadar. 3. gülünç
derecede. |
| pitifulness |
i. acınacak durum. |
| pitiless |
s. acımasız, merhametsiz, taşyürekli. |
| pitilessly |
z. acımasızca, merhametsizce. |
| pitilessness |
i. acımasızlık, merhametsizlik. |
| pittance |
i. çok düşük ücret. |
| pituitary |
s., biyol. 1. balgam salgılayan. 2. sümüksü. i., anat.
hipofiz. |
| pituitary gland |
anat. hipofiz. |
| pity |
i. acıma, merhamet. |
| piuri |
i. hintsarısı. |
| pivot |
i. mil, eksen, mihver. f. 1. mil üzerine yerleştirmek. 2. on
mil/eksen üzerinde dönmek. |
| pivotal |
s. 1. mile ait. 2. çok önemli. |
| pizza |
i. pizza. |
| pkg |
kıs. package. |
| pl |
kıs. place, plural. |
| placable |
s. kolay yatışır, kolay affeder. |
| placard |
i. afiş; döviz. |
| placate |
f. (taviz vererek) -i memnun etmek/yatıştırmak/susturmak. |
| place 1 |
i. 1. yer, konum, mevki: Put it back in its place. Onu yerine
koy. This is a beautiful place. Burası güzel bir yer. All the
places in this row are taken. Bu sıradaki tüm yerler dolu. 2. k.
dili yer; ev; işyeri, dükkân. 3. küçük sokak/meydan. 4. semt,
şehir, kasaba. 5. koltuk, yer. 6. görev, vazife. 7. memuriyet,
mevki. |
| place 2 |
f. 1. -i koymak, -i bir yere koymak, -i yerleştirmek. 2. -e iş
bulmak. 3. -i atamak, -i tayin etmek. 4. (para) vermek, yatırmak.
5. -in kim olduğunu çıkarmak, -i tanımak: Although we had met
before I couldn´t place him. Daha önce tanışmamıza karşın kim
olduğunu çıkaramadım. 6. spor (birinci/ikinci/üçüncü)
gelmek. |
| place a bet |
bahse girmek. |
| place an order (with) |
-e sipariş vermek. |
| place card |
davetlilerin sofradaki yerlerini gösteren
kart. |
| place great demands on |
-in kapasitesini zorlamak. |
| place in the sun |
iyi durum. |
| place mat |
Amerikan servis. |
| place of delivery |
tic. teslim yeri. |
| place s.t. out of s.o.´s reach |
1. bir şeyi birinin erişemeyeceği/yetişemeyeceği bir yere
koymak. 2. bir şeyi biri için imkânsız hale getirmek. |
| place setting |
(tek kişilik) servis takımı. |
| place/put s.o. under arrest |
birini tutuklamak. |
| placement |
i. koyma, yerleştirme. |
| placenta |
i., anat. son, plasenta, etene. |
| placid |
s. sakin, yumuşak, uysal. |
| plagiarise |
f., İng., bak. plagiarize. |
| plagiarism |
i. aşırma, aşırmacılık. |
| plagiarist |
i. aşırmacı. |
| plagiarize |
f. (başkasının sözlerini/fikrini) aşırmak. |
| plagiary |
i. aşırma, aşırmacılık. |
| plague |
i. 1. (hastalıktan/haşarattan kaynaklanan) salgın. 2. veba. 3.
k. dili baş belası, dert. f. 1. (dert) (birini) rahatsız etmek. 2.
eziyet vermek. |
| plague s.o. with |
(belirli bir şey yaparak) birini sürekli rahatsız etmek. |
| Plague take it!/Plague on it! |
Allah belasını versin! |
| plaice |
i. (çoğ. plaice) pisibalığı. |
| plaid |
s. ekose. i. 1. ekose kumaş. 2. ekose desen. |
| plain |
s. 1. düz: I want a plain rather than a patterned cloth.
Desenli değil, düz bir kumaş istiyorum. 2. sade, süssüz, basit: The
ceremony was not elaborate; it was plain. Tören görkemli değildi,
sadeydi. 3. açık, belli: Its meaning is plain. Anlamı açık. 4.
baharatsız, sade (yiyecek). z. 1. sadece. 2. açıkça. i. düzlük,
ova, geniş ve düz yer. |
| plain dealing |
açiklık, açık davranma. |
| plain living |
sade yaşam/yaşayış. |
| plain-dealing |
s. açık, açık davranan. |
| plainspoken |
s. açıksözlü. |
| plaintiff |
i., huk. davacı. |
| plaintive |
s. hazin, hüzün dolu. |
| plait |
i. 1. saç örgüsü, örgü. 2. pli, kırma. f. örmek. |
| plan |
i. 1. plan. 2. kroki, taslak. 3. plan, düşünce, niyet, maksat.
f. (--ned, --ning) 1. planını çizmek. 2. tasarlamak, planlamak. 3.
düzenlemek. |
| plane 1 |
i. çınar. |
| plane 2 |
i. 1. geom. düzlem. 2. düzey, seviye: on an intellectual plane
entelektüel bir düzeyde. 3. uçak. s. 1. düz (yüzey). 2. düzlem,
düzlemsel: plane figure geom. düzlem şekil. plane geometry düzlem
geometri. f. 1. uçmak. 2. (suyun yüzünde) uçar gibi gitmek. |
| plane 3 |
i. rende, el planyası, planya. f. rendelemek; planyalamak. |
| plane tree |
çınar. |
| planer |
i. 1. planya makinesi, planya. 2. planyacı; rendeleyici. |
| planet |
i. gezegen. |
| planetarium |
i. planetaryum, gökevi, yıldızlık. |
| planetary |
s. gezegenlere özgü; gezegenlerle ilgili. |
| planetoid |
i., gökb. küçük gezegen. |
| planing |
i. planyalama; rendeleme. |
| planing mill |
planyalama atölyesi. |
| planisphere |
i. düzlemküre. |
| plank |
i. 1. (enli) tahta. 2. pol. (parti programında) ana madde. |
| plankton |
i. plankton. |
| planner |
i. plan yapan kimse, plancı. |
| plant |
i. 1. bitki, ot. 2. fabrika. 3. demirbaş. 4. teçhizat. 5. argo
hile, oyun, tuzak. 6. şakşakçı. 7. seyircilerin arasında oturup rol
yapan oyuncu. f. 1. (bitki) dikmek; (tohum) ekmek: Villagers
planted those plane trees. O çınarları köylüler dikti. 2. (direk)
dikmek: He planted the stake in the ground. Kazığı yere dikti. 3.
kurmak: The English planted colonies in North America. İngilizler
Kuzey Amerika´da sömürgeler kurdu. 4. in (polisi/bombayı) gizlice
(bir yere) yerleştirmek: They planted spies in the intelligence
organization. İstihbarat örgütüne ajanlar yerleştirdiler. 5. -i
yerleştirmek: He planted his foot on the second step. Ayağını
ikinci basamağa yerleştirdi. 6. in -e (fikir) aşılamak, (kafasına)
(fikir) sokmak. 7. argo in/on -e (tokat) indirmek, -e (tokadı)
yapıştırmak. |
| plant louse |
fidanbiti. |
| plantain 1 |
i., bot. sinirotu. |
| plantain 2 |
i. bir tür muz. |
| plantation |
i. plantasyon. |
| planter |
i. 1. ekici. 2. tohum serpme makinesi. 3. plantasyon sahibi;
plantasyon işletmecisi. |
| plaque |
i. 1. süs tabağı. 2. plaka, plaket, madeni levha. 3. diş taşı,
diş kiri. |
| plash |
f. su sıçratmak; (suyu) sıçratmak. |
| plasma |
i. plazma. |
| plasmolysis |
i. plazma bozulumu. |
| plaster |
i. 1. mim. sıva. 2. alçı. 3. tıb. yakı. 4. İng. yara bandı,
bant. f. 1. sıvamak. 2. yakı yapıştırmak. 3. yapıştırmak. 4. k.
dili yumruk indirmek. |
| plaster cast |
tıb. alçı. |
| plaster of Paris |
alçı. |
| plastered |
s., k. dili sarhoş, küfelik. |
| plastic |
s. 1. plastik, naylon. 2. plastik, biçimlenebilir, esnek. i.
plastik. |
| plastic arts |
plastik sanatlar. |
| plastic surgery |
plastik ameliyat. |
| plate |
i. 1. tabak. 2. plak, plaka, madeni levha. 3. kupa, şilt. 4.
dişçi. damak, takma diş, protez. 5. beysbol kale işareti. f. with
-i madeni levhalarla kaplamak. |
| plate glass |
dökme cam. |
| plate rack |
tabaklık. |
| plateau |
çoğ. --s/--x (plätoz´) i. plato. |
| plated |
s. kaplamalı, kaplama, kaplı. |
| plateful |
i. bir tabak dolusu. |
| platform |
i. 1. kürsü: The speaker used a crate as his platform.
Konuşmacı kürsü olarak bir sandık kullandı. 2. platform, yüksekçe
yer. 3. peron. 4. pol. platform, parti programı. 5. plan,
tasarı. |
| platinum |
i., kim. platin. |
| platinum blonde |
platin saçlı kadın. |
| platitude |
i. 1. yavan söz, basmakalıp söz. 2. yavanlık, tatsızlık. |
| Plato |
i. Eflatun, Platon. |
| Platonic |
s. Eflatun veya felsefesine ait, Platonik. |
| platonic |
s. |
| platonic love |
platonik sevgi. |
| Platonism |
i. Eflatunculuk, Platonculuk. |
| platoon |
i. müfreze, takım. |
| platter |
i. servis tabağı. |
| plausible |
s. akla yakın, makul. |
| play |
f. 1. oynamak; oynatmak. 2. (çalgı/müzik) çalmak. 3. tiy.
oynamak, canlandırmak. i. 1. oyun. 2. sahne oyunu, piyes. 3. şaka.
4. hareket serbestliği. 5. mek. (hareket eden bir elemanda)
gevşeklik, laçkalık, gevşeme. |
| play a joke on s.o. |
birine şaka yapmak, birine oyun oynamak. |
| play a part |
bir rolü oynamak. |
| play at |
(çocuklar) -cilik oynamak. |
| play back |
(kaydı) yeniden göstermek/dinlemek. |
| play ball |
1. top oynamak. 2. k. dili birlikte çalışmak. |
| play ball |
1. oyuna başlamak. 2. with k. dili ... ile işbirliği
yapmak. |
| play both ends against the middle |
kendi çıkarı için başkalarını birbirine düşürmek. |
| play down |
hafifsemek, önemsememek. |
| play fair |
doğru/hilesiz oynamak. |
| play fast and loose with |
1. -i aldatmak. 2. -i çarpıtmak. |
| play fast and loose with |
... ile oynamak, -i hafife almak. |
| play havoc with |
-i harap etmek. |
| play havoc with |
-i mahvetmek. |
| play hooky |
k. dili okulu asmak. |
| play house |
evcilik oynamak. |
| play into the hands of |
-in ekmeğine yağ sürmek. |
| play it smart |
k. dili akıllı olmak, akıllıca davranmak. |
| play off |
berabere kalan bir oyunu sonradan tamamlamak. |
| play on |
durmadan çalmak, çalmaya devam etmek. |
| play on s.o.´s affections |
karşısındakinin hislerine hitap etmek. |
| play on s.o.´s feelings |
birinin duygularını sömürmek/istismar etmek. |
| play one´s trump card |
kozunu oynamak. |
| play politics |
siyasi çıkarlarına göre davranmak. |
| play possum |
1. uyur gibi yapmak. 2. ölü numarası yapmak. |
| play s.o. false |
birini aldatmak, birine oyun oynamak. |
| play s.t. by ear |
1. notasız çalmak. 2. olayların seyrine göre hareket
etmek. |
| play s.t. down |
bir şeyi önemsizmiş gibi göstermek. |
| play second fiddle |
ikinci derecede rol oynamak. |
| play second fiddle |
ikinci derecede rol oynamak. |
| play second string to |
k. dili (birinin) gölgesinde kalmak. |
| play the devil´s advocate |
(kendi görüşlerinin doğruluğunu ölçmek için) karşıt
görüşlerin savunmasını yapmak. |
| play the field |
k. dili birden fazla kimseyle aynı zamanda flört
etmek. |
| play the fool |
ahmakça davranmak. |
| play the game |
dürüstçe hareket etmek. |
| play the market |
spekülasyon yapmak. |
| play up |
-in üzerinde durmak, -i vurgulamak. |
| play up to |
-e yaltaklanmak. |
| play with |
... ile oynamak. |
| playbill |
i. 1. tiyatro afişi. 2. oyun programı. |
| playboy |
i. zampara, çapkın; safa pezevengi. |
| play-by-play |
s. 1. dakikası dakikasına veren. 2. ayrıntılı. |
| played out |
1. bitkin. 2. modası geçmiş. 3. işe yaramaz. |
| player |
i. 1. oyuncu. 2. aktör. 3. çalgı çalan kimse, çalgıcı. 4.
eğlenceyle vakit geçiren kimse. 5. k. dili bir işle meşgul
olanlardan biri. |
| playfellow |
i. oyun arkadaşı. |
| playful |
s. şakacı, şen; gülüp oynayan. |
| playgoer |
i. tiyatro meraklısı. |
| playground |
i. (ilköğretim okulunda) bahçe, oyun alanı. |
| playhouse |
i. 1. tiyatro. 2. (çocukların içinde oynadıkları) küçük
ev. |
| playing card |
oyun kâğıdı, iskambil kâğıdı. |
| playmate |
i. (çocuğun) oyun arkadaşı. |
| playoff |
i., spor rövanş maçı, rövanş. |
| playpen |
i. portatif çocuk parkı. |
| plaything |
i. oyuncak. |
| playwright |
i. oyun yazarı. |
| plaza |
i. meydan, çarşı yeri. |
| plea |
i. 1. yalvarma, rica. 2. huk. iddia, ifade. 3. huk. dava. 4.
huk. itiraz. 5. bahane, mazeret, özür. |
| plead |
f. (--ed/pled) 1. yalvarmak, rica etmek. 2. huk. dava açmak. 3.
iddia etmek. 4. mazeret olarak göstermek, bahane etmek. |
| plead guilty |
huk. suçu kabul etmek. |
| plead not guilty |
huk. suçu reddetmek. |
| pleasant |
s. hoş, güzel, tatlı, latif. |
| pleasantry |
i. latife; hoş söz. exchange pleasantries hoşbeş etmek. |
| please |
f. 1. sevindirmek, hoşnut etmek, memnun etmek. 2. hoşuna
gitmek. z. lütfen: Please give me the salt./Please pass the salt.
Lütfen tuzu verir misiniz? |
| please o.s. |
canının istediği gibi hareket etmek, hoşuna gideni
yapmak. |
| please the eye |
göze hoş görünmek, gözü okşamak. |
| pleased |
s. memnun. |
| pleasing |
s. hoş, sevimli, tatlı. |
| pleasure |
i. 1. zevk; haz; keyif. 2. fels. haz. 3. lütuf, şeref: May I
have the pleasure of this dance? Bu dansı bana lütfeder misiniz?
Will you do me the pleasure of accepting this invitation? Bu daveti
kabul buyurur musunuz? Bedri Bey requests the pleasure of your
company at the wedding of his daughter. Bedri Bey kızının nikâhını
onurlandırmanızı rica ediyor. |
| pleat |
i. pli, plise. f. pli yapmak. |
| plebiscite |
i. plebisit. |
| plectrum |
çoğ. plec.tra (plek´trı) i., müz. mızrap, çalgıç. |
| pled |
f., bak. plead. |
| pledge |
i. 1. ant, söz, vaat. 2. işaret: It was a pledge of their
friendship. Arkadaşlıklarının bir işaretiydi. 3. teminat; rehin. 4.
bağışlanacağına dair söz verilmiş olan para. f. 1. ant içmek, söz
vermek, vaat etmek. 2. (belirli bir miktar para) bağışlamaya söz
vermek. 3. -i teminat/rehin olarak vermek; -i rehine
koymak. |
| plenary |
s. 1. tam; sınırsız: plenary authority tam yetki. 2. bütün
üyelerin hazır bulunduğu (toplantı/kurul). |
| plenipotentiary |
s. tam yetkisi olan. i. tam yetkili temsilci. |
| plenteous |
s. çok, bol, bereketli. |
| plentiful |
s. 1. çok, bol. 2. bereketli, verimli. |
| plenty |
i. bolluk. |
| plenty of |
bol miktarda, bol. |
| pleura |
çoğ. --e (plûr´i)/--s (plûr´ız) i., anat. plevra, göğüs
zarı. |
| pliable |
s. 1. esnek, bükülgen. 2. uysal, yumuşak. |
| pliant |
s. 1. uysal, yumuşak. 2. esnek, bükülgen. |
| pliers |
i., çoğ. kerpeten, pense, kıskaç. |
| plight |
i. kötü durum. |
| plod |
f. (--ded, --ding) (along) ayaklarını sürümek, ağır adımlarla
yürümek. |
| plod away at |
(bir işte) şevksiz bir şekilde çalışmak; (bir işi)
hevessizce sürdürmek. |
| plop |
f. (--ped, --ping) into -e cup diye düşmek, -e cumbadak düşmek.
i. cup sesi, cumburtu, suya düşen ağır bir cismin çıkardığı ses. z.
cup diye, cumburlop, cumbadak. |
| plop o.s. down on |
(bir yere) lop diye oturmak. |
| plop s.t. down on |
(bir şeyi) -in üzerine pat diye koyuvermek. |
| plot |
i. 1. arsa, parsel. 2. hikâyenin konusu. 3. komplo, entrika,
gizli plan. f. (--ted, --ting) 1. planını çizmek; haritasını
çıkarmak. 2. komplo kurmak, entrika çevirmek. |
| plotter |
i. komplocu, entrikacı. |
| plough |
i., f., İng., bak. plow. |
| plow |
i. saban, pulluk. f. 1. (toprağı/tarlayı) sabanla/pullukla
sürmek. 2. through -i yarıp geçmek, yol açıp arasından
geçmek. |
| plow into |
k. dili 1. -e hızla çarpmak. 2. -e girişmek. |
| plow money back into |
k. dili parayı tekrar (bir işe) yatırmak. |
| plow money into |
k. dili parayı (bir işe) yatırmak. |
| plow through a book |
bir kitabı güçlükle okuyup bitirmek. |
| plowshare |
i. saban demiri, pulluk demiri. |
| ploy |
i. manevra, hile, taktik. |
| pluck 1 |
f. 1. yolmak. 2. (telli çalgıyı) parmaklarla çalmak. 3. (çiçek,
meyve v.b.´ni) koparmak. |
| pluck 2 |
i. yürek, cesaret. |
| pluck one´s eyebrows |
kaşlarını almak. |
| pluck out one´s gray hairs |
beyaz saç tellerini koparmak. |
| pluck up by the root |
kökünden sökmek. |
| pluck up one´s courage |
cesaretini toplamak. |
| plucky |
s. yürekli, cesur. |
| plug |
i. 1. tapa, tıkaç, tampon. 2. elek. fiş. 3. oto. buji. 4. tütün
parçası. 5. k. dili reklam. f. (--ged, --ging) 1. tıkamak, tıkaçla
kapamak. 2. k. dili durmadan reklamını yapmak. |
| plug away at |
-in üzerinde sebatla çalışmak. |
| plug for |
k. dili (birini) desteklemek, (birinin) tarafını
tutmak. |
| plug s.t. in |
bir şeyin fişini prize sokmak: Plug in the television.
Televizyonun fişini prize sok. |
| plum |
i. 1. erik. 2. arzulanacak şey; kıyak iş. |
| plumage |
i. (kuşa ait) tüyler. |
| plumb |
i. 1. çekülün ucuna bağlı olan kurşun. 2. iskandil kurşunu.
s. |
| plumb bob |
çekülün ucuna bağlı olan kurşun. |
| plumb line |
çekül, şakul. |
| plumb the depths |
son raddeye varmak. |
| plumber |
i. (sıhhi) tesisatçı. |
| plumbing |
i. 1. (binadaki) (sıhhi) tesisat. 2. (sıhhi) tesisatçılık. |
| plumbing fixtures |
(bir yapının sıhhi tesisatını oluşturan) borular ve boru
bağlama parçaları. |
| plume |
i. (kuşa ait) tüy. f. 1. tüylerle süslemek. 2. (kuş) tüylerini
düzeltmek. |
| plume o.s. on |
k. dili ... ile övünmek. |
| plummet |
i. 1. iskandil kurşunu. 2. çekülün ucuna bağlı olan kurşun. 3.
çekül, şakul. f. (dikine ve büyük bir hızla) düşmek,
düşüvermek. |
| plump 1 |
s. dolgun, tombul; balıketi, balıketinde. |
| plump 2 |
f. 1. down oturuvermek. 2. in girivermek. 3. out çıkıvermek. 4.
for -i desteklemek. 5. for İng. -e karar vermek, -i seçmek. 6. (up)
(yastık v.b.´ni) vurarak kabartmak. |
| plump down on one´s knees |
dizlerinin üzerine çöküvermek. |
| plump o.s. down on |
(bir yere) lop diye oturmak. |
| plump s.o. into |
birini pat diye -e oturtuvermek. |
| plump s.t. down on |
bir şeyi pat diye -in üzerine koyuvermek. |
| plunder |
f. yağmalamak, yağma etmek. i. yağma. |
| plunge |
f. 1. into içine dalıvermek. 2. (down) (dikine ve büyük bir
hızla) düşmek, düşüvermek. 3. forward (ileriye doğru) atılıvermek.
4. into hemen (bir şeyi anlatmaya) başlamak. i. 1. dalış, dalma. 2.
suya atlama. 3. k. dili tehlikeli girişim. |
| plunger |
i. 1. lavabo pompası. 2. plançer, hareketli göbek, dalıcı
piston. |
| plunk |
f., k. dili 1. (telli bir çalgıyı) tıngırdatmak, zımbırdatmak.
2. pat diye düşmek; düşüvermek. 3. pat diye koymak/bırakmak;
koyuvermek, bırakıvermek. 4. for -i desteklemeye karar
vermek. |
| plunk down money |
parayı bastırmak. |
| plunk o.s. down on |
(bir yere) oturuvermek, kendini (bir yere)
atıvermek/bırakıvermek. |
| plunk s.t./s.o. down on |
bir şeyi/birini pat diye (bir yere) bırakmak/koymak; bir
şeyi/birini (bir yere) bırakıvermek/koyuvermek. |
| pluperfect |
s., dilb. -miş´li geçmiş. i. |
| plural |
s., i., dilb. çoğul. |
| pluralism |
i. çoğulculuk, plüralizm. |
| pluralist |
i., s. çoğulcu, plüralist. |
| plurality |
i. 1. adaylar arasında en fazla oy alma. 2. seçimi kazanan
kimsenin ikinci gelen kişiden fazla olarak aldığı oy sayısı. 3.
çokluk. |
| plus |
edat 1. artı.Two plus three is five. İki artı üç beş eder. 2.
ve ayrıca, ve, ve de. s. 1. fazla. 2. artı, pozitif. i. artı
işareti (+). |
| plus fours |
golf pantolon. |
| plus sign |
artı işareti (+). |
| plush |
i. pelüş. s. 1. pelüş. 2. k. dili lüks. |
| Pluto |
i., gökb. Plüton. |
| plutocracy |
i. plütokrasi, zenginerki, varsılerki. |
| plutonium |
i., kim. plutonyum. |
| ply 1 |
i. 1. kat, tabaka. 2. eğilim. |
| ply 2 |
f. 1. işletmek, kullanmak. 2. etmek, yapmak. 3. (between)
(arasında) düzenli seferler yapmak, gidip gelmek,
işlemek. |
| ply s.o. with liquor |
birine durmadan içki içirmek. |
| plying between New York and London |
New York ile Londra arasında işleyen (gemi/uçak). |
| plywood |
i. kontrplak. |
| PM, pm |
kıs. post meridiem öğleden sonra (12.00-24.00 arasındaki
saatler için kullanılır.): 2:30 P.M. saat 14.30. 12 P.M. saat
24.00. |
| pneumatic |
s., mak. havalı, pnömatik. |
| pneumonia |
i. zatürree. |
| PO |
kıs. Post Office. |
| poach 1 |
f. 1. (bir şeyi) (kaynama derecesinin biraz altındaki bir
sıvıda) pişirmek. 2. (bir şeyi) (bir tür benmaride) pişirmek. |
| poach 2 |
f. yasak bölgede avlanmak. |
| poacher 1 |
i. bir tür benmari. |
| poacher 2 |
i. kaçak avlanan kimse. |
| pock |
i. çiçek hastalığının kabarcığı. |
| pocked |
s. 1. kabarcıklı. 2. çukurlarla dolu. |
| pocket |
i. 1. cep. 2. çukur. f. 1. cebe yerleştirmek, cebe koymak. 2.
iç etmek. 3. gizlemek, saklamak. |
| pocket calculator |
cep hesap makinesi. |
| pocket knife |
çakı. |
| pocket money |
cep harçlığı. |
| pocketbook |
i. 1. el çantası. 2. İng. cep defteri. 3. İng. cüzdan. |
| pocketknife |
i. çakı. |
| pockmark |
i. çiçek hastalığının kabarcığı. |
| pockmarked |
s. çiçekbozuğu, çopur. |
| pod |
i., bot. 1. (baklagillerde) tohum zarfı. 2. baklamsı
meyve. |
| podium |
çoğ. --s (po´diyımz)/po.di.a (po´diyı) i. podyum. |
| poem |
i. şiir, koşuk. |
| poet |
i. şair, ozan. |
| poetaster |
i. şair bozuntusu. |
| poetess |
i. kadın şair. |
| poetic |
s. 1. şairliğe özgü: poetic talent şiir yazma yeteneği. 2.
manzum: I like his poetic works. Onun şiirlerini beğeniyorum. 3.
şiirsel, şairane: a poetic turn of phrase şiirsel bir ifade
tarzı. |
| poetical |
s., bak. poetic. |
| poetically |
z. şiirsel bir biçimde, şairane. |
| poetry |
i. 1. şiir, koşuk, nazım. 2. şiir sanatı. 3. şiirler. 4.
şiirsellik. |
| pogrom |
i. soykırım; Yahudi soykırımı. |
| poignancy |
i. 1. acılık, keskinlik. 2. dokunaklılık; acılık. |
| poignant |
s. 1. acı, keskin. 2. şiddetli. 3. dokunaklı; acı. |
| poikilothermal |
s., zool. soğukkanlı. |
| poinciana |
i., bot. cennetağacı, cennetçiçeği. |
| poinsettia |
i., bot. Atatürkçiçeği. |
| point |
i. 1. uç, sivri uç. 2. nokta: boiling point kaynama noktası.
freezing point donma noktası. point of intersection kesişme
noktası. 3. nokta, noktalama işareti. 4. amaç, anlam, yarar:
There´s not much point in going there personally. Oraya bizzat
gitmenin pek anlamı yok. 5. anlatmak istenilen şey: That´s not my
point. Demek istediğim o değil. the point of the story hikâyenin
anlatmak istediği şey. 6. coğr. burun. 7. sayı, puan: win/lose on
points sayı ile kazanmak/kaybetmek. 8. pusula kertesi. 9. mat.
tamsayı ile kesiri ayırmak için aralarına konulan nokta [Türkiye´de
bunun yerine virgül kullanılır: four point six (4.6) dört virgül
altı (4,6)]. 10. matb., bilg. punto. 11. İng. priz. 12. borsa puan.
13. ferma. f. 1. at -e doğrultmak, -e çevirmek: He pointed his
telescope at the moon. Teleskopunu aya çevirdi. 2. at/out/to -i
işaret etmek, -i göstermek: She pointed at her left foot. Sol
ayağını işaret etti. 3. out -e dikkati çekmek: He pointed out the
problem to us. Soruna dikkatimizi çekti. 4. ucunu sivriltmek. 5.
(av köpeği) ferma yapmak, fermaya oturmak. |
| point lace |
iğne oyası. |
| point of honor |
şeref meselesi. |
| point of no return |
dönüşü olmayan nokta. |
| point of view |
bakış açısı, görüş açısı. |
| pointed |
s. 1. sivri uçlu. 2. anlamlı. |
| pointedly |
z. anlamlı olarak. |
| pointer |
i. 1. işaret eden kimse/şey. 2. işaret değneği. 3. ibre,
gösterge. 4. puanter (bir tür av köpeği). |
| pointillism |
i., resim noktacılık. |
| pointillisme |
i., resim, bak. pointillism. |
| pointillist |
i., resim noktacı. |
| pointilliste |
i., resim, bak. pointillist. |
| pointless |
s. 1. uçsuz. 2. anlamsız. 3. amaçsız. 4. puansız. |
| poise 1 |
f. 1. dengelemek; dengelenmek. 2. hazırlamak; hazırlanmak: The
general poised his army for battle. General askerlerini savaşa
hazırladı. 3. hareketsiz tutmak; hareketsiz durmak: The gull hung
poised in the air. Martı havada hareketsiz duruyordu. 4. -i
(belirli bir şekilde) tutmak: The dancer poised her arm gracefully
over her head. Balerin kolunu zarif bir şekilde başının üzerinde
tuttu. |
| poise 2 |
i. 1. itidal, soğukkanlılık. 2. (hareketlerdeki) güzellik,
letafet. |
| poise s.t. on |
bir şeyi -in üzerine dengeli bir şekilde
koymak/yerleştirmek/oturtmak: She poised the water jar on her head.
Testiyi dengeli bir şekilde başının üzerine koydu. |
| poison |
i. zehir. f. zehirlemek. |
| poison gas |
zehirli gaz. |
| poison hemlock |
bot. baldıran, ağıotu. |
| poison ivy |
bot. bir tür zehirli sumak. |
| poison oak |
bot. bir tür zehirli sumak. |
| poison sumac |
bot. bir tür zehirli sumak. |
| poisonous |
s. zehirli. |
| poke 1 |
i., k. dili kesekâğıdı. |
| poke 2 |
i., bot. 1. şekerciboyasının yeni çıkan yaprakları. 2.
şekerciboyası. |
| poke 3 |
i. dürtme. f. 1. dürtmek. 2. yavaş gitmek. 3. İng., kaba
sikmek. |
| poke about/around in |
(bir yerde) (bir şeyi aramak veya merakını gidermek için)
etrafı karıştırmak: What are you doing poking around in here?
Etrafı ne karıştırıyorsun? |
| poke along |
aylak aylak dolaşmak. |
| poke one´s nose in/into |
-e burnunu sokmak. |
| poke one´s nose into s.t. |
bir işe burnunu sokmak. |
| poke out of |
-den çıkmak. |
| poke s.t. at |
bir şeyi -e uzatmak. |
| poke s.t. out |
bir şeyi -den dışarı uzatmak/çıkarmak. |
| poke sallet |
k. dili 1. şekerciboyasının yeni çıkan yaprakları. 2. bu
yapraklarla yapılan bir yemek. |
| pokeberry |
i. 1. şekerciboyasının meyvesi. 2. bot. şekerciboyası. |
| poker 1 |
i. ölçer, ocak süngüsü. |
| poker 2 |
i., isk. poker. |
| pokeweed |
i., bot. şekerciboyası. |
| pokey |
i., argo hapishane, kodes. |
| poky |
s. 1. delirtecek kadar yavaş. 2. İng. daracık, fazla
küçük. |
| Poland |
i. Polonya. |
| polar |
s. kutupsal, kutup: polar lights kutup ışıkları. |
| polar bear |
kutupayısı. |
| Polaris |
i., gökb. Kutupyıldızı. |
| polarisation |
i., İng., bak. polarization. |
| polarise |
f., İng., bak. polarize. |
| polarity |
i., fiz. polarite. |
| polarization |
i. polarizasyon, polarma, ucaylanma. |
| polarize |
f. 1. polarmak, kutuplanmak. 2. kutuplaştırmak;
kutuplaşmak. |
| Polaroid |
i. polaroit. |
| Polaroid camera |
polaroit, polaroit fotoğraf makinesi. |
| Polaroid photograph |
polaroit fotoğraf. |
| Pole |
i. Polonyalı; Leh. |
| pole 1 |
i. sırık, direk, kazık. |
| pole 2 |
i. 1. coğr. kutup. 2. fiz. kutup, ucay. |
| pole vault |
sırıkla (yüksek) atlama. |
| polecat |
i., zool. kokarca, kırsansarı. |
| polemic |
s. tartışmalı. i. polemik, sert tartışma. |
| polemical |
s. tartışmalı. |
| polemics |
i. tartışma sanatı, polemik. |
| polestar |
i., gökb. Kutupyıldızı, Demirkazık. |
| pole-vault |
f., spor sırıkla atlamak. |
| police |
i., çoğ. polisler, polis memurları. f. 1. polis kuvvetiyle
güvenliği sağlamak. 2. denetlemek, kontrol etmek. |
| police commissioner |
komiser, polis komiseri. |
| police force |
polis (kuruluş). |
| police officer |
polis. |
| police squad |
polis müfrezesi. |
| police station |
polis karakolu, karakol. |
| police station |
karakol. |
| policeman |
çoğ. po.lice.men (pılis´mîn) i. (erkek) polis. |
| policewoman |
çoğ. po.lice.wom.en (pılis´wîmîn) i. kadın polis. |
| policlinic |
i. poliklinik. |
| policy 1 |
i. siyaset, politika. |
| policy 2 |
i. poliçe: life insurance policy hayat sigortası poliçesi. |
| polio |
i. çocuk felci. |
| poliomyelitis |
i. çocuk felci. |
| Polish |
i. Lehçe, Polca. s. 1. Polonya, Polonya´ya özgü; Leh. 2. Lehçe,
Polca. 3. Polonyalı; Leh. |
| polish |
f. 1. cilalamak, parlatmak; cilalanmak, parlamak. 2. (ayakkabı)
boyamak. 3. terbiye etmek. i. 1. cila. 2. incelik, nezaket,
terbiye. |
| polish off |
1. (işi) çabucak bitirmek. 2. (yemeği) silip süpürmek,
bir çırpıda temizlemek. |
| polish up |
1. iyice parlatmak. 2. çalışarak ilerletmek. |
| polite |
s. kibar, nazik, terbiyeli. |
| politeness |
i. kibarlık, nezaket, terbiye. |
| politic |
s. 1. akla uygun, akıllıca: I don´t think that´s politic. Bence
o iş akıl kârı değil. 2. kurnaz, becerikli. 3. sağgörülü; tedbirli,
ihtiyatlı. 4. politik, siyasal. |
| political |
s. 1. devlete/hükümete ait. 2. politik, siyasal,
siyasi. |
| political science |
siyasal bilgiler. |
| politician |
i. politikacı, siyasetçi, siyasi. |
| politics |
i. 1. politika, siyaset. 2. politikacılık. 3. entrikalar. |
| polity |
i. yönetim biçimi, hükümet şekli. |
| polka |
i. polka (dans/müzik). |
| polka dot |
(kumaşta) büyük puan. |
| poll |
i. 1. anket. 2. oylama. 3. oy sayısı. f. 1. anket yapmak. 2. oy
toplamak. 3. oy vermek, oyunu kullanmak. |
| polled |
s. boynuzsuz (hayvan). |
| pollen |
i. çiçektozu, polen. |
| pollinate |
f., bot. tozlaşmak. |
| pollination |
i., bot. tozlaşma. |
| pollster |
i. anketçi. |
| pollutant |
i. kirletici madde. |
| pollute |
f. kirletmek. |
| pollution |
i. 1. kirletme; kirlenme. 2. kirlilik. |
| polo |
i. polo, çevgen. |
| poly- |
önek çok. |
| polyandrous |
s. çokkocalı. |
| polyandry |
i. çokkocalılık, poliandri. |
| polyester |
i. polyester. |
| polyethylene |
i., kim. polietilen. |
| polygamist |
i. çokeşli erkek, poligam erkek. |
| polygamous |
s. çokeşli, poligam. |
| polygamy |
i. çokeşlilik, poligami. |
| polyglot |
s. 1. çok dil bilen, poliglot. 2. birçok dili kapsayan. i. çok
dil bilen kimse. |
| polygon |
i., geom. çokgen, poligon. |
| polygynous |
s. çokkarılı. |
| polygyny |
i. çokkarılılık. |
| polyhedral |
s., geom. çokyüzlü. |
| polyhedron |
i., geom. çokyüzlü. |
| Polynesia |
i. Polinezya. |
| Polynesian |
i. Polinezyalı. s. 1. Polinezya, Polinezya´ya özgü. 2.
Polinezyalı. |
| polynomial |
i., mat. çokterimli. |
| polyp |
i., zool., tıb. polip. |
| polyphasal |
s., elek. çokfazlı. |
| polyphase |
s., elek. çokfazlı. |
| polyphonic |
s., müz. çoksesli, polifonik. |
| polyphony |
i., müz. çokseslilik, polifoni. |
| polypore |
i., bot. katranköpüğü. |
| polysemous |
s. çokanlamlı. |
| polysemy |
i. çokanlamlılık. |
| polytheism |
i. çoktanrıcılık, politeizm. |
| polytheist |
i. çoktanrıcı, politeist. |
| polyurethane |
i. poliüretan. |
| polyuria |
i., tıb. sıkişeme. |
| pomade |
i. briyantin; pomat, merhem. |
| pomegranate |
i. nar. |
| pommel |
f. (--ed/--led,--ing/--ling) bak. pummel. |
| pomp |
i. tantana, debdebe, görkem. |
| pomposity |
i. 1. çalım, kurum, fiyaka. 2. tantana, debdebe. |
| pompous |
s. 1. fiyakacı, çalımcı. 2. tantanalı, debdebeli,
görkemli. |
| pond |
i. gölcük, gölet; havuz. |
| pond lily |
nilüfer, gölotu. |
| pond lily |
bot. nilüfer, gölotu. |
| ponder |
f. düşünüp taşınmak, zihninde tartmak, uzun uzun düşünmek. |
| ponderous |
s. 1. ağır, hantal. 2. sıkıcı, tatsız. |
| ponderously |
z. 1. ağır ağır. 2. sıkıcı bir şekilde. |
| pong |
i., İng., k. dili (pis) koku. f., İng., k. dili (pis)
kokmak. |
| pongy |
s., İng., k. dili (pis) kokan. |
| pontiff |
i. 1. papa. 2. piskopos. |
| pontoon |
i. duba, tombaz. |
| pontoon bridge |
dubalı köprü. |
| pony |
i. midilli. |
| pooch |
i., argo it. |
| poodle |
i. kaniş. |
| pooh-pooh |
f., k. dili küçümsemek. |
| pool 1 |
i. 1. gölcük; havuz. 2. su birikintisi. 3. yüzme havuzu. |
| pool 2 |
i. 1. isk. ortaya konulan para. 2. on beş top ile oynanan bir
çeşit bilardo. 3. tic. rekabeti önlemek için fiyatları kontrol
altında tutan tüccarlar birliği. 4. çalışma grubu, ekip. f. 1. tic.
ortak fona koymak, havuzda toplamak. 2. bir araya getirmek,
birleştirmek. |
| pool hall |
bilardo salonu. |
| poolroom |
i. bilardo salonu. |
| poop 1 |
i., den. pupa, kıç. |
| poop 2 |
i., ç. dili kaka. f. 1. ç. dili kaka yapmak; on -i kakalamak,
-e kaka yapmak. 2. k. dili pırt yapmak, osurmak. |
| poop 3 |
f., argo yormak, takatini kesmek. |
| poop 4 |
i., argo haber, bilgi, malumat. |
| poop deck |
kıç kasarası. |
| pooped |
s. bitkin, bitap, takati kesilmiş. |
| poo-poo |
i., ç. dili kaka. f., ç. dili kaka yapmak; on -i kakalamak, -e
kaka yapmak. |
| poor |
s. 1. yoksul, fakir. 2. zayıf. 3. az. 4. kuvvetsiz. 5.
verimsiz, kısır. 6. zavallı, biçare. 7. kötü, beklenen düzeyde
olmayan. i. |
| poor fellow |
zavallı adam. |
| Poor fellow! |
Vah zavallı! |
| poor sport |
mızıkçı. |
| poorly |
z. kötü bir şekilde; başarısızlıkla. |
| pop 1 |
i. 1. hafif bir patlama sesi, hafif bir patlama. 2. gazoz. f.
(--ped, --ping) 1. patlamak; patlatmak. 2. (mısır)
patlatmak. |
| pop 2 |
s. pop: pop concert pop konseri. pop music pop müzik. pop
singer pop şarkıcısı. i. pop müzik. |
| pop in |
k. dili uğramak. |
| pop out |
1. ağızdan kaçmak. 2. fırlamak, birdenbire
çıkmak. |
| pop the question |
k. dili evlenme teklif etmek. |
| pop the question |
k. dili evlenme teklif etmek. |
| popcorn |
i. 1. patlamış mısır. 2. cinmısırı. |
| pope |
i. papa. |
| popeyed |
s. patlak gözlü. |
| poplar |
i. kavak. |
| poplin |
i. poplin. |
| popper |
i., İng., k. dili çıtçıt, fermejüp. |
| poppy |
i., bot. gelincik; haşhaş. |
| poppy seed |
haşhaş tohumu. |
| poppycock |
i., k. dili saçma, saçmalık, zırva. |
| populace |
i. halk, kitle. |
| popular |
s. 1. popüler, herkesçe sevilen. 2. rağbette olan. 3. halkın
zevkine uygun, halka hitap eden. 4. yaygın, genel. 5. herkesçe
anlaşılabilir. 6. halkın kesesine elverişli, ucuz. |
| popularise |
f., İng., bak. popularize. |
| popularity |
i. popülerlik, popülarite. |
| popularize |
f. yaygınlaştırmak, çoğu kimsenin tanımasını sağlamak,
popülerleştirmek. |
| populate |
f. 1. (bir yeri) iskân etmek. 2. yaşamak, oturmak. |
| population |
i. nüfus. |
| population explosion |
nüfus patlaması. |
| populous |
s. kalabalık, yoğun nüfuslu. |
| porcelain |
s. porselen. |
| porch |
i. 1. hayat, (bir yanı/yanları açık) veranda. 2. (kapı
önündeki, yanları açık) sundurma, örtme; (kapı önündeki) giriş,
portik, portiko. |
| porcupine |
i., zool. oklukirpi. |
| pore 1 |
i. gözenek. |
| pore 2 |
f. over -i incelemek, -i tetkik etmek. |
| pore fungus/mushroom |
bot. katranköpüğü. |
| pork |
i. domuz eti. |
| pork sausage |
domuz sosisi. |
| porn |
i., k. dili pornografi. |
| porno |
i., k. dili, bak. porn. |
| pornographic |
s. pornografik, müstehcen. |
| pornography |
i. pornografi. |
| porosity |
i. gözeneklilik, porozite. |
| porous |
s. gözenekli. |
| porous plaster |
yakı. |
| porphyry |
i. porfir, somaki. |
| porpoise |
i., zool. 1. domuzbalığı. 2. yunusbalığı. |
| porridge |
i., İng. suyla/sütle pişirilen lapa. |
| port 1 |
i. liman; liman kenti. |
| port 2 |
i., den. 1. lombar. 2. lomboz. |
| port 3 |
i., den. iskele, geminin sol yanı. |
| port 4 |
i. porto şarabı. |
| port 5 |
i., bilg. port, kapı. |
| port authority |
liman idaresi. |
| port of call |
den. uğranılacak liman. |
| port of entry |
1. giriş limanı. 2. gümrük kapısı. |
| portable |
s. taşınabilir, portatif. |
| portal |
i. ana kapı. |
| portend |
f. -e alamet olmak, -e işaret etmek. |
| portent |
i. 1. belirti, alamet, işaret, haberci. 2. mucize, harika. |
| porter 1 |
i., İng. kapıcı. |
| porter 2 |
i. 1. hamal, taşıyıcı, yükçü. 2. d.y. yataklı vagon
görevlisi. |
| porterage |
i. 1. hamallık. 2. hamal ücreti. |
| portfolio |
i. 1. (ressamın yapıp bir araya getirdiği) resimler. 2. borsa
portföy. 3. evrak çantası; resim çantası. 4. makam, görev. |
| porthole |
i. 1. den. lomboz. 2. kale mazgalı. |
| portion |
i. 1. kısım, parça, bölüm, cüz. 2. porsiyon, bir tabak yemek.
3. pay, hisse. 4. kader, nasip. f. out -i bölüştürmek. |
| portly |
s. iri yapılı, cüsseli, şişman. |
| Porto Rican |
bak. Puerto Rican. |
| Porto Rico |
bak. Puerto Rico. |
| portrait |
i. portre. |
| portrait painter |
portre ressamı. |
| portray |
f. 1. resmetmek, resmini yapmak. 2. betimlemek, tanımlamak. 3.
rolünü oynamak. |
| portrayal |
i. 1. resmetme. 2. betimleme. 3. rolünü oynama. |
| Portugal |
i. Portekiz. |
| Portuguese |
i. 1. (çoğ. Por.tu.guese) Portekizli. 2. Portekizce. s. 1.
Portekiz, Portekiz´e özgü. 2. Portekizce. 3. Portekizli. |
| Portuguese man-of-war |
(birkaç tür) renkli ve büyük medüz/denizanası. |
| pos |
kıs. position, positive, possessive. |
| pose |
i. 1. poz, duruş. 2. tavır; yapmacık tavır. f. 1. poz vermek.
2. ortaya (bir soru) atmak. 3. (sorun) yaratmak. 4. yerleşmek;
yerleştirmek. |
| pose as |
kendine ... süsü vermek, ... kılığına girmek: The
burglar, posing as a policeman, knocked on the door. Hırsız kendine
polis süsü vererek kapıyı çaldı. |
| poseur |
i. pozcu. |
| posh |
s., İng., k. dili 1. şık; lüks. 2. kibar; sosyetik. |
| position |
i. 1. yer, mevki. 2. durum, vaziyet, pozisyon. 3. tutum, görüş.
4. konum. 5. toplumsal durum, sosyal pozisyon. 6. duruş. 7. ask.
mevzi. 8. iş, görev, memuriyet. f. 1. yerleştirmek. 2. (bir yerde)
durmak: He positioned himself next to the window. Pencerenin önünde
durdu. |
| position o.s. (to do s.t.) |
1. -e uygun pozisyona girmek: The football player
positioned himself for a goal. Futbolcu gol pozisyonuna girdi. 2.
(bir şey yapabilmek için) zemin hazırlamak: He is positioning
himself to become president. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için
kendine zemin hazırlıyor. |
| positive |
s. 1. olumlu, pozitif: a positive development olumlu bir
gelişme. 2. kesin, mutlak: positive proof kesin delil. 3. gerçek: a
positive difference gerçek bir fark. 4. belli, açık: It´s positive
that she was mistaken. Yanıldığı belli. 5. emin: Are you positive?
Emin misin? 6. tam: a positive nuisance tam bir bela. 7. mat.,
elek., foto. pozitif. 8. kim. artı, pozitif. 9. tıb. pozitif. 10.
dilb. olumlu. i. 1. pozitif resim. 2. kesin şey, kati
şey. |
| positive sign |
toplama işareti, artı işareti (+). |
| positivism |
i., fels. pozitivizm, olguculuk. |
| positivist |
i., s., fels. pozitivist, olgucu. |
| possess |
f. 1. -e sahip olmak, -si olmak: He possesses two cars. İki
arabası var. 2. hükmetmek. |
| possessed |
s. 1. deli; mecnun. 2. çılgın. 3. sahipli. 4.
soğukkanlı. |
| possession |
i. 1. mal. 2. iyelik, sahip olma. 3. huk. zilyetlik. 4. cin
çarpması, cinnet, delilik. |
| Possession is nine points of the law. |
huk. Zilyetlik mülkiyet hakkının en büyük
delilidir. |
| possessive |
s. 1. iyelik gösteren, iyelik .... 2. paylaşmak
istemeyen. |
| possessive pronoun |
iyelik zamiri. |
| possessor |
i. 1. mal sahibi. 2. huk. zilyet. |
| possibility |
i. 1. olanak, imkân. 2. olasılık, ihtimal. |
| possible |
s. 1. mümkün, olabilir, imkân dahilinde. 2. olası,
muhtemel. |
| possibly |
z. belki, olabilir. |
| possum |
i., k. dili opossum, sarig. f., k. dili 1. uyur gibi yapmak. 2.
ölü numarası yapmak. |
| post- |
önek sonra. |
| post 1 |
i. kazık, destek, direk. f. 1. (ilan) yapıştırmak. 2. afişle
ilan etmek. |
| post 2 |
i. 1. memuriyet, görev. 2. ordugâh. 3. kol, karakol. 4. polis
noktası. 5. yabancıların kurduğu alışveriş yeri. f. 1. koymak,
yerleştirmek. 2. tayin etmek, atamak; görevlendirmek,
vazifelendirmek. |
| post 3 |
i., İng. 1. posta. 2. posta servisi. 3. posta kutusu. 4.
postane. f. 1. İng. postalamak, postaya vermek. 2. (kayıtları)
günlük defterden ana deftere geçirmek. |
| post office |
postane. post-office box posta kutusu. |
| postage |
i. posta ücreti. |
| postage due |
taksa. postage-due stamp taksa pulu. |
| postage stamp |
posta pulu. |
| postal |
s. postayla ilgili. |
| postal clerk |
postane memuru. |
| postal money/order |
posta havalesi. |
| postcard |
i. kartpostal. |
| postdate |
f. üzerine ileri bir tarih atmak. |
| postdated check |
tic. vadeli çek. |
| poster |
i. poster, afiş. |
| posterior |
s. 1. sonra gelen, sonraki. 2. gerideki. 3. anat. kıça yakın.
i. kıç, popo, kaba etler. |
| posterity |
i. 1. döl, soy. 2. gelecek kuşaklar. |
| post-free |
s. 1. posta ücretine tabi olmayan. 2. İng. posta ücreti
ödenmiş. |
| postgraduate |
s., İng. üniversite sonrası öğrenimle ilgili. i., İng.
master/doktora öğrencisi. |
| posthaste |
z. büyük bir hızla, çok acele. |
| posthumous |
s. 1. babasının ölümünden sonra doğmuş. 2. yazarın ölümünden
sonra yayımlanmış. 3. öldükten sonra gelen/olan/meydana gelen. |
| posthumously |
z. ölümden sonra. |
| postman |
çoğ. post.men (post´mîn) i. postacı. |
| postmark |
i. posta damgası. |
| postmaster |
i. postane müdürü. |
| postmistress |
i. postane müdiresi. |
| postmortem |
s. öldükten sonraki, ölüm sonrası. i. otopsi. |
| postnatal |
s. doğum sonrası. |
| postpaid |
s., z. posta ücreti ödenmiş (olarak). |
| postpartum |
s. doğum sonrası. |
| postpone |
f. ertelemek. |
| postponement |
i. erteleme. |
| postscript |
i. (mektubun altındaki) not; dipnot. |
| postulate |
i. man., mat. postulat, konut, koyut. f. (pas´çıleyt)
farzetmek, varsaymak. |
| posture |
i. 1. duruş, poz. 2. durum, hal. 3. tutum, tavır. |
| pot |
i. 1. toprak kap, çömlek. 2. tencere. 3. argo haşiş. 4. göbek.
5. bir kap dolusu: a pot of tea bir çaydanlık dolusu çay. a pot of
soup bir tencere çorba. 6. (kumarda ortaya konan) toplam para. 7.
argo klozet. |
| pot holder |
tutacak; fırın eldiveni. |
| potable |
s. içilebilir. |
| potassium |
i., kim. potasyum. |
| potato |
i. (çoğ. --es) patates. |
| potato chip |
cips. |
| potbellied |
s. şişman göbekli, göbekli. |
| potbelly |
i. 1. k. dili şişman göbek, göbek. 2. bir tür soba. |
| potency |
i. 1. etki. 2. kuvvet, güç. 3. yetki. 4. nüfuz. 5. iktidar,
cinsel güç. |
| potent |
s. 1. etkili. 2. kuvvetli, güçlü. 3. yetkili. 4. nüfuzlu. 5.
cinsel iktidarı olan. |
| potentate |
i. 1. hükümdar, kral. 2. büyük yetki sahibi, otorite. |
| potential |
s. 1. olası, muhtemel. 2. fiz. gizil, potansiyel. i.
potansiyel. |
| potential energy |
fiz. gizilgüç. |
| potentially |
z. potansiyel olarak: That man is potentially dangerous. O adam
tehlikeli olabilir. |
| pothole |
i. (yol yüzeyinde arabaların yol açtığı) çukur. |
| potion |
i. 1. ilaç dozu. 2. iksir. |
| potpourri |
i. 1. çeşitli çiçeklerin güzel kokulu yapraklarıyla baharattan
oluşan ve kavanozda saklanan bir karışım. 2. birbirinden epey
farklı şeylerden oluşan karışım. 3. müz. potpuri. |
| potsherd |
i. kırık çömlek parçası. |
| potshot |
i. (ateşli silahla yapılan) rasgele vuruş. |
| potter 1 |
i. çömlekçi. |
| potter 2 |
f., bak. putter. |
| potter´s clay |
çömlekçi çamuru. |
| potter´s wheel |
çömlekçi çarkı. |
| pottery |
i. 1. çanak çömlek. 2. çömlek imalathanesi. 3.
çömlekçilik. |
| potty |
i., ç. dili 1. lazımlık. 2. klozet. s., İng., k. dili deli,
çatlak. |
| potty chair |
lazımlıklı iskemle. |
| pouch |
i. 1. kese, torba. 2. göz altında oluşan torbamsı şişlik. 3.
zool. kese. 4. zool. avurt. |
| poulter |
i., İng., bak. poulterer. |
| poulterer |
i., İng. 1. kümes hayvanlarının etini satan kasap. 2. kümes
hayvanlarını yetiştirip satan kimse. |
| poultice |
i. yara lapası. |
| poultry |
i. 1. kümes hayvanları. 2. kümes hayvanlarının eti. |
| poultryman |
çoğ. poul.try.men (pol´trimîn) i. 1. kümes hayvanlarının etini
satan kasap. 2. kümes hayvanlarını yetiştirip satan adam. |
| pounce |
i. saldırış, atılım, hamle. f. at/on/upon birden üstüne
atılmak. |
| pound 1 |
i. 1. libre. 2. İng. sterlin, pound. |
| pound 2 |
i. 1. başıboş hayvanların muhafaza edildiği yer. 2. yasak yere
park eden araçların çekildiği otopark. 3. k. dili cezaevi. |
| pound 3 |
f. 1. vurmak, dövmek. 2. yumruklamak. 3. (gemi) dalgaya
çarpmak. 4. (kalp) küt küt atmak. 5. ağır adımlarla yürümek. |
| pound sterling |
İng. sterlin, pound. |
| pound sterling |
sterlin, İngiliz lirası. |
| pour |
f. 1. dökmek, akıtmak; dökülmek, akmak. 2. bardaktan
boşanırcasına yağmak. |
| pour cold water on |
... umudunu söndürmeye çalışmak, ... hevesini kırmaya
çalışmak; (olumsuz bir şekilde) eleştirmek, tenkit
etmek. |
| pour concrete |
beton dökmek. |
| pour money down the drain |
parayı sokağa/denize atmak. |
| pour oil on troubled waters |
ortalığı yatıştırmaya çalışmak. |
| pour one´s heart out |
içini dökmek, deşarj olmak. |
| pout |
f. surat asmak, somurtmak. i. surat asma, somurtma. |
| poverty |
i. 1. yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç. 2. yetersizlik,
eksiklik. |
| poverty-stricken |
s. çok fakir, yoksul. |
| POW |
kıs. Prisoner of War. |
| powder |
i. 1. toz. 2. pudra. 3. barut. f. 1. pudralamak. 2. toz haline
getirmek; toz haline gelmek. |
| powder horn/flask |
barutluk. |
| powder puff |
pudra ponponu. |
| powder room |
bayanlara ait tuvalet. |
| powdered |
s. toz: powdered milk süttozu. powdered sugar pudraşeker. |
| powdered sugar |
pudraşeker, pudraşekeri. |
| powdery |
s. 1. toz gibi. 2. tozlu. |
| power |
i. 1. güç, kuvvet: air power hava kuvveti. nuclear power
nükleer güç. physical power fiziksel güç. 2. yetenek: the power to
learn öğrenme yeteneği. 3. etki: The medicine has lost its power.
İlaç etkisini kaybetti. 4. nüfuz: His power in political circles is
limited. Siyasi çevrelerdeki nüfuzu sınırlı. 5. yetki: the power to
hire and fire işe alma ve işten çıkarma yetkisi. 6. mat. üs, üst,
güç, kuvvet: Raise it to the tenth power. Onu onuncu kuvvete
yükselt. |
| power cut |
(planlı) elektrik kesintisi. |
| power failure |
(arıza nedeniyle) elektrik kesintisi. |
| power of attorney |
vekâlet, temsil yetkisi. |
| power of attorney |
vekâletname. |
| power of life and death |
idam etme veya af yetkisi. |
| power plant |
elektrik santralı. |
| power politics |
kuvvet politikası. |
| power station |
İng. elektrik santralı. |
| power struggle |
pol. iktidar mücadelesi. |
| powerful |
s. 1. güçlü, kuvvetli. 2. etkili. 3. nüfuzlu. |
| powerless |
s. 1. güçsüz, kuvvetsiz. 2. çaresiz. 3. beceriksiz. 4.
nüfuzsuz. |
| powwow |
i., k. dili toplantı; görüşme. f. görüşmek, konuşmak. |
| pp |
kıs. pages, pianissimo. |
| PR |
kıs. public relations. |
| practicability |
i. yapılabilirlik, uygulanabilirlik. |
| practicable |
s. 1. yapılabilir, uygulanabilir. 2. kullanışlı,
elverişli. |
| practical |
s. 1. pratik, kullanışlı, elverişli. 2. pratik, uygulamalı,
tatbiki. 3. pratik (kimse). |
| practical joke |
eşek şakası. |
| practical joke |
eşek şakası. |
| practicality |
i. pratiklik. |
| practically |
z. 1. gerçekte. 2. hemen hemen. 3. pratik bir şekilde. |
| practice 1 |
i. 1. uygulama, tatbikat. 2. pratik, egzersiz, alıştırma. 3.
antrenman, idman; egzersiz, çalışma: soccer practice futbol
antrenmanı. 4. tiy., müz. prova: choir practice koro provası. 5.
âdet, alışkanlık: It´s now become a common practice. Artık âdet
haline geldi. 6. (hekime gelen) hastalar; (avukata gelen)
müvekkiller: He´s got a big practice. Çok hastası/müvekkili
var. |
| practice 2 |
f. (bir maharet, yetenek v.b.´ni geliştirmek için) çalışmak,
pratik yapmak, egzersiz yapmak: You must practice the piano every
day for one hour. Her gün bir saat piyano çalmanız lazım. You must
practice a lot. Çok pratik yapmanız lazım. She is practicing her
Italian. İtalyancasını ilerletmek için egzersiz yapıyor. 2. spor
idman yapmak, antrenman yapmak, egzersiz yapmak. 3. -lik yapmak: He
is practicing law. Avukatlık yapıyor. She is practicing medicine.
Hekimlik yapıyor. |
| practice economy |
tasarruf yapmak. |
| Practice makes perfect. |
Meşk kemale erdirir. |
| Practice what you preach! |
Verdiğin nasihatı kendin uygula! |
| practiced |
s. deneyimli, tecrübeli. |
| practise 1 |
i., İng., bak. practice 1. |
| practise 2 |
f., İng., bak. practice 2. |
| practised |
s., İng., bak. practiced. |
| practitioner |
i. (belirli bir işi) uygulayan kimse, pratisyen. |
| pragmatic |
s. pragmatik. |
| pragmatism |
i. pragmacılık, pragmatizm. |
| pragmatist |
i. pragmacı, pragmatist. |
| prairie |
i. (ağaçsız, otlarla kaplı, geniş) düzlük, ova. |
| praise |
f. 1. övmek, methetmek. 2. (Allaha) hamdetmek, şükretmek. i.
övgü, meth, medih. |
| praiseworthy |
s. övülmeye değer. |
| pram |
i., İng. çocuk arabası. |
| prance |
f. (at) sıçrayıp oynamak; (atı) sıçratıp oynatmak. |
| prank |
i. eşek şakası; oyun. |
| prate |
f. gevezelik etmek. i. gevezelik. |
| prattle |
f. 1. çocukça konuşmak. 2. laflamak, gevezelik etmek. i. 1.
çocukça konuşma. 2. laflama, gevezelik, önemsiz konuşma. |
| prawn |
i., İng. karides. |
| pray |
f. 1. dua etmek. 2. namaz kılmak. |
| prayer |
i. 1. dua. 2. namaz. |
| prayer beads |
tespih. |
| prayer book |
dua kitabı. |
| prayer meeting |
dua meclisi. |
| prayer rug |
seccade. |
| prayer rug |
seccade. |
| praying mantis |
zool. peygamberdevesi. |
| pre- |
önek önce, ön. |
| preach |
f. vaaz etmek; vaaz vermek. |
| preach against |
aleyhinde va´zetmek. |
| preach to |
-e va´zetmek. |
| preacher |
i. vaiz. |
| preamble |
i. başlangıç, önsöz. |
| preanimism |
i. preanimizm. |
| prearrange |
f. önceden düzenlemek. |
| precarious |
s. 1. güvenilmez. 2. kararsız, şüpheli. 3. tehlikeli; rizikolu;
nazik. |
| precariously |
z. tehlikeli bir şekilde. |
| precaution |
i. önlem, tedbir. |
| precede |
f. -den önde olmak, -den önce gelmek. |
| precedence |
i. 1. önce gelme. 2. üstünlük. 3. önce olma. |
| precedent |
i. 1. örnek oluşturan durum. 2. âdet, gelenek. |
| preceding |
s. -den önceki; önde bulunan. |
| precept |
i. 1. emir. 2. ahlaki kural, ilke. 3. yönerge. |
| precinct |
i. 1. (şehir içinde) bölge; yöre. 2. çevre. 3. seçim
bölgesi. |
| precious |
s. 1. değerli, kıymetli. 2. çok pahalı. 3. aziz. 4. fazla
nazik. 5. k. dili rezil. z., k. dili çok, pek: There is precious
little time left. Pek az zaman kaldı. |
| precious metals |
(altın, gümüş, platin gibi) kıymetli madenler. |
| precious stone |
kıymetli taş, mücevher. |
| precipice |
i. 1. uçurum. 2. sarp kayalık. |
| precipitant |
i., kim. çökeltici, çöktürücü. s., bak. precipitate. |
| precipitate 1 |
i., kim. çökelti, çökel. s. 1. aceleci. 2. düşüncesiz. 3.
aceleyle yapılan. 4. ani. |
| precipitate 2 |
f. 1. neden olmak, başlatmak. 2. kim. çökeltmek; çökelmek. 3.
(yağmur/kar şeklinde) yere düşmek, yağmak. |
| precipitation |
i. 1. yağış. 2. kim. çökelme; çökeltme. |
| precipitous |
s. 1. dik, sarp. 2. atılgan, aceleci. |
| précis |
i. özet. |
| precise |
s. 1. tam, kesin: a precise definition of the word sözcüğün tam
karşılığı. at the precise moment of his arrival tam geldiği anda.
2. çok dikkatli, titiz (kimse). 3. titizlikle yapılmış (iş). 4.
dakik (saat). 5. hassas (alet). |
| precision |
i. 1. kesinlik. 2. doğruluk. 3. dikkat, dikkatlilik. 4.
(saatte) dakiklik. 5. (alette) hassasiyet. s. hassas: a precision
instrument hassas bir alet. |
| preclude |
f. 1. -i imkânsız kılmak, -i imkânsızlaştırmak, -i olanak dışı
bırakmak, -i olanaksızlaştırmak. 2. -i dışarıda bırakmak. |
| precocious |
s. erken gelişmiş. |
| preconceived |
s. eski, yerleşmiş (fikir). |
| preconception |
i. eski/yerleşmiş fikir. |
| precondition |
i. önkoşul. |
| precursor |
i. 1. haberci, müjdeci. 2. of -in ilk şekli/başlangıcı. |
| predate |
f. 1. erken tarih atmak. 2. -den daha önce gelmek. |
| predator |
i. yırtıcı hayvan. |
| predatory |
s. 1. yırtıcı: predatory animal yırtıcı hayvan. 2. çapulcu,
yağmacı: a predatory tribe çapulcu bir kabile. 3. başkalarının
eşine/malına göz koyup elinden almaya çalışan. |
| predecessor |
i. 1. selef, öncel. 2. ata, cet. |
| predestination |
i. 1. Allahın, kişinin cennete/cehenneme gideceğini doğmadan
önce tayin etmesi. 2. Allahın, kişinin hayatıyla ilgili her şeyi
önceden tayin etmesi, öncel belirleme. 3. takdiri ilahi. |
| predestine |
f. 1. (for) (birinin) (cennete/cehenneme gideceğini) önceden
tayin etmek. 2. (birinin) (yaşarken başına gelecekleri) önceden
tayin etmek. |
| predetermine |
f. 1. önceden tayin etmek/belirtmek. 2. önceden
kararlaştırmak. |
| predicament |
i. 1. zor durum, bela. 2. durum, hal, vaziyet. |
| predicate |
i., dilb., man. yüklem. s. yüklemle ilgili. |
| predicate |
f. 1. doğrulamak. 2. belirtmek. |
| predict |
f. 1. önceden söylemek: That economist predicted the present
recession. O ekonomist şimdiki durgunluğun olacağını önceden
söylemişti. 2. -e dair/hakkında kehanette bulunmak: The
fortune-teller predicted that she would marry young. Falcı genç
yaşta evleneceğine dair kehanette bulundu. |
| predilection |
i. yeğleme, tercih. |
| predispose |
f. to 1. -e önceden hazırlamak. 2. -e
yatkınlaştırmak. |
| predisposition |
i. to/towards -e meyil/eğilim/yatkınlık. |
| predominance |
i. 1. hâkim olma, ağır basma. 2. çoğunluk. |
| predominant |
s. 1. hâkim olan, ağır basan: the predominant color hâkim olan
renk. 2. çoğunlukta olan. 3. en nüfuzlu: the predominant group in
the meeting toplantıdaki en nüfuzlu grup. 4. en etkili. |
| predominantly |
z. genelde, çoğu: The representatives were predominantly
European. Temsilcilerin çoğu Avrupalıydı. |
| predominate |
f. 1. (sayı/nüfuz/kuvvet/etki/derece açısından) üstün olmak. 2.
hâkim olmak. 3. çoğunlukta olmak. 4. galip gelmek. |
| preeminence |
i. üstünlük. |
| preeminent |
s. en önde gelen, rakipsiz, üstün. |
| preempt |
f. 1. önceden ayırmak. 2. herkesten önce ele geçirmek. |
| preemption |
i. herkesten önce satın alma hakkı, önalım hakkı; önalım. |
| preemptive |
s. önceden satın alma hakkı olan. |
| preemptive strike |
karşı tarafın muhtemel saldırısına karşı önceden yapılan
saldırı. |
| preen |
f. 1. (kuş) gagasıyla (tüylerini) düzeltmek; gagasıyla
tüylerini düzeltmek. 2. (kedi, köpek v.b.) (tüylerini) yalamak;
tüylerini yalamak. 3. saçını başını özenle düzeltmek. |
| preen o.s. |
saçını başını özenle düzeltmek. |
| preexist |
f. önceden var olmak. |
| pref |
kıs. preface, prefix. |
| prefab |
i., k. dili prefabrik yapı. |
| prefabricate |
f. parçalarını önceden hazırlamak. |
| prefabricated |
s. prefabrik, prefabrike. |
| prefabrication |
i. prefabrikasyon. |
| preface |
i. önsöz. f. 1. önsöz ile başlamak. 2. önsözünü yazmak.
3. -e ile başlamak. |
| prefatory |
s. önsöz niteliğindeki. |
| prefer |
f. (--red, --ring) 1. yeğlemek, tercih etmek. 2. huk. sunmak,
arzetmek. |
| preferable |
s. tercih edilir, daha iyi. |
| preferably |
z. tercihen. |
| preference |
i. 1. yeğleme, tercih. 2. tercih edilen şey. |
| preferential |
s. tercihli; ayrıcalıklı. |
| preferred stock |
tic. tercihli hisse senedi. |
| prefix |
f. (sözcük başına) önek koymak. i. (pri´fîks) önek. |
| pregnancy |
i. hamilelik, gebelik. |
| pregnant |
s. 1. hamile, gebe. 2. with ile dolu. 3. anlamlı. |
| preheat |
f. önceden ısıtmak. |
| prehistoric |
s. tarihöncesi, tarihten önceki, prehistorik. |
| prehistory |
i. tarihöncesi, prehistorya. |
| prejudge |
f. peşin hüküm vermek, peşin yargıda bulunmak. |
| prejudice |
i. 1. önyargı. 2. kayırma, taraf tutma, tarafgirlik. 3. zarar,
ziyan. f. 1. haksız hüküm verdirmek. 2. zarara uğratmak. |
| prejudice s.o. against |
birini -in aleyhine çevirmek, birine -e karşı olumsuz
fikirler aşılamak. |
| prejudice s.o. in favor of |
birini -in lehine çevirmek, birine -in lehine olumlu
fikirler aşılamak. |
| prejudice s.o.´s chances |
birinin şansını azaltmak. |
| prejudicial |
s. |
| preliminary |
s. hazırlayıcı, hazırlık, ilk, ön. i. 1. eleme maçı. 2. ön
sınav, yeterlik sınavı. 3. çoğ. ön hazırlıklar. |
| prelude |
i. 1. başlangıç, giriş. 2. müz. prelüd. |
| premature |
s. 1. zamanından önce olan/gelişen, erken. 2. mevsimsiz,
zamansız. 3. erken doğmuş, prematüre (bebek). |
| prematurely |
z. zamanından önce, mevsimsiz olarak, erken. |
| premeditate |
f. önceden tasarlamak. |
| premeditated |
s. önceden tasarlanmış. |
| premier |
s. 1. birinci, ilk. 2. baş, asıl. i. başbakan. |
| premiere |
i. gala. |
| premiership |
i. başbakanlık. |
| premise |
i., man. öncül; terim. |
| premises |
i. (bir kuruma/kişiye ait) bina/arazi. |
| premiss |
i., man., bak. premise. |
| premium |
i. 1. prim. 2. ödül. 3. ikramiye. 4. sigorta primi. 5. tic.
acyo, prim. |
| premonition |
i. 1. önsezi. 2. uyarma. |
| prenatal |
s. doğum öncesi. |
| preoccupation |
i. with zihni ... ile meşgul olma. |
| preoccupy |
f. zihnini meşgul etmek. be preoccupied with zihni ... ile
meşgul olmak. |
| prep |
s., k. dili hazırlayıcı, hazırlık. i., İng. ev
ödevi. |
| prep |
kıs. preparatory, preposition. |
| prep school |
1. kolej, özel ortaokul ve lise. 2. İng. koleje
hazırlayan özel okul. |
| prepaid |
f., bak. prepay. |
| preparation |
i. 1. hazırlama. 2. hazırlık. 3. preparat, hazır ilaç. |
| preparative |
s. hazırlayıcı, hazırlık. i. hazırlayıcı şey. |
| preparatory |
s. hazırlayıcı, hazırlık. z. to -den önce: preparatory to
leaving the country ülkeden çıkmadan önce. preparatory to sending
it gönderilmesi için hazırlık olarak. |
| preparatory school |
kolej, özel ortaokul ve lise. |
| prepare |
f. 1. hazırlamak; hazırlanmak. 2. düzenlemek. 3. donatmak. 4.
yapmak. |
| prepare for the worst |
en kötü ihtimale karşı hazırlanmak. |
| prepared |
s. hazır, önceden hazırlanmış. |
| preparedness |
i. hazırlık, hazır olma. |
| prepay |
f. (pre.paid) parasını önceden vermek, peşin ödemek. |
| prepayment |
i. peşin ödeme. |
| preponderance |
i. 1. çoğunluk, üstünlük. 2. ağır basma; hâkim olma. |
| preponderant |
s. ağır basan, üstün gelen; hâkim olan. |
| preponderate |
f. 1. ağır basmak, üstün gelmek, baskın çıkmak. 2. hâkim
olmak. |
| preposition |
i. edat, ilgeç. |
| prepositional phrase |
edat ve isimden oluşan söz öbeği. |
| prepossess |
f. 1. olumlu bir şekilde etkilemek. 2. zihnini meşgul
etmek. |
| prepossessing |
s. alımlı, çekici. |
| preposterous |
s. akıl almaz, inanılmaz, saçma, abes. |
| preposterously |
z. mantıksızca. |
| prepuce |
i., anat. sünnet derisi. |
| prereligion |
i. dinöncesi. |
| prerequisite |
s. önceden gerekli olan. i. önkoşul, önşart. |
| prerogative |
i. 1. hak, yetki. 2. ayrıcalık, imtiyaz. |
| presage |
i. alamet, işaret. f. -e alamet olmak, -e işaret etmek. |
| presbyope |
i., tıb. presbit. |
| presbyopia |
i., tıb. presbitlik. |
| presbyopic |
s. presbit. |
| Presbyterian |
i., s. Presbiteryen. |
| preschool |
i. anaokulu. s. okulöncesi. |
| prescience |
i. ileri görüş. |
| prescient |
s. ileri görüşlü. |
| prescribe |
f. 1. (doktor) (ilaç) vermek/yazmak; (doktor) (bir tedavi
yöntemi) tavsiye etmek. 2. (şartları/kuralları) belirtmek/tayin
etmek. |
| prescription |
i. 1. tıb. reçete. 2. emir. |
| presence |
i. huzur, hazır bulunma, varlık, var olma: The test results do
not indicate the presence of nitrogen. Test sonuçlarına göre
nitrojen yok. |
| presence of mind |
aklı başında olma. |
| presence of mind |
soğukkanlılık. |
| present 1 |
s. 1. şimdiki: the present worth of -in şimdiki değeri. 2.
bulunan, hazır, mevcut: the animals present in this region bu
bölgede bulunan hayvanlar. 3. dilb. şimdiki zamanı gösteren.
i. |
| present 2 |
i. hediye, armağan. |
| present 3 |
f. 1. sunmak, takdim etmek: present a petition dilekçe sunmak.
2. takdim etmek, tanıtmak: He presented me to the queen. Beni
kraliçeye takdim etti. 3. göstermek, sergilemek, teşhir etmek. 4.
bildirmek, sunmak. |
| present a bold front |
cesaret göstermek, yürekli gözükmek. |
| present arms |
ask. selam durmak. |
| present company excepted |
söz meclisten dışarı, hâşâ huzurdan/huzurunuzdan. |
| present itself |
(fırsat) olmak/çıkmak/düşmek. |
| present o.s. |
bulunmak, hazır bulunmak, gelmek. |
| present one´s compliments |
saygılarını sunmak. |
| present one´s compliments |
selam söylemek. |
| present participle |
durum ortacı, faaliyet ismi. |
| present s.o. with |
birine -i sunmak/takdim etmek. |
| present s.o. with a problem |
birini bir problemle karşı karşıya bırakmak. |
| presentable |
s. prezantabl. |
| presentation |
i. 1. sunma, sunuş, takdim; sunulma, sunuluş. 2. takdim etme;
takdim edilme. 3. gösterme; gösterilme. 4. temsil, oyun. |
| present-day |
s. bugünkü, zamanımıza ait, şimdiki, günümüzün. |
| presentiment |
i. önsezi. |
| presently |
z. 1. birazdan, yakında. 2. k. dili şu ara, halihazırda. 3. k.
dili şu an. |
| preservation |
i. 1. saklama; saklanma. 2. koruma, muhafaza; korunma. |
| preservative |
s. saklayan, koruyan, koruyucu. i. koruyucu madde. |
| preserve 1 |
i., bak. preserves. |
| preserve 2 |
f. 1. korumak, muhafaza etmek. 2. saklamak. 3. sürdürmek. 4.
reçelini yapmak. 5. konservesini yapmak. |
| preserves |
i., çoğ. reçel; şekerleme. |
| preside |
f. at/over -e başkanlık etmek. |
| presidency |
i. başkanlık. |
| president |
i. 1. başkan. 2. cumhurbaşkanı. 3. rektör. |
| presidential |
s. başkanlığa ait. |
| press 1 |
i. 1. basın, medya. 2. yayınevi. 3. basın mensupları. 4.
matbaa, basımevi. 5. baskı/matbaa makinesi. 6. pres, cendere,
mengene. 7. sıkıştırma. 8. kalabalık. 9. (elbise/çamaşır için)
dolap/yüklük. 10. (giyside) ütü. |
| press 2 |
f. 1. basmak: Press the button. Düğmeye bas. 2. sıkmak, suyunu
çıkarmak; ezmek. 3. sıkıştırmak, sıkıştırarak itmek: The soldiers
pressed the crowd into the small square. Askerler kalabalığı küçük
meydana sıkıştırdı. 4. sıkıştırmak, baskı yapmak, zorlamak: 5. in
upon -in sınırına dayanmak, -in sınırını zorlamak: The enemy
pressed in upon the city. Düşman kentin sınırına dayandı. 6.
ütülemek. 7. (cam, çelik, tuğla v.b.´ni) preslemek, preste
sıkıştırmak, prese etmek. |
| press 3 |
f. into -i (hizmete) zorlamak; -i zorla (askere) almak: The
government pressed the villagers into military service. Hükümet
köylüleri zorla askere aldı. |
| press agent |
basın sözcüsü. |
| press association |
basın kurumu. |
| press conference |
basın toplantısı. |
| press corps |
gazeteciler. |
| press for |
... için baskı yapmak, -i ısrarla istemek: They are pressing
for more time. Onlara daha çok zaman verilmesi için baskı
yapıyorlar. |
| press forward |
hızla ilerlemek. |
| press money into s.o.´s hand |
birinin eline para sıkıştırmak. |
| press on |
devam etmek. |
| press one´s advantage |
avantajından mümkün mertebe yararlanmak. |
| press one´s luck |
şansına fazla güvenmek, şansını zorlamak: Don´t press your
luck. Şansına güvenme./Şansını zorlama. |
| press release |
basın bildirisi. |
| press s.o. for s.t. |
ısrarla birinden bir şey istemek, bir şey için birini
sıkıştırmak. |
| press s.o. into service |
birini seferber etmek, birini işe koşmak. |
| press s.o. to |
birinin (bir şey yapması) için ısrar etmek, birine (bir şey
yapması) için baskı yapmak: He is pressing me to accompany him to
Ankara. Onunla birlikte Ankara´ya gitmem için beni
sıkıştırıyor. |
| press s.o.´s hand |
birinin elini sıkmak. |
| press s.t. into service |
bir şeyi hizmete sokmak. |
| press s.t. on s.o. |
birine bir şeyi ısrarla kabul ettirmeye çalışmak: He
pressed the money on me. Parayı bana zorla kabul
ettirdi. |
| press s.t. upon s.o. |
birine bir şeyi ısrarla vermeye çalışmak. |
| press the shutter |
foto. deklanşöre basmak. |
| pressed |
s. prese, preste sıkıştırılmış: pressed steel prese
çelik. |
| pressing |
s. 1. acil, ivedi, ivedili. 2. ısrarlı; sıkboğaz eden. |
| pressure |
i. 1. basınç, tazyik: atmospheric pressure hava basıncı. high
pressure yüksek basınç. low pressure alçak basınç. 2. (manevi)
baskı: work under pressure baskı altında çalışmak. f. (birine)
baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak. |
| pressure cooker |
düdüklü tencere. |
| pressure gauge |
basıölçer, manometre. |
| pressure group |
baskı grubu. |
| pressure loss |
basınç kaybı. |
| pressurise |
f., İng., bak. pressurize. |
| pressurize |
f. 1. hav. (uçaktaki kabinin) havasını yeterli basınçta tutmak.
2. İng. (birine) baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak. |
| prestige |
i. prestij, saygınlık, itibar. |
| presto |
z., müz. presto. |
| prestressed |
s. öngerilmeli: prestressed concrete öngerilmeli beton. |
| presumably |
z. herhalde, zannedersem. |
| presume |
f. 1. sanmak, zannetmek, tahmin etmek: I am presuming that it
will cost around fifty million liras. Yaklaşık elli milyon liraya
mal olacağını tahmin ediyorum. 2. (haddi olmayan bir şeyi) yapmak,
(-e) kalkmak, (-e) yeltenmek: How can you presume to sit in
judgment on her? Onu ne yüzle yargılayabilirsin? She presumed to
correct her teacher. Öğretmeninin yanlışını düzeltmeye kalktı. 3.
saymak, varsaymak, addetmek, farzetmek: They presume him guilty.
Onu suçlu sayıyorlar. We should presume his innocence. Onun suçsuz
olduğunu varsaymalıyız. |
| presumption |
i. 1. cüret, küstahlık. 2. zan, sanı, tahmin. 3. farz,
varsayım. |
| presumptive |
s. 1. olası, muhtemel. 2. varsayımsal. |
| presumptuous |
s. cüretli, küstah, haddini bilmez. |
| presuppose |
f. 1. (bir şey) mantıken (başka bir şeyi) gerektirmek, -in var
oluşuna dayanmak: Prayer presupposes God. Dua için Allahın varlığı
gerek. This course presupposes a knowledge of Latin. Bu ders için
Latince bilmek gerek. 2. -in var olduğunu farzetmek, -i
varsaymak. |
| presupposition |
i. 1. -in var olduğunu farzetme. 2. önceden farzedilen
şey. |
| pretence |
i., İng., bak. pretense. |
| pretend |
f. 1. rolüne girmek, olmak: You pretend to be the cat and I´ll
be the mouse. Sen kedi ol, ben de fare olayım. 2. -miş gibi
davranmak, -mezlikten gelmek; yalandan yapmak, ... numarası yapmak:
He is pretending that he doesn´t know. Bilmiyormuş gibi davranıyor.
He´s pretending to be sick. Hasta numarası yapıyor. |
| pretend to |
... iddiasında olmak, -i iddia etmek, ... taslamak: I´m
not pretending to be an expert. Uzmanlık iddiasında değilim. He´s
pretending to be a scholar. Bilginlik taslıyor. |
| pretend to the throne |
tahtta hak iddia etmek. |
| pretense |
i. 1. rolüne girme. 2. oyun, numara, yalan: make a pretense of
illness hasta numarası yapmak. 3. bahane: on the slightest pretense
en ufak bahane ile. 4. to ... iddiası. |
| pretension |
i. 1. (bir şeyde) iddia. 2. hak iddiası. 3. gösteriş,
kurum. |
| pretentious |
s. 1. kendisinde aslında olmayan bir şeyin var olduğunu iddia
eden; kendisinde aslında olmayan bir şeyin var olduğu izlenimini
vermeye çalışan. 2. iddialı, gösterişli. 3. gösterişçi,
kurumlu. |
| pretentiously |
z. gösterişle. |
| pretentiousness |
i. gösterişçilik. |
| pretext |
i. bahane. |
| pretty |
s. 1. sevimli, güzel, hoş. 2. iyi. z. oldukça, epeyce,
hayli. |
| pretty difficult |
epey zor, hayli güç. |
| pretty much |
k. dili hemen hemen. |
| pretty much the same |
hemen hemen aynı, yine öyle. |
| pretty nearly/well |
k. dili hemen hemen. |
| prevail |
f. 1. üstün/galip gelmek, galebe çalmak; over/against -i
yenmek, -den baskın çıkmak. 2. (among/in) (-de) en çok ...
bulunmak, en çok -e rastlanmak, yaygın olmak: That species prevails
there today. Bugün orada en çok o türe rastlanmaktadır. 3. hüküm
sürmek, hâkim olmak. 4. başarmak. 5. on/upon -i ikna etmek, -i razı
etmek. |
| prevailing |
s. 1. galip gelen, üstün gelen. 2. hüküm süren, hâkim olan. 3.
en rağbette olan, en geçerli, en çok tutulan. |
| prevalence |
i. 1. hüküm sürme, hâkim olma. 2. yaygınlık. |
| prevalent |
s. 1. yaygın, çok rastlanan. 2. olagelen, hüküm süren, hâkim
olan. 3. en çok tutulan. |
| prevaricate |
f. 1. kaçamak cevaplar vermek. 2. k. dili yalan söylemek. |
| prevarication |
i. 1. kaçamak cevaplar verme. 2. k. dili yalan; yalan
söyleme. |
| prevent |
f. önlemek, engellemek, mâni olmak; -den alıkoymak. |
| preventable |
önlenebilir, önüne geçilebilir. |
| prevention |
i. önleme, engelleme. |
| preventive |
s. önleyici, engelleyici. i. 1. önleyici şey. 2. önlem,
önleyici tedbir. |
| preventive measures |
önleyici tedbirler. |
| preventive medicine |
koruyucu hekimlik. |
| preventorium |
çoğ. --s (privıntor´iyımz)/pre.ven.to.ri.a (privıntor´iyı) i.
prevantoryum. |
| preview |
i. 1. sin. ilk oynatım. 2. sin. fragman. 3. of (muhtemel bir
şeyin) habercisi. |
| previous |
s. 1. önceki, evvelki: the previous day evvelki gün. 2. eski,
sabık: a previous husband of hers eski kocalarından
biri. |
| previous knowledge of |
... hakkında önbilgi. |
| previous to |
-den önce. |
| previously |
z. önceden, evvelce. |
| prewar |
s. savaş öncesi: prewar politics savaş öncesi politika. |
| prey |
i. av. f. on 1. -i avlayıp yemek. 2. (bir kaygı, üzüntü v.b.)
-in içini kemirmek, -i rahat bırakmamak. 3. (bir yeri/insanları)
haraca kesmek. 4. -i avlayıp/ağına düşürüp soymak. |
| prey on s.o.´s mind |
(bir kaygı, üzüntü v.b.) -in içini kemirmek, -i rahat
bırakmamak. |
| prezzie |
i., İng., k. dili hediye. |
| prezzy |
i., İng., k. dili, bak. prezzie. |
| price |
i. 1. fiyat, eder, paha. 2. karşılık, bedel. f. 1. fiyat
koymak, paha biçmek. 2. k. dili fiyatını sormak. |
| price ceiling |
fiyat tavanı. |
| price cutting |
fiyat kırma. |
| price list |
fiyat listesi, tarife. |
| price o.s./s.t. out of the market |
bir malın fiyatını fazla yüksek tutarak ona ait piyasayı
kaybetmek: You´ve priced yourself out of the market in that line. O
serinin fiyatlarını fazla yüksek tutmakla piyasayı
kaybettin. |
| price range |
fiyat dağılımı. |
| price tag |
1. fiyat etiketi. 2. fiyat. |
| priceless |
s. 1. değer biçilmez. 2. k. dili çok komik, gülünç. |
| pricey |
s., İng., k. dili pahalı. |
| prick |
i. 1. iğne v.b.´nin batmasından ileri gelen acı. 2. sivri bir
şeyin açtığı delik. 3. argo penis, yarak. 4. k. dili pis herif. f.
1. sivri bir şeyi -e batırmak; sivri bir şey -e batmak. 2. (deriye
batan diken v.b.) acıtmak/batmak. 3. (delik) açmak. 4. (vicdanı)
(kendisini) rahatsız etmek. |
| prick of conscience |
vicdan azabı. |
| prick s.t. on |
bir uzva (sivri bir şeyi) batırmak; (sivri bir şey) bir uzva
batmak: I keep pricking my hand on these thorns. Bu dikenler hep
elime batıyor. |
| prick up its ears |
(hayvan) kulaklarını dikmek. |
| prick up one´s ears |
kulak kabartmak. |
| prick up one´s ears |
kulak kabartmak. |
| prickle |
i. 1. ufak diken. 2. ufak diken v.b.´nin batmasından ileri
gelen acı. 3. iğnelenme; karıncalanma. 4. (kumaş/giysi) dalama. f.
1. (ufak diken v.b.) batmak. 2. iğnelenmek; karıncalanmak. 3.
(kumaş/giysi) dalamak. |
| prickly |
s. 1. dikenli. 2. dalayan (kumaş/giysi). 3. huysuz, aksi. 4.
zor, çapraşık (mesele). |
| prickly heat |
isilik. |
| prickly juniper |
bot. katranardıcı, Juniperus oxycedrus. |
| prickly pear |
1. bot. frenkinciri, hintinciri, firavuninciri, Opuntia
ficus-indica. 2. frenkinciri, hintinciri, firavuninciri (meyve).
prickly-pear cactus bot., bak. prickly pear (1). |
| pride |
i. 1. gurur, kıvanç, iftihar, övünç: He takes pride in his
work. İşinden gurur duyuyor. 2. özsaygı, izzetinefis, onur,
haysiyet, şeref, gurur. 3. gurur, kibir: His pride prevents him
from admitting his mistake. Kibri, yanlışını kabul etmesine engel
oluyor. f. (kuş) tüylerini kabartmak. |
| pride o.s. on s.t. |
bir şey ile övünmek, bir şeyden kıvanç duymak. |
| pride of place |
en yüksek mevki. |
| priest |
i. papaz. |
| prig |
i. ahlaken kendini üstün gören kuralcı kişi, herkese ahlak
hocalığı yapan kimse. |
| prim |
s. fazla resmi, biçimci, çok ciddi; çok dikkatli ve
ağırbaşlı. |
| prim and proper |
dikkatli ve kuralcı. |
| prima donna |
1. primadonna. 2. k. dili hep ön planda olmak isteyen
kişi. |
| primacy |
i. öncelik, üstünlük. |
| primarily |
z. 1. aslında, esasen: It´s primarily an exporting firm. O
firmanın asıl işi ihracat. 2. en çok: They export primarily figs.
En çok incir ihraç ediyorlar. |
| primary |
s. 1. ilk, birinci, birincil: primary stage of development
gelişmenin ilk aşaması. 2. en önemli, başlıca; temel, ana, asıl:
primary problem en önemli sorun. primary aim başlıca amaç. the
primary elements of a just peace adil bir barışın temel öğeleri. 3.
fiz., elek. primer. |
| primary color |
ana renk. |
| primary colors |
ana renkler. |
| primary school |
ilkokul. |
| primate |
i. 1. başpiskopos. 2. zool. primat. |
| prime 1 |
i. (birinin/bir şeyin) en güzel/parlak dönemi; (birinin) en
verimli/başarılı dönemi; (birinin) formunun zirvesinde olduğu
dönem. |
| prime 2 |
s. 1. önemli; başlıca: This has become a prime concern. Önemli
bir mesele oldu bu. That´s the prime reason why she´s come. Onun
gelmesinin başlıca nedeni o. 2. en iyi, birinci kalite: prime beef
en iyi sığır eti. |
| prime 3 |
f. 1. hazırlamak. 2. (topa/tüfeğe) ağızotu koymak. 3. astar
vurmak/sürmek, astarlamak. 4. (birine) nasıl cevap vermesi
gerektiğini önceden söylemek; (tanığa) ne söyleyeceğini
öğretmek. |
| prime a pump |
(çalıştırmadan önce) pompanın içine su akıtmak. |
| prime cost |
üretim maliyeti. |
| prime meridian |
başlangıç meridyeni. |
| prime minister |
başbakan. |
| prime number |
asal sayı. |
| prime s.o. about |
birini (bir konuda) aydınlatmak, birine (bir şey) hakkında
bilgi vermek. |
| prime the pump |
(devlet) çeşitli yatırımlarla ekonomiyi canlandırmaya
çalışmak. |
| prime time |
televizyonun en çok izlendiği saatler. |
| primer 1 |
i. 1. astar; astar boya. 2. ağızotu. |
| primer 2 |
i. okuma kitabı. |
| primeval |
s. tarihöncesi çağlara ait. |
| primitive |
s. ilkel, primitif. |
| primitively |
z. ilkelce. |
| primitiveness |
i. ilkellik. |
| primitivism |
i. ilkelcilik, primitivizm. |
| primitivist |
i. ilkelci, primitivist. |
| primordial |
s. başlangıçta var olan. |
| primrose |
i., bot. çuhaçiçeği, Primula. |
| primula |
i., bot., bak. primrose. |
| prince |
i. prens. |
| princely |
s. 1. prense yakışır. 2. cömert, asil. 3. şahane. |
| princess |
i. prenses. |
| principal |
s. baş, ana, başlıca, en önemli, belli başlı. i. 1. müdür, okul
müdürü. 2. huk. müvekkil. 3. tic. sermaye, anamal, anapara. |
| principality |
i. prenslik. |
| principally |
z. 1. en çok, çoğunlukla. 2. aslında, esasen. |
| principle |
i. prensip, ilke. |
| principled |
s. prensip sahibi. |
| Prinkipo |
i., tar. (Kızıl Adalardan) Büyükada. |
| print |
i. 1. bası, tabı. 2. basma, matbua. 3. matbaa harfleri. 4. iz:
footprint ayak izi. 5. foto. fotoğraf, negatiften yapılmış resim.
6. gravür/taşbaskı (resim). 7. emprime; basma, basma kumaş. 8.
basma kalıbı. f. 1. basmak, tabetmek. 2. yayımlamak. 3. foto.
negatiften (fotoğraf) basmak/tabetmek. 4. matbaa harfleriyle
yazmak. |
| print s.t. out |
bilg. 1. bir şeyi printere yazdırmak/printerde basmak. 2.
(printer) bir şeyi yazmak/basmak. |
| printed |
s. basılı, matbu. |
| printed matter |
basma, matbua. |
| printed matter |
matbua, basma. |
| printer |
i. 1. basımcı, matbaacı. 2. bilg. yazıcı, printer. |
| printer´s ink |
baskı mürekkebi. |
| printing |
i. 1. basma, tab, tabetme. 2. baskı. 3. baskı sayısı. 4. matbaa
harfleriyle yazma. |
| printing press |
matbaa makinesi, baskı makinesi. |
| print-out |
i., bilg. yazılı çıkış/çıktı. |
| prior |
s. 1. önceden planlanmış. 2. önceki, evvelki, sabık. |
| prior to |
#AD? |
| prioritise |
f., İng., bak. prioritize. |
| prioritize |
f. -e öncelik tanımak. |
| priority |
i. öncelik. |
| prism |
i. prizma. |
| prison |
i. hapishane, cezaevi. |
| prison breaker |
hapishane kaçağı. |
| prisoner |
i. 1. tutuklu, mahkûm, mahpus: political prisoner siyasi
tutuklu. 2. tutsak, esir. |
| prisoner of war |
savaş esiri. |
| prissy |
s., k. dili müşkülpesent ve burnu havada. |
| pristine |
s. bozulmamış, saf. |
| privacy |
i. 1. mahremiyet: The English value their privacy. İngilizler
mahremiyetlerine çok önem verir. 2. gizlilik. |
| private |
s. 1. özel, hususi, kişisel: private car özel araba. private
life özel yaşam. private ownership özel iyelik. private property
özel mülk. private school özel okul. 2. gizli: a private telephone
conversation gizli telefon konuşması. i. ask. er, asker. |
| private detective |
özel dedektif. |
| private enterprise |
ekon. özel teşebbüs. |
| private eye |
k. dili özel dedektif. |
| private parts |
edep/ut yerleri. |
| private school |
özel okul. |
| private secretary |
özel sekreter. |
| private sector |
özel sektör. |
| private soldier |
er, asker. |
| privates |
i., çoğ., k. dili edep/ut yerleri. |
| privation |
i. yoksunluk, sıkıntı. |
| privatise |
f., İng., bak. privatize. |
| privatization |
i. özelleştirme. |
| privatize |
f. özelleştirmek. |
| privilege |
i. ayrıcalık, imtiyaz. |
| privileged |
s. ayrıcalıklı, imtiyazlı. |
| privy |
i. 1. (su tesisatı olmayan kulübe içindeki) ayakyolu,
apteshane. 2. tuvalet. s. |
| privy council |
özel meclis. |
| prize 1 |
i. 1. ödül, mükâfat. 2. çok istenilen şey. 3. ikramiye. f. 1.
-e çok değer vermek. 2. paha biçmek. s. 1. ödül olarak verilen. 2.
ödül kazanan. 3. tam: a prize idiot/fool tam bir enayi. |
| prize 2 |
f. manivela ile kaldırmak/açmak, kanırtmak. i.
ganimet. |
| prize possession |
en değerli şey, en gözde şey: That old typewriter is his
prize possession. O eski daktilo onun en sevdiği eşyası. |
| prize s.t. open |
bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) açmak. |
| prize s.t. up |
bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle)
kanırtmak. |
| pro |
i. (bir meseleye ait) olumlu/yararlı bir yan: Every issue has
its pros and its cons. Her meselenin olumlu ve olumsuz yanları
vardır. z. lehte. s. lehine olan. |
| pro |
i., s., k. dili profesyonel. |
| pro- |
önek ... taraftarı, ... yanlısı, -in tarafını tutan: He´s
pro-French. 1. O, Fransızların tarafını tutuyor. 2. O, Fransızcadan
yanadır. |
| pro and con |
lehte ve aleyhte. |
| pro forma |
s. |
| pro forma invoice |
proforma fatura. |
| pro forma invoice |
tic. proforma fatura. |
| prob |
kıs. probable, probably, problem. |
| probability |
i. ihtimal, olasılık. |
| probable |
s. muhtemel, olası, olasılı. |
| probably |
z. herhalde, büyük bir ihtimalle/olasılıkla. |
| probation |
i. 1. şartlı tahliye, meşruten tahliye. 2. deneme
süresi. |
| probation officer |
şartlı tahliye edilmiş kimseyle ilgilenen
memur. |
| probationer |
i. şartlı tahliye edilmiş kimse. |
| probe |
f. 1. (birine) soru sorarak sondaj yapmak. 2. (sonda v.b. ile)
yoklamak; sondalamak, sondaj yapmak. 3. irdelemek; incelemek,
araştırmak. i. 1. irdeleme; inceleme, araştırma. 2. tıb. sonda,
mil. 3. insansız uzay roketi. |
| probity |
i. doğruluk, dürüstlük. |
| problem |
i. 1. sorun, mesele, problem. 2. mat. problem. s. problemli,
problem: problem child problem çocuk. |
| problematic |
s. 1. şüpheli, tartışmaya açık, tartışmalı, problematik. 2.
şüpheli: I think that´s quite problematic. Bence orası hiç belli
olmaz. 3. zor, güç, bayağı sorun yaratan. |
| problematical |
s., bak. problematic. |
| procedure |
i. 1. yol, yöntem, metot, prosedür. 2. işlem: There are a
number of steps to be followed in this procedure. Bu işlemde
izlenecek birkaç basamak var. |
| proceed |
f. 1. to -e geçmek; -e gitmek; ilerlemek. 2. with -e devam
etmek. 3. to -e başlamak: When I asked them to lower their voices
they proceeded to speak even more loudly. Seslerini kısmalarını
istediğim zaman daha da yüksek sesle konuşmaya başladılar. 4. from
-den kaynaklanmak; -den ileri gelmek. |
| proceedings |
i., çoğ. 1. olan bitenler, olup bitenler. 2. tutanak, zabıt. 3.
(resmi/hukuki) işlemler. |
| proceeds |
i., çoğ. gelir, hâsılat, kazanç. |
| process |
i. 1. yöntem, metot, yol: a production process bir üretim
yöntemi. 2. süreç, proses: growth process büyüme süreci. 3. işlem;
tretman: the steps in the production process üretim işlemindeki
aşamalar. f. işlemden/işlemlerden geçirmek. |
| procession |
i. alay; dizi, sıra: funeral procession cenaze alayı. |
| proclaim |
f. 1. ilan etmek, duyurmak. 2. belli etmek, açığa vurmak. |
| proclamation |
i. 1. ilan, duyuru. 2. bildiri. |
| proclivity |
i. eğilim, meyil. |
| procrastinate |
f. 1. işleri daha sonraya bırakmak. 2. sürüncemede bırakmak,
ağırdan almak, geciktirmek. 3. ertelemek. |
| procreate |
f. 1. üretmek; yaratmak. 2. üremek; -in çocuğu olmak. Perhaps
this pair can procreate the species. Bu çift belki türü devam
ettirebilir. |
| procure |
f. 1. elde etmek, edinmek, sağlamak. 2. (birine) seks için
(birini) bulmak. |
| procurer |
i. pezevenk. |
| prod |
f. (--ded, --ding) 1. dürtmek. 2. teşvik etmek. i. 1. dürtme.
2. üvendire. |
| prod s.o. into action |
birini harekete geçirmek. |
| prodigal |
s. 1. savurgan, müsrif. 2. çok bol. i. savurgan/müsrif
kimse. |
| prodigious |
s. 1. çok büyük, kocaman. 2. şaşılacak, müthiş, fevkalade. |
| prodigy |
i. 1. dâhi, deha, harika: child prodigy dâhi çocuk, harika
çocuk. musical prodigy müzik dehası. 2. harika, olağanüstü
şey. |
| produce 1 |
f. 1.üretmek, yapmak. 2. (meyve/sebze) vermek. 3. hazırlamak,
yapmak. 4. göstermek, ibraz etmek; çıkarıp göstermek, çıkarmak. 5.
(oyunu) sahneye koymak. 6. (film) yapmak. 7. -e yol açmak; -i
meydana getirmek, -e neden olmak. 8. (hayvan) doğurmak. 9. (faiz)
getirmek. |
| produce 2 |
i. 1. ürün. 2. zerzevat, sebze ve meyve; tarım ürünleri. |
| producer |
i. 1. üretici. 2. sin. yapımcı, prodüktör. |
| producer goods |
tic. sermaye malları. |
| product |
i. 1. ürün. 2. sonuç, netice. 3. mat. çarpım. |
| production |
i. 1. üretim; imalat. 2. ürün. 3. eser, yapıt. 4. sin. yapım,
prodüksiyon. 5. tiy. sahneye koyma. |
| production line |
üretim/imalat hattı. |
| productive |
s. verimli, bereketli; üretken. |
| productive capacity |
üretim kapasitesi. |
| productivity |
i. verimlilik; üretkenlik; prodüktivite. |
| prof |
i., k. dili prof, profesör. |
| prof |
kıs. professor. |
| profane |
s. 1. Allaha karşı son derece saygısız olan. 2. dünyevi. 3.
adi, bayağı. f. son derece saygısızca davranarak (bir yerin)
kutsiyetini bozmak. |
| profanity |
i. 1. kutsal şeylere saygısızlık. 2. küfür, sövme, sövgü; ağız
bozukluğu. |
| profess |
f. 1. itiraf etmek, açıkça söylemek; ilan etmek. 2. iddia
etmek, ... iddiasında bulunmak, ileri sürmek. 3. (inancını) ikrar
etmek, açıkça söylemek. |
| professed |
s. 1. itiraf edilmiş. 2. iddia edilen. 3. sözde. |
| profession |
i. 1. meslek; sanat; işkolu. 2. iddia, ileri sürme. 3. itiraf.
4. inancın açıklanması. |
| professional |
s. 1. mesleğe ait, mesleki. 2. profesyonel. i.
profesyonel. |
| professionalism |
i. profesyonellik. |
| professor |
i. profesör. |
| proffer |
f. 1. (elle) sunmak, uzatmak. 2. teklif etmek, önermek. i.
teklif, önerme. |
| proficiency |
i. ehliyet, beceri, ustalık, maharet. |
| proficient |
s. ehliyetli, becerikli, usta, maharetli. |
| profile |
i. 1. profil. 2. kısa biyografi, karakter portresi. 3. grafik,
çizge. f. 1. -in profilini yapmak. 2. -in kısa biyografisini
yazmak. |
| profit |
i. 1. kâr, kazanç. 2. yarar, fayda. f. by/from -den
yararlanmak/faydalanmak/istifade etmek. |
| profit and loss account |
kâr ve zarar hesabı. |
| profit motive |
kâr güdüsü. |
| profit sharing |
kâr dağıtımı. |
| profitable |
s. 1. kârlı, kazançlı; ekon. rantabl. 2. yararlı, faydalı. |
| profiteer |
f. vurgunculuk yapmak. i. vurguncu. |
| profitless |
s. 1. kârsız. 2. yararsız, faydasız. |
| profligate |
s. 1. savurgan, müsrif; hovarda. 2. sefih, ahlaksız. |
| profound |
s. 1. derin; büyük; yoğun: a profound impression büyük bir
etki/derin bir iz. a profound mystery büyük bir sır. a profound
remark büyük bir söz. a profound respect derin bir saygı. a
profound silence derin bir sessizlik. I feel a profound sympathy
for her. Onu çok iyi anlıyorum. 2. meselelerin özünü kavrayan;
sorunların derinliğine inen. |
| profuse |
s. 1. bol, çok. 2. savurgan. 3. cömert. |
| profusion |
i. çok büyük miktar, çokluk, bolluk. |
| progenitor |
i. cet, ata, dede. |
| progeny |
i. 1. soy; torunlar. 2. zool. yavrular. |
| prognosis |
çoğ. prog.no.ses (pragno´siz) i. 1. tıb. prognoz. 2.
tahmin. |
| prognosticate |
f. 1. (gelecekte bir şey olacağı) tahmininde bulunmak. 2.
(gelecek hakkında bir şeye) işaret etmek. |
| prognostication |
i. 1. (gelecekte bir şey olacağı) tahmininde bulunma. 2.
(gelecek hakkında) işaret, belirti. |
| program 1 |
i. program, izlence. f. programlamak, programa bağlamak. |
| program 2 |
i., bilg. program. f. (--med/--ed) bilg. programlamak. |
| programer |
i., bilg. programcı. |
| programme |
i., f., İng., bak. program 1. |
| programmer |
i., İng., bilg., bak. programer. |
| progress |
i. 1. ilerleme, gelişme. 2. (fiilen) ilerleme, ileriye gitme,
yol alma. |
| progress |
f. 1. ilerlemek. 2. (hasta) iyiye doğru gitmek. 3. to -e doğru
gitmek/ilerlemek; -e varmak. |
| progression |
i. 1. ilerleme. 2. mat. dizi: arithmetical progression
aritmetik dizi. geometrical progression geometrik dizi. |
| progressive |
s. 1. gitgide artan. 2. ilerleyen, ilerleyici (hastalık). 3.
tedrici. 4. ileri düşünceli, ilerici. i. ileri düşünceli kimse,
ilerici. |
| progressive assimilation |
dilb. ilerleyici benzeşme. |
| progressive paralysis |
tıb. ilerleyici felç. |
| progressive tax |
artan oranlı vergi. |
| prohibit |
f. yasak etmek, yasaklamak, menetmek. |
| prohibit s.o. from |
1. birini (bir şey yapmaktan) menetmek. 2. birinin (bir şey
yapmasını) imkânsızlaştırmak/imkânsız kılmak. |
| prohibited |
s. yasak. |
| prohibition |
i. 1. yasak. 2. yasak emri. 3. içki yasağı. |
| prohibitionist |
i. içki yasağı taraftarı. |
| prohibitive |
s. 1. yasaklayıcı. 2. engelleyici. 3. fahiş, satın alınmasını
imkânsız kılan yükseklikteki (fiyat). |
| prohibitively |
z. |
| prohibitory |
s., bak. prohibitive. |
| project 1 |
f. 1. tahmin etmek, düşünmek, beklemek. 2. planlamak;
tasarlamak. 3. fırlatmak, atmak. 4. from -den dışarı çıkmak, -den
dışarı uzanmak. 5. (sesini) başkalarının duyabileceği kadar
yükseltmek. 6. ruhb. (on/onto) (kendi olumsuz
duygularını/düşüncelerini) (başkasına) yüklemek. |
| project 2 |
i. 1. proje, iş; plan, tasarı. 2. sosyal konutlar, sosyal
konutlardan oluşan site. |
| project s.t. onto |
(projeksiyon makinesiyle) bir şeyi -e
yansıtmak. |
| projectile |
i. mermi, atılan cisim. |
| projection |
i. 1. tahmin. 2. foto., sin. projeksiyon, gösterim. 3.
fırlatma, atma. 4. çıkıntı. 5. geom. izdüşüm, izdüşümü. |
| projection booth |
sin. makine dairesi. |
| projectional |
s., geom. izdüşümsel. |
| projectionist |
i., sin. makinist. |
| projector |
i. 1. projektör, projeksiyon makinesi, gösterici. 2. ışıldak,
projektör. |
| proletarian |
i. proleter, emekçi. s. proleter, proletaryaya özgü,
emekçi. |
| proletariat |
i. proletarya, emekçi sınıf. |
| prolific |
s. 1. doğurgan. 2. bereketli, verimli. 3. üretken. |
| prolificacy |
i. 1. doğurganlık. 2. bereketlilik, verimlilik. 3.
üretkenlik. |
| prolix |
s. 1. uzun, ayrıntılı. 2. yorucu, sıkıcı. |
| prolog |
i. 1. prolog, öndeyiş. 2. to (başka bir olayın)
habercisi/provası. |
| prologue |
i., İng., bak. prolog. |
| prolong |
f. uzatmak, devam ettirmek, sürdürmek. |
| prolongation |
i. uzatma, devam ettirme, sürdürme. |
| prom |
i. 1. öğrenci balosu. 2. İng., k. dili (deniz
kenarındaki) gezinti yeri, kordon. 3. İng., k. dili, bak. promenade
concert. |
| promenade |
f. piyasa etmek; gezinmek. i. 1. piyasa; gezinti, gezinme. 2.
gezi, gezinti yeri; İng. (deniz kenarındaki) gezinti yeri,
kordon. |
| promenade concert |
İng. dinleyicilerin müziği ayakta dinledikleri
konser. |
| promenade deck |
gezinti güvertesi, üst güverte. |
| prominence |
i. 1. herkesçe tanınma, ün. 2. göze çarpan şey. 3. çıkıntı;
uzantı. |
| prominent |
s. 1. önde gelen (kimse); ünlü, önemli. 2. dikkati çeken, göze
çarpan. 3. çıkıntılı, çıkık; profili çok belirgin olan: prominent
lips etli dudaklar. |
| promiscuity |
i. rasgele cinsel ilişkide bulunma. |
| promiscuous |
s. rasgele cinsel ilişkide bulunan. |
| promise |
i. 1. söz, vaat. 2. umut verici şey. f. 1. söz vermek, vaat
etmek, vadetmek: Promise me you´ll come! Geleceğine söz ver! You
promised to do it. Onu yapmayı vadettin. 2. (belirli bir duruma)
işaret etmek, -eceğe benzemek: She promises to be tall. Boylu
olacağa benziyor. This weather promises rain. Yağmur yağacağa
benziyor. This promises to be a good game. İyi bir maç olacağa
benziyor. |
| promise s.o. the moon |
birine olmayacak vaatlerde bulunmak. |
| promise s.t. to s.o. |
bir şeyi birine vereceğini/bırakacağını söylemek. |
| promising |
s. umut verici, geleceği parlak, gelecek için bir şeyler
vadeden. |
| promissory |
s. |
| promissory note |
bono. |
| promontory |
i., coğr. burun. |
| promote |
f. 1. terfi ettirmek. 2. (to) daha üst (bir sınıfa/lige)
geçirmek. 3. reklamını/tanıtımını yapmak. 4. desteklemek;
geliştirmek, ilerletmek. 5. -e katkıda bulunmak; teşvik
etmek. |
| promoter |
i. 1. destekleyici, destekleyen kimse; teşvik eden kimse. 2.
girişimci, kurucu. 3. reklamcı, tanıtımcı. 4. spor
organizatör. |
| promotion |
i. 1. terfi. 2. (to) daha üst (bir sınıfa/lige) geçme/geçirme.
3. tic. promosyon, reklam, tanıtım. |
| prompt |
s. 1. işlerini zamanında/gecikmeden/hemen yapan; dakik. 2.
zamanında/gecikmeden/hemen yapılan. 3. çabuk, acele. 4. hazır. i.
sahnede oyuncuya hatırlatılan söz. f. 1. -e yol açmak, -e sebep
olmak: What prompted that question? O sorunun ardında ne var? 2. to
(birini) (bir şey yapmaya) sevketmek/itmek/yöneltmek, (birinin)
(bir şey yapmasına) yol açmak: His curiosity prompted him to open
the red box. Merakı onu kırmızı kutuyu açmaya itti. What prompted
you to go there? Seni oraya gitmeye iten neydi? 3. (birine)
unuttuğu bir şeyi hatırlatmak; (birine) unuttuğu sözleri sufle
etmek. |
| prompter |
i., tiy. suflör. |
| promptly |
z. 1. zamanında, vaktinde; gecikmeden; hemen. 2. (zaman için)
tam: It ended promptly at ten. Tam onda bitti. |
| promulgate |
f. 1. resmen ilan etmek, duyurmak. 2. huk. (yasayı) yürürlüğe
koymak. 3. (inanç, düşünce v.b.´ni) yaymak. |
| pron |
kıs. pronoun, pronunciation. |
| prone |
s. 1. yüzükoyun yatmış. 2. eğilimli. |
| prong |
i. 1. çatal dişi. 2. sivri uçlu alet. 3. sivri uç. |
| pronoun |
i., dilb. zamir, adıl. |
| pronounce |
f. 1. telaffuz etmek, söylemek. 2. huk. (kararı)
bildirmek. |
| pronounce absolution |
Hrist. (papaz) bir günahkârın Allah tarafından affedildiğini
söylemek. |
| pronounced |
s. 1. belirgin. 2. kesin. |
| pronouncement |
i. 1. resmi açıklama; resmi bildiri. 2. huk. (kararı)
bildirme. |
| pronto |
z., k. dili hemen, derhal. |
| pronunciation |
i. telaffuz, söyleniş, söyleyiş. |
| proof |
i. 1. delil, kanıt, tanıt. 2. matb. prova. 3. foto. ayar. 4.
alkol derecesi. 5. mat. sağlama; ispat, kanıtlanım. |
| #AD? |
sonek geçirmez: soundproof sesgeçirmez. waterproof
sugeçirmez. |
| proof positive |
kesin bir delil; kesin deliller. |
| proof sheet |
matb. prova. |
| proofread |
f. (proof.read) (pruf´red) provasını okumak. |
| proofreader |
i. düzeltmen. |
| prop 1 |
f. (--ped, --ping) (belirli bir vaziyette) tutmak. He propped
up her leg with pillows. Bacağını alttan yastıklarla besledi. The
houses were propped on stilts. Evler direklerin üzerine kurulmuştu.
Prop the door open with that book. O kitabı dayayarak kapıyı açık
tut. i. destek, dayak, payanda. |
| prop 2 |
i., k. dili (sahne dekorunda kullanılan) eşya, aksesuar. |
| prop 3 |
i., k. dili uçak pervanesi. |
| prop s.t against |
bir şeyi -e dayamak/yaslamak. |
| prop up |
1. (bir şeyi) düşmemesi için
desteklemek/dayaklamak/payandalamak. 2. (bir kuruluşu, düzeni,
hükümeti) desteklemek, arkalamak. |
| propaganda |
i. propaganda. |
| propagandise |
f., İng., bak. propagandize. |
| propagandist |
i. propagandacı. |
| propagandize |
f. propaganda yapmak. |
| propagate |
f. 1. üretmek, çoğaltmak; üremek. 2. yaymak. |
| propane |
i., kim. propan. |
| propel |
f. (--led, --ling) 1. ileriye doğru sürmek. 2. itmek,
sevketmek. |
| propeller |
i. pervane. |
| propensity |
i. (for/to) (-e) eğilim/meyil. |
| proper |
s. 1. uygun, münasip, yakışır: the proper time uygun zaman. 2.
görgü kurallarına çok bağlı. 3. doğru, kurallara uygun. 4. İng., k.
dili gerçek, hakiki; tam: He´s a proper fool! O tam bir
dangalak! |
| proper fraction |
basit kesir. |
| proper name |
özel ad. |
| proper noun |
özel isim. |
| proper noun |
dilb. özel ad/isim. |
| properly |
z. 1. esaslı bir şekilde. 2. doğru dürüst; gerektiği gibi,
layıkıyla; doğru/uygun bir şekilde; kurallara uygun bir şekilde 3.
İng., k. dili adamakıllı, bayağı. |
| properly speaking |
aslında, gerçekte. |
| property |
i. 1. mal. 2. mülk, emlak; arazi. 3. (sahne dekorunda
kullanılan) eşya, aksesuar. 4. özellik. |
| property tax |
emlak vergisi. |
| prophecy |
i. 1. kehanet. 2. tahmin. |
| prophesy |
f. 1. (bir olayın gerçekleşeceğini) önceden haber vermek. 2.
kehanette bulunmak, gaipten haber vermek. 3. tahminde
bulunmak. |
| prophet |
i. 1. peygamber, yalvaç, nebi. 2. kâhin. |
| prophetess |
i. kadın peygamber. |
| prophetic |
s. 1. kehanetle ilgili; kehanet gibi. 2. gelecekten haber veren
(söz/yazı). 3. kâhince. 4. isabetli (tahmin). 5. peygambere
özgü. |
| prophylactic |
s., tıb. hastalıktan koruyan, koruyucu, profilaktik. i. 1. tıb.
koruyucu ilaç. 2. prezervatif. |
| prophylaxis |
çoğ. pro.phy.lax.es (profıläk´siz) i., tıb. profilaksi. |
| propitiate |
f. 1. yatıştırmak. 2. gönlünü almak. |
| propitious |
s. 1. uğurlu, hayırlı. 2. uygun, elverişli. |
| propman |
çoğ. prop.men (prap´men) i., tiy. aksesuarcı. |
| proponent |
i. taraftar, destekçi. |
| proportion |
i. 1. oran, orantı, nispet: the proportion of births to
population nüfusa göre doğum oranı. 2. miktar, kısım, kadar. 3.
mat. orantı. 4. hisse, pay. 5. oran, uygunluk, tenasüp. 6. çoğ.
boyutlar. f. oranlamak. |
| proportional |
s. orantılı. |
| proportionate |
s. orantılı. |
| proposal |
i. 1. öneri, teklif. 2. evlenme teklifi. |
| propose |
f. 1. önermek, teklif etmek. 2. niyet etmek. 3. (to) (-e)
evlenme teklifinde bulunmak. |
| propose a toast |
I´d like to propose a toast to Fatoş. Kadehlerimizi
Fatoş´un şerefine kaldıralım./Fatoş´un şerefine içelim. |
| proposition |
i. 1. öneri, teklif. 2. k. dili iş; girişim. 3. man. önerme. 4.
k. dili birlikte olma/sevişme teklifi. f., k. dili (birine)
birlikte olma/sevişme teklifinde bulunmak. |
| propound |
f. ileri sürmek, öne sürmek, ortaya atmak, önermek. |
| proprietary |
s. 1. birinin mülkü olan, özel. 2. mal sahibine ait. 3.
sicilli, tescilli, patentli. 4. sahip çıkan, sahiplik
taslayan. |
| proprietor |
i. 1. ticari bir kuruluşun sahibi: Who´s the proprietor of this
store? Bu dükkânın sahibi kim? 2. arazi/mülk sahibi. |
| propriety |
i. 1. görgü kurallarına uyma. 2. görgü kuralları,
adabımuaşeret. 3. uygunluk, münasebet. the proprieties görgü
kuralları, adabımuaşeret. |
| propulsion |
i. 1. ileriye doğru sürme. 2. itici güç. |
| prorate |
f. belirli bir oranda bölüştürmek/paylaştırmak. |
| pros and cons |
lehte ve aleyhte olanlar. |
| prosaic |
s. 1. sıkıcı, tekdüze, monoton; yavan. 2. hayal
gücünden/şiirsellikten yoksun. 3. alelade. |
| prosaical |
s., bak. prosaic. |
| proscribe |
f. 1. -i yasak etmek, -i yasaklamak. 2. medeni haklarını
elinden almak. |
| prose |
i. 1. düzyazı, nesir. 2. İng. (öğrencinin egzersiz olarak
yaptığı) tercüme. s. düzyazı şeklinde yazılmış. |
| prosecute |
f. 1. huk. ... aleyhine dava açmak, -i mahkemeye vermek. 2. -i
sürdürmek, -e devam etmek. prosecuting attorney savcı. |
| prosecution |
i. 1. huk. savcılık, savcının temsil ettiği taraf. 2. huk.
davacı taraf. 3. huk. dava, kovuşturma. 4. sürdürme; sürdürülme. 5.
yerine getirme, uygulama. |
| prosecutor |
i., huk. 1. savcı. 2. davacı. |
| proselyte |
i. dinini değiştiren kimse. f. başkasını kendi dinine
çevirmek/çevirmeye çalışmak; (başkasını) kendi dinine
çevirmek/çevirmeye çalışmak. |
| proselytise |
f., İng., bak. proselytize. |
| proselytism |
i. başkalarını kendi dinine çevirme/çevirmeye çalışma. |
| proselytize |
f. başkasını kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak;
(başkasını) kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak. |
| prosody |
i. prosodi, ölçübilim. |
| prospect |
i. 1. ihtimal, olasılık: The prospect of his finding a job is
poor. İş bulma ihtimali az. 2. çoğ. başarı şansı: Her prospects are
excellent. Onun geleceği parlak. 3. muhtemel müşteri/aday. 4. geniş
manzara. f. for (maden) aramak. |
| prospective |
s. 1. beklenen, umulan. 2. muhtemel, olası. |
| prospector |
i. maden arayıcısı. |
| prospectus |
i. prospektüs, tanıtmalık. |
| prosper |
f. 1. -in işleri iyi/rast gitmek; -in geliri artmak; -in refah
düzeyi yükselmek; zenginleşmek. 2. gelişmek. |
| prosperity |
i. 1. refah, gönenç. 2. başarı. |
| prosperous |
s. 1. müreffeh, gönençli; zengin. 2. başarılı. |
| prostate |
i. prostat. |
| prostate gland |
prostat. |
| prosthesis |
çoğ. pros.the.ses (prasthi´siz) i. protez. |
| prostitute |
i. fahişe, orospu. f. (yeteneğini v.b.´ni) kendine layık
olmayan bir işte kullanmak. |
| prostitute o.s. |
kendine layık olmayan bir işte çalışmak. |
| prostitution |
i. 1. fahişelik. 2. (yeteneğini v.b.´ni) kendine layık olmayan
bir işte kullanma. |
| prostrate |
s. 1. yüzükoyun yatan; yüzükoyun kapanmış. 2. halsiz, bitkin,
güçsüz. f. 1. (birini) yere sermek, yere yıkmak. 2. halsiz
bırakmak, güçsüz düşürmek. |
| prostrate o.s. |
secde etmek. |
| prostrate o.s. before |
-in ayağına kapanmak. |
| prostration |
i. 1. yere kapanma, secde. 2. bitkinlik. |
| prosy |
s. 1. düzyazı türünden; düzyazı gibi. 2. can sıkıcı, ağır;
sıradan, yavan. |
| prot- |
önek birinci, ilk, baş. |
| protagonist |
i. 1. edeb., tiy. başkişi, başkahraman. 2. öncü, önder. 3.
taraftar, destekçi. |
| protasis |
çoğ. prot.a.ses (prat´ısiz) i., dilb. koşullu yantümce. |
| protect |
f. korumak, muhafaza etmek. |
| protecting |
s. koruyan. |
| protection |
i. koruma, muhafaza. |
| protectionism |
i. yerli sanayii koruma politikası. |
| protective |
s. koruyucu. |
| protector |
i. koruyucu. |
| protectorate |
i. güçlü bir devletin koruma ve denetimi altında olan
devlet. |
| protégé |
i. haminin yardım ettiği kimse. |
| protégée |
i., dişil, bak. protégé. |
| protein |
i. protein. |
| protest |
f. 1. protesto etmek, karşı çıkmak; itiraz etmek. 2. iddia
etmek. i. (pro´test) protesto, karşı çıkma; itiraz. |
| Protestant |
i., s. Protestan. |
| protestant |
i. itiraz eden kimse. s. itiraz eden. |
| Protestantism |
i. Protestanlık. |
| protestation |
i. 1. protesto etme; itiraz. 2. iddia. |
| proto- |
önek, bak. prot-. |
| protocol |
i. 1. protokol. 2. tutanak. |
| proton |
i., kim., fiz. proton. |
| protoplasm |
i. protoplazma. |
| prototype |
i. prototip, ilkörnek. |
| protozoan |
i., zool. birgözeli hayvan, birgözeli. s., zool. birgözeli
(hayvan). |
| protract |
f. 1. (süreyi) uzatmak. 2. anat., zool. dışarıya uzatmak. |
| protractor |
i. iletki, açıölçer. |
| protrude |
f. çıkıntı yapmak, dışarı çıkmış/uzanmış olmak; pırtlamak;
dışarı çıkarmak. |
| protrusion |
i. 1. çıkıntı. 2. dışarı çıkmış/uzanmış olma. |
| protuberance |
i. şiş, çıkıntı, yumru, tümsek. |
| protuberant |
s. şiş, dışarı çıkmış/uzanmış/fırlamış, fırlak, yumru gibi,
tümsek, çıkık. |
| proud |
s. 1. gururlu, mağrur. 2. kibirli: He´s too proud to apologize.
O kadar kibirli ki özür bile dilemez. |
| proudly |
z. gururla, iftiharla. |
| prove |
f. (--d, --d/--n) 1. ispatlamak, kanıtlamak, tanıtlamak. 2.
denemek, sınamak. 3. sonunda ... çıkmak: The news proved false.
Haber asılsız çıktı. This car has proved to be more reliable than I
had expected. Bu araba umduğumdan daha sağlam çıktı. Events proved
otherwise. Olaylar durumun öyle olmadığını gösterdi. |
| provenance |
i. kaynak, köken. |
| proverb |
i. atasözü. |
| proverbial |
s. 1. atasözü türünden; atasözü gibi; atasözünde geçen. 2.
herkesçe bilinen, ünlü, meşhur. |
| provide |
f. 1. sağlamak, temin etmek, tedarik etmek; getirmek: Oğuz
provided the drinks. Meşrubatı Oğuz getirdi. 2. -i şart
koşmak. |
| provide against |
-e karşı hazırlıklı olmak. |
| provide for |
1. -i geçindirmek, -in geçimini sağlamak, -in rızkını temin
etmek. 2. -i hesaba almak/katmak, -i düşünmek: She´s provided for
that as well. Onu da hesaba kattı. The will provides for that.
Vasiyetnamede var o. |
| provide s.o. with |
birine -i sağlamak/getirmek. |
| provided that |
koşuluyla, şartıyla: I will lend you the money provided
that you pay me back tomorrow. Yarın bana iade etmeniz şartıyla
size parayı veririm. |
| Providence |
i. Allah, Tanrı. |
| providence |
i. 1. Tanrının inayeti, takdiri ilahi, ilahi takdir. 2.
vaktinde gerekli tedbirleri almayı bilme, tedbirlilik. |
| provident |
s. vaktinde gerekli tedbirleri almayı bilen,
tedbirli. |
| providential |
s. 1. Allahın inayetiyle olan/meydana gelen. 2. talihli. |
| providentialism |
i. kayracılık, providansiyalizm. |
| providentialist |
i. kayracı, providansiyalist. |
| providentially |
z. 1. Allahın inayetiyle. 2. şans eseri. |
| provider |
i. 1. sağlayan kimse. 2. aile geçindiren kimse. |
| province |
i. 1. il, vilayet; eyalet. 2. bilgi/yetki alanı. |
| provincial |
s. 1. illere/ile ait, vilayete ait. 2. taşralı. 3.
görgüsüz. |
| provincialism |
i. taşraya özgü âdet veya deyiş özelliği. |
| provision |
i. 1. for/against için/-e karşı tedbir. 2. koşul, şart. 3.
sağlama, temin, tedarik. f. yiyecek veya gerekli şeyleri
sağlamak. |
| provisional |
s. geçici, muvakkat; nihai olmayan. |
| provisions |
i., çoğ. erzak; azık. |
| proviso |
i. (çoğ. --s/--es) huk. (sözleşmeye konulan) kayıt, koşul,
şart. |
| provocation |
i. 1. kışkırtma, tahrik, dürtme. 2. provokasyon, kışkırtma. 3.
kız-dırma, sinirlendirme. |
| provocative |
s. 1. kışkırtıcı, tahrik edici. 2. kızdırıcı, sinirlendirici.
3. tahrik edici, seksi. |
| provoke |
f. 1. kışkırtmak, tahrik etmek, dürtmek. 2. kızdırmak,
sinirlendirmek. 3. -e yol açmak, -e neden olmak. |
| provost |
i. 1. resmi amir. 2. dekan. 3. (İskoçya´da) belediye
başkanı. |
| provost guard |
askeri polis karakolu. |
| provost marshal |
inzibat amiri, adli subay. |
| prow |
i., den. pruva, baş. |
| prowess |
i. 1. yiğitlik, cesaret. 2. hüner; maharet. |
| prowl |
f. 1. sinsi sinsi dolaşmak. 2. etrafı kolaçan etmek. i. 1.
sinsi sinsi dolaşma. 2. etrafı kolaçan etme. |
| prowl car |
k. dili polis arabası. |
| proximity |
i. yakınlık. |
| proxy |
i. 1. vekil. 2. vekillik, vekâlet. 3. vekâletname. |
| prude |
i. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı kimse. |
| prudence |
i. 1. tedbirlilik, sağgörü. 2. tutumluluk. |
| prudent |
s. 1. tedbirli, sağgörülü. 2. tutumlu, hesabını
bilir. |
| prudery |
i. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı olma. |
| prudish |
s. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı. |
| prune 1 |
i. kurutulmuş/kuru erik. |
| prune 2 |
f. 1. budamak. 2. fazla kısımları atmak; kısaltmak;
azaltmak. |
| pruning |
i. budama. |
| pruning knife |
budama bıçağı. |
| pruning shears |
bahçıvan makası, bahçe makası. |
| prurient |
s. 1. sekse dayanan. 2. aklı fikri sekste olan, şehvet düşkünü.
3. istekli, arzulu. |
| pruritic |
s. kaşıntılı. |
| pruritus |
i., tıb. kaşıntı. |
| Prussia |
i., tar. Prusya. |
| Prussian |
i., tar. Prusyalı. s., tar. 1. Prusya, Prusya´ya özgü. 2.
Prusyalı. |
| pry 1 |
f. into -in gizlisini saklısını araştırmak. |
| pry 2 |
i. manivela, kaldıraç. f. |
| pry into s.o.´s affairs |
birinin işlerine burnunu sokmak. |
| pry s.t. open |
bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) açmak. |
| pry s.t. up |
bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) kanırtmak. |
| PS |
kıs. postscript. |
| psalm |
i. 1. mezmur. 2. ilahi. |
| pseud- |
önek, bak. pseudo-. |
| pseudo |
s. sahte, yalancı, kalp. |
| pseudo- |
önek sahte, yalancı. |
| pseudonym |
i. takma ad. |
| psoriasis |
çoğ. pso.ri.a.ses (sıray´ısiz) i., tıb. sedef hastalığı. |
| psych |
f. |
| psych |
kıs. psychological, psychologist, psychology. |
| psych- |
önek, bak. psycho-. |
| psych s.o. up (for) |
birini (-e) psikolojikman hazırlamak. |
| psychasthenia |
i., ruhb. psikasteni. |
| psyche |
i., ruhb. ruh. |
| psychiatrist |
i. psikiyatr, psikiyatri uzmanı. |
| psychiatry |
i. psikiyatri. |
| psychic |
s. ruhsal, psişik. |
| psychical |
s., bak. psychic. |
| psycho |
s., i., k. dili ruh hastası. |
| psycho- |
önek 1. akıl. 2. ruh. |
| psychoanalyse |
f., İng., bak. psychoanalyze. |
| psychoanalysis |
i. psikanaliz. |
| psychoanalyst |
i. psikanalist. |
| psychoanalyze |
f. psikanaliz yapmak. |
| psychologic |
s., bak. psychological. |
| psychological |
s. ruhbilimsel, psikolojik. |
| psychologically |
z. psikolojik bakımdan, psikolojikman. |
| psychologist |
i. psikolog, ruhbilimci. |
| psychology |
i. psikoloji, ruhbilim. |
| psychopath |
i. ruh hastası, psikopat. |
| psychopathologic |
s., bak. psychopathological. |
| psychopathological |
s. psikopatolojik. |
| psychopathology |
i. psikopatoloji. |
| psychopathy |
i. psikopati. |
| psychosis |
çoğ. psy.cho.ses (sayko´siz) i. akıl hastalığı, psikoz. |
| psychosomatic |
s. psikosomatik. |
| psychotherapist |
i. psikoterapist. |
| psychotherapy |
i. psikoterapi. |
| psychotic |
s. 1. psikozdan ileri gelen. 2. psikoza dönüşmüş. 3. psikoza
girmiş. |
| pt |
kıs. part, past tense, payment, pint, point, port. |
| PTA |
kıs. Parent-Teacher Association. |
| ptosis |
çoğ. pto.ses (to´siz) i., tıb. kıpıklık. |
| pub |
i., İng., k. dili bar, pub. |
| pub |
kıs. public, publication, publisher. |
| puberty |
i. ergenlik çağı, buluğ çağı. |
| pubic |
s. kasığa ait. |
| public |
s. 1. umumi, halka ait. 2. halka/herkese açık. 3. açık, aleni.
i. 1. halk, ahali, kamu, umum. 2. seyirciler. public-address system
(havaalanı, alışveriş merkezi v.b.´nde) hoparlör
sistemi. |
| public convenience |
İng. umumi tuvalet/hela. |
| public debt |
devlet borçları. |
| public domain |
1. kamu arazisi. 2. halkın malı. |
| public enemy |
halk düşmanı. |
| public health |
halk sağlığı. |
| public holiday |
resmi tatil günü. |
| public house |
1. İng. bar, pub. 2. han, otel. |
| public law |
kamu hukuku, amme hukuku. |
| public library |
halk kütüphanesi. |
| public nuisance |
kamu için zararlı olan davranış. |
| public opinion |
kamuoyu. |
| public prosecutor |
savcı. |
| public relations |
halkla ilişkiler. |
| public revenue |
devlet geliri. |
| public revenues |
devlet geliri. |
| public school |
1. devlet okulu. 2. İng. özel okul. |
| public school |
1. devlet okulu. 2. İng. özel okul. |
| public sector |
kamu kesimi/sektörü. |
| public servant |
devlet memuru. |
| public servant |
memur, devlet memuru. |
| public service |
kamu hizmeti. |
| public service |
kamu hizmeti. |
| public utilities |
(elektrik, su idaresi gibi) kamu hizmeti
kuruluşları. |
| public works |
bayındırlık işleri. |
| publication |
i. 1. yayımlama, yayım. 2. yayın. |
| publicise |
f., İng., bak. publicize. |
| publicity |
i. 1. umuma açık olma. 2. açıklık, alenilik. 3. şöhret. 4.
tanıtım, reklam; ilan. |
| publicize |
f. 1. tanıtımını yapmak. 2. ilan etmek. |
| publicly |
z. alenen, açıkça, herkesin önünde. |
| public-spirited |
s. yardımsever. |
| publish |
f. 1. yayımlamak; yayımlatmak. 2. (kitap, dergi v.b.´ni)
basmak/bastırmak. 3. ilan etmek, açıklamak. |
| publish the banns |
bir çiftin belirli bir tarihte evleneceklerini ilan
etmek, nikâh kâğıtlarını askıya çıkarmak. |
| publisher |
i. yayımcı. |
| publishing |
i. 1. yayımlama. 2. yayımcılık. |
| publishing house |
yayınevi. |
| puce |
s., i. patlıcan rengi. |
| pucker |
f. 1. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. 2.
(dudaklarını) büzmek; (dudakları) büzülmek. |
| pud |
i., İng., k. dili (yemeğin sonunda yenilen) tatlı. |
| pudding |
i. 1. muhallebi, puding. 2. İng. (yemeğin sonunda yenilen)
tatlı. |
| puddle |
i. su birikintisi, gölcük. |
| pudgy |
s. 1. tombul. 2. kısa boylu ve tombul, tıknaz, bodur. |
| puerile |
s. çocukça, çocuksu. |
| Puerto Rican |
1. Porto Riko, Porto Riko´ya özgü. 2. Porto Rikolu. |
| Puerto Rico |
Porto Riko. |
| puff |
i. 1. ani bir esinti. 2. sık aralıklarla çıkan duman/buhar
kümelerinden biri: a puff of smoke bir duman kümesi. 3. nefes: He
took a puff on his cigarette. Sigarasından bir nefes çekti. 4.
beze, yumurta akıyla yapılan kurabiye. 5. pudra ponponu. 6. saç
lülesi. 7. (bir tür) yorgan. f. 1. solumak, sık sık nefes almak;
nefes nefese olmak. 2. soluk soluğa/nefes nefese (belirli bir yöne
doğru) yürümek. 3. (at/on) -i tüttürmek, -i tüttürerek içmek. 4.
from (duman v.b.) -den sık aralıklarla çıkmak. 5. üflemek. 6.
(lokomotif/vapur) dumanlar çıkararak (belirli bir yöne doğru)
ilerlemek. 7. out (tüylerini/göğsünü) kabartmak. 8. out üfleyerek
söndürmek. 9. up şişmek. 10. nefes nefese (bir şey)
demek. |
| puff s.o. up |
k. dili 1. övgülerle birini şımartmak. 2. birini çok
övmek. |
| puffball |
i. 1. bot. kurtmantarı. 2. olgunlaşmış karahindiba tohumlarının
çiçek sapından kopmadan önceki beyaz ve tüy gibi top hali. |
| puffin |
i., zool. kutupmartısı. |
| puffy |
s. şiş, şişmiş, şişkin. |
| pug |
i. buldoğa benzeyen ufak bir cins köpek. |
| pug nose |
ucu kalkık basık burun. |
| pugilism |
i. boksörlük. |
| pugilist |
i. boksör. |
| pugnacious |
s. kavgacı, kavga etmeyi seven; kavga etmekten hiç
çekinmeyen. |
| pugnaciously |
z. hırçınlıkla. |
| pugnaciousness |
i. kavgacılık. |
| pugnacity |
i. kavgacılık. |
| puke |
f., k. dili kusmak; kusturmak. i., k. dili kusma. |
| pull |
f. 1. çekmek: Six dogs were pulling the sled. Kızağı altı köpek
çekiyordu. Who pulled the trigger? Tetiği çeken kimdi? Don´t pull
that rope! O ipi çekme! 2. k. dili becermek, başarmak. i. 1. çekiş,
çekme. 2. tutamaç. 3. dayanıklılık. 4. k. dili torpil, arka,
piston, iltimas, kayırma. 5. uğraşma, gayret. |
| pull a boner |
büyük bir gaf yapmak, büyük bir pot kırmak. |
| pull a fast one |
k. dili oyun oynamak, katakulli yapmak; numara
yapmak. |
| pull a gun on |
-e silah çekmek. |
| pull a long face |
suratını asmak. |
| pull a long face |
surat asmak. |
| pull a muscle |
adaleyi fazla çekerek incitmek. |
| pull a tooth |
diş çekmek. |
| pull an all-nighter |
bütün gece çalışmak. |
| pull at |
1. -i çekmek/çekelemek. 2. (pipodan) nefes çekmek. |
| pull at/tear at/tug at one´s heartstrings |
-i çok duygulandırmak; -in yüreğini cız ettirmek. |
| pull away |
1. hareket etmek, yola çıkmak. 2. (bir yerden)
uzaklaşmak: Pull away from the curb a little. Arabayı kaldırımdan
azıcık uzaklaştır. 3. geri çekilmek. |
| pull down |
1. aşağıya/aşağı çekmek. 2. İng. (binayı)
yıkmak. |
| pull for s.o. |
k. dili 1. birinin arkasında olmak, birinin iyiliğini
istemek. 2. (yarışan) birini/bir grubu tutmak. |
| pull in |
1. (motorlu taşıt) (bir yere) gelmek/girmek; (sürücü) arabasını
(bir yere) sürmek: Pull in over there. Arabayı oraya çek./Oraya
gir. 2. (dizginleri, ipi v.b.´ni) çekmek. 3. k. dili (belirli bir
miktarda parayı/maaşı) kazanmak. 4. k. dili (müşteri)
çekmek. |
| pull in one´s horns |
k. dili 1. (çalımından vazgeçerek) hizaya gelmek. 2.
kemerini sıkmak, tasarruf etmeye başlamak. |
| pull o.s. away |
kendini (bir yerden) (zor) ayırmak/koparmak. |
| pull o.s. together |
kendini toparlamak/toplamak, toparlanmak. |
| pull off |
1. çekip çıkarmak. 2. (giysiyi) çıkarmak; (ağacın
kabuğunu) soymak. 3. çekip indirmek. 4. k. dili (yasaklanmış bir
şeyi) (raftan) indirmek. 5. k. dili (bir şeyi)
becermek/başarmak. |
| pull on |
1. -i çekmek/çekelemek. 2. (pipodan) nefes çekmek. |
| pull one´s leg |
biriyle dalga geçmek, birini işletmek. |
| pull one´s rank |
üstünlüğünü kabul ettirmek. |
| pull one´s weight |
kendi işini başkasının/başkalarının sırtına
yüklememek. |
| pull out |
1. çıkarmak; çekip çıkarmak. 2. (motorlu taşıt) (bir
yere) çıkmak; (sürücü) arabasını (bir yere) sürmek: He suddenly
pulled out in front of me. Aniden önüme çıktı. 3. hareket etmek,
yola çıkmak. 4. of (bir işten) çıkmak, (bir işi)
bırakmak. |
| pull out all the stops |
k. dili (bir işte) hiçbir fedakârlıktan
kaçınmamak/kaçmamak. |
| pull out all the stops |
k. dili elinden geleni yapmak. |
| pull over |
(sürücü) arabayı yolun kenarına çekmek. |
| pull rank |
(birinin üzerinde) otoritesini kullanmak. |
| pull rank on |
k. dili (birine) kendisinden üstün bir unvana/makama sahip
olduğunu hatırlatmak. |
| pull s.o. in |
1. birini (bir yerin içine) çekmek: Don´t pull her in the
water! Onu suya çekme! 2. k. dili (polis) sorgulamak üzere birini
karakola götürmek. |
| pull s.o. over |
1. birini kendine doğru çekerek yere yıkmak/düşürmek. 2.
(polis) (arabayı sürmekte olan) birini yolun kenarına çekmek. |
| pull s.o. through |
k. dili birini (zor/vahim bir durumdan) kurtarmak. |
| pull s.o. through |
k. dili birini ağır bir hastalıktan sağ salim
kurtarmak. |
| pull s.o. up |
k. dili birini azarlamak. |
| pull s.o./s.t. away |
birini/bir şeyi (bir yerden) çekerek uzaklaştırmak. |
| pull s.o./s.t. through |
1. k. dili birini/bir şeyi zor bir durumdan kurtarmak. 2.
birini/bir şeyi (bir yerden) çekmek. |
| pull s.o.´s leg |
birine takılmak, birini işletmek, biriyle dalga
geçmek. |
| pull s.o.´s leg |
biriyle dalga geçmek, birini işletmek. |
| pull s.t. (on) |
k. dili (birine) oyun oynamak, katakulli yapmak. |
| pull s.t. apart |
1. bir şeyi (çekerek) parçalara ayırmak. 2. bir şeyi (çekerek)
aralamak. |
| pull s.t. over |
1. bir şeyi çekerek yaklaştırmak; bir şeyi yaklaştırmak: Pull
that chair over here. O iskemleyi buraya çek. 2. bir şeyi kendine
doğru çekerek devirmek. |
| pull s.t. over one´s head |
(kazak/tişört gibi) bir giysiyi başından geçirmek. |
| pull s.t. to |
bir şeyi çekmek, bir şeyi çekerek kapamak: Pull the door to.
Kapıyı çek. |
| pull s.t. to pieces |
bir şeyi parçalara ayırmak. |
| pull strings |
k. dili (bir şeyi yapmak için) nüfuzunu/nüfuzlu
tanıdıklarını kullanmak; nüfuzlu birine/birilerine işini
yaptırmak. |
| pull the door to |
kapıyı kapamak/kapatmak. |
| pull the rug out from under s.o. |
k. dili birini desteklemekten vazgeçerek işini bozmak; birinin
işini bozmak. |
| pull the wool over s.o.´s eyes |
k. dili birini (yalan dolanla) kandırmak/oyuna
getirmek. |
| pull the wool over s.o.´s eyes |
k. dili birini aldatmak, birine oyun oynamak. |
| pull through |
k. dili 1. (ağır hasta olan biri) iyileşmek: Will he pull
through? Bunu atlatacak mı? 2. (tehlikeyi atlatarak) düze/düzlüğe
çıkmak. |
| pull through |
k. dili 1. (ağır bir hastalıktan) sağ salim kurtulmak. 2.
(zor bir durumdan) kurtulmak. |
| pull together |
birlik içinde çalışmak/hareket etmek. |
| pull two people apart |
iki kişiyi (zorla) ayırmak. |
| pull up |
1. (bitkiyi) kökünden sökmek. 2. durmak. |
| Pull up a chair and sit down! |
Bir iskemle çekip otur! |
| pull up at |
(sürücü) arabasını (bir yerde) durdurmak: Pull up at that gas
station over there. Arabayı şu benzin istasyonuna çekiver. |
| pull up stakes |
(başka yere taşınmak üzere) pılıyı pırtıyı toplayıp
gitmek. |
| pull up stakes |
k. dili (başka yere taşınmak üzere) pılıyı pırtıyı
toplayıp gitmek. |
| pull votes |
oy toplamak. |
| pulley |
i., mak. makara; kasnak. |
| pullover |
i. kazak, pulover, süveter. |
| pulmonary |
s. 1. akciğere ait; akciğeri etkileyen. 2. akciğeri olan. |
| pulp |
i. 1. (bazı etli meyvelerde) et, öz. 2. odun hamuru; kâğıt
hamuru; selüloz. 3. ezilmiş meyveye benzeyen bir şey, posa. s. ucuz
kâğıda basılmış sansasyonel (roman/dergi). f. hamur haline
getirmek. |
| pulpit |
i. (kilisede) vaiz kürsüsü, kürsü. |
| pulpy |
s. etli, özlü. |
| pulsate |
f. 1. (kalp) atmak, (yürek) çarpmak. 2. (kan) kalp atışlarıyla
ahenkli bir şekilde (damarlarda) dolaşmak. 3. (motor, makine v.b.)
uğuldamak. 4. (müzik) (belirgin bir ritimle) yüksek bir sesle
çalmak/gümbürdemek. 5. with ile dolup taşmak, ile dopdolu olmak:
Those mountains pulsate with beauty. O dağlar güzelliklerle dolup
taşıyor. |
| pulse |
i. 1. nabız, nabız atışı. 2. genel eğilim. f. 1. (kan) kalp
atışlarıyla ahenkli bir şekilde (damarlarda) dolaşmak. 2. (su)
gürül gürül akmak. 3. with ile dolup taşmak, ile dopdolu olmak: It
was a place that pulsed with life. Orası cıvıl cıvıl bir
yerdi. |
| pulverise |
f., İng., bak. pulverize. |
| pulverize |
f. (ezip) toz haline getirmek; (ezilip) toz haline gelmek. |
| puma |
i., zool. puma, yenidünyaaslanı. |
| pumice |
i. süngertaşı, ponza. f. süngertaşıyla temizlemek/parlatmak,
ponzalamak. |
| pummel |
f. (--ed/--led, --ing/--ling) yumruklamak, dövmek. |
| pump |
i. 1. pompa. 2. tulumba. f. 1. pompalamak. 2. tulumbayla
çekmek. 3. out (bir yerdeki) sıvıyı (pompayla) boşaltmak. 4. k.
dili ağzını aramak. |
| pump handle |
pompa kolu. |
| pump up |
-i pompayla şişirmek. |
| pumping station |
pompalama istasyonu. |
| pumpkin |
i. balkabağı, helvacıkabağı, kestanekabağı. |
| pumpkin pie |
balkabağı turtası, balkabaklı turta. |
| pun |
i. sözcük oyunu, cinas. f. (--ned, --ning) sözcük oyunu
yapmak. |
| punch 1 |
i. zımba, delgi, matkap. f. zımbalamak; zımba ile (delik)
açmak. |
| punch 2 |
f. yumruklamak, yumruk atmak. i. 1. yumruk, yumruklama. 2.
kuvvet, etki. |
| punch 3 |
i. punç. |
| punch bowl |
punç kâsesi. |
| punching bag |
boks armuttop. |
| punctilious |
s. (ayrıntılar ve resmiyette) fazla titiz. |
| punctiliously |
z. titizlikle. |
| punctual |
s. dakik, vaktinde gelen. |
| punctuality |
i. dakiklik. |
| punctuate |
f. noktalamak, noktalama işaretleri koymak. |
| punctuation |
i., dilb. 1. noktalama. 2. noktalama işareti. |
| punctuation mark |
noktalama işareti. |
| puncture |
i. 1. (lastikte) patlak. 2. ufak delik. 3. delme. f. 1. delmek.
2. (lastik, balon v.b.´ni) patlatmak. 3. söndürmek,
değersizliğini/anlamsızlığını ortaya koymak. |
| pundit |
i. uzman. |
| pungent |
s. 1. sert, acı, keskin. 2. iğneleyici. |
| punish |
f. cezalandırmak. |
| punishable |
s. cezalandırılabilir. |
| punishment |
i. 1. ceza. 2. cezalandırma. |
| punitive |
s. cezalandırıcı, cezai. |
| Punjab |
i. the Pencap. |
| Punjabi |
i. 1. Pencaplı. 2. Pencapça. s. 1. Pencap, Pencap´a özgü. 2.
Pencaplı. 3. Pencapça. |
| punk |
i., k. dili 1. çocuk, sübyan, kopil. 2. punkçu. s. punkçu. |
| puny |
s. 1. çelimsiz, sıska, cılız, zayıf. 2. önemsiz, ufak. |
| pup |
i. 1. köpek yavrusu, enik, encik. 2. kurt yavrusu. 3. fok
yavrusu. f. (--ped, --ping) (köpek, kurt, fok v.b.)
yavrulamak. |
| pup tent |
iki kişilik ufak çadır. |
| pupa |
çoğ. pu.pae (pyu´pi)/--s (pyu´pız) i., zool. pupa. |
| pupil 1 |
i. öğrenci. |
| pupil 2 |
i., anat. gözbebeği. |
| puppet |
i. kukla. |
| puppet government |
kukla hükümet. |
| puppet show/play |
kukla oyunu, kukla. |
| puppeteer |
i. kuklacı. |
| puppetry |
i. kuklacılık. |
| puppy |
i. köpek yavrusu. |
| purchase |
i. 1. satın alma, alım. 2. satın alınan şey. 3. sıkı tutma,
kavrama. f. 1. satın almak. 2. ele geçirmek, kazanmak. 3. manivela
ile kaldırmak/çekmek. purchasing power satın alma gücü. |
| purchaser |
i. müşteri, alıcı. |
| pure |
s. 1. saf, arı; som, has. 2. kötülükten uzak. 3.
masum. |
| pure and simple |
sadece, yalnızca. |
| purebred |
s., i. safkan. |
| purée |
i. püre. f. -i püre haline getirmek. |
| purely |
z. 1. sadece, yalnızca. 2. tamamen, bütünüyle. |
| purgative |
i., s. müshil, pürgatif. |
| purgatory |
i. Araf. |
| purge |
f. 1. temizlemek, arındırmak. 2. pol. tasfiye etmek. |
| purification |
i. arındırma; arınma. |
| purify |
f. 1. temizlemek, arındırmak; arınmak. 2. temize çıkarmak. 3.
sadeleştirmek. |
| puritan |
i., s. püriten. |
| puritanical |
s. püriten. |
| purity |
i. 1. temizlik, saflık, arılık, safiyet. 2. masumluk. |
| purl 1 |
i. 1. (yün örgüsünde) ters örme. 2. sırma; sim iplik. f. ters
örmek. |
| purl 2 |
f. çağıldayarak akmak. |
| purloin |
f. çalmak, aşırmak. |
| purple |
i., s. mor; lila; eflatun; erguvani. |
| purple language |
küfür. |
| purple passage |
süslü yazı. |
| purport |
i. anlam, mana. f. ... görünümünde olmak, gibi görünmek; ...
iddiasında olmak. |
| purpose |
i. 1. niyet, maksat, amaç. 2. kararlılık, azim. |
| purposeful |
s. 1. maksatlı. 2. anlamlı. |
| purposeless |
s. 1. maksatsız. 2. anlamsız. |
| purposely |
z. kasten, bile bile. |
| purr |
f. 1. (kedi) mırlamak. 2. (motor) hırıldamak. |
| purse |
i. 1. (kadınların kullandığı) el çantası. 2. İng. bozuk para
çantası. 3. İng. para cüzdanı. 4. hazine: public purse devlet
hazinesi. 5. para ödülü. 6. para bağışı. f. 1. (dudaklarını)
büzmek. 2. keseye koymak. |
| purse snatcher |
kapkaççı. |
| purslane |
i. semizotu. |
| pursuance |
i. |
| pursuant |
z. to -e göre. |
| pursue |
f. 1. kovalamak, peşine düşmek, izlemek, takip etmek. 2.
sürdürmek: She is pursuing her studies there. Öğrenimini orada
sürdürüyor. 3. peşinde olmak, gerçekleştirmeye çalışmak. |
| pursuit |
i. 1. kovalama, izleme, takip. 2. uğraş, iş. 3. peşinde olma,
gerçekleştirmeye çalışma. |
| purulence |
i. cerahat toplama, irinlenme. |
| purulent |
s. cerahatli, irinli. |
| purvey |
f. sağlamak, tedarik etmek. |
| purveyor |
i. satıcı; sağlayan kimse. |
| purview |
i. 1. alan (Soyut anlamda kullanılır.): That´s not within the
purview of the Tax Office. Vergi Dairesi´nin yetki alanına girmiyor
o. Does that come within your purview? O senin bilgi alanına
giriyor mu? 2. (bir yasanın) hüküm alanı. |
| pus |
i. cerahat, irin. |
| push |
f. 1. itmek, dürtmek. 2. sürmek, sevketmek, yürütmek. 3. (düğme
v.b.´ne) basmak. 4. sıkıştırmak, zorlamak. 5. özellikle -i
sattırmaya/kabul ettirmeye çalışmak. 6. k. dili yasadışı yoldan
(uyuşturucu) satmak. i. 1. itiş, itme, sürme. 2. hücum. 3. gayret,
çaba. 4. kampanya. |
| push ahead |
k. dili 1. ilerlemek, ilerlemeye devam etmek. 2. devam
etmek. |
| push away |
itip defetmek. |
| push back |
geriye itmek. |
| push down |
aşağı itmek. |
| push for |
-i ısrarla istemek. |
| push forward |
k. dili, bak. push ahead. |
| push in |
itip içeri sokmak. |
| push off |
1. den. avara etmek. 2. k. dili gitmek,
kaçmak. |
| Push off! |
İng., k. dili Defol! |
| push on |
k. dili, bak. push ahead. |
| push one´s luck |
k. dili şansını zorlamak, şansına fazla
güvenmek. |
| push one´s way |
k. dili ite kaka ilerlemek. |
| push s.o. around |
k. dili birine amir gibi davranmak. |
| push s.o. out |
1. of birini iterek -den çıkarmak. 2. birini safdışı/bertaraf
etmek. |
| push s.t. on s.o. |
bir şeyi birine zorla kabul ettirmek. |
| push s.t. through |
bir şeyi kabul ettirmek. |
| push the panic button |
k. dili paniğe kapılmak. |
| push up |
artırmak, yükseltmek. |
| push up daisies |
argo gebermek. |
| pushchair |
i., İng. puset. |
| pushover |
i., k. dili 1. mis gibi kolay olan iş. 2. kolaylıkla
aldatılabilen kimse, yemlik. |
| Pushto |
i., s., bak. Pushtu. |
| Pushtu |
i., s. Peştuca, Afganca. |
| pusillanimous |
s. korkak, ödlek, yüreksiz. |
| puss 1 |
i., k. dili kedi, pisi. |
| puss 2 |
i., argo yüz, surat, faça. |
| pussy 1 |
i., k. dili kedi, pisi, pisipisi. |
| pussy 2 |
i., kaba 1. *am. 2. cinsel ilişki. |
| pussycat |
i., k. dili kedi, pisi, pisipisi. |
| pussyfoot |
f. 1. kendi fikrini belirtmemek/belirtmekten çekinmek. 2.
gerekeni yapmaktan çekinmek. |
| pussyfooter |
i. fikrini belirtmeyen kimse. |
| pustule |
i. sivilce; irinli kesecik. |
| put |
f. (put, --ting) koymak, yerleştirmek. |
| put a bold face on |
(zor bir durum) karşısında cesaret göstermek. |
| put a call through |
telefon etmek. |
| put a crimp in |
k. dili -e engel olmak. |
| put a flea in one´s ear |
ihtar etmek, kulağını bükmek. |
| put a spoke in s.o.´s wheel |
k. dili birini engellemek, birinin tekerine çomak/taş
koymak. |
| put a stop to |
-e son vermek, -i kesmek. |
| put a stop to |
-e son vermek. |
| put a whammy on s.o. |
k. dili birine uğursuzluk getiren bir büyü yapmak. |
| put about |
1. (gemi) yön değiştirmek. 2. (geminin) başını
çevirmek. |
| put all one´s eggs in one basket |
her şeyini tek bir şeye/kişiye bağlamak, tüm umutlarını
tek bir şeye/kişiye bağlamak. |
| put all one´s eggs in one basket |
k. dili tüm umutlarını bir kişiye/şeye bağlamak. |
| put an animal away |
bir hayvanı merhametten dolayı öldürmek. |
| put an animal down |
bir hayvanın hayatına son vermek. |
| put an animal out of its misery |
hayvanı öldürerek acılarına son vermek. |
| put an animal to sleep |
hayvanı iğneyle verilen ilaçla öldürmek. |
| put an embargo on |
#AD? |
| put an end to |
-e son vermek. |
| put an end to |
-e son vermek. |
| put back |
1. geri koymak. 2. eski yerine koymak. 3. ilerlemesine
engel olmak. 4. (saati) geri almak. 5. reddetmek. 6. den. yoldan
geri dönmek. |
| put by |
ilerisi için saklamak. |
| put down at/in/on |
(uçak) -e inmek. |
| put forth |
1. (yaprak, çiçek, filiz v.b.´ni) vermek. 2. ileri
sürmek. 3. çıkarmak, yayımlamak. |
| put forward |
ileri sürmek. |
| put forward |
1. önermek. 2. (saati) ileri almak. |
| put in |
1. içeri koymak, sokmak. 2. arzetmek. 3. takmak. 4.
limana girmek. 5. (bir iş için) (zaman) harcamak. |
| put in a good word for s.o. |
biri için iyi şeyler söylemek. |
| put in an appearance |
kısa bir süre kalıp gitmek, görünmek. |
| put in an appearance |
boy göstermek, çok kısa bir süre kalmak. |
| put in for |
... için başvurmak/müracaat etmek. |
| put in one´s two cents worth |
k. dili fikrini söylemek, görüşünü belirtmek. |
| put in pledge |
rehine koymak. |
| put in prison |
hapsetmek. |
| put in time on |
(bir iş için) belirli bir zaman harcamak. |
| put into commission |
1. sefere hazırlamak. 2. tamir etmek. |
| put into effect |
uygulamak. |
| Put it down, please! |
İng. Hesabıma yazın lütfen! (Veresiye alınan bir şey için
söylenir.). |
| Put it in reverse! |
Geri vitese al! |
| put it/the car/the motor in neutral |
#AD? |
| put money on |
(bir konuda) bahse girmek: Will you put a million on that? Bir
milyona bahse girer misin? |
| put o.s. in another´s place |
kendini başkasının yerine koymak. |
| put off |
den. -den ayrılmak. |
| put off an appointment |
bir randevuyu ertelemek. |
| put on |
1. giymek. 2. (ışığı, radyoyu v.b.´ni) açmak. 3.
atfetmek, üzerine yüklemek. 4. (oyunu) sahneye koymak; (oyunu)
oynamak. 5. (kilo) almak. 6. k. dili poz yapmak/kesmek. |
| put on a mask |
maske takmak. |
| put on a scene |
olay çıkarmak, kıyameti koparmak. |
| put on airs |
çalım satmak, hava atmak, hava basmak, poz takınmak. |
| put on airs |
caka satmak. |
| put on an act |
poz yapmak. |
| put on the feedbag |
argo yemek yemek. |
| put on the map |
k. dili meşhur etmek, ismini duyurmak. |
| put one´s best foot forward |
iyi bir tesir bırakmak için elinden geleni
yapmak. |
| put one´s cards on the table |
k. dili samimi olarak açıklamak. |
| put one´s cards on the table |
k. dili düşüncelerini/durumunu açıkça belirtmek. |
| put one´s feet up |
k. dili dinlenmek. |
| put one´s finger on |
k. dili -in üstüne/üzerine basmak, en doğru olanı
söylemek. |
| put one´s foot down |
ayak diremek. |
| put one´s foot down |
k. dili artık hiç taviz vermemeye kararlı olmak. |
| put one´s foot in it |
k. dili pot kırmak, gaf yapmak. |
| put one´s foot into it/put one´s foot in one´s
mouth |
pot kırmak, gaf yapmak. |
| put one´s hand/hands on |
k. dili -i bulmak. |
| put one´s head in the lion´s mouth |
tehlikeye atılmak, kellesini koltuğuna almak. |
| put one´s house in order |
k. dili işlerini düzene sokmak. |
| put one´s nose to the grindstone |
k. dili gerektiği gibi çalışmak; görevini layıkıyla
yapmak. |
| put one´s shoulder to the wheel |
gayretle çalışmaya başlamak. |
| put out |
1. söndürmek. 2. (ışığı) kapamak. 3. çıkarmak, yaymak:
That chimney´s putting out a lot of smoke. O bacadan çok duman
çıkıyor. 4. (ısı) vermek. 5. üretmek, çıkarmak: Do they also put
out a newspaper? Gazete de mi çıkarıyorlar? |
| put out feelers |
k. dili sondaj yapmak. |
| put out feelers |
k. dili (bir durumu anlamak için) sondaj yapmak. |
| put out of commission |
1. işlemez hale getirmek. 2. yıkmak, mahvetmek. |
| put pen to paper |
yazmaya başlamak. |
| put pressure on |
(birine) baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak. |
| put s.o. away |
k. dili 1. birini tımarhaneye kapamak. 2. birini
içeri/hapse atmak. |
| put s.o. down |
1. birini indirmek/yere koymak; birini daha aşağı bir
yere koymak. 2. k. dili birini küçümsemek; birini tenkit etmek. 3.
as birinin ... olduğunu zannetmek. 4. for (bir listede) birinin
adının yanına ... yazmak: I put you down for two tickets. Adının
yanına iki bilet yazdım. 5. for (okul, üniversite v.b.´ne)
kaydetmek/yazmak/kaydettirmek/yazdırmak. |
| put s.o. in a flutter |
birini heyecana düşürmek. |
| put s.o. in his/her place |
k. dili birine göstermek, birine dünyanın kaç bucak olduğunu
göstermek, birine Hanya´yı Konya´yı göstermek, birine haddini
bildirmek. |
| put s.o. in mind of |
k. dili -e birini hatırlatmak, birini aklına getirmek: She put
him in mind of his aunt. Ona teyzesini hatırlattı. |
| put s.o. in the picture |
k. dili birine durumu anlatmak, birini aydınlatmak. |
| put s.o. off |
1. birini bahanelerle atlatmak/başından savmak. 2. birini
şaşırtmak. 3. birini (bir şeyden) vazgeçirmek; birinin hevesini
kırmak. 4. birinin (başkasından) hoşlanmamasına yol
açmak. |
| put s.o. on |
1. birini (bir işle) görevlendirmek. 2. k. dili birini
işletmek, biriyle dalga geçmek; birine numara yapmak. |
| put s.o. on a diet |
birini perhize sokmak. |
| put s.o. on the shelf |
birini kızağa çekmek; birini emekliye ayırmak. |
| put s.o. on the spot |
k. dili birini zor bir duruma sokmak. |
| put s.o. on the spot |
k. dili birini zor bir duruma sokmak/düşürmek, birini zor
bir durumda bırakmak. |
| put s.o. onto |
k. dili 1. birini (birine) yollamak/göndermek. 2. birine
(bir şeyi) tavsiye etmek/salık vermek. |
| put s.o. out |
k. dili 1. birini zahmete sokmak; birini rahatsız etmek.
2. birini kızdırmak. |
| put s.o. out of his/her misery |
1. birini öldürerek acılarına son vermek. 2. birinin
çaresine bakmak, birini öldürmek. 3. birini sıkıntılı bir durumdan
kurtarmak. |
| put s.o. out of the way |
k. dili birini öldürmek, birini ortadan
kaldırmak. |
| put s.o. out to pasture |
birini emekliye ayırmak. |
| put s.o. straight (about s.t.) |
k. dili (yanlış düşünen) birine işin doğrusunu
anlatmak/söylemek. |
| put s.o. through (to) |
(santral memuru) birini (telefonla) (-e) bağlamak. |
| put s.o. through his/her paces |
bir kimsenin yeteneğini denemek. |
| put s.o. through the wringer |
k. dili anasından emdiği sütü burnundan getirmek, birine
güçlük/sıkıntı çektirmek; birinin imanını gevretmek; birini
cendereye sokmak/koymak, birini çok sıkıştırmak. |
| put s.o. to bed |
birini yatırmak. |
| put s.o. to death |
birini idam etmek. |
| put s.o. to shame |
k. dili 1. birini gölgede bırakmak. 2. birini utandırmak/mahcup
etmek; birini rezil etmek. |
| put s.o. to shame |
1. birini utandırmak/mahcup etmek; birini rezil etmek. 2.
birini gölgede bırakmak. |
| put s.o. to sleep |
birini uyutmak; birine uyku vermek. |
| put s.o. to the test |
birini zora koşmak. |
| put s.o. up |
birini misafir etmek. |
| put s.o. up to |
k. dili birini (kötü bir işe)
azmettirmek/koşmak. |
| put s.o. wise |
(to) k. dili birini (birinden/bir şeyden) haberdar etmek;
birine (bir şeyi) çaktırmak. |
| put s.o./s.t. to the test |
birini/bir şeyi denemek/sınamak; birinin/bir şeyin
nasıl/ne mene biri/bir şey olduğunu göstermek/meydana
çıkarmak. |
| put s.o./s.t. to use |
birinden/bir şeyden yararlanmak/istifade
etmek. |
| put s.o.´s nose out of joint |
birinin pabucunu dama attırmak. |
| put s.o.´s nose out of joint |
birinin pabucunu dama atmak. |
| put s.t. about |
k. dili bir haberi etrafa yaymak. |
| put s.t. across |
k. dili 1.bir şeyi etkili bir şekilde
iletmek/anlatmak/açıklamak/söylemek. 2. bir şeyi yutturmak. 3. bir
şeyi kabul ettirmek. |
| put s.t. away |
1. bir şeyi ortadan kaldırmak/saklamak. 2. bir kenara
para koymak. 3. k. dili çok yemek yemek; yemeği midesine/gövdeye
indirmek. |
| put s.t. back |
1. bir şeyi eski yerine koymak. 2. bir şeyi geciktirmek.
3. to toplantıyı/randevuyu (önceki bir tarihe/saate) almak;
toplantı/randevu tarihini/saatini öne almak. |
| put s.t. by |
bir kenara para koymak. |
| put s.t. down |
1. bir şeyi (indirerek) bırakmak/yere koymak; bir şeyi
(aşağı bir yere) koymak. 2. bir şeyi kaydetmek/not etmek/yazmak. 3.
kaparo vermek/bırakmak. 4. to bir şeyi -e vermek/yormak: I put it
down to his being old. Onu yaşlılığına verdim. 5. k. dili bir şeyi
küçümsemek; bir şeyi tenkit etmek. |
| put s.t. forward to |
toplantıyı/randevuyu (daha ileri bir tarihe/saate) almak;
toplantı/randevu tarihini/saatini ileri almak/ertelemek. |
| put s.t. in s.o.´s mind |
bir şeyi birinin aklına koymak. |
| put s.t. in storage |
bir şeyi depoya koymak. |
| put s.t. into orbit |
bir şeyi yörüngeye oturtmak. |
| put s.t. into practice |
bir şeyi uygulamak/uygulamaya koymak. |
| put s.t. into s.o.´s head |
k. dili bir fikri birinin aklına/kafasına koymak, bir fikri
birine aşılamak. |
| put s.t. off |
bir şeyi ertelemek. |
| put s.t. on |
1. bir şeyi giymek. 2. -e bir fiyat koymak; -e bir değer
biçmek. 3. (bir toplamı, maliyeti) belirli bir miktar
artırmak. |
| put s.t. on paper |
bir şeyi kâğıda/yazıya dökmek. |
| put s.t. on the back burner |
k. dili bir şeyi şimdilik askıya almak. |
| put s.t. on the market |
bir şeyi satışa çıkarmak. |
| put s.t. out of one´s head |
bir şeyi unutmak/unutturmak. |
| put s.t. out of the way |
k. dili (uygunsuz bir yerde duran) bir şeyi başka bir
yere kaldırmak. |
| put s.t. over |
1. bir şeyi etkili bir şekilde
iletmek/anlatmak/açıklamak/söylemek. 2. to bir şeyi -e
ertelemek/bırakmak. |
| put s.t. over on s.o. |
k. dili birine bir şey yutturmak, birine bir oyun
oynamak. |
| put s.t. plainly |
bir şeyi açıkça söylemek. |
| put s.t. through |
bir şeyin onaylanmasını/kabul edilmesini sağlamak; bir
yasa tasarısını (meclisten) geçirmek. |
| put s.t. to a vote |
bir şeyi oylamaya/oya koymak, bir şeyi oya sunmak. |
| put s.t. to a vote |
bir şeyi oya/oylamaya koymak. |
| put s.t. to one side |
bir şeyi bir kenara bırakmak. |
| put s.t. to rights |
bir durumu düzeltmek/yoluna koymak. |
| put s.t. to s.o. |
k. dili birine bir şey teklif etmek/sormak. |
| put s.t. to shame |
k. dili bir şeyi gölgede bırakmak. |
| put s.t. to shame |
bir şeyi gölgede bırakmak. |
| put s.t. together |
k. dili 1. bir şeyi hazırlamak. 2. bir ekibi oluşturmak. 3. bir
şeyi monte etmek/kurmak. |
| put s.t. up for auction |
bir şeyi açık artırma ile satışa çıkarmak. |
| put s.t. up for sale |
bir şeyi satışa çıkarmak. |
| put s.t./s.o. out of one´s mind |
bir şeyi/birini aklından çıkarmak/unutmak. |
| put the blame on |
kabahati/suçu (birinin) üzerine atmak. |
| put the cart before the horse |
tersine iş görmek. |
| put the finger on |
-i ihbar etmek, -i gammazlamak, -i ele vermek. |
| put the screws on |
k. dili (birini) sıkıştırmak. |
| put the shot |
spor gülle atmak. |
| put the wind up s.o. |
k. dili 1. birini korkutmak. 2. birini
sinirlendirmek. |
| put their heads together |
baş başa verip düşünmek. |
| put through a call to |
-e telefon etmek. |
| put to bed |
yatırmak. |
| put to death |
öldürmek. |
| put to flight |
kaçırmak. |
| put to sea |
denize açılmak. |
| put to use |
kullanmak. |
| put too much stress on |
1. -i fazlasıyla vurgulamak. 2. (bir yapıdaki eleman) -e
fazla yük olmak/bindirmek. |
| put two and two together |
k. dili (olaylar arasında bağlantı kurarak) durumun ne
olduğunu anlamak. |
| put two and two together |
k. dili düşünerek bir sonuç çıkarmak. |
| put under a ban |
yasaklamak. |
| put up |
1. inşa etmek, yapmak. 2. (çadır) kurmak. 3. (birini)
misafir etmek. 4. at (otel v.b.´nde) kalmak. 5. (fiyat, kira
v.b.´ni) yükseltmek, artırmak. 6.
konservesini/reçelini/kompostosunu yapmak. 7. (bir işi finanse
etmek için) para vermek. 8. for -e adaylığını koymak. |
| put up a fight |
mücadele etmek. |
| put up a poor show |
başarılı olmamak, yaptığı iyi olmamak. |
| put up for sale |
satılığa çıkarmak. |
| put up with |
-i çekmek, -e katlanmak/tahammül etmek. |
| Put up your hands! |
Eller yukarı! |
| put upon |
-i sömürmek, -i kullanmak. |
| put words into s.o.´s mouth |
uydurup birinin ağzından konuşmak. |
| put words into s.o.´s mouth |
birinden izin almadan onun adına konuşmak. |
| put/get/have the cart before the horse |
k. dili işi tersinden yapmak. |
| put/lay s.t. to rest |
(nahoş bir olayı) unutmak (ve sanki olmamış gibi
davranmak). |
| put/set one´s house in order |
kendi işlerini/hayatını düzene koymak. |
| put/set s.o. on a pedestal |
birine fazla değer vermek, birine âdeta tapınmak. |
| put/set s.o. right |
(about) (yanılmış olan) birine (bir şeyin) gerçekten nasıl
olduğunu söylemek: I´m going to go over there this minute and set
him right! Oraya hemen gidip ona neyin ne olduğunu
anlatacağım. |
| put/set s.o./s.t. over against |
birini/bir şeyi (başkasıyla) karşılaştırmak/mukayese
etmek. |
| put/set s.t. to rights |
bir şeyi düzene sokmak/koymak; bir şeyi yoluna
koymak. |
| put/set the record straight |
k. dili herhangi bir yanılgıyı gidermek için olayı doğru
bir şekilde anlatmak. |
| put/step on the brake/brakes |
frene basmak. |
| putative |
s. farzedilen, varsayılan. |
| put-down |
i., k. dili küçümseyici/tenkit dolu laf. |
| putrefy |
f. 1. çürüyüp kokmak, taaffün etmek, kokuşmak. 2. çürütmek;
kokutmak. 3. kangren olmak. |
| putrid |
s. çürüyüp kokan, taaffün eden, kokuşmuş, kokuşuk. |
| putridity |
i. 1. çürüklük. 2. kokuşma. |
| putridness |
i., bak. putridity. |
| putt |
i., golf topu deliğe sokmak için hafif vuruş. f. (topa) hafifçe
vurmak. |
| putter |
f. about ufak tefek işlerle meşgul olmak, oyalanmak. |
| putty |
i. camcı macunu. f. macunlamak. |
| putty knife |
macun ıspatulası. |
| put-up |
s. danışıklı. |
| put-up job |
danışıklı dövüş. |
| puzzle |
i. 1. bilmece; bulmaca. 2. mesele, sorun. 3. şaşkınlık, hayret.
4. anlaşılmaz kimse. f. şaşırtmak, hayrete düşürmek; şaşırmak,
hayrete düşmek. |
| puzzle over |
-i çok düşünmek. |
| puzzle s.t. out |
1. bir şeyin anlamını bulmaya çalışmak; bir şeyi çözmeye
çalışmak. 2. bir şeyin anlamını bulmak; bir şeyi çözmek. |
| puzzling |
s. 1. şaşırtıcı. 2. muammalı. |
| Pygmy |
i. Pigme. s. Pigme, Pigmelere özgü. |
| pygmy |
i., s. cüce. |
| pyjamas |
i., İng., bak. pajamas. |
| pylon |
i. çelik direk, pilon. |
| pyoderma |
i., tıb. irinli deri, piyodermit. |
| pyogenesis |
i., tıb. irinlenim, irinlenme, piyogeni, piyogenez. |
| pyogenic |
s., tıb. irinyapan, piyogenik. |
| pyopoiesis |
i., tıb. irinlenim, irinlenme. |
| pyorrhea |
i., tıb. piyore, dişeti iltihabı. |
| pyracantha |
i., bot. ateşdikeni. |
| pyramid |
i. piramit. |
| pyre |
i. ölüyü yakmaya özgü odun yığını. |
| pyrethrum |
i., bot. pireotu, pirekapan, nezleotu. |
| Pyrex |
i. payreks. |
| pyrite |
i., min. pirit. |
| pyrography |
i. dağlama resmi, yakma resim, pirogravür. |
| pyrogravure |
i., bak. pyrography. |
| pyrosis |
i., tıb. mide ekşimesi. |
| pyrotechnic |
s. piroteknik. |
| pyrotechnics |
i. 1. piroteknik, pirotekni. 2. ask. piroteknik mühimmat. 3.
piroteknik gösteri. |
| Pyrrhic |
s. |
| Pyrrhic victory |
fazla pahalıya mal olan zafer; büyük kayıplarla kazanılan
başarı. |
| python |
i., zool. piton. |
|