Anasafya
Sosyalci.org Geniş Sözlük Geri Geri
Sözlük
Bilgisayar
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Bitki
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
isim
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
İngilizce/Türkçe
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Türkçe/İngilizce
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Kur'ân
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Osmanlıca(Türkçe,Dini)
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
Rüya
A
B
C-Ç
D
E
F
G-Ğ
H
I-İ
J
K
L
M
N
O-Ö
P
Q
R
S-Ş
T
U-Ü
V
W
X
Y
Z
English&French&German&Spanish&Italian
p kıs. piano.
p kıs. page, participle, past, penny, population.
P, p i. P, İngiliz alfabesinin on altıncı harfi. Mind your p´s and q´s. Davranışlarına dikkat et.
pa i., k. dili baba.
PA kıs. power of attorney.
pa kıs. per annum.
pace i. 1. (yürürken atılan) adım. 2. bir adımda alınan yol. 3. gidiş, yürüyüş. 4. yürüyüş hızı. 5. hız, tempo, gidiş. f. 1. adımlamak. 2. bir aşağı bir yukarı yürümek/dolaşmak, volta atmak; -i arşınlamak. 3. (yarışçının) hızını ayarlamak. 
pace back and forth/pace up and down  bir aşağı bir yukarı yürümek/dolaşmak, volta atmak. 
pacemaker i. 1. örnek alınan kimse. 2. (geçici) kalp pili, kalbin atış hızını ayarlayan aygıt.
Pacific i. 
pacific s. 1. uzlaştırıcı, barıştırıcı. 2. sakin.
pacification i. 1. barışı sağlama. 2. of (karışıklıklara sahne olan bir yerde) asayişi sağlama. 3. kontrol altına alma. 4. barıştırma, uzlaştırma; barışma, uzlaşma.
pacifier i. emzik (kauçuk meme).
pacifism i. barışseverlik, barışçılık.
pacifist i. barışçı kimse.
pacify f. 1. (karışıklıklara sahne olan bir yerde) asayişi sağlamak. 2. barıştırmak, uzlaştırmak. 3. yatıştırmak, sakinleştirmek.
pack 1 i. 1. bohça, çıkın. 2. denk. 3. (sigara için) paket. 4. sırt çantası. 5. (köpek veya kurtlardan oluşan) sürü. 6. İng., isk. deste. 7. tıb. kompres; tampon. 
pack 2 f. 1. -i bohçalamak. 2. -i denk etmek, -i denklemek. 3. (bavulunu/bavullarını) hazırlamak; eşyaları taşınmaya hazır bir duruma getirmek; (bavulu) hazırlamak; -i bavuluna koymak. 4. -i ambalajlamak, -i ambalaj yapmak; -i paketlemek. 5. -i tıka basa/hıncahınç doldurmak. 6. (silah) taşımak. 
pack a wallop  argo bomba gibi patlamak. 
pack a wallop  k. dili çok etkili olmak.
pack animal  yük hayvanı. 
pack off  göndermek, defetmek, kovmak. 
pack up  1. -i bavula/sandığa koymak. 2. (makine) durmak. 
package i. 1. paket. 2. bohça. 3. ambalaj. 
package deal  tic. paket teklif. 
package store içki dükkânı. 
package tour  paket tur, grup turu.
packed s. 1. paketlenmiş. 2. ağzına kadar dolu.
packed like sardines  sardalye gibi istif edilmiş.
packer i. ambalajcı; paketçi.
packet i. 1. paket. 2. bohça, çıkın.
packhorse i. yük beygiri.
packing i. 1. ambalajlama; paketleme, paket etme. 2. ambalaj. 3. salmastra, tıkaç, conta. 
packing box/case  eşya sandığı.
packinghouse i. büyük mezbaha.
packsaddle i. semer.
pact i. pakt, antlaşma; sözleşme.
pad 1 i. 1. yumuşak bir maddeden yapılmış koruyucu şey: kneepad dizlik. saddle pad semer yastığı. desk pad sumen. 2. bloknot, kâğıt destesi. 3. bazı hayvanların yumuşak tabanı. f. (--ded, --ding) 1. (yumuşak bir madde ile) doldurmak. 2. (konuşma, yazı v.b.´ni) şişirmek.
pad 2 f. (--ded, --ding) sessizce yürümek.
padding i. 1. dolgu maddesi. 2. vatka. 3. fodra. 4. abartma.
paddle 1 i. 1. (kanoya ait) kürek. 2. (masatenisi için) raket. 3. (çocukları dövmek için kullanılan ucu yassı ve yayvan) sopa. 4. tokaç. f. 1. kürekle (kanoyu) ileri/geri götürmek; kürekle kanoyu ileri/geri götürmek. 2. (çocuğa) dayak atmak. 
paddle 2 f. 1. sığ suda gezinmek. 2. suda oynamak. 3. (çocuk/ihtiyar) sendeleyerek yürümek.
paddle steamer yandan çarklı vapur; kıçtan çarklı vapur. 
paddle wheel vapur çarkı, çark.
paddle-wheeler i. yandan çarklı vapur; kıçtan çarklı vapur.
paddock i. 1. İng. (atlar için etrafı çevrili, küçük) çayır. 2. padok.
paddy i. çeltik tarlası.
padishah i. padişah.
padlock i. asma kilit. f. asma kilitle kilitlemek, asma kilit vurmak.
paeony i., İng., bot., bak. peony.
pagan i., s. 1. pagan; putperest. 2. dinsiz.
paganism i. 1. paganizm; putperestlik. 2. dinsizlik.
page 1 i. sayfa. f. (bir yazının) sayfalarını numaralamak. 
page 2 i. 1. (otelde) komi. 2. içoğlanı. 3. uşak. f. hoparlör ile çağırmak.
page through  sayfalarını çevirmek; sayfalarını çevirip göz atmak.
pageant i. 1. törensel oyun. 2. geçit töreni.
pageantry i. şatafat, tantana, debdebe.
paginate f. (bir yazının) sayfalarını numaralamak.
pagination i. (bir yazının) sayfalarını numaralama.
paid f., bak. pay.
pail i. kova.
pailful i. bir kova dolusu.
pain i. 1. ağrı, acı, sızı. 2. acı, ıstırap. 3. dert, keder. 4. çoğ. özen, ihtimam, itina. 5. çoğ. doğum sancıları. f. 1. canını yakmak, eziyet etmek. 2. üzmek. 
pain in the neck  baş belası. 
painful s. 1. ağrılı. 2. zahmetli, güç. 3. acıklı, üzücü.
painkiller i., k. dili ağrı kesici ilaç, ağrı kesici.
painless s. 1. acısız, ağrısız. 2. zahmetsiz.
painstaking s. 1. titiz, özenli, itinalı. 2. özen/itina isteyen (iş).
paint i. 1. boya. 2. allık. 3. makyaj. f. 1. -i boyamak. 2. (boyayla) -in resmini/portresini yapmak. 3. -i tasvir etmek, -i betimlemek, -i resmetmek. 4. makyaj yapmak.
paintbox i. boya kutusu.
paintbrush i. boya fırçası.
painter i. 1. boyacı, badanacı. 2. ressam.
painting i. 1. resim, tablo. 2. boyacılık, badanacılık. 3. ressamlık. 4. resim sanatı. 
pair i. (çoğ. --s) çift. f. çiftleştirmek, eşleştirmek. 
pair of compasses  pergel.
pair of compasses  pergel. 
pair of pajamas pijama.
pair of pants  pantolon. 
pair of scissors  makas. 
pair of trousers  pantolon. 
pair of trousers  pantolon.
pair off  eşleşmek; eşleştirmek.
pajamas i. pijama.
Pakistan i. Pakistan. 
Pakistani i. Pakistanlı. s. 1. Pakistan, Pakistan´a özgü. 2. Pakistanlı.
pal i., k. dili arkadaş, dost.
palace i. saray. 
palatable s. 1. lezzetli. 2. yenilebilir, yenebilir. 3. içilebilir. 4. hoşa giden, hoş.
palate i. 1. damak. 2. tat alma duyusu. 3. (for) damak zevki.
palatial s. saray gibi.
palaver i. 1. boş laf, palavra. 2. pohpohlama. f. 1. boş laf etmek, palavra atmak. 2. pohpohlamak.
pale 1 i. 1. kazık. 2. (tahta) parmaklık çubuğu. 3. sınır, limit. 
pale 2 s. 1. soluk, solgun, renksiz. 2. açık, uçuk (renk). 3. donuk. f. beti benzi atmak, sararmak; sarartmak.
paleness i. 1. solgunluk. 2. (renkte) açıklık, uçukluk. 3. donukluk.
paleography i. paleografi.
paleontologist i. paleontolojist, taşılbilimci.
paleontology i. paleontoloji, taşılbilim.
Palestine i. Filistin.
Palestinian i. Filistinli. s. 1. Filistin, Filistin´e özgü. 2. Filistinli. 
palette i. 1. (boya için) palet. 2. palet, bir ressama özgü renkler.
paling i. 1. çit yapmaya özgü kazık. 2. (tahta) parmaklık çubuğu. 3. kazık çit, çit.
palisade i. 1. savunmada kullanılan ve sivri kazıklardan yapılmış çit; kazık çit; kazık duvar. 2. çoğ. (ırmak boyunca uzanan) kayalık uçurum dizisi. f. etrafına sivri kazıklar dikerek çit çevirmek.
pall i. 1. (siyah çuha veya kadifeden) tabut örtüsü. 2. örtü, tabaka: A pall of thick mist covered the city. Kenti koyu bir sis tabakası örtmüştü. 
pallet i. 1. çömlekçi spatulası. 2. (yük kaldırmada/taşımada kullanılan) palet.
palliate f. 1. (hastalık, zorluk v.b.´ni) hafifletmek. 2. (kabahat, hakaret v.b.´ni) önemsizmiş gibi göstermek.
pallid s. solgun, soluk.
pallor i. solgunluk, beniz sarılığı.
palm i. 1. avuç içi, aya. 2. palmiye. 3. hurma ağacı. f. avuç içinde saklamak. 
palm branch  zafer simgesi olan hurma dalı. 
palm oil  hurma yağı. 
palm s.t. off on s.o.  birine bir şeyi hile ile kabul ettirmek. 
Palm Sunday  paskalyadan önceki pazar günü. 
palmetto i. (çoğ. --s/ --es) bot. sabal.
palmist i. el falına bakan kimse.
palmistry i. el falı.
palpable s. 1. hissedilir, dokunulabilir. 2. aşikâr, açık.
palpably z. 1. el ile hissedilerek. 2. aşikâr olarak, açıkça.
palpitate f. (kalp) hızlı atmak, çarpmak.
palpitation i. çarpıntı.
palsy i. 1. inme, felç, nüzul. 2. titreme, sürekli titremeye yol açan hastalık. f. felce uğratmak.
paltriness i. değersizlik, önemsizlik.
paltry s. 1. çok az, cüzi (Küçümseme belirtir.). 2. değersiz, önemsiz. 
pampa i. pampa. 
pampas grass bot. pampaotu, tüykamışı.
pamper f. 1. -in ihtiyaçlarını karşılarken aşırıya kaçmak, şımartmak: Don´t pamper him! Onu şımartma! 2. pohpohlamak.
pamphlet i. broşür, risale.
pan i. 1. tepsi. 2. tava. 3. kefe, terazi gözü. f. (--ned, --ning) 1. toprağı yıkayarak altın çıkarmak. 2. k. dili hakkında olumsuz eleştiri yazmak. 
pan- önek bütün, tüm.
pan holder İng. tutacak; fırın eldiveni. 
pan out  k. dili 1. sonuç vermek. 2. başarıya ulaşmak.
panacea i. her derde deva.
Panama i. Panama.
Panamanian i. Panamalı. s. 1. Panama, Panama´ya özgü. 2. Panamalı.
pancake i. krep; gözleme.
pancreas i., anat. pankreas.
panda i., zool. panda.
pandemonium i. kıyamet, kargaşa, velvele.
pander i. pezevenk. f. 1. to (çıkar amacıyla) (birinin olumsuz bir eğilimini) tatmin etmeye çalışmak: He is pandering to their reactionary tendencies. Onların gerici eğilimlerini tatmin etmeye çalışıyor. 2. pezevenklik etmek.
panderer i. pezevenk.
pane i. pencere camı.
panegyric i. birini/bir şeyi göklere çıkaran yazı/söylev, övgü.
panel i. 1. mim. panel. 2. kapı aynası. 3. pano, duvar panosu. 4. (göstergelerin bulunduğu) pano. 5. (dinleyiciler önünde belirli bir konuyu tartışmak için seçilen) tartışmacı grubu. 6. jüri heyetinin isim listesi. 7. jüri heyeti. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. mim. panellerle kaplamak. 2. panolarla süslemek. 
panel discussion (dinleyiciler önünde yapılan) panel.
pang i. ani ve şiddetli ağrı, sancı, spazm.
panhandle i. 1. tava sapı. 2. ileri doğru uzanan dar kara parçası. f., k. dili dilenmek.
panic i. panik, ürkü. f. (--ked, --king) paniğe kapılmak; paniğe kaptırmak.
panicky s. 1. paniğe kapılmış. 2. kolayca paniğe kapılan.
panic-stricken s. paniğe kapılmış.
Panjab i. 
Panjabi i. 1. Pencapça. 2. Pencaplı. s. 1. Pencapça. 2. Pencap, Pencap´a özgü. 3. Pencaplı.
panorama i. panorama.
panoramic s. panoramik.
pansy i., bot. hercaimenekşe, alacamenekşe, Viola tricolor hortensis.
pant f. 1. nefes nefese kalmak, solumak. 2. after/for -e can atmak, -e içi gitmek, ... için yanıp tutuşmak. 3. (kalp) şiddetle çarpmak, hızla atmak.
pantechnicon i. (taşınırken kullanılan büyük) kamyon.
pantheism i. panteizm, tümtanrıcılık, kamutanrıcılık.
pantheist i. panteist,  tümtanrıcı, kamutanrıcı.
panther i., zool. 1. panter, pars, leopar. 2. puma, yenidünyaaslanı.
panties i., çoğ. kadın külotu.
pantograph i. pantograf, leylekgagası.
pantomime i. pantomim. f. pantomim oynamak.
pantry i. kiler.
pants i., çoğ. 1. pantolon. 2. İng. külot, don.
pantyhose i. külotlu çorap.
pantywaist i. 1. pantolonu ve bluzu birbirine düğmelenen çocuk tulumu. 2. argo kadınsı adam, efemine erkek.
pap i. lapa; papara; mama.
papa i. (özellikle çocuk dilinde) baba.
papacy i. papalık.
papal s. papaya/papalığa ait.
papaw i. 1. şişeağacının meyvesi. 2. şişeağacı. 3. kavunağacının meyvesi. 4. kavunağacı. 
papaya i. 1. kavunağacının meyvesi. 2. kavunağacı. 
paper i. 1. kâğıt. 2. gazete. 3. kâğıt, yazılı kâğıt. 4. herhangi bir yazı, tez, bildiri, tebliğ. 5. duvar kâğıdı. 6. yazılı ödev. 7. sınav kâğıdı. 8. mal. değerli kâğıt. 9. çoğ. bir kimsenin toplu mektup, günce ve diğer yazıları. 10. çoğ. kimlik. s. 1. kâğıt, kâğıttan yapılmış. 2. kâğıt üzerinde kalan. f. 1. üzerine kâğıt kaplamak, kâğıtlamak; kâğıt yapıştırmak. 2. duvar kâğıdı ile kaplamak. 
paper clip  ataş.
paper clip  ataş, kâğıt maşası. 
paper credit  vadeli senet ile kredi. 
paper mill  kâğıt fabrikası. 
paper money  kâğıt para, banknot. 
paper mulberry kâğıtdutu, kâğıtağacı.
paper profits  kâğıt üzerindeki kâr. 
paper tiger güçlüymüş gibi görünen ama aslında zayıf kimse/kuruluş/ülke. 
paperback s., i. karton kapaklı, ciltsiz (kitap).
paper-bag i. kesekâğıdı.
paperhanger i. duvar kâğıdı yapıştıran kimse.
paperknife i., İng. kitap açacağı; mektup açacağı.
paper-mâché i., bak. papier-mâché.
paperweight i. prespapye.
papier-mâché i. ezilmiş kâğıt, tutkal v.b.´nden oluşan ve kalıplara dökülerek çeşitli eşya yapılan madde, kâğıt ezmesi; kartonpiyer.
papist i., aşağ. Katolik.
papoose i. (Kızılderili) bebek.
pappy i., k. dili baba.
paprika i. tatlı bir tür kırmızı biberin tozuyla yapılan baharat.
Papua i. Papua. 
Papua New Guinea Papua-Yeni Gine.
Papuan i. Papualı. s. 1. Papua, Papua´ya özgü. 2. Papualı.
papyrus çoğ. --es (pıpay´rısîz)/pa.py.ri (pıpay´ri) i. papirüs.
par i. 
par value  tic. yazılı değer, saymaca değer. 
parable i. içinde gerçek payı olan kısa alegorik hikâye, mesel.
parabola i., geom. parabol.
parabolic s. 1. alegorik. 2. geom. parabolik.
parabolical s., bak. parabolic.
paraboloid i., geom. paraboloit.
parachute i. paraşüt. f. 1. paraşütle atlamak. 2. paraşütle indirmek.
parachutist i. paraşütçü.
parade i. 1. geçit töreni, alay. 2. gösteriş. 3. gezinti yeri, gezi. f. 1. geçit töreni yapmak. 2. belirli bir sıra halinde/belirli bir düzen içinde geçmek. 3. (around) dolaşmak. 4. teşhir etmek, sergilemek, ilan etmek, -in reklamını yapmak. 
parade ground  ask. merasim alanı.
paradigm i. 1. örnek, numune. 2. dilb. çekim örneği. 3. paradigma, dizi.
paradise i. cennet. 
paradox i. paradoks.
paradoxical s. paradoksal.
paradoxically z. paradoksal olarak.
paraffin i. 1. parafin mumu, petrol mumu. 2. İng. gazyağı, gaz. 3. kim. parafin. 
paraffin wax parafin mumu.
paragon i. mükemmel olduğu kabul edilen örnek, numune.
paragraph i. 1. paragraf. 2. huk. paragraf, fıkra; bent, madde.
Paraguay i. Paraguay.
Paraguayan i. Paraguaylı. s. 1. Paraguay, Paraguay´a özgü. 2. Paraguaylı. 
Paraguayan tea Paraguay çayı, mate.
parakeet i. muhabbetkuşu.
parallax i. paralaks, ıraklık açısı.
parallel s. 1. paralel, koşut. 2. aynı, benzer. 3. aynı doğrultuda olan. f. 1. paralel olmak. 2. paralel olarak koymak. 3. -e benzetmek, ile karşılaştırmak. 
parallel bars  spor paralel bar, paralel. 
parallel port bilg. paralel kapı, paralel port.
parallelepiped i., geom. paralelyüz.
parallelogram i., geom. paralelkenar.
paralyse f., İng., bak. paralyze. 
paralysis i. felç, inme.
paralytic s. felçli, inmeli. i. felçli kimse.
paralyze f. 1. felç etmek; kötürüm etmek. 2. felce uğratmak. 
parameter i. parametre.
paramount s. 1. üstün, en önemli, başlıca. 2. rütbece üstün olan. 
paranoia i. paranoya.
paranoiac s., i. paranoyak.
paranoid s., i. paranoit.
parapet i. 1. siper. 2. korkuluk, korkuluk duvarı, parapet. 3. parmaklık.
paraphasia i., tıb. söz karışıklığı, kelime karışıklığı, parafazi.
paraphernalia i., çoğ. 1. kişisel eşyalar. 2. donatı, teçhizat.
paraphrase i. başka sözcüklerle anlatma. f. başka sözcüklerle anlatmak.
parapsychology i. parapsikoloji, ruhbilim ötesi.
parasite i. asalak, parazit.
parasitic s. 1. asalak, parazit. 2. asalaksal.
parasitical s., bak. parasitic.
parasitology i. asalakbilim, parazitoloji.
parasol i. güneş şemsiyesi.
paratrooper i. paraşütçü asker.
paratroops i., çoğ., ask. paraşüt birlikleri.
paratyphoid i., tıb. paratifo.
parboil f. yarı kaynatmak.
parcel i. 1. paket. 2. bohça, çıkın. 3. parsel. f. 1. out -i parsellemek. 2. out -i eşit kısımlara ayırıp dağıtmak, -i üleştirmek. 3. up -i paketlemek.
parch f. kavurmak, yakmak.
parchment i. 1. parşömen, tirşe. 2. parşömen kâğıdı.
pardon f. affetmek, bağışlamak. i. af, bağışlama. 
Pardon me.  Pardon. 
pardonable s. affedilebilir, bağışlanabilir.
pare f. 1. (kabuğunu) soymak. 2. (tırnak, peynir kabuğu v.b.´ni) kesmek. 3. down azaltmak, kısmak.
parenchyma i., biyol. özekdoku, parenkima.
parent i. 1. anne/baba. 2. ata, cet. 3. çoğ. ana baba, ebeveyn: My parents and your parents are old friends. Bizim ana babalarımız eski dost. the parents of the children çocukların ana babaları.
parentage i. 1. ana babalık. 2. soy, nesil.
parental s. ana babaya ait.
parenthesis çoğ. pa.ren.the.ses (pıren´thısiz) i. parantez, ayraç. put s.t. in parentheses bir şeyi parantez içine almak.
parenthetical s. parantez içi.
pariah i. 1. parya. 2. toplum dışı bırakılmış kimse.
paring i. 1. kabuk, soyuntu. 2. kabuğunu soyma.
parish i., Hrist. 1. (bir kilise ve papazının sorumlu olduğu) mahalle/semt. 2. bu mahallede/semtte oturanlar.
parishioner i. parish´te oturan kimse.
parity i. 1. eşitlik. 2. tic. parite. 
park i. park. f. park etmek. 
parka i. parka.
parking lot  park yeri, otopark. 
parking meter  park saati.
parkway i. bulvar.
parl kıs. parliament, parliamentary.
parlance i. 1. deyiş, dil. 2. deyim.
parlay f. (kazanılan parayı) bir sonraki yarışa yatırmak. 
parlay one thing into another bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek: She parlayed that idea into a fortune. O fikirden bir servet yarattı.
parley i. görüşme, müzakere. f. 1. with ile görüşmek, ile müzakere yapmak. 2. barış görüşmeleri yapmak.
parliament i. parlamento.
parliamentarian i. parlamenter.
parliamentarianism i., bak. parliamentarism.
parliamentarism i. parlamentarizm.
parliamentary s. parlamentoya ait. 
parliamentary procedure parlamento usulleri.
parlor i. oturma odası, salon.
parlour i., İng., bak. parlor.
Parmesan i. 
Parmesan cheese parmıcan.
parochial s. 1. (bir kilise ve papazının sorumlu olduğu) mahalleye/semte ait. 2. dar görüşlü; dar (görüş). 
parochial school  dini bir kuruluşun/grubun yönetimindeki özel okul.
parochial school dini bir kuruluş veya grubun yönetimindeki özel okul.
parody i. 1. parodi. 2. gülünç bir taklit. f. 1. parodisini yazmak. 2. gülünç bir taklidini yapmak.
parole i. şartlı tahliye. f. (mahkûmu) şartlı olarak serbest bırakmak. 
parquet i. parke. f. parke döşemek.
parrot i. papağan. f. papağan gibi tekrarlamak.
parry f. 1. (darbeyi) bertaraf etmek. 2. kaçamak cevap vermek.
parsimonious s. cimri, pinti, hasis, eli sıkı.
parsimony i. cimrilik, pintilik, hasislik.
parsley i. maydanoz.
parsnip i. yabanhavucu, yabanihavuç, karakavza.
parson i. papaz.
parsonage i. papaz evi.
part kıs. participle, particular.
part 1 i. 1. parça, bölüm, kısım. 2. hisse, pay. 3. rol. 4. görev. 5. semt, taraf. 6. saç ayrımı. 7. katkı. z. kısmen. 
part 2 f. 1. parçalamak, ayırmak; bölmek. 2. parçalanmak, ayrılmak; bölünmek. 
part company  1. birbirinden ayrılmak. 2. with ile ilişkisini kesmek. 
part company with  -den ayrılmak.
part from  -den ayrılmak. 
part owner  hissedar. 
part with  -i bırakmak. 
partake f. (par.took, par.tak.en) 1. in -e katılmak. 2. paylaşmak. 
partake of  1. -i yemek; -i içmek. 2. -in niteliğinde olmak, -i andırmak.
parthenogenesis i., biyol. kendiliğinden türeme/üreme, partenogenez.
partial s. 1. kısmi; kısmen etkili. 2. taraf tutan, tarafgir. 3. to -e meyilli.
partiality i. 1. taraf tutma, tarafgirlik. 2. tarafgirlikten ileri gelen haksızlık. 3. yeğleme. 4. düşkünlük, özel sevgi.
partially z. 1. kısmen. 2. tarafgirlikle, bir tarafı tutarak.
participant i. katılan, iştirakçi. s. paylaşan, katılan.
participate f. in -e katılmak.
participation i. 1. katılma. 2. ortaklık.
participle i., dilb. sıfat -fiil, sıfat-eylem, ortaç, partisip. 
particle i. 1. zerre, parçacık, partikül. 2. dilb. edat; ek, takı.
particular s. 1. özel,  -e özgü: his particular style onun üslubu. 2. özel, değışik, farklı. 3. özel; dikkate değer; istisnai. 4. titiz, meraklı. i. 1. madde, husus. 2. çoğ. ayrıntılar. 
particular to  -e özgü. 
particularly z. özellikle.
parting i. 1. ayrılma. 2. veda. s. ayrılırken yapılan. 
parting of the ways  ayrılma noktası; yol ayrımı. 
parting shot  giderayak atılan taş (söz).
parting shot  giderayak söylenen iğneli laf, son taş. 
partisan i. 1. partizan, tarafgir. 2. ask. gerillacı, partizan. s. partizan.
partisanship i. partizanlık.
partition i. 1. bölme; bölünme. 2. bölme, perde. 3. bilg. bölüntü. 4. müz. partisyon. f. 1. bölmek, ayırmak. 2. bilg. bölüntülemek.
partitur i., müz. partisyon.
partitura i., müz., bak. partitur. 
partizan i., s., bak. partisan.
partizanship i., bak. partisanship.
partly z. kısmen, bir dereceye kadar.
partner i. 1. ortak; arkadaş. 2. eş, partner. 3. dans arkadaşı, kavalye/dam.
partnership i. ortaklık.
partridge i., zool. keklik.
parts of speech  dilb. sözbölükleri. 
part-time s. parttaym.
parturition i. doğurma.
party i. 1. parti, eğlence. 2. pol. parti. 3. grup, takım. 4. huk. taraf. 5. katılan. 6. k. dili kişi, şahıs. 
party line partinin/grubun benimsediği fikirler.
party organ  parti organı.
pasha i. paşa.
Pashto i., s. Peştuca, Afganca.
Pashtu i., s., bak. Pashto.
pass 1 i. 1. geçiş, geçme. 2. paso, şebeke. 3. sınavda geçme. 4. boğaz, geçit. 5. ask. hatlardan geçme izni. 6. durum, hal. 7. spor pas. 
pass 2 f. 1. geçmek; geçirmek: When the car passed us we were doing one hundred and eighty kilometers an hour. Araba bizi geçtiğinde biz saatte yüz seksen kilometre yapıyorduk. We passed through Germany on our way to France. Fransa´ya giderken Almanya´dan geçtik. Time passes quickly when you´re having fun. Eğlenceli saatler çabuk geçer. 2. ileri gitmek, aşmak. 3. onaylamak; onaylattırmak: When will the Grand National Assembly pass this new tax law? Büyük Millet Meclisi bu yeni vergi yasasını ne zaman onaylayacak? 4. sınavda geçmek. 5. (birine) (sahte para, karşılıksız çek) vermek. 6. bitmek, sona ermek, geçmek: You should stay inside until the storm passes. Fırtına geçene kadar içeride kalmalısın. 7. to -e miras kalmak. 8. spor pas vermek; paslaşmak. 9. briç “pas” demek. 10. sırasını atlatmak. 11. vermek, uzatmak: Would you please pass the salt? Tuzu verir misiniz lütfen? 
pass an examination  sınavı geçmek, imtihanı vermek. 
pass away  1. ölmek. 2. sona ermek. 
pass by  yanından geçmek. 
pass for  ... gözüyle bakılmak, ... diye kabul edilmek. 
pass in review  geçit töreni yapmak. 
pass judgment  huk. hüküm vermek. 
pass judgment  1. huk. hüküm vermek. 2. on ... hakkında yargıya varmak. 
pass muster k. dili (yapılmış bir iş) istenildiği gibi olmak: This won´t pass muster. Olmamış bu.
pass muster  yeterli olmak, geçmek. 
pass o.s. off as ... diye geçinmek, kendini ... diye satmak. 
pass on  1. vefat etmek. 2. to (başka bir konuya) geçmek. 
pass out  1. bayılmak, kendinden geçmek. 2. dağıtmak. 
pass over  1. atlayıp geçmek, üstünden geçmek. 2. öbür tarafa geçmek. 3. ihmal etmek, görmemek. 4. göz yummak. 
pass s.t. on to  bir şeyi (başkasına) vermek/geçirmek. 
pass the ball (to) spor (-e) pas vermek. 
pass the buck sorumluluğu başkasına yüklemek.
pass the buck  sorumluluğu başkasının üzerine atmak. 
pass the hat  parsa toplamak. 
pass the hat  yardım toplamak. 
pass the time  vakit geçirmek. 
pass the time of day  1. muhabbet/hasbıhal etmek. 2. selamlaşıp hoşbeş etmek. 
pass through  1. içinden geçmek. 2. nüfuz etmek. 
pass through one´s mind  aklından geçmek. 
pass up  k. dili yararlanmamak, fırsatı kaçırmak.
passable s. 1. geçirilebilir, geçer. 2. kabul edilir, geçerli. 3. geçit verir (yol).
passage i. 1. geçme, gitme. 2. yol; boğaz, geçit. 3. pasaj. 4. yolculuk. 5. koridor, dehliz. 6. metin parçası, parça, pasaj. 7. (tasarı) kabul edilip yürürlüğe girme. 
passageway i. pasaj, geçit.
passbook i. hesap cüzdanı.
passenger i. yolcu.
passe-partout çoğ. --s (päspırtuz´, paspartuz´) i. paspartu. 
passerby çoğ. pass.ers.by (päs´ırzbay) i. yoldan geçen kimse.
passing s. geçen: I heard the sound of a passing train. Geçen bir trenin sesini duydum. It was but a passing fancy. Gelip geçici bir hayalden başka bir şey değildi. i. 1. geçme. 2. vefat. 
passing grade  geçer not. 
passion i. 1. güçlü duygu; tutku; hırs. 2. sevda, aşk. 3. şehvet. 4. hiddet, öfke.
passionate s. 1. aşırı tutkulu. 2. heyecanlı, hararetli, ateşli. 3. çabuk öfkelenen, hiddetli.
passionately z. 1. tutkuyla. 2. hararetle.
passionflower i., bot. çarkıfelek, fırıldakçiçeği.
passionless s. tutkusuz, ruhsuz.
passive s. 1. pasif, eylemsiz, edilgin. 2. dilb. edilgen. 
passive resistance  pasif direniş, eylemsiz direniş.
passive resistance  pasif direniş. 
passively z. pasif olarak.
passiveness i. pasiflik, edilginlik.
passivity i. pasiflik, edilginlik.
passport i. pasaport.
password i. parola.
past s. geçmiş, geçen, olmuş, sabık. i. 1. geçmiş, mazi. 2. bir kimsenin geçmişi. 3. dilb. geçmiş zaman kipi. z. geçerek. edat 1. -den daha ötede/öteye. 2. ötesinde. 
past participle  geçmiş zaman sıfat-fiili. 
past perfect tense  dilb. -miş´li geçmiş zaman. 
pasta i. makarna.
paste i. 1. beyaz tutkal. 2. kola. 3. macun. 4. lapa, ezme. f. 1. (tutkalla) yapıştırmak. 2. argo yumruk atmak.
pasteboard i. mukavva. s. mukavva, mukavvadan yapılmış.
pastel i. 1. pastel boya. 2. pastel resim.
pasteurisation i., İng., bak. pasteurization.
pasteurise f., İng., bak. pasteurize.
pasteurization i. pastörizasyon.
pasteurize f. pastörize etmek. 
pasteurized milk  pastörize süt.
pastille i., tıb. pastil.
pastime i. eğlence.
pastor i. (Protestanlıkta) papaz.
pastoral s. 1. pastoral, çobanlara/kır hayatına ait. 2. papazlığa ait. i., edeb. pastoral.
pastorale i., müz. pastoral.
pastrami i. sığır pastırması.
pastry i. 1. hamur; yufka. 2. hamur tatlısı/tatlıları. 
pastry shop pastane.
pasturage i. otlak, mera.
pasture i. otlak, mera. f. otlamak; otlatmak. 
pasty s. 1. hamur gibi, macun kıvamında. 2. solgun.
pat 1 f. (--ted, --ting) (takdir/sevgi belirtisi olarak) elle hafifçe/yumuşakça vurmak; okşamak, sıvazlamak. i. (takdir/sevgi belirtisi olarak) elle hafifçe/yumuşakça vurma; okşama, sıvazlama. 
pat 2 s. basmakalıp: a pat answer basmakalıp bir cevap.
pat on the back  tebrik etmek.
patch i. 1. yama. 2. benek. 3. toprak parçası. f. 1. yamamak, yamalamak, yama vurmak. 2. eğreti bir şekilde tamir etmek. 
patch s.o. up  birinin yaralarını tedavi etmek. 
patch s.t. up/together  bir şeyi eğreti bir şekilde tamir etmek. 
patch things up  aradaki anlaşmazlığı gidermek. 
patchwork i. 1. kumaş artıklarından dikilmiş yorgan. 2. uydurma iş. 3. yama işi.
pate i., alay baş, kafa.
patent 1 i. 1. patent, imtiyaz. 2. imtiyazlı arazi. s. patentli. f. patentini almak.
patent 2 s. açık, aşikâr, belli.
patent leather rugan (deri). 
patent medicine  hazır ilaç, müstahzar. 
patent medicine hazır ilaç, müstahzar. 
patent rights patent hakkı.
patentee i. patent sahibi.
patently z. açıkça, aşikâr olarak.
paternal s. 1. babaya ait. 2. babacan. 3. baba tarafından olan. 4. babadan kalma.
paternalism i. (devletin/hükümetin/bir kuruluşun/patronun) kendine bağlı bireylere karşı babanın çocuğuna davrandığı gibi davranması.
paternally z. baba gibi.
paternity i. babalık. 
paternity suit  huk. babalık davası. 
paternity test  babalık testi.
path i. 1. yol. 2. patika. 
path kıs. pathological, pathology.
pathetic s. 1. acıklı, dokunaklı, etkili, patetik. 2. k. dili gülünç: What you´ve written is so bad it´s pathetic! Yazdıkların o kadar berbat ki ... gülünç buluyorum!
pathfinder i. çığır açan kimse, kâşif.
pathogen i., tıb. patojen mikrop.
pathological s. patolojik.
pathologist i. patolog.
pathology i. patoloji. 
pathos i. acınma duygusu uyandıran nitelik.
pathway i. yol: the pathway to success başarıya giden yol.
patience i. 1. sabır, dayanç, tahammül. 2. bot. labada. 
patience dock bot. labada.
patient s. sabırlı. i. hasta.
patiently z. sabırla.
patio i. 1. avlu, hayat. 2. taraça, teras, veranda.
Patmian i. Patmoslu. s. 1. Patmos, Patmos´a özgü. 2. Patmoslu.
Patmos i. Patmos.
patriarch i. 1. aile reisi sayılan adam. 2. yaşlı ve saygıdeğer adam. 3. patrik.
patriarchal s. 1. ataerkil, patriarkal, pederşahi. 2. yaşlı ve saygıdeğer (adam). 3. patriğe ait.
patriarchate i. 1. patrikhane. 2. patriklik.
patriarchy i. ataerki, pederşahilik.
patrician i. en yüksek sınıftan adam, aristokrat.
patricide i. 1. babayı öldürme. 2. baba katili.
patriot i. yurtsever, vatansever, ulussever.
patriotic s. yurtsever, vatansever, ulussever.
patriotism i. yurtseverlik, vatanseverlik, ulusseverlik.
patrol i. 1. devriye, karakol. 2. devriye gezme. f. (--led, --ling) devriye gezmek. 
patrol car  devriye arabası.
patrolman çoğ. pa.trol.men (pıtrol´mîn) i. devriye polis.
patron i. 1. hami, koruyucu. 2. devamlı müşteri.
patronage i. koruma, himaye, yardım.
patronise f., İng., bak. patronize.
patronize f. 1. korumak, himaye etmek. 2. -in müşterisi olmak, -den alışveriş etmek.
patter 1 f. 1. bıcır bıcır konuşmak. 2. durmaksızın ve monoton bir biçimde konuşmak.
patter 2 f. pıtırdamak, tıpırdamak. i. pıtırtı, tıpırtı.
pattern i. 1. örnek, model; patron. 2. biçim düzeni. 3. şablon. f. 1. modele göre yapmak. 2. şekillerle süslemek. 
pattern o.s. on/after s.o.  birini örnek almak.
patty i. 1. yassı köfte. 2. küçük börek.
paucity i. azlık, kıtlık, yetersizlik.
paunch i. (şişman) göbek.
paunchy s. göbekli.
pauper i. yoksul, fakir.
pauperise f., İng., bak. pauperize.
pauperize f. dilenecek duruma getirmek, dilenci durumuna getirmek.
pause i. 1. durma; durgu. 2. mola, fasıla, ara. f. 1. durmak, duraklamak. 2. mola vermek. 3. duraksamak, tereddüt etmek. 
pave f. (with) (yolu) (asfalt, taş v.b. ile) kaplamak. 
pave the way for  -e zemin hazırlamak; -in yolunu açmak.
pavement i. 1. yol yüzeyi, kaldırım. 2. İng. kaldırım, yaya kaldırımı, trotuar.
pavilion i. 1. (parklarda) büyük kameriye. 2. (fuarda) pavyon. 3. (hastanede) pavyon.
paving i. 1. yol döşeme. 2. yol yüzeyi, kaldırım. 
paving stone kaldırım taşı.
paw i. 1. hayvanın pençeli ayağı; pati. 2. k. dili el. f. 1. (at/boğa) (yeri) eşelemek; eşinmek. 2. (hayvan) patisiyle (bir yeri) tırmalamak. 3. pençe atmak. 4. k. dili (kadına) el atmak, (kadını) ellemek.
pawn 1 i. 1. satranç piyon, piyade, paytak. 2. maşa, kukla, piyon, alet.
pawn 2 i. 1. rehin, rehine. 2. rehine koyma. f. 1. rehine koymak. 2. tehlikeye atmak. 
pawn broker  rehin karşılığı borç para veren kimse; tefeci. 
pawn shop  tefeci dükkânı. 
pawn ticket  rehin makbuzu. 
pawpaw i., bak. papaw.
pay i. ücret, maaş. f. (paid) 1. (birine) (para, borç v.b.´ni) ödemek: Haven´t you paid him yet? Parasını daha ödemedin mi? You have to pay your taxes next month. Gelecek ay vergilerini ödemen lazım. 2. (hatanın/suçun) bedelini ödemek, cezasını çekmek: You´ll pay heavily for this. Bunu ağır ödersin. 3. -in yararına olmak: Who says crime doesn´t pay? Suç işlemenin faydasını kim inkâr edebilir ki? It´ll pay you to listen to this. Buna kulak asarsan iyi olur. 4. (bir iş) birine para getirmek; (bir işin) maaşı (belirli bir nitelikte) olmak: This job pays well. Dolgun maaşlı bir iş bu. 
pay a compliment iltifat etmek, kompliman yapmak.
pay a premium for  -i pahalıya almak.
pay a visit to  -i ziyaret etmek. 
pay an arm and a leg for -e çok pahalıya patlamak: You´ll pay an arm and a leg for it. Sana çok pahalıya patlayacak. 
pay as one goes  peşin parayla alışveriş etmek. 
pay attention  dikkat etmek. 
pay court to  -e kur yapmak. 
pay day  maaş günü. 
pay dearly for  pahalıya mal olmak.
pay for  1. -in parasını ödemek; -in masrafını/hesabını ödemek/çekmek, -in faturasını ödemek. 2. (hatanın/suçun) bedelini ödemek, cezasını çekmek. 
pay for itself kendi masrafını çıkarmak.
pay in advance  peşin ödemek, teslim almadan önce parasını ödemek. 
pay in kind  ayni olarak ödemek. 
pay interest (hesap, bono v.b.) faiz getirmek. 
pay lip service to  -e inanır gibi yapmak. 
pay off  1. (borcu) tamamıyla ödemek. 2. k. dili faydalı olmak. 
pay one´s dues  1. aidatını ödemek. 2. argo (stajyerlik/çıraklık dönemlerine özgü) sıkıcı işler yapmak. 3. argo bir şeyin cezasını çekmek. 
pay one´s respects  1. (to) (-e) ziyarette bulunmak. 2. (-e) saygı ziyaretinde bulunmak. 
pay one´s way  kendi masraflarını kendi ödemek. 
pay one´s whack İng., k. dili payına düşeni ödemek.
pay out 1. (parayı) ödemek. 2. (ip, zincir v.b.´ni) vermek; den. kaloma etmek.
pay phone  k. dili umumi/ankesörlü telefon.
pay regard to  -i dikkate almak.
pay s.o. a call  birini ziyaret etmek. 
pay s.o. a compliment  birine iltifat etmek. 
pay s.o. a visit birini ziyaret etmek.
pay s.o. back  1. birine olan borcu ödemek: I´ll pay you back tomorrow. Borcumu size yarın ödeyeceğim. 2. (güzel bir şeye karşı) birine karşılıkta bulunmak: How can I pay you back for such a wonderful meal? Böyle güzel bir yemeğe karşı size ne yapabilirim? 3. (kötülük yapan birinden) intikam almak; (kötülük yapan birinin) hakkından gelmek. 
pay s.o. off  1. birine ücretini/maaşını verip işine son vermek. 2. birine rüşvet vermek. 
pay s.o.´s way  birinin masraflarını karşılamak/ödemek. 
pay station  bak. pay telephone. 
pay telephone  umumi/ankesörlü telefon. 
pay telephone  jetonlu telefon.
pay the piper k. dili yaptığının/yaptıklarının sonuçlarına katlanmak: He did it, but it´s me who´s going to have to pay the piper. O yaptı, fakat ceremesini çekecek olan benim.
Pay the piper and call the tune.  Parayı veren düdüğü çalar.
pay through the nose k. dili -e çok pahalıya patlamak: You´ll pay through the nose. Sana çok pahalıya patlayacak. 
pay under protest  itiraz ederek ödemek. 
pay up (borcunu) ödemek; borcunu ödemek.
pay/do obeisance to  -e saygı göstermek.
payable s. 1. ödenebilir. 2. ödenmesi gereken, ödenecek. 
payable at sight  görüldüğünde ödenecek. 
payable on demand  ibrazında ödenecek. 
payable to bearer  hamiline ödenecek. 
payable to cash  hamiline. 
payable to order  emre ödenecek.
payday i. maaş günü; ödeme günü.
payee i. alacaklı.
paying guest  pansiyoner.
paymaster i. mutemet.
payment i. 1. ödeme. 2. ücret, maaş. 3. taksit.
payoff i. 1. ücret ödeme. 2. k. dili ödül. 3. k. dili ceza. 4. k. dili sonuç, netice. 5. çıkış noktası. 6. argo rüşvet.
payroll i. 1. maaş/ücret bordrosu. 2. maaşların/ücretlerin toplamı.
PC kıs. personal computer.
pd kıs. paid.
pea i. bezelye.
pea green  bezelye yeşili, açık yeşil. 
pea soup  bezelye çorbası. 
pea souper  k. dili koyu sis. 
peace i. 1. huzur, sükûn, rahat, asayiş. 2. barış. 
Peace be with you.  Selamünaleyküm.
peace offering  barış ve uzlaşma amacıyla verilen hediye. 
peaceable s. 1. barışsever. 2. sakin.
peaceful s. huzurlu, sakin.
peacemaker i. barıştırıcı, uzlaştırıcı.
peacetime i. barış zamanı.
peach i. şeftali. 
peach blossom  şeftali baharı. 
peach fuzz 1. şeftalinin üstündeki tüyler. 2. ayva tüyü, insan vücudundaki ince sarı tüyler.
peach Melba  peşmelba. 
peach tree  şeftali ağacı.
peacock i., zool. tavus.
peahen i., zool. dişi tavus.
peak i. 1. tepe, doruk, zirve. 2. (kaskette) siper, siperlik. 
peak load en büyük yük.
peak traffic hours  trafiğin en sıkışık olduğu saatler. 
peaked s. 1. zayıf, bitkin. 2. tepeli. 3. siperli (kasket).
peal i. 1. birkaç çanın birlikte/art arda çalınması. 2. yüksek ve devamlı ses. 3. top/gök gürlemesi gibi ses. f. (çan) çalınmak.
peanut i. 1. yerfıstığı. 2. çoğ., k. dili önemsiz miktarda para. 
peanut brittle yerfıstığıyla yapılan bir şekerleme. 
peanut butter yerfıstığı ezmesi, fıstık ezmesi. 
peanut gallery  k. dili (tiyatrodaki) en üst balkon.
pear i. armut.
pearl i., s. inci. 
pearl onion  çok ufak arpacıksoğanı.
peasant i. 1. köylü. 2. k. dili köylü, çemiş.
peasantry i. köylüler, köylü sınıfı.
peat i. turba. 
peat bog  turbalık, turba bataklığı.
pebble i. çakıl taşı, çakıl.
pebbly s. çakıllı.
pêche melba peşmelba.
peck 1 i. 1. hacim ölçüsü birimi (0,009 metre küp). 2. büyük bir miktar.
peck 2 f. 1. gagalamak. 2. gaga ile toplamak. i. gagalama. 
peck at  kuş gibi az yemek.
pectin i. pektin.
pectoral s. göğüs boşluğuna ait; göğse ait, pektoral. 
pectoral fin göğüs yüzgeci.
pectoral muscle göğüs kası.
peculiar s. 1. to -e özgü: a disease peculiar to children çocuklara özgü bir hastalık. 2. özel: a peculiar circumstance özel bir durum. 3. acayip, garip, tuhaf.
peculiarity i. 1. özellik. 2. acayiplik.
peculiarly z. 1. özel olarak. 2. alışılmışın dışında. 3. acayip bir şekilde.
pecuniary s. parayla ilgili, parasal, para.
pedagog i., bak. pedagogue.
pedagogic s. eğitimsel, pedagojik.
pedagogical s., bak. pedagogic.
pedagogue i. 1. eğitimbilimci, eğitimci, pedagog. 2. dar görüşlü öğretmen.
pedagogy i. eğitimbilim, eğitbilim, pedagoji.
pedal i. pedal, ayaklık. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. pedalla işletmek. 2. pedal çevirmek.
pedant i. 1. bilgiçlik taslayan kimse. 2. gereksiz ayrıntılar üzerinde ısrarla duran bilim adamı.
pedantic s. bilgiçlik taslayan.
pedantry i. bilgiçlik taslama.
peddle f. kapı kapı/sokak sokak dolaşarak satmak.
peddler i. seyyar satıcı.
pederast i. oğlancı.
pederasty i. oğlancılık.
pedestal i. 1. heykel/sütun tabanı, kaide. 2. esas, temel. 
pedestrian i. yaya. s. 1. yürümeye ait. 2. yaya giden, piyade. 3. ağır, sıkıcı. 
pedestrian crossing  yaya geçidi.
pedestrian subway  (yayalar için) altgeçit.
pediatric s., tıb. pediatrik, pediyatrik.
pediatrician i. çocuk doktoru.
pediatrics i., tıb. pediatri, pediyatri.
pedicel i., bot. sapçık.
pedicure i. pedikür.
pedigree i. 1. soy. 2. soyağacı, şecere.
pedigreed s. şecereli (hayvan).
pedlar i., İng., bak. peddler.
pedology 1 i. çocukbilim, pedoloji.
pedology 2 i. toprakbilim, pedoloji.
pedophile i. pedofil, sübyancı.
pedophilia i. pedofili, sübyancılık.
peduncle i., bot., anat. sapçık.
pedunculus i., anat. sapçık.
pee i., k. dili çiş. f. işemek.
peek f. gizlice bakmak, gözetlemek, dikizlemek. i. gizlice bakma, gözetleme, dikiz.
peel f. 1. (meyvenin/sebzenin) kabuğunu soymak, (meyveyi/sebzeyi) soymak. 2. (karidesin) kabuğunu çıkarmak. 3. (ağacın kabuğu, insanın derisi, boya v.b.) sıyrılmak. i. meyve/sebze kabuğu: Pick up those banana peels! O muz kabuklarını topla!
peel off one´s clothes  soyunmak, elbiselerini çıkarmak. 
peeling i. (soyulmuş) meyve/sebze kabuğu: Throw those apple peelings out the window! O elma kabuklarını pencereden at!
peep 1 f. “cik cik” diye ses çıkarmak. i. civciv sesi. 
peep 2 f. gizlice bakmak, gözetlemek, dikizlemek, röntgencilik etmek. i. gizlice bakma. 
peep of day  gün ağarması. 
pee-pee i., ç. dili çiş. f., ç. dili çiş yapmak.
peephole i. gözetleme deliği. 
peeping Tom  röntgenci. 
peer 1 i. 1. akran, emsal. 2. İng. dük/marki/kont/vikont/baron unvanlı kimse. 
peer 2 f. 1. into/at -e dikkatle bakmak. 2. out aralıktan dışarı bakmak.
peerless s. eşsiz, emsalsiz.
peeve f., k. dili sinirlendirmek. i. 
peevish s. sinirli, huysuzluğu üstünde.
peg i. 1. ağaç çivi. 2. askı, kanca. 3. gerekçe; bahane. 4. k. dili derece. 5. müz. mandal. f. (--ged, --ging) 1. ağaç çiviyle çivilemek. 2. up İng. (çamaşırı) mandallayarak asmak. 3. (fiyat, ücret v.b.´ni) sabit tutmak. 4. k. dili atmak. 
peg away (at)  İng. (bir işte) sebatla çalışmak. 
pejorative s. aşağılayıcı, yermeli, pejoratif. i. aşağılayıcı sözcük, yermeli sözcük.
pelican i., zool. kaşıkçıkuşu, pelikan.
pellet i. 1. küçük topak. 2. saçma tanesi. 3. hap.
pellmell z., bak. pell-mell.
pell-mell z. paldır küldür, aceleyle.
Peloponnese i. 
Peloponnesian i. Peloponezli. s. 1. Peloponez, Peloponez´e özgü. 2. Peloponezli.
Peloponnesus i. 
pelt 1 i. post.
pelt 2 f. 1. with ... yağmuruna tutmak: They pelted him with rotten tomatoes. Onu çürük domates yağmuruna tuttular. They pelted her with questions. Onu soru yağmuruna tuttular. 2. down (yağmur) bardaktan boşanırcasına yağmak.
pelvis i., anat. pelvis, leğen.
pen 1 i. 1. (çevresi çit veya tel örgüyle çevrili, üstü açık) ağıl. 2. k. dili cezaevi. f. (--ned/pent, --ning) 
pen 2 i. (kurşunkalem dışında herhangi bir) kalem; dolmakalem; tükenmezkalem; tüy kalem. f. (--ned, --ning) kalemi ele alıp yazmak; yazmak. 
pen an animal up hayvanı çevresi çit veya tel örgüyle çevrili, üstü açık bir yere/ağıla koymak/kapatmak. 
pen name  edeb. takma ad. 
pen point  kalem ucu. 
pen s.o. up (in)  birini (bir yere) kapatmak/hapsetmek.
penal s. ceza ile ilgili, cezai. 
penal code  ceza kanunları. 
penal colony  mahkûmların gönderildiği sürgün yeri. 
penal servitude  ağır hapis cezası.
penalise f., İng., bak. penalize.
penalize f. cezalandırmak.
penalty i. 1. ceza. 2. spor penaltı.
penance i., Hrist. 1. günah çıkarma ve papazın önerdiği kefareti yerine getirme. 2. bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği kefaret. 
pen-and-ink s. dolmakalemle yazılmış/çizilmiş. 
pen-and-ink drawing mürekkeple yapılan resim/lavi.
pence i., İng., çoğ., bak. penny.
penchant i. 
pencil i. kurşunkalem. f.  (--ed/--led, --ing/--ling) kurşunkalemle yazmak/çizmek. 
pencil box  kalem kutusu, kalemlik. 
pencil sharpener  kalemtıraş.
pend f. askıda kalmak, muallakta olmak.
pendant i. 1. asılı şey. 2. pandantif; küpe ucundaki süs.
pending s. 1. kararlaştırılmamış, bir karara bağlanmamış, askıda. 2. gelen, ufukta gözüken. edat 1. sırasında, esnasında. 2. -inceye kadar; -e kadar.
penduline s. 
penduline titmouse zool. çulhakuşu.
pendulous s. sarkan, asılı.
pendulum i. 1. sarkaç, rakkas. 2. sürekli değişen şey.
peneplain i., jeol. peneplen, yontukdüz.
penetrate f. 1. girmek; delmek; içine işlemek, nüfuz etmek. 2. etkilemek. 3. delip geçmek. 4. iyice kavramak/anlamak. 5. sızmak, gizlice girmek. 
penetrating s. 1. içe işleyen, nüfuz eden. 2. keskin (zekâ/koku/ses). 3. anlayışlı.
penetration i. 1. girme; delme; içine işleme, nüfuz etme. 2. etki. 3. delip geçme. 4. sızma, gizlice girme. 5. iyice kavrama/anlama.
penguin i., zool. penguen.
penholder i. 1. kalem sapı. 2. kalemlik, kalem koyacağı.
penicillin i. penisilin.
peninsula i. yarımada.
peninsular s. yarımadaya ait.
penis çoğ. --es (pi´nîsız)/pe.nes (pi´niz) i. penis, erkeklik organı.
penitence i. tövbekârlık, tövbekâr olma.
penitent s. tövbekâr. i., Hrist. bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği kefareti yerine getiren kimse.
penitentiary i. hapishane, cezaevi.
penknife çoğ. pen.knives (pen´nayvz) i. çakı.
penmanship i. 1. elle yazı yazma sanatı. 2. el yazısı.
pennant i. flama, flandra.
penniless s. parasız, meteliksiz, cebi delik.
pennon i. 1. flandra, flama. 2. kanat. 
penny çoğ. pen.nies (pen´iz)/İng. pence (pens) i. 1. sent. 2. İng. peni. 3. az miktarda para. 
penny pincher  cimri kimse. penny-wise and pound-foolish ufak şeylerde tutumlu, büyük şeylerde müsrif (kimse). 
pennyroyal i. yarpuz, habak.
pennyweight i. yirmi dört buğday ağırlığında ölçü birimi (1,56 gram).
pension i. emekli aylığı/maaşı. f. emekli aylığı vermek, aylık bağlamak. 
pension s.o. off  birini emekliye ayırmak.
pensioner i., İng. emekli kimse.
pensive s. dalgın, düşünceli.
pent s. 
pent up  1. bir yere kapatılmış, hapsedilmiş. 2. bastırılmış (duygu).
pentagon i., geom. beşgen. 
pentagonal s. beş köşeli.
pentathlon i., spor pentatlon.
Pentecost i. 1. Hrist. Hamsin yortusu, Hamsin, Gül Paskalyası. 2. Musevilik Hamsin bayramı.
penthouse i. çatı katı, çekmekat.
penultimate s. sondan önceki, sondan bir evvelki.
penurious s. aşırı yoksul.
penury i. aşırı yoksulluk. 
peony i., bot. şakayık.
people i. 1. birileri: Be quiet! There are people in the next room. Sus! Yandaki odada birileri var. Are there people in the next room? Bitişikteki odada kimse var mı? Do those people really believe that? Onlar gerçekten ona inanıyor mu? Most people from that area are like that. Oralıların çoğu öyle. All the people in the village came. Tüm köy halkı geldi. 2. insanlar, insanoğlu: People are like that. İnsanlar öyle. 3. Bazı genellemelerde kullanılır: People will say she did it on purpose. Mahsus yaptığını söyleyecekler. 4. (belirli bir ülkede yaşayan/belirli bir soydan gelen) halk: He wishes to serve his people. Halkına hizmet etmek istiyor. 5. aile, bir kimsenin yakınları. 6. çoğ. uluslar, milletler, kavimler. f. (insanlar) (bir yere) yerleşmek; insanları (bir yere) yerleştirmek; (bir yeri) iskân etmek. 
pep i. 1. kuvvet, enerji. 2. canlılık. f. (--ped, --ping) up canlandırmak, hareketlendirmek. 
pep pill  amfetaminli hap. 
pep talk  k. dili moral verici kısa konuşma.
pepper i. biber; karabiber; kırmızıbiber. f. -e (toz/pul) biber koymak; üzerine biber ekmek, biberlemek. 
pepper mill  biber değirmeni. 
pepper s.o. with buckshot birinin üzerine kurşun yağdırmak. 
pepper s.o. with questions birini soru yağmuruna tutmak. 
pepper s.t. with bir şeye ... serpiştirmek. 
pepper-and-salt s. karyağdı (kumaş); ak düşmüş (saç/sakal).
peppercorn i. karabiber tanesi.
peppermint i. 1. nane. 2. naneşekeri.
peppery s. 1. biberli. 2. hemen parlayan (kimse). 3. iğneli, iğneleyici (sözler).
peppy s. canlı, enerjik.
pepsin i., biyokim. pepsin.
per edat 1. ... başına, her bir ... için: two per person kişi başına iki tane. 2. vasıtasıyla, eliyle; tarafından. 
per annum  (än´ım) yıllık, her yıl için; yılda. 
per capita  (käp´ıtı) kişi başına. 
per diem  (di´yım) günlük; günde. 
per se  (sey´) kendi başına, aslında, haddi zatında.
Pera i., tar. Beyoğlu, Pera.
perambulate f. 1. (bir yerde) gezinmek, gezmek, dolaşmak. 2. çevresini dolaşmak.
perambulator i., İng. çocuk arabası.
perceive f. 1. algılamak. 2. farketmek, anlamak; kavramak; sezmek.
percent i., s. yüzde: ten percent of his salary maaşının yüzde onu. a two percent price hike yüzde iki oranında bir zam.
percentage i. 1. yüzde, yüzde oranı. 2. pay, hisse, yüzdelik. 3. k. dili yarar, avantaj, kâr.
perceptible s. 1. algılanabilir. 2. farkedilebilir, anlaşılır.
perception i. 1. algılama. 2. farketme, anlama; sezme. 3. algı, idrak. 4. sezgi, feraset.
perceptive s. 1. sezgileri kuvvetli, ferasetli. 2. çok akıllıca, zekice.
perch 1 i., zool. tatlısulevreği.
perch 2 i. 1. tünek. 2. oturulacak yüksek yer. f. (on) (-e) 1. tünemek, tüneklemek, konmak. 2. oturmak, tünemek.
perchance z. 
percolate f. süzmek, filtreden geçirmek; süzülmek, sızmak.
percolation i. süzme; süzülme.
percolator i. filtreli kahve makinesi.
percussion i. 1. vurma, çarpma. 2. vurma çalgılar. 3. tıb. perküsyon. 
percussion cap çatapat.
percussion instrument  vurma çalgı.
percussion instrument  vurma çalgı. 
peregrinate f. 1. yolculuk etmek, seyahat etmek. 2. katetmek, aşmak.
peregrination i. yolculuk, seyahat.
peremptorily z. kesin olarak, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde.
peremptory s. 1. kesin, mutlak. 2. otoriter, amirane, buyurucu, diktatörce.
perennial s. 1. yıllarca süren, sürekli, daimi. 2. çok yıllık (bitki). i. çok yıllık bitki.
perfect 1 s. 1. mükemmel; kusursuz; tam: perfect circle tam daire. perfect specimen kusursuz örnek. 2. k. dili tam, sapına kadar: perfect nonsense tam bir saçmalık. 
perfect 2 f. 1. mükemmelleştirmek. 2. geliştirmek. 3. bitirmek, tamamlamak.
perfection i. 1. mükemmellik, mükemmeliyet, kusursuzluk. 2. mükemmelleştirme. 3. bitirme, tamamlama.
perfectly z. 1. tamamen. 2. mükemmelen, kusursuz bir biçimde.
perfidious s. hain; vefasız; kalleş.
perfidiously z. haince; vefasızca; kalleşçe.
perfidy i. hıyanet, hainlik; vefasızlık; kalleşlik.
perforate f. 1. delmek. 2. bir dizi delik açmak. 3. içine işlemek, nüfuz etmek.
perforation i. 1. delik, bir dizi delikten biri. 2. delme, perforaj. 3. bir dizi delik açma. 4. tıb. perforasyon.
perforce z. mecburen.
perform f. 1. -in performansı ... olmak: The car performed well. Arabanın performansı iyiydi. 2. (oyuncu/sanatçı) oynamak. 3. (oyunu) oynamak; (müzik eserini) çalmak, icra etmek. 4. yapmak: You´ve performed a miracle. Bir mucize yarattınız. Who´s performing the marriage? Nikâhı kim kıyacak? He performs his duties well. Görevlerini iyi bir şekilde yerine getiriyor.
performance i. 1. performans. 2. temsil, gösteri. 3. (oyunu) oynama; (oyun) oynanma. 4. çalma, icra etme; (müzik eseri) çalınma, icra edilme. 5. yapma, icra.
performer i. 1. yerine getiren kimse. 2. oyuncu; sanatçı.
perfume i. parfüm, esans; güzel koku. f. parfüm sürmek.
perfunctorily z. 1. formalite gereği. 2. dikkatsizce, baştan savma.
perfunctory s. 1. mekanik olarak yapılan. 2. dikkatsiz, baştan savma. 3. sıkıcı, formalite gereği yapılan.
perfusion i., tıb. sıvı içitimi.
pergola i. çardak.
perhaps z. belki, muhtemelen.
peri i. peri.
pericardium çoğ. per.i.car.di.a (perıkar´diyı) i., anat. perikard.
perigee i., gökb. yerberi.
perigon i., geom. tam açı.
peril i. tehlike; tehlikeye uğrama. f. (--ed/--led, --ing/--ling) tehlikeye atmak. 
perilous s. çok tehlikeli.
perimeter i. çevre.
period i. 1. devir: the Ottoman period Osmanlı devri. 2. dönem, devre: a period of political unrest siyasi kargaşaların olduğu bir dönem. 3. süre, müddet: for a brief period kısa bir süre için. 4. jeol. devir, çağ. 5. âdet, aybaşı. 6. dilb. nokta.
periodic s. süreli, periyodik. 
periodic table  kim. öğeler çizelgesi, periyodik cetvel.
periodical i. süreli yayın. s. süreli, periyodik.
periodically z. 1. belirli aralıklarla. 2. belirli zamanlarda.
periphery i. dış sınır çizgisi, çevre.
periscope i. periskop.
perish f. 1. ölmek; (hayvan) helak olmak. 2. yok olmak. 3. İng. çürütmek; çürümek.
perishable s. 1. kolay bozulur, dayanıksız (yiyecekler). 2. ölümlü, fani. i., çoğ. çabuk/kolay bozulabilen gıda maddeleri.
perishing s., İng. 
peritoneum çoğ. --s (perıtıni´yımz)/per.i.to.ne.a (perıtıni´yı) i., anat. karınzarı, periton.
peritonitis i., tıb. karınzarı yangısı/iltihabı, peritonit.
periwinkle i., bot. cezayirmenekşesi.
perjure f. yalan yere yemin ettirmek; yalancı tanıklık etmek.
perjure o.s.  yalan yere yemin etmek.
perjury i. yeminli yalan; yalancı tanıklık.
perk f. 
perk up  neşelenmek, canlanmak; neşelendirmek, canlandırmak.
perky s. neşeli, canlı.
perm i. perma, permanant. f. perma yapmak.
permanence i. kalıcılık, daimilik; süreklilik, devamlılık.
permanency i., bak. permanence.
permanent s. kalıcı, daimi; sürekli, devamlı: permanent scar kalıcı iz. permanent solution kalıcı çözüm. permanent chairman daimi başkan. permanent job sürekli iş. She seems to have a permanent smile on her face. Sanki yüzündeki tebessüm hiç eksilmiyor. i. perma, permanant. 
permanent press  ütü istemez.
permanent wave  perma, permanant.
permanently z. kalıcı bir şekilde; sürekli olarak, devamlı olarak.
permanganate i., kim. permanganat.
permeability i. geçirgenlik, geçirimlilik, permeabilite.
permeable s. geçirgen, geçirimli, permeabl.
permeate f. nüfuz etmek, içine işlemek.
permissible s. izin verilebilir, hoş görülebilir.
permission i. 1. izin; müsaade. 2. ruhsat.
permissive s. aşırı hoşgörülü, fazla müsamahakâr.
permit 1 f. (--ted, --ting) 1. izin vermek; müsaade etmek. 2. ruhsat vermek. 3. in -i (bir yere) almak/sokmak: She won´t permit him in her house. Onu evine sokmaz. 4. elvermek, müsaade  etmek, uygun olmak.
permit 2 i. izin belgesi, tezkere; izin; ruhsat; permi. 
permutation i. 1. permütasyon; değişim; değiştirim. 2. mat. permütasyon, devşirim.
pernicious s. 1. zararlı, tehlikeli. 2. öldürücü. 
pernicious anemia tıb. kötücül kansızlık.
perniosis çoğ. per.ni.o.ses (pırniyo´siz) i., tıb. soğuk ısırması.
peroxide i. 1. kim. peroksit. 2. oksijenli su. f. (saçı) oksijenlemek.
perpendicular s. düşey, dikey. i., mat. dikme.
perpetrate f. (suç v.b.´ni) işlemek.
perpetrator i. (suç) işleyen kimse.
perpetual s. 1. sürekli, devamlı, daimi, aralıksız. 2. ebedi, ölümsüz. 
perpetual motion  devamlı hareket. 
perpetual motion fiz. sürgit devinim.
perpetually z. sürekli olarak, daima.
perpetuate f. sürekli kılmak, sürdürmek, devam ettirmek.
perpetuity i. 
perplex f. 1. kafasını bulandırmak, zihnini karıştırmak, şaşırtmak, allak bullak etmek. 2. karıştırmak, çapraşık duruma getirmek.
perplexed s. kafası bulandırılmış/bulanmış, şaşkın, şaşırmış.
perplexing s. insanın kafasını bulandıran, şaşırtıcı.
perplexity i. 1. kafa bulanıklığı, şaşkınlık. 2. insanın kafasını bulandıran durum. 3. karışıklık, çapraşıklık.
persecute f. zulmetmek, eziyet etmek, canını yakmak.
persecution i. zulüm, eziyet, eziyet etme, canını yakma.
perseverance i. sebat, direşme.
persevere f. sebat etmek, direşmek.
persevering s. sebatlı, direşken.
Persia i. İran.
Persian i. 1. Farsça. 2. tar. İranlı. 3. tar. Pers. s. 1. Farsça. 2. tar. İran, İran´a özgü. 3. tar. İranlı. 4. tar. Pers. 
Persian carpet/rug  İran halısı. 
Persian cat  irankedisi.
Persian rug  İran halısı, Acem halısı. 
persimmon i. trabzonhurması, japonhurması.
persist f. 1. in -de ısrar etmek, -de ayak diremek, -de inat etmek. 2. devam etmek, sürüp gitmek.
persistence i. 1. ısrar, inat. 2. devam etme, sürüp gitme.
persistent s. 1. ısrarlı, inatçı. 2. devamlı, sürekli, sürüp giden.
persistently z. 1. ısrarla, üzerinde durarak, inatla. 2. devamlı olarak, sürekli.
person i. 1. kimse, kişi, şahıs. 2. dilb. şahıs. 
person of note  önemli biri. 
person to person call  ihbarlı konuşma, davetli konuşma. 
persona i. 
persona non grata  Lat. istenmeyen kişi.
personable s. hoş, çekici, cana yakın.
personage i. şahsiyet, önemli kişi.
personal s. kişisel, özel.
personal computer  kişisel bilgisayar. 
personal effects  özel eşya. 
personal estate  huk. menkuller. 
personal pronoun  dilb. şahıs zamiri.
personal pronoun  şahıs zamiri. 
personality i. 1. kişilik, şahsiyet. 2. şahsiyet, önemli kişi.
personally z. 1. şahsen, bizzat. 2. kendine gelince.
personify f. 1. (somut bir şeyin) ta kendisi olmak, canlı bir örneği olmak: He personifies courage. O cesaretin ta kendisi. 2. edeb. -i kişileştirmek. 
personnel i. personel, kadro.
perspective i. 1. (resimde) perspektif. 2. bakış açısı, açı. 3. uzaklık duygusu veren manzara resmi. 
perspicacious s. çok akıllı, ferasetli; çok akıllıca.
perspiration i. 1. ter. 2. terleme.
perspire f. terlemek, ter dökmek.
persuade f. 1. ikna etmek, inandırmak: I persuaded him that he was wrong. Onu yanıldığına inandırdım. 2. ikna etmek, razı etmek: I persuaded him to go. Onu gitmeye razı ettim.
persuasion i. 1. ikna etme, inandırma. 2. ikna etme, razı etme. 3. kanaat, inanç.
persuasive s. ikna edici.
persuasively z. ikna edici şekilde.
persuasiveness i. ikna edici olma.
pert s. arsız, şımarık, yılışık; küstah.
pertain f. to 1. -e ait olmak; ile ilgili olmak, -e ilişkin olmak; ile ilgisi olmak: This forest doesn´t pertain to that estate. Bu orman o malikâneye ait değil. His remarks pertained only to legal matters. Sözleri yalnızca yasal sorunlarla ilgiliydi. This privilege doesn´t pertain to you. Bu ayrıcalığın seninle ilgisi yok. 2. -e özgü olmak, -e has olmak: That characteristic pertains only to vertebrates. O özellik yalnızca omurgalılara özgüdür.
pertinacious s. direngen; kararlı, azimli.
pertinaciously z. kararlılıkla, azimle.
pertinacity i. direngenlik; kararlılık, azim.
pertinent s. 1. yerinde: a pertinent remark yerinde bir söz. 2. geçerli: This book is still pertinent. Bu kitap hâlâ geçerli. 
perturb f. 1. endişelendirmek. 2. zihnini karıştırmak, rahatsız etmek. 3. altüst etmek. 
Peru i. Peru.
perusal i. 1. inceleme, tetkik etme. 2. okuma.
peruse f. 1. incelemek, tetkik etmek. 2. okumak.
Peruvian i. Perulu. s. 1. Peru, Peru´ya özgü. 2. Perulu.
pervade f. istila etmek, kaplamak, her tarafına yayılmak, sarmak, bürümek; -de hâkim olmak: Silence always pervaded the house. Evde her zaman sessizlik hâkimdi.
pervasive s. 1. her tarafa yayılan. 2. her zaman hissedilen.
perverse s. 1. aksi, ters, huysuz. 2. sapık; sapkın.
perversion i. 1. of -i yanlış yola saptırma, -i yoldan çıkarma, -i doğru yoldan ayırma. 2. ruhb. sapıklık. 3. (of) (sözü/anlamı) çarpıtma.
perversity i. 1. aksilik, terslik, huysuzluk. 2. sapıklık.
pervert f. 1. -i yanlış yola saptırmak, -i yoldan çıkarmak, -i doğru yoldan ayırmak. 2. (sözü/anlamı) çarpıtmak. i. (pır´vırt) (cinsel) sapık.
pesky s., k. dili insanın peşini bırakmayıp rahatsız eden; sırnaşık; belalı.
pessimism i. kötümserlik, karamsarlık.
pessimist i. kötümser, karamsar.
pessimistic s. kötümser, karamsar.
pessimistically z. karamsarlıkla.
pest i. 1. insanın başına bela olan şey/biri, baş belası, püsküllü bela, musibet. 2. bitkilere zarar veren küçük hayvan, böcek, mantar v.b.
pester f. -e musallat olmak, -i sürekli rahatsız etmek, -in peşini bırakmamak.
pesticide i. böcek ilacı.
pestilence i. 1. salgın ve öldürücü hastalık, kıran. 2. veba.
pestilent 1. bulaşıcı hastalık getiren. 2. tehlikeli, öldürücü. 3. ahlaka zararlı. 4. k. dili sıkıcı.
pestle i. havaneli.
pet i. 1. evde beslenen hayvan. 2. gözde: teacher´s pet öğretmenin gözdesi. s. 1. evcil. 2. gözde, en çok sevilen. f. (--ted, --ting) sevmek, okşamak. 
pet aversion/hate  en çok nefret edilen şey/kimse.
pet peeve başlıca şikâyet konusu. 
petal i., bot. taçyaprağı, petal.
petiole i., bot. yaprak sapı.
petit s. küçük, ufak. 
petit bourgeois  küçük burjuva. 
petit four pötifur.
petite s. ufak, ince, narin, minyon.
petition i. 1. rica. 2. dilek, dua. 3. dilekçe. f. 1. for için rica etmek, için ricada bulunmak. 2. dilekçe vermek.
petrify f. 1. taşlaştırmak; taşlaşmak. 2. çok korkutmak, ödünü koparmak. 3. aklını başından almak. be petrified (korkudan) donakalmak, donup kalmak, donmak, taş kesilmek, taşlaşmak.
petrochemistry i. petrokimya.
petrography i. taşbilgisi, petrografi.
petrol i., İng. benzin. 
petrol bomb İng. molotofkokteyli.
petrol station İng. benzin istasyonu.
petrolatum i. petrolatum.
petroleum i. petrol. 
petroleum jelly  vazelin.
petroleum jelly  petrolatum.
petrology i. taşbilim, petroloji.
petticoat i. jüpon, iç etekliği.
pettiness i. 1. küçük şeylerle uğraşma. 2. küçüklük.
pettish s. huysuz, aksi.
petty s. küçük, önemsiz, cüzi, ufak tefek. 
petty cash  1. küçük kasa. 2. küçük masraf. 
petty cash  küçük kasa. 
petty larceny  adi hırsızlık. 
petty officer  deniz astsubayı. 
petty officer  den. astsubay, erbaş.
petulance i. huysuzluk, aksilik.
petulancy i., bak. petulance.
petulant s. huysuz, aksi.
petulantly z. huysuzca, aksice.
petunia i., bot. petunya.
pew 1 i. (kilisede oturacak) sıra.
pew 2 ünlem Öf!/Püf! (Pis bir koku duyunca söylenir.).
pewit i., zool. kızkuşu.
pewter i. 1. kurşun ve kalay alaşımı. 2. bu alaşımdan yapılan kap.
pf kıs. pfennig, preferred.
pfennig i. fenik (Alman markının yüzde biri).
pH i., kim. pH.
phagocyte i., biyol. yutargöze, fagosit.
phagocytosis i., biyol. gözeyutarlığı, fagositoz.
phantom i. 1. hayal. 2. hayalet. 3. görüntü, aldanış.
Pharaoh i. firavun.
pharmaceutic s., bak. pharmaceutical.
pharmaceutical s. 1. eczacılığa ait. 2. ilaç kullanımına ait. 
pharmaceutical company ilaç şirketi.
pharmaceutics i. eczacılık.
pharmacist i. eczacı.
pharmacologist i. farmakolog.
pharmacology i. farmakoloji, ilaçbilim.
pharmacy i. 1. eczacılık. 2. eczane.
pharyngitis i., tıb. farenjit, yutak iltihabı.
pharynx i., anat. yutak.
phase i. 1. evre, safha. 2. elek. faz. f. (bir şeyi) evreler halinde hazırlamak/sunmak. 
phase s.t. in  bir şeyi yavaş yavaş kullanıma sokmak/uygulamaya geçirmek. 
phase s.t. out  bir şeyi yavaş yavaş kullanımdan/uygulamadan kaldırmak. 
PhD kıs. Doctor of Philosophy.
pheasant i. sülün.
phenomenal s. 1. doğal olaylarla ilgili. 2. olağanüstü, fevkalade, harikulade.
phenomenalism i., fels. olaycılık, fenomenizm.
phenomenology i., fels. olaybilim, fenomenoloji.
phenomenon çoğ. phe.nom.e.na (fînam´ına) i. 1. olgu, fenomen. 2. fels. fenomen, görüngü.
philander f. kadın peşinde koşmak, zamparalık etmek.
philanderer i. zampara, çapkın erkek.
philanthropic s. iyilikçi, iyiliksever, hayırsever, yardımsever.
philanthropical s., bak. philanthropic.
philanthropist i. hayırsever, yardımsever.
philanthropy i. hayırseverlik, yardımseverlik.
philatelist i. filatelist, pul koleksiyoncusu.
philately i. filateli, pul koleksiyonculuğu.
philharmonic s. filarmonik. 
philharmonic orchestra  filarmoni orkestrası.
Philippine s. 1. Filipin,  Filipin Adaları´na özgü. 2. Filipinli. 
philodendron  çoğ. --s (fîlıden´drınz)/phil.o.den.dra (fîlıden´drı) i., bot. filodendron.
philologist i. filolog, dil bilgini, dilci.
philology i. 1. filoloji. 2. dilbilim.
philosopher i. filozof, felsefeci.
philosophic s., bak. philosophical.
philosophical s. 1. felsefi. 2. filozofça.
philosophise f., İng., bak. philosophize.
philosophize f. 1. filozofça konuşmak/düşünmek. 2. felsefeyle meşgul olmak.
philosophy i. felsefe.
phlebitis i., tıb. flebit, filibit, toplardamar yangısı.
phlegm i. 1. balgam. 2. kayıtsızlık, ilgisizlik. 3. soğukkanlılık.
phlegmatic s. soğukkanlı, sakin, kendine hâkim.
phlox i., bot. alevçiçeği.
phobia i. fobi, yılgı, korku.
phoenix i. Anka, Zümrüdüanka.
phone i., k. dili telefon. f., k. dili telefon etmek.
phoneme i. fonem, sesbirim.
phonetic s. fonetik, sesçil. 
phonetic alphabet  fonetik alfabe, sesçil abece.
phonetic spelling  fonetik yazım.
phonetically z. fonetik olarak.
phonetics i. fonetik, sesbilgisi.
phonograph i. fonograf.
phonology i. sesbilim, fonoloji.
phony s., argo 1. sahte, düzme, düzmece. 2. yapmacık. i. 1. sahte şey. 2. sahtekâr, düzenbaz.
phosphate i., kim. fosfat.
phosphorescent s. fosfor gibi ışıldayan.
phosphorous s., kim. fosforlu.
phosphorus i. fosfor.
phot kıs. photograph, photography.
photo i., k. dili foto, fotoğraf. 
photo finish  fotofiniş.
photocell i. ışıkgözü. 
photochemistry i. fotokimya, ışılkimya, fotoşimi.
photocopier i. 1. fotokopi makinesi. 2. fotokopici.
photocopy i. fotokopi, tıpkıçekim. f. fotokopisini çekmek/çıkarmak.
photocopyist i. fotokopici.
photoelectric s. fotoelektrik. 
photoelectric cell ışıkgözü.
photoelectricity i. fotoelektrik, ışılelektrik.
photogenic s. fotojenik.
photograph i. fotoğraf. f. fotoğrafını çekmek: He is photographing his daughter. Kızının fotoğrafını çekiyor. 
photographer i. fotoğrafçı.
photography i. fotoğrafçılık.
photogravure i. fotogravür.
photometer i. fotometre, ışıkölçer.
photometry i. fotometri, ışıkölçümü.
photosphere i. fotosfer, ışıkküre, ışıkyuvarı.
photosynthesis i., biyokim. fotosentez, ışılbireşim.
phototaxis i., biyol. fototaksi, ışığagöçüm.
phototaxy i., bak. phototaxis.
phototropism i., biyol. fototropizm, ışığayönelim, ışığadoğrulum.
phrase i. 1. ibare. 2. deyim, tabir. 3. müz. cümle. f. 1. cümle veya sözcüklerle anlatmak. 2. müz. (bir parçayı) cümlelemek. 
phrase book  yabancı dil kılavuzu. 
phraseology i. söyleniş; söyleyiş.
phrenology i. frenoloji.
phyllo i. 1. yufka. 2. yufka hamuru. 
phyllo dough 1. yufka. 2. yufka hamuru.
phylogeny i., biyol. filogenez, filojenez, soyoluş.
phylum çoğ. phy.la (fay´lı) i., biyol. filum.
physic i., eski müshil. 
physic nut hintfıstığı, kürkas.
physical s. 1. fiziksel, fiziki. 2. maddi. 3. bedensel. i., k. dili sağlık muayenesi, çekap. 
physical education  beden eğitimi. 
physical examination  sağlık muayenesi, çekap. 
physical therapist  fizyoterapist. 
physical therapy  fizik tedavisi, fizyoterapi.
physician i. doktor, hekim.
physicist i. fizikçi.
physics i. fizik.
physiognomy i. fizyonomi.
physiologic s., bak. physiological.
physiological s. fizyolojik, işlevbilimsel.
physiology i. fizyoloji, işlevbilim.
physiotherapist i. fizyoterapist.
physiotherapy i. fizyoterapi, fizik tedavisi.
physique i. bünye, fizik yapısı.
pi i., mat. pi.
pianissimo s., z., müz. pianissimo, çok hafif (sesle).
pianist i. piyanist.
piano 1 i. piyano (çalgı).
piano 2 s., z., müz. piano, hafif (sesle).
pianoforte i. piyano.
piazza i. 1. (İtalyan şehirlerinde) meydan; pazar yeri. 2. balkon, veranda.
picarel i., zool. istrongilos.
picayune s. çok önemsiz, çok değersiz.
piccolo i., müz. pikolo, küçük flüt.
pick i. 1. (sivri) kazma. 2. kürdan. 3. mızrap. f. 1. seçmek. 2. (meyve, çiçek v.b.´ni) toplamak, koparmak; (meyveyi) devşirmek. 3. delmek, kazmak. 4. (sivri aletle/tırnaklarla) çıkartmak. 5. (kilidi) anahtarsız açmak. 6. müz. (telli çalgıyı) mızrapla/parmaklarla çalmak. 
pick a fight  kavga çıkarmak. 
pick a quarrel kavga çıkarmak. 
pick and choose  titizlikle seçmek. 
pick apart  1. çekiştirmek, insafsızca eleştirmek. 2. (savı) çürütmek. 
pick at  1. -i çekelemek. 2. k. dili -i kızdırmak, ile uğraşmak. 
pick at one´s food tabağındaki yemekten pek az yemek. 
pick holes in  -de kusur bulmak. 
pick holes in (bir savı) çürütmek.
pick o.s. up (yere düşmüşken) ayağa kalkmak. 
pick off  -i koparmak. 
pick on  1. seçmek. 2. k. dili ... ile uğraşmak, -e kötü davranmak. 
pick one´s nose  burnunu karıştırmak. 
pick one´s teeth  kürdan v.b.´yle dişlerini temizlemek. 
pick one´s way through  -in arasından dikkatle ve yavaş yavaş ilerlemek. 
pick out  1. seçmek, ayırmak. 2. ayırt etmek. 3. çıkarmak. 4. müz. ağır ağır nota çıkarmaya çalışmak. 
pick over  (satılık malları) karıştırarak incelemek. 
pick people/animals off insanları/hayvanları teker teker (silahla) vurmak/öldürmek.
pick s.o./s.t. to pieces  birini/bir şeyi kıyasıya eleştirmek. 
pick s.o.´s brains k. dili birine çok soru sormak. 
pick s.o.´s pocket  birinin cebindekileri yürütmek. 
pick up  1. (daha aşağı bir yerde duran birini/bir şeyi) kaldırmak; (daha aşağı bir yerde duran şeyleri) kaldırmak/almak/toplamak. 2. (bir yere gelip/gidip) (birini) almak: I´ll pick you up at eight. Sekizde gelir seni alırım. 3. (birini/kargoyu) (arabaya) almak: He picked up the hitchhiker. Otostopçuyu arabasına aldı. 4. (polis) (birini) karakola götürmek; (polis) (birini) tutuklamak. 5. k. dili (birini) birlikte olmaya razı etmek; (birini) tavlamak. 6. (bir şeyi) rasgele/şans eseri (satın) almak/edinmek/öğrenmek/bulmak. 7. k. dili -i (satın) almak. 8. (dağınık bir yeri) toplamak, düzeltmek. 9. (radyo/televizyon istasyonunu, telsiz sinyalini) almak. 10 . k. dili (hesabı) ödemek. 11. (tempoyu) hızlandırmak. 12. (bırakılan bir yerden) devam etmek: We´ll pick up where we left off. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. 
pick up s.o.´s/an animal´s trail (takip edilen) birinin/bir hayvanın izini bulmak. 
pick up speed  hızlanmak. 
pickaback z. omuzda, sırtta.
pickax i. (sivri) kazma.
picket i. 1. çit kazığı. 2. nöbetçi asker, nöbetçi; bir grup nöbetçi asker. 3. grev gözcüsü; bir grup grev gözcüsü. f. 1. kazıklarla etrafını çevirmek. 2. nöbetçi/karakol koymak. 3. grev gözcülüğü yapmak. 
picket fence  kazık çit.
pickings i., çoğ. toplanılacak artıklar. 
pickle i. 1. turşu: She bought a jar of tomato pickles. Bir kavanoz domates turşusu aldı. 2. salatalık/hıyar turşusu; kornişon. 3. dekapaj solüsyonu. f. 1. -den turşu yapmak. 2. (metal bir nesneyi) dekape etmek. 
pickled s. 1. turşu haline getirilmiş (sebze/meyve): pickled beets pancar turşusu. 2. k. dili zilzurna sarhoş, fitil gibi.
pickling i. 1. -den turşu yapma. 2. dekapaj. s. turşuluk. 
pickling tank  dekapaj teknesi.
picklock i. 1. hırsız. 2. maymuncuk.
pick-me-up i., k. dili kuvvet verici ve canlandırıcı içecek/yiyecek.
pickpocket i. yankesici.
pickup i. 1. oto. hızlanma kapasitesi, çabuk hızlanma kapasitesi: This car´s got no pickup. Bu arabanın hızlanma gücü sıfır. 2. kamyonet, pikap. 3. k. dili bir gecelik aşk için eve alınan/otele götürülen kimse. 4. (pikap kolundaki) kafa, pikap kafası. 5. (ticarette) canlanma. 6. (çöpü/postayı/yollanan malları) toplama: They only make one garbage pickup a week here. Burada çöpü ancak haftada bir kez topluyorlar. 
pickup arm pikap kolu. 
pickup truck kamyonet, pikap.
picky s., k. dili çok seçen (biri).
picnic i. 1. piknik. 2. kolay/hoşa giden iş. f. (--ked, --king) pikniğe gitmek, piknik yapmak.
pictorial s. 1. resimle ilgili. 2. resimli. 3. resim gibi. i. resimli dergi.
picture i. 1. resim. 2. betimleme. 3. -in tıpatıp benzeri, kopya. 4. k. dili film, sinema filmi. 5. görüntü. f. 1. betimlemek, resmetmek. 2. canlandırmak, hayal etmek.
picture book  resimli kitap.
picture frame  resim çerçevesi. 
picture gallery  resim galerisi. 
picture postcard  kartpostal. 
picture tube  TV resim tüpü, resim lambası. 
picturesque s. pitoresk, resim konusu olmaya elverişli.
pie i. 1. ahçı. turta. 2. argo kolay şey. 3. argo rüşvet. 
piebald s. alacalı (at, kuş v.b.).
piece 1 i. 1. parça, kısım, bölüm. 2. dama taşı. 3. satranç piyadeden yüksek taş. 4. tüfek, top. 5. müz. parça. 6. oyun, piyes. 7. resim. 8. örnek. 
piece 2 f. 
piece goods  tic. metreyle satılan kumaş. 
piece on  eklemek. 
piece out  parça ekleyerek tamamlamak.
piece s.t. together  bir şeyin parçalarını bir araya getirmek.
piecemeal z. parça parça, yavaş yavaş. s. parça parça yapılan, kademeli.
piecework i. parça başı iş.
piecrust i., ahçı. turta hamuru.
pied s. benekli, alaca.
piedmont i., coğr. sıradağların eteklerindeki bölge. s., coğr. sıradağların eteklerindeki.
pieplant i., bot., k. dili ravent.
pier i. 1. iskele, rıhtım. 2. kemer/köprü payandası.
pierce f. 1. delmek. 2. delip geçmek. 3. içine işlemek, nüfuz etmek.
piety i. 1. Tanrıya hürmet. 2. dindarlık.
pig i. 1. domuz. 2. k. dili obur. 3. k. dili pis herif, domuz. 4. k. dili şırfıntı, yelloz. 
pig iron  pik, dökme demir, font. 
pig Latin  bir tür kuşdili (Birinci ses kelimenin sonuna getirilir ve ay eklenir: igpay atinlay.).
pigeon i. güvercin.
pigeonhole i. 1. güvercin yuvası. 2. yazı masasında kâğıt gözü. f. 1. k. dili yazı masasının kâğıt gözüne yerleştirmek. 2. sınıflandırmak. 3. k. dili bir kenara bırakmak, rafa kaldırmak.
piggyback z. omuzda, sırtta.
pigheaded s. inatçı, dik kafalı.
pigment i. 1. renk maddesi, boya maddesi. 2. toz boya. 3. biyol. pigment.
pigmentation i., biyol. pigmentasyon.
Pigmy i., s., bak. Pygmy.
pigmy i., s., bak. pygmy.
pigpen i. domuz ağılı.
pigskin i. 1. domuz derisi. 2. k. dili Amerikan futbol topu.
pigsty i. 1. domuz ağılı. 2. domuz ağılı gibi pis ev/oda, mezbele.
pike 1 i. kargı, mızrak.
pike 2 i., zool. turnabalığı. 
pike 3 i. 1. anayol. 2. paralı yol.
pike perch  uzunlevrek.
pilaf i. pilav.
pile 1 i. temel direği, kazık. 
pile 2 i. 1. yığın, küme. 2. fiz. atom reaktörü. 3. tüy, hav. 4. argo servet, dünyalık. 5. çoğ. emoroitler. f. yığmak, kümelemek.
pile driver  şahmerdan.
pile in  doluşmak.
pile off/out  inmek, hep birlikte inmek. 
pile on  1. üşüşmek. 2. tepeleme doldurmak. 
pile up  1. yığmak, biriktirmek; yığılmak, birikmek. 2. k. dili kazada çarpıp ezmek.
pilfer f. çalmak, aşırmak, yürütmek.
pilgrim i. hacı.
pilgrimage i. hac.
piling i. 1. temel direği, kazık. 2. kazık çakma.
pill i. hap. 
pillage i. 1. yağma, talan. 2. ganimet. f. yağma etmek, yağmalamak, talan etmek.
pillar i., mim. sütun, kolon; direk; dikme. 
pillar box  İng. (açık yerlerde bulunan umumi) posta kutusu. 
pillory f. elâleme rezil etmek.
pillow i. yastık.
pillowcase i. yastık yüzü.
pilot i. 1. pilot. 2. den. kılavuz, kılavuz kaptan. 3. den. dümenci. 4. kılavuz, rehber. 5. TV deneme yayını. f. 1. (uçak) kullanmak. 2. kılavuzluk etmek, yol göstermek. 
pilot burner ateşleme brülörü. 
pilot film  deneme filmi. 
pilot light  1. (şofben, fırın v.b.´nde) pilot alevi, ateşleme brülörü. 2. işaret lambası. 
pilot project  deneme projesi.
pilothouse i. kaptan köşkü.
pimento i. bir tür tatlı kırmızıbiber. 
pimento cheese içine bu tür biber katılmış çok yumuşak bir peynir.
pimiento i., bak. pimento.
pimp i. pezevenk. f. pezevenklik etmek.
pimple i. sivilce.
pin i. 1. topluiğne. 2. broş, iğne. 3. müz. (telli çalgılarda) akort mandalı. f. (--ned, --ning) 1. topluiğne ile tutturmak. 2. iliştirmek. 3. kıpırdayamaz hale sokmak. 
pin down  k. dili saptamak, tespit etmek. 
pin s.o. down on s.t.  k. dili birini (bir konudaki niyetini) açıklamak zorunda bırakmak. 
pin s.o.´s ears back  k. dili birini haşlamak/azarlamak.
pin s.t. on s.o.  k. dili 1. bir şeyi birinin üstüne atmak, birini bir şeyle suçlamak. 2. birinin bir suçu işlediğini kanıtlamak. 
pinafore i. çocuk önlüğü, göğüslük.
pinball i. langırt. 
pinball machine  langırt makinesi.
pincers i., çoğ. kerpeten, kıskaç.
pinch f. 1. çimdiklemek. 2. kıstırmak. 3. (ayakkabı) vurmak, sıkmak. 4. k. dili aşırmak, yürütmek. i. 1. çimdik. 2. tutam: a pinch of salt bir tutam tuz. 3. sıkıntı, darlık.
pinchbug i., zool. makaslıböcek, yereşeği.
pincushion i. iğnedenlik, iğnelik.
pine 1 i. çam. 
pine 2 f. 1. away erim erim erimek, eriyip solmak. 2. for -in özlemiyle yanıp tutuşmak, -in hasretini çekmek.
pine cone  çam kozalağı. 
pine needle  çam iğnesi. 
pine nut  çamfıstığı.
pineal s. kozalaksı. 
pineal body/gland anat. kozalaksı bez.
pineapple i. ananas.
ping f. (motor) detonasyon yapmak. i. detonasyon.
ping-pong i. pingpong, masatenisi.
pinion 1 i. 1. zool. kanat. 2. iri kanat tüyü. f. 1. (kuşun uçmasını engellemek için) kanatlarının ucunu kesmek. 2. (bir kimsenin) elini kolunu bağlamak. 3. bağlamak.
pinion 2 i., mak. küçük dişli çark, pinyon.
pink i. 1. pembe renk. 2. (bir çeşit ufak) karanfil. s. pembe.
pinna çoğ. --s (pîn´ız)/--e (pîn´i) i., zool.  pines.
pinnacle i. 1. mim. bina üzerindeki sivri tepeli kule. 2. doruk, tepe, zirve.
pinpoint i. 1. iğne ucu. 2. ufacık nokta. f. kesin olarak yerini belirtmek.
pinprick i. 1. iğne batması. 2. sinir bozucu ufak bir şey.
pins and needles  karıncalanma, uyuşma. 
pinstripe i. (kumaşta) ince çizgi. 
pinstripe suit ince çizgili takım elbise.
pinstriped s. ince çizgili (kumaş/giysi).
pint i. yarım litrelik sıvı ölçü birimi, bir galonun sekizde biri, A.B.D. 0,473 litre, İng. 0,550 litre.
pintail i., zool. kılkuyruk.
pinwheel i. fırıldak (oyuncak); çarkıfelek.
pioneer i. öncü. f. -de öncülük etmek.
pious s. dindar, mütedeyyin, dini bütün.
pip 1 i., İng. (elma, portakal v.b.´nde) çekirdek.
pip 2 i., İng. bip, bip sesi.
pip 3   
pipe i. 1. boru. 2. kaval, düdük. 3. pipo. f. 1. düdük çalmak. 2. düdük çalarak emretmek/çağırmak. 3. boru hattıyla/borularla getirmek/iletmek/nakletmek. 4. to hoparlörlerle (odalara) vermek. 5. (radyo/televizyon programı v.b.´ni) kablo ile iletmek. 6. (çocuk sesi gibi) tiz bir sesle söylemek. 7. (elbiseyi) şeritle süslemek. 
Pipe down!  k. dili Kıs sesini! 
pipe dream  boş hayal, hulya. 
pipe organ  borulu org. 
pipe up  k. dili birden sesini çıkarmak, birden konuşmak.
pipeline i. 1. boru hattı/yolu, payplayn. 2. iletişim hattı. 
piper i. 1. gayda çalan kimse, gaydacı. 2. kavalcı. 
pipestem i. pipo sapı.
pipet i., bak. pipette.
pipette i. pipet.
piping 1 i. 1. boru sistemi; (boru sistemine ait) borular. 2. kordone, kordon. 
piping 2 s. 
piping hot  çok sıcak, dumanı üstünde.
piquant s. 1. hoş bir acılığı olan (tat/koku). 2. insanın kafasını çalıştıran (yazı v.b.).
pique i. gücenme. f. 1. gücendirmek. 2. uyandırmak: You´ve piqued my curiosity. Beni meraklandırdın.
piracy i. korsanlık.
pirate i. 1. korsan. 2. korsan gemisi. 
pirate publisher  korsan yayımcı. 
pirate radio station  korsan radyo istasyonu. 
pirate ship  korsan gemisi.
pirouette i. parmak uçlarında veya topuk üzerinde dönüş yapma. f. parmak uçlarında veya topuk üzerinde dönüş yapmak.
Pisces i., astrol. Balık burcu.
piss i., kaba sidik. f., kaba işemek. 
piss down İng., kaba  (yağmur) bardaktan boşanırcasına yağmak.
Piss off! İng., kaba Defol! 
piss s.o. off  kaba birini sinirlendirmek/sinir etmek/kızdırmak. 
pissed s., kaba 
pistachio i. 1. fıstık, antepfıstığı, şamfıstığı. 2. fıstıkağacı, antepfıstığıağacı.
pistil i., bot. pistil, dişiorgan.
pistol i. tabanca.
piston i. piston. 
piston ring  segman, piston segmanı. 
piston rod  biyel, biyel kolu.
pit 1 i. 1. çukur: rifle pit avcı çukuru. target pit hedef çukuru. orchestra pit orkestra çukuru. 2. kısmen yere gömülü sera. 3. (ciltte kalan çiçek izi gibi) iz. 4. İng. maden kuyusu. f. (--ted, --ting) 1. (bir yerde) çukurlar açmak. 2. (hastalık) (birinin yüzünü) çopurlaştırmak.
pit 2 i. şeftali gibi etli meyvelerin çekirdeği. f. (--ted, --ting) çekirdeğini çıkarmak.
pit one person/thing against another person/thing  1. iki kişiyi/şeyi karşı karşıya getirip dövüştürmek/yarıştırmak. 2. (iki şey) birbiriyle yarışmak/boy ölçüşmek: Zeki´s pitted his brains against Yavuz´s brawn. Zeki´nin zekâsıyla Yavuz´un kuvvetli cüssesi çarpışıyor.
pita i. pide. 
pitch 1 i. zift. 
pitch 2 f. 1. atmak, fırlatmak. 2. (çadır) kurmak. 3. müz. tam perdesini vermek. 4. düşmek, birdenbire düşmek. 5. den. (gemi) baş kıç vurmak. 6. beysbol atıcılık yapmak. 7. aşağıya meyletmek. i. 1. atış, atım. 2. eğim. 3. müz. perde. 4. den. geminin baş kıç vurması. 5. k. dili satış için önceden hazırlanan sözler. 
pitch in  k. dili (bir grup çalışana) yardım etmek; (yardım etmek üzere) gelmek: Why don´t you pitch in and help? Neden gelip yardım etmiyorsun? 
pitch-black s. simsiyah, zifiri karanlık.
pitch-dark s. zifiri karanlık.
pitched battle  büyük kavga, büyük münakaşa.
pitched battle  1. meydan savaşı. 2. yakın muharebe.
pitcher 1 i. (kulplu) sürahi. 
pitcher 2 i., beysbol topu atan oyuncu. 
pitcher´s mound  beysbol atıcının durduğu tümsek yer.
pitchfork i. yaba.
piteous s. yürekler acısı, yürek parçalayıcı.
pitfall i. 1. tuzak. 2. gizli tehlike.
pith i. 1. öz, esas. 2. bot. süngerdoku. 
pith helmet güneş kaskı.
pithy s. 1. özlü. 2. kuvvetli, etkileyici, az ve öz.
pitiable s. acınacak, acıklı.
pitiful s. 1. acınacak, acıklı. 2. (acınacak ve horlanacak kadar) gülünç, acınası, zavallı.
pitifully z. 1. acıklı bir şekilde. 2. acınacak kadar. 3. gülünç derecede. 
pitifulness i. acınacak durum.
pitiless s. acımasız, merhametsiz, taşyürekli.
pitilessly z. acımasızca, merhametsizce.
pitilessness i. acımasızlık, merhametsizlik.
pittance i. çok düşük ücret.
pituitary s., biyol. 1. balgam salgılayan. 2. sümüksü. i., anat. hipofiz.
pituitary gland anat. hipofiz.
pity i. acıma, merhamet. 
piuri i. hintsarısı.
pivot i. mil, eksen, mihver. f. 1. mil üzerine yerleştirmek. 2. on mil/eksen üzerinde dönmek.
pivotal s. 1. mile ait. 2. çok önemli.
pizza i. pizza.
pkg kıs. package.
pl kıs. place, plural.
placable s. kolay yatışır, kolay affeder.
placard i. afiş; döviz. 
placate f. (taviz vererek) -i memnun etmek/yatıştırmak/susturmak.
place 1 i. 1. yer, konum, mevki: Put it back in its place. Onu yerine koy. This is a beautiful place. Burası güzel bir yer. All the places in this row are taken. Bu sıradaki tüm yerler dolu. 2. k. dili yer; ev; işyeri, dükkân. 3. küçük sokak/meydan. 4. semt, şehir, kasaba. 5. koltuk, yer. 6. görev, vazife. 7. memuriyet, mevki. 
place 2 f. 1. -i koymak, -i bir yere koymak, -i yerleştirmek. 2. -e iş bulmak. 3. -i atamak, -i tayin etmek. 4. (para) vermek, yatırmak. 5. -in kim olduğunu çıkarmak, -i tanımak: Although we had met before I couldn´t place him. Daha önce tanışmamıza karşın kim olduğunu çıkaramadım. 6. spor (birinci/ikinci/üçüncü) gelmek. 
place a bet  bahse girmek. 
place an order (with)  -e sipariş vermek. 
place card  davetlilerin sofradaki yerlerini gösteren kart. 
place great demands on -in kapasitesini zorlamak. 
place in the sun  iyi durum. 
place mat Amerikan servis. 
place of delivery  tic. teslim yeri. 
place s.t. out of s.o.´s reach 1. bir şeyi birinin erişemeyeceği/yetişemeyeceği bir yere koymak. 2. bir şeyi biri için imkânsız hale getirmek.
place setting (tek kişilik) servis takımı.
place/put s.o. under arrest  birini tutuklamak.
placement i. koyma, yerleştirme.
placenta i., anat. son, plasenta, etene.
placid s. sakin, yumuşak, uysal.
plagiarise f., İng., bak. plagiarize.
plagiarism i. aşırma, aşırmacılık. 
plagiarist i. aşırmacı.
plagiarize f. (başkasının sözlerini/fikrini) aşırmak. 
plagiary i. aşırma, aşırmacılık.
plague i. 1. (hastalıktan/haşarattan kaynaklanan) salgın. 2. veba. 3. k. dili baş belası, dert. f. 1. (dert) (birini) rahatsız etmek. 2. eziyet vermek. 
plague s.o. with (belirli bir şey yaparak) birini sürekli rahatsız etmek.
Plague take it!/Plague on it!  Allah belasını versin! 
plaice i. (çoğ. plaice) pisibalığı.
plaid s. ekose. i. 1. ekose kumaş. 2. ekose desen.
plain s. 1. düz: I want a plain rather than a patterned cloth. Desenli değil, düz bir kumaş istiyorum. 2. sade, süssüz, basit: The ceremony was not elaborate; it was plain. Tören görkemli değildi, sadeydi. 3. açık, belli: Its meaning is plain. Anlamı açık. 4. baharatsız, sade (yiyecek). z. 1. sadece. 2. açıkça. i. düzlük, ova, geniş ve düz yer. 
plain dealing  açiklık, açık davranma. 
plain living  sade yaşam/yaşayış. 
plain-dealing s. açık, açık davranan.
plainspoken s. açıksözlü.
plaintiff i., huk. davacı.
plaintive s. hazin, hüzün dolu.
plait i. 1. saç örgüsü, örgü. 2. pli, kırma. f. örmek.
plan i. 1. plan. 2. kroki, taslak. 3. plan, düşünce, niyet, maksat. f. (--ned, --ning) 1. planını çizmek. 2. tasarlamak, planlamak. 3. düzenlemek.
plane 1 i. çınar. 
plane 2 i. 1. geom. düzlem. 2. düzey, seviye: on an intellectual plane entelektüel bir düzeyde. 3. uçak. s. 1. düz (yüzey). 2. düzlem, düzlemsel: plane figure geom. düzlem şekil. plane geometry düzlem geometri. f. 1. uçmak. 2. (suyun yüzünde) uçar gibi gitmek.
plane 3 i. rende, el planyası, planya. f. rendelemek; planyalamak.
plane tree çınar.
planer i. 1. planya makinesi, planya. 2. planyacı; rendeleyici.
planet i. gezegen.
planetarium i. planetaryum, gökevi, yıldızlık.
planetary s. gezegenlere özgü; gezegenlerle ilgili.
planetoid i., gökb. küçük gezegen.
planing i. planyalama; rendeleme. 
planing mill  planyalama atölyesi.
planisphere i. düzlemküre.
plank i. 1. (enli) tahta. 2. pol. (parti programında) ana madde.
plankton i. plankton.
planner i. plan yapan kimse, plancı.
plant i. 1. bitki, ot. 2. fabrika. 3. demirbaş. 4. teçhizat. 5. argo hile, oyun, tuzak. 6. şakşakçı. 7. seyircilerin arasında oturup rol yapan oyuncu. f. 1. (bitki) dikmek; (tohum) ekmek: Villagers planted those plane trees. O çınarları köylüler dikti. 2. (direk) dikmek: He planted the stake in the ground. Kazığı yere dikti. 3. kurmak: The English planted colonies in North America. İngilizler Kuzey Amerika´da sömürgeler kurdu. 4. in (polisi/bombayı) gizlice (bir yere) yerleştirmek: They planted spies in the intelligence organization. İstihbarat örgütüne ajanlar yerleştirdiler. 5. -i yerleştirmek: He planted his foot on the second step. Ayağını ikinci basamağa yerleştirdi. 6. in -e (fikir) aşılamak, (kafasına) (fikir) sokmak. 7. argo in/on -e (tokat) indirmek, -e (tokadı) yapıştırmak. 
plant louse  fidanbiti.
plantain 1 i., bot. sinirotu.
plantain 2 i. bir tür muz.
plantation i. plantasyon.
planter i. 1. ekici. 2. tohum serpme makinesi. 3. plantasyon sahibi; plantasyon işletmecisi.
plaque i. 1. süs tabağı. 2. plaka, plaket, madeni levha. 3. diş taşı, diş kiri.
plash f. su sıçratmak; (suyu) sıçratmak.
plasma i. plazma.
plasmolysis i. plazma bozulumu.
plaster i. 1. mim. sıva. 2. alçı. 3. tıb. yakı. 4. İng. yara bandı, bant. f. 1. sıvamak. 2. yakı yapıştırmak. 3. yapıştırmak. 4. k. dili yumruk indirmek. 
plaster cast  tıb. alçı. 
plaster of Paris  alçı. 
plastered s., k. dili sarhoş, küfelik.
plastic s. 1. plastik, naylon. 2. plastik, biçimlenebilir, esnek. i. plastik. 
plastic arts  plastik sanatlar. 
plastic surgery  plastik ameliyat.
plate i. 1. tabak. 2. plak, plaka, madeni levha. 3. kupa, şilt. 4. dişçi. damak, takma diş, protez. 5. beysbol kale işareti. f. with -i madeni levhalarla kaplamak. 
plate glass  dökme cam.
plate rack  tabaklık. 
plateau çoğ. --s/--x (plätoz´) i. plato.
plated s. kaplamalı, kaplama, kaplı.
plateful i. bir tabak dolusu. 
platform i. 1. kürsü: The speaker used a crate as his platform. Konuşmacı kürsü olarak bir sandık kullandı. 2. platform, yüksekçe yer. 3. peron. 4. pol. platform, parti programı. 5. plan, tasarı.
platinum i., kim. platin. 
platinum blonde  platin saçlı kadın. 
platitude i. 1. yavan söz, basmakalıp söz. 2. yavanlık, tatsızlık.
Plato i. Eflatun, Platon.
Platonic s. Eflatun veya felsefesine ait, Platonik. 
platonic s. 
platonic love  platonik sevgi.
Platonism i. Eflatunculuk, Platonculuk.
platoon i. müfreze, takım.
platter i. servis tabağı.
plausible s. akla yakın, makul.
play f. 1. oynamak; oynatmak. 2. (çalgı/müzik) çalmak. 3. tiy. oynamak, canlandırmak. i. 1. oyun. 2. sahne oyunu, piyes. 3. şaka. 4. hareket serbestliği. 5. mek. (hareket eden bir elemanda) gevşeklik, laçkalık, gevşeme. 
play a joke on s.o.  birine şaka yapmak, birine oyun oynamak.
play a part  bir rolü oynamak. 
play at  (çocuklar) -cilik oynamak.
play back  (kaydı) yeniden göstermek/dinlemek. 
play ball 1. top oynamak. 2. k. dili birlikte çalışmak.
play ball  1. oyuna başlamak. 2. with k. dili ... ile işbirliği yapmak. 
play both ends against the middle kendi çıkarı için başkalarını birbirine düşürmek. 
play down  hafifsemek, önemsememek. 
play fair  doğru/hilesiz oynamak. 
play fast and loose with  1. -i aldatmak. 2. -i çarpıtmak.
play fast and loose with ... ile oynamak, -i hafife almak. 
play havoc with  -i harap etmek.
play havoc with  -i mahvetmek. 
play hooky  k. dili okulu asmak.
play house  evcilik oynamak. 
play into the hands of  -in ekmeğine yağ sürmek. 
play it smart  k. dili akıllı olmak, akıllıca davranmak.
play off  berabere kalan bir oyunu sonradan tamamlamak. 
play on durmadan çalmak, çalmaya devam etmek.
play on s.o.´s affections  karşısındakinin hislerine hitap etmek. 
play on s.o.´s feelings  birinin duygularını sömürmek/istismar etmek. 
play one´s trump card  kozunu oynamak.
play politics  siyasi çıkarlarına göre davranmak. 
play possum  1. uyur gibi yapmak. 2. ölü numarası yapmak. 
play s.o. false  birini aldatmak, birine oyun oynamak. 
play s.t. by ear  1. notasız çalmak. 2. olayların seyrine göre hareket etmek. 
play s.t. down bir şeyi önemsizmiş gibi göstermek. 
play second fiddle  ikinci derecede rol oynamak.
play second fiddle  ikinci derecede rol oynamak. 
play second string to  k. dili (birinin) gölgesinde kalmak.
play the devil´s advocate  (kendi görüşlerinin doğruluğunu ölçmek için) karşıt görüşlerin savunmasını yapmak. 
play the field  k. dili birden fazla kimseyle aynı zamanda flört etmek. 
play the fool  ahmakça davranmak. 
play the game  dürüstçe hareket etmek.
play the market  spekülasyon yapmak. 
play up  -in üzerinde durmak, -i vurgulamak. 
play up to  -e yaltaklanmak.
play with  ... ile oynamak. 
playbill i. 1. tiyatro afişi. 2. oyun programı.
playboy i. zampara, çapkın; safa pezevengi. 
play-by-play s. 1. dakikası dakikasına veren. 2. ayrıntılı.
played out  1. bitkin. 2. modası geçmiş. 3. işe yaramaz. 
player i. 1. oyuncu. 2. aktör. 3. çalgı çalan kimse, çalgıcı. 4. eğlenceyle vakit geçiren kimse. 5. k. dili bir işle meşgul olanlardan biri.
playfellow i. oyun arkadaşı.
playful s. şakacı, şen; gülüp oynayan.
playgoer i. tiyatro meraklısı.
playground i. (ilköğretim okulunda) bahçe, oyun alanı.
playhouse i. 1. tiyatro. 2. (çocukların içinde oynadıkları) küçük ev.
playing card oyun kâğıdı, iskambil kâğıdı.
playmate i. (çocuğun) oyun arkadaşı.
playoff i., spor rövanş maçı, rövanş.
playpen i. portatif çocuk parkı.
plaything i. oyuncak.
playwright i. oyun yazarı.
plaza i. meydan, çarşı yeri.
plea i. 1. yalvarma, rica. 2. huk. iddia, ifade. 3. huk. dava. 4. huk. itiraz. 5. bahane, mazeret, özür.
plead f. (--ed/pled) 1. yalvarmak, rica etmek. 2. huk. dava açmak. 3. iddia etmek. 4. mazeret olarak göstermek, bahane etmek. 
plead guilty  huk. suçu kabul etmek.
plead not guilty  huk. suçu reddetmek.
pleasant s. hoş, güzel, tatlı, latif.
pleasantry i. latife; hoş söz. exchange pleasantries hoşbeş etmek.
please f. 1. sevindirmek, hoşnut etmek, memnun etmek. 2. hoşuna gitmek. z. lütfen: Please give me the salt./Please pass the salt. Lütfen tuzu verir misiniz? 
please o.s.  canının istediği gibi hareket etmek, hoşuna gideni yapmak. 
please the eye  göze hoş görünmek, gözü okşamak. 
pleased s. memnun.
pleasing s. hoş, sevimli, tatlı.
pleasure i. 1. zevk; haz; keyif. 2. fels. haz. 3. lütuf, şeref: May I have the pleasure of this dance? Bu dansı bana lütfeder misiniz? Will you do me the pleasure of accepting this invitation? Bu daveti kabul buyurur musunuz? Bedri Bey requests the pleasure of your company at the wedding of his daughter. Bedri Bey kızının nikâhını onurlandırmanızı rica ediyor. 
pleat i. pli, plise. f. pli yapmak.
plebiscite i. plebisit.
plectrum çoğ. plec.tra (plek´trı) i., müz. mızrap, çalgıç.
pled f., bak. plead.
pledge i. 1. ant, söz, vaat. 2. işaret: It was a pledge of their friendship. Arkadaşlıklarının bir işaretiydi. 3. teminat; rehin. 4. bağışlanacağına dair söz verilmiş olan para. f. 1. ant içmek, söz vermek, vaat etmek. 2. (belirli bir miktar para) bağışlamaya söz vermek. 3. -i teminat/rehin olarak vermek; -i rehine koymak. 
plenary s. 1. tam; sınırsız: plenary authority tam yetki. 2. bütün üyelerin hazır bulunduğu (toplantı/kurul).
plenipotentiary s. tam yetkisi olan. i. tam yetkili temsilci.
plenteous s. çok, bol, bereketli.
plentiful s. 1. çok, bol. 2. bereketli, verimli.
plenty i. bolluk. 
plenty of  bol miktarda, bol.
pleura çoğ. --e (plûr´i)/--s (plûr´ız) i., anat. plevra, göğüs zarı.
pliable s. 1. esnek, bükülgen. 2. uysal, yumuşak.
pliant s. 1. uysal, yumuşak. 2. esnek, bükülgen.
pliers i., çoğ. kerpeten, pense, kıskaç.
plight i. kötü durum.
plod f. (--ded, --ding) (along) ayaklarını sürümek, ağır adımlarla yürümek. 
plod away at  (bir işte) şevksiz bir şekilde çalışmak; (bir işi) hevessizce sürdürmek. 
plop f. (--ped, --ping) into -e cup diye düşmek, -e cumbadak düşmek. i. cup sesi, cumburtu, suya düşen ağır bir cismin çıkardığı ses. z. cup diye, cumburlop, cumbadak. 
plop o.s. down on  (bir yere) lop diye oturmak. 
plop s.t. down on  (bir şeyi) -in üzerine pat diye koyuvermek.
plot i. 1. arsa, parsel. 2. hikâyenin konusu. 3. komplo, entrika, gizli plan. f. (--ted, --ting) 1. planını çizmek; haritasını çıkarmak. 2. komplo kurmak, entrika çevirmek.
plotter i. komplocu, entrikacı.
plough i., f., İng., bak. plow.
plow i. saban, pulluk. f. 1. (toprağı/tarlayı) sabanla/pullukla sürmek. 2. through -i yarıp geçmek, yol açıp arasından geçmek. 
plow into  k. dili 1. -e hızla çarpmak. 2. -e girişmek. 
plow money back into  k. dili parayı tekrar (bir işe) yatırmak. 
plow money into k. dili parayı (bir işe) yatırmak. 
plow through a book  bir kitabı güçlükle okuyup bitirmek.
plowshare i. saban demiri, pulluk demiri.
ploy i. manevra, hile, taktik.
pluck 1 f. 1. yolmak. 2. (telli çalgıyı) parmaklarla çalmak. 3. (çiçek, meyve v.b.´ni) koparmak. 
pluck 2 i. yürek, cesaret.
pluck one´s eyebrows  kaşlarını almak. 
pluck out one´s gray hairs  beyaz saç tellerini koparmak. 
pluck up by the root  kökünden sökmek.
pluck up one´s courage  cesaretini toplamak.
plucky s. yürekli, cesur.
plug i. 1. tapa, tıkaç, tampon. 2. elek. fiş. 3. oto. buji. 4. tütün parçası. 5. k. dili reklam. f. (--ged, --ging) 1. tıkamak, tıkaçla kapamak. 2. k. dili durmadan reklamını yapmak. 
plug away at  -in üzerinde sebatla çalışmak. 
plug for  k. dili (birini) desteklemek, (birinin) tarafını tutmak. 
plug s.t. in  bir şeyin fişini prize sokmak: Plug in the television. Televizyonun fişini prize sok. 
plum i. 1. erik. 2. arzulanacak şey; kıyak iş. 
plumage i. (kuşa ait) tüyler. 
plumb i. 1. çekülün ucuna bağlı olan kurşun. 2. iskandil kurşunu. s. 
plumb bob çekülün ucuna bağlı olan kurşun. 
plumb line çekül, şakul. 
plumb the depths son raddeye varmak. 
plumber i. (sıhhi) tesisatçı.
plumbing i. 1. (binadaki) (sıhhi) tesisat. 2. (sıhhi) tesisatçılık.
plumbing fixtures  (bir yapının sıhhi tesisatını oluşturan) borular ve boru bağlama parçaları.
plume i. (kuşa ait) tüy. f. 1. tüylerle süslemek. 2. (kuş) tüylerini düzeltmek. 
plume o.s. on  k. dili ... ile övünmek.
plummet i. 1. iskandil kurşunu. 2. çekülün ucuna bağlı olan kurşun. 3. çekül, şakul. f. (dikine ve büyük bir hızla) düşmek, düşüvermek.
plump 1 s. dolgun, tombul; balıketi, balıketinde.
plump 2 f. 1. down oturuvermek. 2. in girivermek. 3. out çıkıvermek. 4. for -i desteklemek. 5. for İng. -e karar vermek, -i seçmek. 6. (up) (yastık v.b.´ni) vurarak kabartmak. 
plump down on one´s knees  dizlerinin üzerine çöküvermek. 
plump o.s. down on (bir yere) lop diye oturmak. 
plump s.o. into  birini pat diye -e oturtuvermek. 
plump s.t. down on bir şeyi pat diye -in üzerine koyuvermek.
plunder f. yağmalamak, yağma etmek. i. yağma.
plunge f. 1. into içine dalıvermek. 2. (down) (dikine ve büyük bir hızla) düşmek, düşüvermek. 3. forward (ileriye doğru) atılıvermek. 4. into hemen (bir şeyi anlatmaya) başlamak. i. 1. dalış, dalma. 2. suya atlama. 3. k. dili tehlikeli girişim. 
plunger i. 1. lavabo pompası. 2. plançer, hareketli göbek, dalıcı piston.
plunk f., k. dili 1. (telli bir çalgıyı) tıngırdatmak, zımbırdatmak. 2. pat diye düşmek; düşüvermek. 3. pat diye koymak/bırakmak; koyuvermek, bırakıvermek. 4. for -i desteklemeye karar vermek. 
plunk down money parayı bastırmak.
plunk o.s. down on (bir yere) oturuvermek, kendini (bir yere) atıvermek/bırakıvermek.
plunk s.t./s.o. down on  bir şeyi/birini pat diye (bir yere) bırakmak/koymak; bir şeyi/birini (bir yere) bırakıvermek/koyuvermek.
pluperfect s., dilb. -miş´li geçmiş. i. 
plural s., i., dilb. çoğul.
pluralism i. çoğulculuk, plüralizm.
pluralist i., s. çoğulcu, plüralist.
plurality i. 1. adaylar arasında en fazla oy alma. 2. seçimi kazanan kimsenin ikinci gelen kişiden fazla olarak aldığı oy sayısı. 3. çokluk.
plus edat 1. artı.Two plus three is five. İki artı üç beş eder. 2. ve ayrıca, ve, ve de. s. 1. fazla. 2. artı, pozitif. i. artı işareti (+). 
plus fours  golf pantolon. 
plus sign  artı işareti (+).
plush i. pelüş. s. 1. pelüş. 2. k. dili lüks.
Pluto i., gökb. Plüton.
plutocracy i. plütokrasi, zenginerki, varsılerki.
plutonium i., kim. plutonyum.
ply 1 i. 1. kat, tabaka. 2. eğilim.
ply 2 f. 1. işletmek, kullanmak. 2. etmek, yapmak. 3. (between) (arasında) düzenli seferler yapmak, gidip gelmek, işlemek. 
ply s.o. with liquor  birine durmadan içki içirmek. 
plying between New York and London  New York ile Londra arasında işleyen (gemi/uçak).
plywood i. kontrplak.
PM, pm kıs. post meridiem öğleden sonra (12.00-24.00 arasındaki saatler için kullanılır.): 2:30 P.M. saat 14.30. 12 P.M. saat 24.00.
pneumatic s., mak. havalı, pnömatik.
pneumonia i. zatürree. 
PO kıs. Post Office.
poach 1 f. 1. (bir şeyi) (kaynama derecesinin biraz altındaki bir sıvıda) pişirmek. 2. (bir şeyi) (bir tür benmaride) pişirmek.
poach 2 f. yasak bölgede avlanmak.
poacher 1 i. bir tür benmari.
poacher 2 i. kaçak avlanan kimse.
pock i. çiçek hastalığının kabarcığı.
pocked s. 1. kabarcıklı. 2. çukurlarla dolu. 
pocket i. 1. cep. 2. çukur. f. 1. cebe yerleştirmek, cebe koymak. 2. iç etmek. 3. gizlemek, saklamak. 
pocket calculator  cep hesap makinesi. 
pocket knife  çakı. 
pocket money  cep harçlığı. 
pocketbook i. 1. el çantası. 2. İng. cep defteri. 3. İng. cüzdan.
pocketknife i. çakı.
pockmark i. çiçek hastalığının kabarcığı.
pockmarked s. çiçekbozuğu, çopur.
pod i., bot. 1. (baklagillerde) tohum zarfı. 2. baklamsı meyve.
podium çoğ. --s (po´diyımz)/po.di.a (po´diyı) i. podyum.
poem i. şiir, koşuk.
poet i. şair, ozan.
poetaster i. şair bozuntusu.
poetess i. kadın şair.
poetic s. 1. şairliğe özgü: poetic talent şiir yazma yeteneği. 2. manzum: I like his poetic works. Onun şiirlerini beğeniyorum. 3. şiirsel, şairane: a poetic turn of phrase şiirsel bir ifade tarzı.
poetical s., bak. poetic. 
poetically z. şiirsel bir biçimde, şairane.
poetry i. 1. şiir, koşuk, nazım. 2. şiir sanatı. 3. şiirler. 4. şiirsellik.
pogrom i. soykırım; Yahudi soykırımı.
poignancy i. 1. acılık, keskinlik. 2. dokunaklılık; acılık.
poignant s. 1. acı, keskin. 2. şiddetli. 3. dokunaklı; acı.
poikilothermal s., zool. soğukkanlı.
poinciana i., bot. cennetağacı, cennetçiçeği.
poinsettia i., bot. Atatürkçiçeği.
point i. 1. uç, sivri uç. 2. nokta: boiling point kaynama noktası. freezing point donma noktası. point of intersection kesişme noktası. 3. nokta, noktalama işareti. 4. amaç, anlam, yarar: There´s not much point in going there personally. Oraya bizzat gitmenin pek anlamı yok. 5. anlatmak istenilen şey: That´s not my point. Demek istediğim o değil. the point of the story hikâyenin anlatmak istediği şey. 6. coğr. burun. 7. sayı, puan: win/lose on points sayı ile kazanmak/kaybetmek. 8. pusula kertesi. 9. mat. tamsayı ile kesiri ayırmak için aralarına konulan nokta [Türkiye´de bunun yerine virgül kullanılır: four point six (4.6) dört virgül altı (4,6)]. 10. matb., bilg. punto. 11. İng. priz. 12. borsa puan. 13. ferma. f. 1. at -e doğrultmak, -e çevirmek: He pointed his telescope at the moon. Teleskopunu aya çevirdi. 2. at/out/to -i işaret etmek, -i göstermek: She pointed at her left foot. Sol ayağını işaret etti. 3. out -e dikkati çekmek: He pointed out the problem to us. Soruna dikkatimizi çekti. 4. ucunu sivriltmek. 5. (av köpeği) ferma yapmak, fermaya oturmak. 
point lace  iğne oyası.
point of honor  şeref meselesi. 
point of no return  dönüşü olmayan nokta. 
point of view  bakış açısı, görüş açısı. 
pointed s. 1. sivri uçlu. 2. anlamlı.
pointedly z. anlamlı olarak.
pointer i. 1. işaret eden kimse/şey. 2. işaret değneği. 3. ibre, gösterge. 4. puanter (bir tür av köpeği).
pointillism i., resim noktacılık.
pointillisme i., resim, bak. pointillism. 
pointillist i., resim noktacı.
pointilliste i., resim, bak. pointillist.
pointless s. 1. uçsuz. 2. anlamsız. 3. amaçsız. 4. puansız.
poise 1 f. 1. dengelemek; dengelenmek. 2. hazırlamak; hazırlanmak: The general poised his army for battle. General askerlerini savaşa hazırladı. 3. hareketsiz tutmak; hareketsiz durmak: The gull hung poised in the air. Martı havada hareketsiz duruyordu. 4. -i (belirli bir şekilde) tutmak: The dancer poised her arm gracefully over her head. Balerin kolunu zarif bir şekilde başının üzerinde tuttu. 
poise 2 i. 1. itidal, soğukkanlılık. 2. (hareketlerdeki) güzellik, letafet. 
poise s.t. on bir şeyi -in üzerine dengeli bir şekilde koymak/yerleştirmek/oturtmak: She poised the water jar on her head. Testiyi dengeli bir şekilde başının üzerine koydu. 
poison i. zehir. f. zehirlemek. 
poison gas  zehirli gaz. 
poison hemlock bot. baldıran, ağıotu. 
poison ivy bot. bir tür zehirli sumak.
poison oak bot. bir tür zehirli sumak.
poison sumac bot. bir tür zehirli sumak.
poisonous s. zehirli.
poke 1 i., k. dili kesekâğıdı.
poke 2 i., bot. 1. şekerciboyasının yeni çıkan yaprakları. 2. şekerciboyası.
poke 3 i. dürtme. f. 1. dürtmek. 2. yavaş gitmek. 3. İng., kaba sikmek. 
poke about/around in  (bir yerde) (bir şeyi aramak veya merakını gidermek için) etrafı karıştırmak: What are you doing poking around in here? Etrafı ne karıştırıyorsun? 
poke along aylak aylak dolaşmak. 
poke one´s nose in/into  -e burnunu sokmak. 
poke one´s nose into s.t.  bir işe burnunu sokmak. 
poke out of  -den çıkmak. 
poke s.t. at bir şeyi -e uzatmak. 
poke s.t. out  bir şeyi -den dışarı uzatmak/çıkarmak.
poke sallet k. dili 1. şekerciboyasının yeni çıkan yaprakları. 2. bu yapraklarla yapılan bir yemek.
pokeberry i. 1. şekerciboyasının meyvesi. 2. bot. şekerciboyası.
poker 1 i. ölçer, ocak süngüsü.
poker 2 i., isk. poker.
pokeweed i., bot. şekerciboyası.
pokey i., argo hapishane, kodes.
poky s. 1. delirtecek kadar yavaş. 2. İng. daracık, fazla küçük.
Poland i. Polonya.
polar s. kutupsal, kutup: polar lights kutup ışıkları. 
polar bear  kutupayısı.
Polaris i., gökb. Kutupyıldızı.
polarisation i., İng., bak. polarization.
polarise f., İng., bak. polarize. 
polarity i., fiz. polarite.
polarization i. polarizasyon, polarma, ucaylanma.
polarize f. 1. polarmak, kutuplanmak. 2. kutuplaştırmak; kutuplaşmak. 
Polaroid i. polaroit. 
Polaroid camera polaroit, polaroit fotoğraf makinesi. 
Polaroid photograph polaroit fotoğraf.
Pole i. Polonyalı; Leh.
pole 1 i. sırık, direk, kazık. 
pole 2 i. 1. coğr. kutup. 2. fiz. kutup, ucay. 
pole vault sırıkla (yüksek) atlama.
polecat i., zool. kokarca, kırsansarı.
polemic s. tartışmalı. i. polemik, sert tartışma.
polemical s. tartışmalı.
polemics i. tartışma sanatı, polemik.
polestar i., gökb. Kutupyıldızı, Demirkazık.
pole-vault f., spor sırıkla atlamak.
police i., çoğ. polisler, polis memurları. f. 1. polis kuvvetiyle güvenliği sağlamak. 2. denetlemek, kontrol etmek. 
police commissioner  komiser, polis komiseri. 
police force polis (kuruluş). 
police officer  polis. 
police squad  polis müfrezesi. 
police station  polis karakolu, karakol. 
police station  karakol. 
policeman çoğ. po.lice.men (pılis´mîn) i. (erkek) polis.
policewoman çoğ. po.lice.wom.en (pılis´wîmîn) i. kadın polis.
policlinic i. poliklinik.
policy 1 i. siyaset, politika.
policy 2 i. poliçe: life insurance policy hayat sigortası poliçesi.
polio i. çocuk felci.
poliomyelitis i. çocuk felci.
Polish i. Lehçe, Polca. s. 1. Polonya, Polonya´ya özgü; Leh. 2. Lehçe, Polca. 3. Polonyalı; Leh.
polish f. 1. cilalamak, parlatmak; cilalanmak, parlamak. 2. (ayakkabı) boyamak. 3. terbiye etmek. i. 1. cila. 2. incelik, nezaket, terbiye. 
polish off  1. (işi) çabucak bitirmek. 2. (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda temizlemek. 
polish up  1. iyice parlatmak. 2. çalışarak ilerletmek.
polite s. kibar, nazik, terbiyeli.
politeness i. kibarlık, nezaket, terbiye.
politic s. 1. akla uygun, akıllıca: I don´t think that´s politic. Bence o iş akıl kârı değil. 2. kurnaz, becerikli. 3. sağgörülü; tedbirli, ihtiyatlı. 4. politik, siyasal.
political s. 1. devlete/hükümete ait. 2. politik, siyasal, siyasi. 
political science  siyasal bilgiler.
politician i. politikacı, siyasetçi, siyasi.
politics i. 1. politika, siyaset. 2. politikacılık. 3. entrikalar.
polity i. yönetim biçimi, hükümet şekli.
polka i. polka (dans/müzik). 
polka dot  (kumaşta) büyük puan. 
poll i. 1. anket. 2. oylama. 3. oy sayısı. f. 1. anket yapmak. 2. oy toplamak. 3. oy vermek, oyunu kullanmak. 
polled s. boynuzsuz (hayvan).
pollen i. çiçektozu, polen.
pollinate f., bot. tozlaşmak.
pollination i., bot. tozlaşma.
pollster i. anketçi.
pollutant i. kirletici madde.
pollute f. kirletmek. 
pollution i. 1. kirletme; kirlenme. 2. kirlilik.
polo i. polo, çevgen.
poly- önek çok.
polyandrous s. çokkocalı.
polyandry i. çokkocalılık, poliandri.
polyester i. polyester.
polyethylene i., kim. polietilen.
polygamist i. çokeşli erkek, poligam erkek.
polygamous s. çokeşli, poligam.
polygamy i. çokeşlilik, poligami.
polyglot s. 1. çok dil bilen, poliglot. 2. birçok dili kapsayan. i. çok dil bilen kimse.
polygon i., geom. çokgen, poligon.
polygynous s. çokkarılı.
polygyny i. çokkarılılık.
polyhedral s., geom. çokyüzlü.
polyhedron i., geom. çokyüzlü.
Polynesia i. Polinezya. 
Polynesian i. Polinezyalı. s. 1. Polinezya, Polinezya´ya özgü. 2. Polinezyalı.
polynomial i., mat. çokterimli.
polyp i., zool., tıb. polip.
polyphasal s., elek. çokfazlı.
polyphase s., elek. çokfazlı.
polyphonic s., müz. çoksesli, polifonik.
polyphony i., müz. çokseslilik, polifoni.
polypore i., bot. katranköpüğü.
polysemous s. çokanlamlı.
polysemy i. çokanlamlılık.
polytheism i. çoktanrıcılık, politeizm.
polytheist i. çoktanrıcı, politeist.
polyurethane i. poliüretan.
polyuria i., tıb. sıkişeme.
pomade i. briyantin; pomat, merhem.
pomegranate i. nar.
pommel f. (--ed/--led,--ing/--ling) bak. pummel.
pomp i. tantana, debdebe, görkem.
pomposity i. 1. çalım, kurum, fiyaka. 2. tantana, debdebe.
pompous s. 1. fiyakacı, çalımcı. 2. tantanalı, debdebeli, görkemli.
pond i. gölcük, gölet; havuz. 
pond lily  nilüfer, gölotu.
pond lily  bot. nilüfer, gölotu.
ponder f. düşünüp taşınmak, zihninde tartmak, uzun uzun düşünmek.
ponderous s. 1. ağır, hantal. 2. sıkıcı, tatsız.
ponderously z. 1. ağır ağır. 2. sıkıcı bir şekilde.
pong i., İng., k. dili (pis) koku. f., İng., k. dili (pis) kokmak.
pongy s., İng., k. dili (pis) kokan.
pontiff i. 1. papa. 2. piskopos.
pontoon i. duba, tombaz.
pontoon bridge  dubalı köprü.
pony i. midilli.
pooch i., argo it.
poodle i. kaniş.
pooh-pooh f., k. dili küçümsemek.
pool 1 i. 1. gölcük; havuz. 2. su birikintisi. 3. yüzme havuzu.
pool 2 i. 1. isk. ortaya konulan para. 2. on beş top ile oynanan bir çeşit bilardo. 3. tic. rekabeti önlemek için fiyatları kontrol altında tutan tüccarlar birliği. 4. çalışma grubu, ekip. f. 1. tic. ortak fona koymak, havuzda toplamak. 2. bir araya getirmek, birleştirmek. 
pool hall bilardo salonu. 
poolroom i. bilardo salonu.
poop 1 i., den. pupa, kıç. 
poop 2 i., ç. dili kaka. f. 1. ç. dili kaka yapmak; on -i kakalamak, -e kaka yapmak. 2. k. dili pırt yapmak, osurmak.
poop 3 f., argo yormak, takatini kesmek.
poop 4 i., argo haber, bilgi, malumat.
poop deck kıç kasarası. 
pooped  s. bitkin, bitap, takati kesilmiş.
poo-poo i., ç. dili kaka. f., ç. dili kaka yapmak; on -i kakalamak, -e kaka yapmak.
poor s. 1. yoksul, fakir. 2. zayıf. 3. az. 4. kuvvetsiz. 5. verimsiz, kısır. 6. zavallı, biçare. 7. kötü, beklenen düzeyde olmayan. i. 
poor fellow  zavallı adam.
Poor fellow!  Vah zavallı! 
poor sport  mızıkçı.
poorly z. kötü bir şekilde; başarısızlıkla.
pop 1 i. 1. hafif bir patlama sesi, hafif bir patlama. 2. gazoz. f. (--ped, --ping) 1. patlamak; patlatmak. 2. (mısır) patlatmak. 
pop 2 s. pop: pop concert pop konseri. pop music pop müzik. pop singer pop şarkıcısı. i. pop müzik.
pop in  k. dili uğramak. 
pop out  1. ağızdan kaçmak. 2. fırlamak, birdenbire çıkmak. 
pop the question  k. dili evlenme teklif etmek.
pop the question  k. dili evlenme teklif etmek. 
popcorn i. 1. patlamış mısır. 2. cinmısırı.
pope i. papa.
popeyed s. patlak gözlü.
poplar i. kavak.
poplin i. poplin.
popper i., İng., k. dili çıtçıt, fermejüp.
poppy i., bot. gelincik; haşhaş. 
poppy seed haşhaş tohumu. 
poppycock i., k. dili saçma, saçmalık, zırva.
populace i. halk, kitle.
popular s. 1. popüler, herkesçe sevilen. 2. rağbette olan. 3. halkın zevkine uygun, halka hitap eden. 4. yaygın, genel. 5. herkesçe anlaşılabilir. 6. halkın kesesine elverişli, ucuz.
popularise f., İng., bak. popularize.  
popularity i. popülerlik, popülarite.
popularize f. yaygınlaştırmak, çoğu kimsenin tanımasını sağlamak, popülerleştirmek.
populate f. 1. (bir yeri) iskân etmek. 2. yaşamak, oturmak.
population i. nüfus.
population explosion  nüfus patlaması. 
populous s. kalabalık, yoğun nüfuslu.
porcelain s. porselen. 
porch i. 1. hayat, (bir yanı/yanları açık) veranda. 2. (kapı önündeki, yanları açık) sundurma, örtme; (kapı önündeki) giriş, portik, portiko.
porcupine i., zool. oklukirpi.
pore 1 i. gözenek. 
pore 2 f. over -i incelemek, -i tetkik etmek.
pore fungus/mushroom  bot. katranköpüğü.
pork i. domuz eti. 
pork sausage  domuz sosisi. 
porn i., k. dili pornografi.
porno i., k. dili, bak. porn.
pornographic s. pornografik, müstehcen.
pornography i. pornografi. 
porosity i. gözeneklilik, porozite.
porous s. gözenekli.
porous plaster  yakı.
porphyry i. porfir, somaki.
porpoise i., zool. 1. domuzbalığı. 2. yunusbalığı.
porridge i., İng. suyla/sütle pişirilen lapa.
port 1 i. liman; liman kenti. 
port 2 i., den. 1. lombar. 2. lomboz.
port 3 i., den. iskele, geminin sol yanı.
port 4 i. porto şarabı.
port 5 i., bilg. port, kapı.
port authority  liman idaresi. 
port of call  den. uğranılacak liman.
port of entry  1. giriş limanı. 2. gümrük kapısı. 
portable s. taşınabilir, portatif.
portal i. ana kapı.
portend f. -e alamet olmak, -e işaret etmek.
portent i. 1. belirti, alamet, işaret, haberci. 2. mucize, harika.
porter 1 i., İng. kapıcı.
porter 2 i. 1. hamal, taşıyıcı, yükçü. 2. d.y. yataklı vagon görevlisi.
porterage i. 1. hamallık. 2. hamal ücreti.
portfolio i. 1. (ressamın yapıp bir araya getirdiği) resimler. 2. borsa portföy. 3. evrak çantası; resim çantası. 4. makam, görev.
porthole i. 1. den. lomboz. 2. kale mazgalı.
portion i. 1. kısım, parça, bölüm, cüz. 2. porsiyon, bir tabak yemek. 3. pay, hisse. 4. kader, nasip. f. out -i bölüştürmek.
portly s. iri yapılı, cüsseli, şişman.
Porto Rican bak.  Puerto Rican.
Porto Rico bak. Puerto Rico.
portrait i. portre. 
portrait painter  portre ressamı.
portray f. 1. resmetmek, resmini yapmak. 2. betimlemek, tanımlamak. 3. rolünü oynamak.
portrayal i. 1. resmetme. 2. betimleme. 3. rolünü oynama.
Portugal i. Portekiz.
Portuguese i. 1. (çoğ. Por.tu.guese) Portekizli. 2. Portekizce. s. 1. Portekiz, Portekiz´e özgü. 2. Portekizce. 3. Portekizli. 
Portuguese man-of-war (birkaç tür) renkli ve büyük medüz/denizanası.
pos kıs. position, positive, possessive.
pose i. 1. poz, duruş. 2. tavır; yapmacık tavır. f. 1. poz vermek. 2. ortaya (bir soru) atmak. 3. (sorun) yaratmak. 4. yerleşmek; yerleştirmek. 
pose as  kendine ... süsü vermek, ... kılığına girmek: The burglar, posing as a policeman, knocked on the door. Hırsız kendine polis süsü vererek kapıyı çaldı.
poseur i. pozcu.
posh s., İng., k. dili 1. şık; lüks. 2. kibar; sosyetik.
position i. 1. yer, mevki. 2. durum, vaziyet, pozisyon. 3. tutum, görüş. 4. konum. 5. toplumsal durum, sosyal pozisyon. 6. duruş. 7. ask. mevzi. 8. iş, görev, memuriyet. f. 1. yerleştirmek. 2. (bir yerde) durmak: He positioned himself next to the window. Pencerenin önünde durdu. 
position o.s. (to do s.t.)  1. -e uygun pozisyona girmek: The football player positioned himself for a goal. Futbolcu gol pozisyonuna girdi. 2. (bir şey yapabilmek için) zemin hazırlamak: He is positioning himself to become president. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için kendine zemin hazırlıyor. 
positive s. 1. olumlu, pozitif: a positive development olumlu bir gelişme. 2. kesin, mutlak: positive proof kesin delil. 3. gerçek: a positive difference gerçek bir fark. 4. belli, açık: It´s positive that she was mistaken. Yanıldığı belli. 5. emin: Are you positive? Emin misin? 6. tam: a positive nuisance tam bir bela. 7. mat., elek., foto. pozitif. 8. kim. artı, pozitif. 9. tıb. pozitif. 10. dilb. olumlu. i. 1. pozitif resim. 2. kesin şey, kati şey. 
positive sign  toplama işareti, artı işareti (+). 
positivism i., fels. pozitivizm, olguculuk.
positivist i., s., fels. pozitivist, olgucu.
possess f. 1. -e sahip olmak, -si olmak: He possesses two cars. İki arabası var. 2. hükmetmek.
possessed s. 1. deli; mecnun. 2. çılgın. 3. sahipli. 4. soğukkanlı. 
possession i. 1. mal. 2. iyelik, sahip olma. 3. huk. zilyetlik. 4. cin çarpması, cinnet, delilik. 
Possession is nine points of the law.  huk. Zilyetlik mülkiyet hakkının en büyük delilidir. 
possessive s. 1. iyelik gösteren, iyelik .... 2. paylaşmak istemeyen. 
possessive pronoun  iyelik zamiri. 
possessor i. 1. mal sahibi. 2. huk. zilyet.
possibility i. 1. olanak, imkân. 2. olasılık, ihtimal.
possible s. 1. mümkün, olabilir, imkân dahilinde. 2. olası, muhtemel.
possibly z. belki, olabilir.
possum i., k. dili opossum, sarig. f., k. dili 1. uyur gibi yapmak. 2. ölü numarası yapmak.
post- önek sonra.
post 1 i. kazık, destek, direk. f. 1. (ilan) yapıştırmak. 2. afişle ilan etmek.
post 2 i. 1. memuriyet, görev. 2. ordugâh. 3. kol, karakol. 4. polis noktası. 5. yabancıların kurduğu alışveriş yeri. f. 1. koymak, yerleştirmek. 2. tayin etmek, atamak; görevlendirmek, vazifelendirmek.
post 3 i., İng. 1. posta. 2. posta servisi. 3. posta kutusu. 4. postane. f. 1. İng. postalamak, postaya vermek. 2. (kayıtları) günlük defterden ana deftere geçirmek. 
post office  postane. post-office box posta kutusu. 
postage i. posta ücreti.
postage due  taksa. postage-due stamp taksa pulu. 
postage stamp  posta pulu.
postal s. postayla ilgili. 
postal clerk  postane memuru. 
postal money/order  posta havalesi.
postcard i. kartpostal.
postdate f. üzerine ileri bir tarih atmak. 
postdated check  tic. vadeli çek.
poster i. poster, afiş.
posterior s. 1. sonra gelen, sonraki. 2. gerideki. 3. anat. kıça yakın. i. kıç, popo, kaba etler.
posterity i. 1. döl, soy. 2. gelecek kuşaklar.
post-free s. 1. posta ücretine tabi olmayan. 2. İng. posta ücreti ödenmiş.
postgraduate s., İng. üniversite sonrası öğrenimle ilgili. i., İng. master/doktora öğrencisi.
posthaste z. büyük bir hızla, çok acele.
posthumous s. 1. babasının ölümünden sonra doğmuş. 2. yazarın ölümünden sonra yayımlanmış. 3. öldükten sonra gelen/olan/meydana gelen.
posthumously z. ölümden sonra.
postman çoğ. post.men (post´mîn) i. postacı.
postmark i. posta damgası.
postmaster i. postane müdürü.
postmistress i. postane müdiresi.
postmortem s. öldükten sonraki, ölüm sonrası. i. otopsi. 
postnatal s. doğum sonrası.
postpaid s., z. posta ücreti ödenmiş (olarak).
postpartum s. doğum sonrası.
postpone f. ertelemek.
postponement i. erteleme.
postscript i. (mektubun altındaki) not; dipnot.
postulate i. man., mat. postulat, konut, koyut. f. (pas´çıleyt) farzetmek, varsaymak.
posture i. 1. duruş, poz. 2. durum, hal. 3. tutum, tavır.
pot i. 1. toprak kap, çömlek. 2. tencere. 3. argo haşiş. 4. göbek. 5. bir kap dolusu: a pot of tea bir çaydanlık dolusu çay. a pot of soup bir tencere çorba. 6. (kumarda ortaya konan) toplam para. 7. argo klozet. 
pot holder tutacak; fırın eldiveni. 
potable s. içilebilir.
potassium i., kim. potasyum.
potato i. (çoğ. --es) patates. 
potato chip  cips.
potbellied s. şişman göbekli, göbekli.
potbelly i. 1. k. dili şişman göbek, göbek. 2. bir tür soba.
potency i. 1. etki. 2. kuvvet, güç. 3. yetki. 4. nüfuz. 5. iktidar, cinsel güç.
potent s. 1. etkili. 2. kuvvetli, güçlü. 3. yetkili. 4. nüfuzlu. 5. cinsel iktidarı olan.
potentate i. 1. hükümdar, kral. 2. büyük yetki sahibi, otorite.
potential s. 1. olası, muhtemel. 2. fiz. gizil, potansiyel. i. potansiyel. 
potential energy  fiz. gizilgüç.
potentially z. potansiyel olarak: That man is potentially dangerous. O adam tehlikeli olabilir.
pothole i. (yol yüzeyinde arabaların yol açtığı) çukur.
potion i. 1. ilaç dozu. 2. iksir.
potpourri i. 1. çeşitli çiçeklerin güzel kokulu yapraklarıyla baharattan oluşan ve kavanozda saklanan bir karışım. 2. birbirinden epey farklı şeylerden oluşan karışım. 3. müz. potpuri.
potsherd i. kırık çömlek parçası.
potshot i. (ateşli silahla yapılan) rasgele vuruş.
potter 1 i. çömlekçi.
potter 2 f., bak. putter.
potter´s clay  çömlekçi çamuru. 
potter´s wheel  çömlekçi çarkı.
pottery i. 1. çanak çömlek. 2. çömlek imalathanesi. 3. çömlekçilik.
potty i., ç. dili 1. lazımlık. 2. klozet. s., İng., k. dili deli, çatlak. 
potty chair  lazımlıklı iskemle.
pouch i. 1. kese, torba. 2. göz altında oluşan torbamsı şişlik. 3. zool. kese. 4. zool. avurt.
poulter i., İng., bak. poulterer.
poulterer i., İng. 1. kümes hayvanlarının etini satan kasap. 2. kümes hayvanlarını yetiştirip satan kimse.
poultice i. yara lapası.
poultry i. 1. kümes hayvanları. 2. kümes hayvanlarının eti.
poultryman çoğ. poul.try.men (pol´trimîn) i. 1. kümes hayvanlarının etini satan kasap. 2. kümes hayvanlarını yetiştirip satan adam.
pounce i. saldırış, atılım, hamle. f. at/on/upon birden üstüne atılmak.
pound 1 i. 1. libre. 2. İng. sterlin, pound. 
pound 2 i. 1. başıboş hayvanların muhafaza edildiği yer. 2. yasak yere park eden araçların çekildiği otopark. 3. k. dili cezaevi.
pound 3 f. 1. vurmak, dövmek. 2. yumruklamak. 3. (gemi) dalgaya çarpmak. 4. (kalp) küt küt atmak. 5. ağır adımlarla yürümek.
pound sterling  İng. sterlin, pound. 
pound sterling sterlin, İngiliz lirası.
pour f. 1. dökmek, akıtmak; dökülmek, akmak. 2. bardaktan boşanırcasına yağmak. 
pour cold water on  ... umudunu söndürmeye çalışmak, ... hevesini kırmaya çalışmak; (olumsuz bir şekilde) eleştirmek, tenkit etmek. 
pour concrete beton dökmek.
pour money down the drain parayı sokağa/denize atmak. 
pour oil on troubled waters  ortalığı yatıştırmaya çalışmak. 
pour one´s heart out içini dökmek, deşarj olmak.
pout f. surat asmak, somurtmak. i. surat asma, somurtma.
poverty i. 1. yoksulluk, fakirlik, ihtiyaç. 2. yetersizlik, eksiklik.
poverty-stricken s. çok fakir, yoksul.
POW kıs. Prisoner of War.
powder i. 1. toz. 2. pudra. 3. barut. f. 1. pudralamak. 2. toz haline getirmek; toz haline gelmek. 
powder horn/flask  barutluk. 
powder puff  pudra ponponu. 
powder room  bayanlara ait tuvalet. 
powdered s. toz: powdered milk süttozu. powdered sugar pudraşeker.
powdered sugar  pudraşeker, pudraşekeri. 
powdery s. 1. toz gibi. 2. tozlu.
power i. 1. güç, kuvvet: air power hava kuvveti. nuclear power nükleer güç. physical power fiziksel güç. 2. yetenek: the power to learn öğrenme yeteneği. 3. etki: The medicine has lost its power. İlaç etkisini kaybetti. 4. nüfuz: His power in political circles is limited. Siyasi çevrelerdeki nüfuzu sınırlı. 5. yetki: the power to hire and fire işe alma ve işten çıkarma yetkisi. 6. mat. üs, üst, güç, kuvvet: Raise it to the tenth power. Onu onuncu kuvvete yükselt. 
power cut (planlı) elektrik kesintisi. 
power failure (arıza nedeniyle) elektrik kesintisi. 
power of attorney  vekâlet, temsil yetkisi.
power of attorney  vekâletname. 
power of life and death idam etme veya af yetkisi. 
power plant  elektrik santralı. 
power politics  kuvvet politikası. 
power station  İng. elektrik santralı.
power struggle  pol. iktidar mücadelesi.
powerful s. 1. güçlü, kuvvetli. 2. etkili. 3. nüfuzlu.
powerless s. 1. güçsüz, kuvvetsiz. 2. çaresiz. 3. beceriksiz. 4. nüfuzsuz.
powwow i., k. dili toplantı; görüşme. f. görüşmek, konuşmak.
pp kıs. pages, pianissimo.
PR kıs. public relations.
practicability i. yapılabilirlik, uygulanabilirlik.
practicable s. 1. yapılabilir, uygulanabilir. 2. kullanışlı, elverişli.
practical s. 1. pratik, kullanışlı, elverişli. 2. pratik, uygulamalı, tatbiki. 3. pratik (kimse). 
practical joke  eşek şakası. 
practical joke  eşek şakası. 
practicality i. pratiklik.
practically z. 1. gerçekte. 2. hemen hemen. 3. pratik bir şekilde.
practice 1 i. 1. uygulama, tatbikat. 2. pratik, egzersiz, alıştırma. 3. antrenman, idman; egzersiz, çalışma: soccer practice futbol antrenmanı. 4. tiy., müz. prova: choir practice koro provası. 5. âdet, alışkanlık: It´s now become a common practice. Artık âdet haline geldi. 6. (hekime gelen) hastalar; (avukata gelen) müvekkiller: He´s got a big practice. Çok hastası/müvekkili var.
practice 2 f. (bir maharet, yetenek v.b.´ni geliştirmek için) çalışmak, pratik yapmak, egzersiz yapmak: You must practice the piano every day for one hour. Her gün bir saat piyano çalmanız lazım. You must practice a lot. Çok pratik yapmanız lazım. She is practicing her Italian. İtalyancasını ilerletmek için egzersiz yapıyor. 2. spor idman yapmak, antrenman yapmak, egzersiz yapmak. 3. -lik yapmak: He is practicing law. Avukatlık yapıyor. She is practicing medicine. Hekimlik yapıyor. 
practice economy tasarruf yapmak. 
Practice makes perfect.  Meşk kemale erdirir. 
Practice what you preach!  Verdiğin nasihatı kendin uygula!
practiced s. deneyimli, tecrübeli.
practise 1 i., İng., bak. practice 1.
practise 2 f., İng., bak. practice 2.
practised s., İng., bak. practiced.
practitioner i. (belirli bir işi) uygulayan kimse, pratisyen. 
pragmatic s. pragmatik.
pragmatism i. pragmacılık, pragmatizm.
pragmatist i. pragmacı, pragmatist.
prairie i. (ağaçsız, otlarla kaplı, geniş) düzlük, ova.
praise f. 1. övmek, methetmek. 2. (Allaha) hamdetmek, şükretmek. i. övgü, meth, medih.
praiseworthy s. övülmeye değer.
pram i., İng. çocuk arabası.
prance f. (at) sıçrayıp oynamak; (atı) sıçratıp oynatmak.
prank i. eşek şakası; oyun.
prate f. gevezelik etmek. i. gevezelik.
prattle f. 1. çocukça konuşmak. 2. laflamak, gevezelik etmek. i. 1. çocukça konuşma. 2. laflama, gevezelik, önemsiz konuşma.
prawn i., İng. karides.
pray f. 1. dua etmek. 2. namaz kılmak.
prayer i. 1. dua. 2. namaz. 
prayer beads  tespih. 
prayer book  dua kitabı. 
prayer meeting  dua meclisi. 
prayer rug  seccade.
prayer rug  seccade.
praying mantis zool. peygamberdevesi.
pre- önek önce, ön.
preach f. vaaz etmek; vaaz vermek. 
preach against  aleyhinde va´zetmek. 
preach to  -e va´zetmek.
preacher i. vaiz.
preamble i. başlangıç, önsöz.
preanimism i. preanimizm.
prearrange f. önceden düzenlemek.
precarious s. 1. güvenilmez. 2. kararsız, şüpheli. 3. tehlikeli; rizikolu; nazik.
precariously z. tehlikeli bir şekilde.
precaution i. önlem, tedbir. 
precede f. -den önde olmak, -den önce gelmek.
precedence i. 1. önce gelme. 2. üstünlük. 3. önce olma. 
precedent i. 1. örnek oluşturan durum. 2. âdet, gelenek.
preceding s. -den önceki; önde bulunan. 
precept i. 1. emir. 2. ahlaki kural, ilke. 3. yönerge.
precinct i. 1. (şehir içinde) bölge; yöre. 2. çevre. 3. seçim bölgesi.
precious s. 1. değerli, kıymetli. 2. çok pahalı. 3. aziz. 4. fazla nazik. 5. k. dili rezil. z., k. dili çok, pek: There is precious little time left. Pek az zaman kaldı. 
precious metals  (altın, gümüş, platin gibi) kıymetli madenler. 
precious stone  kıymetli taş, mücevher.
precipice i. 1. uçurum. 2. sarp kayalık.
precipitant i., kim. çökeltici, çöktürücü. s., bak. precipitate.
precipitate 1 i., kim. çökelti, çökel. s. 1. aceleci. 2. düşüncesiz. 3. aceleyle yapılan. 4. ani.
precipitate 2 f. 1. neden olmak, başlatmak. 2. kim. çökeltmek; çökelmek. 3. (yağmur/kar şeklinde) yere düşmek, yağmak.
precipitation i. 1. yağış. 2. kim. çökelme; çökeltme.
precipitous s. 1. dik, sarp. 2. atılgan, aceleci.
précis i. özet.
precise s. 1. tam, kesin: a precise definition of the word sözcüğün tam karşılığı. at the precise moment of his arrival tam geldiği anda. 2. çok dikkatli, titiz (kimse). 3. titizlikle yapılmış (iş). 4. dakik (saat). 5. hassas (alet). 
precision i. 1. kesinlik. 2. doğruluk. 3. dikkat, dikkatlilik. 4. (saatte) dakiklik. 5. (alette) hassasiyet. s. hassas: a precision instrument hassas bir alet.
preclude f. 1. -i imkânsız kılmak, -i imkânsızlaştırmak, -i olanak dışı bırakmak, -i olanaksızlaştırmak. 2. -i dışarıda bırakmak.
precocious s. erken gelişmiş.
preconceived s. eski, yerleşmiş (fikir).
preconception i. eski/yerleşmiş fikir.
precondition i. önkoşul.
precursor i. 1. haberci, müjdeci. 2. of -in ilk şekli/başlangıcı.
predate f. 1. erken tarih atmak. 2. -den daha önce gelmek.
predator i. yırtıcı hayvan.
predatory s. 1. yırtıcı: predatory animal yırtıcı hayvan. 2. çapulcu, yağmacı: a predatory tribe çapulcu bir kabile. 3. başkalarının eşine/malına göz koyup elinden almaya çalışan.
predecessor i. 1. selef, öncel. 2. ata, cet.
predestination i. 1. Allahın, kişinin cennete/cehenneme gideceğini doğmadan önce tayin etmesi. 2. Allahın, kişinin hayatıyla ilgili her şeyi önceden tayin etmesi, öncel belirleme. 3. takdiri ilahi.
predestine f. 1. (for) (birinin) (cennete/cehenneme gideceğini) önceden tayin etmek. 2. (birinin) (yaşarken başına gelecekleri) önceden tayin etmek.
predetermine f. 1. önceden tayin etmek/belirtmek. 2. önceden kararlaştırmak.
predicament i. 1. zor durum, bela. 2. durum, hal, vaziyet. 
predicate i., dilb., man. yüklem. s. yüklemle ilgili.
predicate f. 1. doğrulamak. 2. belirtmek. 
predict f. 1. önceden söylemek: That economist predicted the present recession. O ekonomist şimdiki durgunluğun olacağını önceden söylemişti. 2. -e dair/hakkında kehanette bulunmak: The fortune-teller predicted that she would marry young. Falcı genç yaşta evleneceğine dair kehanette bulundu. 
predilection i. yeğleme, tercih.
predispose f. to 1. -e önceden hazırlamak. 2. -e yatkınlaştırmak. 
predisposition i. to/towards -e meyil/eğilim/yatkınlık.
predominance i. 1. hâkim olma, ağır basma. 2. çoğunluk.
predominant s. 1. hâkim olan, ağır basan: the predominant color hâkim olan renk. 2. çoğunlukta olan. 3. en nüfuzlu: the predominant group in the meeting toplantıdaki en nüfuzlu grup. 4. en etkili.
predominantly z. genelde, çoğu: The representatives were predominantly European. Temsilcilerin çoğu Avrupalıydı. 
predominate f. 1. (sayı/nüfuz/kuvvet/etki/derece açısından) üstün olmak. 2. hâkim olmak. 3. çoğunlukta olmak. 4. galip gelmek.
preeminence i. üstünlük.
preeminent s. en önde gelen, rakipsiz, üstün.
preempt f. 1. önceden ayırmak. 2. herkesten önce ele geçirmek.
preemption i. herkesten önce satın alma hakkı, önalım hakkı; önalım.
preemptive s. önceden satın alma hakkı olan. 
preemptive strike  karşı tarafın muhtemel saldırısına karşı önceden yapılan saldırı.
preen f. 1. (kuş) gagasıyla (tüylerini) düzeltmek; gagasıyla tüylerini düzeltmek. 2. (kedi, köpek v.b.) (tüylerini) yalamak; tüylerini yalamak. 3. saçını başını özenle düzeltmek. 
preen o.s. saçını başını özenle düzeltmek.
preexist f. önceden var olmak.
pref kıs. preface, prefix.
prefab i., k. dili prefabrik yapı.
prefabricate f. parçalarını önceden hazırlamak.
prefabricated s. prefabrik, prefabrike.
prefabrication i. prefabrikasyon.
preface i. önsöz. f. 1. önsöz ile başlamak. 2. önsözünü yazmak.  3. -e ile başlamak.
prefatory s. önsöz niteliğindeki.
prefer f. (--red, --ring) 1. yeğlemek, tercih etmek. 2. huk. sunmak, arzetmek. 
preferable s. tercih edilir, daha iyi.
preferably z. tercihen.
preference i. 1. yeğleme, tercih. 2. tercih edilen şey. 
preferential s. tercihli; ayrıcalıklı.
preferred stock  tic. tercihli hisse senedi.
prefix f. (sözcük başına) önek koymak. i. (pri´fîks) önek.
pregnancy i. hamilelik, gebelik.
pregnant s. 1. hamile, gebe. 2. with ile dolu. 3. anlamlı.
preheat f. önceden ısıtmak.
prehistoric s. tarihöncesi, tarihten önceki, prehistorik.
prehistory i. tarihöncesi, prehistorya.
prejudge f. peşin hüküm vermek, peşin yargıda bulunmak.
prejudice i. 1. önyargı. 2. kayırma, taraf tutma, tarafgirlik. 3. zarar, ziyan. f. 1. haksız hüküm verdirmek. 2. zarara uğratmak. 
prejudice s.o. against  birini -in aleyhine çevirmek, birine -e karşı olumsuz fikirler aşılamak. 
prejudice s.o. in favor of  birini -in lehine çevirmek, birine -in lehine olumlu fikirler aşılamak. 
prejudice s.o.´s chances birinin şansını azaltmak.
prejudicial s. 
preliminary s. hazırlayıcı, hazırlık, ilk, ön. i. 1. eleme maçı. 2. ön sınav, yeterlik sınavı. 3. çoğ. ön hazırlıklar.
prelude i. 1. başlangıç, giriş. 2. müz. prelüd.
premature s. 1. zamanından önce olan/gelişen, erken. 2. mevsimsiz, zamansız. 3. erken doğmuş, prematüre (bebek).
prematurely z. zamanından önce, mevsimsiz olarak, erken.
premeditate f. önceden tasarlamak.
premeditated s. önceden tasarlanmış.
premier s. 1. birinci, ilk. 2. baş, asıl. i. başbakan.
premiere i. gala.
premiership i. başbakanlık.
premise i., man. öncül; terim. 
premises i. (bir kuruma/kişiye ait) bina/arazi.
premiss i., man., bak. premise.
premium i. 1. prim. 2. ödül. 3. ikramiye. 4. sigorta primi. 5. tic. acyo, prim. 
premonition i. 1. önsezi. 2. uyarma.
prenatal s. doğum öncesi.
preoccupation i. with zihni ... ile meşgul olma.
preoccupy f. zihnini meşgul etmek. be preoccupied with zihni ... ile meşgul olmak.
prep s., k. dili hazırlayıcı, hazırlık. i., İng. ev ödevi. 
prep kıs. preparatory, preposition.
prep school  1. kolej, özel ortaokul ve lise. 2. İng. koleje hazırlayan özel okul.
prepaid f., bak. prepay.
preparation i. 1. hazırlama. 2. hazırlık. 3. preparat, hazır ilaç.
preparative s. hazırlayıcı, hazırlık. i. hazırlayıcı şey.
preparatory s. hazırlayıcı, hazırlık. z. to -den önce: preparatory to leaving the country ülkeden çıkmadan önce. preparatory to sending it gönderilmesi için hazırlık olarak. 
preparatory school  kolej, özel ortaokul ve lise.
prepare f. 1. hazırlamak; hazırlanmak. 2. düzenlemek. 3. donatmak. 4. yapmak.
prepare for the worst  en kötü ihtimale karşı hazırlanmak.
prepared s. hazır, önceden hazırlanmış. 
preparedness i. hazırlık, hazır olma.
prepay f. (pre.paid) parasını önceden vermek, peşin ödemek.
prepayment i. peşin ödeme.
preponderance i. 1. çoğunluk, üstünlük. 2. ağır basma; hâkim olma.
preponderant s. ağır basan, üstün gelen; hâkim olan.
preponderate f. 1. ağır basmak, üstün gelmek, baskın çıkmak. 2. hâkim olmak. 
preposition i. edat, ilgeç.
prepositional phrase  edat ve isimden oluşan söz öbeği.
prepossess f. 1. olumlu bir şekilde etkilemek. 2. zihnini meşgul etmek. 
prepossessing s. alımlı, çekici.
preposterous s. akıl almaz, inanılmaz, saçma, abes.
preposterously z. mantıksızca.
prepuce i., anat. sünnet derisi.
prereligion i. dinöncesi.
prerequisite s. önceden gerekli olan. i. önkoşul, önşart.
prerogative i. 1. hak, yetki. 2. ayrıcalık, imtiyaz.
presage i. alamet, işaret. f. -e alamet olmak, -e işaret etmek.
presbyope i., tıb. presbit.
presbyopia i., tıb. presbitlik.
presbyopic s. presbit.
Presbyterian i., s. Presbiteryen.
preschool i. anaokulu. s. okulöncesi.
prescience i. ileri görüş.
prescient s. ileri görüşlü.
prescribe f. 1. (doktor) (ilaç) vermek/yazmak; (doktor) (bir tedavi yöntemi) tavsiye etmek. 2. (şartları/kuralları) belirtmek/tayin etmek.
prescription i. 1. tıb. reçete. 2. emir.
presence i. huzur, hazır bulunma, varlık, var olma: The test results do not indicate the presence of nitrogen. Test sonuçlarına göre nitrojen yok. 
presence of mind  aklı başında olma. 
presence of mind  soğukkanlılık. 
present 1 s. 1. şimdiki: the present worth of -in şimdiki değeri. 2. bulunan, hazır, mevcut: the animals present in this region bu bölgede bulunan hayvanlar. 3. dilb. şimdiki zamanı gösteren. i. 
present 2 i. hediye, armağan.
present 3 f. 1. sunmak, takdim etmek: present a petition dilekçe sunmak. 2. takdim etmek, tanıtmak: He presented me to the queen. Beni kraliçeye takdim etti. 3. göstermek, sergilemek, teşhir etmek. 4. bildirmek, sunmak. 
present a bold front  cesaret göstermek, yürekli gözükmek.
present arms ask. selam durmak. 
present company excepted  söz meclisten dışarı, hâşâ huzurdan/huzurunuzdan.
present itself (fırsat) olmak/çıkmak/düşmek. 
present o.s.  bulunmak, hazır bulunmak, gelmek. 
present one´s compliments  saygılarını sunmak. 
present one´s compliments selam söylemek. 
present participle  durum ortacı, faaliyet ismi.
present s.o. with  birine -i sunmak/takdim etmek. 
present s.o. with a problem birini bir problemle karşı karşıya bırakmak.
presentable s. prezantabl. 
presentation i. 1. sunma, sunuş, takdim; sunulma, sunuluş. 2. takdim etme; takdim edilme. 3. gösterme; gösterilme. 4. temsil, oyun.
present-day s. bugünkü, zamanımıza ait, şimdiki, günümüzün.
presentiment i. önsezi.
presently z. 1. birazdan, yakında. 2. k. dili şu ara, halihazırda. 3. k. dili şu an.
preservation i. 1. saklama; saklanma. 2. koruma, muhafaza; korunma.
preservative s. saklayan, koruyan, koruyucu. i. koruyucu madde.
preserve 1 i., bak. preserves. 
preserve 2 f. 1. korumak, muhafaza etmek. 2. saklamak. 3. sürdürmek. 4. reçelini yapmak. 5. konservesini yapmak.
preserves i., çoğ. reçel; şekerleme.
preside f. at/over -e başkanlık etmek.
presidency i. başkanlık.
president i. 1. başkan. 2. cumhurbaşkanı. 3. rektör.
presidential s. başkanlığa ait.
press 1 i. 1. basın, medya. 2. yayınevi. 3. basın mensupları. 4. matbaa, basımevi. 5. baskı/matbaa makinesi. 6. pres, cendere, mengene. 7. sıkıştırma. 8. kalabalık. 9. (elbise/çamaşır için) dolap/yüklük. 10. (giyside) ütü. 
press 2 f. 1. basmak: Press the button. Düğmeye bas. 2. sıkmak, suyunu çıkarmak; ezmek. 3. sıkıştırmak, sıkıştırarak itmek: The soldiers pressed the crowd into the small square. Askerler kalabalığı küçük meydana sıkıştırdı. 4. sıkıştırmak, baskı yapmak, zorlamak: 5. in upon -in sınırına dayanmak, -in sınırını zorlamak: The enemy pressed in upon the city. Düşman kentin sınırına dayandı. 6. ütülemek. 7. (cam, çelik, tuğla v.b.´ni) preslemek, preste sıkıştırmak, prese etmek. 
press 3 f. into -i (hizmete) zorlamak; -i zorla (askere) almak: The government pressed the villagers into military service. Hükümet köylüleri zorla askere aldı. 
press agent  basın sözcüsü. 
press association  basın kurumu. 
press conference  basın toplantısı. 
press corps gazeteciler. 
press for ... için baskı yapmak, -i ısrarla istemek: They are pressing for more time. Onlara daha çok zaman verilmesi için baskı yapıyorlar. 
press forward  hızla ilerlemek. 
press money into s.o.´s hand birinin eline para sıkıştırmak.
press on devam etmek. 
press one´s advantage avantajından mümkün mertebe yararlanmak.
press one´s luck şansına fazla güvenmek, şansını zorlamak: Don´t press your luck. Şansına güvenme./Şansını zorlama. 
press release  basın bildirisi. 
press s.o. for s.t. ısrarla birinden bir şey istemek, bir şey için birini sıkıştırmak. 
press s.o. into service birini seferber etmek, birini işe koşmak. 
press s.o. to birinin (bir şey yapması) için ısrar etmek, birine (bir şey yapması) için baskı yapmak: He is pressing me to accompany him to Ankara. Onunla birlikte Ankara´ya gitmem için beni sıkıştırıyor.
press s.o.´s hand birinin elini sıkmak.
press s.t. into service bir şeyi hizmete sokmak.
press s.t. on s.o.  birine bir şeyi ısrarla kabul ettirmeye çalışmak: He pressed the money on me. Parayı bana zorla kabul ettirdi. 
press s.t. upon s.o.  birine bir şeyi ısrarla vermeye çalışmak.
press the shutter  foto. deklanşöre basmak.
pressed s. prese, preste sıkıştırılmış: pressed steel prese çelik. 
pressing s. 1. acil, ivedi, ivedili. 2. ısrarlı; sıkboğaz eden.
pressure i. 1. basınç, tazyik: atmospheric pressure hava basıncı. high pressure yüksek basınç. low pressure alçak basınç. 2. (manevi) baskı: work under pressure baskı altında çalışmak. f. (birine) baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak. 
pressure cooker  düdüklü tencere. 
pressure gauge  basıölçer, manometre. 
pressure group baskı grubu. 
pressure loss basınç kaybı. 
pressurise f., İng., bak. pressurize.
pressurize f. 1. hav. (uçaktaki kabinin) havasını yeterli basınçta tutmak. 2. İng. (birine) baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak.
prestige i. prestij, saygınlık, itibar.
presto z., müz. presto.
prestressed s. öngerilmeli: prestressed concrete öngerilmeli beton.
presumably z. herhalde, zannedersem.
presume f. 1. sanmak, zannetmek, tahmin etmek: I am presuming that it will cost around fifty million liras. Yaklaşık elli milyon liraya mal olacağını tahmin ediyorum. 2. (haddi olmayan bir şeyi) yapmak, (-e) kalkmak, (-e) yeltenmek: How can you presume to sit in judgment on her? Onu ne yüzle yargılayabilirsin? She presumed to correct her teacher. Öğretmeninin yanlışını düzeltmeye kalktı. 3. saymak, varsaymak, addetmek, farzetmek: They presume him guilty. Onu suçlu sayıyorlar. We should presume his innocence. Onun suçsuz olduğunu varsaymalıyız.
presumption i. 1. cüret, küstahlık. 2. zan, sanı, tahmin. 3. farz, varsayım.
presumptive s. 1. olası, muhtemel. 2. varsayımsal.
presumptuous s. cüretli, küstah, haddini bilmez.
presuppose f. 1. (bir şey) mantıken (başka bir şeyi) gerektirmek, -in var oluşuna dayanmak: Prayer presupposes God. Dua için Allahın varlığı gerek. This course presupposes a knowledge of Latin. Bu ders için Latince bilmek gerek. 2. -in var olduğunu farzetmek, -i varsaymak.
presupposition i. 1. -in var olduğunu farzetme. 2. önceden farzedilen şey.
pretence i., İng., bak. pretense.
pretend f. 1. rolüne girmek, olmak: You pretend to be the cat and I´ll be the mouse. Sen kedi ol, ben de fare olayım. 2. -miş gibi davranmak, -mezlikten gelmek; yalandan yapmak, ... numarası yapmak: He is pretending that he doesn´t know. Bilmiyormuş gibi davranıyor. He´s pretending to be sick. Hasta numarası yapıyor. 
pretend to  ... iddiasında olmak, -i iddia etmek, ... taslamak: I´m not pretending to be an expert. Uzmanlık iddiasında değilim. He´s pretending to be a scholar. Bilginlik taslıyor. 
pretend to the throne  tahtta hak iddia etmek.
pretense i. 1. rolüne girme. 2. oyun, numara, yalan: make a pretense of illness hasta numarası yapmak. 3. bahane: on the slightest pretense en ufak bahane ile. 4. to ... iddiası.
pretension i. 1. (bir şeyde) iddia. 2. hak iddiası. 3. gösteriş, kurum. 
pretentious s. 1. kendisinde aslında olmayan bir şeyin var olduğunu iddia eden; kendisinde aslında olmayan bir şeyin var olduğu izlenimini vermeye çalışan. 2. iddialı, gösterişli. 3. gösterişçi, kurumlu.
pretentiously z. gösterişle.
pretentiousness i. gösterişçilik.
pretext i. bahane. 
pretty s. 1. sevimli, güzel, hoş. 2. iyi. z. oldukça, epeyce, hayli. 
pretty difficult  epey zor, hayli güç. 
pretty much k. dili hemen hemen. 
pretty much the same  hemen hemen aynı, yine öyle. 
pretty nearly/well k. dili hemen hemen. 
prevail f. 1. üstün/galip gelmek, galebe çalmak; over/against -i yenmek, -den baskın çıkmak. 2. (among/in) (-de) en çok ... bulunmak, en çok -e rastlanmak, yaygın olmak: That species prevails there today. Bugün orada en çok o türe rastlanmaktadır. 3. hüküm sürmek, hâkim olmak. 4. başarmak. 5. on/upon -i ikna etmek, -i razı etmek.
prevailing s. 1. galip gelen, üstün gelen. 2. hüküm süren, hâkim olan. 3. en rağbette olan, en geçerli, en çok tutulan. 
prevalence i. 1. hüküm sürme, hâkim olma. 2. yaygınlık.
prevalent s. 1. yaygın, çok rastlanan. 2. olagelen, hüküm süren, hâkim olan. 3. en çok tutulan.
prevaricate f. 1. kaçamak cevaplar vermek. 2. k. dili yalan söylemek.
prevarication i. 1. kaçamak cevaplar verme. 2. k. dili yalan; yalan söyleme.
prevent f. önlemek, engellemek, mâni olmak; -den alıkoymak.
preventable önlenebilir, önüne geçilebilir.
prevention i. önleme, engelleme.
preventive s. önleyici, engelleyici. i. 1. önleyici şey. 2. önlem, önleyici tedbir. 
preventive measures  önleyici tedbirler. 
preventive medicine  koruyucu hekimlik.
preventorium çoğ. --s (privıntor´iyımz)/pre.ven.to.ri.a (privıntor´iyı) i. prevantoryum.
preview i. 1. sin. ilk oynatım. 2. sin. fragman. 3. of (muhtemel bir şeyin) habercisi.
previous s. 1. önceki, evvelki: the previous day evvelki gün. 2. eski, sabık: a previous husband of hers eski kocalarından biri. 
previous knowledge of  ... hakkında önbilgi. 
previous to  -den önce.
previously z. önceden, evvelce.
prewar s. savaş öncesi: prewar politics savaş öncesi politika.
prey i. av. f. on 1. -i avlayıp yemek. 2. (bir kaygı, üzüntü v.b.) -in içini kemirmek, -i rahat bırakmamak. 3. (bir yeri/insanları) haraca kesmek. 4. -i avlayıp/ağına düşürüp soymak. 
prey on s.o.´s mind (bir kaygı, üzüntü v.b.) -in içini kemirmek, -i rahat bırakmamak.
prezzie i., İng., k. dili hediye.
prezzy i., İng., k. dili, bak. prezzie.
price i. 1. fiyat, eder, paha. 2. karşılık, bedel. f. 1. fiyat koymak, paha biçmek. 2. k. dili fiyatını sormak. 
price ceiling  fiyat tavanı. 
price cutting  fiyat kırma. 
price list  fiyat listesi, tarife. 
price o.s./s.t. out of the market  bir malın fiyatını fazla yüksek tutarak ona ait piyasayı kaybetmek: You´ve priced yourself out of the market in that line. O serinin fiyatlarını fazla yüksek tutmakla piyasayı kaybettin. 
price range  fiyat dağılımı. 
price tag  1. fiyat etiketi. 2. fiyat.
priceless s. 1. değer biçilmez. 2. k. dili çok komik, gülünç.
pricey s., İng., k. dili pahalı. 
prick i. 1. iğne v.b.´nin batmasından ileri gelen acı. 2. sivri bir şeyin açtığı delik. 3. argo penis, yarak. 4. k. dili pis herif. f. 1. sivri bir şeyi -e batırmak; sivri bir şey -e batmak. 2. (deriye batan diken v.b.) acıtmak/batmak. 3. (delik) açmak. 4. (vicdanı) (kendisini) rahatsız etmek. 
prick of conscience  vicdan azabı. 
prick s.t. on bir uzva (sivri bir şeyi) batırmak; (sivri bir şey) bir uzva batmak: I keep pricking my hand on these thorns. Bu dikenler hep elime batıyor.
prick up its ears  (hayvan) kulaklarını dikmek. 
prick up one´s ears kulak kabartmak. 
prick up one´s ears  kulak kabartmak. 
prickle i. 1. ufak diken. 2. ufak diken v.b.´nin batmasından ileri gelen acı. 3. iğnelenme; karıncalanma. 4. (kumaş/giysi) dalama. f. 1. (ufak diken v.b.) batmak. 2. iğnelenmek; karıncalanmak. 3. (kumaş/giysi) dalamak.
prickly s. 1. dikenli. 2. dalayan (kumaş/giysi). 3. huysuz, aksi. 4. zor, çapraşık (mesele). 
prickly heat isilik. 
prickly juniper bot. katranardıcı, Juniperus oxycedrus.
prickly pear  1. bot. frenkinciri, hintinciri, firavuninciri, Opuntia ficus-indica. 2. frenkinciri, hintinciri, firavuninciri (meyve). prickly-pear cactus bot., bak. prickly pear (1). 
pride i. 1. gurur, kıvanç, iftihar, övünç: He takes pride in his work. İşinden gurur duyuyor. 2. özsaygı, izzetinefis, onur, haysiyet, şeref, gurur. 3. gurur, kibir: His pride prevents him from admitting his mistake. Kibri, yanlışını kabul etmesine engel oluyor. f. (kuş) tüylerini kabartmak. 
pride o.s. on s.t. bir şey ile övünmek, bir şeyden kıvanç duymak. 
pride of place  en yüksek mevki. 
priest i. papaz.
prig i. ahlaken kendini üstün gören kuralcı kişi, herkese ahlak hocalığı yapan kimse.
prim s. fazla resmi, biçimci, çok ciddi; çok dikkatli ve ağırbaşlı. 
prim and proper dikkatli ve kuralcı.
prima donna 1. primadonna. 2. k. dili hep ön planda olmak isteyen kişi.
primacy i. öncelik, üstünlük.
primarily z. 1. aslında, esasen: It´s primarily an exporting firm. O firmanın asıl işi ihracat. 2. en çok: They export primarily figs. En çok incir ihraç ediyorlar.
primary s. 1. ilk, birinci, birincil: primary stage of development gelişmenin ilk aşaması. 2. en önemli, başlıca; temel, ana, asıl: primary problem en önemli sorun. primary aim başlıca amaç. the primary elements of a just peace adil bir barışın temel öğeleri. 3. fiz., elek. primer. 
primary color ana renk.
primary colors  ana renkler. 
primary school  ilkokul.
primate i. 1. başpiskopos. 2. zool. primat.
prime 1 i. (birinin/bir şeyin) en güzel/parlak dönemi; (birinin) en verimli/başarılı dönemi; (birinin) formunun zirvesinde olduğu dönem. 
prime 2 s. 1. önemli; başlıca: This has become a prime concern. Önemli bir mesele oldu bu. That´s the prime reason why she´s come. Onun gelmesinin başlıca nedeni o. 2. en iyi, birinci kalite: prime beef en iyi sığır eti. 
prime 3 f. 1. hazırlamak. 2. (topa/tüfeğe) ağızotu koymak. 3. astar vurmak/sürmek, astarlamak. 4. (birine) nasıl cevap vermesi gerektiğini önceden söylemek; (tanığa) ne söyleyeceğini öğretmek. 
prime a pump (çalıştırmadan önce) pompanın içine su akıtmak. 
prime cost  üretim maliyeti. 
prime meridian  başlangıç meridyeni. 
prime minister  başbakan. 
prime number  asal sayı. 
prime s.o. about birini (bir konuda) aydınlatmak, birine (bir şey) hakkında bilgi vermek. 
prime the pump (devlet) çeşitli yatırımlarla ekonomiyi canlandırmaya çalışmak.
prime time televizyonun en çok izlendiği saatler. 
primer 1 i. 1. astar; astar boya. 2. ağızotu.
primer 2 i. okuma kitabı.
primeval s. tarihöncesi çağlara ait.
primitive s. ilkel, primitif.
primitively z. ilkelce.
primitiveness i. ilkellik.
primitivism i. ilkelcilik, primitivizm.
primitivist i. ilkelci, primitivist.
primordial s. başlangıçta var olan.
primrose i., bot. çuhaçiçeği, Primula.
primula i., bot., bak. primrose.
prince i. prens. 
princely s. 1. prense yakışır. 2. cömert, asil. 3. şahane.
princess i. prenses.
principal s. baş, ana, başlıca, en önemli, belli başlı. i. 1. müdür, okul müdürü. 2. huk. müvekkil. 3. tic. sermaye, anamal, anapara.
principality i. prenslik.
principally z. 1. en çok, çoğunlukla. 2. aslında, esasen.
principle i. prensip, ilke. 
principled s. prensip sahibi.
Prinkipo i., tar. (Kızıl Adalardan) Büyükada.
print i. 1. bası, tabı. 2. basma, matbua. 3. matbaa harfleri. 4. iz: footprint ayak izi. 5. foto. fotoğraf, negatiften yapılmış resim. 6. gravür/taşbaskı (resim). 7. emprime; basma, basma kumaş. 8. basma kalıbı. f. 1. basmak, tabetmek. 2. yayımlamak. 3. foto. negatiften (fotoğraf) basmak/tabetmek. 4. matbaa harfleriyle yazmak. 
print s.t. out bilg. 1. bir şeyi printere yazdırmak/printerde basmak. 2. (printer) bir şeyi yazmak/basmak. 
printed s. basılı, matbu.
printed matter  basma, matbua. 
printed matter  matbua, basma.
printer i. 1. basımcı, matbaacı. 2. bilg. yazıcı, printer.
printer´s ink  baskı mürekkebi.
printing i. 1. basma, tab, tabetme. 2. baskı. 3. baskı sayısı. 4. matbaa harfleriyle yazma. 
printing press matbaa makinesi, baskı makinesi.
print-out i., bilg. yazılı çıkış/çıktı.
prior s. 1. önceden planlanmış. 2. önceki, evvelki, sabık. 
prior to #AD?
prioritise f., İng., bak. prioritize. 
prioritize f. -e öncelik tanımak.
priority i. öncelik. 
prism i. prizma.
prison i. hapishane, cezaevi. 
prison breaker  hapishane kaçağı. 
prisoner i. 1. tutuklu, mahkûm, mahpus: political prisoner siyasi tutuklu. 2. tutsak, esir.
prisoner of war  savaş esiri.
prissy s., k. dili müşkülpesent ve burnu havada.
pristine s. bozulmamış, saf.
privacy i. 1. mahremiyet: The English value their privacy. İngilizler mahremiyetlerine çok önem verir. 2. gizlilik. 
private s. 1. özel, hususi, kişisel: private car özel araba. private life özel yaşam. private ownership özel iyelik. private property özel mülk. private school özel okul. 2. gizli: a private telephone conversation gizli telefon konuşması. i. ask. er, asker. 
private detective  özel dedektif.
private enterprise ekon. özel teşebbüs. 
private eye  k. dili özel dedektif. 
private parts edep/ut yerleri.
private school  özel okul. 
private secretary  özel sekreter.
private sector özel sektör. 
private soldier er, asker. 
privates i., çoğ., k. dili edep/ut yerleri.
privation i. yoksunluk, sıkıntı.
privatise f., İng., bak. privatize.
privatization i. özelleştirme.
privatize f. özelleştirmek.
privilege i. ayrıcalık, imtiyaz.
privileged s. ayrıcalıklı, imtiyazlı.
privy i. 1. (su tesisatı olmayan kulübe içindeki) ayakyolu, apteshane. 2. tuvalet. s. 
privy council  özel meclis. 
prize 1 i. 1. ödül, mükâfat. 2. çok istenilen şey. 3. ikramiye. f. 1. -e çok değer vermek. 2. paha biçmek. s. 1. ödül olarak verilen. 2. ödül kazanan. 3. tam: a prize idiot/fool tam bir enayi. 
prize 2 f. manivela ile kaldırmak/açmak, kanırtmak. i. ganimet. 
prize possession  en değerli şey, en gözde şey: That old typewriter is his prize possession. O eski daktilo onun en sevdiği eşyası.
prize s.t. open bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) açmak.
prize s.t. up bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) kanırtmak. 
pro i. (bir meseleye ait) olumlu/yararlı bir yan: Every issue has its pros and its cons. Her meselenin olumlu ve olumsuz yanları vardır. z. lehte. s. lehine olan.
pro i., s., k. dili profesyonel.
pro- önek ... taraftarı, ... yanlısı, -in tarafını tutan: He´s pro-French. 1. O, Fransızların tarafını tutuyor. 2. O, Fransızcadan yanadır.
pro and con  lehte ve aleyhte. 
pro forma s. 
pro forma invoice  proforma fatura.
pro forma invoice  tic. proforma fatura.
prob kıs. probable, probably, problem.
probability i. ihtimal, olasılık. 
probable s. muhtemel, olası, olasılı. 
probably z. herhalde, büyük bir ihtimalle/olasılıkla.
probation i. 1. şartlı tahliye, meşruten tahliye. 2. deneme süresi. 
probation officer  şartlı tahliye edilmiş kimseyle ilgilenen memur. 
probationer i. şartlı tahliye edilmiş kimse.
probe f. 1. (birine) soru sorarak sondaj yapmak. 2. (sonda v.b. ile) yoklamak; sondalamak, sondaj yapmak. 3. irdelemek; incelemek, araştırmak. i. 1. irdeleme; inceleme, araştırma. 2. tıb. sonda, mil. 3. insansız uzay roketi.
probity i. doğruluk, dürüstlük.
problem i. 1. sorun, mesele, problem. 2. mat. problem. s. problemli, problem: problem child problem çocuk.
problematic s. 1. şüpheli, tartışmaya açık, tartışmalı, problematik. 2. şüpheli: I think that´s quite problematic. Bence orası hiç belli olmaz. 3. zor, güç, bayağı sorun yaratan.
problematical s., bak. problematic.
procedure i. 1. yol, yöntem, metot, prosedür. 2. işlem: There are a number of steps to be followed in this procedure. Bu işlemde izlenecek birkaç basamak var.
proceed f. 1. to -e geçmek; -e gitmek; ilerlemek. 2. with -e devam etmek. 3. to -e başlamak: When I asked them to lower their voices they proceeded to speak even more loudly. Seslerini kısmalarını istediğim zaman daha da yüksek sesle konuşmaya başladılar. 4. from -den kaynaklanmak; -den ileri gelmek.
proceedings i., çoğ. 1. olan bitenler, olup bitenler. 2. tutanak, zabıt. 3. (resmi/hukuki) işlemler. 
proceeds i., çoğ. gelir, hâsılat, kazanç.
process i. 1. yöntem, metot, yol: a production process bir üretim yöntemi. 2. süreç, proses: growth process büyüme süreci. 3. işlem; tretman: the steps in the production process üretim işlemindeki aşamalar. f. işlemden/işlemlerden geçirmek. 
procession i. alay; dizi, sıra: funeral procession cenaze alayı.
proclaim f. 1. ilan etmek, duyurmak. 2. belli etmek, açığa vurmak.
proclamation i. 1. ilan, duyuru. 2. bildiri.
proclivity i. eğilim, meyil.
procrastinate f. 1. işleri daha sonraya bırakmak. 2. sürüncemede bırakmak, ağırdan almak, geciktirmek. 3. ertelemek.
procreate f. 1. üretmek; yaratmak. 2. üremek; -in çocuğu olmak. Perhaps this pair can procreate the species. Bu çift belki türü devam ettirebilir.
procure f. 1. elde etmek, edinmek, sağlamak. 2. (birine) seks için (birini) bulmak.
procurer i. pezevenk.
prod f. (--ded, --ding) 1. dürtmek. 2. teşvik etmek. i. 1. dürtme. 2. üvendire. 
prod s.o. into action birini harekete geçirmek.
prodigal s. 1. savurgan, müsrif. 2. çok bol. i. savurgan/müsrif kimse.
prodigious s. 1. çok büyük, kocaman. 2. şaşılacak, müthiş, fevkalade.
prodigy i. 1. dâhi, deha, harika: child prodigy dâhi çocuk, harika çocuk. musical prodigy müzik dehası. 2. harika, olağanüstü şey.
produce 1 f. 1.üretmek, yapmak. 2. (meyve/sebze) vermek. 3. hazırlamak, yapmak. 4. göstermek, ibraz etmek; çıkarıp göstermek, çıkarmak. 5. (oyunu) sahneye koymak.  6. (film) yapmak. 7. -e yol açmak; -i meydana getirmek, -e neden olmak. 8. (hayvan) doğurmak. 9. (faiz) getirmek.
produce 2 i. 1. ürün. 2. zerzevat, sebze ve meyve; tarım ürünleri.
producer i. 1. üretici. 2. sin. yapımcı, prodüktör. 
producer goods  tic. sermaye malları.
product i. 1. ürün. 2. sonuç, netice. 3. mat. çarpım.
production i. 1. üretim; imalat. 2. ürün. 3. eser, yapıt. 4. sin. yapım, prodüksiyon. 5. tiy. sahneye koyma. 
production line üretim/imalat hattı.
productive s. verimli, bereketli; üretken. 
productive capacity  üretim kapasitesi.
productivity i. verimlilik; üretkenlik; prodüktivite.
prof i., k. dili prof, profesör.
prof kıs. professor.
profane s. 1. Allaha karşı son derece saygısız olan. 2. dünyevi. 3. adi, bayağı. f. son derece saygısızca davranarak (bir yerin) kutsiyetini bozmak.
profanity i. 1. kutsal şeylere saygısızlık. 2. küfür, sövme, sövgü; ağız bozukluğu.
profess f. 1. itiraf etmek, açıkça söylemek; ilan etmek. 2. iddia etmek, ... iddiasında bulunmak, ileri sürmek. 3. (inancını) ikrar etmek, açıkça söylemek.
professed s. 1. itiraf edilmiş. 2. iddia edilen. 3. sözde.
profession i. 1. meslek; sanat; işkolu. 2. iddia, ileri sürme. 3. itiraf. 4. inancın açıklanması.
professional s. 1. mesleğe ait, mesleki. 2. profesyonel. i. profesyonel.
professionalism i. profesyonellik.
professor i. profesör.
proffer f. 1. (elle) sunmak, uzatmak. 2. teklif etmek, önermek. i. teklif, önerme.
proficiency i. ehliyet, beceri, ustalık, maharet.
proficient s. ehliyetli, becerikli, usta, maharetli.
profile i. 1. profil. 2. kısa biyografi, karakter portresi. 3. grafik, çizge. f. 1. -in profilini yapmak. 2. -in kısa biyografisini yazmak. 
profit i. 1. kâr, kazanç. 2. yarar, fayda. f. by/from -den yararlanmak/faydalanmak/istifade etmek. 
profit and loss account kâr ve zarar hesabı. 
profit motive  kâr güdüsü. 
profit sharing  kâr dağıtımı. 
profitable s. 1. kârlı, kazançlı; ekon. rantabl. 2. yararlı, faydalı.
profiteer f. vurgunculuk yapmak. i. vurguncu.
profitless s. 1. kârsız. 2. yararsız, faydasız.
profligate s. 1. savurgan, müsrif; hovarda. 2. sefih, ahlaksız.
profound s. 1. derin; büyük; yoğun: a profound impression büyük bir etki/derin bir iz. a profound mystery büyük bir sır. a profound remark büyük bir söz. a profound respect derin bir saygı. a profound silence derin bir sessizlik. I feel a profound sympathy for her. Onu çok iyi anlıyorum. 2. meselelerin özünü kavrayan; sorunların derinliğine inen.
profuse s. 1. bol, çok. 2. savurgan. 3. cömert. 
profusion i. çok büyük miktar, çokluk, bolluk.
progenitor i. cet, ata, dede.
progeny i. 1. soy; torunlar. 2. zool. yavrular.
prognosis çoğ. prog.no.ses (pragno´siz) i. 1. tıb. prognoz. 2. tahmin.
prognosticate f. 1. (gelecekte bir şey olacağı) tahmininde bulunmak. 2. (gelecek hakkında bir şeye) işaret etmek.
prognostication i. 1. (gelecekte bir şey olacağı) tahmininde bulunma. 2. (gelecek hakkında) işaret, belirti.
program 1 i. program, izlence. f. programlamak, programa bağlamak.
program 2 i., bilg. program. f. (--med/--ed) bilg. programlamak.
programer i., bilg. programcı.
programme i., f., İng., bak. program 1.
programmer i., İng., bilg., bak. programer.
progress i. 1. ilerleme, gelişme. 2. (fiilen) ilerleme, ileriye gitme, yol alma. 
progress f. 1. ilerlemek. 2. (hasta) iyiye doğru gitmek. 3. to -e doğru gitmek/ilerlemek; -e varmak.
progression i. 1. ilerleme. 2. mat. dizi: arithmetical progression aritmetik dizi. geometrical progression geometrik dizi.
progressive s. 1. gitgide artan. 2. ilerleyen, ilerleyici (hastalık). 3. tedrici. 4. ileri düşünceli, ilerici. i. ileri düşünceli kimse, ilerici. 
progressive assimilation   dilb. ilerleyici benzeşme. 
progressive paralysis  tıb. ilerleyici felç. 
progressive tax artan oranlı vergi.
prohibit f. yasak etmek, yasaklamak, menetmek. 
prohibit s.o. from 1. birini (bir şey yapmaktan) menetmek. 2. birinin (bir şey yapmasını) imkânsızlaştırmak/imkânsız kılmak.
prohibited s. yasak.
prohibition i. 1. yasak. 2. yasak emri. 3. içki yasağı.
prohibitionist i. içki yasağı taraftarı.
prohibitive s. 1. yasaklayıcı. 2. engelleyici. 3. fahiş, satın alınmasını imkânsız kılan yükseklikteki (fiyat).
prohibitively z. 
prohibitory s., bak. prohibitive.
project 1 f. 1. tahmin etmek, düşünmek, beklemek. 2. planlamak; tasarlamak. 3. fırlatmak, atmak. 4. from -den dışarı çıkmak, -den dışarı uzanmak. 5. (sesini) başkalarının duyabileceği kadar yükseltmek. 6. ruhb. (on/onto) (kendi olumsuz duygularını/düşüncelerini) (başkasına) yüklemek. 
project 2 i. 1. proje, iş; plan, tasarı. 2. sosyal konutlar, sosyal konutlardan oluşan site.
project s.t. onto  (projeksiyon makinesiyle) bir şeyi -e yansıtmak. 
projectile i. mermi, atılan cisim.
projection i. 1. tahmin. 2. foto., sin. projeksiyon, gösterim. 3. fırlatma, atma. 4. çıkıntı. 5. geom. izdüşüm, izdüşümü. 
projection booth  sin. makine dairesi.
projectional s., geom. izdüşümsel.
projectionist i., sin. makinist.
projector i. 1. projektör, projeksiyon makinesi, gösterici. 2. ışıldak, projektör.
proletarian i. proleter, emekçi. s. proleter, proletaryaya özgü, emekçi.
proletariat i. proletarya, emekçi sınıf.
prolific s. 1. doğurgan. 2. bereketli, verimli. 3. üretken.
prolificacy i. 1. doğurganlık. 2. bereketlilik, verimlilik. 3. üretkenlik.
prolix s. 1. uzun, ayrıntılı. 2. yorucu, sıkıcı.
prolog i. 1. prolog, öndeyiş. 2. to (başka bir olayın) habercisi/provası.
prologue i., İng., bak. prolog.
prolong f. uzatmak, devam ettirmek, sürdürmek.
prolongation i. uzatma, devam ettirme, sürdürme.
prom i. 1. öğrenci balosu. 2.  İng., k. dili (deniz kenarındaki) gezinti yeri, kordon. 3. İng., k. dili, bak. promenade concert.
promenade f. piyasa etmek; gezinmek. i. 1. piyasa; gezinti, gezinme. 2. gezi, gezinti yeri; İng. (deniz kenarındaki) gezinti yeri, kordon. 
promenade concert İng. dinleyicilerin müziği ayakta dinledikleri konser. 
promenade deck  gezinti güvertesi, üst güverte.
prominence i. 1. herkesçe tanınma, ün. 2. göze çarpan şey. 3. çıkıntı; uzantı. 
prominent s. 1. önde gelen (kimse); ünlü, önemli. 2. dikkati çeken, göze çarpan. 3. çıkıntılı, çıkık; profili çok belirgin olan: prominent lips etli dudaklar.
promiscuity i. rasgele cinsel ilişkide bulunma.
promiscuous s. rasgele cinsel ilişkide bulunan.
promise i. 1. söz, vaat. 2. umut verici şey. f. 1. söz vermek, vaat etmek, vadetmek: Promise me you´ll come! Geleceğine söz ver! You promised to do it. Onu yapmayı vadettin. 2. (belirli bir duruma) işaret etmek, -eceğe benzemek: She promises to be tall. Boylu olacağa benziyor. This weather promises rain. Yağmur yağacağa benziyor. This promises to be a good game. İyi bir maç olacağa benziyor. 
promise s.o. the moon birine olmayacak vaatlerde bulunmak. 
promise s.t. to s.o. bir şeyi birine vereceğini/bırakacağını söylemek. 
promising s. umut verici, geleceği parlak, gelecek için bir şeyler vadeden.
promissory s. 
promissory note  bono.
promontory i., coğr. burun.
promote f. 1. terfi ettirmek. 2. (to) daha üst (bir sınıfa/lige) geçirmek. 3. reklamını/tanıtımını yapmak. 4. desteklemek; geliştirmek,  ilerletmek. 5. -e katkıda bulunmak; teşvik etmek.
promoter i. 1. destekleyici, destekleyen kimse; teşvik eden kimse. 2. girişimci, kurucu. 3. reklamcı, tanıtımcı. 4. spor organizatör.
promotion i. 1. terfi. 2. (to) daha üst (bir sınıfa/lige) geçme/geçirme. 3. tic. promosyon, reklam, tanıtım.
prompt s. 1. işlerini zamanında/gecikmeden/hemen yapan; dakik. 2. zamanında/gecikmeden/hemen yapılan. 3. çabuk, acele. 4. hazır. i. sahnede oyuncuya hatırlatılan söz. f. 1. -e yol açmak, -e sebep olmak: What prompted that question? O sorunun ardında ne var? 2. to (birini) (bir şey yapmaya) sevketmek/itmek/yöneltmek, (birinin) (bir şey yapmasına) yol açmak: His curiosity prompted him to open the red box. Merakı onu kırmızı kutuyu açmaya itti. What prompted you to go there? Seni oraya gitmeye iten neydi? 3. (birine) unuttuğu bir şeyi hatırlatmak; (birine) unuttuğu sözleri sufle etmek.
prompter i., tiy. suflör.
promptly z. 1. zamanında, vaktinde; gecikmeden; hemen. 2. (zaman için) tam: It ended promptly at ten. Tam onda bitti.
promulgate f. 1. resmen ilan etmek, duyurmak. 2. huk. (yasayı) yürürlüğe koymak. 3. (inanç, düşünce v.b.´ni) yaymak.
pron kıs. pronoun, pronunciation.
prone s. 1. yüzükoyun yatmış. 2. eğilimli. 
prong i. 1. çatal dişi. 2. sivri uçlu alet. 3. sivri uç.
pronoun i., dilb. zamir, adıl. 
pronounce f. 1. telaffuz etmek, söylemek. 2. huk. (kararı) bildirmek.
pronounce absolution Hrist. (papaz) bir günahkârın Allah tarafından affedildiğini söylemek.
pronounced s. 1. belirgin. 2. kesin.
pronouncement  i. 1. resmi açıklama; resmi bildiri. 2. huk. (kararı) bildirme.
pronto z., k. dili hemen, derhal.
pronunciation i. telaffuz, söyleniş, söyleyiş.
proof i. 1. delil, kanıt, tanıt. 2. matb. prova. 3. foto. ayar. 4. alkol derecesi. 5. mat. sağlama; ispat, kanıtlanım. 
#AD? sonek geçirmez: soundproof sesgeçirmez. waterproof sugeçirmez.
proof positive  kesin bir delil; kesin deliller. 
proof sheet  matb. prova. 
proofread f. (proof.read) (pruf´red) provasını okumak.
proofreader i. düzeltmen.
prop 1 f. (--ped, --ping) (belirli bir vaziyette) tutmak. He propped up her leg with pillows. Bacağını alttan yastıklarla besledi. The houses were propped on stilts. Evler direklerin üzerine kurulmuştu. Prop the door open with that book. O kitabı dayayarak kapıyı açık tut. i. destek, dayak, payanda. 
prop 2 i., k. dili (sahne dekorunda kullanılan) eşya, aksesuar.
prop 3 i., k. dili uçak pervanesi.
prop s.t against  bir şeyi -e dayamak/yaslamak. 
prop up 1. (bir şeyi) düşmemesi için desteklemek/dayaklamak/payandalamak. 2. (bir kuruluşu, düzeni, hükümeti) desteklemek, arkalamak.
propaganda i. propaganda.
propagandise f., İng., bak. propagandize.
propagandist i. propagandacı. 
propagandize f. propaganda yapmak.
propagate f. 1. üretmek, çoğaltmak; üremek. 2. yaymak.
propane i., kim. propan.
propel f. (--led, --ling) 1. ileriye doğru sürmek. 2. itmek, sevketmek.
propeller i. pervane.
propensity i. (for/to) (-e) eğilim/meyil.
proper s. 1. uygun, münasip, yakışır: the proper time uygun zaman. 2. görgü kurallarına çok bağlı. 3. doğru, kurallara uygun. 4. İng., k. dili gerçek, hakiki; tam: He´s a proper fool! O tam bir dangalak! 
proper fraction  basit kesir. 
proper name  özel ad. 
proper noun  özel isim.
proper noun  dilb. özel ad/isim. 
properly z. 1. esaslı bir şekilde. 2. doğru dürüst; gerektiği gibi, layıkıyla; doğru/uygun bir şekilde; kurallara uygun bir şekilde 3. İng., k. dili adamakıllı, bayağı. 
properly speaking  aslında, gerçekte.
property i. 1. mal. 2. mülk, emlak; arazi. 3. (sahne dekorunda kullanılan) eşya, aksesuar. 4. özellik. 
property tax  emlak vergisi.
prophecy i. 1. kehanet. 2. tahmin.
prophesy f. 1. (bir olayın gerçekleşeceğini) önceden haber vermek. 2. kehanette bulunmak, gaipten haber vermek. 3. tahminde bulunmak.
prophet i. 1. peygamber, yalvaç, nebi. 2. kâhin. 
prophetess i. kadın peygamber.
prophetic s. 1. kehanetle ilgili; kehanet gibi. 2. gelecekten haber veren (söz/yazı). 3. kâhince. 4. isabetli (tahmin). 5. peygambere özgü.
prophylactic s., tıb. hastalıktan koruyan, koruyucu, profilaktik. i. 1. tıb. koruyucu ilaç. 2. prezervatif.
prophylaxis çoğ. pro.phy.lax.es (profıläk´siz) i., tıb. profilaksi.
propitiate f. 1. yatıştırmak. 2. gönlünü almak.
propitious s. 1. uğurlu, hayırlı. 2. uygun, elverişli.
propman çoğ. prop.men (prap´men) i., tiy. aksesuarcı.
proponent i. taraftar, destekçi.
proportion i. 1. oran, orantı, nispet: the proportion of births to population nüfusa göre doğum oranı. 2. miktar, kısım, kadar. 3. mat. orantı. 4. hisse, pay. 5. oran, uygunluk, tenasüp. 6. çoğ. boyutlar. f. oranlamak. 
proportional s. orantılı.
proportionate s. orantılı.
proposal i. 1. öneri, teklif. 2. evlenme teklifi.
propose f. 1. önermek, teklif etmek. 2. niyet etmek. 3. (to) (-e) evlenme teklifinde bulunmak. 
propose a toast  I´d like to propose a toast to Fatoş. Kadehlerimizi Fatoş´un şerefine kaldıralım./Fatoş´un şerefine içelim.
proposition i. 1. öneri, teklif. 2. k. dili iş; girişim. 3. man. önerme. 4. k. dili birlikte olma/sevişme teklifi. f., k. dili (birine) birlikte olma/sevişme teklifinde bulunmak. 
propound f. ileri sürmek, öne sürmek, ortaya atmak, önermek.
proprietary s. 1. birinin mülkü olan, özel. 2. mal sahibine ait. 3. sicilli, tescilli, patentli. 4. sahip çıkan, sahiplik taslayan.
proprietor i. 1. ticari bir kuruluşun sahibi: Who´s the proprietor of this store? Bu dükkânın sahibi kim? 2. arazi/mülk sahibi.
propriety i. 1. görgü kurallarına uyma. 2. görgü kuralları, adabımuaşeret. 3. uygunluk, münasebet. the proprieties görgü kuralları, adabımuaşeret.
propulsion i. 1. ileriye doğru sürme. 2. itici güç.
prorate f. belirli bir oranda bölüştürmek/paylaştırmak.
pros and cons  lehte ve aleyhte olanlar.
prosaic s. 1. sıkıcı, tekdüze, monoton; yavan. 2. hayal gücünden/şiirsellikten yoksun. 3. alelade.
prosaical s., bak. prosaic. 
proscribe f. 1. -i yasak etmek, -i yasaklamak. 2. medeni haklarını elinden almak.
prose i. 1. düzyazı, nesir. 2. İng. (öğrencinin egzersiz olarak yaptığı) tercüme. s. düzyazı şeklinde yazılmış.
prosecute f. 1. huk. ... aleyhine dava açmak, -i mahkemeye vermek. 2. -i sürdürmek, -e devam etmek. prosecuting attorney savcı.
prosecution i. 1. huk. savcılık, savcının temsil ettiği taraf. 2. huk. davacı taraf. 3. huk. dava, kovuşturma. 4. sürdürme; sürdürülme. 5. yerine getirme, uygulama.
prosecutor i., huk. 1. savcı. 2. davacı. 
proselyte i. dinini değiştiren kimse. f. başkasını kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak; (başkasını) kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak.
proselytise f., İng., bak. proselytize.
proselytism i. başkalarını kendi dinine çevirme/çevirmeye çalışma.
proselytize f. başkasını kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak; (başkasını) kendi dinine çevirmek/çevirmeye çalışmak.
prosody i. prosodi, ölçübilim.
prospect i. 1. ihtimal, olasılık: The prospect of his finding a job is poor. İş bulma ihtimali az. 2. çoğ. başarı şansı: Her prospects are excellent. Onun geleceği parlak. 3. muhtemel müşteri/aday. 4. geniş manzara. f. for (maden) aramak.
prospective s. 1. beklenen, umulan. 2. muhtemel, olası.
prospector i. maden arayıcısı.
prospectus i. prospektüs, tanıtmalık.
prosper f. 1. -in işleri iyi/rast gitmek; -in geliri artmak; -in refah düzeyi yükselmek; zenginleşmek. 2. gelişmek.
prosperity i. 1. refah, gönenç. 2. başarı.
prosperous s. 1. müreffeh, gönençli; zengin. 2. başarılı.
prostate i. prostat. 
prostate gland  prostat.
prosthesis çoğ. pros.the.ses (prasthi´siz) i. protez.
prostitute i. fahişe, orospu. f. (yeteneğini v.b.´ni) kendine layık olmayan bir işte kullanmak. 
prostitute o.s. kendine layık olmayan bir işte çalışmak. 
prostitution i. 1. fahişelik. 2. (yeteneğini v.b.´ni) kendine layık olmayan bir işte kullanma.
prostrate s. 1. yüzükoyun yatan; yüzükoyun kapanmış. 2. halsiz, bitkin, güçsüz. f. 1. (birini) yere sermek, yere yıkmak. 2. halsiz bırakmak, güçsüz düşürmek. 
prostrate o.s.  secde etmek. 
prostrate o.s. before  -in ayağına kapanmak.
prostration i. 1. yere kapanma, secde. 2. bitkinlik.
prosy s. 1. düzyazı türünden; düzyazı gibi. 2. can sıkıcı, ağır; sıradan, yavan.
prot- önek birinci, ilk, baş.
protagonist i. 1. edeb., tiy. başkişi, başkahraman. 2. öncü, önder. 3. taraftar, destekçi.
protasis çoğ. prot.a.ses (prat´ısiz) i., dilb. koşullu yantümce.
protect f. korumak, muhafaza etmek.
protecting s. koruyan.
protection i. koruma, muhafaza.
protectionism i. yerli sanayii koruma politikası.
protective s. koruyucu.
protector i. koruyucu.
protectorate i. güçlü bir devletin koruma ve denetimi altında olan devlet.
protégé i. haminin yardım ettiği kimse.
protégée i., dişil, bak. protégé.
protein i. protein.
protest f. 1. protesto etmek, karşı çıkmak; itiraz etmek. 2. iddia etmek. i. (pro´test) protesto, karşı çıkma; itiraz. 
Protestant i., s. Protestan.
protestant i. itiraz eden kimse. s. itiraz eden.
Protestantism i. Protestanlık.
protestation i. 1. protesto etme; itiraz. 2. iddia.
proto- önek, bak. prot-.
protocol i. 1. protokol. 2. tutanak.
proton i., kim., fiz. proton.
protoplasm i. protoplazma.
prototype i. prototip, ilkörnek.
protozoan i., zool. birgözeli hayvan, birgözeli. s., zool. birgözeli (hayvan).
protract f. 1. (süreyi) uzatmak. 2. anat., zool. dışarıya uzatmak.
protractor i. iletki, açıölçer.
protrude f. çıkıntı yapmak, dışarı çıkmış/uzanmış olmak; pırtlamak; dışarı çıkarmak.
protrusion i. 1. çıkıntı. 2. dışarı çıkmış/uzanmış olma.
protuberance i. şiş, çıkıntı, yumru, tümsek.
protuberant s. şiş, dışarı çıkmış/uzanmış/fırlamış, fırlak, yumru gibi, tümsek, çıkık.
proud s. 1. gururlu, mağrur. 2. kibirli: He´s too proud to apologize. O kadar kibirli ki özür bile dilemez. 
proudly z. gururla, iftiharla.
prove f. (--d, --d/--n) 1. ispatlamak, kanıtlamak, tanıtlamak. 2. denemek, sınamak. 3. sonunda ... çıkmak: The news proved false. Haber asılsız çıktı. This car has proved to be more reliable than I had expected. Bu araba umduğumdan daha sağlam çıktı. Events proved otherwise. Olaylar durumun öyle olmadığını gösterdi.
provenance i. kaynak, köken.
proverb i. atasözü.
proverbial s. 1. atasözü türünden; atasözü gibi; atasözünde geçen. 2. herkesçe bilinen, ünlü, meşhur.
provide f. 1. sağlamak, temin etmek, tedarik etmek; getirmek: Oğuz provided the drinks. Meşrubatı Oğuz getirdi. 2. -i şart koşmak. 
provide against  -e karşı hazırlıklı olmak. 
provide for 1. -i geçindirmek, -in geçimini sağlamak, -in rızkını temin etmek. 2. -i hesaba almak/katmak, -i düşünmek: She´s provided for that as well. Onu da hesaba kattı. The will provides for that. Vasiyetnamede var o. 
provide s.o. with birine -i sağlamak/getirmek. 
provided that  koşuluyla, şartıyla: I will lend you the money provided that you pay me back tomorrow. Yarın bana iade etmeniz şartıyla size parayı veririm.
Providence i. Allah, Tanrı.
providence i. 1. Tanrının inayeti, takdiri ilahi, ilahi takdir. 2. vaktinde gerekli tedbirleri almayı bilme, tedbirlilik.
provident s. vaktinde gerekli tedbirleri almayı bilen, tedbirli. 
providential s. 1. Allahın inayetiyle olan/meydana gelen. 2. talihli.
providentialism i. kayracılık, providansiyalizm.
providentialist i. kayracı, providansiyalist.
providentially z. 1. Allahın inayetiyle. 2. şans eseri.
provider i. 1. sağlayan kimse. 2. aile geçindiren kimse. 
province i. 1. il, vilayet; eyalet. 2. bilgi/yetki alanı. 
provincial s. 1. illere/ile ait, vilayete ait. 2. taşralı. 3. görgüsüz.
provincialism i. taşraya özgü âdet veya deyiş özelliği.
provision i. 1. for/against için/-e karşı tedbir. 2. koşul, şart. 3. sağlama, temin, tedarik. f. yiyecek veya gerekli şeyleri sağlamak.
provisional s. geçici, muvakkat; nihai olmayan.
provisions i., çoğ. erzak; azık.
proviso i. (çoğ. --s/--es) huk. (sözleşmeye konulan) kayıt, koşul, şart.
provocation i. 1. kışkırtma, tahrik, dürtme. 2. provokasyon, kışkırtma. 3. kız-dırma, sinirlendirme.
provocative s. 1. kışkırtıcı, tahrik edici. 2. kızdırıcı, sinirlendirici. 3. tahrik edici, seksi.
provoke f. 1. kışkırtmak, tahrik etmek, dürtmek. 2. kızdırmak, sinirlendirmek. 3. -e yol açmak, -e neden olmak. 
provost i. 1. resmi amir. 2. dekan. 3. (İskoçya´da) belediye başkanı. 
provost guard  askeri polis karakolu. 
provost marshal  inzibat amiri, adli subay.
prow i., den. pruva, baş.
prowess i. 1. yiğitlik, cesaret. 2. hüner; maharet.
prowl f. 1. sinsi sinsi dolaşmak. 2. etrafı kolaçan etmek. i. 1. sinsi sinsi dolaşma. 2. etrafı kolaçan etme. 
prowl car  k. dili polis arabası.
proximity i. yakınlık.
proxy i. 1. vekil. 2. vekillik, vekâlet. 3. vekâletname.
prude i. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı kimse.
prudence i. 1. tedbirlilik, sağgörü. 2. tutumluluk.
prudent s. 1. tedbirli, sağgörülü. 2.  tutumlu, hesabını bilir.
prudery i. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı olma.
prudish s. (cinsel konularda) dar görüşlü ve aşırı ahlakçı.
prune 1 i. kurutulmuş/kuru erik.
prune 2 f. 1. budamak. 2. fazla kısımları atmak; kısaltmak; azaltmak.
pruning i. budama. 
pruning knife  budama bıçağı. 
pruning shears  bahçıvan makası, bahçe makası.
prurient s. 1. sekse dayanan. 2. aklı fikri sekste olan, şehvet düşkünü. 3. istekli, arzulu.
pruritic s. kaşıntılı.
pruritus i., tıb. kaşıntı.
Prussia i., tar. Prusya.
Prussian i., tar. Prusyalı. s., tar. 1. Prusya, Prusya´ya özgü. 2. Prusyalı.
pry 1 f. into -in gizlisini saklısını araştırmak. 
pry 2 i. manivela, kaldıraç. f. 
pry into s.o.´s affairs  birinin işlerine burnunu sokmak.
pry s.t. open bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) açmak. 
pry s.t. up bir şeyi (manivela görevini gören bir şeyle) kanırtmak.
PS kıs. postscript.
psalm i. 1. mezmur. 2. ilahi. 
pseud- önek, bak. pseudo-.
pseudo s. sahte, yalancı, kalp.
pseudo- önek sahte, yalancı.
pseudonym i. takma ad.
psoriasis çoğ. pso.ri.a.ses (sıray´ısiz) i., tıb. sedef hastalığı.
psych f. 
psych kıs. psychological, psychologist, psychology.
psych- önek, bak. psycho-.
psych s.o. up (for) birini (-e) psikolojikman hazırlamak.
psychasthenia i., ruhb. psikasteni.
psyche i., ruhb. ruh.
psychiatrist i. psikiyatr, psikiyatri uzmanı.
psychiatry i. psikiyatri.
psychic s. ruhsal, psişik.
psychical s., bak. psychic.
psycho s., i., k. dili ruh hastası.
psycho- önek 1. akıl. 2. ruh.
psychoanalyse f., İng., bak. psychoanalyze.
psychoanalysis i. psikanaliz.
psychoanalyst i. psikanalist.
psychoanalyze f. psikanaliz yapmak.
psychologic s., bak. psychological.
psychological s. ruhbilimsel, psikolojik.
psychologically z. psikolojik bakımdan, psikolojikman.
psychologist i. psikolog, ruhbilimci.
psychology i. psikoloji, ruhbilim.
psychopath i. ruh hastası, psikopat.
psychopathologic s., bak. psychopathological. 
psychopathological s. psikopatolojik.
psychopathology i. psikopatoloji.
psychopathy i. psikopati.
psychosis çoğ. psy.cho.ses (sayko´siz) i. akıl hastalığı, psikoz.
psychosomatic s. psikosomatik.
psychotherapist i. psikoterapist.
psychotherapy i. psikoterapi.
psychotic s. 1. psikozdan ileri gelen. 2. psikoza dönüşmüş. 3. psikoza girmiş.
pt kıs. part, past tense, payment, pint, point, port.
PTA kıs. Parent-Teacher Association.
ptosis çoğ. pto.ses (to´siz) i., tıb. kıpıklık.
pub i., İng., k. dili bar, pub.
pub kıs. public, publication, publisher.
puberty i. ergenlik çağı, buluğ çağı.
pubic s. kasığa ait.
public s. 1. umumi, halka ait. 2. halka/herkese açık. 3. açık, aleni. i. 1. halk, ahali, kamu, umum. 2. seyirciler. public-address system (havaalanı, alışveriş merkezi v.b.´nde) hoparlör sistemi. 
public convenience İng. umumi tuvalet/hela. 
public debt  devlet borçları. 
public domain  1. kamu arazisi. 2. halkın malı. 
public enemy  halk düşmanı. 
public health  halk sağlığı. 
public holiday  resmi tatil günü. 
public house  1. İng. bar, pub. 2. han, otel. 
public law  kamu hukuku, amme hukuku. 
public library  halk kütüphanesi. 
public nuisance  kamu için zararlı olan davranış. 
public opinion  kamuoyu. 
public prosecutor  savcı.
public relations  halkla ilişkiler. 
public revenue  devlet geliri.
public revenues  devlet geliri. 
public school  1. devlet okulu. 2. İng. özel okul. 
public school  1. devlet okulu. 2. İng. özel okul. 
public sector  kamu kesimi/sektörü. 
public servant  devlet memuru. 
public servant  memur, devlet memuru. 
public service  kamu hizmeti. 
public service  kamu hizmeti. 
public utilities  (elektrik, su idaresi gibi) kamu hizmeti kuruluşları. 
public works  bayındırlık işleri. 
publication i. 1. yayımlama, yayım. 2. yayın.
publicise f., İng., bak. publicize.
publicity i. 1. umuma açık olma. 2. açıklık, alenilik. 3. şöhret. 4. tanıtım, reklam; ilan.
publicize f. 1. tanıtımını yapmak. 2. ilan etmek.
publicly z. alenen, açıkça, herkesin önünde.
public-spirited s. yardımsever.
publish f. 1. yayımlamak; yayımlatmak. 2. (kitap, dergi v.b.´ni) basmak/bastırmak. 3. ilan etmek, açıklamak.
publish the banns  bir çiftin belirli bir tarihte evleneceklerini ilan etmek, nikâh kâğıtlarını askıya çıkarmak.
publisher i. yayımcı.
publishing i. 1. yayımlama. 2. yayımcılık. 
publishing house yayınevi.
puce s., i. patlıcan rengi.
pucker f. 1. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. 2. (dudaklarını) büzmek; (dudakları) büzülmek.
pud i., İng., k. dili (yemeğin sonunda yenilen) tatlı.
pudding i. 1. muhallebi, puding. 2. İng. (yemeğin sonunda yenilen) tatlı.
puddle i. su birikintisi, gölcük.
pudgy s. 1. tombul. 2. kısa boylu ve tombul, tıknaz, bodur.
puerile s. çocukça, çocuksu.
Puerto Rican 1. Porto Riko, Porto Riko´ya özgü. 2. Porto Rikolu.
Puerto Rico Porto Riko.
puff i. 1. ani bir esinti. 2. sık aralıklarla çıkan duman/buhar kümelerinden biri: a puff of smoke bir duman kümesi. 3. nefes: He took a puff on his cigarette. Sigarasından bir nefes çekti. 4. beze, yumurta akıyla yapılan kurabiye. 5. pudra ponponu. 6. saç lülesi. 7. (bir tür) yorgan. f. 1. solumak, sık sık nefes almak; nefes nefese olmak. 2. soluk soluğa/nefes nefese (belirli bir yöne doğru) yürümek. 3. (at/on) -i tüttürmek, -i tüttürerek içmek. 4. from (duman v.b.) -den sık aralıklarla çıkmak. 5.  üflemek. 6. (lokomotif/vapur) dumanlar çıkararak (belirli bir yöne doğru) ilerlemek. 7. out (tüylerini/göğsünü) kabartmak. 8. out üfleyerek söndürmek. 9. up şişmek. 10. nefes nefese (bir şey) demek. 
puff s.o. up  k. dili 1. övgülerle birini şımartmak. 2. birini çok övmek. 
puffball i. 1. bot. kurtmantarı. 2. olgunlaşmış karahindiba tohumlarının çiçek sapından kopmadan önceki beyaz ve tüy gibi top hali.
puffin i., zool. kutupmartısı.
puffy s. şiş, şişmiş, şişkin.
pug i. buldoğa benzeyen ufak bir cins köpek.
pug nose  ucu kalkık basık burun.
pugilism i. boksörlük.
pugilist i. boksör.
pugnacious s. kavgacı, kavga etmeyi seven; kavga etmekten hiç çekinmeyen.
pugnaciously z. hırçınlıkla.
pugnaciousness i. kavgacılık. 
pugnacity i. kavgacılık.
puke f., k. dili kusmak; kusturmak. i., k. dili kusma.
pull f. 1. çekmek: Six dogs were pulling the sled. Kızağı altı köpek çekiyordu. Who pulled the trigger? Tetiği çeken kimdi? Don´t pull that rope! O ipi çekme! 2. k. dili becermek, başarmak. i. 1. çekiş, çekme. 2. tutamaç. 3. dayanıklılık. 4. k. dili torpil, arka, piston, iltimas, kayırma. 5. uğraşma, gayret. 
pull a boner büyük bir gaf yapmak, büyük bir pot kırmak.
pull a fast one k. dili oyun oynamak, katakulli yapmak; numara yapmak. 
pull a gun on -e silah çekmek. 
pull a long face  suratını asmak. 
pull a long face  surat asmak. 
pull a muscle adaleyi fazla çekerek incitmek. 
pull a tooth diş çekmek. 
pull an all-nighter bütün gece çalışmak.
pull at 1. -i çekmek/çekelemek. 2. (pipodan) nefes çekmek. 
pull at/tear at/tug at one´s heartstrings -i çok duygulandırmak; -in yüreğini cız ettirmek.
pull away  1. hareket etmek, yola çıkmak. 2. (bir yerden) uzaklaşmak: Pull away from the curb a little. Arabayı kaldırımdan azıcık uzaklaştır. 3. geri çekilmek. 
pull down  1. aşağıya/aşağı çekmek. 2. İng. (binayı) yıkmak. 
pull for s.o.  k. dili 1. birinin arkasında olmak, birinin iyiliğini istemek. 2. (yarışan) birini/bir grubu tutmak. 
pull in 1. (motorlu taşıt) (bir yere) gelmek/girmek; (sürücü) arabasını (bir yere) sürmek: Pull in over there. Arabayı oraya çek./Oraya gir. 2. (dizginleri, ipi v.b.´ni) çekmek. 3. k. dili (belirli bir miktarda parayı/maaşı) kazanmak. 4. k. dili (müşteri) çekmek. 
pull in one´s horns  k. dili 1. (çalımından vazgeçerek) hizaya gelmek. 2. kemerini sıkmak, tasarruf etmeye başlamak. 
pull o.s. away  kendini (bir yerden) (zor) ayırmak/koparmak. 
pull o.s. together  kendini toparlamak/toplamak, toparlanmak. 
pull off  1. çekip çıkarmak. 2. (giysiyi) çıkarmak; (ağacın kabuğunu) soymak. 3. çekip indirmek. 4. k. dili (yasaklanmış bir şeyi) (raftan) indirmek. 5. k. dili (bir şeyi) becermek/başarmak. 
pull on 1. -i çekmek/çekelemek. 2. (pipodan) nefes çekmek. 
pull one´s leg biriyle dalga geçmek, birini işletmek. 
pull one´s rank  üstünlüğünü kabul ettirmek. 
pull one´s weight  kendi işini başkasının/başkalarının sırtına yüklememek. 
pull out  1. çıkarmak; çekip çıkarmak. 2. (motorlu taşıt) (bir yere) çıkmak; (sürücü) arabasını (bir yere) sürmek: He suddenly pulled out in front of me. Aniden önüme çıktı. 3. hareket etmek, yola çıkmak. 4. of (bir işten) çıkmak, (bir işi) bırakmak. 
pull out all the stops k. dili (bir işte) hiçbir fedakârlıktan kaçınmamak/kaçmamak. 
pull out all the stops  k. dili elinden geleni yapmak. 
pull over (sürücü) arabayı yolun kenarına çekmek. 
pull rank  (birinin üzerinde) otoritesini kullanmak. 
pull rank on k. dili (birine) kendisinden üstün bir unvana/makama sahip olduğunu hatırlatmak. 
pull s.o. in 1. birini (bir yerin içine) çekmek: Don´t pull her in the water! Onu suya çekme! 2. k. dili (polis) sorgulamak üzere birini karakola götürmek. 
pull s.o. over 1. birini kendine doğru çekerek yere yıkmak/düşürmek. 2. (polis) (arabayı sürmekte olan) birini yolun kenarına çekmek.
pull s.o. through k. dili birini (zor/vahim bir durumdan) kurtarmak.
pull s.o. through  k. dili birini ağır bir hastalıktan sağ salim kurtarmak. 
pull s.o. up k. dili birini azarlamak. 
pull s.o./s.t. away birini/bir şeyi (bir yerden) çekerek uzaklaştırmak. 
pull s.o./s.t. through 1. k. dili birini/bir şeyi zor bir durumdan kurtarmak. 2. birini/bir şeyi (bir yerden) çekmek. 
pull s.o.´s leg  birine takılmak, birini işletmek, biriyle dalga geçmek. 
pull s.o.´s leg  biriyle dalga geçmek, birini işletmek. 
pull s.t. (on) k. dili (birine) oyun oynamak, katakulli yapmak.
pull s.t. apart 1. bir şeyi (çekerek) parçalara ayırmak. 2. bir şeyi (çekerek) aralamak. 
pull s.t. over 1. bir şeyi çekerek yaklaştırmak; bir şeyi yaklaştırmak: Pull that chair over here. O iskemleyi buraya çek. 2. bir şeyi kendine doğru çekerek devirmek. 
pull s.t. over one´s head (kazak/tişört gibi) bir giysiyi başından geçirmek.
pull s.t. to bir şeyi çekmek, bir şeyi çekerek kapamak: Pull the door to. Kapıyı çek. 
pull s.t. to pieces bir şeyi parçalara ayırmak. 
pull strings  k. dili (bir şeyi yapmak için) nüfuzunu/nüfuzlu tanıdıklarını kullanmak; nüfuzlu birine/birilerine işini yaptırmak. 
pull the door to  kapıyı kapamak/kapatmak.
pull the rug out from under s.o. k. dili birini desteklemekten vazgeçerek işini bozmak; birinin işini bozmak. 
pull the wool over s.o.´s eyes k. dili birini (yalan dolanla) kandırmak/oyuna getirmek. 
pull the wool over s.o.´s eyes  k. dili birini aldatmak, birine oyun oynamak.
pull through  k. dili 1. (ağır hasta olan biri) iyileşmek: Will he pull through? Bunu atlatacak mı? 2. (tehlikeyi atlatarak) düze/düzlüğe çıkmak. 
pull through  k. dili 1. (ağır bir hastalıktan) sağ salim kurtulmak. 2. (zor bir durumdan) kurtulmak. 
pull together  birlik içinde çalışmak/hareket etmek. 
pull two people apart  iki kişiyi (zorla) ayırmak. 
pull up  1. (bitkiyi) kökünden sökmek. 2. durmak. 
Pull up a chair and sit down! Bir iskemle çekip otur! 
pull up at (sürücü) arabasını (bir yerde) durdurmak: Pull up at that gas station over there. Arabayı şu benzin istasyonuna çekiver.
pull up stakes  (başka yere taşınmak üzere) pılıyı pırtıyı toplayıp gitmek. 
pull up stakes  k. dili (başka yere taşınmak üzere) pılıyı pırtıyı toplayıp gitmek. 
pull votes oy toplamak.
pulley i., mak. makara; kasnak.
pullover i. kazak, pulover, süveter.
pulmonary s. 1. akciğere ait; akciğeri etkileyen. 2. akciğeri olan.
pulp i. 1. (bazı etli meyvelerde) et, öz. 2. odun hamuru; kâğıt hamuru; selüloz. 3. ezilmiş meyveye benzeyen bir şey, posa. s. ucuz kâğıda basılmış sansasyonel (roman/dergi). f. hamur haline getirmek. 
pulpit i. (kilisede) vaiz kürsüsü, kürsü.
pulpy s. etli, özlü.
pulsate f. 1. (kalp) atmak, (yürek) çarpmak. 2. (kan) kalp atışlarıyla ahenkli bir şekilde (damarlarda) dolaşmak. 3. (motor, makine v.b.) uğuldamak. 4. (müzik) (belirgin bir ritimle) yüksek bir sesle çalmak/gümbürdemek. 5. with ile dolup taşmak, ile dopdolu olmak: Those mountains pulsate with beauty. O dağlar güzelliklerle dolup taşıyor.
pulse i. 1. nabız, nabız atışı. 2. genel eğilim. f. 1. (kan) kalp atışlarıyla ahenkli bir şekilde (damarlarda) dolaşmak. 2. (su) gürül gürül akmak. 3. with ile dolup taşmak, ile dopdolu olmak: It was a place that pulsed with life. Orası cıvıl cıvıl bir yerdi. 
pulverise f., İng., bak. pulverize.
pulverize f. (ezip) toz haline getirmek; (ezilip) toz haline gelmek.
puma i., zool. puma, yenidünyaaslanı.
pumice i. süngertaşı, ponza. f. süngertaşıyla temizlemek/parlatmak, ponzalamak.
pummel f. (--ed/--led, --ing/--ling) yumruklamak, dövmek.
pump i. 1. pompa. 2. tulumba. f. 1. pompalamak. 2. tulumbayla çekmek. 3. out (bir yerdeki) sıvıyı (pompayla) boşaltmak. 4. k. dili ağzını aramak. 
pump handle  pompa kolu. 
pump up  -i pompayla şişirmek.
pumping station  pompalama istasyonu. 
pumpkin i. balkabağı, helvacıkabağı, kestanekabağı. 
pumpkin pie balkabağı turtası, balkabaklı turta.
pun i. sözcük oyunu, cinas. f. (--ned, --ning) sözcük oyunu yapmak.
punch 1 i. zımba, delgi, matkap. f. zımbalamak; zımba ile (delik) açmak.
punch 2 f. yumruklamak, yumruk atmak. i. 1. yumruk, yumruklama. 2. kuvvet, etki. 
punch 3 i. punç. 
punch bowl  punç kâsesi.
punching bag  boks armuttop.
punctilious s. (ayrıntılar ve resmiyette) fazla titiz.
punctiliously z. titizlikle.
punctual s. dakik, vaktinde gelen.
punctuality i. dakiklik.
punctuate f. noktalamak, noktalama işaretleri koymak.
punctuation i., dilb. 1. noktalama. 2. noktalama işareti. 
punctuation mark  noktalama işareti.
puncture i. 1. (lastikte) patlak. 2. ufak delik. 3. delme. f. 1. delmek. 2. (lastik, balon v.b.´ni) patlatmak. 3. söndürmek, değersizliğini/anlamsızlığını ortaya koymak. 
pundit i. uzman.
pungent s. 1. sert, acı, keskin. 2. iğneleyici.
punish f. cezalandırmak.
punishable s. cezalandırılabilir.
punishment i. 1. ceza. 2. cezalandırma.
punitive s. cezalandırıcı, cezai.
Punjab i. the Pencap.
Punjabi i. 1. Pencaplı. 2. Pencapça. s. 1. Pencap, Pencap´a özgü. 2. Pencaplı. 3. Pencapça.
punk i., k. dili 1. çocuk, sübyan, kopil. 2. punkçu. s. punkçu.
puny s. 1. çelimsiz, sıska, cılız, zayıf. 2. önemsiz, ufak.
pup i. 1. köpek yavrusu, enik, encik. 2. kurt yavrusu. 3. fok yavrusu. f. (--ped, --ping) (köpek, kurt, fok v.b.) yavrulamak. 
pup tent  iki kişilik ufak çadır.
pupa çoğ. pu.pae (pyu´pi)/--s (pyu´pız) i., zool. pupa.
pupil 1 i. öğrenci.
pupil 2 i., anat. gözbebeği.
puppet i. kukla. 
puppet government  kukla hükümet. 
puppet show/play  kukla oyunu, kukla.
puppeteer i. kuklacı.
puppetry i. kuklacılık.
puppy i. köpek yavrusu.
purchase i. 1. satın alma, alım. 2. satın alınan şey. 3. sıkı tutma, kavrama. f. 1. satın almak. 2. ele geçirmek, kazanmak. 3. manivela ile kaldırmak/çekmek. purchasing power satın alma gücü.
purchaser i. müşteri, alıcı.
pure s. 1. saf, arı; som, has. 2. kötülükten uzak. 3. masum. 
pure and simple  sadece, yalnızca.
purebred s., i. safkan.
purée i. püre. f.  -i püre haline getirmek.
purely z. 1. sadece, yalnızca. 2. tamamen, bütünüyle.
purgative i., s. müshil, pürgatif.
purgatory i. Araf.
purge f. 1. temizlemek, arındırmak. 2. pol. tasfiye etmek.
purification i. arındırma; arınma.
purify f. 1. temizlemek, arındırmak; arınmak. 2. temize çıkarmak. 3. sadeleştirmek.
puritan i., s. püriten. 
puritanical s. püriten.
purity i. 1. temizlik, saflık, arılık, safiyet. 2. masumluk.
purl 1 i. 1. (yün örgüsünde) ters örme. 2. sırma; sim iplik. f. ters örmek. 
purl 2 f. çağıldayarak akmak.
purloin f. çalmak, aşırmak.
purple i., s. mor; lila; eflatun; erguvani. 
purple language  küfür. 
purple passage  süslü yazı. 
purport i. anlam, mana. f. ... görünümünde olmak, gibi görünmek; ... iddiasında olmak.
purpose i. 1. niyet, maksat, amaç. 2. kararlılık, azim. 
purposeful s. 1. maksatlı. 2. anlamlı.
purposeless s. 1. maksatsız. 2. anlamsız.
purposely z. kasten, bile bile.
purr f. 1. (kedi) mırlamak. 2. (motor) hırıldamak.
purse i. 1. (kadınların kullandığı) el çantası. 2. İng. bozuk para çantası. 3. İng. para cüzdanı. 4. hazine: public purse devlet hazinesi. 5. para ödülü. 6. para bağışı. f. 1. (dudaklarını) büzmek. 2. keseye koymak. 
purse snatcher  kapkaççı. 
purslane i. semizotu.
pursuance i. 
pursuant z. to -e göre.
pursue f. 1. kovalamak, peşine düşmek, izlemek, takip etmek. 2. sürdürmek: She is pursuing her studies there. Öğrenimini orada sürdürüyor. 3. peşinde olmak, gerçekleştirmeye çalışmak. 
pursuit i. 1. kovalama, izleme, takip. 2. uğraş, iş. 3. peşinde olma, gerçekleştirmeye çalışma.
purulence i. cerahat toplama, irinlenme.
purulent s. cerahatli, irinli.
purvey f. sağlamak, tedarik etmek.
purveyor i. satıcı; sağlayan kimse.
purview i. 1. alan (Soyut anlamda kullanılır.): That´s not within the purview of the Tax Office. Vergi Dairesi´nin yetki alanına girmiyor o. Does that come within your purview? O senin bilgi alanına giriyor mu? 2. (bir yasanın) hüküm alanı.
pus i. cerahat, irin.
push f. 1. itmek, dürtmek. 2. sürmek, sevketmek, yürütmek. 3. (düğme v.b.´ne) basmak. 4. sıkıştırmak, zorlamak. 5. özellikle -i sattırmaya/kabul ettirmeye çalışmak. 6. k. dili yasadışı yoldan (uyuşturucu) satmak. i. 1. itiş, itme, sürme. 2. hücum. 3. gayret, çaba. 4. kampanya. 
push ahead k. dili 1. ilerlemek, ilerlemeye devam etmek. 2. devam etmek. 
push away  itip defetmek. 
push back  geriye itmek. 
push down  aşağı itmek. 
push for -i ısrarla istemek. 
push forward  k. dili, bak. push ahead. 
push in itip içeri sokmak. 
push off  1. den. avara etmek. 2. k. dili gitmek, kaçmak. 
Push off! İng., k. dili Defol!
push on k. dili, bak. push ahead. 
push one´s luck  k. dili şansını zorlamak, şansına fazla güvenmek. 
push one´s way  k. dili ite kaka ilerlemek. 
push s.o. around  k. dili birine amir gibi davranmak.
push s.o. out 1. of birini iterek -den çıkarmak. 2. birini safdışı/bertaraf etmek. 
push s.t. on s.o. bir şeyi birine zorla kabul ettirmek. 
push s.t. through  bir şeyi kabul ettirmek. 
push the panic button  k. dili paniğe kapılmak. 
push up  artırmak, yükseltmek. 
push up daisies  argo gebermek. 
pushchair i., İng. puset.
pushover i., k. dili 1. mis gibi kolay olan iş. 2. kolaylıkla aldatılabilen kimse, yemlik.
Pushto i., s., bak. Pushtu.
Pushtu i., s. Peştuca, Afganca.
pusillanimous s. korkak, ödlek, yüreksiz.
puss 1 i., k. dili kedi, pisi.
puss 2 i., argo yüz, surat, faça.
pussy 1 i., k. dili kedi, pisi, pisipisi.
pussy 2 i., kaba 1. *am. 2. cinsel ilişki.
pussycat i., k. dili kedi, pisi, pisipisi. 
pussyfoot f. 1. kendi fikrini belirtmemek/belirtmekten çekinmek. 2. gerekeni yapmaktan çekinmek.
pussyfooter i. fikrini belirtmeyen kimse.
pustule i. sivilce; irinli kesecik.
put f. (put, --ting) koymak, yerleştirmek. 
put a bold face on  (zor bir durum) karşısında cesaret göstermek. 
put a call through  telefon etmek.
put a crimp in  k. dili -e engel olmak.
put a flea in one´s ear  ihtar etmek, kulağını bükmek.
put a spoke in s.o.´s wheel k. dili birini engellemek, birinin tekerine çomak/taş koymak.
put a stop to  -e son vermek, -i kesmek. 
put a stop to  -e son vermek.
put a whammy on s.o.  k. dili birine uğursuzluk getiren bir büyü yapmak.
put about  1. (gemi) yön değiştirmek. 2. (geminin) başını çevirmek. 
put all one´s eggs in one basket  her şeyini tek bir şeye/kişiye bağlamak, tüm umutlarını tek bir şeye/kişiye bağlamak.
put all one´s eggs in one basket k. dili tüm umutlarını bir kişiye/şeye bağlamak. 
put an animal away bir hayvanı merhametten dolayı öldürmek. 
put an animal down bir hayvanın hayatına son vermek. 
put an animal out of its misery  hayvanı öldürerek acılarına son vermek. 
put an animal to sleep  hayvanı iğneyle verilen ilaçla öldürmek. 
put an embargo on #AD?
put an end to  -e son vermek. 
put an end to  -e son vermek. 
put back  1. geri koymak. 2. eski yerine koymak. 3. ilerlemesine engel olmak. 4. (saati) geri almak. 5. reddetmek. 6. den. yoldan geri dönmek. 
put by ilerisi için saklamak.
put down at/in/on (uçak) -e inmek. 
put forth  1. (yaprak, çiçek, filiz v.b.´ni) vermek. 2. ileri sürmek. 3. çıkarmak, yayımlamak. 
put forward  ileri sürmek.
put forward  1. önermek. 2. (saati) ileri almak. 
put in  1. içeri koymak, sokmak. 2. arzetmek. 3. takmak. 4. limana girmek. 5. (bir iş için) (zaman) harcamak. 
put in a good word for s.o.  biri için iyi şeyler söylemek.
put in an appearance  kısa bir süre kalıp gitmek, görünmek. 
put in an appearance  boy göstermek, çok kısa bir süre kalmak. 
put in for  ... için başvurmak/müracaat etmek. 
put in one´s two cents worth  k. dili fikrini söylemek, görüşünü belirtmek.
put in pledge  rehine koymak. 
put in prison  hapsetmek. 
put in time on  (bir iş için) belirli bir zaman harcamak. 
put into commission  1. sefere hazırlamak. 2. tamir etmek. 
put into effect  uygulamak. 
Put it down, please! İng. Hesabıma yazın lütfen! (Veresiye alınan bir şey için söylenir.). 
Put it in reverse! Geri vitese al!
put it/the car/the motor in neutral #AD?
put money on (bir konuda) bahse girmek: Will you put a million on that? Bir milyona bahse girer misin? 
put o.s. in another´s place kendini başkasının yerine koymak. 
put off den. -den ayrılmak. 
put off an appointment  bir randevuyu ertelemek. 
put on  1. giymek. 2. (ışığı, radyoyu v.b.´ni) açmak. 3. atfetmek, üzerine yüklemek. 4. (oyunu) sahneye koymak; (oyunu) oynamak. 5. (kilo) almak. 6. k. dili poz yapmak/kesmek. 
put on a mask  maske takmak. 
put on a scene  olay çıkarmak, kıyameti koparmak. 
put on airs çalım satmak, hava atmak, hava basmak, poz takınmak.
put on airs  caka satmak. 
put on an act  poz yapmak.
put on the feedbag  argo yemek yemek. 
put on the map  k. dili meşhur etmek, ismini duyurmak.
put one´s best foot forward  iyi bir tesir bırakmak için elinden geleni yapmak. 
put one´s cards on the table  k. dili samimi olarak açıklamak.
put one´s cards on the table k. dili düşüncelerini/durumunu açıkça belirtmek. 
put one´s feet up k. dili dinlenmek. 
put one´s finger on  k. dili -in üstüne/üzerine basmak, en doğru olanı söylemek.
put one´s foot down  ayak diremek. 
put one´s foot down k. dili artık hiç taviz vermemeye kararlı olmak. 
put one´s foot in it  k. dili pot kırmak, gaf yapmak. 
put one´s foot into it/put one´s foot in one´s mouth  pot kırmak, gaf yapmak. 
put one´s hand/hands on k. dili -i bulmak. 
put one´s head in the lion´s mouth  tehlikeye atılmak, kellesini koltuğuna almak.
put one´s house in order k. dili işlerini düzene sokmak.
put one´s nose to the grindstone k. dili gerektiği gibi çalışmak; görevini layıkıyla yapmak. 
put one´s shoulder to the wheel  gayretle çalışmaya başlamak. 
put out  1. söndürmek. 2. (ışığı) kapamak. 3. çıkarmak, yaymak: That chimney´s putting out a lot of smoke. O bacadan çok duman çıkıyor. 4. (ısı) vermek. 5. üretmek, çıkarmak: Do they also put out a newspaper? Gazete de mi çıkarıyorlar? 
put out feelers  k. dili sondaj yapmak.
put out feelers k. dili (bir durumu anlamak için) sondaj yapmak. 
put out of commission  1. işlemez hale getirmek. 2. yıkmak, mahvetmek.
put pen to paper yazmaya başlamak. 
put pressure on (birine) baskı yapmak, (birini) sıkıştırmak.
put s.o. away  k. dili 1. birini tımarhaneye kapamak. 2. birini içeri/hapse atmak. 
put s.o. down  1. birini indirmek/yere koymak; birini daha aşağı bir yere koymak. 2. k. dili birini küçümsemek; birini tenkit etmek. 3. as birinin ... olduğunu zannetmek. 4. for (bir listede) birinin adının yanına ... yazmak: I put you down for two tickets. Adının yanına iki bilet yazdım. 5. for (okul, üniversite v.b.´ne) kaydetmek/yazmak/kaydettirmek/yazdırmak. 
put s.o. in a flutter  birini heyecana düşürmek.
put s.o. in his/her place k. dili birine göstermek, birine dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek, birine Hanya´yı Konya´yı göstermek, birine haddini bildirmek. 
put s.o. in mind of k. dili -e birini hatırlatmak, birini aklına getirmek: She put him in mind of his aunt. Ona teyzesini hatırlattı.
put s.o. in the picture k. dili birine durumu anlatmak, birini aydınlatmak. 
put s.o. off  1. birini bahanelerle atlatmak/başından savmak. 2. birini şaşırtmak. 3. birini (bir şeyden) vazgeçirmek; birinin hevesini kırmak. 4. birinin (başkasından) hoşlanmamasına yol açmak. 
put s.o. on  1. birini (bir işle) görevlendirmek. 2. k. dili birini işletmek, biriyle dalga geçmek; birine numara yapmak. 
put s.o. on a diet birini perhize sokmak.
put s.o. on the shelf  birini kızağa çekmek; birini emekliye ayırmak.
put s.o. on the spot k. dili birini zor bir duruma sokmak.
put s.o. on the spot  k. dili birini zor bir duruma sokmak/düşürmek, birini zor bir durumda bırakmak.
put s.o. onto  k. dili 1. birini (birine) yollamak/göndermek. 2. birine (bir şeyi) tavsiye etmek/salık vermek. 
put s.o. out  k. dili 1. birini zahmete sokmak; birini rahatsız etmek. 2. birini kızdırmak. 
put s.o. out of his/her misery  1. birini öldürerek acılarına son vermek. 2. birinin çaresine bakmak, birini öldürmek. 3. birini sıkıntılı bir durumdan kurtarmak.
put s.o. out of the way  k. dili birini öldürmek, birini ortadan kaldırmak. 
put s.o. out to pasture  birini emekliye ayırmak.
put s.o. straight (about s.t.)  k. dili (yanlış düşünen) birine işin doğrusunu anlatmak/söylemek. 
put s.o. through (to) (santral memuru) birini (telefonla) (-e) bağlamak.
put s.o. through his/her paces  bir kimsenin yeteneğini denemek. 
put s.o. through the wringer  k. dili anasından emdiği sütü burnundan getirmek, birine güçlük/sıkıntı çektirmek; birinin imanını gevretmek; birini cendereye sokmak/koymak, birini çok sıkıştırmak.
put s.o. to bed birini yatırmak. 
put s.o. to death birini idam etmek. 
put s.o. to shame k. dili 1. birini gölgede bırakmak. 2. birini utandırmak/mahcup etmek; birini rezil etmek. 
put s.o. to shame  1. birini utandırmak/mahcup etmek; birini rezil etmek. 2. birini gölgede bırakmak. 
put s.o. to sleep  birini uyutmak; birine uyku vermek. 
put s.o. to the test birini zora koşmak.
put s.o. up birini misafir etmek. 
put s.o. up to  k. dili birini (kötü bir işe) azmettirmek/koşmak. 
put s.o. wise (to) k. dili birini (birinden/bir şeyden) haberdar etmek; birine (bir şeyi) çaktırmak.
put s.o./s.t. to the test  birini/bir şeyi denemek/sınamak; birinin/bir şeyin nasıl/ne mene biri/bir şey  olduğunu göstermek/meydana çıkarmak. 
put s.o./s.t. to use  birinden/bir şeyden yararlanmak/istifade etmek. 
put s.o.´s nose out of joint  birinin pabucunu dama attırmak. 
put s.o.´s nose out of joint  birinin pabucunu dama atmak. 
put s.t. about k. dili bir haberi etrafa yaymak. 
put s.t. across  k. dili 1.bir şeyi etkili bir şekilde iletmek/anlatmak/açıklamak/söylemek. 2. bir şeyi yutturmak. 3. bir şeyi kabul ettirmek.
put s.t. away  1. bir şeyi ortadan kaldırmak/saklamak. 2. bir kenara para koymak. 3. k. dili çok yemek yemek; yemeği midesine/gövdeye indirmek. 
put s.t. back  1. bir şeyi eski yerine koymak. 2. bir şeyi geciktirmek. 3. to toplantıyı/randevuyu (önceki bir tarihe/saate) almak; toplantı/randevu tarihini/saatini öne almak. 
put s.t. by bir kenara para koymak. 
put s.t. down  1. bir şeyi (indirerek) bırakmak/yere koymak; bir şeyi (aşağı bir yere) koymak. 2. bir şeyi kaydetmek/not etmek/yazmak. 3. kaparo vermek/bırakmak. 4. to bir şeyi -e vermek/yormak: I put it down to his being old. Onu yaşlılığına verdim. 5. k. dili bir şeyi küçümsemek; bir şeyi tenkit etmek. 
put s.t. forward to toplantıyı/randevuyu (daha ileri bir tarihe/saate) almak; toplantı/randevu tarihini/saatini ileri almak/ertelemek. 
put s.t. in s.o.´s mind bir şeyi birinin aklına koymak.
put s.t. in storage  bir şeyi depoya koymak.
put s.t. into orbit  bir şeyi yörüngeye oturtmak.
put s.t. into practice  bir şeyi uygulamak/uygulamaya koymak. 
put s.t. into s.o.´s head k. dili bir fikri birinin aklına/kafasına koymak, bir fikri birine aşılamak. 
put s.t. off  bir şeyi ertelemek. 
put s.t. on 1. bir şeyi giymek. 2. -e bir fiyat koymak; -e bir değer biçmek. 3. (bir toplamı, maliyeti) belirli bir miktar artırmak. 
put s.t. on paper bir şeyi kâğıda/yazıya dökmek. 
put s.t. on the back burner  k. dili bir şeyi şimdilik askıya almak.
put s.t. on the market  bir şeyi satışa çıkarmak.
put s.t. out of one´s head  bir şeyi unutmak/unutturmak. 
put s.t. out of the way  k. dili (uygunsuz bir yerde duran) bir şeyi başka bir yere kaldırmak. 
put s.t. over  1. bir şeyi etkili bir şekilde iletmek/anlatmak/açıklamak/söylemek. 2. to bir şeyi -e ertelemek/bırakmak. 
put s.t. over on s.o.  k. dili birine bir şey yutturmak, birine bir oyun oynamak. 
put s.t. plainly bir şeyi açıkça söylemek. 
put s.t. through  bir şeyin onaylanmasını/kabul edilmesini sağlamak; bir yasa tasarısını (meclisten) geçirmek. 
put s.t. to a vote bir şeyi oylamaya/oya koymak, bir şeyi oya sunmak. 
put s.t. to a vote  bir şeyi oya/oylamaya koymak. 
put s.t. to one side  bir şeyi bir kenara bırakmak. 
put s.t. to rights bir durumu düzeltmek/yoluna koymak. 
put s.t. to s.o. k. dili birine bir şey teklif etmek/sormak. 
put s.t. to shame k. dili bir şeyi gölgede bırakmak.
put s.t. to shame  bir şeyi gölgede bırakmak. 
put s.t. together k. dili 1. bir şeyi hazırlamak. 2. bir ekibi oluşturmak. 3. bir şeyi monte etmek/kurmak.
put s.t. up for auction bir şeyi açık artırma ile satışa çıkarmak.
put s.t. up for sale bir şeyi satışa çıkarmak. 
put s.t./s.o. out of one´s mind bir şeyi/birini aklından çıkarmak/unutmak. 
put the blame on kabahati/suçu (birinin) üzerine atmak. 
put the cart before the horse  tersine iş görmek. 
put the finger on  -i ihbar etmek, -i gammazlamak, -i ele vermek. 
put the screws on  k. dili (birini) sıkıştırmak. 
put the shot  spor gülle atmak. 
put the wind up s.o.  k. dili 1. birini korkutmak. 2. birini sinirlendirmek. 
put their heads together  baş başa verip düşünmek. 
put through a call to  -e telefon etmek. 
put to bed  yatırmak.
put to death  öldürmek.
put to flight  kaçırmak. 
put to sea  denize açılmak. 
put to use  kullanmak.
put too much stress on  1. -i fazlasıyla vurgulamak. 2. (bir yapıdaki eleman) -e fazla yük olmak/bindirmek.
put two and two together  k. dili (olaylar arasında bağlantı kurarak) durumun ne olduğunu anlamak. 
put two and two together  k. dili düşünerek bir sonuç çıkarmak.
put under a ban yasaklamak.
put up  1. inşa etmek, yapmak. 2. (çadır) kurmak. 3. (birini) misafir etmek. 4. at (otel v.b.´nde) kalmak. 5. (fiyat, kira v.b.´ni) yükseltmek, artırmak. 6. konservesini/reçelini/kompostosunu yapmak. 7. (bir işi finanse etmek için) para vermek. 8. for -e adaylığını koymak. 
put up a fight  mücadele etmek. 
put up a poor show  başarılı olmamak, yaptığı iyi olmamak. 
put up for sale  satılığa çıkarmak.
put up with -i çekmek, -e katlanmak/tahammül etmek. 
Put up your hands!  Eller yukarı! 
put upon -i sömürmek, -i kullanmak. 
put words into s.o.´s mouth  uydurup birinin ağzından konuşmak.
put words into s.o.´s mouth  birinden izin almadan onun adına konuşmak. 
put/get/have the cart before the horse  k. dili işi tersinden yapmak.
put/lay s.t. to rest (nahoş bir olayı) unutmak (ve sanki olmamış gibi davranmak).
put/set one´s house in order  kendi işlerini/hayatını düzene koymak. 
put/set s.o. on a pedestal  birine fazla değer vermek, birine âdeta tapınmak.
put/set s.o. right (about) (yanılmış olan) birine (bir şeyin) gerçekten nasıl olduğunu söylemek: I´m going to go over there this minute and set him right! Oraya hemen gidip ona neyin ne olduğunu anlatacağım. 
put/set s.o./s.t. over against birini/bir şeyi (başkasıyla) karşılaştırmak/mukayese etmek.
put/set s.t. to rights  bir şeyi düzene sokmak/koymak; bir şeyi yoluna koymak. 
put/set the record straight  k. dili herhangi bir yanılgıyı gidermek için olayı doğru bir şekilde anlatmak. 
put/step on the brake/brakes  frene basmak.
putative s. farzedilen, varsayılan.
put-down i., k. dili küçümseyici/tenkit dolu laf.
putrefy f. 1. çürüyüp kokmak, taaffün etmek, kokuşmak. 2. çürütmek; kokutmak. 3. kangren olmak.
putrid s. çürüyüp kokan, taaffün eden, kokuşmuş, kokuşuk.
putridity i. 1. çürüklük. 2. kokuşma.
putridness i., bak. putridity.
putt i., golf topu deliğe sokmak için hafif vuruş. f. (topa) hafifçe vurmak. 
putter f. about ufak tefek işlerle meşgul olmak, oyalanmak.
putty i. camcı macunu. f. macunlamak. 
putty knife macun ıspatulası.
put-up s. danışıklı. 
put-up job  danışıklı dövüş.
puzzle i. 1. bilmece; bulmaca. 2. mesele, sorun. 3. şaşkınlık, hayret. 4. anlaşılmaz kimse. f. şaşırtmak, hayrete düşürmek; şaşırmak, hayrete düşmek. 
puzzle over  -i çok düşünmek. 
puzzle s.t. out  1. bir şeyin anlamını bulmaya çalışmak; bir şeyi çözmeye çalışmak. 2. bir şeyin anlamını bulmak; bir şeyi çözmek. 
puzzling s. 1. şaşırtıcı. 2. muammalı.
Pygmy i. Pigme. s. Pigme, Pigmelere özgü.
pygmy i., s. cüce.
pyjamas i., İng., bak. pajamas.
pylon i. çelik direk, pilon.
pyoderma i., tıb. irinli deri, piyodermit.
pyogenesis i., tıb. irinlenim, irinlenme, piyogeni, piyogenez.
pyogenic s., tıb. irinyapan, piyogenik.
pyopoiesis i., tıb. irinlenim, irinlenme.
pyorrhea i., tıb. piyore, dişeti iltihabı.
pyracantha i., bot. ateşdikeni.
pyramid i. piramit.
pyre i. ölüyü yakmaya özgü odun yığını.
pyrethrum i., bot. pireotu, pirekapan, nezleotu.
Pyrex i. payreks.
pyrite i., min. pirit.
pyrography i. dağlama resmi, yakma resim, pirogravür.
pyrogravure i., bak. pyrography.
pyrosis i., tıb. mide ekşimesi.
pyrotechnic s. piroteknik.
pyrotechnics i. 1. piroteknik, pirotekni. 2. ask. piroteknik mühimmat. 3. piroteknik gösteri.
Pyrrhic s. 
Pyrrhic victory  fazla pahalıya mal olan zafer; büyük kayıplarla kazanılan başarı.
python i., zool. piton.
Converted from CHM to HTML with chm2web Pro 2.76 (unicode)