| ZA |
"Ze" harfinin adı. |
| ZA-İ MU'CEME |
"Rı" harfinden ayırd etmek için "ze" harfine verilen bir
isim. |
| ZA |
"Bu, şu" mânalarına gelir. Ve birleşik kelimeler yapılır.
Meselâ: Hâkezâ: Bunun gibi, böyle. |
| ZA |
Sâhib, malik, erbab, ehil mânalarında olup, "Zî" ve "Zû"
şeklinde de kullanılır. (Müennesi "Zât" dır) |
| ZA |
Zı harfinin bir adı. "Zâ-yı mu'ceme" de denir. Noktalı
olduğundan dolayı " : tı" harfinden ayırdetmek için bu isim
verilmiştir. |
| ZA |
(-Zây) f. " Doğuran" anlamına gelir ve birleşik kelimeler
yapılır. Meselâ: Nâdire-zâ $ : Nâdir şeyler yapan, bulunmaz şey
meydana getiren. |
| ZAAF |
(Bak: Za'f) |
| ZAAL |
Şâdlık, neşeli oluş, neşat. |
| ZAAN (ZIÂN) |
Deve üstüne mahfe bağladıkları ip. |
| ZAAR |
şiddetli korku. |
| ZA'AR |
Zâlim kimse ki herkes ondan korkar. |
| ZAARRE |
Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması. |
| ZAAZİ' |
(Za'zaa. C.) Sarsmalar, ırgalamalar. |
| ZAB |
(Zevben - Zevebânen) Eriyen, erimiş, eridi. |
| ZAB' |
Sırtlan. |
| ZA'B |
Avaz, ses, savt. * Bacanak. |
| ZA'B |
Def'etmek, kovmak. * Doldurmak. |
| ZABAB |
Rutubetli duman. Sis. |
| ZABAZIB |
Devenin çok acıktığında karnının ötmesi. |
| ZABB |
Kertenkele, keler. |
| ZA'BEL |
(C.: Zeâbil) Karnı büyük, boynu ince olan çocuk. |
| ZABIT |
Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi
yazılmışı. * Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan,
karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı. * Yazı varakası. * Birçok
kimselerce imzalanan rapor. |
| ZÂBITA |
Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet
kuvveti, polis. * Fık: Bütün hususlara şâmil olmayıp yalnız bir
hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun
ve âdet, zabt ve idareye vesile olan bağ. |
| ZÂBITA-İ AHLÂKIYE |
Ahlâk zâbıtası. |
| ZÂBITA-İ BELEDİYE |
Belediye zâbıtası. |
| ZÂBİH |
(Zebh. den) Boğazlayan, kesen. Kurban kesen. |
| ZÂBİT |
(C.: Zâbitân) Askere kumanda eden rütbeli asker. *
Kuvvetli, yavuz. * Zabteden. Başkalarını zabtedip idare etmeğe
memur olan. * Subay. * Mc: Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan
kimse. |
| ZÂBİTÂN |
(Zâbit. C.) Zâbitler. Subaylar. |
| ZABİL |
Kısa boylu. |
| ZABT |
Zabt etmek. İdâresi altına almak. * Sıkıca tutmak.
Kendine mal etmek. * Kavramak. * Kaydetmek. Hülâsasını yazmak. *
Bağlamak. |
| ZABTIYYE |
Jandarma veya polis kuvveti. Memleket içi âsâyiş ve
intizamı te'min maksadı ile çalışan hükümet kuvveti. |
| ZABTIYYE NÂZIRI |
Emniyet genel müdürü. |
| ZABTIYYE NEZARETİ |
Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi. |
| ZABT-NÂME |
f. Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin
oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan
kâğıt. |
| ZABT U RABT |
Disiplin, âsâyiş, düzen. * Hüsn-ü tedbir ve basiret ile
muhâfaza. |
| ZABU' |
(C.: Zıbâ) Sırtlan. |
| ZA'BUB |
Kısa boylu fena adam. |
| ZABY |
Geyik, karaca, gazâl denen hayvan. |
| ZABYAN |
Ağaç. |
| ZABZAB |
Men'etmek, engel olmak. * Ayıp. * Zahmet. Maraz,
hastalık. |
| ZA'C |
Koparmak. |
| ZAC |
Kara boya. |
| ZACC |
Cenk arasında medet istemek. Savaşta yardım istemek. |
| ZACİR(E) |
Mâni olan, alıkoyan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan. |
| ZAD |
Azık. Yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi. |
| ZÂD-I ÂHİRET |
Âhiret için hazırlık. Âhiret azığı. İbadet ve sâlih
amel. |
| ZAD |
f. "Doğma, doğmuş, evlâd" mânalarına gelerek birleşik
kelime yapılır. Meselâ : Mâder-zad : Anadan doğma. Nev-zad : Yeni
doğmuş. |
| ZAD |
(Ziyadet. den) Artsın, çoğalsın. |
| ZADE |
(Ziyâdet. den fiil) Çoğaldı, ziyade oldu veya çok olsun,
çoğalsın (meâlinde). |
| ZADE |
f. Evlâd, oğul. * İyi insan. * Nikâh neticesi olmuş
çocuk. * Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır.
Meselâ: Şah-zade (Şehzade) $ : Padişah evlâdı. |
| ZADE-İ TAB' |
(Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin
kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri. |
| ZADEGÂN |
f. Asâlet. * Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve
temiz âileden olan. Aristokrat. * Meşhur ve belli âileler
cemaatı. |
| ZADEGÎ |
f. Asillik, soy temizliği, zadelik. |
| ZADELLAH |
Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua). |
| ZADEN |
f. Doğmak, doğurmak. |
| ZA'F |
Derhal, hemen öldürmek. |
| ZA'F |
Zayıflık. Kuvvetsizlik. İktidarsızlık. |
| ZA'F-I TE'LİF |
Edb: İbarenin, anlamayı güçleştirecek kadar karışık
olması. |
| ZAFAİR |
(Zafire. C.) Örülmüş saçlar. |
| ZAFAR |
Yemen diyarında bir şehrin adı. |
| ZAFER |
Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra
maksada erişme. * Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma. |
| ZA'FERAN |
(C.: Zeâfir) Güzel kokulu meşhur bir çiçek. |
| ZAFERE |
Göze inen perde. |
| ZAFER-YAB |
f. Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen.
Gayesine erişen. |
| ZA'FÎ |
Zayıflığa aid. Kudretsizliğe, cılızlığa dair. |
| ZAFİR |
Zafer bulan. Zafere erişen. |
| ZAFİR |
Galib gelmiş olan. |
| ZAFİRE |
Kapı perdesi. |
| ZAFİRE |
Yar, yoldaş. * Kavim. Kabile. |
| ZA'FİYYET |
Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük. |
| ZAFR |
(Bak: Zufr) |
| ZAFRE |
Çukur yer. |
| ZAG |
(C.: Ziygan) f. Karga ve kuzgun. * Fitneci, gammaz. |
| ZAGAFE |
(C.: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek. * Geniş nesne. |
| ZAGAİN |
(Zagine. C.) Kinler, nefretler. |
| ZAGAK |
Kızılcık yemişinin çekirdeği. |
| ZAGAN |
f. Çaylak. |
| ZAGAR |
Av köpeği. |
| ZAG-BEÇE |
f. Karga yavrusu. Yavru karga. |
| ZAGİNE |
(C.: Zagain) Kin, nefret. |
| ZAGT |
Bir şeyi bir yere zorla sokma, girdirme. |
| ZAGZAG |
Zayıf nesne. |
| ZAGZAGA |
Mânâsız söz. * Bir nesneyi gizlemek. |
| ZAHA |
Çirkin kokulu, pis kokulu. |
| ZAHAİR |
(Zahire. C.) Zahireler. Yiyecek, hububat gibi
şeyler. |
| ZAHAR |
Arka ağrısı. |
| ZAHARA |
Ev eşyası. |
| ZAHF |
(C.: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek
yürüme. * (Çocuk) emekleme. * Askerin, düşmana karşı emekliyerek
ilerlemesi. |
| ZAHH |
Hışım ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak. * Kovmak,
def'etmek. |
| ZAHİB |
(Zehâb. dan) Giden, gidici. * Bir zanna kapılan. Bir
fikre uyan. |
| ZAHİD(E) |
(Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî
vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse.
Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf. |
| ZAHİDÂNE |
f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi. |
| ZAHİF |
Kibirli, mağrur. |
| ZAHİF |
Nişandan beri düşen ok. * (C.: Zâhifât) Yılan gibi karnı
üzerine sürünerek yürüyen. |
| ZAHİFE |
(C.: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde
sürünenler. |
| ZAHİH |
Ateş közünün parlaması. |
| ZAHİK |
Berbat, perişan, helâk olmuş. * Bâtıl. Köhne. |
| ZAHİL |
Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen. * Unutan. |
| ZAHİL |
(Zühul. den) İhmal eden. Unutan. |
| ZAHİL |
Zakkum ağacı. |
| ZAHİR |
(Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda
olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. *
Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette. |
| ZAHİR |
Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan. |
| ZAHİR |
Engin denizler. * Taşkın, coşkun. * Semiz, tavlı ve bol
olan. |
| ZAHİR |
Yüksek şeref. * Neşv ü nemâ bulup, gelişip, etrafa
sarılıp sarmaşmış bitki. |
| ZAHİR |
(Zahr. dan) Kuvvetli deve. * Yardımcı, arka çıkan. *
Geriden gelen kuvvet. |
| ZAHİRE |
Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık. |
| ZAHİRE-İ ÂHİRET |
Ahiret azığı. Hayır ve iyilikler. Sâlih amel ve
ibâdetler. |
| ZAHİRE |
(C.: Zevâhir) Parlak. |
| ZAHİRE |
(Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu
vakitler. |
| ZAHİRE |
Dışarı fırlamış olan göz. * Günün yarısında devenin
otlamaktan gelmesi. |
| ZÂHİREN |
Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi. |
| ZÂHİRÎ |
(Zâhiriyye) Görünüşte olduğu gibi. Zâhire âit ve
müteallik. Asıl ve hakiki olmayan. * Zâhiriyyun mezhebine âit olan.
(Bak: Zâhir) |
| ZÂHİRÎ MEZHEB |
Huk: Hanefî imamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut,
El-Câmi-üs Sagir, El-Câmi-ül Kebir, Ez-Ziyâdât, Es-Siyer-üs Sagir,
Es-Siyer-ül Kebir) nâmları ile mâruf olan altı kitabında münderiç
bulunan mes'elelere denir. Buna "Zâhir-ür rivâyât mesâili" denir.
İmam bu eserlerde kendi fıkhî görüşlerini değil, üstadları İmam-ı
A'zam ve Ebu Yusuf'un akvâl-i fıkhiyesini zikretmiştir. |
| ZÂHİRİYYAT |
Dış görünüşler. |
| ZÂHİRİYYUN |
Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi
bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar. * İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir
mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar
ve tarafdarları. |
| ZÂHİR-PEREST |
f. Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip
görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne
aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen. |
| ZÂHİT |
(Bak: Zâhid) |
| ZAHK |
Hastalıktan dolayı tilkinin tüyü dökülüp derisi
açılması. |
| ZAHL |
Öç. İntikam almak. * Düşmanlık, adâvet etmek, kin
tutmak. |
| ZAHM |
İri. |
| ZAHM |
Yara, ceriha. |
| ZAHM-İ TÎG |
Kılıç yarası. |
| ZAHM-İ ZEBAN |
Dil yarası. |
| ZAHM |
Galebe etmek. * Omuz vurmak. * Sıkıştırmak. *
Tazyik. |
| ZAHMDAR |
f. Yaralı, mecruh. |
| ZAHME |
f. Vurma, darbe. * Yara, ceriha. * Üzengi kayışı. |
| ZAHMET |
Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk. * Zor, güç. |
| ZAHMHURDE |
f. Mecruh, yaralı. |
| ZAHMİN |
f. Yaralı, mecruh. |
| ZAHMKÂR |
f. Yaralayıcı, yara açan. |
| ZAHMNAK |
f. Yaralı, zahmzede, mecruh. |
| ZAHMRES |
f. Yara açan, yaralayıcı. |
| ZAHMZEDE |
f. Yaralı. Mecruh. |
| ZAHR |
(C.: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi. * Kuş yeleklerinin kısa
tarafı. * Kara yolu. * Sırt, arka. * Yüksek yer. * Kur'an'ın lâfz-ı
şerifi. * Haber. |
| ZAHR-I GAYB |
Gıyabında, kendisi hâzır olmadan. |
| ZAHR-I KALB |
Kuvve-i hâfıza. Ezber kuvveti. Ezbere. |
| ZAHRÎ |
(Zahriyye) Arkaya âit, arka ile alâkalı. * Bir kâğıdın
arkasına yazılan yazı, şerh. |
| ZAHZAH |
Uzak, baid. |
| ZAHZAHA |
İkrar etme, uzaklaştırma. * Uzak, baid olma. |
| ZAİ' |
Yayılmış olan. Dağılmış olan. Herkesçe bilinen şey. |
| ZAİB |
Eriyici, eriyen. |
| ZAİD |
Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş. * Lüzumsuz, gereksiz. *
Gr: Te'kid için söylenen. * Mat: Müsbet işareti, artı. (+) (Bak:
Harf-i zâid) |
| ZAİF |
Kalp, eksik akçe. |
| ZAİF |
(Za'f. dan) Güçsüz, iktidarsız, kuvveti az, kuvvetsiz,
tâkatsız. Kansız. Gevşek, tenbel. |
| ZAİK |
Tadan, tadıcı, lezzet alan. Zevklenen. |
| ZAİKA |
(Zevk. den) Tatma, tad alma. Tad alıcı kuvvet, tad
duyurucu hassa.(Hakiki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i
kalbin kuvve-i zâikası, Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır
ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince
mizancıklarla nimet-i İlâhiyyenin envâını tartmak ve tanımak; bir
şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu
suretle kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor, belki kalbe,
ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkinde hükmü var, makamı
var. S.) |
| ZAİL |
(Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen. |
| ZAİLAT |
(Zâil. C.) Zâil
olan şeyler. |
| ZÂİLÂT-I FÂNİYE |
Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler. |
| ZAİM |
(Zeâmet. den) Zeâmet sahibi. Kefil. * Prens. Şef,
lider. |
| ZAİNE |
(C.: Zuun-Zaâyin-Zâân-Ez'ân) Mıhfe içinde olan
kadın. |
| ZAİR(E) |
Ziyaret eden, ziyaretçi. Hatır sormaya, görmeye giden. *
Seyirci. |
| ZAİT |
(Bak: Zâid) |
| ZAK |
f. Dölyatağı, meşime. Rahim. |
| ZAK-DAN |
f. Döl yatağı, rahim. |
| ZA'K |
Çağırmak, bağırmak. |
| ZAK |
Pak, arı, temiz. |
| ZAKINE |
(C.: Zevâkın) Enek çukuru. |
| ZAKİ |
(Zâkiyye) Saf ve temiz kimse. Hareket ve davranışları
düzgün olan kişi. |
| ZAKİ |
Güzel kokulu, keskin kokulu. |
| ZÂKİR |
Zikreden, zikredici. * Hafızası kuvvetli. * İlâhiler
okuyan. Çok çok duâ ve Esmâ-i İlâhiyeyi okuyan. * Tekrar eden. |
| ZÂKİRÛN (ZÂKİRÎN) |
Zikredenler. |
| ZÂKİRE |
Andıran, hatırlatan, hatıra getiren şey. |
| ZAKKUM |
Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği. *
Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen
bir bitki ismi. |
| ZAKM |
Yemek, ekl. |
| ZAKN |
Yükletmek. |
| ZAKNA' |
Uzun. * Kaba, yoğun. * Eğri. |
| ZAKT |
Cima etmek. |
| ZAKV |
Çağırıp bağırmak. |
| ZAKZAK |
Yeynicek, hafif. * Bir karınca cinsi. |
| ZAKZAKA |
Çocukların oynayıp sıçramaları. |
| ZAL |
İhtiyar. Ak sakallı. * f. İranlı meşhur kuvvet ve
pehlivanlık senbolü Rüstemin babasının adı. |
| ZAL |
() harfinin bir ismi. "Dal-i Mu'ceme ve "Zel" de denir. *
Horoz ibiği. |
| ZAL' |
Eğilmek, meyl etmek. * Dar olmak. * Davarın ağır yük
getirmekten dolayı yürürken iki yanına eğilmesi. |
| ZALAL |
Gölge eden. Gölge olan. |
| ZALÂM |
Karanlık. Zulmet. |
| ZALÂM-I ZULM |
Zulmün karanlığı. |
| ZALEF |
Kum ve taş olmayan sağlam yer. |
| ZALEME |
(Zâlim. C.) Zâlimler. |
| ZALF |
Men'etmek. Nefsini bir işe rağbet ve teveccühten men
etmek. * Mübah şey. * Bâtıl. * Şiddet. * Beyhude. |
| ZALİ' |
(C.: Zulu') Eğri, meyilli. * Müttehem kimse. Töhmetli. *
Aksak hayvan. |
| ZALİ' |
Geniş, bol, vâsi. |
| ZALİF |
Çok hor, çok hakir kimse. |
| ZALİFEN |
Birisinin izine uyup gitmek. * İzini gizlemek, belirsiz
etmek. |
| ZALİK(E) |
Bu, şu, o. Kezâlik. Böylece. |
| ZALİK |
Giden, gidici. |
| ZALİL |
Gölgeli. |
| ZÂLİM(E) |
Zulmeden, haksızlık eden. |
| ZÂLİMÂNE |
f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette.
Zâlimce. |
| ZÂLİMÎN |
(Zâlim. C.)
Zâlimler, zulmedenler. |
| ZÂLİMÛN |
(Zâlim. C.) Zulmedenler. Haksızlık edenler.
Zâlimler. |
| ZALİM |
(C.: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği. * Kaymağı
alınmadan içilen süt. * Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak. |
| ZALLAM |
(Zalûm) Çok zulmeden. Çok zâlim. |
| ZALM |
Kar. * Diş beyazlığı. |
| ZALMA |
(C.: Zulem) Karanlık. |
| ZALÛM |
Çok zulmeden. Çok zâlim. |
| ZAM |
(Bak: Zamm) |
| ZAM |
Ayıp. |
| ZA'M |
Kelâm, söz. |
| ZAMA' |
Susuzluk. |
| ZAMA |
Diş etinin kanının az olması. |
| ZAMAİM |
(Zamime. C.) İlâveler, ekler. Artırmalar. |
| ZAMAİR |
(Zamir. C.) Zamirler. Bir şeyin iç yüzleri. * İsim yerine
kullanılan kelimeler. |
| ZAMAİR-İ ŞAHSİYYE |
Şahıs zamirleri. " Ben, sen, o" gibi isim yerine geçen
kelimeler. (Bak: Şahıs zamiri) |
| ZAMAN |
(Bak: Zeman) |
| ZAMAN |
Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini
vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti. |
| ZAMAN-I AMEL |
Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam. |
| ZAMAN-I RÜCU' |
Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı. |
| ZAMANET |
Kötürümlük. |
| ZAMİH |
Somak ağacı. ("Tadım" da denir) |
| ZAMİLE |
(C.: Zevâmil) Yük hayvanı. * Küçük yük. |
| ZAMİME |
Ek, ilâve. Artırma, katma, ekleme. |
| ZAMİN |
Ödeyen. Kefil. Tazmine mecbur olan. |
| ZAMİN |
Tazmin eden. Kefil olan. |
| ZAMİN |
Hasta ve kötürüm kimse. |
| ZAMİR |
Düdük çalan. Ney çalan. Ney-zen. |
| ZAMİR |
Bir şeyi gizlemek. * İç. * Huk: Bir şeyin iç yüzü. *
Niyet. * Vicdan. Kalb. * Gaye. * Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe
delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve
harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi)
ismin yerini tutan kelime. |
| ZAMİR-İ FİİLÎ |
Gr: Geçmiş zaman fiillerinin sonuna gelen -dim, -din,
-Di, -dik, -diniz, -diler... gibi eklerdir. |
| ZAMİR-İ İZAFÎ |
Gr: Muzâfların sonuna gelen -im, -in, -i, -imiz, -iniz,
-leri gibi eklerdir. |
| ZAMİR-İ MÜTEKELLİM |
Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan
zâmir. ("Ben" gibi) |
| ZAMİR-İ NİSBÎ |
Gr: İsimlerin sonuna gelen, -im, -sin, -dir, -iz, -siniz,
-dirler gibi eklerdir. |
| ZAMİR-İ ŞAHSÎ |
Gr: Şahıs gösteren ve şahısların ismi yerine kullanılan
zamirler; Ben, sen, o, biz, siz, onlar gibi. (Bak: Şahıs
zamiri) |
| ZAMM |
Bir şeye bir şeyi ekleme. Artırma. Katma. Fazla olarak
verme. * Kenarlarını bitiştirme. *Gr: Bir harfin zammeli (ötreli)
okunuşu. |
| ZAMME |
Ötre o, ö, u, ü, diye okunan harfin harekesi. |
| ZAMME-İ MAKBUZE-İ HAFİFE |
(Ü) sesini veren zamme. |
| ZAMME-İ MAKBUZE-İ SAKİLE |
(U) sesini veren zamme. |
| ZAMME-İ MEBSUTA |
"O" sesi. |
| ZAMME-İ MEBSUTA-İ SAKİLE |
(O) sesini veren zamme. |
| ZAMMETÂN (ZAMMETEYN) |
İki zamme. |
| ZAMPARA |
(Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız
erkek. |
| ZAMYA |
Yufka dudaklı. * Yufka kapaklı. * Dişinin etleri boz olup
kanı az olan kimse. |
| ZAMYAN |
Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde
olur.) |
| ZAMZAM |
(C: Zamâzim) Büyük ve kuvvetli arslan. * Gadaplı ve
kızgın kimse. |
| ZAN |
(Bak: Zann) |
| ZAN |
Ayıp. |
| ZA'N |
Göçmek. |
| ZANBUR |
(Bak: Zünbur) |
| ZANGOÇ |
(Ermenice) Kilisenin hizmetlerini gören ve çan çalan
kimse. |
| ZANİ(YE) |
Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette
bulunan. |
| ZANİN |
Cimri, bahil ve hasis olan. |
| ZANİN |
Suç işlediği zannedilen kimse. Töhmetli, suçlu
kimse. |
| ZANİYE |
(Bak: Zani) |
| ZANK |
Dar yer. Dar şey. * Darlık, sıkıntı. |
| ZANKÂ' |
(Bak: Dankâ') |
| ZÂNN |
Zanneden. Sanan. Zannedici. |
| ZANN |
şüphe. Zannetmek, samak. Sezme. |
| ZANN-I GALİB |
Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann. (Bak: Su-i
zan) |
| ZANN-I KABUL-Ü CUMHUR |
Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i
reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul
etmeleri.(Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur;
lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma'
ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek zann-ı
kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.Yoksa, davet bid'attır;
reddedilir, ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... Lemeât) |
| ZANNÎ |
Zanna ait, zanna dâir ve müteallik. |
| ZÂNÛ |
f. Diz. |
| ZÂNÛ-BE-ZÂNÛ |
f. Diz dize. |
| ZÂNÛ-BER-ZÂNÛ |
f. Diz dize. |
| ZÂNÛ-BE-ZEMİN |
f. Diz çökerek, dizini yere koyarak. |
| ZANÛN |
Düşünce ve tedbiri kıt olan adam. * Suyu olup olmadığı
bilinmeyen kuyu. * Suyu az olan kuyu. |
| ZÂNÛZEDE |
f. Diz çökmüş. |
| ZÂNÛ-ZEN |
f. Diz çökmüş. |
| ZAPT-Ü RABT |
(Bak: Zabt ü rabt) |
| ZAR' |
(C.: Zuru') Meme. * Süt veren hayvan memesi. |
| ZAR |
f. İnleyen, sesle ağlayan. * Zayıf, dermansız. |
| ZAR |
f. Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler olur.
İsimlere eklenerek yer adı bildirilir. Meselâ: Lâle-zar $ : Lâle
bahçesi. |
| ZA'R |
Bedende kılın az olması. |
| ZA'R |
Meyletmek, eğilmek. |
| ZARAAT |
(Derâat) Alçalma. Kendini küçük görme, küçültme. |
| ZARAFET |
Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede,
harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik. |
| ZARAFET-PERVER |
f. Zarafete düşkün olan, zarifliği seven. |
| ZARAGIM |
(Zırgam. C.) Arslanlar. |
| ZARAİF |
Zârif, ince, hoş şeyler. |
| ZARAR |
Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması.
Ziyan. Kayıp.(Zarar, birşeye dahil olan eksikliktir ki, hastalık
veya körlük, topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma
a'maya ve pek zayıf hastaya darir denilir. Mühimmat ve levazım
tedarikinden âciz olmak da bu mânadadır. Binaenaleyh zararlılar;
dertli, sakat, âciz, özürlülerdir. Bunların gayrı olan gayr-i uli-z
zarar ise, sahih, salim ve kadir olanlar demek olur. E.T.) |
| ZARAR-I ÂMM |
Umumla ilgili zarar. |
| ZARAR-I BEYYİN |
f. Meydanda ve âşikâr olan zarar. |
| ZARAR-I HASS |
Bir veya bir kaç şahsa âit olan zarar. |
| ZARAR-I MAHZ |
Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan. |
| ZARAR-I MA'NEVÎ |
Huk: Tazminat. Manevî zarar ve ziyan. |
| ZARAR-DİDE |
f. Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış
olan. |
| ZARB |
(Bak: Darb) |
| ZARF |
Kap, kılıf. Mahfaza. * İçine mektup konulan kılıf kâğıt. *
Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına
"yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık
katan vasıflarını belirten kelime. |
| ZARF-I MEKÂN |
Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde"
gibi) |
| ZARF-I ZAMAN |
Gr: Zaman gösteren kelime. ("Erken, geç" gibi) |
| ZARFİYYET |
Gr: Kelimenin zarf olması hâli, bir kelimenin zarf olarak
kullanılması. |
| ZARÎ |
Kanı durmayan damar. |
| ZARİ' |
Hurma ağacının dikeni. |
| ZARİ' |
(Zer'. den) Ekin eken. Çiftçi. |
| ZARİ |
f. Ağlayıp sızlama. * Hakirlik ve itibarsızlık. |
| ZARİB |
(C.: Zırâb) Bir ucu keskin yerli taş. * Küçük tepe. |
| ZARİF(E) |
Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce
nükteli. * İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan. |
| ZARİF-ÜT TAB' |
İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu. |
| ZARİFANE |
f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır
surette. |
| ZARİFE |
Fazla ve lüzumsuz söz. |
| ZARİH |
(Darih) Mezar, kabir. Türbe. |
| ZARİR |
(C.: Ezırre-Zırrân) Kaba, sert yapılı ve muhkem yer. |
| ZARİS |
Taşla yapılmış
kuyu. |
| ZARİYAT |
Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler. * Velud
kadınlar. (Bak: Zerv) |
| ZARİYAT SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 51. suresidir. Mekkîdir. |
| ZARR |
Zarar. |
| ZÂRR |
Zarar veren, zararlı. |
| ZARR |
Soğuktan dolayı suyun donması. |
| ZARRÂ' |
(Darrâ') Şiddet. Keder, mihnet, sıkıntı. |
| ZARURAT |
(Zaruret. C.) Zaruretler. Sıkıntı ve muhtaçlıklar. |
| ZARURET |
Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk. ( $ kaidesi,
yâni: "Zaruret, haramı helâl derecesine getirir." İşte şu kaide
ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı
helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyariyle, gayr-ı meşru
sebeblerle zaruret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı
ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ: Bir adam su-i
ihtiyariyle, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı,
ulema-i Şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlik etse,
talâkı vâki olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat su-i
ihtiyariyle olmazsa, talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ,
bir içki mübtelâsı, zaruret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez
ki: "Zarurettir, bana helâldir." S.)(Meşakkat teysiri celb eder.
Yâni: Suubet, sebeb-i teshil olur ve darlık vaktinde vüs'at
gösterilmek lâzım gelir. Karz ve havale ve hacr gibi pek çok
ahkâm-ı fıkhıyye bu asla müteferri' dir. Ve fukahanın ahkâm-ı
şer'iyyede gösterdikleri ruhas ve tahfifat hep bu kaideden istihraç
olunmuştur.Şu kadar var ki hakkında nass-ı kat'i bulunan, meselâ
yapılması her halde kat'iyyen memnu bulunan bir hususda meşakkat
özrile o nassın hilâfı irtikâb olunamaz. Orada meşakkat, teysiri
celb etmez.Bu kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir.Zaruretler, memnu
olan şeyleri mübah kılar. Yâni: İşlenmesi men ve nehy edilmiş bazı
şeyler vardır ki, bunları yapmak, zaruret halinde mübah hükmünde
olur, bundan dolayı yapan muahaza edilmez. Muteber bir ikraha mebni
başkasının malını itlâf veya açlıktan helâk havfından dolayı
başkasının taamını rızası olmaksızın yemek gibi.Maamafih haram ve
memnu olan şeyler, üç nevidir. Birincisi: Memnuiyeti aslâ sâkıt
olmayan muharremattır. Başkasını zulmen öldürmek veya başkasının
haksız yere bir uzvunu kesmek gibi. İkincisi: Aslâ sâkıt olmayıp
zaruret vaktinde ruhsata mahal olan muharremattır. Başkasının
malını itlâf gibi. Üçüncüsü: Zaruret halinde memnuniyeti sâkıt olan
muharremattır. Meyte gibi temiz olmayan bir şeyi yemek gibi.Bu
kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir ve arz olunduğu üzere her memnua
şâmil değildir. Ist. Fık. K.) |
| ZARURÎ |
(Bak: Zaruriyye) |
| ZARURİYYAT |
(Zarurî. C.) Mecburi işler. İster istemez olan
işler. |
| ZARURİYYAT-I DİNİYYE |
İman edilmesi zaruri olan dinin esasları, (Allah Teâlâya,
Âhiret gününe, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara ve hayrın ve
şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.) |
| ZARURİYYAT-I NÂŞİE |
Bir şeyin kendisinde bulunması zaruri olan ve ondan
ayrılması mümkün olmayan ve zâti hassadan meydana gelen
zaruretler. |
| ZARURİYYE |
(Zarurî) Mecburî. İster istemez olacak iş. İhtiyarî
olmayan, mecburî olan. |
| ZAR ZAR |
f. Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya. |
| ZA'T |
Boğmak. Boğazlamak. |
| ZÂT |
Hürmete lâyık kimse. * Kendi. Öz, asıl. * Ehil. Sâhib.
(Zu'nun müennesi) |
| ZÂT-ÜL BEYN |
İki kişi arasındaki düşmanlık. |
| ZÂT-ÜL CENB |
Yan zarı iltihab. Akciğer zarı iltihabı. |
| ZÂT-UL ESMÂR |
Meyve veren. Meyveli. |
| ZÂT-UL HAREKE |
Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan
cisim. Otomatik. |
| ZÂT-UL İLKAH-İ ZÂHİRE |
İlkahı (döllenmesi) çiçek vâsıtasıyla olan nebat. |
| ZÂT-ÜL MATÂLİ' |
Birkaç matlâı bulunan akaside. |
| ZÂT-ÜR RİE |
Akciğer zarı iltihabı. |
| ZÂTEN |
Esâsen, aslında, asıl olarak. |
| ZÂTÎ |
(Zâtiyye) Zâta mensub. Kendisine âit, ile alâkalı,
hususi. Özel. |
| ZÂTİYYAT |
şahsiyetler. Zâta mahsus işler. |
| ZÂTÜLBEYN |
(Zât-ül beyn) İki kişinin arasında olan düşmanlık. |
| ZÂTÜLCENB |
(Zât-ül cenb) Tıb: Akciğer zarı iltihabı. Akciğer
veremi. |
| ZÂT-ÜZ-ZEVC |
Kocası olan kadın. |
| ZAUN |
Yük devesi. |
| ZAV' |
Aydınlık. Işık. |
| ZAV'-UŞ ŞEMS |
Güneş ışığı. |
| ZAVABIT |
(Zâbıta. C.) Kaideler. Nizamlar, usuller. |
| ZAVAHİR |
(Zâhir. C.) Görünüş. Dış görünüş. * Göze çarpan yerler.
Yüksek yerler. |
| ZAVARİB |
Nabız damarları. |
| ZAVİYE |
Köşe. * Küçük tekke. * İki çizginin birleşmesi ile hasıl
olan köşe, şekil. * Mat: Birbiriyle kesişen iki satıh veya iki
çizginin birleştiği yerde meydana gelen açıklık. Açı. Açı ölçü
birimi 360 eşit parçaya bölündüğü takdirde "derece", 400 eşit
parçaya bölündüğü takdirde "grat" tır. |
| ZAVİYETÂN (ZAVİYETEYN) |
İki zaviye. İki açı. |
| ZAY'A |
(C: Zıyâ') Geliri olan bina. * Tarla. Çiftlik. * Binasız
arsa. |
| ZAYA' |
Elden çıkma, yok olma. |
| ZAYAN |
Yasemin çiçeği. |
| ZAY'AT |
Kaybolma, kaybetme. |
| ZAYF |
Misafir. Gelip geçen. |
| ZAYH |
Çok sulu süt. |
| ZAYH |
İncir ağacı. |
| ZAYİ' |
(Ziya'. dan) Elden çıkan. Kaybolan. Yitik. Zarar,
ziyan. |
| ZAYİÂT |
Zarar ve ziyanlar. Yitikler. |
| ZAYİG |
Mail, eğik, eğilmiş. |
| ZAYİGA |
Meyledici, eğilen. |
| ZAYİL |
Uzun etekli gömlek. * Uzun kuyruklu at. (Müe:
Zâyile) |
| ZAYR |
Mazarrat, ziyan. |
| ZAYVEN |
(C.: Zayâvin) Yaban kedisi. * Erkek kedi. * Hırçın ve
vahşi adam. |
| ZA'ZA' |
Bir şeyi parça parça etmek. * şiddetle esen yel. |
| ZA'ZAA |
şiddetle hareket ettirmek, sarsmak. |
| ZA'ZAA-İ ESNÂN |
Dişlerin şiddetle birbirine vurması. |
| ZA'ZAA |
Doldurmak. * Ayırmak. * Rüzgâra savurmak. |
| ZE |
Kur'an alfabesinde onbirinci harftir ve ebcedi kıymeti
7'dir. |
| ZE'A' |
Bölükler, fırkalar. |
| ZEAL |
İnkârdan sonra ikrâr etmek. |
| ZEAM |
Tamâ, hırs. |
| ZEAMET |
Şeref, şan. Riyaset. * Yetiştirdikleri hayvanları ile
birlikte harbe iştirak eden ve Sipâhi denen Osmanlı askerine öşrü
alınmak üzere verilen en büyük timâr. |
| ZE'B |
Ayıp. * Reddetmek. Hor ve hakir etmek, kepaze
yapmak. |
| ZEBAB |
Karasinek. (Bak: Zübab) |
| ZEBAN |
f. Dil, lisan, lügat, lehçe. |
| ZEBAN-ÂVER |
f. Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. * Dile
getiren. |
| ZEBAN-DIRAZ |
f. Dil uzatan, atıp tutan. |
| ZEBANE |
f. Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. *
Alev. |
| ZEBANEKEŞ |
f. Alevlenen, alevli. |
| ZEBANEŞ |
Onun dili. |
| ZEBANİ |
Cehennem'de vazife gören melek. |
| ZEBANİYÂN |
f. (Zebaniye) Zebaniler. Cehennemlikleri Cehennem'e
atmaya vazifeli melekler. |
| ZEBANİYE |
Azap melekleri. |
| ZEBANZED |
f. Ata sözü, darb-ı mesel. * Alışılmış, her zaman
söylenen söz. |
| ZEBAYİH |
(Zebiha. C.) Kurbanlık hayvanlar. |
| ZEBB |
Üzüm kurutmak. |
| ZEBB |
Men ve defetmek. Kovmak. * Yaban sığırı. |
| ZEBEB |
Kaşın kıllı ve yoğun olması. |
| ZEBED |
(C.: Ezbâd-Zübed) Köpük. * Kir ve pas, tüfl. |
| ZEBER |
f. Üst. |
| ZEBERCED |
Zümrüd cinsinden ve onun kadar kıymetli olmayan,
sarımtırak yeşil, cam parlaklığında kıymetli taş. |
| ZEBERDEC |
Zeberced taşı. |
| ZEBERDEST |
f. En üstün, galib, hâkim, âmir. * Mâhir. |
| ZEBERDESTÎ |
f. Maharetlilik, ustalık. * El üstünlüğü, üstünlük,
galibiyet. |
| ZEBERİN |
f. Üstteki. |
| ZEBG |
Yaramaz huy, kötü alışkanlık. |
| ZEBH |
Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya
boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.) |
| ZEBİB |
Kuru üzüm. Kuru incir. * Yılan veya akrep gibi
hayvanların zehiri. |
| ZEBİH |
Kesme, boğazlama. Kesilecek hayvan. * Hz. İsmail'in
(A.S.) ve Hazreti Muhammed'in (A.S.M.) babası Hz. Abdullah'ın
lâkabı. |
| ZEBİHA |
Boğazlanmış veya kesilecek hayvan. (Bak: Zebh) |
| ZEBİHEYN |
İki kurban. |
| ZEBİL |
Fışkı, gübre. * Pislik. |
| ZEBİR |
Sıkıntı, mihnet. * Yazılmış şey. Mektup. |
| ZEBK |
Yolmak. |
| ZEBL |
İnce belli olmak. * Çiçeğin solması. * Deniz
kaplumbağasının sırt kemiği. |
| ZEBN |
Şiddetle def'etmek. * Devenin çifte vurması. |
| ZEBR |
Kitab. Cüz. Kitap yaprağı. * Yazı yazma. * Söz. Yazı. *
Akıl, zekâ. * Kuvvetli, sağlam, şiddetli adam. * Men'eylemek. |
| ZEBREC |
Ziyne, süs. |
| ZEBTEL |
Kısa boylu. |
| ZEBUN |
f. Zayıf, güçsüz, âciz. * Alışverişte aldanan. |
| ZEBUNÎ |
f. Zayıflık, güçsüzlük, âcizlik. |
| ZEBUN-KUŞ |
Düşkünleri ezen. Zâlim. Gaddar. |
| ZEBUR |
Kitap. Mektub. * Peygamber Hz. Dâvud'a (A.S.) vahiy ile
gelen mukaddes kitabın adı. |
| ZEBZEB |
Uzun gemi. |
| ZEBZEB |
(C.: Zebâzib) Adam zekeri. |
| ZEBZEBE |
Muallâkta kalma. * Mütereddit. * Titreme. * Asılı bir
şeyi havada oynatmak. |
| ZE'C |
şiddetle emme, yutma. * Doldurmak. |
| ZECA |
(Zecven - Zeccâ - Eczâ) Sevketmek, yürütmek. * Def
etmek. |
| ZECA' |
Hüküm geçmek. * Kolaylık. |
| ZECC |
Süngünün arkasıyla vurmak. * Atmak. * Deve kuşunun
yelmesi. |
| ZECCA' |
Adımı birbirinden uzak olan. |
| ZECCAC |
Şişeci. Camcı. Sırça işleri yapan. |
| ZECEC |
Kaşın uzun ve ince olması. |
| ZECEL |
Avaz, ses, savt. * Mübâlağa ile çağırmak. |
| ZECL |
Atma. |
| ZECME |
Kelime. |
| ZECR |
Menetme, engel olma. Nehyetme. * Zorlama, zorla yaptırma.
* Önleme. Sıkma. * Kovma. Eziyet etme. * Angarya olarak çalıştırma.
* Köpek balığı. * Çağırma. * Sürme. |
| ZECRE |
Çağırmak, bağırmak, sayha. * Men'etmek, engel olmak. |
| ZECREN |
Zorlayarak, zorla. * Ceza olarak. * Engel olarak,
menederek. |
| ZECRÎ |
Cebren, zorlayıcı olarak. |
| ZED |
f. Vurma, dövme. |
| ZED |
"Vurucu, vuran" mânasına gelir ve birleşik kelimeler
yapılır. Meselâ: Guş-zed $ : Kulağa çalınan. Zeban-zed $ : Yayılmış
söz. |
| ZEDE |
(Zed) f. Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş,
çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede $ :
Musibete uğramış. |
| ZEDEGÂN |
(-zede. C.) f. Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar
mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. |
| ZEDERGÂH |
(Bak: Zidergâh) |
| ZEELAN |
Yab yab yürümek. |
| ZEFER |
Kötü koku. |
| ZEFER |
Ağaca vurulan payanda, destek. |
| ZEFERAT |
Soluk almalar. |
| ZEFF |
Kişinin nikâhlısını kocasına teslim etmek. |
| ZEFİF |
Çabuk davranan. Çevik. * Deve kuşunun yelmesi. * Gelini
kocasına göndermek. * Hızla gitmek. |
| ZEFİR |
Çok şiddetli ses. * Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs
geçirmek. * Ağlatmak. * İnlemek. * Ateş gürültüsü. * Eşek
anırtısının evveli. * Belâ. |
| ZEFİRR |
Uzun boylu yiğit. * Kuvvetli deve. |
| ZEFN |
Raksetmek, dansetmek. |
| ZEFR |
Yükseltmek. * Yük getirmek. |
| ZEFUR |
Kir, pas, vesah. |
| ZEFZEFE |
Titreme, sarsılma. |
| ZEGAB |
Kuş yavrusunun üstünde olan sarıca tüyler. |
| ZEGAN |
f. Çaylak. |
| ZEHAB |
Gitmek. * Zihnen bir yola sapmak. Yanlış düşünce. Bir
fikre uymak. Zan. |
| ZEHADET |
Dünyadan, yâni nefsanî, fani ve fena şeylerden çekinmek.
Zâhidlik. Sıkı sıkıya dine bağlılık. |
| ZEHAİR |
(Bak: Zahair) |
| ZEHARİF |
(Zuhruf. C.) Yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler. *
Sahte süsler. |
| ZEH-DAN |
f. Döl yatağı, rahim. |
| ZEHDER |
Çakır doğan. * Doğan yavrusu. * Bir atın adı. |
| ZEHEB |
Altın. |
| ZEHEB-İ ZÂİB |
Eriyen altın. |
| ZEHEBÎ |
Altına ait. Altından yapılma. |
| ZEHEN |
(C.: Zehân) Zeyreklik, akıllılık. * Hıfz. * Kuvvet. |
| ZEHEM |
Yağlı ve kirli olmak. |
| ZEHER |
(C.: Ezhâr-CC: Ezâhir) Çiçek. |
| ZEHF |
Yeynilik, hafiflik. |
| ZEHİ |
(Bak: Zihi) |
| ZEHİB |
Altın sürülmüş, yaldızlı. |
| ZEHİD |
Az, kalil. |
| ZEHİM |
(C.: Zühüm) Yağlı ve kirli. |
| ZEHK |
Helâk olmak, mahvolmak. * Bâtıl olmak. * Okun nişanı aşıp
geçmesi. * Çıkmak, huruç. * Derin kuyu. |
| ZEHK |
Yorulmak. |
| ZEHL |
(Bak: Zahl) |
| ZEHL |
Dalgınlıkla unutma, geciktirme. İş çokluğundan sonraya
bırakma. * Kasden unutma. |
| ZEHLUL |
İyi at. |
| ZEHNA' |
Düzgün. * Süs, ziynet. |
| ZEHR(E) |
Çiçek. şükufe. |
| ZEHR |
(Zehir) f. Zehir, ağu, semm. |
| ZEHR-İ KATİL |
Öldürücü zehir. |
| ZEHRA |
(Müe.) Ay gibi parlak olan. Çok parlak ve safi,
berrak. |
| ZEHR-AB |
f. Acı su. |
| ZEHR-ABE |
f. Acı ve zehir gibi su. Zehirli su. * Mc: Acı,
acılık. |
| ZEHR-ALUD |
f. Zehirli. Zehir karışmış. |
| ZEHR-AMİZ |
f. Acı, zehirli. |
| ZEHRAVAN |
(Zehrâveyn) İki parlak şey. * Kur'an-ı Kerim'de Sure-i
Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim. |
| ZEHR-BAR |
f. Pek acı, zehir saçan. |
| ZEHR-BAZ |
Zehir veren. Zehir yapan. * İmandan ayıran. |
| ZEHRE |
(C.: Ezhâr) Çiçek. * Beyaz, berrak. Süs, ziynet. |
| ZEHRE |
f. Kahramanlık, yiğitlik. * Öd. Safra. |
| ZEHREÇÂK |
f. Çok korkmuş, ödü patlamış. |
| ZEHREDÂR |
(C.: Zehredârân) f. Yiğit, cesur, yürekli,
cesaretli. |
| ZEHR-EFŞAN |
f. Zehir saçan. |
| ZEHR-HAND |
f. Acı acı gülme. |
| ZEHRİN |
f. Pek acı, zehir gibi. |
| ZEHR-NAK |
f. Zehirli, ağulu. |
| ZEHUK |
(Zehak) Boş, beyhude. Bâtıl. Zâil, yok olan. |
| ZEHV |
Bâtıl. * Yalan. * Fahirlenmek, gururlanmak,
tekebbürlenmek. * Güzel manzara. * Taze ot. * Otun çiçeği. *
Titremek. * Yürümek. * Yel esmek. * Alacalanmış hurma koruğu. |
| ZEHZEHE |
"Zehi zehi" demek. |
| ZEİM |
Ayıplanmış. |
| ZEİR |
Aslan kükremesi. |
| ZEİR |
Öncü, çeri kimse. |
| ZEKÂ |
Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk
olma. * Ateşin alevlenmesi. * Güzel koku alma. |
| ZEKÂ |
Saflık, duruluk. * Hâl düzgünlüğü. |
| ZEKÂB |
f. Yazı mürekkebi. |
| ZEKAN |
(C.: Ezkân) İki çenenin birleştiği yer. ("Enek" de
derler.) |
| ZEKÂRET |
Erkeklik. |
| ZEKÂT |
Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta
birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme,
artma. * Temizlik. Taharet. (Bak: Sadaka, Nisab).( $ Bu kelâmın
mâkabliyle nazmını icab ettiren münasebet ise: Namaz $ Yani dinin
direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani
köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlâhî
iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır. İ.İ.)(Zekât
ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için bir kaç şart
vardır:1- Sadakayı vermekte israf olmaması.2- Başkasından alıp
başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından
olması.3- Minnetle in'âmın bozulmaması.4- Fakir olmak korkusu ile
sadakanın terk edilmemesi.5- Sadakanın yalnız mala ve paraya
münhasır olmadığı bilinmesi ile ilim, fikir, kuvvet, amel gibi
şeylere de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.6- Sadakayı alan
adam, o sadakayı sefahette değil, hâcât-ı zaruriyyesinde sarfetmesi
lâzımdır. İ.İ.)(Sadakalar kimlerin hakkıdır, bu cihete gelince, emr
ü teşvik olunduğunuz infak u sadakat $ Allah yolunda tutulmuş, din
uğrunda ilme, cihada vakf-ı nefs etmiş, $ Yeryüzünde şuraya buraya
gidemiyen, yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya maraz ve acz
gibi bir maniadan dolayı nafakalarını kazanmağa iktidarları olmayan
o fakirler içindir ki $ hallerini tecrübe etmeyen cahil, onları $
taaffüflerinden, yani istemeğe tenezzül etmeyip tahammül ve
tecemmül ile iffetlerini muhafaza ve ibraz eylediklerinden dolayı,
zengin zanneder. $ Sen onları simalarıyla, dikkat edildiği zaman
hallerinde görülecek edeb ü nezahet, yüzlerinde müşahede olunacak
âsâr-ı fakr u zaruret gibi alâmetleriyle tanırsın. $ İnsanlardan
dilenmezler, hele $ ilhah-ı ısrar ile hiç dilenmezler, olsa olsa
pek muztar kaldıkları zaman ehline ifham-ı hâl ederler...Bu âyet,
Ashab-ı Suffa tesmiye olunan fukara-yı Muhacirîn hakkında nazil
olmuştur ki; dörtyüz kişi kadar vardılar. Medine'de ne bir
meskenleri, ne aşiret ve akrabaları, hiçbir şeyleri yoktu, daima
Mescid-i Nebeviyeye mülazemet ederler, mescidin sofasında ikamet
eylerler, ilm-i Kur'an tahsil ederler, mevâız ve tedrisat-ı
Peygamberîyi istimâ' ile müstefid olurlar, hep oruçlu bulunurlar.
Hâsılı; ilm ü ibadete hasr-ı evkat ederler ve her ne zaman bir gaza
olursa giderlerdi. Bunlar Medrese-i Risalet'in Allah yoluna vakf-ı
nefs etmiş talebesiydiler.İbn-i Abbas Hazretlerinden vaki olan
rivayete göre birgün Resulullah (A.S.M.) Ashab-ı Suffa'nın
başlarına durmuş, hallerini nazar-ı tedkikten geçirmişti.
Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri gördü ve
kalblerini tatyib edip buyurdular ki: "Ey Ashab-ı Suffa! Size
müjdeler olsun ki, her kim şu sizin bulunduğunuz hal ü sıfatta ve
bulunduğu halden razı olarak bana mülaki olursa o benim
refiklerimdendir. " İşte bu âyet de bunlar dolayısiyle nâzil
olmuştur. Ve fakat hükmü âmmdır. Allah rızası için düşmana karşı
nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten
veya Allah rızası için hidemât-ı âmmeye vakf-ı nefs eden ve bu
ahval içinde malı mülkü yok, muhtaç olmakla beraber nafakasını
kesbe vakit bulamayan veya kudreti yetişemiyen fukara-yı mü'minîn
bu âyetin hükmünde dâhildirler. Bunlar infakat ü sadakatın en güzel
masrıfını teşkil ederler. E.T.) |
| ZEKÂVET |
Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin
anlayış. |
| ZEKEN |
İlim, feraset. |
| ZEKER |
(C.: Zükrân - Zükur - Zikâr - Zikâre) Erkek. * Erkeklik
organı. |
| ZEKERİYYA (A.S.) |
Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman
Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve
kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî
İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne,
Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kızı ve
Hanne'den doğmuştur. Zekeriyya Aleyhisselâm'ın himayesinde
büyümüştü. Sonradan Yahya isminde oğlu dünyaya geldi. Yahudiler
Zekeriyya'ya (A.S.) iftira ederek onu şehid ettiler. Kur'an-ı
Kerim'de yedi defa ismi geçer. (Bak: Yahya A.S.) |
| ZEKEVAT |
(Zekât. C.) Zekâtlar. |
| ZEKİ(YE) |
Hâlis. Temiz. Hali temiz olan. |
| ZEKİ(YE) |
Zekâ sahibi. Çabuk anlayışlı. |
| ZEKİK |
Yazının satırlarının sık olması. * Yürürken kişinin
adımlarının bibirine yakın olması. |
| ZEKİR |
Unutmayan. Hâfızası kuvvetli. |
| ZEKİYY |
Tâhir ve pâk kimse. Temiz insan. |
| ZEKK |
Zayıf. * Yürürken adımların birbirine yakın olması. |
| ZEKUN |
Sivri ve sarkık enekli. |
| ZEKURET |
Erkeklik. |
| ZEKVE |
Tamamlamak. Kesmek. |
| ZEKZEKE |
Çirkin ve yaramaz huylu olmak. |
| ZELA' |
Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan
yarık. |
| ZELAHLAH |
(C.: Zelahlahât) Büyük çanak. * Aceleci ve uzun boylu
adam. * Derin olmayan ırmak. |
| ZELAK |
(Zelk) Yolmak (tıraş gibi). * Sürçmek. Ayağın
kayması. |
| ZELAK |
Sülük. |
| ZELAKA |
(İzlâk - Zellâka) Fasâhat, kolaylık ve lisan inceliği,
keskinlik. Nutkun güzel ve çabuk olması. * Tecvidde: Keskin olarak
çıkan $ harflerinin ismi. Bunlara müzlika harfleri de denir. |
| ZELALET |
Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet. |
| ZELAZİL |
Zelzeleler. Yer sarsıntıları. |
| ZELAZİL |
(Zilzil. C.) Uzun etekler. |
| ZEL-CEDD |
Kudret, kuvvet, azamet ve büyüklük sâhibi. (Bak:
Cedd) |
| ZEL-CUD |
Bol bol ihsan eden, cud ve cömertlik sahibi. |
| ZELEC |
Kaymak yer. |
| ZELEF |
Burnun küçük ve ucunun, gerisine eşit olması. (O burun
sahibine "ezlef" derler) (Müe: Zülefâ) |
| ZELEFE |
(C.: Zulef) Pâk ve ruşen nesne, parlak ve temiz cisim. *
Kaypak, düz yer. |
| ZELEL |
Eksiklik. |
| ZELEME |
Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem.
Müe: Zelmâ) |
| ZELH |
Bir ok atımı yer. * Islaklığından dolayı ayak kayan
yer. |
| ZELİC |
(Ayak) kaymak. |
| ZELİF |
Adımını atmak. |
| ZELİK |
Düşük oğlan, sakat çocuk. |
| ZELİL |
Sürçüp düşen. * Yanılan. |
| ZELİL |
Hor, hakir, alçak. Aşağı tutulan. |
| ZELİLÂNE |
f. Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır
şekilde. |
| ZELİLÎ |
Hakirlik, horluk, zelillik, alçaklık. |
| ZELK(A) |
Sürçme, kayma. |
| ZELL |
Yanlışlık yapma, yanılma. * Ayağı sürçme, kayma. |
| ZELLAT |
(Zelle. C.) Yanılmalar, yanlışlar. * Sürçmeler, kaymalar.
* Hatalar. |
| ZELLE(T) |
Sürçme, sürçüp kayma. * Yanılma. Yanlış. Ufak suç. |
| ZELLET-ÜL KARİ' |
Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki
yapılan yanlışlık. |
| ZELUH |
Kaypak yer. |
| ZELUL |
Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan. *
Hecin devesi. * İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli. |
| ZELULÎ |
Başı yumuşak. Dayanıklı. Sabırlı, tahammüllü. |
| ZELZAL |
(Zülzâl) Sarsıntı. Zelzele. Deprem. Sarsılma. (Bak:
Zilzal) |
| ZELZELE |
Yer sarsıntısı. * Sarsma.(Sual : Mâdem bu zelzele
musibeti hatâların neticesi ve keffaret-üz-zünubdur. Mâsumların ve
hatâsızların o musibet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl
müsaade eder? Yine manevî cânipten elcevab: Bu mes'ele sırr-ı
kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader'e havale edip yalnız
burada bu kadar denildi: $ Yani: "Bir belâ, bir musibetten
çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp
mâsumları da yakar."Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı
tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve
teklif, iktizâ ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, ta müsabaka ve
mücahede ile Ebubekirler, A'lâ-yı İlliyyîne çıksınlar ve
Ebucehiller, esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer mâsumlar, böyle
musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller, aynen Ebubekirler
gibi teslim olup, mücahede ile mânevi terakki kapısı kapanacaktı ve
sırr-ı teklif bozulacaktı.Mâdem, mazlum, zâlim ile beraber musibete
düşmek hikmet-i İlâhîce lâzım geliyor. Acaba o biçâre mazlumların
rahmet ve adâletten hisseleri nedir?Bu suale karşı cevaben denildi
ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi
var. Çünki o mâsumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup,
bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki
hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehâdet hükmünde olarak,
nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve dâimî bir
kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında aynı gazab içinde bir
rahmettir. S.) |
| ZELZELET-ÜS SÂA |
Kıyamet sarsıntısı. Kıyamet kopması ânında meydana
gelecek olan çok müthiş zelzele. |
| ZELZİL |
Ev içinde olan mal, mülk ve eşya. |
| ZE'M |
Katı, şiddetli, şedid. * Hacet, ihtiyaç. * Mevt,
ölüm. |
| ZE'M |
Tahkir etmek, hakaret etmek. * Ayıplanmak. |
| ZEMA' |
Tenbel olmak. * Dehşetli olmak. * Acele etmek. * Yırtmak.
* Alçak insan, kötü insan. |
| ZEMAHŞERÎ |
(Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde
doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine
rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir
ilm-i belâgat âlimidir. |
| ZEMAİM |
(Zemime. C.) Kötü haller. Beğenilmeyen, sevilmeyen hal ve
hareketler. |
| ZEMAM |
(Bak: Zimam) |
| ZEMAN |
Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.(Levh-i
Mahv-İsbat ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfuz-u Azam'ın daire-i
mümkinatta, yâni mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan
eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki,
hakikat-ı zaman odur. Evet herşey'in bir hakikatı olduğu gibi,
zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikatı
dahi Levh-i Mahv-İsbat'taki kitabet-i kudretin sahifesi ve
mürekkebi hükmündedir. S.) |
| ZEMAN-I MEDİDE |
Pek uzun zaman. |
| ZEMAN-I VUSÛL |
Varma zamanı. |
| ZEMANE |
f. şimdiki zaman. * Vakit, devir. * Tâlih, baht,
şans. |
| ZEMANEN |
Zamanca, zaman bakımından. * Vaktinde, vaktiyle. |
| ZEMANE(T) |
Belâ, musibet, âfet. * Bedenin bir azası eksik veya
kötürüm olma. |
| ZEMANÎ |
Zamanla ilgili, zamana ait. |
| ZEMANİYAN |
f. İnsanlar. Beşer. |
| ZEMAR |
Kamışa (ney'e) üfleyen. |
| ZEMARE |
Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık. |
| ZEMCA |
Kuş kuyruğunun çıktığı yeri. |
| ZEMCERE |
(C.: Zemâcir) Şiddetle çağırmak. |
| ZE'ME |
Şiddetli ses, çığlık. * İhtiyaç, hâcet. |
| ZEME |
(C.: Zemmâm) Suyu az olan kuyu. * Tenbellik. |
| ZEMEC |
Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Doldurmak. |
| ZEMEL |
Bir yanı üzerine çöküp öbür yanını yukarıya kaldırarak
koşmak. * Devenin ayağına ârız olan aksaklık. * Su tulumunun
sarkması. |
| ZEMEN |
Zaman, vakit. |
| ZEMER |
İnce saçlı. * Bahadır, kahraman, yiğit kimse. |
| ZEMEYAN |
Acele. |
| ZEMHA |
Yaramaz huylu, bahil kimse. |
| ZEMHARE |
(C: Zemâhir) Ok. |
| ZEMHERİ(R) |
Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan
şiddetli soğuk devresi. |
| ZEMİL |
Tez, hızlı, seri. * Deve yürüyüşünden bir çeşit. |
| ZEMİL |
Bir adamın hayvan üzerinde iken ardına binmiş olan
adam. |
| ZEMİM |
Burun suyu, sümük. * Koç ve teke zekerinden akan bevl. *
Koyun emziğinden akan süt. |
| ZEMİME |
Zemme müstehak olan. Beğenilmeyen kötü hal ve
hareket. |
| ZEMİN |
Kötürüm kimse. |
| ZEMİN |
f. Yer. Yeryüzü.* Meydan. Satıh. * Tarz. Eda.
*Mevzu. |
| ZEMİN-İ ŞURE |
Çorak yer. |
| ZEMİN-BUS |
(Saygı ve hürmetten dolayı) yeri öpme. |
| ZEMİN-DÂR |
(C: Zemindârân) f. Hâkim. Vâli. |
| ZEMİN-KUB |
f. İkide bir ayağını yere vuran çengi, rakkase. * Yer
tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar. |
| ZEMİN Ü ZAMAN |
Vakit ve yer. * Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan
uygunluk, hâl, vaziyet. |
| ZEMİR |
Bahadır, kahraman, yiğit. |
| ZEMİSTAN |
f. Kış. Kış mevsimi. |
| ZEMİSTANÎ |
f. Kışlık. Kış mevsimine ait. |
| ZEMK |
Sakal yolmak. (Yolunan sakala "zemika" veya "mezmuka"
derler.) |
| ZEMKA |
Kuşun kuyruğunun bittiği yer. |
| ZEML |
Atın, davarın neşeli yürüyüşü. * Yük yüklemek. * Refik.
Arkadaş. |
| ZEMM |
Birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek. Kötülemek,
yermek. Ayıplamak. |
| ZEMMÂM |
Ayıplayıcı, zemmedici, kötüleyici. |
| ZEMMAR |
Düdük çalan. |
| ZEMN |
Kötürüm olmak. |
| ZEMR |
Düdük çalmak. |
| ZEMR |
Savaşmak. * Bir nesne ile kandırmak. |
| ZEMU' (ZEMİ') |
Aceleci ve seri kimse. * Sıçraması birbirine yakın olan
tavşan. |
| ZEMZEM |
Çok mübarek bir su. * Kâbe-i Mükerreme'nin yanındaki
maruf kuyu. (Süryanicede Zem: Dur, gitme mânasınadır. Vaktiyle Hz.
Hacer, oğlu İsmail'in (A.S.) ayağı altından su çıkıp aktığını veya
bu kuyunun çok çok akmağa başladığını görünce, "zem zem" diye
söylemesi ile kuyunun akması kesilmiş ve bu vecihle kuyu bu ismi
almıştır.) *Kelimenin lügat manası: Yavaş yavaş teganni ve terennüm
eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek. * Çok bol. |
| ZEMZEME |
Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz
ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses
çıkararak türkü veya şarkı söylemek. * Cemaat. |
| ZEMZEME-DÂR |
f. Ahenkli. |
| ZEMZEME-PİRÂ |
f. Şarkı söyleyen, terennüm eden. |
| ZEN |
f. Kadın, nisa. |
| ZEN |
f. Vuran, kesen, atan mânalarına gelerek birleşik
kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak mastarında emir köküdür) Lâf-zen
$ : Söz atan, lâf atan. |
| ZENA' |
Kısa boylu ve dar nesne. * Sidiğini tutup işemeyen
kişi. |
| ZENABİ |
Kuş kuyruğu. * Deve burnundan akan sümük. |
| ZENABİL |
(Zenbil. C.) Zenbiller. |
| ZENABİR |
(Zünbur. C.) Eşek arıları. |
| ZENADIK |
(Zındık. C.) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan
dinsizler. İçten inanmayıp zâhiren mümin görünen münafıklar. |
| ZENADİKA |
(Zındık. C.) Zındıklar. |
| ZENAH |
(Zenâhdân) f. Çene. |
| ZENAN |
Kadınlar. |
| ZENAN |
f. "Vurarak" mânasına gelir ve birleşik kelimeler
yapılır. Meselâ: Ta'ne-zenan $ : Söverek. |
| ZENANE |
f. Kadınla alâkalı, kadına mahsus. Kadın işi. |
| ZENAV |
(Bak: Avzen) |
| ZENB |
Suç, günah, kabahat. |
| ZENBAK |
Güzel kokulu bir çiçek. Zambak. * Yâsemin yağı. |
| ZENBEREK |
(Zenburek) f. Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin
zenbereği. * Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. *
Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey. |
| ZENBERİYYE |
Büyük cins bir gemi. * İri vücutlu, enli erkek. |
| ZENBİL |
İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan
örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş
kap. |
| ZENBİLLİ ALİ EFENDİ |
Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devrinin meşhur
Şeyh-ül İslâmı ve âlimidir. Asıl adı Alâaddin Ali Cemâl Çelebi'dir.
Allah rızası ve Allah korkusundan başka birşey tanımaması
sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını
koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam dindarların
sultanlara karşı nasıl metanet ve cesaret göstereceğine nümunelik
bir zat olarak yaşamış, devlet reislerine istikameti gösterebilen
bir İslâm kahramanı olmuştur. Vefatı Mi: 1526 tarihine rastlar.
Karaman'lı olduğu söylenir. |
| ZENBUC |
Yabani zeytin. |
| ZENBUREK |
f. Zenberek. * Tar: Hayvan ile taşınan eski küçük
toplar. |
| ZENC |
Siyah, kara. |
| ZENCEBİL |
Hoş kokulu bir baharat adı. |
| ZENCERE |
Parmakla fiske vurmak. |
| ZENCİ |
Siyah ırktan olan. Siyâhi. |
| ZENCİR |
f. Zincir. |
| ZENCİR-BEND |
f. Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir.
Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu
tâbir meydana gelmiştir. * Edb: Her mısranın son kelimesi, bir
sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana
getirilen manzumelere verilen addır. Divan şâirleri arasında bunun
yerine "Redd-ül acz an-is sadr", halk şâirleri arasında ise
"Zincirleme" veya "Ayaklı koşma" denilirdi.Safter-i âlemsin, senden
hidâyet,Hidâyet menbaı dilde begayet,Begayet cemâlin nur-i
beşâret,Beşâret gösterir hüsnün enveri.Enver-i cihansın, senden
münevver,Münevver sıfatın zât-ı mükerrer,Mükerrer eyledin dehri
serâser,Serâser okunur kenz-i ekberi(Lâ) |
| ZEND |
(C.: Zinâd-Eznüd-Eznâd) Kolun bilekte olan mafsalı. *
Çakmak taşı ve demiri. |
| ZENDEKA |
Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir.
Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve
dehrin bekasına kail olan kimsedir.) |
| ZEN-DOST |
f. Kadınların peşinde dolaşan, kadınlardan hoşlanan,
zampara. |
| ZENEB |
Kuyruk. |
| ZENED |
f. (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıyor,
tutuyor (meâlinde). |
| ZENEK |
f. Küçük kadın. |
| ZENEN |
Burundan sümük akıp durmak. |
| ZENG |
Zenci. * Kir, pas. * Zil. |
| ZENGÂR |
Bakır pası nev'inden bir mâden. Boyacılar kullanılır.
Öldürücüdür. Yeşil renktedir. |
| ZENGEL(E) |
f. Çıngırak. * Çan. |
| ZENH |
Yemeğin kokup bozulması. |
| ZENİM |
Soyu bozuk, soysuz. Aslında o kavimden olmayıp sonradan
ona katılan kimse. * Aşağılık.(Zenim, Zeneme'den müştaktır. Zeneme,
keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpe gibi
yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan muallâk bırakılan
sarkıntıya denir ve bu, her tarafa sallanır durur. Lisanımızda o
koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi, Arapçada ise zenim
denilir. Mecazen: Dalkavuk veya kulağı kesik, kulağı küpeli
tâbirlerindeki mânayı andırır.İbn-i Cerir tefsirinde tafsil
olunduğu üzere, târifinde şöyle denmiştir: Nesebi mülhak, piç, şer
ile mâruf, kötü damgalı, fâcir ilâahir... E.T.) |
| ZENİN |
Sümük. |
| ZENK |
Bir taife adı. |
| ZENKA |
Dar sokak. |
| ZENME |
Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar. * Devenin
kulağından kesip ilişik koydukları parça. |
| ZENNA' |
Sümüklü kadın. * Hayzı kesilmiş olmayan kadın. |
| ZENNE |
Kadın kısmı. * Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan
erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden
kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine
girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı. |
| ZENNUN |
Sümüklü. |
| ZENPARE |
f. Zampara. Zenperest. |
| ZENPEREST |
(C.: Zenperestegân) f. Kadına düşkün, kadın peşinde
dolaşır ahlâksız kimse. |
| ZENTERE |
Darlık, şiddet. |
| ZENUB |
Sakaların su dağıttıkları bir kapdır ki; Kur'ân'da
azabdan nasib mânasına istiare olunmuştur. (E.T.) |
| ZENYAN |
Men'etmek, engel olmak. Kabul etmemek, reddetmek. *
Evmek, acele etmek. * Rüzgârın sert esmesi. |
| ZER |
Sarı. * Altın, akçe. * Nöbet. * Oruç. * Çile. |
| ZER' |
Ekilmiş. Ekme. Tohum ekme. * Yetişmiş ekin. |
| ZER' |
Çoğaltma. * Halketme, yaratma. * Tohum ekme. * Ağzından
dişlerin dökülmesi. * Saç ağarması. * Perde, hâil. |
| ZE'R |
Kerih görmek. İğrenmek. Nefret etmek. |
| ZER' |
Yaratmak. * Yere tohum saçmak. |
| ZER' |
Ölçmek. * Kederli ve tasalı olmak. * Kalb. * El yaymak. *
Kudret, kuvvet, tâkat. |
| ZE'R (ZEİR) |
Arslan kükremesi. * Çağırmak ve kükremek mânâsına
mastar. |
| ZERA' |
İplik eğirmekte elleri çabuk olan. |
| ZERA' |
Vahşi sığırın buzağısı. * Tamâ, hırs, aç gözlülük. |
| ZERA |
Gölgelik, perdelik. |
| ZERAA |
Genişlik. * Hız, sür'at. |
| ZERAB |
f. Beyaz şarap. * Yaldız mürekkep. |
| ZERABÎ |
(Zürbiye) (Zirbiye. C.) İftihar eden. * Geniş, enli
döşek, yatak. |
| ZERAF |
f. Zürafa. |
| ZERAFE (ZÜRÂFA) |
(C.: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları
kısa bir hayvan. Zürafa. |
| ZERAFÎ |
(Zerafe. C.) Zürafalar. |
| ZERAK |
Gök renkli. Mavi. |
| ZERARE |
Saçılan şey. |
| ZERARÎ |
(Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller. |
| ZER-BAF |
Sırma dokuyan. |
| ZERBE |
Yüce avazlı, gür sesli olmak. |
| ZERD |
f. Sarı. * Soluk, solgun. |
| ZERD |
(Zered) (C.: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı. *
Yutmak. * Boğmak. |
| ZERDAB |
(Zerd-âb) f. İrin, cerahat. * Safra. * Beyaz şarap. |
| ZERD-ÂLÛ |
f. (Zerd: sarı; âlû: erik) Sarı erik, zerdali. |
| ZERDE |
f. Safranla pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı. Safran,
sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde
pişirilirdi. * Safran. * Yumurta sarısı. |
| ZERDEC |
Usfur çiçeğinin evvel çıkan sarı suyu. |
| ZERDEME |
Yutacak yer. |
| ZERDFAM |
f. Sarı renkte. Sarı renkli. |
| ZERDGUŞ |
f. İki yüzlü. Müraî. * Ürkek, korkak. |
| ZERDÎ |
f. Sarılık. Sarı renkte olma. |
| ZERDOST |
f. Cimri, hasis, tamahkâr. |
| ZERDÜŞT |
Ateşe tapan, mecusi. * İlk önce nur ve zulmet diye iki
ilâha inanmayı uyduran adam. |
| ZE'RE |
Meşelik. |
| ZERE' |
Başın önünde vâki olan beyazlık. |
| ZEREB |
(C.: Zerâib) Koyun ağılı. |
| ZEREB |
Keskin nesne. * Midenin bozulması. |
| ZERECUN |
(Zerâcin) Üzüm ağacı. * Üzüm asması. * Kızıl boya. *
Çukur taş içinde biriken yağmur suyu. |
| ZERED |
Zırh. |
| ZEREF |
(Zerefân-Zerâfe-Zerif) (C: Zevârif) Gözden yaş akmak. *
Yavaş yürümek. |
| ZERENDUD |
(Ze-endud) f. Altın yaldızlı. |
| ZER-ENDUZ |
Altun kazanan. |
| ZERGER |
(C.: Zergerân) Altın işleyen. * Kuyumcu. |
| ZERGERÎ |
f. Kuyumculuk. |
| ZERGÛN |
f. Altın gibi sarı renkli olan. Altın renkli. |
| ZERH |
Yemeğe zehir
katmak. |
| ZER-HIRİD |
(Zer-hıride) f. Satın alınmış kimse, köle. |
| ZERİ' |
Araya giren, şefaat edici. |
| ZER'Î |
(C.: Zer'iyyât) Arşın ile ölçülen şey. |
| ZERİ' |
Çabuk ve kolay olan. |
| ZERİA |
(C.: Zerâi) Vesile. * Yol. * Geçit. * Avcının, arkasında
gizlendiği deve. |
| ZERİN |
(Bak: Zerrin) |
| ZERİR |
Yanmak. * Parlamak. |
| ZERİR |
Zeki, hafif kimse. |
| ZERİRE |
(C.: Ezirre) Göz otu. Tutya. |
| ZER'İYYAT |
Ekim işleri. |
| ZERK |
Çirkin söz söylemek. * Kuşun terslemesi. |
| ZERK |
Hile. Riya. İki yüzlülük. * Şırınga yapmak, iğne ile
vücuda ilâç vermek. |
| ZERK-ÂLÛD |
f. Riyalı, riya karışık. |
| ZER-KEŞ |
f. Altın kakmalı, altın işlemeli. * Altın tel yapan. |
| ZERK-FÜRUŞ |
f. Hileci, hilekâr. İkiyüzlü, müraî. |
| ZERM |
Kesilmek. |
| ZERNEB |
Turunç kokusu gibi güzel kokan bir ot. * Fercin
dışarısında olan et. |
| ZERNİGÂR |
f. Altın ile işlenmiş. Yaldızlı. |
| ZERR |
Zerre, en küçük parça. * Karınca yumurtası. *
Ayırmak. |
| ZERR |
Düğmeyi iliklemek. * Birbirine pekitip bağlamak. |
| ZERRA' |
Ekinci, çiftçi. |
| ZERRAD |
Zırh ören. |
| ZERRAK |
(Zerk. den) İki yüzlü. |
| ZERRAT |
(Zerre. C.) Zerreler. Pek ufak parçalar. Moleküller. |
| ZERRE |
(C: Zerrat) Pek ufak parça. * Atom. * Çok küçük karınca.
* Güneş ışığında görünen ufacık tozlar. * Küçük boylu adam. |
| ZERREVÂRİ |
f. Zerre gibi çok küçük. |
| ZERREVÎ |
Zerre ile alâkalı, zerreye âit. |
| ZERRİN |
f. Altından yapılmış. Altın gibi parlak. Sarı |
| ZER-RİŞTE |
f. Altın tel. Sırma. * Sarı. |
| ZERŞEK |
Kadın tuzluğu. Pars anberi. |
| ZER-ŞİNAS |
f. Altın tanıyan, sarraf. |
| ZER-TAR |
f. Altın tel, sırma. * Güneş ışını. |
| ZERUF |
Seri, hızlı, aceleci. |
| ZERUR |
Göz otu. |
| ZERV |
Tutup götürmek. * Savurmak. * Kırıp götürmek. |
| ZER-VER |
f. Altın yaldızlı olan. |
| ZERYAC |
Zerde aşı. |
| ZERZERE |
Sığırcık kuşunun ötmesi. |
| ZE'T |
Boğmak. |
| ZETT |
Ziynet, süs. |
| ZEUM |
Yağlı mıdır değil midir bilinmeyen koyun. |
| ZEUR |
Korkak kimse. |
| ZEV' |
Ölüm sebebiyle gelen sıkıntı, keder. |
| ZE'V |
Sürmek ve sulamak. |
| ZEVABE |
(C.: Zevâib) Saç bölüğü. * Zülüf. * Kılıç tasması. |
| ZEVABİ' |
Musibetler. Büyük belâlar. (Bak: Devâhi) |
| ZEVACİR |
(Zâcire. C.) Yasak edenler, men'edenler, önleyenler. |
| ZEVAD |
Azıklar, yiyecekler. |
| ZEVADE |
Ziyadelik, çokluk. |
| ZEVAH |
Gitmek. |
| ZEVAHİF |
(Zâhife. C.) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar,
sürüngenler. |
| ZEVAHİR |
(Bk: Zavahir) |
| ZEVAHİR |
Dolu, taşkın, coşkun denizler. * Mc: Yüksek şan ve
şerefler. |
| ZEVAHİR |
(Zühre. C.) Çiçekler. * Parlak yıldızlar. * Ziynetli,
parlak ve berrak olanlar. |
| ZEVAİB |
(Zâib. C.) Erimiş şeyler, eriyenler. |
| ZEVAİD |
(Zâide. C.) Fazlalıklar, fazla şeyler. Faydasız
şeyler. |
| ZEVAİL |
(Zail. C.) Zeval bulanlar. Zail olan şeyler. * Mc:
Yıldızlar. |
| ZEVAL |
Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
* Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. * Güneşin
nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna
yaklaşması.(Gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin
elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zihayatların
mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmasının daimî
cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir
sürura inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya mâruz bütün güzel
mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas
eden bir nakış ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i
dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet
ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp lezzetini
ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.) |
| ZEVAL-İ ELEM |
Elemin sona ermesi.(Zeval-i elem lezzet olduğu gibi,
zeval-i lezzet dahi elemdir. S.) |
| ZEVAL-İ LEZZET |
Lezzetin bitmesi, lezzetin sona ermesi. |
| ZEVALÎ |
Zevale mensub, zevale ait ve müteallik. * Çok yaşlı. |
| ZEVALNÂPEZİR |
f. Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona
ermeyen. |
| ZEVALPEZİR |
f. Geçici olan. Muvakkat. Sona eren. |
| ZEVAMİL |
(Zâmile. C.) Küçük yükler. * Yük hayvanları. |
| ZEVANİ |
(Zâniye. C.) Zâniyeler. Zina yapan kadınlar. |
| ZEVARİ' |
Küçük tuluklar. |
| ZEVAT |
(Zât. C.) Zatlar, şahıslar, kimseler. * Üzüm, buğday gibi
şeylerin kabuğu. |
| ZEVAT-I KİRAM |
Şerefli, temiz, büyük zatlar. |
| ZEVAT-I MA'DUDE |
Sayılı zevât. Sayılı kimseler. |
| ZEVATA |
İki zat. * İki sahib. * Çift. |
| ZEVAYA |
(Zâviye. C.) Zaviyeler. Açılar. Köşeler. Tekyeler. |
| ZEVB |
Erime. |
| ZEVC |
Çift. İki şeyden meydana gelen. * Sınıf, cins, nev'. *
Karı ve kocanın herbiri. * Koca, eş. |
| ZEVCAT |
(Zevce. C.) Zevceler. Karılar. Kadın eşler. |
| ZEVCE |
Kadın eş. Nikâhlı kadın, eş. |
| ZEVCEYN |
Karı ile koca. Kadın ile erkek çift. |
| ZEVCİYYET |
Kocalık, karılık. Eşlik. Karı ve koca oluş. |
| ZEVD |
Ayırmak. * Uzaklaştırmka, ırak etmek. * Defetmek,
menetmek. |
| ZEVD |
Koyunu su yerinden sürmek. * Sevk. |
| ZE'VE |
(C: Ze'vât) Zayıf koyun. |
| ZEVEBAN |
Erime. |
| ZEVEBAN ETMEK |
Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı
hâline geçmesi. Erimiş olması. |
| ZEVEL |
Hafif, zeyrek, zarif kimse. (Müe: Zevle) |
| ZEVER |
Meyl, eğrilik. |
| ZEVF |
Adımını birbirine yakın atmak. |
| ZEVG |
Bir şeyi bir tarafa eğme, bir yana meyillendirme. |
| ZEVH |
şiddetle yürümek. |
| ZEVH |
Develeri dağıtıp toplamak. |
| ZEVİ |
(Zû. C.) Sahipler. |
| ZEVİ-L EHSAS |
Duygu sahibi olanlar, duyanlar, hissedenler. |
| ZEVİ-L ERHAM |
Yakın akraba. |
| ZEVİ-L ERVAH |
Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi
olanlar. |
| ZEVİ-L İDRAK |
İdrak sahipleri. Anlayış ve akıl ile kavrayışlı
olan. |
| ZEVİ-L UKUL |
Akıl sahipleri. Aklı olanlar. * Tas: Halkı zâhiren, Hakkı
bâtınen görenler. |
| ZEVK |
Lezzet alma, hoşa gitme, tatma. * Hoş, hoşa giden. Mânevi
haz. * Boş vakit geçirmek. Eğlenmek. * Alay etmek. Güzeli çirkinden
ayırma kabiliyeti.(Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz,
hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve
günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz... S.) |
| ZEVK-İ SELİM |
En temiz, nezih ve en yüksek derecedeki zevk. Selâmette
olan zevk. Meşru dairedeki zevk. * Sezme kabiliyeti. |
| ZEVK-ÂLUD |
f. Zevkli, zevk karışık. |
| ZEVK-BAHŞ |
f. Zevk veren, eğlendiren, neşelendiren. * Meşhur bir
cins lâle. |
| ZEVK-CÛ |
(C. : Zevkcuyân) f. Zevkine düşkün. Zevk arıyan. |
| ZEVKİYYAT |
Zevk ve eğlenceye dair hususlar. |
| ZEVKÎ |
Zevkle alâkalı. Zevke âit. |
| ZEVK-YÂB |
f. Lezzet alan, zevklenen. |
| ZEVL |
(C.: Ezvâl) Acib nesne. * Zâil olmak, geçici olmak. |
| ZEVLAK |
Taraf, cânib. |
| ZEVR |
Yalan, kizb. * Bâtıl mâbud. * Ziyaret etmek. * Göğüs
üstü. |
| ZEVR |
Göğüs altı. |
| ZEVRA' |
Bağdat. * Dicle nehri. * Eğri ve eğilmiş nesne. Yay. *
Derin kuyu. * Uzak yer. |
| ZEVRAK |
Kayık, sandal. * Mekke'de yapılan ve içine zemzem koymaya
mahsus olan kap, ibrik. |
| ZEVRAKÇE |
f. Ufak kayık. Ufak sandal. |
| ZEVRAKSÜVÂR |
f. Kayığa binen. Sandala binmiş olan. |
| ZEVRE |
Uzaklık. * Ziyaret etmek. |
| ZEVREKA |
(C.: Zevrak-Zevârik) Ölçek. * Küçük gemi. |
| ZEVT |
Boğmak. |
| ZEVV |
Irak diyarında bir dağın adı. * Kadr, kıymet. *
Miktar. |
| ZEVVAK |
Bir şeyi fazlasıyla deneyen. * Bir şeyi çok fazla
tadan. |
| ZEVY |
(Zevey) Döndürmek. Cem etmek, dürülmek. Tutmak. |
| ZEVY |
Solmak. * Değişmek, mütegayyer olmak. |
| ZEVZAT |
Doğurmak. * Sür'atle gitmek. * Reddedip
uzaklaştırmak. |
| ZEVZEK |
t. Geveze. Münasebetsiz, temkinsiz. Ağzı ve eli durmayan.
Hoppa. |
| ZEY' |
(Zeyean) Duyulma. Meydana çıkıp yayılma. |
| ZEY' |
Güzelce pişip erimek. |
| ZEYB |
(Bak: Zîb) |
| ZEYBEK |
Hafif silâhlarla donanmış ve asâyişi muhafazaya memur
olan eski bir sınıf asker. |
| ZEYD |
Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için
kullanılan isimlerdendir. (Diğer isimler: Amr, Bekir, Beşir,
Hâlid) |
| ZEYD (ZİYÂD) |
Men'etmek, reddedip gidermek. |
| ZEYD BİN SABİT (R.A.) |
Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on
bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı
Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü
şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine
nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini yapmıştır.
Süryanice de öğrenmişti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık'ın (R.A.) hilâfeti
mes'elesinde Ensar'ı tenvir etmiş, hakikatı izah etmiştir. Hz. Ömer
ve Hz. Osman (R.A.) devirlerinde büyük hizmetler görmüş ve beyt-ül
mâl te'sisinde ve tesbitinde büyük hizmetleri olmuştur. Hi: 45
tarihinde 56 yaşında irtihal etmiştir. |
| ZEYEK |
İki uyluk arasının geniş olup birbirine uzak olması. |
| ZEYF |
(C.: Ziyâf - Züyuf - Ezyâf) Kalp ve silik para veya
akçe. |
| ZEYG |
Şübhe. Doğruluktan ayrılma. * Bir tarafa meyletme. *
Yanılma. * Kamaşma. |
| ZEYH |
(Zeyhân) Zulüm etmek. Haktan uzaklaşmak. |
| ZEYH |
Mahvolmak. * Gitmek. * Uzak olmak. |
| ZEYHAN |
Zulüm etmek. Zâlimlik yapmak. |
| ZEYL |
Ayırma. Tefrik. |
| ZEYL |
Ek, ilâve, bir şeyin altı, devamı. * Etek. |
| ZEYLEN |
Ek olarak. İlâve ederek. |
| ZEYLİYÂT |
İlâve ve ek olarak yazılan şeyler. |
| ZEYN |
Zinet, süs. Süslemek. |
| ZEYN-ÜD DİN |
Dinin süsü, dinin zineti. |
| ZEYN-AB |
(Kürdçe) Su kaynağı, pınar. |
| ZEYNEB |
Eski fetva metinlerinde kadını temsil eden isimlerden
biri. * Gül. (Bak: Hatice) |
| ZEYN-ÜL ABİDİN |
(Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti. *
(Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca
oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i
Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetullâhi Aleyh) |
| ZEYR |
Eksilmek. |
| ZEYT |
Zeytinyağı. Yağ. |
| ZEYTUN |
Zeytin. |
| ZEYTUNÎ |
Zeytin renginde olan. |
| ZEYY |
(Bak: Ziyy) |
| ZEYY |
Döndürmek. * Toplamak, cem'etmek. |
| ZEYYAL |
Kuyruklu. * Uzun etekli. |
| ZEYYAT |
Zeytin ağacı. |
| ZE'ZEE |
Cem'etmek, toplamak. |
| ZI |
Kur'an-ı Kerim alfabesinde onyedinci harftir. Ebcedî
değeri: 900'dur. |
| ZIA |
İşlenir toprak. Tarla. |
| ZIAR |
Devenin ağzını bağlamak. |
| ZIBA' |
(Zabu. C.) Sırtlanlar. |
| ZIBAB |
(Zabb. C.) Kertenkeleler. Kelerler. |
| ZID |
Aksi, muhâlif, zıt. * Nefret edilen, kerih şey. |
| ZIDDÂN |
İki zıt. |
| ZIDDEYN |
Birbirinin aksi olan iki şey. İki zıt. |
| ZIDDİYET |
Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden
nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu. |
| ZI'F |
İki kat. Bir şeyin miktarca iki katı. |
| ZIFR |
Tırnak. Çengel. Pençe. |
| ZIHAR |
İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek.
İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak. *
Karşılıklı yardımlaşmak. * Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden
mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih
etmesi.Meselâ, bir adam karısına, "Sen bana anam gibisin" demesi
gibi. Bu halde karısı da ona haram olurdu. İslâmiyetten evvel
câhiliyet âdetleri olan ve bir nevi boşanma usulü sayılan bu çeşit
hareketi İslâmiyet men'etmiştir ve zecr için zıhar eden kimseye
keffaret vaz' olunmuştur. (O.L.) |
| ZIHARE |
Elbisenin dış yüzü, dış tarafı. |
| ZIHLİL |
Dayanacak ve kayacak dar mekân. |
| ZIHRIT |
Koyun ve deve burunlarından akan sümük. |
| ZIHRÎ |
(C.: Zıhârâ) Bir ihtiyaç için hazırlanıp saklanan
nesne. |
| ZIKKÎ |
Deriden yapılmış su tulumu. |
| ZILAL |
(Zıll. C.) Gölgeler. |
| ZILALE |
Gölgelik. |
| ZILF |
Hayvanların çatal tırnağı. |
| ZILL |
Gölge. * Perde. * Mc: Sahip çıkma, koruma, himaye
etme. |
| ZILL-I ZÂİL |
Geçen gölge. |
| ZILL-I ZALİL |
Koyu gölgeli yer. |
| ZILL-ÂLUD |
f. Gölgeli. |
| ZILLÎ |
Gölge ile alâkalı. |
| ZILLÎM |
Zulmü çok olan kimse. Zâlim insan. |
| ZILLİYET |
Zâhirî sahiplik. Himaye edici olma. * Gölgelik. |
| ZILLULLAH |
Cenab-ı Hakk'ın namına yeryüzünde tasarrufta bulunan
insan, halife. İlâhî kanunu tatbike çalışan halife ve pâdişahın
nâmı. |
| ZIMAD |
(C.: Zamâid) İlâç. * Merhemle yaraya sarılan sargı,
bez. |
| ZIMAN |
Zarar ve ziyana karşılık verilen bedel. |
| ZIMAR |
Ele geçmesi mümkün olmayan kaybolmuş mal. Alacak veya
yeri bilinmeyen mal. * Gizli kalmış hazine, iş veya şey. |
| ZIMAR |
Irz, namus. |
| ZIMN |
İç taraf. * Maksad, gaye. * Açıktan söylenmeyip
dolayısıyle anlatılan. |
| ZIMNEN |
Açıktan olmayarak, dolayısıyla, ima yolu ile. İçinden
olarak. |
| ZIMNÎ |
İçinde saklı, gizli olarak. * Kendiliğinden. |
| ZINDIK |
(Bak: Zendeka) |
| ZINNE |
Töhmet, kabahat. |
| ZINNET |
Cimrilik, pintilik. |
| ZI'R |
(C.: Zıâr-Zuur-Ezâr) Süt anası. |
| ZIRA' |
(Bak: Zirâ') |
| ZIRAR |
Karşılıklı zarar vermek. |
| ZIRBA' |
Maymuna benzer bir hayvan. |
| ZIRBAN |
(C.: Zerâbin) Kokarca denilen küçük, kediye benzer,
çirkin kokulu bir hayvan. |
| ZIRGAM |
(C.: Zarâgım) Aslan, gazanfer. |
| ZIRH |
Cevşen. * Muharebe elbisesi, demirden örülmüş veya
dökülmüş elbise. |
| ZIRHPUŞ |
(C.: Zırhpuşân) f. Zırh giyinmiş, zırh giyen. |
| ZIRR |
Gömlek ve kaftan düğmesi. * Tomurcuk. |
| ZIVANA |
f. İki ucu açık küçük boru. * Birbirine geçen şeylere
açılan boru şeklinde delik. |
| ZIVANADAN ÇIKMAK |
Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik
etmek. |
| ZIYA' |
Kayıp, yitim. Kaybolma. Mahvolma. |
| ZIYA |
(Bak: Ziyâ) |
| ZIYA' |
(Zay'a. C.) Küçük çiftlikler, tarlalar. |
| ZIYK |
(Dıyyık - Dıyk) Dar. Sıkıntılı. |
| ZIYYIK |
Pek dar. |
| Zİ |
Kılık, kıyafet. Elbise. |
| Zİ |
f. Türkçedeki "den, dan" mânasını ifade eder. Meselâ:
Zi-mısır $ : Mısır'dan. |
| ZÎ |
Arapçada kelimenin yerine göre "Zâ, Zû, Zî" şeklinde
okunan, "sâhib" mânasını ifade eden ve birleşik kelimeler yapılan
bir edattır. |
| ZÎ-FİKİR |
Fikir sahibi, tefekkür eden. |
| ZİAB |
(Zi'b. C.) Kurtlar, canavarlar. |
| ZİAMET |
(Bak: Zeâmet) |
| ZÎB |
Zinet, süs. Düzgün, iyi elbise. |
| Zİ'B |
Kurt. Canavar. |
| Zİ'B-İ MÜTEGANNİM |
Koyun postuna girmiş kurt. |
| Zİ'B-İ YUSUF |
Kabahati ve suçu olmadığı halde suçlandırılan kimse. |
| ZİBA |
f. Güzel, süslü, yakışıklı. |
| ZİBAC |
Nedimelik etmek. * Sohbet etmek. |
| ZİBAK |
Cıva. |
| ZİBAL |
Karıncanın ağzıyla götürdüğü şey. |
| ZİBAR |
(Zebr. C.) Kitaplar. * Yazı yazmalar. * Kâğıt
yaprakları. |
| ZÎBARÛ |
(Zibâ-ru) f. Güzel yüzlü. Dilber. |
| ZÎB-ÂVER |
f. Süsleyici, bezeyici. |
| ZÎBAYÎ |
f. Süslülük, güzellik, yakışıklılık. |
| ZİBBAH |
Ayak parmaklarının diplerinde olan yarıklar. |
| ZİBBAN |
(Zübâb. C.) Sinekler. |
| ZİBBİR |
Kuvvetli. |
| Zİ'BE |
Eyerin ve semerin iki yanlarının arası. |
| ZÎB-EFZA |
f. Güzelleştiren, süsü artıran, güzelliği çoğaltan. |
| ZİBENDE |
f. Süslü, zinetli, yakışıklı. Lâyık, güzel. |
| Zİ'BER |
Çok kaba dikişli bir Arap kaftanı. |
| ZİBE'RA |
Yaramaz huylu kimse. * Kaba sakallı, yüzü ve kaşı kıllı
kimse. * Timsahın dişisi. * Boynuzuyla fili başında götüren
canavar. |
| ZİBERKAN |
Ay, kamer. Ay ve güneş. * Arap reislerinden bir reisin
adı. |
| ZİBH |
Boğazlanan davar. |
| ZİBHA |
(Zübha) Kuşpalazı, difteri. |
| Zİ'BIK |
Civa. |
| ZİBL |
Süprüntü. Gübre. |
| ZİBNİYE |
Zorla def'edici, zorla kovan. |
| ZİBR |
Mektup. Kitap. |
| ZİBRAK |
Sarartmak. |
| ZİCAC |
Karanfil. |
| ZİCAN |
Meyletmek, eğilmek. |
| ZİCC |
Yumuşaklıkla def'etmek. Tatlılıkla kovmak. |
| ZİDA(Y) |
Cilâlayıcı, temizleyip parlatıcı. |
| ZİDB |
(C.: Ezdâb) Nasip, kısmet. |
| ZİDE |
(Zidet) : f. "Çoğalsın, artsın" anlamlarına gelir ve duâ
ve temennilerde bulunmak üzere kullanılır. |
| ZİDET FAZLUHU |
Bilgisi artsın, fazlı çok olsun! |
| Zİ-DER |
f. Kapıdan. |
| Zİ-DERGÂH |
f. Dergâhtan. |
| ZİDK |
Sıdk, doğruluk. |
| ZÎF |
Kenar, nâhiye, cânip, taraf. |
| ZİFAF |
Gerdeğe girmek. Gerdek. |
| ZİFAN |
(Zayf. C.) Misafirler. |
| ZİFAN |
Öldürücü zehir. |
| ZİFF |
Deve kuşunun yeleklerinin küçüğü. |
| ZİFİL |
Katran. |
| ZİFR |
(C: Azfâr) Kir, pas. * Yük. * Kırba. (Kırba götürenlere
"Zevâfir" derler.) |
| ZİFRA |
(C.: Zifâri) Devenin kulağı ardında terleyen yer. |
| ZÎFÜNUN |
Çok şeyler bilen, mehâret sâhibi olan, fen sâhibi. |
| ZİH |
f. Kiriş. * Yay kirişi. * Kenar çizgisi. * Kaytan,
şerit. |
| ZÎH |
(C.: Züyuh-Ezyâh) Çok kıllı erkek sırtlan. (Müe:
Zeyhâ) |
| ZİHAF |
Çokluk. * Süstlük ve zayıflık ile yürümek. * Edb: İbarede
uzun okunulması gereken bir sesli harfin, vezin zarureti ile kısa
okunuşu. (Bunun zıddı: İmâle'dir) |
| ZİHAM |
Kalabalık, sıkışıklık. |
| ZÎHASSA |
Hassalı, özellik, hususiyyet sâhibi. |
| ZÎ-HASSA-İ MEŞHURE |
Meşhur hususiyet sâhibi. |
| ZÎ-HASSE |
Duygulu, duygu sâhibi, hisseden. |
| ZÎ-HAŞMET |
Haşmet sahibi, haşmetli. |
| ZÎ-HAYAT |
Hayatlı, hayata sâhip, canlı. (Bak: Hayat) |
| ZİHBE |
(C. Zihâb) Yağmur katresi. |
| ZİHİ |
"Şu, bu" mânasına gelen müennes işaret zamiri. |
| ZİHİ |
f. Ne güzel. Ne iyi. Aferin. |
| ZİHLAF |
Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Uzaklaştırmak, ırak
etmek. |
| ZİHİN |
(Zihn) Anlama, bilme, hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve
istidadı. Hıfz kabiliyeti. (Bak: Dimağ) |
| ZİHN-İ MAHDUD |
Dar zihin. |
| ZİHNEN |
Zihin ile, düşünerek, akıl ile. |
| ZİHNÎ |
(Zihniyye) Zihinle alâkalı. Zihne âit. |
| ZİHNİYYÂT |
Zihne ait hususlar. Zihinle ilgili meseleler. |
| ZİHNİYYET |
Düşünce. Düşünce yolu. * Anlayış. * Kafa. |
| ZÎK |
(Bak: Dıyk) |
| ZÎK |
Yaka kenarı. |
| ZİKÂR |
(Zeker. C.) Erkekler. |
| ZÎKARED GAZVESİ |
Zîkared, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir
kuyudur. Rivayete göre Medine ile Hayber arasında ve Şam yolu
üzerindedir ve Medine'ye iki konak mesafededir. Bu Zîkared kuyusu
yakınında yapılan gazaya Gabe Gazası da denilir, hicretin altıncı
yılında rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.Hayberden
üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare çapulcuları Resulullah'ın
sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku
bulmuştur. İbn-i Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe
Korusu'nda yayılırken baskına uğradığını bildiriyor. (S.B.M.) |
| ZİKE |
Silâh. |
| ZÎ-KIYMET |
Kıymet sâhibi, kıymetli. |
| ZİKR |
(Zikir) Anmak, hatırlamak. Anılmak. * Allah'ı (C.C.) çok
çok anıp azametini düşünmek ve esmâ-i hüsnâsını okuyup tefekkür
etmek. * Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi.(İ'lem eyyühel aziz! Tohum
olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman, elbette
sünbüllenip neşvü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir
edilen enâniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle
yanıp delinse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlik-ı Semâvat
ve Arz'a isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde (ene)
mahvolur...Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celbeden muhtelif
lâtifeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir
kısmı da şuursuz, yâni şuurlara tâbi değildir. M.N.) |
| ZİKR-İ ALENÎ |
Aşikâr ve açıktan toplanıp Allah'ı zikretmek. |
| ZİKR-İ CEHRÎ |
Yüksek sesle yapılan zikir. |
| ZİKR-İ HAFÎ |
İçten ve kalbden yapılan gizlice olan zikir. Nakşilerin
zikir şekli. |
| ZİKR-İ KALBÎ |
Kalb ile yapılan, sessiz zikir. |
| ZİKR-ÂREND |
f. Zikreden. Anan. |
| ZİKİR-HÂNE |
Allah'ın çok çok zikredildiği yer. Mescid, câmi. Ehl-i
tarikatın toplanıp Allah'ı zikrettikleri yer. Tekke. |
| ZİKRA |
Anma, hatırlama. * Nasihat, öğüt. * İbret. Örnek. |
| ZİKZAK |
Fr. Bir sağa ve bir sola doğru gidiş yapma. |
| ZİLAL |
(Zelil. C.) Hor ve hakir olanlar. Zeliller. |
| Zİ'LEB(E) |
Deve kuşu. * Hızlı yürüyen dişi deve. |
| Zİ-L ECNİHA |
Çok cihetli, çok hususiyetli bulunan. * Kanatlar sahibi.
* Çok taraflı. |
| ZİLHİCCE |
Hacca gitmenin içinde yapıldığı Arabi onikinci ay. Kurban
bayramı, bu ayın onuncu gününe rastlar. |
| ZİLKA'DE |
Arabi ayların on birincisi. |
| ZİLL |
Yumuşaklık. * Kolaylık, âsanlık. * Davarın alışması. |
| ZİLLE |
Orak kuşu denilen bir böcektir, orak vaktinde öter. |
| ZİLLET |
Aşağılık, horluk, hakirlik, alçaklık. |
| ZİLLET-İ NEFS |
Nefis alçaklığı. |
| ZİLYE |
(C.: Zelâli) Büyük döşek. |
| Zİ-L YED |
Fık: Bir malı elinde bulunduran. Bu malın hakiki sahibi
olsun veya olmasın halen istediği şekilde kullanmakta bulunan
kimse. |
| ZİLZAL |
Zelzele, sarsıntı. |
| ZİLZAL SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 99. suresidir. "Zelzele, İzâzülzile"
sureleri de denir. |
| ZİLZİL |
(C.: Zelâzil) Uzun etek. |
| Zİ'M |
Ayıp. |
| ZİMAL |
(Bak: Zemel) |
| ZİMAM |
Hayvan yuları. Yular. |
| ZİMAM-DÂR |
f. Elinde yular tutan. * İdare eden. İdareci. İleri
gelen. Bir işi elinde tutan. |
| ZİMAM |
Ahd, söz, yemin, eman. * Hak. * Hürmet. |
| ZİMAR |
Deve kuşlarının sesi. |
| ZİMAR |
Irz, namus. Kişinin koruması kendi üzerine vâcib olan
aile efradı. |
| ZİMEM |
(Zimmet. C.) Borçlar, zimmetler. |
| ZİMEMAT |
(Zimem. C.) Borçlar. |
| ZİMMAR |
Deve kuşu sesi. * "Bağırmak, savt ve sada etmek" mânâsına
mastar. |
| ZİMMET |
Himayeyi te'min eden ittifak. * Borç. * Alâkalı. * Uhde.
* Vicdan. * Mes'uliyet. * Üst. Üstte olan şey. * Koruma zorunda
kalma. |
| ZİMMET-DÂR |
f. Hazine sâhibi. Vergiyi alan, toplayan. Alacaklı. |
| ZİMMÎ |
Anlaşma ile İslâm diyarında yaşaması kabul edilmiş,
hayatı hıfzedilen gayr-ı müslim. Ehl-i zimmet.(Kâfir eğer zimmî
olsa veya musalaha etse hakk-ı hayatı var diye usul-ü şeriatın bir
düsturudur. Hem Mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir
kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat fâsık, merdud-üş şehadettir,
çünkü hâindir. L.) |
| ZİMMİT |
Ağır başlı, ciddi, vakarlı kimse. |
| ZİMR |
(C.: Ezmâr) Bahadır, kahraman, yiğit. |
| ZİMZİM |
İri gövdeli deve. |
| ZÎN |
f. Binek hayvanlarına vurulan eyer. |
| ZİNA |
Haram ve büyük günah olan ve nikâhsız olarak yapılan
cinsi münasebet. |
| ZİNAB |
(Zeneb. C.) Kuyruklar. |
| ZİNABE |
Her şeyin ardı, arkası. |
| ZİNAK |
Çene altının derisi. * Altından veya gümüşten yapılan ve
kadınların boyunlarına taktıkları boğmak. |
| ZİNAKÂR |
f. Zina eden, zâni. |
| ZİNBAR |
Hafif, zarif, hazırcevap kimse. * Yük götürebilen eşek. *
Büyük fare. * Çınar ağacına benzer bir ağaç. |
| ZİNCAR |
Bir nevi balık. |
| ZİNDAN |
f. Karanlık, yeraltı hapishânesi. Sıkıntı ve karanlık
yer. |
| ZİNDAN-I ATÂLET |
Atâlet zindanı. (Bak: Himmet) |
| ZİNDANÎ |
(C.: Zindaniyân) Zindanlık. Zindana kapatılmış suçlu. *
Zindan muhafızı. Zindancı. |
| ZİNDE |
f. Dinç, diri, canlı. * Güçlü, kuvvetli. |
| ZİNDE-BÂD |
f. Yaşasın, çok yaşa, sağ ol. |
| ZİNDE-DÂR |
f. Gece uyumayan, uyanık kalan. |
| ZİNDE-DİL |
f. Kalbi diri olan, uyanık. |
| ZİNDE-GÎ |
f. Canlılık, zindelik, dirilik. |
| ZİNDIK |
(Zındık) Dinsiz, imansız. Müşrik. (Bak: Zendeka) |
| ZİNE |
Düzgün. * Libas, elbise. |
| ZİNET |
Süs. Bezek. Kadınlara mahsus kıymetli eşya.(Her bir
çiçekte, her bir meyvede bir mizan ve o mizan bir intizam içinde ve
o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde ve o tevzin ve
tanzim bir zinet ve sanat içinde ve o zinet ve san'at, manidar
kokular ve hikmetli tadlar içinde bulunduğundan; her bir çiçek o
ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelâl'e işaretler ediyor.
L.) |
| ZİNFİLECE |
(Zinfelîce) Zenbile benzer bir nesne.ZİNHAR $ f. Sakın,
aslâ, kat'iyyen, olmaya, aman. * Elbette. |
| ZİNHARHÂR |
f. Sözünde durmayan adam. * Aman dileyen. |
| ZİNKÎR |
Tırnak kesintisi. |
| Zİ-N NUR |
Nurlu, ışıklı. Parlak. * Bahtiyar. |
| Zİ-N NUREYN |
"İki nur sâhibi" meâlinde cihar-ı yar-ı güzinden Hz.
Osman'ın (R.A.) lâkabı. (Hazret-i Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ile iki
kat akrabalığı dolayısiyle) (Bak: Osman R.A.) |
| ZİN-PUŞ |
Eyer örtüsü. |
| ZİR |
f. Alt, aşağı. |
| ZİR-İ ZEMİN |
Yeraltı. |
| ZİR |
(C.: Zire) İnce kiriş. * Kadınlar sohbetini seven
kişi. |
| ZİRA |
f. Çünkü. Ondan ki, şundan, şu sebepten ki. |
| ZİRA' |
El, kol uzunluğu. Yirmidört parmak uzunluğu. Arşın. * Bir
kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk ölçüsü. (75-90
cm. kadar) * Gökte ayın menzillerinden birisi. * Tulum. İçine
peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kap. |
| ZİRAAT |
Çiftçilik, ekincilik. |
| ZİRABE |
Keskinlik. |
| ZİRAÎ |
Çitfçiliğe ait. Ziraate dair, onunla alâkalı. |
| ZÎ-RAHM |
Nesebî akraba. |
| ZİRAYE |
Hışım etmek, hiddetlenmek, kızmak. |
| ZİR-BEND |
f. Kayış, kuşak, kemer. |
| ZİREK |
f. Anlayışlı, uyanık, zeyrek. |
| ZİREKÎ |
f. Uyanıklık, zeyreklik, anlayışlılık. |
| ZİRFİN |
(C.: Zerâfin) Kapı halkası. |
| ZİRİBA' |
Belâ, zahmet. |
| ZİRİN |
f. Alttaki, aşağıdaki. |
| ZİRNÎK |
Zırhım, fare otu. |
| ZİRR |
Düğme. * Tomurcuk. |
| ZÎ-RUH |
Ruhlu, canlı, hayattar. Zi-hayat. (Bak: Ruh) |
| ZİR Ü ZEBER |
Altüst, karmakarışık, darmadağın. |
| ZİRVE |
Bir şeyin, hususan dağın en yüksek noktası, tepesi. |
| ZİRVE-İ BÂLÂ |
f. Yüksek zirve. * Yüksek makam. * Yüce kat. |
| ZİRVE-İ CEBEL |
Dağ tepesi. |
| ZÎ-ŞAN |
Şanlı, meşhur ve şerefli olan. |
| ZÎ-ŞA'ŞAA |
Çok parlak. Şa'şaalı. |
| ZİŞT |
f. Çirkin. Kötü. Kabih. |
| ZİŞTÎ |
f. Çirkinlik. |
| ZÎ-ŞUUR |
şuurlu. şuur sâhibi. |
| ZÎT |
(Ziyât) Çağırmak. * Niza edişmek, çekişmek. |
| ZİVANA |
(Bak: Zıvana) |
| ZİVER |
Süs. Zinet. |
| ZİVER |
Şiddetle yürümek. |
| ZİYA' |
Kaybolma, mahvolma. |
| ZİYA |
Işık, aydınlık, nur. Ruşenlik. (Nur, ziya'dan daha
umumidir. Çünkü ziyâ aydınlığın intişarı mülâhazası ile ve Nur,
intişarı ve sebatı mülâhazaları ile ıtlak olunmuştur ve bazıları
indinde bizzat olan aydınlığa ziya; ve vasıta ile olan aydınlığa
nur ıtlâk olunur. L.R.)(Ziya ile; mevcudat görünür, hayat ile,
mevcudatın varlığı bilinir; her birisi birer keşşaftır. M.) |
| ZİYA-YI KALB |
Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla
ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması. |
| ZİYA-BÂR |
(Ziya-efşan - Ziyapâş) Işık saçan. |
| ZİYA-DÂR |
Ziyalı, ışıklı, parlak. * Aydın. Akıllı, münevver. |
| ZİYADE |
Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan. * Artma,
çoğalma. |
| ZİYA-EFŞAN |
f. Işık saçan, ziya saçan. |
| ZİYAF |
(Zeyf. C.) Kalp ve silik paralar. Karışık akçeler. |
| ZİYAFE |
Merdut olmak. * Tenbel. * Değişmek. |
| ZİYAFEŞAN |
f. Işık saçan, ziya saçan. |
| ZİYAFET |
Misafire yedirip içirme, ikram etme. Misafir kabul
etme.(Görünüyor ki; bu âlemin sâhibi -yaptığı şu kadar fiillerin
delâletiyle- hârika bir sahâvete sahib olduğu gibi nur ve ziya ile
dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar
misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sahâvet,
tükenmez servet, ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile
muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder... M.N.) |
| ZİYAFET |
Karışık ve değişik olma. |
| ZİYAİ |
(Ziyaiyye) Işığa ait. Ziyaya dair ve mensub olan. |
| ZİYAL |
Uzun kuyruklu at. |
| ZİYAME |
Ayıplı olmak. |
| ZİYAN |
f. Zarar, ziyan, kayıp, hasar. |
| ZİYANİSAR |
(Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen. |
| ZİYANKÂR |
f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici. |
| ZİYAPAŞ |
f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan. |
| ZİYA PAŞA |
(Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali
iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya
Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta
cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu
sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben
dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik
ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler
dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek
ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine
girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir.
Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin
seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır. |
| ZİYAR |
Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar dudağını
kıstırıp zebun ederler. |
| ZİYARE |
Meşhur, şöhretli. |
| ZİYARET |
Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak. |
| ZİYARET-GÂH |
f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti
olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer. |
| ZİYY |
(C.: Ezyâ) (Zeyy) Dış görünüş. * Libas. Kılık, kıyafet.
Hey'et. |
| ZİZA' |
Ot ve su olmayan yer. |
| ZİZEFUN |
Ihlamur ağacı. |
| ZORBAZ |
f. Kuvvet oyunları gösteren sanatkâr. Bu oyunlar hünerden
çok güce, kuvvete dayandıkları için, zor oyuncusu demek olan bu
tabir meydana gelmiştir. Eskiden cambazlar kuvvetli adamlar
oldukları için ekseriyetle vücutlarının kuvvet ve metanetine delil
olan görülmeğe değer numaralar da gösterirlerdi. Meselâ bazı
cambazlar koca bir taşı yerden alıp havaya atarlar ve taş aşağıya
inerken, başlarının üstündeki lâstik topmuş gibi kâh göğüsleriyle,
kâh arkalarıyla, kâh başlarıyla karşılayıp taşa vururlar, yere
düşmeden tekrar havaya çıkarırlar ve böylece oynarlardı.Bazan da
koca su küplerini karşılarına alıp, koç dövüşür gibi karşıdan hızla
gelip başlarıyla vurarak küpü parça parça ederlerdi. Bu çeşit
kuvvet oyunları gösteren cambazlara, zorbaz denirdi.
(O.T.D.S.) |
| ZÛ |
Kelimenin başına gelerek "sâhip, mâlik olan" mânasını
verir. (Bak: Zâ) |
| ZÛ' |
Gece uçan kuşlardan birisi. * Erkek baykuş. |
| ZÛ' |
(C.: Azvâ'-Ziyâ') Işık, aydınlık. |
| ZUAFA |
(Zayıf. C.) Zayıflar. Zayıf olanlar. |
| ZUAK |
Tuzlu su. |
| ZUAMA |
(Zaim. C.) (Zeâmet. den) Kefiller. * Büyük tımar
sâhipleri. |
| ZU'BAN |
(Zi'b. C.) Canavarlar, kurtlar. |
| ZUBE |
Bir taraf. |
| ZUBBAN |
(Zabb. C.) Kelerler, kertenkeleler. |
| ZUCRET |
Yürek darlığı, iç sıkıntısı. |
| ZUCRETVER |
f. Sıkıntılı. |
| ZUD |
f. Çabuk, tez, hemen olan, acele. |
| ZUD |
Üçten ona kadar olan develer. |
| ZUDAŞNA |
(Zud-âşnâ) f. Her gördüğü kimseyle dost olan. |
| ZUDENDAZ |
(Zud-endâz) f. Akla geldiği şekilde, düşünülmeden
söylenen söz. |
| ZUDHİZ |
f. Vazifesini çok çabuk gören hizmetkâr. |
| ZUDÎ |
f. Tezlik, çabukluk. |
| ZUDRES |
f. Çabuk erişen. |
| ZUDSİR |
f. Faydasız. Menfaatsiz. * Kötü huylu. * Bir şeyden çabuk
bıkan, usanan. |
| ZUDTER |
f. Daha çabuk. |
| ZU-ESMAR |
Meyveli. Semereli. |
| ZUFR |
Tırnak. |
| ZUFUR |
(C.: Ezfâr-Ezâfir-Zufir) Tırnak. * Yay başında kiriş
takılan yerden ucuna varıncaya kadar olan miktar. |
| ZUGLE |
Her nesnenin bakiyyesi ve bölüğü. * Birşeyin bölük bölük
olması. |
| ZUGLUL |
Yeyni, hafif. * Küçük oğlan. |
| ZUGR |
Şam vilayetinde bir yerin adı. |
| ZUHAL |
(Bak: Zühal) |
| ZUHAR |
Ok yeleği. Kanat yeleği. |
| ZU-HAZZ |
Nasibi olan, nasibli. * Hoşlanan, zevk alan. |
| ZUHR |
Öğle vakti. Öğleyin. |
| ZUHR(E) |
İhtiyaç zamanı için muhafaza edilen, saklanan şey.
Zahire. * Sâlih amel. Âhiret için yapılan hazırlık. |
| ZUHR |
Sahavetli zenginlik. * Yüksek şeref. |
| ZUHREFE |
Süslemek, bezemek. |
| ZUHRUF |
Yaldız. Yalancı süs. Gösteriş. Zinet. Altın. |
| ZUHRUF SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 43. suresidir. Mekkîdir. |
| ZUHUR |
Meydana çıkmak. * Ansızın meydana gelmek. * Baş
göstermek. Görünmek. * Hulul. * Galip olmak. * Âlîkadr. |
| ZUHURÂT |
Birden oluveren şeyler. Hesapta olmayan umulmadık
hâdiseler. * Sünuhat. (L.R.) |
| ZUK' |
(C.: Ezkâ) İki uyluk arası. |
| ZUKAK |
(C.: Ezikka) Sokak. |
| ZUKK |
Kuşun yavrusuna ağzından birşey yedirmesi. |
| ZUKL |
Harâmi. * Küçük dar gemi. |
| ZU'KUK |
(C.: Zeâkık) Yaramaz huylu kimse. |
| ZULAME |
Mazlumun hakkı. |
| ZULEL |
Gölgelikler. |
| ZULEM |
Karanlıklar. |
| ZULEMAT |
(Zulmet. C.) Zulmetler, karanlıklar. |
| ZULLAME |
(Zalime) Zâlimin zulümle aldığı mal. |
| ZULLÂN |
(Zelil. C.) Zeliller. |
| ZULLE |
(C.: Zulel) Gölgelik. * Gölge eden bulut. * Sofa. |
| ZULM |
(Zulüm) Haksızlık. * Eziyet, işkence. * Bir hakkı kendi
yerinden başka bir yere koymak.( $ sırrınca: Dostların hataları,
hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor.
Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise, hizmet-i
Kur'âniyeye zıddiyeti, mümânaati, dalâlet hesabına geçer. Bilerek
veya bilmiyerek hizmetimize tecavüzü, zendeka hesabına geçer. Küfür
devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.
Nasılki küçük kabahatleri işliyenlerin, nâhiyelerde cezaları
verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle
de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk
onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i
dalâletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı
dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adalet olarak
Alem-i Beka'daki Mahkeme-i Kübrâ'ya havale edildiği için,
ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.İşte Hadis-i Şerifte $
mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yâni: Dünyada şu mü'min, kısmen
kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı
cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan
ve cehennemdir. Ve kâfirler, madem Cehennem'den çıkmıyacaklar.
Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük
seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten
dünya, cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen
ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin
imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor;
kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi
ateşlendiriyor. L.) |
| ZULM-Ü MÜTEHACCİR |
Taş haline gelmiş, zulüm. (Bak: Sanemperest) |
| ZULMANÎ |
Karanlık. Karanlıkla alâkalı. Karanlıklı ve karanlık
gaflet uykusunda olan. |
| ZULMAT |
(Zulümât - Zulemât) (Zulmet. C.) Karanlıklar. Kara gün. *
Dinsizlik ve zulüm devri. |
| ZULMEN |
Haksızlıkla, zulüm yaparak. |
| ZULMET |
Karanlık. * Mc: Sıkıntı. |
| ZULMET-İ MÜNEVVERE |
Efkâr-ı hâzırada cehl-i basiti, cehl-i mürekkebe kalbeden
en mühim sebep. Meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla anladım
zannetmek ve izah olundu zannetmektir. Manyetizma, telepati,
kuvve-i mıknatısıyye ve elektrik gibi isimleri takmakla o hârika
hâdiseler izah olunmuş olamazlar. |
| ZULMET-İ MÜZEVVER |
Dedikodu, fitneden hâsıl olan azab ve mânevi
karanlık. |
| ZULMET-ÂLUD |
Karanlıklı. Karışık ve sıkıntılı. |
| ZULMET-EFZÂ |
(Zulmet-fezâ) Karanlığı artıran. |
| ZU'LUB |
(C.: Zeâlib) Bez parçası. |
| ZULUF |
(Zılf. C.) Koyun, keçi, inek gibi hayvanların çatal
tırnakları. |
| ZU'LUK |
Bir ot cinsi. |
| ZULUL |
Gün geçirmek. * İşi gece yapmak. * (Zıll. C.)
Gölgeler. |
| ZULÜMAT |
(Bak: Zulmât) |
| ZU'M |
(Zuum) Bâtıl zan. Şübhe. Yanlış zan. |
| ZU'MİYYÂT |
Bâtıl, yanlış zanlarla alâkalı şeyler. |
| ZUMNE |
Müzmin illet, zamanla yerleşmiş olan hastalık. |
| ZU'MUM |
Yorulmak. |
| ZUN |
Put, sanem. |
| ZUNBUB |
İncik önünde olan kuru kemik. |
| ZUNUN |
(Zann. C.) Zanlar. şübheler. |
| ZUR |
(Zor) f. Kuvvet, güç. |
| ZUR |
Yalan. Asılsız. Uydurma. |
| ZU'R |
Korku, havf. |
| ZURAFA |
(Zarif. C.) Zarifler. Zarif, hoş, tatlı ve nâzik konuşan,
kibâr ve nâzik hareket eden kimseler. |
| ZURAR |
Keskin bir taş. |
| ZURBA |
f. Zorba. Bir işi zorla yaptıran. * Kuvvetli, güçlü. |
| ZURBAYÂNE |
f. Zorbalıkla, zorbacasına. |
| ZURBAZ |
(Bak: Zorbaz) |
| ZURHANE |
f. Spor salonu. |
| ZURK |
Yonca içinde biten yaban otu. |
| ZURKÂR |
f. Zorlayan. |
| ZURMEND |
f. Güçlü, kuvvetli. |
| ZURU' |
(Zar'. C.) İnek ve benzeri hayvanların memeleri. |
| ZURUB |
Kısa boylu, şişman ve etli kimse. |
| ZURUF |
(Zarf. C.) Zarflar. Kablar. |
| ZU'RUR |
Yaramaz huylu kişi. * Kızılcık yemişi. |
| ZUTT |
Zencilerden bir kabile. |
| ZUYUC |
Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
| ZUYUF |
(Zayf. C.) Misafirler. Geçici olarak duranlar. |
| ZÛ-ZENEB |
Kuyruklu. Kuyruğu olan. |
| ZÜ- |
"Sâhip, mâlik" mânasına gelir ve birleşik kelimeler
yapılır. |
| ZÜ-L CELAL |
Celal sâhibi. |
| ZÜAF |
Tez, acele, hızlı seri. |
| ZÜAF |
Ağu. Zehir. |
| ZÜBAB(E) |
Sinek. |
| ZÜBAB |
Şom. Şer, kötülük. Kovmak, uzaklaştırmak. |
| ZÜBAD |
Bir ot cinsi. |
| ZÜBALE |
Mum. Kandil fitili. |
| ZÜBANA |
Yılan boynuzu. * Akrebin kuyruğu ucundaki dikeni. |
| ZÜBBAD |
Değersiz şey. * Kaymak. |
| ZÜBD |
Tereyağı, kaymak. |
| ZÜBDE |
(C.: Zübüd) Netice, sonuç, hülâsa. * Bir şeyin en mühim
kısmı. * Kaymak. * Her nesnenin iyisi ve hâlisi. |
| ZÜBDE-İ KEMÂL |
Kemâlin en ileri derecesi. |
| ZÜBDE-İ MAKAL |
Sözün özü. |
| ZÜBDÎ |
Tereyağıyla ilgili, tereyağına ait. Tereyağlı
cisimler. |
| ZÜBED |
(Zebed. C.) Köpükler. * (Zübde. C.) Özler, özetler,
zübdeler, neticeler. |
| ZÜBEH |
Bir ot. |
| ZÜBEYR |
(Zübür. den) Yazılı küçük şey. |
| ZÜBEYR BİN AVVAM (R.A.) |
Sahabe-i Kiramdan ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Erkeklerin
beşincisi olarak onbeş yaşında iken İslâmiyeti kabul etti. Resül-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı muhafaza için ilk kılıç
çekenlerdendir. Bütün gazalarda bulunup çok yara aldı. Mısır'ın
Fethinde bulundu. Çok zengin olduğu hâlde bütün varını İslâmiyete
fedâ etti. Namaz kılarken şehid edildi (Hi: 67). Namazını Hz. Ali
(Radıyallahü anh) kıldırdı. |
| ZÜBRE |
(C.: Züber) Büyük demir parçası. (Örs mânasına da
gelir.) |
| ZÜBUL |
Sararıp solma. Buruşma. * Pejmürdelik. |
| ZÜBUL-YAFTE |
f. Gübrelenip kuvvetlenmiş olan. |
| ZÜBUR |
(Zibr. C.) Mektuplar. Kitaplar. |
| ZÜBÜR |
(Zebur. C.) Kitaplar. Mektuplar. |
| ZÜBYE |
(C.: Zübâ) Tepe. |
| ZÜCAC(E) |
Cam, şişe, sırça. |
| ZÜCACÎ |
Camcı, şişeci, sırçacı. |
| ZÜCACİYYE |
Cam veya sırçadan yapılı kaplar. |
| ZÜCAL |
Oyuncu güvercin. |
| ZÜCC |
(C.: Zicce-Zicâc) Süngü arkasının demiri. * Dirsek
kenarı. * Ok demiri. |
| ZÜCLE |
(C.: Zücül) İnsanlardan bir taife. |
| ZÜCUR |
(Zecr. C.) Yasak etmeler, mâni olmalar, önlemeler.
Zorlamalar. Eziyetler. Kovmalar. |
| ZÜFF |
(Züfâf) : Az, kalil. |
| ZÜFFE |
Bölük, zümre. |
| ZÜFR |
Ulu kişi, seyyid. |
| ZÜFRE |
(C.: Zeferât) Kükremek. Gürlemek. * Nefesi içeri çekip
göğsünü öttürmek. * Gam, tasa. * Atın orta yeri. |
| ZÜFYAN |
Rüzgârın şiddetle esip sürüp götürmesi. |
| ZÜHA' |
Miktar. |
| ZÜHAL |
Satürn Gezegeni. |
| ZÜHAR |
Zorla içi geçmek. * şiddetle teneffüs etmek. |
| ZÜHBAN |
(Zühub) (Zeheb. C.) Altınlar. |
| ZÜHD |
Dünyaya rağbet etmemek. Nefsâni zevk ve arzudan kendini
çekerek ibâdete vermek. |
| ZÜHD-Ü KALB |
Kalben dünyaya değil, Allah rızasına müteveccih olmak.
Kalbin dünya alâkalarından kesilmesi. |
| ZÜHDÎ |
Zühde ait ve müteallik. Zühde dair. |
| ZÜHDİYYE |
Fls: Çilecilik. Eziyet ve sıkıntılara katlanarak mânevi
terakki sahibi olmağa çalışmak. |
| ZÜHEYR |
Küçük çiçek. Çiçekcik. |
| ZÜHLUK |
(C.: Zehâlik) Semiz,besili, şişman. |
| ZÜHM |
İçyağı. |
| ZÜHME |
(C.: Zühem) Çirkin koku. * Kedinin kuyruğu altında
toplanan misk. |
| ZÜHRE |
Çoban yıldızı. Sabah yıldızı. Târık. Venüs. Kervan kıran.
Çulpan. Güneşten ikinci derecede uzak olan ve sair seyyarelerden
daha parlak olan yıldızlar. * Berraklık, safilik. |
| ZÜHREVÎ |
Frengi ve bel soğukluğu gibi hastalıklar. |
| ZÜHRUF |
(Bak: Zuhruf) Yaldızlı zinet. |
| ZÜHUB |
(Zeheb. C.)
Altınlar. |
| ZÜHUK |
Bitip tükenme, mahvolma, yok olma. Hükümsüz kalma. |
| ZÜHUL |
(Zahl. C.) Düşmanlıklar. Adâvetler. Öç ve
intikamlar. |
| ZÜHUL |
Unutmak veya bir işi geciktirmek. Elde olmayan bir sebeple
bir işi geciktirmek. Yanılmak. Kasden unutur gibi olmak. |
| ZÜHUL |
Uzak olmak, yerinden gitmek. Uzaklaşmak. |
| ZÜHUL |
Gafil olmak, gaflette bulunmak. Meşgul olmak. |
| ZÜHUMET |
Yağlılık. |
| ZÜHUR |
Parlaklık. Parıldama. Zühuret. * Çiçekler. Ezhar. |
| ZÜHUR |
(C.: Ezhâr) Darlık zamanı için saklanıp biriktirilen
şey. |
| ZÜHUR |
(Su) çok olmak. * (Irmak) su ile dolu olmak. * Büyük ve
uzun olmak. |
| ZÜHURET |
Parlaklık, parıldama. |
| ZÜKA' |
Nakit. |
| ZÜKA' |
Üveyik kuşunun sesi. |
| ZÜKA' |
Güneş. |
| ZÜKAE |
Malı çok olan, zengin. |
| ZÜKAK |
(C.: Zekâk-Ezikka) Sokak. * Üveyik kuşunun sesi. * Ses,
avaz, sadâ. |
| ZÜKAM |
Nezle. |
| ZÜKE |
Hışım, gadap, hiddet, öfke. * Üzüntü, gam, tasa. |
| ZÜKK |
Üveyik kuşunun yavrusu. |
| ZÜKME |
Kişinin son çocuğu. * Çocuk doğarken çıkan ses. * Ağır ve
can sıkıcı kimse. |
| ZÜKR |
Kalbdeki fikir,
düşünce. |
| ZÜKRAN |
(Zeker. C.) Erkekler. |
| ZÜKRE |
şarap konulan küçük tuluk. |
| ZÜKRE |
Peklik. * Keskinlik. |
| ZÜKUN |
(Zekan. C.) Yüzün alt uçları. Çeneler. |
| ZÜKUR |
(Zeker. C.) Erkekler. |
| ZÜKURET |
Erkeklik. |
| ZÜLAKA |
(Bak: Zelâka) |
| ZÜLÂL |
Saf, berrak, tatlı, hafif, güzel, soğuk su. * Yumurta
akı. |
| ZÜLÂL-İ VASL |
Sevdiğine, muhabbet ettiğine kavuşmanın neticesi hâsıl
olan tatlılık ve sürur. |
| ZÜLÂLÎ |
(Zülâliyye) Yumurta akı özelliğinde olan maddeler.
Yumurta akına benziyen. |
| ZÜLAM |
Parasız, züğürt. |
| ZÜ-L CELAL |
Celâl sahibi, Allah (C.C.) Azamet, kibriyâ, izzet ve heybet
sahibi Cenâb-ı Hak. (C.C.) |
| ZÜ-L CEMAL |
Cemâl, lütuf, rahmet ve güzellik sâhibi Allah.
(C.C.) |
| ZÜ-L CENAH |
Çok cihetli, çok taraflı, her yana gidebilir. |
| ZÜ-L CENAHEYN |
İki taraflı. Çitf kanatlı. * Hem dünya hem âhirete âit.
Zâhiri ve bâtıni bilgisi geniş olan kimse. İki mânevi yol takib
eden. İki ayrı meharet sahibi. |
| ZÜ-L ECNİHA |
Kısım kısım, Çok taraflı, çok kanatlı. |
| ZÜLEF |
(Zülfe. C.) Gecenin gündüze yakın saatleri. * Yakınlık. *
Rütbe. Menzile. |
| ZÜLENKATA |
Zeker. * Kısa boylu kişi. |
| ZÜLF |
(Zülüf). f. Yüzün iki yanından sarkan saç lülesi. |
| ZÜLF-İ PERİŞAN |
f. Zülfün dağınık, perişan oluşu. Sevgilinin saçının
darma dağın oluşu. * Mc: Sevilen şeylerin, işlerin karma karışık
oluşu. |
| ZÜLF-İ YÂR |
f. Sevgilinin zülfü. * Mc: Menfaat, fayda, çıkar. *
Hatır, onur, şeref. |
| ZÜLFA |
Yakınlık, yaklaşma. |
| ZÜLFE |
Küçük saçak, püskül. * Yazı ıstahlarındandır, sülüs
yazısındaki eliflerin ucundaki çengele verilen addır. Eliflerini
ucundaki çengel, ufak saçağı benzediği için bu ad verilmiştir. |
| ZÜLFET |
Yakınlık. |
| ZÜ-L FİKAR |
(Zülfekar) Resül-ü Ekrem (A.S.M.) zamanında bir kâfire
âit kılıç iken Hz. Peygamber (A.S.M.) Bedir Muharebesinde Hz.
Ali'ye (R.A.) verdiği ve ucu iki kısma ayrılan meşhur
kılıç.(Mecâzen, şimdiki devirde Hz. Peygamber (A.S.M.) ve Kur'an-ı
Kerim hakkında inkâra ve şüpheye düşenleri ilmen, aklen ikna edip,
mânen küfrü kesen Risale-i Nur Külliyatından çok mühim bir eserin
ismidir. Bu kitapta üç yüzden ziyade, râvileri ile birlikte hadis-i
şerifler nakledilerek Kur'an-ı Kerim'in mu'cizeliği ve Resül-ü
Ekrem'in (A.S.M.) hak peygamber olduğu isbat ve beyan
edilmiştir.) |
| ZÜLHUKA |
Çocukların üzerine çıkıp kaydıkları nesne. |
| ZÜLKA |
Kaypak, düz yer. |
| ZÜ-L KARNEYN |
İki boynuzlu. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Peygamber
olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir hükümdar ismi. İki zülüflü
yahut da şark ve garbın hakimi olduğu için böyle denilir. Eski
Yemen Padişahlarından birisidir. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm
zamanında bulunup Hazret-i Hızır'dan ders almıştır. Bazıları yanlış
olarak bunu İskender-i Rumî ile karıştırır. İskender-i Rumî
Milâddan 300 sene evvel yaşamış ve Aristo'dan ders almıştır.
Yemen'li İskender'e İskender-i Kebir de denir. (Bak: Karn) |
| SEDD-İ ZÜLKARNEYN |
Zülkarneyn'in yaptırdığı büyük sed.(İkinci sualiniz :
Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir?Elcevab:
Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri
onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem
kuvve-i hâfızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi
Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş.
Onun için bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir
işaret edeceğiz. Şöyle ki:Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem
Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen
gibi "zü" kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu
Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından
birisidir ki, Hazret-i İbrahim'in zamanında bulunmuş ve Hazret-i
Hızır'dan ders almış. İskender-i Rumî ise, milâddan takriben üçyüz
sene evvel gelmiş, Aristo'dan ders almış. Tarih-i beşerî, muntazam
surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı,
Hazret-i İbrahim'in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya
hurafe-vâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî
Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namiyle iştiharının
sebebi, ya o Zülkarneyn'in bir ismi İskender'dir ki, İskender-i
Kebir ve Eski İskender'dir. Veyahut âyât-ı Kur'aniye'nin zikrettiği
hâdisat-ı cüziyeler, küllî hadisatın uçları olduğu cihetle;
Zülkarneyn olan İskender-i Kebir'in nübüvvetkârane irşadatiyle
akvam-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların
garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin'in binasını kurduğu gibi;
İskender-i Rumî misillü müteaddit cihangirler ve kuvvetli
padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin
padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktâb dahi manevî ve
irşadî cihetinde o Zülkarneyn'in arkasında gidip iktida edip,
mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan
dağlar ortalarında sedleri (Hâşiye), sonra dağlar başlarında
kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahud irşad ve
tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları
ve ortalarında kal'aları, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve
kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ ruy-i zeminin en
meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî Kur'an
lisaniyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında
Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zir ü zeber
eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar
harab eden akvam-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hind ve Çin'deki
akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya
silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o
akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi,
Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvam-ı
Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal eski İran
padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler
var. Kur'an-ı Hakîm umum nev-i beşer ile konuştuğu için zâhiren bir
hâdise-i cüz'iyyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisatı ihtar
ederek konuşuyor.İşte bu nokta-i nazardandır ki, sedde ve Ye'cüc ve
Me'cüc'e dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı
gidiyor.Hem Kur'an-ı Hakîm, münasebât-ı kelâmiye cihetinde bir
hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münasebâtı düşünmeyen
zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte
seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur'anın haber vermesi,
kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebât-ı kelâmiye
cihetinde iki nükte içindir: Yâni bu sed nasıl harab olacak, öyle
de dünya harab olacaktır. Hem nasılki fıtrî ve İlâhî sedler olan
dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harab olurlar; öyle de:
Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle hâk
ile yeksan olabilir. İnkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da, çoğu
sağlam kalır demektir. Evet Sedd-i Zülkarney'nin külliyetinden bir
ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda
duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan, mücessem,
mütehaccir, mânidar tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak
okunuyor. L.)(Hâşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini
almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun'î sedler vardır. |
| ZÜ-L KAVAFİ |
İkiden fazla kafiyeli nazım şekli. |
| ZÜLKUM |
Boğaz. |
| ZÜLL |
Hakir olma, alçalma. Zillette oluş. Horluk. |
| ZÜLL-İ TESLİM |
Teslim olma alçaklığı. |
| ZÜLLAHA |
Arka ağrısı. |
| ZÜLUL |
Vezinde eksik olmak. |
| ZÜLÜF |
(Bak: Zülf) |
| ZÜLÜL |
(Zelul. C.) Yavaş ve başı yumuşak olanlar. |
| ZÜ-L YEDEYN |
İki elliler, insanlar. |
| ZÜLZAL |
Zelzele, deprem, sarsılma. |
| ZÜLZİL |
(C.: Zelâzil) Etek ucu. |
| ZÜMER |
(Zümre. C.) Gruplar, zümreler. |
| ZÜMER SURESİ |
Kur'an-ı Kerim'in 39. suresi. Mekkîdir. |
| ZÜMH |
Yüce ve büyük olmak. |
| ZÜ-MİRRE |
Halk. * Hasen yahut bediî eserler. |
| ZÜMMAH |
Bahil, yaramaz kişi. |
| ZÜMMEL (ZÜMMÂL) |
Zayıf, korkak kişi. |
| ZÜMRE |
Bölük, cemaat, grup, takım, sınıf. Cins. |
| ZÜMRE-İ MUVAHHİDÎN |
Bir Allah'a inanmış ve O'nun emirlerinden ayrılmak
istemeyenler. Bir Allah'a inanıp başka fikre aldanmayanlar. |
| ZÜMRÜT |
Cam parlaklığında, güzel, yeşil renkte şeffaf bir süs
taşı. |
| ZÜMUH |
Uzak olmak. * Katı olmak. |
| ZÜMUM |
(Zemm. C.) Ayıplamalar. Kınamalar. |
| ZÜMÜRRÜD |
Zümrüt. * Mc: Çok yeşil olan renk. |
| ZÜNABE |
Herşeyin ardı, arkası. |
| ZÜNANE |
Borcun ve iddetin bakiyyesi. |
| ZÜNBA' |
Akıllı, zeyrek kimse. |
| ZÜNBUR (ZÜNBÂR) |
(C.: Zenâbir) Eşek arısı. * Ufak taş parçası. |
| ZÜNEYB |
Küçük kuyruk, kuyrukçuk. * Küçük sap, sapçık. |
| ZÜNNAR |
İp. * Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların,
papazların bellerine bağladıkları örme kuşak. (Rükûa mâni olduğu
için kuşanılması İslâmiyette küfür alâmeti sayılmıştır.) |
| ZÜN-NUN |
(Sahib-i Nun) Yunus Peygamber'in (A.S.) bir namı. *
Mısır'lı Ebul Gayıd: Tasavvufun büyük müessislerindendir. Hi.
860'da vefat etmiştir. |
| ZÜNUB |
(Zenb. C.) Günahlar. Kabahatlar, suçlar. * (Zeneb. C.)
Kuyruklar. |
| ZÜ'NUN |
Bir ot cinsi. |
| ZÜNZÜN |
(C.: Zenâzin) Gömlek eteği. |
| ZÜR'A |
Bir miktar ekilmiş yer. |
| ZÜRARE |
Saçılan şey. |
| ZÜR'E |
Aklık, beyazlık. |
| ZÜREFA |
(Zarif. C.) Zarif kimseler. (Bak: Zurafâ) |
| ZÜREYKA' |
Aş çervişi. (Aşın üstüne gelir) |
| ZÜRİBE (ZİRİBE) |
(C.: Zerâbi) Enli ve iyi döşek. |
| ZÜRKA(T) |
Mâvi, mâvimtırak renk. |
| ZÜRKUM |
Çehresi gömgök kimse. |
| ZÜRMANİKA |
Sof zırh. |
| ZÜRNUK |
Küçük nehir. |
| ZÜRRA' |
(Zari'. C.) Ekinciler. Ziraatçiler. |
| ZÜRRAK |
(C.: Zerârik) Beyaz tüylü doğan. |
| ZÜRRE |
Darı. |
| ZÜRRİYAT |
(Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller. |
| ZÜRRİYET |
Soy, nesil, döl, kuşak. |
| ZÜRU' |
Ekili tarlalar. |
| ZÜRUD |
(Zerd ve Zered. C.) Savaşçıların halka halka örülmüş
zırhları. |
| ZÜRUR |
Ay, güneş ve yıldızın doğması. |
| ZÜRZÜR |
Sığırcık kuşu. |
| ZÜUBE |
(C.: Zevâib) Her nesnenin âlâsı, iyisi. * Ağaç başında
olan incecik budak. |
| ZÜVAF |
Tez, hızlı, seri. |
| ZÜVAL |
Yab yab, sallana sallana yürüyen kişi. |
| ZÜVAN |
Buğday içinde çok olan ve gökçek adı verilen kara
tohum. |
| ZÜVENN |
Kısa boylu. |
| ZÜVEYZA' |
Kısa boylu. |
| ZÜVİYET |
Toplandı, dürüldü. (Bak: Zevy) |
| ZÜVVAR |
(Zâir. C.) Ziyaretçiler. Hal hatır sormağa gidenler. |
| ZÜYUF |
(Zeyf. C.) Kalp akça, sahte para. Mağşuş olmak, mağşuş
akçalar. |
| ZÜYUL |
(Zeyl. C.) İlâveler, ekler. Kuyruklar. Etekler. Bir
kitaba yapılan ilâveler. |
| ZÜYUR |
(Bak: Ziver) |
| ZÜYUT |
(Zeyt. C.) Yağlar. |